İSLAMİ FETVA NETTEN PEDOFİLİ YASALARI (ÇEVİRİ-AÇIKLAMALI)


MUFAKATAT KONUSUNUN KAYNAĞI OLAN İNTERNET SİTESİ YAZISI

Mufa, Arapça Uyluk kemiği, yani diz kapağından kalçaya bacağı bağlayan kemiktir. Mufa’ke87e8-bald25c425b1ratat, adetli kadınlar veya Araplarda yaygın olan süt emen bebek veya ergen olmayan, gelişmemiş çocuklarlazevk evliliklerinde cinsel ve anal bölgelere giriş yapmadan sürtme yollu mastürbasyonun adıdır. Aslında bu bile çocukları korumak için getirilmiş bir çıta yükseltme olayıdır.

Talmud kitabında ve Humeyni yasalarında “üç yaş altı bebeklerle” evlilik geleneği vardır, yazılarımda bunları işledim, dilimize çevirilmiş halleriyle yayınladım.

Mufakatat dokuz yaşına kadar bebekleri ve çocukları bu yolla korumayı amaçlamaktadır. Pedofili, çocuklarla evlilik, bebek sevicilik, kulamparalık gelenekleri eski Yunanda, Anadoluda ve bütün dünyada var olan bir sapkınlıktı ve bu gün de vardır. Aşağıdaki çeviriyazı her ne kadar İslam ve peygamberini hedef almışsa da bunun bu yazıyı yazanın ülkesinde de olduğu hakkında belge bulmak zor değildir, yazılarımda vardır.

 

Bu yazının yayınlanma amacı, hızla şeriat düzenine doğru yol aldığımız bu günlerde, dış dünyanın bize bakışını sergilemektir.

Bırakın ülkemizin ve siyasilerimizin dünya lideri olmasını, dünyanın en aşağı insanı ilan edilmekten öte gitmemektedirler. Yurt dışında bir Müslüman hangi ülkeden olursa kaldın sürekli kendini savunmada bulmaktradır ve herkes ne yazık kibizleri sapık, bebek sevici, oğlancı, Lut kavmi olarak görmektedirler.

442b9-ay25c5259fe2bile2bmufakatat

Arkası kesilmeyen ekonomik krizlerle yoksulluğa asırlardır mahkum edilen insanımız yurt dışına çıkıp kendisine hangi gözle bakıldığını öğrenme olanağı bulamamaktadır. Başka milletlerdeki gelişmeleri takip edemeyen, eğitimsiz, bırakılmakta, tekke ve cemat şeyhlerinin, imamlarının vereceği bir tas çorbaya muhtaç edilmektedirler.

Şimdi size, peygamberin Ayşe ile evliliğinin pedofili evliliğinin İslami değil, o coğrafyada binlerce yıldır değişmeyen bir gelenek olduğunu anlatan bir yazıyı veriyorum.

Bunları okuduktan sonra peygamber Muhammet üzerinden İslama ve Müslüman ülke vatandaşlarına dinsiz, ateist olsalar bile aynı nedenle saldırılmasının ne kadar saçma olduğunu göreceksiniz, bu satırdan sonra öğreneceğiniz bilgiler sizi diğer toplumlar hakkında da bilinçlendirecek ve kimse karşısında ezilmeyeceksiniz.

Bilgi en büyük silahtır.

Batılılar, bilgileriyle bizim başımıza bizden görünen kendi işbirlikçilerini getirerek, bizi bize kırdırarak ülkelerimiz rahatça sömürmektedirler, tek kursun atmadan bilgiyle bizi çaresiz bırakmaktadırlar, okuyunuz, öğreniniz, diğernyazılarımda da bu konuda yedi ceddinize yetecek bilgi vardır.

2cda0-diyanet_sehvet_fetva

Mehmet Görmez in baba kız cinsellik fetvası

Peygamber Muhammet’in pedofilik yani küçük yaşta çocukla olan evliliğinin İslam ile hiçbir bağı yoktur. Binlerce yıllık, Sümer, Hint, Mısır, İran, Grek medeniyetlerinde sütten kesildikten sonra adet görmeyen kız çocukları, aynı şekilde bıyıkları terleyinceye kadar erkek çocukları ile cinsel ilişki gelenekleri vardır ve bu günde devam etmektedir.

Altıncı yüzyılda Roma imparatoru Jüstinyen (Ayasofya’yı yaptıran ve Hristiyanlığı TEK RESMİ DİN” ilan eden) yedi göbek akraba evliliğini ve homoseksüelliği yasaklamasına rağmen, çocuklarla cinsellik hakkında bir düzenleme yapmamıştır.

Tevrat ve İncilde de, Kur’anda da düzenleme yoktur.

Tevrat’ta kızlarda evlilik adet görme yaşı (9 ile 13 arası), erkeklerde ihtilam olma hali (12-14) olarak belirtilmiştir. Peygamberin de Ayşe ile olan evliliği bu geleneğe uygundur. Sadece Talak (Boşama) S. 4’de, “adet olma çağına gelmemiş kadının boşanması” ifadesi ile aybaşı öncesi kız çocukları ile evlilik geleneği ifade edilmiştir.

Ama hiçbir Kuran ayeti, ille de “peygamber altı yaşında nikah kıydı, dokuz yaşında gerdeğe girdi, siz de böyle evleneceksiniz” diye ne bir ayet ne bir hadis vardır.

Aşağıda da okuyacağınız hadisler, ayetler, tamamıyla, İslam öncesi Arapların geleneklerini ifade etmektedirler.

Bu gelenekleri “peygamber sünneti, ensar (yardımcı) sünneti, sahabe (arkadaş) sünneti diye anlatanları araştırdığınızda kökenleri Babil Talmuduna inanan Mezopotamya Yahudilerine, Sabilere, Keldanilere ve Katolik Hristiyan toplumundaki çağdaş değişimlerden nasibini almamış, Müslüman görünen ama Tevrat-İncil Hristiyan, Yahudi geleneklerine bağlı “devşirilmemiş devşirmelere” ulaşırsınız. Bu gelenekler Rönesans çağına kadar bütün batı dünyasında, Rusya’da dahi yaşayan bir gelenekti.

MÜRİDİ DÜDÜKLEYEN İMAM

Kız ve erkek çocukları, büyük, küçükbaş hayvanlar ile kümes hayvanlarını dahi “babanın köleleri ve karıları olarak kabul eden” Babil dini geleneklerine göre yapılmış Hammurabi’nin Babil yasaları, Yahudi, Hristiyan ve Müslüman gelenekleri olarak halen yürürlüktedir.

Edwin M. Yamauchi’nin yazdığı “Gnostic Ethics and Mandeans Origins” (Gnostik Ahlak ve Mandean (Sabi) Kökenleri) adlı kitapta (S.20.Prg.3) “Böhling Sabiler ve öteki Gnostiklerin Tevrat ve İncil’e bağlı kaldıklarını Tufan, Sodom ve Gomora konularına bakarak ifade etmektedir. Aynı yazar, Adem’ ve Vahiyler bölümlerinin Sabiler ile Suriye-Filistin vaftiz çemberine dayandığını ifade etmektedir.

Yazının İngilizcesi;
“In Hammurabi’s Code, “The father was acknowledged as the supreme head of this unit [family]. Codes 192, 193, and 195 are explicit regarding the harsh penalties that would befall any child who did not bestow appropriate honor and respect on the father who reared him. A son could lose a tongue, an eye, or fingers, depending on the circumstances of the offense. The father’s absolute authority extended to a right to use his children as payment of or collateral for debts. He could sell them into slavery or servitude. Still, parental power was not unbridled. Code 117, for instance, . . imposed a three-year limit to this slavery.”

A.R.Colon ile P.A COLON’un “A History of Children” adlı kitapların da Saafa 18-19’da babanın çocuklar üzerindeki vesayetleri düzenlenmiştir;

Babil kralı Hammurabi’nin Yasa tabletlerinde “Baba ailenin en üstün kişisi olarak tanımlanır”. Madde 192-193 ve 195’te Babasına karşı gelen veya onurunu zedeleyecek iş yapan çocuğa kesin en ağır cezalar verilmektedir. Bu cezalara göre çocuk, dilini, bir gözünü veya babasını incitmenin derecesine göre parmaklarını kaybedebilir. Babanın otoritesi çocuklarını ücret karşılığında veya paralel olarak borçları karşılığında kullanma hakkına kadar uzanır. Onları kölelik ve esaret için satabilir. Hala babanın gemleri dizginlenmemiştir ve madde 117’de  “üç yılla sınırlı olmak üzere köleliğe maruz bırakabilir.”

Şimdi 2500 yıl önceki  Roma 12 Tablet Yasalarında Babanın Hakları;

Tablet 4; Babanın ve Evliliğin Hakları;

4:1; Bir baba, yasal evlilikten doğan oğlunu yaşatmaya veya öldürme hakkına sahiptir; ve hatta üç kez sattıktan sonra özgür bırakabilir.

4:2; Baba, oğlunu üç defadan fazla başkasına satmışsa, oğul babadan alınarak azad edilir.

4:3; Bir baba son doğan oğlu, bir insandan çok canavara benzer, şeklen korkunç derecede bozuksa, öldürülebilir.

 

İşte 2500 yıl ve evvelinden yakın tarihimize kadar “babanın gözünde evladın değeri” bu kadar da değil, kendi ırzına geçtiği gibi bir de başkasına satıyor o da aynısını yapıyor.

Bu gün yok mu?

ABD dizileri yayınlayan bazı kanallarda, bu şekilde çocuklarını elektrik vererek, kablo, hortum, odunla döverek cinsel ilişkiye razı eden ebevenlerini öldüren çocukları ve ergenleri konu alan “Killer Kids” adlı diziler, TLC kanalında balina insanları dinleyin ve %96’sının “benzeri tecavüz istismar mağdurları olduklarını işiteceksiniz.
Günümüz Kürt ve Arap Yezidileri (Sabiler) halen kızlarını bir dönüm arazi fiyatına satmaktadırlar. O parayı babalarına ödeyen kızlar satıştan kurtulabilmektedirler. Oysa sekiz-dokuz yaşlarında satılan çocukların bu parayı nasıl temin edebilecekleri de ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Kız çocukları bebek iken “beşik kertmesi, berdel gibi geleneklerle evlenecekleri kişi belirlenmektedir. Başlık parası ödemeyen damat ve ona kaçan kız birlikte “töre cinayeti” adı altında öldürülmekte ve devlet bunlara ceza indirimi uygulamaktadır.

A.R.Colon ile P.A COLON’un “A History of Children” adlı kitapların da eski Sabilerin “yamyam” oldukları tespit edilmiştir. Kitabın ifadesi aynen şöyledir;
İfadenin İngilizcesi;

“During a religious festival of the Ancient Sabeans, the Sabeans pressed grapes and slaughtered a male newborn who was then “boiled and deboned; the flesh was rolled in flour, oil, saffron, raisins, and spices and then over-baked. It was eaten by the priests during the ceremony to Shemal.”

Türkçesi;

“Eski Sabilerin dini bayramlarında üzümleri ezip şıralarını çıkartırlar, yeni doğmuş erkek bebeği etleri kemiklerinden ayrılıncaya kadar kaynatırlardı. Kaynatılmış eti unla yoğurup, yağ, safran, baharat ekleyip fırına veriyorlardı. Hazırlanan yemek(!) Şemal bayramında rahip tarafından yeniliyordu.”

Kaynak; A.R. Colón with P.A. Colón, A History of Children: A Socio-cultural Survey Across Millennia, Greenwood Press, Westport, CT (2001), pp. 42 (endnote omitted). Available through: http://www.amazon.com/exec/obidos/tg/detail/-(Bu link 12 yıldan eski olduğundan kitap bulunamamaktadır.)

Yukarıda Sabiler yani eski Babil halkı Aramilerin günümüzden dört bin yıl önce yamyam olduklarını, çekirdek aile içi ensest evlendiklerini, oğullarıyla homoseksüel ilişki yaşadıklarını, çocuklarını sütten kesildikten sonra köle olarak sattıklarını öğrendik. Bu sapkınlıklar hala yok olmamıştır. Bu gün Sabi dinleri temelli Habeş İnciline inanan Etiyopya, Sudan, Somali gibi ülkelerde keçi ile dahi evlilik haberlerine rastlıyoruz.

tavuga-tecavuz-ederken-yakalanan-sapik_176745

Mufakatat yazımı bu siteden Türkçeye çevirdim

İSLAMİ FETVA NET’TEN PEDOFİLİ YASALARI

Soru 1809

Geçici Bilimsel Araştırma ve Fetva Komitesi (Dini Kararlar), yüksek din alimleri komitesine gönderilen soru gözden geçirildikten sonra 3/51453 ve 7/5/1421(İslami takvim) tarih 1809 karar numarası ile yayınlanan fetvada;

“Soru; Bu günlerde özellikle evliliklerde “mufa’katat” özellikle çocuklara yaygın olarak uygulanır. (Mufa-katat edebi olarak “uylukların arasında yerleştirmek” şeklinde çevrilir, erkeklik organını çocuğun uylukları arasına yerleştirmek demektir.) Allah ondan razı olsun peygamberin Müminlerin anası Ayşe’ye mufa’katat uyguladığı konusunda alimlerin görüşü nedir?”

Cevap; Konuyu inceledikten sonra komitenin cevabı aşağıdaki gibidir;

Peygamber altı yaşında olan nişanlısı Ayşe ile yaşının küçüklüğü nedeniyle karıkocalık ilişkisi yapamadığından mufakatat yapmıştır. Bu peygamberin niçin öteki erkekler gibi cinsel organını kontrol edemeyip, onun (Ayşe) uylukları arasına erkeklik organını sürterek masaj yapmasını açıklar.

Ayetullah Ruhullah Humeyni- iran Yüksek Önderi , Ulu Şia Ayetullah,1979-89’da resmi ifadesinde şöyle demiştir;

“Bir adam, bebek kadar küçük bir çocukla cinsel arzularını dindirebilir. Ancak, içeri giriş yapmamalıdır. Bebeği anal yoldan kullanmak helaldir(Şeriatça izin verilkmiştir.) Eğer adam giriş yapar, çocuğa zarar verirse, ömrü boyunca onun geçimini sağlamak zorundadır. Ancak bu kız onun sürekli evlenebileceği dört kadından birisi olarak sayılamaz. Adamın bu kızın kız kardeşi ile evlenmesi uygun değildir. Kızın adet görme yaşına geldiğinde babasının evinden ziyade kocasının evinde evlendirilmesi uygundur. Çok küçükken kızını evlendiren babanın cennette sürekli bir yeri olacaktır.”

Humeyni, “Tahrir El Vesile 4.cilt Dar-ul Elm- Kum İran 1990”

“Ergen bir erkeğin henüz süt emme yaşında olan küçük bir kızdan hoşlanması veya penisini uylukları arasına yerleştirerek mufakatat yapması, onu öpmesi yasal değildir.”

Ayetü Allah El Humeyni’nin Tahrir el Vesile”si sayfa 241, numara 12

Genç erkeklerin veya kızların tam cinsel coşku içinde olduklarında, yasal evlilik yaşına gelmeden önce evlendirilmemelidirler. Bu ilahi yasaya karşı olmaktır. Niçin ergenlik yaşının altında kız ve erkeklerin evlenmeleri yasaktır, çünkü, radyo dinlemelerine ve cinsel arzuları coşturan müzik dinlemelerine izin verildiğinden ve yaşlarının küçüklüğündendir.

“Küçük Yeşil Kitap” “Ayetullah Humeyni’nin Deyişleri” Bantam Books

Muhammet Ayşe’yi, dinen erkek kardeş olduğu babası Ebubekir’den istemek için onu rüyasında gördüğünü, Ebubekir’in gönülsüz olduğunu görünce de bunun bir peygamberlik hakkı olduğunu söylemiştir.

Buhari, C-7Kitap 58, Numara 235; Ayşe Anlattı; Peygamber bana, “sen bana rüyamda bir parça ipek üzerinde iki kez gösterildiğinde birisi bana “bu senin eşin dedi”. Resmin örtüsünü açtığımda gördüğüm sendin. Dedim ki, Bu Allah’tan’dır ve olacaktır”

Buhari C.7. Kitap 62,Numara 18; Urve anlattı; “Peygamber, Ayşe ile evlilik iznini Ebu bekir’den istedi.Ebubekir, “sen benim erkek kardeşimsin” dedi.”

Peygamber de, “Allah’ın kitabında ve dininde sen benim kardeşimsin ama o (Ayşe) evlilik için bana helaldir, dedi”

Arap hukukunda başkasına söz verilmiş bie dişi ile evlilik yasal değildi. Daha önceden Ebu bekir, Cübeyir Mutim’e Ayşe için söz vermişti.

Allah’ın peygamberinin varlığında Ayşe, kendisine oynamaları için göndermişl olabileceğini düşündüğü oyun arkadaşlarıyla birlikte bebekleriyle oyunlar oynadığını bildirdi.

Sahih Buhari C8 Kitap 73 Numara 151; Ayşe anlattı; Peygamberin varlığında benimle oynayan kız arkadaşlarımla birlikte bebeklerimle oynardık.

Peygamber içeri girdiğinde onlar saklanırlardı ama peygamber benimle oynamaları için onları çağırırdı.(Oyuncak bebekler ve benzeri imajlar yasaktı ama Ayşe henüz ergen kız olmadığından oynamasına izin veriliyordu) Fatih El Bari S.143 C-13)

Sahih Buhari C.7 Kitap 62 Numara 163,118; Ayşe anlattı; Peygamber, cami bahçesinde oynayan Etiyoplalılara bakarken vücudunun üst kısmını örten Rida adlı elbisesiyle örterdi. Doyuncaya kadar onları seyrettim. Böylece bu örnekten benim eğlenceye muhtaç ne kadar düşkün, küçük, ergenliğe erişmemiş bir çocuk olduğumu çıkartabilirsiniz.”

Taberi 7;7 Ayşe dedi; Allah’ın İmran kızı Meryem’e bahşetmediği özelliklere sahiptim. Kendimi abartmamak için bunu arkadaşlarıma söylemezdim. Bunlar nelerdi? Diye biri sordu. Ayşe cevapladı; Melek benim benzerliğimi indirdi; Peygamber benimle evlendiğinde yedi yaşındaydım, evlendiğinde bakireydim, evliliğim dokuz yaşımda yamamlandı, o benimle dokuz yaşımda evlendi, hiçbir adam beni onunla paylaşmadı, onunla aynı yorgan altındayken vahiy geldi.”

Bu “Yorgan altında” konusunu yalanlayan veya ek olarak düşünülebilecek bir de “Ayşe’nin elbisesi içindeyken vahiy alma” konusu da vardır. O hadis de yazı içinde kaynaklandırılmıştır.(A.Yavuz)

İSLAM PEYGAMBERİ MUHAMMED

BÖLÜM 1 MEKKE

Bir Arap elli yaşlarında olduğunda bir şeyh veya olgun adam olarak görülür.

Muhammet, Ayşe altı yaşındayken Mekke’de evlendi ve o ona 53 yaşındayken Medine’de katıldı. O, onunla cinsel ilişkiye başaldığında Ayşe henüz bebeklerle oynuyordu ve dokuz yaşındaydı.

Bu peygamberin hayatını ve hadislerini yazan İbni İshak, Taberi, Buhari ve Müslim hadislerinde bu orijinal hikaye anlatılmıştır. İbni Kesir ve İbni Kayyım’ın Kuran tefsir çalışmalarına da başvurulabilir.(İbni Kesir –Peygamber Muhammet’in Hayatı (Sire el Nebeviyye), Cilt 2. Profesör Trevor Le Gassick tarafından tercüme edilmiş, Garnet Publishing Limited, U.K. tarafından yayınlanmıştır. The Center for Muslim Contribuation to Civilization, 2000. Sayfalar 93-94)

(İbni El Kayyım El Cuaziye, Zad-ul Ma’ad fi Hadyi Kayri-l ‘Ibad (Allah’ın En İyi İbadetçisinden Ahret İçin Hazırlıklar) Celal Ebaulrub tarafından tercüme edildi. (Medina Publishers&Distributors, Aralık  2000) Cilt 1.Sayfalar 157-158)

Muhammed, Ayşe ile yedi yaşında bir çocukken Mekke’de evlendi, dokuz veya on yaşındayken de Medine’de onunla yaşadı. Evlendiğinde o sadece bir bakireydi. Babası Ebubekir onu, peygambere verdi ve peygamber Ayşe’ye dört yüz dirhem verdi.(İbni İshak Siret-ül Resülullah=Peygamberin Hayatı) Alfred Guillaume tarafından tercüme edildi (Oxford University Press S.792)

Duha Suresi Tefsir

Muhammete cinsel istismar

TaberiVII/7 “ Peygamber Hatice’nin ölümünden sonra Ayşe ile Hicretten üç yıl önce Mekke’de evlendi. Altı yaşındaydı.

Taberi IX/128 “Peygamber Ayşe ile evlendiğinde o çok gençti ve henüz karıkocalık ilişkisine hazır değildi.(El Taberi Tarihi; Toplumun Kuruluşu) M.V.McDonald tarafından tercüme edildi,W.Montgommery Watt tarafından dip not eklendi.(State Univ. Of New York Press,Albany 1990)C-9;SAYFALAR 129-130)

Buhari C.5 Kitap 58 Numara 236; Hişam’ın babası anlattı;  Peygamber Medine’ye hicret etmeden üç yıl önce Hatice öldü. Orada iki yıl kadar kaldıktan sonra Ayşe ile evlendiğinde o henüz altı yaşında bir kızdı ve onunla karıkoca olduğunda Ayşe dokuz yaşındaydı.

İslamda Pedofili ve Vahşilik

Jennifer King

18.7.2005

 

İslam’da Pedofili Yasaldır.

 

Nitelikli İslam yasası olan ve kayıtlı hadis geleneklerine uygun olarak  “mükemmel örnek” olan peygamber geleneklerine bağlı sünnete göre ‘Boşanma’ başlıklı sure 65’de yasa pedofiliyi emretmektedir.

İçerik, boşanmada ve tekrar evlenmede bekleme dönemlerini işlemektedir. Kur’an erkeklere adet dönemlerinin başlangıcından bitmesine kadar üç ay beklemeyi emretmektedir.

(4.Bu kadınların menapoz dönemlerinde iddet süresi üç aydır;VE ADET OLMAYACAKTIR. Bunlar hamileyseler yüklerini bırakıncaya kadar bekleyeceklerdir ve kim Allah’a takva ile bağlanırsa Allah ona işini kolay kılacaktır) Kuran 65;4 (Talak Suresi 4)

(5. Bu sana Allah’ın indirdiği bir emirdir, kim Allah’a takva ile bağlanırsa Allah onun günahlarını bağışlayacaktır ve onun ödülünü arttıracaktır. Kur’an 65;4

27044-25C3259C25C325A72Bya25C5259F25C425B1nda2Bbekaret2Bbozulmaz2Bba25C4259F25C425B1rt2Bayeti

İSLAMİ HUKUK

İslami hukuk, Kur’an kurallarına ve “mükemmel örnek” olan peygamberin sünnetine, hadislerine, gelenekleri temeli üstüne kuruludur. Bütün Müslümanlar “mükemmel örnek” Muhammet’i sözde, düşüncede taklit etmek zorundadır. Örnek insan olarak Muhammet’e hürmek etmek, İslam’ın insanlık için daima en iyi düzen olduğuna, İslam hukukunun bütün dünyadaki dinleri, kültürleri ve yasaları iptal edecek şekilde düzenlenmiştir.

“Mükemmel olma” sözünün tanımı; Sahih Buhari C.7. S.64. kelimenin kökü “dakala’dır”. Hans-Wehr Arapça-İngilizce Sözlük s 273; Girmek, delmek, içine işlemek, karıkoca olmak, bir dişi ile cinsel ilişkiye girmek anlamlarına gelir.

Q&A İSLAM’DAN PEDOFİLİ YASALARI

(www.islam-qa.com)

Soru;22442; Genç kızlarla evlilik üzerine talimatlar

Soru;12708 regl olmaya başlamamış bir kızla evlenmek uygun mudur?

Cevap; Ergenlik çağına gelmemiş bir kızla evlenmek şeriate göre uygundur, bu ulemalar arasında fikirbirliğine dayanılarak anlatılmıştır.

  • Allah der ki (Anlamın açıklanması);

Talak 65;4“ Âdetten kesilen kadınlarınızın iddet bekleme sürelerinde kuşkuya düşerseniz, onların iddetleri üç aydır. Hiç âdet görmemiş(ergenleşmemiş) kadınların süreleri de böyledir. Gebe olan kadınların süreleri ise yüklerini bırakmalarına kadardır. Kim Allah’tan sakınırsa, O ona işinde bir kolaylık nasip eder.”

Bu ayette Allah’In ”hiç adet görmemiş” yani “ergenlik/adet görme çağına erişmemiş” yaşta olmaktan bahseder. Bekleme süresini “üç ay” olarak tespit eder.  Bu açıkça gösterir ki, adet görme çağına gelmemiş küçük bir kızla evliliğe izin verilebilir”.

Soru; 27305; On üç yaşında bir kızla evliliğe izin verilebilir mi?

Peygamber (Allah’ın barışı ve duası onunla olsun) Ayşe (Allah ondan razı olsun) ile altı yaşında evlendi ve dokuz yaşında karıkoca oldu ve peygamber ellinin üstündeydi.

El Buhakri(3894) ve Müslim(1422) Ayşe’nin anlattığı söylenildi; Peygamber (SAV) BENİMLE ALTI YAŞIMDAYKEN EVLENDİ ve evlilik işini yaptığında dokuz yaşındaydım.

Ayşe (R.A) anlattı; Peygamber (SAV) onunla evlendiğinde altı yaşındaydı ve evlendiklerinde dokuz yaşındaydı, Ayşe onunla dokuz yıl kaldı.

Ergenlik yaşına erişmemiş olsaydı, babasının ona sormadan ona evlilik ayarlama hakkı vardı. Küçük kızlarla evlilik yasalarına göre kızın koruyucusu ve ve kocası arasında kıza zarar vermeyeceğine dair bir anlaşma yapılırdı. Anlaşma olmazsa, Ahmet ve Ubeyd, kız evlilik çağı olan dokuz yaşına geldiğinde, ona, evliliğin rızaya dayalı olmadığını söyleyebilirlerdi. Ama bu kimin daha genç olduğuna bakılarak uygulanamazdı. Dokuz yaşından önce bir kız olan Ayşe’nin bir yasak veya yaş sınırı koyabileceğine dair bir hadis yoktur.

Soru 8981; Henüz ergenlik çağına erişmemiş bir küçük kızın zinadan suçlu bulunmasında ceza sınırı nedir?

Cevap;El Kurtubi der ki; Bütün dinlerin takipçileri dediler ki zina yasaklanmıştır; hiçbir din buna izin veremez. Çünkü İslam’ın beş temel ilkesi, şöyle ki, yaşamı, dini,soyu,hakkı ve zenginliği koruma ilkelerinden birine karşı işlenen suçu onura ve soya dayalı olacağından cezalandırma en ağır cezalandırma olacaktır.

Kurtubi Tefsiri 24/20,21

1-Bir kadın önceden evlenmişse örneğin, karıkocalık ilişkisine dayalı yasal bir evlilik yapmışsa onun cezası taşlanarak öldürülmektir.

2-Kadın evli olsa da henüz evlilik ilişkisi yaşamamışsa, kocası onunla karıkoca olmamışsa cezası yüz kırbaç ve bir yıllığına toplumdan atılmaktır. Eğer zinacı kadın ve erkek ergenlik yaşından küçükseler, bütün ulemalara göre cezalandırma yoktur.

BÖLÜM 2 MEDİNE

0297e-uyluk2bhadisi2bzeyd2bhadisi

dd056-uyluk2bhadis2b3

İshak 281; “Peygamber Medine’ye geldiğinde yaşı elli üç tü.”

M.S.Mayıs 623/Hicri 1,Allah’ın elçisi Ayşe ile karıkoca oldu. Bu, Du El Kade (Mayıs-Haziran 623), bazı hesaplamalara göre de Medine’ye gelişinden sekiz ay sonra veya yedi ay sonra Şevval (Nisan-Mayıs) ayındaydı. O, Hatice’nin ölümünden sonra, hicretten üç yıl sonra onunla evlendi. O zamanlar altı veya başkalarına göre de yedi yaşındaydı. (Taberi Tarihi; The Foundation of the Community, Volume VII, pp. 6-7]

Peygamber Ayşe ile peygamberliğinin onuncu yılından sonra, göçten üç yıl önce Şevval ayında evlendi. Karıkoca olduğunda ise o dakuz yaşındaydı.

İbn Ümeyr el Wakıdi’ye göre; Ayşeden peygamber onunla evlendiğinde o dedi ki; Peygamber kızlarıyla bizi bıraktı ve Medine’ye göç etti. Medine’ye vardıktan sonra Zeyd bin Harise ile temsilcisi Ebu Rafi’yi birlikte bize gönderdi. Annemle bir sedyenin üstünde oturuyorduk, annem bağırmaya başladı; Vah benim gelin kızım işte Medine’ye geldik, ve Ebubekir’in çocuklarıyla kaldım ve o Muhammet’e gitti.

Sonra meşgul olduğu yer olan cami etrafında evimizi kurduk burası sonradan onun karılarına da ev olacaktı. Birkaç gün Ebu Bekirin evinde kaldık, sonra Ebubekir peygambere, “Ey Allah’In elçisi, eşinle karıkocalık işini yapmaktan seni ne alıkoymaktadır?” Dedi.

Peygamber Sadak (gelinlik hediyesi) dedi. Ebubekir ona 12,5 onsluk altın verdi ve peygamberi bizim eve gönderdi. Karıkocalık işini, o öldükten sonra yaşadığım yer olan evimde tamamlamıştık.  The History of Al-Tabari: Biographies of the Prophet’s Companions and Their Successors, Volume XXXIX, pp. 171-173

Taberi 9;131 “ Dallara kurulmuş salıncakta sallanırken annem yanıma geldi ve beni indirdi. Hemşirem beni aldı, biraz suyla yüzümü sildi ve bana rehberlik etmeye başladı. Ben kapıdayken o durduğunda nefesimi çeviremedim. Evimizde yatağın üstünde oturan Muhammed’e getirilmiştim. Annem beni onun kucağına oturttu. Diğer kadın ve erkekler evden ayrıldılar. Peygamber benimle karıkocalığını tamamladığında ben dokuz yaşındaydım.”

Buhari, C-5Kitap 58 Nuamra 234; Ayşe anlattı; Peygamber benimle nişanlandığında altı yaşındaydım. Medine’ye gittiğimde Beni El Haris bin Hazrec’in evinde kaldık. Hastalandım ve saçlarım döküldü. Sonra saçlarım yeniden çıktı ve annem Um Ruman, ben arkadaşlarımla salıncakta sallanırken geldi. Beni çağırdı ve bana ne yapacağını bilmeden ona gittim. Beni elimden tuttu ve evin kapısında dikiltti. Nefessiz kalmıştım ve sonra nefesim açıldı, iyileştim. Biraz su ile yüzümü sildi ve onunla başımı ovaladı. Sonra beni evin içine götürdü. Evde bana, “iyi şanslar, Allah korusun” diyen Ensari kadınlarını görmüştüm. Annem beni onlara teslim etti, onlar beni evlilik için hazırladılar. Beklemediğim anda Allah’ın peygamberi bana öğleden önce gelmişti, annem elimden tuttu ve ona teslim ettiğinde dokuz yaşında bir kızdım.

Kadın Elbisesi İçinde Vahiy Alma

Bukhari:V5B57N119  Peygamberin Ayşe ile yatma sırası geldiğinde gündüzden insanlar peygambere hediyeler gönderirlerdi. Ayşe dedi ki, diğer eşleri, ikinci eşi Ümmü Seleme’nin(Um anne demektir) dairesinde toplandılar ve dediler;”Um, Ayşe’nin sırası için insanlar günüdüzden peygambere hediyeler göndermişler, bizler de onun kadar hediylerden hoşlanıyoruz. Peygambere söyle de insanlar kim olduğumuza bakmadan sıramız geldiğinde bize de hediyeler göndersinler.

Um, peygambere bunu söyledi ve o yüzünü uzağa çevirdi. Peygamber Um’a döndü ve o isteği tekrar iletti. Peygamber tekrar yüzünü çevirdi. Üçüncü defadan sonra peygamber dedi, “Um, Ayşe’ye zarar vererek bana sıkıntı yaratma, Allah için, O HARİÇ, İLAHİ VAHİYLER BANA BAŞKA KADININ YORGANI ALTINDAYKEN ASLA GELMİYOR.

Sahih Buhari Hadis Numarası 2393 Cilt başlığı “İncelik ve Zerafet” Konu Başlığı, “Eşlerin Arkadaşlarına Neler Bahşedildi?” İsmail anlattı, erkek kardeşi anlattı, Süleyman anlattı, Urwe’nin oğlu Hişam anlattı, onun babası anlattı, Ayşe anlattı ve onunla alakalı olarak peygamberin eşleri iki gruba ayrılmışlardı.

Grubun biri Ayşe, Hafsa, Safiye ve Sevde’den oluşuyordu, Umm Seleme ve diğerleri de öteki grubu oluşturuyordu. Müslümanlar peygamberin Ayşe’ye olan aşkını öğrendiklerinden ona hediye göndermek istiyorlardı ve bazen peygamber onları Ayşe’nin evine teslim etmekte gecikiyordu.

Ummü Seleme yanlısı grup, Ümmü Seleme’ye gelerek, peygamberin insanlara kim olduğuna bakılmaksızın kendileri için de hediyeler alıp ona vermelerini söylemesini istediler

Böylece Um Seleme peygambere gitti ve arkadaşlarının isteklerini iletti. O da cevap vermedi. Peygamberin cevabını sorduklarında o da “cevap vermedi” dedi. Tekrar gidip isteklerini iletmesini söylediler ve peygamber onda dedi ki;

“Beni Ayşe ile rahatsız etmeyin, ondan başkasının elbisesi içindeyken asla vahiy gelmiyor”

Yıllar sonra şişman ve yaşlı peygamber “BİR BEBEK KIZ” istedi.

İbni İshak; Suheyli,2;9 Yunus İbni İshak’tan riyayet ve kayıt edildiğine göre peygamber onu (Um’mul Fadl)  önünde yavaş yavaş yürürken gördü ve dedi ki; “Büyüdüğünde ben de sağ olursam onunla evleneceğim”(Başvuru 10-S.311)

Abbas‘ın kızı Um Habibe’yi süt emme çağındayken gördü ve dedi; “Ben sağ iken büyürse onunla evleneceğim.” (Müsned Ahmed, Numara 25636)

d648c-25c3259c25c325872bya25c5259einda2bbebekle2bc25c425b0nsell25c425b025c4259ee2b25c425b0z25c425b0n2bveren2btalmud

Çocuklar Yoksa Bir Hayvanla Yapınız;

Bir adam, deve, koyun, inek ve benzeri hayvanlarla cinsel ilişkiye girebilir. Ancak, orgazm olduktan sonra hayvanı öldürmelidir. Kendi köyünde o hayvanın etini satamaz ceza olarak sadece komşu köyde satabilir.

Ayetullah Humeyni, Tahrir El Vesile C.4. Darul Elm Kum İran 1990

Biri, bir ineği, koyunu veya deveyi anal yoldan kullanırsa sidiği ve dışkısı kirlenmiş olacaktır ve sütü tüketilemez olacaktır. Hayvan olabildiğince c,çabuk öldürülmeli ve yakılmalıdır.

Küçük Yeşil Kitap Ayetullah Humeyni’nin Siyasi, Felsefi, Dini ve Sosyal Deyişleri. ISBN Numarası 0-553-14032-9,Sayfa 43

http://www.faithfreedom.org/Articles/JenniferKing50718p3.htm

Türkçeleştiren

Alaedin Yavuz

PEDOPHILIA LAWS FROM ISLAMIC-FATWA.NET  

Question 1809

After the permanent committee for the scientific research and fatwahs (religious decrees) reviewed the question forwarded by the grand scholar of the committee with reference number 1809 issued on 3/5/1453 and 7/5/1421 (Islamic calendar)

Question: ‘It has become widespread these days, and especially during weddings, the habit of mufa’khathat of the children. (mufa’khathat – literally translated, it means “placing between the thighs” which means placing the male member between the thighs of a child) What is the opinion of scholars, knowing full well that the prophet, the peace of Allah be upon him, also practiced the “thighing” of Aisha – the mother of believers – may Allah be pleased with her.’

Answer: After studying the issue, the committee has answered as follows:

As for the prophet, thighing his fiancée Aisha when she was six years of age and not able to consummate the relationship due to her small age. That is why the Prophet used to place his male member between her thighs and massage it, as the prophet had control of his male member not like other men.

Ayatollah Ruhollah Khomeini, The Supreme Leader of Iran, the Shia Grand Ayatollah, 1979-89 said in his official statements:

d1669-ANAL2B25C425B0L25C425B025C5259EK25C425B02BVE2B92BYA25C5259E2BYASA25C4259EI

“A man can quench his sexual lusts with a child as young as a baby. However, he should not penetrate. Sodomizing the baby is halal (allowed by sharia). If the man penetrates and damages the child, then he should be responsible for her subsistence all her life. This girl, however, does not count as one of his four permanent wives. The man will not be eligible to marry the girl’s sister. It is better for a girl to marry when her menstruation starts, and at her husband’s house rather than her father’s home. Any father marrying his daughter so young will have a permanent place in heaven.”

Khomeini, “Tahrirolvasyleh” fourth volume, Darol Elm, Gom, Iran, 1990

“It is not illegal for an adult male to ‘thigh’ or enjoy a young girl who is still in the age of weaning; meaning to place his penis between her thighs, and to kiss her.”

Ayatu Allah Al Khumaini’s “Tahrir Al wasila” p. 241, issue number 12

“Young boys or girls in full sexual effervescence are kept from getting married before they reach the legal age of majority. This is against the intention of divine laws. Why should the marriage of pubescent girls and boys be forbidden because they are still minors, when they are allowed to listen to the radio and to sexually arousing music?”

“The Little Green Book” “Sayings of the Ayatollah Khomeini”, Bantam Books

 

028df-25c3259c25c325872bya25c5259e2balti2bkizla2brabb25c425b02bevl25c425b0l25c425b025c4259e25c425b0

MUHAMMAD, THE PROPHET OF ISLAM

PART 1 MECCA  

An Arab is regarded as an old man, a sheik, when he is fifty.

Muhammad married Aisha when she was six years old in Mecca and she joined him in Medina three years later when he was 53. He began having sex with Aisha when she was nine years old and still playing with dolls.

This is the original story told by the ONLY valid biographers of Muhammad and Islam, Ibn Ishaq and Tabari, and the hadiths of Bukhari and Muslim. Refer also to the works of the Qur’an commentators Ibn Kathir and Ibn Qayyim. (Ibn Kathir, The Life of the Prophet Muhammad (Al-Sira al-Nabawiyya), Volume II, translated by professor Trevor Le Gassick, Garnet Publishing Limited, UK. The Center for Muslim Contribution to Civilization, 2000. pp. 93-94)

(Ibn Qayyim Al-Juaziyyah, Zad-ul Ma’ad fi Hadyi Khairi-l ‘Ibad (Provisions for the Hereafter, From the Guidance of Allah’s Best Worshipper) translated by Jalal Abualrub, [Madinah Publishers & Distributors, December 2000] Volume I, pp. 157-158)

Muhammad said that he had dreamed of Aisha before demanding her from her father, and his own brother in Islam, Abu Bakr, claiming special ‘prophets rights’ when Abu Bakr was reluctant to give her to him.

Bukhari, Volume 5, Book 58, Number 235: Narrated ‘Aisha: That the Prophet said to her, “You have been shown to me twice in my dreams. I saw you pictured on a piece of silk and someone said to me, ‘This is your wife.’ When I uncovered the picture, I saw that it was yours. I said, ‘If this is from Allah, it will be done.”

Bukhari, Volume 7, Book 62, Number 18: Narrated ‘Ursa: The Prophet asked Abu Bakr for ‘Aisha’s hand in marriage. Abu Bakr said “But I am your brother!”

The Prophet said, “You are my brother in Allah’s religion and His Book, but she (Aisha) is lawful for me to marry.”

Marriage to a female already offered to another was illegal in Arab law. Abu

Bakr had already arranged for Aisha to marry Djubayr Mutim.

 

Muhammad married ‘A’isha in Mecca when she was a child of seven and lived with her in Medina when she was nine or ten. She was the only virgin that he married. Her father, Abu Bakr, married her to him and the apostle gave her four hundred dirhams. (Ibn Ishaq, Sirat Rasulullah (The Life of Muhammad) translated by Alfred Guillaume [Oxford University Press, p. 792)

Tabari VII:7 “The Prophet married Aisha in Mecca three years before the Hijrah, after the death of Khadija. At the time she was six.”

Tabari IX:128  “When the Prophet married Aisha, she was very young and not yet ready for consummation.” [The History of Al-Tabari: The Foundation of the Community] translated by M.V. McDonald annotated by W. Montgomery Watt [State University of New York Press, Albany 1987], Volume VII, pp. 6-7) (The History of Al-Tabari: The Last Years of the Prophet, translated and annotated by Ismail K. Poonawala [State University of New York Press, Albany 1990], Volume IX, pp. 129-130)

Bukhari, Volume 5, Book 58, Number 236: Narrated Hisham’s father: Khadija died three years before the Prophet departed to Medina. He stayed there for two years or so and then he married ‘Aisha when she was a girl of six years of age, and he consummated that marriage when she was nine years old.

http://www.faithfreedom.org/Articles/JenniferKing50718.htm

50fed-bebekle2barkadan2bcinsellik

Pedophilia and Bestiality In Islam

By Jennifer King

2005/07/18

Pedophilia is legal in Islam.

The law ordering pedophilia is in chapter 65, entitled ‘The Divorce’ and qualified by Islamic law, which is based on the sunnah, the ‘perfect example’ of Muhammad recorded in the hadiths, traditions. The context deals with the issue of the waiting period for divorce, and remarriage. The Quran orders Muslim men to wait a period of three months in the case of women who either are no longer menstruating or haven’t yet started their menstrual cycles.

وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِن نِّسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُوْلَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَن يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا

(4. Those in menopause among your women, for them the `Iddah, if you have doubt, is three months; AND FOR THOSE WHO HAVE NO MENSTRUATION. And for those who are pregnant, their `Iddah is until they lay down their burden; and whosoever has Taqwa of Allah, He will make his matter easy for him.)

(5. That is the command of Allah, which He has sent down to you; and whosoever has Taqwa [fear] of Allah, He will expiate from him his sins, and will increase his reward.) Qur’an chapter 65:4

 

ISLAMIC LAW  

Islamic law is based on the rules of the Qur’an and the sunnah, the ‘perfect example’ of Muhammad, the Muslim prophet, recorded in the hadiths, traditions. All Muslims are ordered to imitate Muhammad’s ‘perfect example’ in thought, word and deed. They are ordered to regard Muhammad as the ideal human being and Islam as the best system for humanity forever, a system that Islamic law orders must rule the world and abolish all other religions, cultures and laws.

The definition of the word consummate: In Sahih Bukhari, vol. 7, #64, the root word used is dakhala. Hans-Wehr Arabic-English Dictionary p273: it means ‘to enter, to pierce, to penetrate, to consummate, cohabit, to have sex with a female’.

92cc8-Yahudi2BTurpin2Bailesi2B132B25C325A7ocu25C4259Funa2By25C425B1llarca2Bensest2Btacizde2Bbulundu

PEDOPHILIA LAWS FROM ISLAM Q&A

(www.islam-qa.com)

Question #22442: The ruling on marrying young girls

Question #12708: Is it acceptable to marry a girl who has not yet started her menses?

Answer: Marriage to a young girl before she reaches puberty is permissible according to sharee’ah, and it was narrated that there was scholarly consensus on this point.

1 – Allaah says (interpretation of the meaning):

“And those of your women as have passed the age of monthly courses, for them the ‘Iddah (prescribed period), if you have doubt (about their periods), is three months; and for those who have no courses [(i.e. they are still immature) their ‘Iddah (prescribed period) is three months likewise” [al-Talaaq 65:4]

In this verse we see that Allaah states that for those who do not menstruate – because they are young and have not yet reached the age of puberty – the ‘iddah in the case of divorce is three months. This clearly indicates that it is permissible for a young girl who has not started her periods to marry.

Question #27305: Is it permissible to marry a thirteen year old girl?

The Prophet (peace and blessings of Allaah be upon him) married ‘Aa’ishah (may Allaah be pleased with her) when she was six years old, and he consummated the marriage with her when she was nine, and at that time he was over fifty.

Al-Bukhaari (3894) and Muslim (1422) narrated that ‘Aa’ishah said: The Prophet (peace and blessings of Allaah be upon him) married me when I was six years old and consummated the marriage with me when I was nine.

It was narrated from ‘Aa’ishah (may Allaah be pleased with her) that the Prophet (peace and blessings of Allaah be upon him) married her when she was six years old, he consummated the marriage with her when she was nine and she stayed with him for nine years.

If she has not reached the age of puberty, then her father has the sole right to arrange her marriage and does not have to ask her permission. With regard to the wedding-party of a young married girl at the time of consummating the marriage, if the husband and the guardian of the girl agree upon something that will not cause harm to the young girl, then that may be done. If they disagree, then Ahmad and Abu ‘Ubayd say that once a girl reaches the age of nine then the marriage may be consummated even without her consent, but that does not apply in the case of who is younger.There is nothing in the hadeeth of ‘Aa’ishah to set an age limit or to forbid that in the case of a girl who is able for it before the age of nine.

Question #8981: What is the punishment for a girl found guilty of adultery if she has not even reached her puberty – she is still a minor?

Answer: Al-Qurtubi said: The followers of all religions are agreed that adultery is forbidden; no religion regards it as permissible. Hence the punishment for it is one of the most severe punishments, because it is a crime against honour and lineage, which is one of the five basic principles that Islam seeks to protect, namely life, religion, lineage, reason and wealth.

Tafseer al-Qurtubi, 24/20, 21

1 – If a woman has been previously married i.e., a legitimate marriage with her has been consummated, then her punishment is to be stoned to death.

2 – If the woman is a virgin i.e., she is not married yet or the marriage contract has been done but her husband has not yet consummated the marriage with her – then the punishment is one hundred lashes and exile from her country for a year. If the adulterer or adulteress is a minor below the age of puberty, then there is no punishment to be carried out, according to all scholars

http://www.faithfreedom.org/Articles/JenniferKing50718.htm

442b9-ay25c5259fe2bile2bmufakatat

PART 2 MEDINA

Ishaq:281  “When the Apostle came to Medina he was fifty-three.”

“In May, 623 A.D./A.H. 1, Allah’s Messenger consummated his marriage to Aisha. This was in Dhu al-Qa‘dah (May-June 623) eight months after his arrival in Medina according to some accounts, or in Shawwal (April-May 623) seven months after his arrival according to others. He had married her in Mecca three years before the Hijrah, after the death of Khadijah. At that time she was six or according to other accounts, seven years old. [The History of Al-Tabari: The Foundation of the Community, Volume VII, pp. 6-7]

The Prophet married ‘A’ishah in Shawwal in the tenth year after the [beginning of his] prophethood, three years before Emigration. He consummated the marriage in Shawwal, eight months after Emigration. On the day he consummated the marriage with her she was nine years old.

According to Ibn ‘Umayr al-Waqidi: ‘A’ishah was asked when the Prophet consummated his marriage with her, and she said: The Prophet left us and his daughters behind when he emigrated to Medina. Having arrived at Medina, he sent Zayd b. Harithah and his client Abu Rafi’ for us. I was sitting in the litter together with my mother, and she started exclaiming “Alas, my daughter, alas you bride!” We then arrived at Medina, and I stayed with Abu Bakr’s children, and Abu Bakr went to the Prophet.

The latter was then busy building the mosque and our homes around it, where he later housed his wives. We stayed in Abu Bakr’s house for a few days; then Abu Bakr asked the Prophet “O Messenger of Allah, what prevents you from consummating the marriage with your wife?” The Prophet said “The bridal gift (sadaq).” Abu Bakr gave him the bridal gift, twelve and a half ounces of gold, and the Prophet sent for us. He consummated our marriage in my house, the one where I live now and where he passed away.’ The History of Al-Tabari: Biographies of the Prophet’s Companions and Their Successors, Volume XXXIX, pp. 171-173

Tabari IX:131 “My mother came to me while I was being swung on a swing between two branches and got me down. My nurse took over and wiped my face with some water and started leading me. When I was at the door she stopped so I could catch my breath. I was brought in while Muhammad was sitting on a bed in our house. My mother made me sit on his lap. The other men and women got up and left. The Prophet consummated his marriage with me in my house when I was nine years old.”

Bukhari, Volume 5, Book 58, Number 234: Narrated Aisha: The Prophet engaged me when I was a girl of six years. We went to Medina and stayed at the home of Bani-al-Harith bin Khazraj. Then I got ill and my hair fell down. Later on my hair grew again and my mother, Um Ruman, came to me while I was playing in a swing with some of my girl friends. She called me, and I went to her, not knowing what she wanted to do to me.

She caught me by the hand and made me stand at the door of the house. I was breathless then, and when my breathing became alright, she took some water and rubbed my face and head with it. Then she took me into the house. There in the house I saw some Ansari women who said, “Best wishes and Allah’s Blessing and a good luck.” Then she entrusted me to them and they prepared me for the marriage. Unexpectedly Allah’s Apostle came to me in the forenoon and my mother handed me over to him, and at that time I was a girl of nine years of age.

‘A’isha reported that she used to play with dolls in the presence of Allah’s Messenger (may peace be upon him) and when her playmates came to her they left (the house) because they felt shy of Allah’s Messenger (may peace be upon him), whereas Allah’s Messenger (may peace be upon him) sent them to her. [Sahih Muslim, Book 031, Number 5981]

Sahih Bukhari Volume 8, Book 73, Number 151: Narrated ‘Aisha: I used to play with the dolls in the presence of the Prophet, and my girl friends also used to play with me. When Allah’s Apostle used to enter they used to hide themselves, but the Prophet would call them to join and play with me. (The playing with the dolls and similar images is forbidden, but it was allowed for ‘Aisha at that time, as she was a little girl, not yet reached the age of puberty.) (Fateh-al-Bari page 143, Vol.13)

Sahih al-Bukhari, Volume 7, Book 62, Number 163, 118: Narrated ‘Aisha: The

Prophet was screening me with his Rida’ (garment covering the upper part of the body) while I was looking at the Ethiopians who were playing in the courtyard of the mosque. I continued watching till I was satisfied. So you may deduce from this event how a little girl who has not reached the age of puberty who is eager to enjoy amusement should be treated in this respect.

Muhammad claimed that he received his revelations from Allah while he was in bed with this little girl and while he was wearing her clothes…

Tabari VII:7  Aisha said, “There are special features in me that have not been in any woman except for what Allah bestowed on Maryam bt. Imran. I do not say this to exalt myself over any of my companions.’ ‘What are these?’ someone asked. Aisha replied, ‘The angel brought down my likeness; the Messenger married me when I was seven; my marriage was consummated when I was nine; he married me when I was a virgin, no other man having shared me with him; Inspiration came to him when he and I were in a single blanket.

Bukhari:V5B57N119  “The people used to send presents to the Prophet on the day of Aisha’s turn [for sex]. Aisha said, ‘His other wives gathered in the apartment of Um Salama [wife number two] and said, “Um, the people send presents on the day of Aisha’s turn and we too love the good presents just as much as she does. You should tell Allah’s Apostle to order the people to send their presents to him regardless of whose turn it may be.”

Um repeated that to the Prophet and he turned away from her. When the Prophet returned to Um, she repeated the request again. The Prophet again turned away. After the third time, the Prophet said, “Um, don’t trouble me by harming Aisha, for by Allah, the Divine Inspiration never came to me while I was under the blanket of any woman among you except her.”

 

Sahih Bukhari, Hadith Number: 2393 Volume Title, “Grace and its Virtues.” Chapter Title, “What was Granted to the Companions and the Wives.” Narrated by Ismail, narrated by his brother, narrated by Sulaiman,  narrated  by Hisham Ibn Urwah, narrated by his father, narrated by Aisha, who related  that the wives of the prophet were divided into two groups.

One group consisted of Aisha, Hafsa, Safiya and Sawdah while the other group consisted of Um Salamah and the rest of the women that belonged to the prophet. The Muslims had learned of the great love that the prophet had for Aisha so that if one of them had a gift he desired to give to the prophet, he would delay giving it until the prophet came to Aisha’s house.

Then the group who sided with Um Salamah came to Um Salamah and asked her to tell the prophet that he should command the people that if any of them had a gift to give to the prophet, they should give it him in whatever house of his wives the prophet was in at the time.

So Um Salamah went and talked with the prophet but he did not respond to her. When the group asked her what the prophet said she told them that he did not respond. So they asked her to go talk to him again until he responds. Then the prophet said to her, “Do not hurt me with Aisha, for the inspiration did not come upon me when I was wearing a woman’s clothes (Thowb) except that of Aisha.”  http://hadith.al-islam.com/Display/Display.asp?hnum=2393&doc=0

Years later, fat and elderly, Muhammad wanted to claim A BABY GIRL.

Ibn Ishaq: Suhayli, 2.79: In the riwaya of Yunus Ibn Ishaq recorded that the apostle saw her (Ummu’l-Fadl) when she was baby crawling before him and said, ‘If she grows up and I am still alive I will marry her.’ (ref.10, p. 311)

Muhammad saw Um Habiba the daughter of Abbas while she was fatim (age of nursing) and he said, “If she grows up while I am still alive, I will marry her.” (Musnad Ahmad, Number 25636)

If there are no children available, an animal will do:

A man can have sex with animals such as sheep, cows, camels and so on. However, he should kill the animal after he has his orgasm. He should not sell the meat to the people in his own village; however, selling the meat to the next door village should be fine.

Khomeini’s book, “Tahrirolvasyleh” fourth volume, Darol Elm, Gom, Iran, 1990

“If one commits the act of sodomy with a cow, a ewe, or a camel, their urine and their excrement become impure, and even their milk may no longer be consumed. The animal must then be killed and as quickly as possible and burned.”

The Little Green Book, Sayings of Ayatollah Khomeini, Political,

Philosophical, Social and Religious, ISBN number 0-553-14032-9, page 47

http://www.faithfreedom.org/Articles/JenniferKing50718p3.htm

 

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı

1918-1921ARASINDA DÖNEN ERMENİ SÜRGÜNLERİ


1918-1921ARASINDA DÖNEN ERMENİ SÜRGÜNLERİ

Bu yazı, Ermeni yazar Garabet K. Mumcuyan’ın iki çalışmasından oluşmaktadır. İlki, “Fransız Mandası Altındaki Kilikya-1918-1921” ve “Adana Ermeni Lejyonu 1919-1921” başlıklı çalışmalarının tarafımdan Türkçeleştirilmesinden oluşmaktadır.

Kilikya denilen bölge, I. Haçlı Seferinden sonra Mersin, Adana, İskenderun Çukurova bölgesinde kurulan Ermeni Krallığıdır.

1917 Süveyş Kanal Savaşını, Vehhabilerin, Lübnan, Suriye Araplarının ve bölge Ermeni, Rumlarının batılılar ile işbirlikçiliklerinin de yardımlarıyla Osmanlı imparatorluğu, Alman İmparatorluğu ve müttefikleri savaşı kaybetmiştir. Kudüs’e giren İngiliz generali Allenby, diğer itilaf devletleri ile bölgeyi aralarında paylaşmışlardır.

Levant adını verdikleri Akdeniz sahili olan Suriye coğrafyasından İskenderun, Adana, Mersin bölgesini içine alan bir coğrafyanın parçası sayılan Kilikya bölgesinde, asırlardır Osmanlı’yı yıkmak için kullandıkları ve en son 1915’de Suriye’ye sürülmüş Ermeni Sürgünlerinden ordu oluşturarak Kilikya Devleti kurma projesi geliştirmişlerdir.

Bu proje kapsamında Kılikya dedikleri bölgeden sürgün edilmiş170.000’den fazla Ermeni’nin geri döndürülmesi hedefine sadık kalınarak 120.000 Ermeni getirilerek malları iade edilmiş, bölgeden olmadığı kesinleşen 60.000 Ermeni’nin de Adana, Bahçe bölgesinde kurulan çadır kentlerde ikamet ettirdikleri bu yazıda yer almaktadır.Bu gün Türk siyasetinin en ünlüleri içinde kökenleri bunlara uzanan tanınmış kişiler çoktur.

Aşağıda okuyacağınız bu yazıda Ermenilerin tamamen hayal kırıklığı ile sonuçlanan bu projenin nasıl işletildiğini bir Ermeni yazarın kaleminden, benim sadece makale kısmında Google çevirilerine yaptığım ifade düzeltmeleriyle okuyacaksınız. Aslında kısa cümleler dışında uzun cümleler tümüyle yeniden tercüme edilerek düzeltilmiştir.

Fransız Mandası Altındaki Kilikya, 1918-1921

Kilikyalı Ermeniler, Soykırım. Savaş, Türk Saldırganlığı, Ermeni

Ermeni Özlemleri, Türkiye Entrikaları ve Fransız Çifte Standartları

Bu raporun diğer bölümlerini okumak için tıklayın.

[GİRİŞ ve FRANSIZCA YÖNETİM]
ERMENİ LEJYONU ]

Yazar: Garabet K. Moumdjian – E-posta

GİRİŞ

Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi sonucu, Küçük Asya’nın güneydoğu köşesindeki bir Osmanlı bölgesi olan Kilikya, Aralık 1918’den Ekim 1921’e kadar Fransız kontrolü altına alındı. İşgalin ilk aylarında önce İngilizler ve sonra Fransızlar tarafından 170.000’den fazla Ermeni mültecinin evlerine geri getirilmesi için gerekli önlemler alındı. Geri gönderilenlerin çoğunluğu, Türklerin zorla 1915’te Suriye Çölü’ne sürdüğü Kilikyalı Ermenilerdi.

Savaş sırasında Müttefik güçler tekrar tekrar Ermenilere ve imparatorluğun diğer azınlıklarına, yakında Türk boyunduruğundan kurtulacaklarına dair güvence verdi. Fransızlar, en azından Kilikya’yı işgal ettikleri ilk aşamada, bölgeye Ermenileri yeniden yerleştirmeye çalıştı. Fransızların desteğiyle cesaretlendirilen Ermeniler, Kilikya’da özerk bir Ermeni varlığı yaratmayı umuyorlardı[1]

Türk milliyetçiliğinin Mustafa Kemal ile yükselişi, Ermeniler ve Türkler arasındaki etnik rekabet ve Fransız politikasında yakınlaşma ve Türk milliyetçi hareketi ile anlaşmaya varma, Ermeni hayallerini paramparça etti ve Fransız kuvvetlerinde yer alan binlerce Ermeni’yi geri çekilme alanını terk etmeye zorladı.

30 Ekim 1918’de, İngiliz Mondros limanına demirlenen İngiliz savaş gemisi Agamemnon, mağlup olmuş bir Osmanlı İmparatorluğu’nun temsilcileri, aşağılayıcı bir teslim anlaşması imzaladılar. General Edmund Allenby’nin komutasındaki Müttefik Seferi kuvvetine karşı Arara (Filistin, Eylül 1918) savaşındaki Türk yenilgisi, Osmanlı İmparatorluğunu I. Dünya Savaşı’ndan çıkmaya zorlayan önemli bir etkendi.

Mağlup Osmanlılar, Müttefiklerin barışı korumak için “stratejik” olarak kabul edecekleri Osmanlı bölgelerinin işgalini kabul etmek zorunda kaldı. Üstelik, Mondros Mütarekesi’nin 16. maddesi, diğerlerinin yanı sıra, Adana Kilikya’da yer alan mağlup olmuş Türk ordusunun, askerlerinin bulunduğu Pozantı-Hacin-Maraş hattının kuzeyine çekileceğini belirtti.

Buna göre, İngilizler Adana bölgesini işgal etmek ve halen yapım aşamasında olan son derece stratejik *Amanos ve Toros tünel sistemine askeri birimler yerleştirmek durumundaydı.

(*Amanos-Toros Tünel Sistemi nedir?

Almanların Türk/Osmanlı demiryollarını yenileme kampanyası gereğince Pozantı ve Osmaniye aralarında Almanlar ve Türklerin gayretleriyle Toros ve Amanos tünelleri inşa edilmiştir. Amanos tüneli 36 km’lik bir kompleks olarak Şubat 1917 yılında tamamlandı. Daha zor olan 54 km uzunluğundaki Toros tünel kompleksi 1918 Ekim ayının başlarında diğerinden 18 ay sonra tamamlandı. Bu hatlar üzerinde çalışacak 120 demiryolu buharlı motoru da Almanya tarafından gönderildi. Kaynak; Edward J.Erickson- Ordered to Die- A History of the Ottoman Army in the First World War- Ekleyen-Çeviren Alaeddin Yavuz)

[2] Silahları teslim etme anlaşmasından sonra güçlerini Kilikya’ya ilk gönderen İngilizlerdi.  1916 Sykes-Picot anlaşmasına göre İngiltere ve Fransa Levant’ı kendi aralarında pratik olarak bölmüşlerdi, bu anlaşmaya aykırı olsa bile, İngilizler Kilikya’yı elinde tutabileceğini düşünüyorlardı. [3] Anlaşma, Müttefiklerin zafer kazanması durumunda Fransa’nın Suriye’yi Kilikya ve Doğu Anadolu ve Mezopotamya’daki diğer bölgelerle birlikte ele geçireceğini belirtiyordu. [4]

Aralık 1918’in sonlarına doğru Fransız sivil idaresi Kilikya’da küçük askeri birlikler kurdu. Ancak, yeterli güç bulunmaması nedeniyle İngilizler bölgede bir yıl daha kaldı. İngilizler ve ardından Fransızlar, Kilikya’dan sürgün edilen Ermenileri bölgeye tekrar yerleşmeye teşvik etti. Sonuç olarak, 170.000’den fazla Ermeni mülteci geri döndü.

Ancak, bir yandan Fransız ve İngiliz müttefikleri arasındaki savaş sonrası rekabet ve diğer yandan Kemalist istilalar, özerk bir Kilikya’ya yönelik Ermeni özlemlerini yavaş yavaş yok etti. 21 Ekim 1921’de Fransa, Kemalistler ile Ankara Anlaşması’nı imzaladı ve Kilikya’yı onlara bıraktı. [5]   1922 Ocak ayına kadar bölge, Kemalist güçlerce kontrol altına alındı.

Bu makale, 1918 yılının sonlarında Ermenilerin ülkesine geri gönderilmesinden sonra tahliye edilmelerine kadar Adana iline odaklanmaktadır. Fransız sivil ve askeri idarelerinin özellikleri, Fransız-Türk, Fransız-Ermeni ve Ermeni-Türk ilişkileri, Fransız işgali sırasında Kilikya ekonomisi, Kilikya’daki Ermeni Lejyonunun konuşlandırılması, Kilikya değerlendirilecektir. Her ne kadar bu yazının kapsamı Kilikya ovası olsa da, Mersin, Tarsus, Adana, Jihun, Osmaniye, Dört-Yol, Toprak-Kale, Ayaş, Payas ve Alexandretta/İskenderun kentlerini ve merkezin başkenti Adana’yı kapsayan bir alandır.

FRANSIZ  YÖNETİMİ

 

Mondros Mütarekesi’nin hükümlerine göre, İngiliz kuvvetleri Kasım 1918’de Kilikya’yı işgal etti. Orada bir Fransız sivil idaresinin de kurulmuş olduğu bölge Şubat 1919’a kadar doğrudan İngiliz kontrolünde kaldı (İngiliz kuvvetlerinin 1919’un sonuna kadar Kilikya’da kalmasına rağmen).

Dört aylık İngiliz idaresi boyunca, mevcut Osmanlı idaresi, yerleştirmelerin nasıl olması gerektiği konusunda Levant’taki Müttefik merkezi olan Kudüs’ün yeni emirleri için beklemede kaldı.

Bu belirsizlik yüzünden, Türk ordusunun kadrolarının çoğu geri çekilme emrini reddetti ve hala sağlam olan Osmanlı yönetimine yerleştirildi. [6]

Bu yeni Türk yetkililer, yeni idari unvanlar altında gizlenerek, izleyen üç yıllık dönemde Fransız idaresine tehdit oluşturan Kemalist komitelerin çekirdeğini kurmuşlardı. [7]   Ayrıca, Türk ve Fransız kaynakları, Türk askerlerinin geri çekilmesinde anlaşmışlar ve Türk silahlarının iyi bir kısmını (toplam yirmi beş bin tüfek ve mühimmat deposu) satmışlar ya da basitçe bölgedeki Türk nüfusuna bırakmışlardı. Bunlar gizli kayıtlara işlenmişti. [8]

Ateşkes ayrıca, geri çekilen Türk birliklerinden görevlendirilen üç bin kişilik bir jandarma biriminin oluşumuna izin verdi. [9] Bu polis kuvveti, “müttefiklere karşı savaş vermeye devam ” emriyle eski bir Osmanlı subayı olan Albay Haşim Bey komutasına verildi. [10]

Fransız savaşçıların Levant’taki sayısal zayıflıkları nedeniyle, Kudüs’teki Müttefik merkezler, General Norman Leslie komutası altında İngiliz Ordusunun on dokuzuncu Hint Tugayını Kilikya’da tutmayı kabul etti. [11]   Aralık 1918’de, Arara’daki zaferden sonra Beyrut kentinde bulunan Legion Arménienne ,  yarbay Louis Romieu komutası altında Kilikya’ya gönderildi . Ermeni lejyonunun dördüncü taburu Alexandretta’da (İskenderun) yerleşmiş ve birimleri bu liman kenti Dört-Yol, Osmaniye ve Bahçe’de konuşlandırılmıştır. Birinci, ikinci ve üçüncü taburlar Mersin limanına karaya çıkmış ve Mersin, Tarsus, Adana, Jihun ve Pozantı karakollarında konuşlandırılmıştır. [12] Bu nedenle, nispeten küçük bir beş bin Ermeni askeri birliklerinin elli bin kilometrekarelik bir alanı güvenceye alması gerekiyordu. [13]

 

İngilizlerin ayrılmasından sonra Fransızlar bazı Cezayir taburlarını getirmelerine rağmen, eyaletteki yetersiz sayıda Fransız askeri, Fransız yönetimi için gerçek bir sorun olmaya devam etti. Dahası, savaşçı kıtlığı nedeniyle yaratılan sorunlar mühimmat, yakıt, yiyecek ve ulaşım araçlarının eksikliği nedeniyle daha da kötüleşti.[14]

Fransızların Kilikya’da karşılaştığı sorunlar

Müttefikler Levant’ı dört  çalışma alanına böldüler. Kuzey Çalışma Bölgesi olan Kilikya’nın idari merkezi Adana oldu. [15] Fransız hükümetinin Kilikya genel müdürü olarak görevlendirlilen   Albay Edouard Bremond, 1 Şubat 1919’da Adana’ya geldi ve devlet idaresinin başı olarak görevlerini üstlendi.[16]   Maraş, Ayıntab/Antep, Urfa ve Kilis şehirleri, Fransız idaresinin yetki alanına girmedi. Bunun yerine, beşinci bir çalışma bölgesinde yeni kurulan ve idari merkezi Halep’teki İngiliz Çöl Atlı Kolordu komutanlığı hizmetine verildiler. [17]

Fransız sivil ve askeri idarelerinin Kilikya’daki yaşam koşullarını düzenlemeye başladığı dönemde, Suriye ve Ermenistan’da, Sykes-Picot anlaşmasının imzalayanlarından biri de olan Fransız Yüksek Komiseri Georges Picot [18] ve Bremond’a göre “Suriye’de bulunan Ermeni sürgünlerini Kilikya’ya geri yerleştirmeyi teşvik eden görevler “kötü tanımlanmıştı ve bunlar daha sonra Kilikya’daki ve diğer yerlerdeki yerel yetkililer ile kendileri arasında sürtüşmeye neden oldu” [19] – [20] Bu nedenle, sürgünlerden çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olmak üzere toplam 120.000 kişi evlerine döndü. Adana’ya demiryolu ile taşındılar. Fransız idaresinden kasabalarını ve köylerini geri almalarını sağlayacak emirleri beklemek üzere özel olarak inşa edilmiş kamplara geçici olarak yerleştirildiler.. [21]   Aynı dönemde, “50.000” Ermeni sürgünü, Doğu Çöl Atlı Kolordu komutasındaki Doğu İşgal Bölgesi’ndeki şehirlerine ve köylerine geri yerleştirildiler. [22]

Albay Bremond’un idaresi, Nisan 1919’un başlangıç ​​günlerinde ilk testine girmiştir. Ayın altıncı gününde, İdare Şefliği ofisinden, 1915’de sınır dışı edilmeden önce Ermenilere ait olan ve daha sonra yerel Türk makamları tarafından el konulan ve Kilikya’daki Türkler arasında dağıtılan “taşınmazların ve taşınabilir veya başka türlü olduğunu belirten tüm malların iki ay içinde asıl sahiplerine iade edilmesine dair özel bir idari emir çıkarılmıştır. İdari emir,  “aslında insanlar Türk yetkililerden bu malları satın almış olduklarını dahi söyleseler  bile talep edilen mallar hemen asıl sahiplerine iade edilmelidir” diyordu.  Ziraat Bankası böyle satın alınmış malları olanları tazminat ödeyerek telafi edecekti.[23]

İdari düzenin yönlendirildiği Türkler, Fransız talebini haklarının ihlali olarak değerlendirdi. Fransız yönetimi bu emri yerine getirmedi, aksine Kudüs’teki Müttefik merkezlerinden alınan talimatlar üzerine hareket etti. Levant’ı birkaç işgal bölgesine böldüğü anda, Müttefikler merkezi, sürgün edilenlerin geri gönderildiklerinde topraklarını ve mülklerini geri almalarını sağlamak için hangi eylemlerin yapılması gerektiğine karar vermek için Filistin Hayfa’da  özel bir komite kurdu. Bu Komite konuyu inceliyor ve tavsiyelerini, müttefik karargahına sunuyordu; Çalışma bölgelerindeki Fransız ve İngiliz yöneticilere verilen bu tavsiyelere uygun hareket etmeleri talimatı verilmişti. [24]

Türk kaynaklarının, Fransız idaresinin toprak mülkiyeti davalarına bakmak ve karar vermek için oluşturduğu özel mahkeme sistemi içinde acı sözlerden daha fazlası vardı. Türk ordusundaeEski bir subay olan Recep Dalkır, etkili Türklerin yardımı ile geride kalan ve Sis (Kozan) belediyesinde idari bir pozisyon üstlenmişti, Sis (Kozan) belediyesinde idari bir pozisyonda bulunduğunu, Tesviye-i Mesalih Komisyonu’nun [[Mülkiyet] Haklarının verilmesi ve İskânın Sağlanması Komisyonu) başlatılması için  Fransız mahkemelerini suçluyordu. Anılarında, bu mahkeme sisteminin, Türk topraklarına el koyarak ve uygun adli prosedürler olmadan Ermenilere teslim ederek Ermeni “yerleşimcilere” fayda sağlamak için kurulduğunu yazıyor. [25]

Ancak dikkat edilmelidir ki, yukarıda sözü edilen mahkeme faaliyetleri Ermeni davacılar lehine karar verdi ve bunların hepsi sadece birkaç yüz kararla sınırlıydı.

Çoğu zaman, Ermeniler, 1915’teki ani ve panik tehcirleri nedeniyle her şeyi geride bırakmışlardı ve bu yüzden mülklerini geri almak için uygun Tapus (Tapu, Türkçe) üretemediler.

Üstelik, haksız yere el koyma eylemleri gerçekleşmişse, bu tür davaların neredeyse hepsinin, Fransız idaresine uzak yerlerde yaşayan ve güvenlik hizmetlerinin verilemediği yerlerde yaşayan Türklerin topraklarına hiç bir Ermeni el koyma girişiminde bulunmamıştır. Her halükarda, Ermeniler, Türk mallarına el koymada serbest bir el hakkına sahip değildi, çünkü Fransız yönetimi, yasa ve düzeni yeniden sağlama çabasıyla, bunu yapmalarına izin vermeyecekti. Ayrıca, Kemalist kışkırtıcılar tarafından teşvik edilen Türk köylüler, tahkim mahkemesinin kararlarının uygulanmasını engellemiştir. Dalkir ve diğer Türk kaynakları, Ermenilerin 1915’te sınır dışı edilmesinden sonra, Türk hükümetinin sekiz bin Türk muhadesinin (mültecilerin) Balkanlar ve Rusya’dan Kilikya’ya taşındığını ve Ermeni mülklerine yerleşmelerine izin verdiğinden söz etmiyor. [26]

Fransız idaresi, bu ailelerin bir kısmını geldikleri yere geri göndermekte zorlanırken, geri kalanı yeni edinilen mülkleri üzerinde durmaya devam etti.

Fransız idaresinin Kilikya’ya geri gönderilen tüm Kilikyalı olmayan Ermeniler için özel düzenlemeler yaptığını söylemek yeterlidir. Bu insanlar, eyaletin uzak köylerinden Kilikyalılar ile birlikte, “60.000” kişilik bir Ermeni mülteci nüfusu olan Adana’nın başkentindeki çadır kasabalarına yerleşti.

[27] Fransız yönetimi bu insanları eski köylerine yerleştiremediğinden, binlerce insanın yaşadığı bir mülteci nüfusuna barınma ve beslenmenin ağır ekonomik yükünü omuzlamak zorunda kaldı.[28] Fransızların bu insanları yeniden yerleştirememeleri, Türk köylüleri Ermenilerin yerleştirilmesini engellemeye teşvik eden Kemalistleri güçlendirdi. [29] Türk kaynakları, Türk nüfusunun hakem mahkemesinin Kozan, Fekke, Kars-Pazar ve Haruniye gibi yerlerde verdiği kararları tanımadığını ileri sürmektedir. [30] Nüfus bu işi başaramadıysa, ovada dolaşan Türk haydutları görevi tamamladı. Adana yakınlarındaki Şeyh Murad köyünde Türk Çetecileri (gerilla savaşçılarının) ailelerinin önünde birkaç Ermeni köylüyü öldürdüğüne dair bir olay söz konusudur. [31] Ermeniler için, bu ve buna benzer birkaç olay, Fransız idaresinin hayatlarını koruma kabiliyetini sorgulamak için yeterliydi. Türk haydutlarının zulmü, Ermenileri, çevre köylerde küçük, savunmasız sayılarla girişim yapmak yerine Adana’da mülteci olarak kalmanın daha güvenli olduğuna ikna etti.

Hakem heyeti Dört-Yol, Hasan-Beyli, Haruniye ve diğer yerlerdeki Türkler ve Ermeniler arasında sorunları ve sürtüşme yarattı. [32]   Fransızlar durumu sakinleştiremedi. Fransızların bu konuyla yüzleşmemesinin temel olarak Kilikya’daki güçlerinin sınırlı olmasından kaynaklandığı kesin bir şekilde tartışılabilir. Bu nedenle, Pierre Redan’ın “tahkim mahkemesinin sorunu çözdüğünü (yani toprak mülkiyeti meselelerini) ve her iki tarafın da kararlarını aldığını” tahmin etmesi [33]kolayca kabul edilemez.

Kilikya’daki Fransız prestijine zarar veren bir diğer konu ise, mahkemenin 1915 soykırımının bazı sendikacılarını (Birlik ve İlerleme Komitesi, CUP) adalete teslim etme kararıydı. Bu mahkeme tamamen başarısız oldu. Eski İttihatçı bir yargıç tarafından başkanlık edilen ve bir Yunanlıyı sorgulama görevlisi olarak görev yapan mahkeme, Fransız idaresi ve Ermeni örgütleri tarafından açılan davaların sadece bir kısmını değerlendirdi. Birkaç ay süren sorgulamalar ve müzakereler sonrasında bir Türk yetkili bile mahkum edilmedi. [34]

Kemalist hücreler ve gelişimi

Kilikya, Kemalistlerin “Kurtuluş Savaşı” nda Müttefik güçlerden “kurtardıkları” ilk Türk toprağıydı. Kilikya’daki Fransız kuvvetlerinin kıtlığı, Kemalistlerin eyaletteki kurtuluş mücadelesinde ön plana çıkmalarının ana nedenlerinden biriydi. Ayrıca, Kilikya, Müttefiklerin işgali altındaki Osmanlı yönetimini sağlam, işletilebilir ve Kemal’e Müttefiklere karşı mücadelesinde yardım etmeye istekli tutan tek alandı. Böylece Kilikya, tüm Osmanlı görevlilerinin Fransız veya yerel yetkililer tarafından görevden alındığı ve değiştirildiği Suriye’den tamamen farklıydı. [35]

İngilizlerin ve Fransızların işgal ettiği sırada Vali (vali) olan Nazım Bey, birkaç ay boyunca ofisinde kaldığını (Eylül 1919’a kadar) ideolojilerini Türkiye nüfusu içinde yaymak isteyen İttihatçı ve Kemalist propagandacıların serbest olduklarını gördü.. Vali’nin Türk tahrikçilere yardım etmekten memnun olmadığı görülüyor. Neredeyse tüm büyük şehir ve kasabalarda “Birlik ve İlerleme(İttihat ve Terakki)” parti hücrelerinin gizli bir ağının organizasyonu ile kişisel olarak ilgilendi. Ortaklarından Nihat Paşa, vali tarafından ” Fransız İdaresindeki Hristiyan nüfusu yönelik İslami örgütler kurma” için bile teşvik edildi. [36]

Türk kaynakları, İttihatçı ve Kemalist komitelerin Kilikya’da, İngiliz işgalinin ilk aylarında aktif olduğunu doğruladı. Bu komiteler Konstantinopolis’ten Kilikya’ya gönderilmiş bazı Kilikya’lı Türkler tarafından oluşturulan Kilikya Mudafaa-i Hukuk Cemiyeti (Kilikya’nın Haklarını Savunma Örgütü) örgütü tarafından besleniyordu. [37] Görünüşe göre, komiteler Müttefik işgalcilere yönelikti. Türk çalkalayıcılar, Türk halkını yalnızca silahlı bir mücadelenin Kilikya’yı Fransızlardan kurtaracağı konusunda ikna etmeye çalıştılar.

28 Nisan 1919’da, Kilikya’daki Fransız idaresinin başı Albay Bremond, nüfusun yirmi dört saat içinde tüm silahları Fransız makamlarına teslim etmesini isteyen önemli bir emir daha yayınladı. [38] Emir, General Allenby’nin kısa bir ziyarette olduğu Constantinople’den üretildi. Allenby’nin fiat’ı Doğu Çalışma Bölgesi (Maraş, Aintab ve Kilis) de dahil olmak üzere İngiliz idaresi altındaki alanlarda ustaca gerçekleştirildi. [39]

Bir kez daha emrin Türklere yönelik olduğu açıktı. Şubat 1919’da Fransız yönetimi, Türk nüfusunu ayaklanmalara katılmaya ve Fransız yönetimine karşı silah almaya davet eden gizli bir plan ortaya çıkarmıştı. Böylece Fransız idaresi,  yeni ayaklanma olasılığını azaltmak için Türkleri silahsızlandırma emrini verdi. Bir Türk yazarın “Türkler av tüfeklerini taşımaktan bile mahrum bırakıldı” ya da “emre karşı çıkanların bazıları Sihun Nehri’nde boğularak cezalandırıldı.” şeklinde yazarak konuyu abartıyor olsa da, 6 Nisan emri davasında olduğu gibi, bunda da şiddete başvurulmadı. ” [40]

Türkler ile Kilikya’daki Fransız yetkililer arasında sürtüşme kaynağı haline gelen bir diğer konu ise, Osmanlı bayrağının yerini alan üç renkli Fransız bayrağı olmuştur. Osmanlı Devleti’nin işgal altındaki bir bölgesi olan Kilikya’da, galip olan Fransız bayrakları dalgalanacaktı. Ancak, bayrağın değiştirilmesi, Türk milliyetçilerinin milliyetçi duygularını Fransızlara karşı kışkırtmak için meseleyi kullanan İttihatçılar ve Kemalistler için Fransız bayrağı tamamen kabul edilemezdi. Fransa Yüksek Komiserliği’nin Kilikya ziyareti vesilesiyle 18 Mart 1919’da huzursuzluk çıktı. Georges Picot’un resmi ziyaretine hazırlanırken Fransız İdaresi, Adana’nın ana bulvarlarını binlerce üç renkli Fransız bayrağı ile dekore etmişti. Bazı yerlerde, Kafkasya’da yeni kurulan Ermeni Cumhuriyeti’nin pankartı olan üç renkli Ermeni bayrağı Fransız bayrağıyla birlikte yükseltildi. Türk kaynaklarına göre, Fransızların ve özellikle Ermeni üç renginin yükselmesi, Türklerin tahammül edemediği bir hakaretti. Türkler için sorun ulusal bir onurdu. Osmanlı yetkilileri tarafından cesaretlendirilen bazı Türkler, Osmanlı bayrağını tüm resmi bina ve okullarda uçurmaya çalıştılar. Fransızlar bazı vandalları yakalayarak ve kısa süre hapsederek karşılık verdiler. [41]

Türk yetkililerin Fransız karşıtı faaliyetlere katılımı, Kilikya’da Fransızların karşılaştığı hassas konulardan biriydi. Fransız yetkililer vali ve üst düzey Osmanlı yetkililerinin faaliyetleri üzerinde neredeyse hiçbir kontrol sahibi değildi. Fransız makamlarının halen faaliyet gösteren Osmanlı idaresine karşı durduğu tek örnek, 1919 Şubat’ının başında yaşanan rahatsızlıklara hemen müdahale etmekti. Adana’daki ilk ayaklanma sırasında gözaltına alınan bazı Türk tahrihçileri, Adana’daki isyanın başladığını, çok daha büyük bir büyüklükte isyana hazırlandıklarını itiraf etti.

Dahası, Fransız makamları, valinin Nazım Bey ve jandarma kuvveti komutanı Haşim Bey’in karıştıkları açık olan genel bir silahlı direniş planını ortaya çıkardı. Fransızlar, bu iki yetkilinin Türkleri örgütlediğini ve Fransız yönetimini devirmeleri için silahlandırdıklarını varsaymak için sebepleri vardı. Ancak tüm kanıtlar netleştiğinde, Fransız yetkililer valinin görevden alınmasını isteyebildiler. Nazım Bey istifasını verdi ve kısa zamanda Konstantinopolis’e çağrıldı. Yerine, selefinin çalışmalarına devam eden ve hatta onu aşan Celal Bey’in yerini aldı. Haşim Bey’e gelince, jandarma kuvveti başkanı olarak Fransa’nın yetkisi altındaydı. Soruşturma sona erdiğinde, tutuklanması için bir emir çıkarıldı. Sonunda öldüğü Suriye’de hapis cezasına çarptırılmak üzere yakalandı ve gönderildi. [42]

O sırada Kilikya’daki Müttefik işgal kuvvetlerinin komutanı olarak görev yapan İngiliz bir subay olan General Leslie, üç bin kişilik jandarma kuvvetinin yeni şefi olarak Fransız Yüzbaşı Luppe’yi atadı. İkincisi, 24 Nisan 1919’da görevini üstlendi. İlk görevi, ayaklanma planında yer alan tüm şüpheli unsurları ortadan kaldırarak kuvveti iki bin iki yüz(2.200) erkeğe düşürmekti. Yüzbaşı Luppe, yaklaşık beş yüz Ermeni ve diğer Hıristiyan’ı hizmete aldı. [43]

Fransız yönetiminin Türk tahrikçiliğine verilen hafif tepkisi, yönetimin sağlam politikalar uygulamadaki yetersizliği ile birleştiğinde Ermeniler arasında şüphe yarattı. Açıkçası, Ermeniler Fransızların sağlayabildiklerinden daha fazlasını istediler.

Fransız-Ermeni ilişkilerinde büyük gerileme, 1919’un sonlarına doğru, Levant’taki Fransız Yüksek Komiseri Georges Picot’un, yalnızca Ermeni’nin Kilikya’ya geri gönderilme sürecini durdurmakla kalmayıp, hatta Kemal’le buluşmak için Ankara’ya seyahat etme girişiminde bulunduğu ortaya çıktı. G. Picot’un Levant’ta görevini tamamladıktan sonra yaptığı Ankara ziyareti, Kilikya’daki Ermenilere yönelik Fransız politikasında bir dönüm noktasıydı. Dahası, Picot’un ziyareti ve Fransızların Ermenilere yönelik tutumlarındaki değişim, bir miktar şişirilmiş Ermeni talebinin Paris’teki Barış Konferansı’na sunulması aynı zamana denk geldi. [44]

Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyonunu temsilen Avetis Aharonian ve Ulusal Ermeni Heyeti temsilcisi Boghos Nubar Paşa başkanlığındaki Entegre Ermenistan Heyeti, diğerlerinin yanı sıra Barış Konferansı’na bir Ermeni gündemi getirdi. Kilikya, Müttefikler tarafından yaratılacak Ermeni devletinin bir parçası olacaktı. [45] Gelecekteki Ermeni devletinde Kilikya’yı kuşatan Ermeni talebi, Fransızları korkutuyordu. Kilikya’daki Fransızların Ermenilere yönelik politikasının değişmesinde önemli bir husus haline geldi.

1919’un başında Ermenilere, Kilikya’ya “Ermenilerin yoğunlukla geri gönderilmesini” teşvik etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını garanti eden Picot, birkaç ay sonra geri dönüş sürecinin Fransız hazinesine doksan milyondan daha pahalıya mal olan pahalı bir girişim olduğunu açıkladı. Frangı ve yetersiz finansman nedeniyle durdurulması gerekiyordu. [46]

Levant’ı terk ederken Picot Ankara’ya gitti ve Fransızları Kilikya’dan kovmak için mücadele eden Türk milliyetçi hareketinin lideri Mustafa Kemal ile bir araya geldi. Picot’un ziyareti, Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nın imzalanmasında ortaya konan Fransa-Türkiye işbirliğine karşı önündeki engelleri kaldırmaktı.

Bazı Fransız kaynakları Ankara’ya seyahat ederken Picot’un Fransız hükümetinin önerisine göre hareket ettiği gerçeğini vurguladı. Kilikya ile ilgili Ermeni taleplerine çok kızmıştı, Bremond ziyareti Müttefik ve Fransız politikalarına karşı Levant’ta çelişkili buluyordu. Ayrıca Kudüs ve Konstantinopolis’teki Müttefik merkezlerinin Picot’un Kemal ile olan görüşmesini eleştirdiğini de belirtti. [47]

Picot’un ziyareti, Kilikya’daki Fransız yönetiminin prestijine zarar verdi. Kemalistler, bölgedeki Fransız ilgisinin azaldığını fark ettiler. Buna göre, Kemalist Fransız işgal kuvvetlerine yapılan saldırılar, ziyaretten hemen sonraki dönemde hız kazanmıştır. İngiliz kuvvetlerinin sonuncusu Kasım 1919’da Kilikya’yı terk etti.

Çok ihtiyaç duyulan İngiliz alaylarının ayrılışı yeni sorunlar yarattı. Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiserliği, Genel Dufieux komutanlığı altında Kilikya’ya göndererek durumu düzeltmeye çalıştı .

Varışta Dufieux, Kilikya’daki Fransız işgal kuvvetlerinin başkomutanı seçildi. Görevini 2 Aralık 1919’da üstlendi. [48]

General Dufieux’ün gelişi, Konstantinopolis’in sınır dışı vali Nazim Bey’in yerine gönderdiği yeni atanan vali Celal Bey’le aynı zamana denk geldi. Yeni vali, Bremond’un “İnatçı bir Fransız fobili” olarak tanımladığı bir ittihatçı görevliydi. [49] Celal Bey, yalnızca Fransız idaresinin varlığını ihmal etmekle kalmadı ve yerel Türkleri işgal güçlerine karşı isyan etmeye teşvik etti ve Fransız karşıtı grupları güçlendirmede ve ilerletmede etkili oldu. [50]  Ayrıca, Celal Bey’in atanması, Konstantinopolis’in Müttefik karargahının rızasını talep etmeden onu belirlediği 1918 ateşkesinin öngördüğü şartlara aykırıydı. [51]   Türk tarihçi Kasım Ener, Adana’ya geldikten sonra, Celal Bey’in, eşraf tarafından karşılandığını ve iki gün boyunca görüşme yaptığı Kemalistlerin gizli kaldığı bir grup tarafından selamlandığını yazmaktadır. Celal Bey] Adana’ya gelir gelmez, eski milletvekili Subhi Paşa’nın kurduğu Kemalist partinin üyesi oldu Subhi Paşa ve kardeşi, Adana’daki Kadri, Tarsus’taki Sadık Paşa ve evlatlığı Hakkı Beyler ile Fransız işgali aleyhinde bulundu. Celal Bey bu insanlarla güçlerini birleştirdi. ” [52]

Jelal Bey’in atanmasıyla, Mustafa Kemal yayınladığı bir bildiride Fransızların Ayıntab ve Maraş’ı işgalini yasadışı kabul etti. [53]   1920 Ocak ayında Kemal, birliklerine Maraş’a saldırmalarını emretti.

Her ne kadar yerel Fransız garnizonu ve birkaç Fransız bölüğü oraya yerleşmiş olsalar da, Maraş’taki Fransız birliklerinin komutanı Albay Norman Kemalistler’ı durdurabilecek olmalarına rağmen, bugün bile tartışılmadan kalan, Hristiyan nüfusun tepkisiyle askerlerine hiç uyarı vermeden şehirden çekilmelerini emretti. [54] Sekiz bin Ermeni’nin sadece yarısı geri çekilen Fransız güçlerine katılabildi; Kemalist gruplar gerisini sildi. [55] Maraş’tan Osmaniye’ye geri çekilme 1920’deki sert kış nedeniyle bir felaketti. Yüzlerce Fransız askeri ve Ermeni mülteci donarak öldü gerisi hedeflerine vardıklarında tükenmişti.

Fransız kaynakları, kuvvetlerinin Maraş’tan çekilmesinin taktiksel, askeri bir hareket yerine utanç verici bir korkaklık hareketi olduğunu itiraf ediyor. Dahası, Maraş’tan geri çekilme, Kilikya’daki hali hazırda solmakta olan Fransız itibarına ciddi bir darbe oldu.

Bir başka açıdan bakıldığında, Maraş’ın düşmesi Kemalistler için çok gerekli bir zaferdi; Türk köylülerinin ve hatta daha önce Kemal’e ve milliyetçi politikalarına karşı çıkan bazı Türk unsurlarının desteğini kazanmalarını sağladı. Mustafa Kemal şimdi bu popüler desteği parlatmaya ve saldırısını hızlandırmaya hazırdı. İki ay sonra, Mart ayında, Kemalist kuvvetler Hacın Ermeni kalesini kuşattı. Bu arada, Doğu işgal bölgesinde, bazı Kemalist birimler Ayıntap’daki Fransızlarla savaşıyordu. Bu çalışma zamanlarında, 28 Mayıs 1920’de yirmi günlük bir ateşkes anlaşması imzalandı. [56] Fransızlar, Ayıntab’ı, ateşkes hükümlerine aykırı olarak, Hacın ve Sis (Kozan) ve çevresindeki köylerde Ermenileri korkuttu. Binlerce Ermeni Mersin-Osmaniye demiryolunun güneyinde bulunan Fransız kuvvetleriyle birlikte çekildikleri Şiş’e sığındı.

Hacın’ın kuşatması Maraş, Ayıntab ve Sis’in çöküşü ve Mersin-Osmaniye demiryolunun güneyindeki Fransızlar, Adana’daki Ermenileri durumlarının ciddiyeti konusunda uyardı. Ermeni korkuları Adana’nın Türk nüfusunun neredeyse tamamı demiryolunun kuzeyine çekildiğinde ve Kemalistlerle güçlerini birleştirdiğinde daha da büyüdü. Ancak durum herhangi bir onarımın ötesinde kötüleştiğinde, Ermeniler Adana’nın başkentini ve çevresini savunmak için kendilerini örgütlemeye başladılar.[57]

Ocak-Haziran 1920 arasında vali Celal Bey, Kemalistler ile özgürce iletişim kurmaya devam etti. Onları, geri çekilen Fransız kuvvetlerinin konumları ve hareketleri hakkında bilgilendirdi. [58]   Fransız yönetimi, Fransızların yakında Kilikya’yı tahliye edeceğine dair söylentiyi yayan bir vali olduğunu bile fark etti. [59] Ayıntab’ın düşmesinden sonra, Celal Bey, Adana’da benzer bir Kemalist saldırı düzenleyerek şehri devralmaya çalıştı. Bununla birlikte, Fransızlar faaliyetlerini dikkate aldılar ve onu engellemek için önlemler aldı. [60] İşbirlikçi vali neredeyse bir yıl daha entrikalarına devam etti. 17 Mayıs 1921’de, içişleri bakanı Reşad Efendi, onu Konstantinopolis’e geri çağırdı. [61]

Dört ay sonra, 1921 Ekim’inde, Fransızlar nihayet Ankara ile Kemal anlaşması imzalayarak teslim oldular. [62] Kilikya, Kemalistlerin kontrolüne girdi; Fransızlar, İskenderun-Midan Ekbez-Kilis hattının güneyinde geri çekildi.

Ermeniler bir kez daha atalarının evlerini terk etmek ve geri çekilen Fransız birliklerini takip etmek zorunda kaldılar.

* Bu yazının amacı, modern Türkçe çevirisi sadece dipnotlarda kullanılmıştır. Kişisel, yerel ve yayın adları, mümkün olan en kesin fonetik yorumlamayı sağlamak ve yine de İngilizce konuşan insanlar için metni okumayı kolaylaştırmak için çoğaltılmıştır. Yazının, Modern Türkçe yerine Osmanlıca kullanılan dil olduğu bir tarihle ilgili olduğu belirtilmelidir. Ayrıca, tüm Ermeni kişisel, yerel ve yayın isimleri Batı Ermeni olduğundan, bu lehçede söylendiği gibi fonetik olarak çoğaltılmıştır. Kongre Kütüphanesi Ermeni harf çevirisi sistemi (Doğu Ermeni fonetik değerlerine dayanarak), metin ve dipnotlarda Doğu Ermeni olan isimleri ve kaynakları belirtmek için kullanılmaktadır.

[1] Robert Farrer Zeidner, Boğa Üstündeki Üç Renkli: Kilikya ve Civardaki Fransızlar, 1918-1922 , Ph.D. tez (Utah Üniversitesi, 1991), sf. 176-185. Fransız eylemi, Ermenilerin yerleştirilmesi için Amerikan misyoner girişimlerini engellemeyi amaçlıyordu. Bu, Kilikya’yı da içerebilecek olan Ermenistan için bir Amerikan görevi hakkında yapılan konuşmalardan dolayı Fransa için çok önemliydi. Ermenileri yerleştirmek için özel bir fonu bulunmayan Kilikya’daki Fransız yönetimi vergi toplamaya ve böylece Zeidner’in eyaletteki “iç işleri” dediği şeye karışmaya ve böylece Türk halkını yabancılaştırmaya çağırdı.

[2] R [uben] K. Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere ev Kilikian 1919-1921T [vakannerun] (Türk-Fransız İlişkileri ve Kilikya, 1919-1921) (Erivan: Ermeni Bilimler Akademisi Yayınları, 1970), s. 40.

[3] Puzant Yeghia ed., Adanayi Hayots Patmutiun (Adana Ermenileri Tarihi) (Antilias: Kilikia Press Katolikosat, 1970), s. 433-437. Anlaşma başlangıçta Fransa, İngiltere ve Rusya arasında imzalandı. 1917’de Sovyetlervarlığınıaçıkladı veMüttefik bir zafer olması durumunda Levant’ın birkaç etki ve işgal alanına bölünmesi gerektiğini belirten bu gizli anlaşmanın şartlarınıaçıkladı. Kilikya, Fransa bölgesine dahil edilecek. Ekim ateşkesinden sonra, Levant’taki birlikleri Fransa’nınkinden çok daha fazla olan İngiltere, birkaç İngiliz taburunu yerleştirerek geçici olarak Kilikya’yı işgal etti.

[4] Ibid.

[5] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere, s. 226.

[6] Zeidner, Boğa Üstündeki Üç Renkli: Kilikya ve Civardaki Fransızlar , 1918-1922 , sayfa 132-141. Türk Yıldırım Ordusunu serbest bırakma emri Mustafa Kemal’e verildi. Orduyu Alman Mareşal’in kontrolünü devraldığı sırada, görevli olanların yaşamları için kaçak olan Liman Von Snders, Kemal’in makalelerine itiraz etmeye başladı. Ateşkes, özellikle İstanbul’daki üstlerine işaret eden General Allenby, onlara yeni gereksinimler ekledi. Son olarak, Kemal İstanbul’a gitti ve ardından ordu birimlerinin, memur kadrolarının ve daha da önemlisi Almanların bıraktığı devasa silah ve mühimmatların bir kısmını bazılarını mevcut jandarmaya bağlayan askerlerine tahliye etti. Kilikya’daki kuvvetler.

[7] Recep Dalkir, Yiğitlik Günleri (Kahramanlık Günleri) (İstanbul: TT Postasi matbaasi, 1961), 14. Ayrıca bakınız:

Paul Du Veou, La Tutku De La Cilicie , 1919-1922 (Kilikya Tutkusu, 1919-1922) (Paris: Kütüphaneci Oryantalisti, 1954), s. 64.

[8] Dalkir, Yiğitlik Günleri, s. 14.

[9] EdouardBremond, “Bremond Mission, 1919-1920’deki Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 29 (Kış 1976-1977), s. 345.

[10] agy, 345.

[11] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere , s. 119.

[12] Dikran H. Boyacıyan,Haygagan Lekeone, Badmagan Hushakrutiun(Ermeni Lejyonu: Tarihsel Bir Anı) (Watertown: Baykar Press, 1965), s. 190-191.

[13] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 29 (Kış 1976-1977), s. 365.

[14] Kasim Ener,Çukurova’nın Isgali Ve Kurtulus Savasi  (Çukurova’nınMesleği veKurtuluş Savaşı) (İstanbul: Berksoy Matbaasi, 1963), 23; Bremond, “Bremond Misyonu”, s. 43.

[15] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 29 (Kış 1976-1977), 346.

[16] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere, s.120.

[17] Pierre AndreRedan , La Cilicie ve le Sorunu Osmanlı (Kilikya ve Osmanlı Sorunu) (Paris: Gauthier-Villars, 1921), s. 76-77.

[18] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere , s. 119.

[19] Bremond, “Bremond Misyonu, 1919-1920’de Kilikya, Ermeni Dergisi , cilt. 29, s. 346.

[20] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere , s. 119.

[21] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya, Ermeni Dergisi , cilt. 29, s. 348.

[22] Du Veou,La Passion De La Cilicie, s. 91; Sahakian,Türk Fransiakan Haraberutyunnere, s. 122.

23 Sh [mavon] T. Torossyan , Kilikiayi Hayeri Azgayin-Azatagrakan Sharzhumnere, 1919-1920 (Kilikyalı Ermenilerin Ulusal Kurtuluş Hareketi, 1919-1920) (Erivan: 1987), s. 86.

24 Sh [mavon] T. Torossyan , Kilikiayi Hayeri Azgayin-Azatagrakan Sharzhumnere, 1919-1920 (Kilikyalı Ermenilerin Ulusal Kurtuluş Hareketi, 1919-1920) (s. Erivan Bask ., 1987), s. 86.

25 Dalkir, Yiğitlik Günleri , s. 21, 41, 64.

26 Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 29, s. 349.

 

[27] Ibid, s. 348; Torossyan,Kilikiayi Hayeri Azgayin, 95. Fransız kaynakları (Bremond, Du Veau, Redan) sık sık Kilikya’nın karşılaştığı ekonomik zorluklar ve bunların Fransız Exchequer’den gelen ödemelerle geçici olarak nasılçözüldüğühakkında konuşur. Ayrıca bakınız: Robert Farrer Zeidner,Toros Üzerindeki Üç Renkli: Kilikya veCivardakiFransızlar, 1918-1922, Ph.D. tez (Utah Üniversitesi, 1991), 176-185. Zeidner’in, Fransa’nın Kilikya için mali kaynak bulma konusunda pratik olarak Bremond’u kendi başına bıraktığı gerçeğinin altını çizdiği tezinde anlatmaya çalıştığı şey bu değildir. Merkezi Osmanlı hükümetinin de ülkesine geri dönüşle ilgileneceğine söz verdiği not edilmelidir. Bununla birlikte, Müttefik güçlerin ve özellikle de İngiltere’nin kredileriyle hayatta kalan bir kuruluştan bu beklenemezdi.

[28] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’deki Kilikya, Ermeni Dergisi , cilt. 29, s. 348.

[29] Dalkir, Yiğitlik Günleri , s. 67.

[30] Ibid., 65-66.

[31] Yediistan, Adanayi Hayots Patmutiun , s. 438.

[32] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere , s. 126.

[33] Redan, La Cilicie ve le Problème Osmanlıca , s. 85.

[34] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere , s. 126.

[35] Edouard Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’deki Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 30

  1. 35.

[36] Redan, La Cilicie ve le Problem Ottoman , s. 78.

[37] Ener,Çukurova’nın İsgali,s.43. Örgütün Kilikya’daki hücrelerinin oluşumu hakkında bakınız: Dalkir,Yiğitlik Günleri, s. 64-65.

[38] Ener, Çukurova’nın İsgali , s. 20.

[39] Zeidner, Boğa Üstündeki Üç Renkli: Kilikya ve Civardaki Fransızlar, 1918-1922 , s. 214-215.

[40] Ibid.

[41] Redan, La Cilicie ve le Problem Ottoman, s. 19-20. Ayrıca bakınız, Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’deki Kilikya”, Ermeni Dergisi, cilt. 29, s. 364.

[42] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya”, Ermeni Dergisi, cilt. 29, s. 352. Ayrıca bakınız: Torossyan, Kilikiayi Hayeri Azgayin-Azatagrakan Sharzhumnere, s. 113. Fransız ve Ermeni kaynakları (ve bir dereceye kadar Türk kaynakları), jandarma kuvvetleri başkanı Haşim Bey ve vali Nazim Bey’in 1919’da Adana’da ayaklanmayı planlamasında etkili olduklarından bahsetti. şehre silah. Ancak Fransız yönetimi, komployu ortaya çıkardı.

[43] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 29, s. 352. Zeidner’in bu Ermeni jandarma kuvveti olarak “milis” dediğini belirtmek ilginçtir. Zeidner, Torosların Üzerindeki Üç Renkli: Kilikya ve Civardaki Fransızlar, 1918-1922 , s. 216.

[44]   Bu, Avetis Aharonian ve Boghos Nubar Paşa başkanlığındaki Ortak Ermeni heyeti tarafındanArménienne ” değerlendirme listesigenellikle alaşımsız bir Ermeni talebine referans olarak alaylı bir şekilde kullanılmıştır.

[45] Torossyan , Kilikiayi Hayeri Azgayin-Azatagrakan Sharzhumnere , sf. 102-103.

[46] agy, sf 96-97. Mudros ateşkes hükümlerine göre, Konstantinopolis’teki Osmanlı hükümeti, Ermenistan’ın Kilikya’ya geri gönderilmesi için tüm masrafları ödemekle yükümlüdür (Bkz. Bremond, “1919-1920’deki Kilikya Bremond Misyonu”, The ArmenReview, cilt 29, s. 349). Ancak, marjinal bir ilk ödemeden sonra, Türk hükümetinin bu konudaki görevlerini ihmal ettiği görülüyor. Sonuç olarak, Beyrut’taki Fransız Yüksek Komiserliği, Ermenileri Suriye’den Kilikya’ya taşıma masrafları ile yüklendi. Bremond ayrıca, Ermenilerin Kilikya’ya geri gönderilmelerinin Eylül 1919’da Fransız Yüksek Komiserinin bu amaç için para ödemeyi bırakmasıyla durdurulduğunu belirtiyor. Öyleyse, Eylül 1919’dan sonra Kilikya’ya geri gönderilen Ermeni’nin, Ermeni ve diğer insani yardım kuruluşları tarafından tahsis edilen meblağlar üzerinden yapıldığı varsayılmalıdır.

[47] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 30 (İlkbahar 1977), s. 35.

[48] agy, s. 34.

[49] agy, s. 35.

[50] Ener,Çukurova’nın İsgali, s. 27. Kasim Ener, atanmasından sonra ve halen İstanbul’dayken yeni vali Jelal Bey’in Kilikya’daki Kemalist liderlere çoktan yazdığını ve gelecekteki hamleleri hakkında bilgi verdiğini belirtti. Pek çok Kemalist, yeni valiyioraya trenle geldiğinde Adana’daki istasyondakarşıladı. Albay Bremond’a göre, Jelal Bey, geldiğinde, iki gün boyunca hastaymış gibi davranıyordu; bu sırada, Türk tanınmış ve Kemalist liderlerle geniş toplantılar yaptı. Bremond, “Bremond Misyonu” vol. 30, s. 40.

[51] Ibid.

[52] Ener, Çukurova’nın İsgali , s. 28.

[53] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya, Ermeni Dergisi , cilt. 30, s. 36.

[54] agy, s. 38. Zeidner, Boğa Üstündeki Üç Renkli: Kilikya ve Civardaki Fransızlar, 1918-1922 , s. 340-350. Fransızlar, şehirdeki Amerikan misyonerlerinden bile geri çekilme sırlarını sakladılar.

[55] Zeidner, Boğa Üstündeki Üç Renkli: Kilikya ve Civardaki Fransızlar, 1918-1922 , s. 250. Zeidner’e göre 5.000 Ermeni, geri çekilen Fransız kuvvetleriyle kaçmayı başardı.

[56] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’deki Kilikya”, Ermeni Dergisi, cilt. 30, sayfa 38-39. Aslında, Maraş’ın çöküşünden sonraydı; Kemalistlerin Bozantiye yönelik yoğun baskıları; Aintab’daki ilk çatışmalar; veo kentin ilk terkinden28 Mayıs’akadar20Mayıs’ta yapılan ateşkes Fransızlar ve Kemalistler arasında imzalandı.Ateşkes, Fransız’nın Bozanti’deki müfrezesini kurtarmak için imzalandı. Ancak Bremond (Bremond, “The Bremond Mission”, cilt 30, s. 47), Bozanti’nin Kemalistlere zaten düştüğü için bu hedefe asla ulaşılmadığını savunuyor. Dahası, ateşkes, Fransızişgal kuvvetlerineinançlarını veren Kemal’e karşı çıkan Türkleri yabancılaştırdı.“Şimdi,“ Bremond ”diyorlar, onlar [anti-Kemalist Türkler] kendilerini Kemalizm’e çağırmak zorunda kaldılar

sunulan Kilikya’yı kapsayan bağımsız bir Ermeni devletinin yaratılmasının Ermeni talebiyle ilgiliydi. Bu talep, Fransız siyasi çevrelerinde ve medyada ciddi şekilde incelenmiştir. “L’Empire

”. Kemal ateşkeseyi onurlandırmadı Albay Bremond’un görüşüne göre yirmi gün onun kuvvetlerini yeniden düzenlemesi ve başlaması için yeterliydi Öte yandan, Türk kaynakları, 28 Mayıs ateşkes kararını Fransızlar için taktiksel bir hamle olarak görüyor, örneğin, Kasim Ener, Fransızlar ve Ermenilerin zamanının bu ateşkes nedeniyle olduğunu belirtti. İş (Tahran) ‘ı tahliye etmek ve savunmasını Adana içinde ve çevresinde düzenlemek, Ener, s., s. 71.

[57] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 30, s. 44.

[58] Ener, Çukurova’nın İsgali , s. 49.

[59] agy, s. 37.

[60] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya”, Ermeni Dergisi, cilt. 30, s. 43.

[61] agy, s. 46.

[62] Sahakyan, Türk Fransiakan Haraberutyunnere , s. 226.

KAYNAKLARI

armenian-history.com

http://www.armenian-history.com/Nyuter/HISTORY/G_Moumdjian/Garabet_M_Cilicia_under_French_mandater_1918_1921.htm

 

ADANA ERMENİ LEJYONU 1919-1921

Ermeni yazar Garabet K.Mumcuyan’ın 1919-1921 yılları arasında Adana’da Klikya Ermeni Krallığı kurma amacıyla Fransız ordusu içinde Cezayirli Müslümanlar ve 1915 Suriye sürgünlerinden oluşturulan Ermeni birliklerini anlatıyor.

Yazı Google çevirisi olup, çevirideki ifade bozuklukları düzeltilmiştir.

Alaeddin Yavuz

 

Yazar: Garabet K. Moumdjian(Mumcuyan) – E-posta

ERMENİ LEJYONU

Aralık 1918’den Kasım 1919’a kadar,  Kilikya’daki Fransız işgal kuvvetlerinin çoğunluğu Ermeni Lejyonu’nun dört taburundan oluşuyordu.

Beş bin Ermeni askerinden olan Ermen’ Lejyonu Kilikya ovasında Pozantı ve Bahçe’de ilerideki görevleri için yerleştirildi. Bu dönemde İngiliz birlikleri, Doğu İşgal Bölgesi’nde olduğu gibi Toros ve Amanoslarda tünel sistemi ile konumlanmışlardır. Pek çok Cezayirli şirketin güçlendirmesine rağmen dört Ermeni taburu, hiçbir zaman Kilikya’daki Fransız askerleri bölgesini kontrol edecek gerekli ve yeterli sayıya ulaşamadı.

Müttefik komutanlar defalarca Ermeni askerlerine cesaret ve azimleri için övgüde bulundular. Fransız komutanlar, Ermeni lejyonerlerini Kilikya’ya işgal gücü olarak değil, yakında oluşturulacak bir Ermeni ordusunun çekirdeğini oluşturma konusunda kurtarıcı olarak gönderildiklerine dair defalarca güvence verdiler. Bu ilk Fransız güvenceleri yakında unutuldu. Ermeni askerlerinin bölgeyi boşaltılması için şerefsizce bir sistematik politika uygulandı.

Levant’ta Fransız ordusu içinde savaşacak bir Ermeni savaş birimi kurma fikri, Hidivlerin altındaki birkaç bakanlık görevinde görev yapan tanınmış bir Mısırlı Ermeni olan Boghos Nubar Paşaydı.

1916’da Nubar Paşa, Ermeni Ulusal Delegasyonuna başkanlık etmesi için Parise gitmek için Mısır’ı terk etti. [1] Fransız ve İngiliz hükümetlerinin temsilcileriyle yapılan birkaç ay süren görüşmelerden sonra Nubar Paşa, sadece Levant’ta “yalnızca konuşlandırılmış olan” ve Kilikya’yı Türk idaresinden kurtarmak için kullanılacak bir Ermeni gönüllü birliğinin kurulmasına izin veren bir anlaşma imzalamaya ikna edebildi.  ” [2] Anlaşmada, önerilen Ermeni taburlarının Fransızlar tarafından eğitileceği ve Fransız Ordusunun bir parçası olarak kabul edileceği belirtildi. [3] Kilikya’da görevlendirilecek Ermeni birlikleri  Müttefik birlikleri ile birlikte savaşacaklardı ve daha sonra nihai bir Müttefik zaferinin sonucu olarak özerk bir Ermeni varlığı yaratılacaktı. [4]

Anlaşmanın ardından, bir Fransız askeri heyeti Mısır’a gönderildi.  26 Kasım 1916’da, Lejyon d’Orient’in ( Ermeni birliğinin bu adı, Türkleri kızdırmamak ve Suriye’deki Ermeni sürgünlerinin yaşamını tehlikeye sokmamak için seçilmiş tarafsız bir isimdi.) ilk taburunun oluşumu resmen başlatıldı. Ermeni gönüllülerin eğitimi Port Said’de başladı. [5] Bu şehir, Eylül 1915’te Fransız donanması tarafından kurtarıldıktan sonra Musa Dağı’nda (Antakya yakınlarındaki dağlık bir Ermeni bölgesi) binlerce sürgünün bulunduğu Ermeni mülteci kampına yakınlığı nedeniyle seçildi.

İlk tabur bu mülteci kampından toplandı.

Kısa süre sonra, geçirilen Suriyeli Araplar ve diğer Hıristiyan askerler , Yemen ve / veya güney Mezopotamya’daki Müttefik birlikler tarafından Osmanlı ordusunu terk eden ya da Müttefik birlikler tarafından ele geçirilenler Lejyon d’Orient’e katıldı . Fransız askeri komutanlığı Lejyonu, Mısır, Avrupa ve ABD’den yeni Ermeni gönüllülerinin saflarına katıldığı Kıbrıs’a yerleştirdi. Ocak 1917’ye kadar Lejyon d’Orient’in eğitiminde neredeyse beş bin adamı vardı. Askerler savaşa girmeye hazır dört tabyaya ayrıldı.

Bu fırsat, 1918 Eylül’ünde, General Edmund Allenby’nin komutasındaki Levant’taki Müttefik kuvvetlere, Filistin’de görev yapan Türk Yıldırım ordularına saldırması emrinin verilmesiyle geldi.

Fransız kaynakları, toplam Müttefik zaferiyle sonuçlanan Arara savaşında Ermeni taburlarının en az üçünün aracı olduğunu belirtiyor. 18 Eylül saldırısı sonucunda Yirmi üç Ermeni askeri öldü ve bazıları yaralandı. [6]   Kısa bir dinlenmeden sonra, Ermeni taburları Suriye’yi ve Lübnan’ı özgürleştirmek için diğer Müttefik birliklerinin geri kalanıyla birlikte kuzeye yürüdü. Filistin’den Beyrut’a olan yürüyüş, bölgede yaygın bir açlık çıktığından beri zorluklarla doluydu. Ulaşım araçlarının eksikliği, ilerleyen Müttefik birlikler için de büyük bir zorluktu. Müttefik ordusunda bir İspanyol grip dalgası çıkmasıyla birliklerin çoğu geride kalmak zorunda kaldı. [7] Bununla birlikte, Ermeni taburları nihayet Hayfa’ya ulaştı. Kısa bir mola verdikten sonra Beyrut’a yürüyüşlerine devam ettiler.

Ermeni gönüllüler ve ağırlıklı olarak Beyrut’un Müslüman nüfusu arasındaki yanlış anlaşılma ve sürtüşmeler nedeniyle, Fransızlar Lejyonu d’Orient’i Kilikya’da konuşlanıncaya kadar kaldığı kıyı kasabası Junieh’e yerleştirdi. [8]

Bu kavşakta, Legion d’Orient(Doğu Lejyonu) , Legion Arménienne(Ermeni Lejyonu) olarak yeniden adlandırıldı . İngiliz ve Fransız donanma gemileri taburlarını Kilikya’ya taşıdı. Birinci, İkinci ve Üçüncü taburlar Mersin’de karaya çıktı ve Mersin, Tarsus, Adana, Jihun(Cihan) ve Pozantı’da konuşlandırıldı. Dördüncü tabur Alexandretta’da(İskenderun) karaya çıktı. Birlikleri, Türk silahlı birlikleriyle çatışmaların yaşandığı Dört Yol, Osmaniye ve Bahçe’de konuşlandırıldı. [9]

Kilikya’daki Fransız askeri komutanlığı, İskenderun liman kenti ve çevresinde, Dokuzuncu  Tirailleurların birkaç Cezayir birliğine hizmet vermişti. Bu birimler kısa sürede Dördüncü Ermeni taburundaki iki şirket tarafından, Türk nüfusunun dehşeti karşısında güçlendi. Anılarında, o sırada Kilikya’da hizmet veren bir Ermeni gönüllüsü olan Dikran Boyacıyan, kentin Türk nüfusunun Müslüman Cezayirli askerler ile dostça ilişkiler kurduğunu ve aralarında Ermeni gönüllülere karşı nefret ve hoşgörüsüzlük uyandırdığını belirtti. [10]

10 Şubat 1919’da, Ermeni gönüllüler ile Cezayir askerleri arasındaki küçük bir yumruk savaşı çıktı, üç gün devam eden kargaşada on dört Ermeni ve birkaç Cezayirli’nin ölümüyle sonuçlandı. Cezayirliler olayı suçlayacak kadar suçlansalar da, Fransızlar bütün suçu “disiplinsiz” Ermeni askerlerine verdiler ve Dördüncü Ermeni taburunun onuncu ve on üçüncü bölüklerinin askerlerini keyfi bir şekilde silahsızlandılar ve terhis ettiler. [11] Ermeni gönüllülerin silahsızlandırılması ve boşaltılması, her bir Fransız askerlerinin Kilikya’da yeni kurdukları Fransız idaresinin Kilikya’yı kontrolü altına alması için askere ihtiyaç duyduğu anda çok önemli ümitsiz bir zamanda geldi. Çok sayıda Türk ve Kürt silahlı grupları Ayaş ile Osmaniye arasındaki nüfusa korku salıyor ve Ermeni mültecilerin kasabalarına ve köylerine dönmelerini engelliyordu. [12]

Fransızların Ermenilere yönelik tutumlarındaki değişimin büyük kısmı Paris’teki Fransız politikacılara atfedilmelidir, ancak bu değişikliği sürdüren birkaç yerel faktör vardı. Bu konuda ilginç olan, tek amacı Fransa’ya dönmeden önce zengin olmak olan bazı açgözlü Fransız subaylar üzerinde bazı Türk kaynaklarından bazı Türk soyluların başarılı skandal eylemleri hakkında ortaya çıkanı şeylerdir. İleri gelen bazı Türklerin pahalı hediyeler ve rüşvetler ile bu memurları kazanmakta kullandıkları şüpheli yöntemlerden sadece birkaçıdır. [13] O sırada Konstantinopolis’te ikamet eden bir Fransız gazeteci olan N. Paillares, asırlık bir Osmanlı alışkanlığı olan rüşvet almayı Fransızlara da bulaştırarak Fransızlar arasında bunun büyük bir sorun olduğunu ve erdemlerini istila ettiğini vurgulamaktadır. Türklerin bazı Fransız subaylarını kazanmak için kullandıkları “harem politikası” olarak adlandırdığı şeyin altını çiziyor. Paillares şöyle yazıyor: “Paşa ve Beyler, villalarının kapılarını açtılar ve güzel, peçeleri açılmış  kadınlarını açgözlü genç [Fransız] subaylara sundu.” [14]

Ermeni gönüllülere Kilikya’da kendi bölgeleri için kurtarıcı olarak görevlendirildikleri söylendi. Bazı gönüllüler, anılarında, Osmanlı yetkililerinin davranışlarını sorgulayan iddiaları nedeniyle cezalandırılan ve terhis edilen suçlular olarak damgalanmalarının mantıksız olduğunu düşünüyor. Fransız yönetimi, 1915 sürgünlerinde Türklerin eline geçen ve zorla Türkleştirilen Ermeni kadın ve çocukları kurtarmasını engellediğinde Ermeni askerleri şaşırmıştı. [15]

Çoğu eğitimsiz olan Ermeni gönüllüler, soylu ilkelerden ziyade siyasi ve ekonomik çıkarlar ve düşünceler tarafından itilen Fransız dış diplomasisinin ince karmaşıklıklarını kavrayamamışlardı. “Her hareketimiz” bir gönüllüyü, “olabileceği kadar zararsız olsa bile, disiplinsiz bir hareket olarak görüyordu ve bunun için ciddi bir şekilde cezalandırıldık. Fransızların, bizi susturacak, etkisiz hale getirecek ve görevlerimizden alıkoyacak tek yönleri vardı. Sadece bunu yaptılar. Pozantı’dan Yenice’ye gönderilen tüm Ermeni birimlerini söküp Cezayir birimlerini getirdiler. ” [16]

Fransızlar, Kemal’e karşı çıkan ve kazanılabilecek Türkleri yabancılaştırmamak için Ermeni gönüllülere karşı disiplin tedbirlerinin gerekli olduğunu belirterek eylemlerini savunmaya çalıştı. Fransız askeri komutanlığı, Ermeni askerlerini susturup toplu halde boşaltarak Fransızların işgal altındaki güçlerini zayıflatmakla kalmayıp, aynı zamanda Kemalist gruplara Ermeni köylerine ve Fransız garnizonlarına yönelik saldırılarını yoğunlaştırma ve desteğini kazanma fırsatı verdi. Fransızların görünüşte kazanmak için kampanya yaptıkları Türk nüfustu. [17]

Ermeni askerleri, Fransız yönetimine güvenmemek için sayısız nedene sahipti. Bunlardan en önemlisi, 1919’un ortasına kadar Fransızların gönüllülerin yarısından fazlasını terhis etmemeleri, aynı zamanda Ermeni Lejyonunu on iki bin askere yükseltme yönündeki sözlerini ihmal etmeleriydi. [18]

Dahası, askerlik hizmetleri sırasında Ermeni askerleri, normal Fransızların ve hatta Cezayirli askerlerin sahip olduğu hakların çoğundan mahrum bırakıldılar. “Yardımcı Askerler” olarak sınıflandırıldılar. Maaşları normal Fransız askerleri ile eşit bir şekilde ödeneceklerini ifade etse de maaşları, normal Fransız askerlerinden çok daha azdı. Anılarında Boyadjian, Fransızların Ermeni Lejyonuna düzenli operasyon için gerekenden daha az para ve malzeme tahsis edildiğini savunuyor. … Bu ihmalin sonucu olarak, Ermeni gönüllüler gıda, giyim, iletişim cihazları ve ulaşım araçlarında ciddi sıkıntılar yaşadılar. [19]

Muhtemelen daha ağırlaştırıcı olanı, Ermeni taburlarının Ermeni subaylarından yoksun bırakılmasıydı. Bu taburlara atanan Fransız subaylar, Ermeni askerlerinin karşılaştığı sorunlara sağır kaldılar. Lejyonun, Ermeni gücüne katılmadan önce bile saflarını alan, görevlendirilmemiş teğmen rütbeli dört Ermeni subayı vardı. [20]

Lejyonun ayrıca çavuş rütbesine sahip bir askerleri vardı. Dört memurdan biri olan Amerikalı bir Ermeni olan john Shishmanian, “talihsizlik” diyor, Fransız ordusundaki “Ermeni gönüllüler arasında” neredeyse iki yıl boyunca hizmet verdikten sonra teğmen rütbesi için göz önünde bulundurulması gereken birkaç eğitimli asker var. ” [21] “Ermeni gönüllüler arasında Ermeni askerlerinin silahsızlandırılması ve boşaltılması, taşınmalarındaki eksiklikler  diğer Ermeni lejyonerlerinin istifasına yol açtı. Terhis edilen gönüllülerin çoğu Kilikya’yı terk etti. Kalmayı tercih edenler kısa bir süre sonra, Adana’daki Ermeni cemaat hayatını düzenleme ve savunma görevini ve Kilikya ovasını koruma görevini üstlenen merkezi bir organ olan Ermeni Ulusal Birliği’nin rehberliğinde oluşturulan Ermeni güvenlik birimlerine alındı. [22]

1919 – Ağustos 1920 tarihleri ​​arasında Kilikya’da İntegral Ermenistan Heyeti temsilcisi olarak görev yapan Mihran Damadyan, Ermeni gönüllülerin istifa etmelerini engellemek için çok çalıştı. Fransız tutumundaki değişimle demoralize edilmemeleri için onlara yalvardı. Ermeni gönüllülere yönelik ve 24 Temmuz 1919’da yerel Ermeni gazetelerinde basılan bir genelgede Damadyan, Ermeni lejyonerlerinden görevlerini henüz tamamlamadıkları için görevlerinden ayrılmamalarını istedi. Damadyan, Ermeni gönüllülere Fransız komutanlarına da itaat etmelerini ve onları eleştirmemelerini tavsiye etti, çünkü “askerler emirlere itaat etmeli ve eleştirmemelidirler” [23].

Damadyan’ın çalışmaları Ermeni Lejyonerleri Birliği tarafından tamamlandı. Bu Birlikteki yürütme görevlerini üstlenen Ermeni subayları, Fransızların Dördüncü taburun Ermeni gönüllülerini düzenledikten sonra, İlk, İkinci ve Üçüncü Ermeni taburlarını derhal sağlam tutmak için çaresizce çalıştı. Çok sayıda genelge önerildi ve hatta Ermeni gönüllülerden istifa etmemelerini istedi. [24]   Bu çabalara rağmen, 1919 ortalarında Ermeni Lejyonu yaklaşık beş yüz erkeğe indirildi.

Bu küçük güç daha sonra Teğmen Romieu’nin yerine geçen Teğmen Albay Fly-Sainte-Marie’nin emri altına alındı. Ermeni taburlarını canlandırmak için Fransız yönetimi adına hiçbir çaba gösterilmedi.

Bu nedenle, Kilikya’da yalnızca altı aylık bir dağıtımın ardından Fransızlar, Ermeni Lejyonunu iktidarsız hale getirdi. Ermeni Lejyonuna yapılan bir Fransız referansı olan “gelecekteki Ermeni Ordusu’nun çekirdeği” tamamen unutuldu ve asla tekrarlanmadı.

1919-1921 döneminde Kilikya’da bir Ermeni varoluşunun bir mikro kozmosu olan Ermeni Lejyonu, Fransız politikalarını değiştirmenin acılığını yaşadı. Lejyon Arménienne zaten Fransa’nın amacına hizmet etmişti. Gelecekteki Levant’taki Fransız siyasetinin hesaplamaları göz önüne alındığında, Paris Ermeni kuvvetlerine ihtiyaç duymadığını gördü.”

Türkçeleştiren ve yazan

Alaeddin Yavuz


SONUÇ;

Ermeniler, asıl çıkış yerleri günümüz Afganistan’ında Horasan bölgesi olan, eski İran Akameniş ve Sasani dönemlerinde İranlıların uç beyliği gibi görev yapmışlar, Sabi, Zerdüşt ve Büyük İskender sonrası Grek Teke şeytan ibadeti Pan dinine girmişlerdir. Roma İmparatorluğundan 10 yıl önce 315’lerde dini önderleri Aziz Gregor tarafından gene eski dinleri Sabilik, onunla bağlantılı Mecusilik/Mani dinine benzeyen Habeşistan İnciline bağlı Hristiyanlık inancını benimsemişlerdir. Bu yüzden alfabeleri de Etiyopya’dan alınma alfabedir.

Onlar ne yaparsa taklit eden Gürcüler de aynı inanca geçmiş ve onlara de Etiyopya’dan alınma bir Alfabeyi Aziz Gregor hediye etmiştir.

M.S-325’de Roma imparator Konstantin ile Hristiyanlığı benimseyince Gürcüler Rum olduklarını iddia ettiklerinden Ermenilerden ayrılmışlardır. Ermeniler ise inançlarında direndikleri için Sasani İran imparatorluğu kanatları altında yaşamışlarsa da gerek Kuzey Doğu Anadolu, Aşağı Kafkasya Ermenileri olsun gerek, doğu, güney doğu Anadolu Süryani Ermenileri olsun Roma tarafından asırlarca şeytani inançlara sahip olduklarından dolayı soykırıma uğratılmışlardır.

628 Ocak ayında Sanilerin Ninova ve Mezopotamya savaşları ile tarihten çekilmesi üzerine, 635-40’larda Herakles ve Vatikan tarafından teçhiz edilmiş Emevi İslam ordularının işgaline uğramışlar ve Müslüman olmaya zorlanmışlardır.

1071’de Selçuklu Alpaslan akınlarıyla Anadolu’ya Türklerin girmesiyle, Turani kavim sayılan Ermeniler, inanç benzerliklerinin de etkisiyle rahat yüzü görmüşlerdir.

1300’lerde Osmanlı ile tarihte olmayan rahat bir çağa geçen Ermeniler ilk kez Greklerin yaşadıkları batı Anadolu bölgelerinde yerleşmişler, 1453’de İstanbul’un fethi ile tarih boyunca girmelerinin dahi yasak olduğu İstanbul’a yerleştirilmişlerdir. Osmanlının “Tebayı Sadıka=Sadık Millet” nişanını verdiği millet olmuşlardır. Millet olarak da ilk kez Osmanlılar tarafından tanınmışlardır.

1495’lerden itibaren İspanya’dan Seferad Yahudilerinin getirilmesini takiben I.Selim zamanında Hanefi mezhebinin devlet mezhebi olmasıyla huzursuzluklar başlamış, dini mezheplerini değiştirmek istemeyen Alevi Türkler ile onlarla birlikte devşirme Müslüman Ermeniler de ilk kez devlete karşı huzursuzluklar baş göstermiştir.

Vatikan Papalığı ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu olan zamanın Almanya’sı Prusya ile sıkı bağları olan Gürcüler, doğu Karadeniz Rumları ile bölge Ermenilerini de ikna ederek isyanlara başlamışlardır. Osmanlı ne zaman Avrupa’da bir savaşa tutuşsa Pontus Ermeni isyanları çıkmış, onlarla 800 yıllık akrabalık bağları olan Van, Bitlis, Urfa, Mardin Ermenileri de bunlara destek olan isyanlar çıkarmıştır.

Bunların en önemlileri ve ilk Ermeni Sürgününe neden olan 1680 Hemşin Ermeni İsyanı yine Vatikan-Prusya destekli, Gürcü tahrikli bir isyandır. Amacı Polonya (Lehistan) ve Litvanya’yı, II. Viyana kuşatması öncesi tedbir olarak fethe çıkan Merzifonlu Kara Mustafa Paşayı engellemek içindir.

Bu isyan kısa sürede bastırılmış, isyancıların başları cezalandırılmış, diğerleri Trabzon’dan başlayarak Düzce, Adapazarı, İzmir ve Balkanlara yayılan bir şekilde sürgün edilmişlerdir.

  1. yüzyılda İngiltere destekli Rus Çarlığının güç olmasıyla Avrupa’da 1683 II.Viyana Kuşatmasından sonra batıya karşı eziklik kompleksine giren Osmanlı toprak kayıplarını arttırmıştır.

1768-1774 Osmanlı Rus savaşı ile Ukrayna’da Küçük Kaynarca denilen şehirde teslim anlaşmasını imzalayan Osmanlı Gürcistan’a kadar bölgede Rus Çarlığına denetim hakkı, tüm Osmanlı ülkesinde Rus Çarını gayrimüslümlerin koruyucusu kabul etmiştir. Kutsal İttifak Haçlı devletleri arasındaki anlaşma gereğince de bu hak bütün Avrupa, Amerika devletlerine tanınmıştır.

Rahatça Osmanlı ülkesi içinde faaliyet gösteren rahip ajanlar her yerde misyoner okulları açmışlar, bu okullarda kendi mezheplerini yaymışlar ve zeki olanları ülkelerine götürerek eğitip geri getirerek bölücü terör olaylarında fikri ve askeri önderler olarak kullanmışlardır.

Bunlara uymayan devlete sadık bir çok Hristiyan halk da zamanlar Osmanlının aldığı yenilgiler ile yaşanan toprak kayıpları, bozulan tarım hayvancılığa dayalı ekonomi, misyonerlerin getirdikleri kilise bağışlarını ve silahlarını tercih ederek hepsi devlet kurma hevesine kapılmışlardır.

Sonunda bir din devleti Osmanlı, kendi başlattığı mezhep savaşıyla başlayan çürüme, 400 yılda kangren olup Osmanlı’nın 30 Ekim 1918’de tarihe karışmasıyla son bulmuştur.

Peki devlet olan Balkan ülkeleri ne elde etmişler?

Çoğu bizden beter haldeler ve asla kalkınmalarına izim verilmemiştir.

Ermenilere sadece SSCB bölgesinde küçük bir toprak verilmiş, Rusların kucağında yaşayıp, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinin verdikleri gıdalarla bu günlere gelmişlerdir.

Atatürk’ün ölümünden sonra özellikle 1950 sonrası İslami tarikatlar ve Türkçülük siyasetleri ile Türkleri ve Müslümanları Hristiyanlaştırmak için hazırlanmış Işıkçılık, Nurculuk, Menzilcilik, Süleymancılık… gibi tarikatlar ile İngiliz-Amerikan yanlısı hükumetler kurarak bu güne kadar devleti ve milleti soydurmuşlardır ve soydurmaktadırlar.

 

Asırlardır sömürgeci batılı devletlere hizmetlerine rağmen ne devlet sahibi olabilmişler ne de istedikleri bir güç olabilmişlerdir. Kandırdıkları Türkler ve Müslümanlar ile birlikte, Yahudi geleneklerine göre yaşayıp Müslüman gezinmişler, içlerinden de “Biz Hıristiyan’ız” diye kendilerini kandırmaktan öte gidememişlerdir. Çünkü dini ve siyasi önderleri onları da köleleştirmiştir. Dünyada kendileri için kurdukları cenneti, halka “ahrette” vaat etmişlerdir.

 

Asırlar süren dini ve din merkezli etnik kökenci ideolojilerin birbiri ile kapı komşusu olan insanları bir birine düşman ettiği ortadadır.

Bu dini ve ırki ayrımcılıkları terk ederek, ”Dini Adalet olan bir hukuk devleti” kurarak, ortak çıkarlarda birleşerek, eğitimde, gelirde herkesin eşit tutulduğu, çağdaş hukuk ve eğitimin verildiği, her türlü teknik be bilim insanı yetiştiren bir düzen kurulsa, dinler vicdanlara terk edilse daha mutlu ve zengin bir halk yaratamaz mıyız?

En az 2000 yıllık din rejimine dayalı dünya tarihini verdik, hep kan, hep ölüm, hep ızdırap, hep yoksulluktan başka bir şey göremedik.

İnsanlık olarak şunlardan bir kere kurtulalım, bir kere de böyle deneyelim olmaz mı?

Takdir insanlarındır.

Alaeddin Yavuz

 

 

[1] Yeghiaian, Adanayi Hayots Patmutiun , s. 442.

[2] Dikran Boyacıyan, Haygakan Lekeone, Badmagan Hushakrutiun (Ermeni Lejyonu: Tarihsel Bir Anı) (Watertown: Baykar Baskı, 1965), s. 133.

[3] GuevorkGotikian, “La Legiond’OrientLe zorunlufrançaisetl’kovmadesArmeniens,” Revue d’Histoire Armenienne Contemporaire , tom IIInuméroözel, 1999, ss. 251-324. Bu uzun makale ayrıca, Lejyond’Orient’inoluşumuyla ilgili ana sözleşmeleri de ortaya koymaktadır. Özellikle önemli olan, (b) 314-318 (s. 314-318. Ve s. 256.) Ekindeki özel belgeyegöre vurgulayan bir noktayı içeren“Talimatsur l’organisationde laLégion d’Orient” başlıklı ilk belgedir.Legion hizmet veren talimat asker olacak“leurstahsisleri, quiseronttrprincipeeşdeğerleri bircelles du soldat français.” Ayrıca, Kasım 26/11, 1916 zorunlu 7,966-9 talimat sayılı olduğunu Fransızlara eşdeğer biçimde tedavi altına yanında askerler, lejyon askerleri, Fransız askerlerinin haklarına göre aylık maaşları, emekli aylıkları ve aile ödeneklerine sahip olacaklardı.Tabii ki bu ilk anlaşma noktaları hiç uygulanmadı,

[4] agy, s. 165.

[5] Yeghiaian, Adanayi Hayots Patmutiun , s. 422-423.

[6] Boyacıyan, Haykakan Lekeone, s. 133.

[7] agy, s. 165.

[8] Yediistan, Adanayi Hayots Patmutiun , s. 432; Kasbar Menag, Giankis Ughinerov ( Hayatımın Yolunda ) (Beyrut: Shirag Press, 1968), s. 33-34; Zeidner,Torosların Üzerindeki Üç Renkli , s. 141-144. Zeidner, Ermeni lejyonerlerini yalnızca tacizciler tarafından eğlendirilen kaba ve haydut askerler olarak sunmaya çalışıyor. Yerel Müslümanlar ile başlattıkları kavgalar nedeniyle Beyrut’ta karşılanmadıklarını belirtiyor.

[9] Boyacıyan, Haygagan Lekeone , s. 191.

[10] agy, s. 192.

[11] Ibid., Sayfa 195-196; Zeidner, Torosların Üzerindeki Üç Renkli , s. 148, 155-158. Bir kez daha, Zeidner bunun yerel Müslümanlarla kavga eden Ermeni askerleri olduğunu söyler (Türklerin yerine kelimeyi dikkatli kullandığına dikkat edin). Ancak, böyle bir olayın Ermeni lejyonerleri bir Ermeni kızını Türk hareminden kurtarmaya çalıştığı zaman başladığını itiraf ediyor.

[12] Boyacıyan, Haykakan Lekeone , s. 197-198.

[13] Dalkir, Yiğitlik Günleri , s. 45, 48.

[14] Torossyan, Kilikiayi Hayeri Azgayin-Azatagrakan Sharzhumnere , s. 110.

[15] Boyacıyan Haykakan Lekeone , s. 202-203.

[16] Ibid.

[17] Bremond, “Bremond Mission, 1919-1920’de Kilikya” , Ermeni Dergisi , cilt. 30, s. 65.

[18] Boyacıyan, Haykakan Lekeone , s. 204.

[19] Aynı eser, s. 216.

[20] Ibid .; bunlar: – Teğmen John Shishmanian (Amerika Birleşik Devletleri); Teğmen Vahakn Portukalian (Fransa); Teğmen Aspiran Vahe Sahatjian; Teğmen Papazyan (Fransız LejyonuEtranger’ından).

[21] Boyacıyan, Haykakan Lekeone , s. 216-217 .

[22] Yediistan, Adanayi Hayots Patmutiun , s. 565.

[23] agy, s. 563.

[24] agy, sf. 578-579.

KAYNAKLARI

armenian-history.com

Kaynak Linki; http://www.armenian-history.com/Nyuter/HISTORY/G_Moumdjian/Armenian_Legion_1918_1921.htm

 

Uncategorized içinde yayınlandı

HİNDİSTAN DA KARDEŞLERİ VE AMCASI 12 YAŞINDA KIZA TECAVÜZ EDİP BAŞINI KESTİLER


12 YAŞINDAKİ HİNTLİ KIZ, ABİSİ VE AMCASI TARAFINDAN TECAVÜZE UĞRADI

Hindistan 20016 da 36.000’den fazla küçüklere cinsel saldırı olayı ile acımasız bir rekor kırıyor.

20014’de Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesinden biri,  Hindistan’da küçüklere karşı işlenen üç tecavüz olayından biri küçüklere yapılmaktadır dedi

Çocuklarınızı böyle giydirmeyiniz.Yeni Delhi;

Çarşamba günü Polis, 12 yaşındaki kız kardeşlerine tecavüz etmekten, sonra da başını orakla kesmekten iki erkek kardeşi tutukladı.

En son elde edilen resmi bilgilere göre Hindistan 20016 da 36.000’den fazla küçüklere cinsel saldırı olayı ile acımasız bir rekor kırıyor.

B.M. Çocuk Hakları Komitesinden biri, Hindistan’da küçüklere karşı işlenen üç tecavüz olayından biri küçüklere yapılmaktadır. Hatta istismarcıların yarısı da mağdur tarafından tanınmaktadır, dedi.

Bu olayda kızın bedeninin bulunduğu Madhya Pradesh caddesinde geçen hafta bulunmasından sonra ağabeyinin aranması sırasında kızın amcası (40 yaşında) da tutuklandı.

Başlangıçta, Polis, Sagar semtinde kayıp olan erkek kardeş hakkındaki ifadelerinde çelişki bulmadan önce sanık suçu rakip ailenin üzerine attı.

Bölge polisi Amit Sanghi telefonda “bunun büyük bir ipucu” olduğunu söyledi.

Mağdurun polise şikâyet etmekle tehdit ettiği ve tecavüzle suçlanan bütün erkekler (iki kardeş bir amca) kızı boğdular, başını kopardılar ve vücudunu bir yere attılar.

Sanghi, otopsi sonuçlarının mağdurun zorla doğal yoldan olmayan toplu sekse maruz bırakıldığını doğrulamıştır dedi. Hayatımda böyle suç görmedim. Hatta avukatlar bu şahısları temsil etmek istemediklerini söylediler.

2012’de yasanın daraltılmasıyla Delhi’demitingelere neden olan ve çok tepki çeken tecavüz olayından sonra yasanın elden geçirilerek ağırlaştırılmasına rağmen saldırı oranları yüksektir. Hindistan’da kadınlara karşı tecavüz olayları, mahkemelerin suçlulara sert cezalar vermelerine, bunun tanıtılmasına rağmen projektör gibi parlamaktadır.

Türkçeye Çeviren

Alaeddin Yavuz

12-year-old Indian girl ‘raped and killed’ by brothers, uncle

India has a grim record of sexual assaults on minors with more than 36,000 cases reported in 2016

A UN Committee on the Rights of the Child in 2014 said one in three rape victims in India was a minor

NEW DELHI: Two brothers have been arrested in India for allegedly raping their 12-year-old sister who was later beheaded with a sickle, police said Wednesday.

India has a grim record of sexual assaults on minors with more than 36,000 cases reported in 2016, according to latest available government data.

A UN Committee on the Rights of the Child in 2014 said one in three rape victims in India was a minor. Almost half the abusers are known to the victims.

In this case, the girl’s uncle, 40, has also been arrested and police are searching for the eldest brother after the body was found in the central state of Madhya Pradesh last week.

The accused had initially tried to put the blame on a rival family before police in Sagar district found discrepancies in their statement and realized the eldest brother had been missing.

“That was a big clue,” district police superintendent Amit Sanghi said by phone.

“All the men (three brothers and the uncle) were involved in raping the girl and when she threatened to tell the police, they strangled her to death and chopped off her head and dumped the body.”

Sanghi said the autopsy had confirmed the victim was gang-raped and subjected to “unnatural sex.”

“I have not seen such a crime in my life. Even lawyers have said they don’t want to represent the accused in this case.”

The high rates of assault continue despite an overhaul of laws in the wake of a high-profile fatal gang rape of a Delhi student in 2012 that sparked mass protests and a tightening of the law.

That crime shone a spotlight on the rising levels of violence against women in India, and saw the introduction of tough penalties for offenders and accelerated trials through court.

http://www.arabnews.com/node/1469561/world

Güncel Siyaset içinde yayınlandı

SUUDİ ARABİSTANDA ÇOCUKLARIN YÜZDE SEKSENİ İSTİSMAR VE İHMAL MAGDURU


Suudi Arabistanda çocukların %80’i fiziki ve psikolojik şiddetten çekiyor.

Milli Aile Koruma Müdürlüğünün yaptığı araştırma sonucları, çocukların %13’û cinsel istismara, %53’û ihmale maruz kaldıklarını ortaya koymuştur.
Istismar Mağduru çocuklar arasında uyuşturucu giderek yaygınlaşmaktadır.Acilen çok özel hazırlanmış bir koruma programına ihtiyacımız var denilmektedir.
Riyad Asia News haberine göre çocukların %80’i bu istismar türlerinden en az birine maruz bırakılmıştır.
Milli Aile Koruma Müdürlüğünün geçenlerde yayınladığı raporda 18.000 çocuğun cinsel, şiddet istismar mağduru olduğu bildirilmiştir.
Çalışma göstermiştir ki cinsel ve fiziki istismar olaylarının tümü Suudi Vehhabi ahlaki değerlerinin ve (zina ıle dinden çıkmaya) ölüm cezası uygulanan bölgelerde meydana gelmiştir.
Saudia Daily News gazetesinde yayınlanan araştırma, çocukların %13’ûnun cinsel istismar, %53’ünün aile içi ihmal,istismar olayları olduğunu ve %80’inin fiziki ve psikolojik taciz mağduru olduklarını ortaya koymuştur.
Ayrıca 5700 sosyal hizmet memurunda yapılan araştırma aille içi ensest istismar oranının %2 olduğunu da, mağdurlar ıle suçluların da ortak eğitime alındıklarını ortaya koymuştur.””
Araştırmanın geri kalanını isteyen tercüme ettirsin.
Akp ıle ülkemize bela olan Mezopotamya kökenli ve aile içi ensest, kendi oğlunu, kızını karısı gören Babil anlayışına sahip cemaatler, tarikatlar ıle Suriye ve öteki Arap ülkelerinden doldurulan göçmenler çocuk tecavüzlerini, kadın erkek herkese taciz ve tecavüz olaylarını patlatmıştır.
Küçükçekmece ilçesinde bir kaç Suriyelinin yaptığı tecavüz sonrası ölümle pençeleşen beş yaşındaki zavallı bir kızımızın yürekleri yakan hali iki gündür halkı sokaklara dökmüştür.
Ülkemiz Arap geleneklerini ret etmektedir, devlet biziacilen bu sapıklardan kurtarmaz ise halk devletten kurtulmak isteyecektir.
Bu böyle bilinsin.
Alaeddin Yavuz
http://www.asianews.it/news-en/Saudi-Arabia,-80-of-children-suffer-physical-or-psychological-violence-36612.html?fbclid=IwAR3LZ9qJqKIPVxwSFgS1Lc9ijVckYVxlO3WYltSGrqKb2ae4cRfDvlGUcKc

Güncel Siyaset içinde yayınlandı | ile etiketlendi

SUUDİ ARABİSTAN DA ÇOCUK CİNSEL İSTİSMARLARI ARAŞTIRMASI


Çocukluk ve Gelişimsel Bozukluklar Dergisi

Suudi Arabistan’da Çocuk Cinsel İstismarı Konusunda Edebi Sistematik Bir İnceleme

Aref Alsehaimi 1 , *

1Dundee Üniversitesi, İngiltere

2Hail Üniversitesi, Suudi Arabistan

* Sorumlu Yazar:
Aref Alsehaimi

Dundee Üniversitesi, Nethergate, Dundee DD1 4HN, Birleşik Krallık. 

Tel: 447463334456 
E-posta:
 a.alsehaimi@dundee.ac.uk

Alınan Tarih: 22 Şubat 2016; Kabul Tarihi: 30 Mart 2016; Yayın Tarihi: 06 April 2016

Alıntı: Alsehaimi A. Suudi Arabistan’da Çocuk Cinsel İstismarı Konusunda Edebiyatın Sistematik Bir İncelemesi. J Çocuk Dev Disord. 2016, 2: 1.doi: 10.4172 / 2472-1786.100022

soyut

Çocukların cinsel istismarı Suudi Arabistan’da, dünyadaki her ülkede olduğu gibi ciddi ve kalıcı bir sorundur. Bununla birlikte, son zamanlarda Suudi Arabistan’da bu konuda herhangi bir tür resmi istatistik ve akademik çalışma yayınlanmaya başlanmıştır ve son derece muhafazakar ve isteksiz bir toplumdaki duyarlılığı nedeniyle konuyla ilgili büyük miktarda veri kalmaya devam etmektedir. bu konuları açıkça tartışmak. İngiltere’deki sorunu ele almayı amaçlayan hizmetler ve programlar yeni bir aşamadadır ve konuyla ilgili halkın bilinçlendirilmesi ve risk altındaki çocukların uygun ve güvenli bir şekilde bilgilendirmelerini sağlayacak mekanizmalar oluşturma şeklinde yapılması gereken çok şey vardır. otoriteler kendi şartlarından ve acil dikkat ve koruma alırsınız.

Araştırmalar, uzun yıllar boyunca, herhangi bir çocukluk istismarı türünün, psikolojik, fiziksel, sosyal, ahlaki ve eğitimsel gelişim açısından, birey için önemli kısa, orta ve uzun vadeli sonuçları olabileceğini göstermiştir. Bu nedenle, kötüye kullanımın gerçekleştiği veya gerçekleşmesi muhtemel olan hızlı eylem ve müdahale çok önemlidir. Bununla birlikte, etkili hizmetlerin ve programların oluşturulması, sorunun yaşandığı belirli sosyal ve kültürel ortamdaki sorunun ölçeği ve niteliğinin tam olarak anlaşılmasına bağlıdır.

Bu çalışma şu anda Suudi Arabistan’da çocuk cinsel istismarı ile ilgili sınırlı literatürün sistematik bir incelemesinden oluşmaktadır. Halihazırda mevcut olan cinsel istismara ilişkin istatistiksel veriler de dahil olmak üzere bugüne kadar yapılan çalışmaların bulgularını inceler ve ülkedeki araştırmacılar ve devlet kurumları tarafından gelecekteki eylemler için önerilerde bulunur.

Anahtar kelimeler

Suudi Arabistan; Çocuk istismarı; Cinsel istismar

Giriş

Çocuk cinsel istismarı (CSA), kullanılan tanıma ve çalışılan popülasyona bağlı olarak, kadınların% 2 – 62’sini ve erkeklerin% 3 – 16’sını etkileyen ciddi ve kalıcı bir sorundur [ 1 ]. CSA mağdurlarının yaşlarına bağlı olarak değişen bir dizi anormal davranış gösterdiği bildirilmiştir. Cinsel istismara maruz kalmış okul öncesi çocuklar agresif davranışlardan ziyade çekilmiş durum sergileme eğilimindedir; Ancak, okul çağına göre, mağdurlar, depresif bir ruh hali ve düşük eğitim kazanımı ile birlikte agresif veya uygunsuz cinsel davranışlarda bulunabilirler. CSA’nın ergen mağdurları, depresyon, kaygı, düşük özgüven, umutsuzluk ve intihar düşünceleri gibi birçok psikiyatrik ve sosyal rahatsızlığa maruz kalabilirler [ 2 ]. Kötüye etkisi böyle çocuğun yaşı gibi faktörlere, bir dizi bağlıdır, yaş hangi taciz, istismar son örneği bu yana geçen zaman başladı ve kurbana fail arasındaki ilişki [ 3 ]. CSA’dan muzdarip olanlar genellikle yetişkin yaşamında, cinsel soğukluğundaki veya vaadindeki cinsel ilişkide normal cinsel ilişkide zorluklar yaşadıklarını bildirmektedir. Birçok CSA failleri de kendi çocukluklarında bu tür bir istismarın mağduru oldular [ 4 ].

Çocuk cinsel istismarı teriminin kesin ve uluslararası olarak kabul görmüş bir tanımının olmaması araştırma, tedavi ve savunuculuk çabalarını engellemeye devam etmektedir. İlk araştırmacılar, bugün hala sıkça dile getirilen geniş ve kapsayıcı çocuk cinsel istismarı tanımlarını kullandılar [ 5 ]. Bazı CSA tanımlarına göre, failin mağdurdan en az 5 yaş büyük olması gerekirken, diğer tanımlarda göreli yaşlara atıfta bulunulmaması gerekir [ 6 ]. Yaygın olarak kullanılan bir tanım, çocukların cinsel istismarının “bağımlı, gelişimsel olarak olgunlaşmamış çocukların ve ergenlerin cinsel etkinliklere tamamen kavramadıkları, bilgi veremedikleri” olduğunu söyleyen 1976 yılına dayanan Schecter ve Roberge’dir. rıza ve aile rollerinin sosyal tabularını ihlal ediyor ”. Birçok tanımda yinelenen bir diğer tema, CSA’nın, bir yetişkinin cinsel doyumuiçin bir çocuğun sömürülmesini içermesidir [ 7 ].

Literatür genellikle üç ana CSA tipini ifade eder. Kontaksız CSA, fiziksel temas içermeyen ancak yine de uygunsuz maruz kalma, bir yetişkinin çocuğa açık ifadeler veya cinsel isteklendirme gibi doğada cinsel olan çeşitli eylemler içerir. İki temas CSA kategorisi şunlardır: (i) cinsel ilişki içermeyen ancak uygunsuz dokunma veya okşama gibi diğer cinsel temas biçimlerini içerenler ve (ii) sözlü, vajinal ve dahil olmak üzere cinsel ilişki türlerini içerenler anal [ 8 ].

CSA, çoğu zaman, özellikle de meydana geldiği zaman, birkaç nedenden ötürü bildirilmez: Suçlu (mağdurun adına utanç ve utanç), suçluluk (CSA kurbanı genellikle suistimalleri için bir şekilde suçlandıklarına inanır), farkındalık eksikliği mağdurun hakları, belirsizlik ve tecrübe yabancılarla ilişkilendirme, olayı önemli insanlardan gizleme ihtiyacı ve inanılmaması korkusuyla ilgili olarak. Bu eksik raporlama, CSA insidansının doğru şekilde belirlenmesini zorlaştırmaktadır [ 9 ].

Amaçları

Bu çalışmanın temel amacı, sorunun doğası ve kapsamı hakkında bilinenleri belirlemek için Suudi Arabistan’daki çocuk cinsel istismarı konusundaki yayınlanmış literatürün kapsamlı bir incelemesini yapmaktır. Araştırmacı daha sonra araştırmalar için önerilerde bulunmak, sosyal hizmet uzmanları tarafından daha etkili uygulama yapmak ve geliştirilmiş programlar ve politikalar aracılığıyla CSA’ya karşı korumayı geliştirmek için bulguları temel olarak kullanacaktır. Çalışmanın ek amaçları şunlardır: (1) Suudi Arabistan’da bildirilen CSA insidansında herhangi bir değişiklik yapmak; (2) araştırmacıların ve sosyal hizmet uzmanlarının bu sorunu çözmeye ne kadar hazır olduklarını ölçmek; ve (3) CSA’nın mücadelesini yerine getirmek için hükümet tarafından kabul edilen program ve politikaları belirlemek.

metodoloji

Bu çalışmada kullanılan yöntem sistematik bir derlemedir. Bu, araştırmanın merkezi amacına dayalı olarak dahil etme ve hariç tutma için seçim kriterlerini belirleyerek, yani sorunun niteliği ve kapsamı hakkında ne bilindiğini belirlemek ve hangi resmi adımların atıldığını tespit etmek de dahil olmak üzere ikincil hedefler belirleyerek başlamıştır. sorunu ele al.Araştırmacı tarafından kullanılan seçim kriterleri Tablo 1’de gösterilmektedir .

Seçim kriterleri Dahil edilme kriterleri Hariç tutma kriterleri
Dil ingilizce ve arapça Diğer
Yayın tarihi 1990’dan itibaren yayınlandı 1989’dan önce yayınlandı
Araştır Dergi makaleleri, tez ve hükümet raporları Gri edebiyat
İlgi koşulları Cinsel çocuk üzerinde yapılan çalışmalar Yapılan çalışmalarda diğer türlerin tartışıldığı
Suudi Arabistan’da kötüye kullanma çocuk istismarı
Coğrafi kapsam Suudi Arabistan Diğer ülkeler
Çalışma tasarımı Herhangi bir tasarım

Tablo 1: Seçim kriterleri.

Yayın araştırması 1990-2015 yılları arasında sınırlı kaldı ve bu süre zarfında sosyal bilim araştırmacılarının ve sağlık profesyonellerinin Suudi Arabistan’daki çocuk istismarı ile ilgili verileri rapor ettikleri süreyi kapsıyordu. Yayımlanmamış tezler ve tezler araştırmaya dahil edildi, ancak hakemli dergilerde yer almadığı sürece diğer materyaller hariç tutuldu.Aramada kullanılan anahtar terimler: “Suudi Arabistan”, “çocuk istismarı”, “cinsel çocuk istismarı” ve “çocuk koruması” idi.Genelde arama motorları, başlangıçta, belirli çevrimiçi veritabanlarının ve dergi endekslerinin tanımlandığı bir sonuç sonucunda kullanılmıştır.

Dahil etme ve hariç tutma kriterlerinin uygulanmasının ardından, tespit edilen 19 maddeden beşi ve üçü raporun bu çalışma ile ilgili olduğu bulundu. Araştırmanın bu aşaması ayrıca dört veritabanı kullanarak yayınlanmamış tezlerin ve tezlerin sorgulanmasını da içeriyordu: COPAC (İngiltere ve ABD’yi kapsayan), KFNL (Kral Fahad Ulusal Kütüphanesi), (Dolu Üniversitesi Kütüphanesi) ve (Kral Abdül- Aziz Üniversitesi Kütüphanesi). Sonuç olarak, Tablo 2’de gösterildiği gibi dördü alakalı olduğu beş madde ortaya çıkarıldı .

Araştırma Başlığı Yazar (Yıl) uygun
Suudi Arabistanlı yetişkinlerde olumsuz çocukluk deneyimleri, kronik hastalıklar ve riskli sağlık davranışları: Pilot çalışma Almuneef, Qayad, Aleissa ve Albuhairan (2014) Evet
Suudi Arabistan’da çocuk doktoru bilgisi, algı ve çocuk istismarı ve ihmali ile ilgili deneyim Habib (2012) Evet
Suudi Arabistan Dammam’da çocuğun fiziksel ve cinsel istismarı: Tanımlayıcı bir vaka serisi analiz çalışması AlMadani, Bamousa, Alsaif, Kharoshah ve Alsowayigh (2012) Evet
Suudi Arabistan’da çocuk istismarı ve ihmali: Ulusal önleme stratejilerinin uygulanmasına tanınma yolculuğu. Al Eissaa ve Almuneefa (2014) Evet
Suudi’de yaşayan diş hekimlerinin bilgi, tutum ve deneyimleri El-Dabaan, Newton ve Yok hayır
Arabistan çocuk istismarı ve ihmali yönünde. Asimakopoulou (2014)
Ulusal Aile Güvenliği Kayıt Raporu Sağlık Bakanlığı (2010) Evet
Ulusal Aile Güvenliği Kayıt Raporu Sağlık Bakanlığı (2011) Evet
Ulusal Aile Güvenliği Kayıt Raporu Sağlık Bakanlığı (2012) Evet

Tablo 2: Makaleler, tezler ve ana araştırmadan belirlenen diğer belgeler.

Literatür taraması ve seçim kriterlerinin uygulanmasının ardından, 8 kaynak bu çalışmaya uygun olarak belirlenmiştir. Bu kaynakların kalitesi, araştırmanın asıl amacı ile olan ilgileri, metodolojik değerleri ve yanlılık nedeniyle ortaya çıkan herhangi bir etki incelenerek değerlendirilmiştir.

Sonuçlar ve tartışma

Suudi Arabistan’ın hem kültürü hem de dini son derece muhafazakar ve yakın zamana kadar, çocuk cinsel istismarının açık tartışması tabu idi [ 10 ]. Bununla birlikte, hem halk hem de profesyoneller arasında, son 20 yılda CSA sorununun tanınması ve tanınması gittikçe artmaktadır. Bu, zorunlu raporlama ve veri toplama stratejilerinin uygulanması ile birlikte, büyük tıbbi tesislerde çocuk koruma merkezlerinin kurulmasından kaynaklanmaktadır [ 11 ]. Suudi Sağlık Konseyi

Servisler aşağıdaki CSA tanımını benimsemiştir: “Çocuğu , cinsel cinsel ilişki veya herhangi bir vücut parçası veya enstrüman ile aynı zamanda sözlü cinsel taciz yoluyla çocuğun cinsel ilişki veya dokunma, dokunma, okşama veya nüfuz etmesini içeren herhangi bir yetişkin cinsel aktivite veya davranışına maruz bırakmak . Aynı zamanda çocuğun fuhuşta sömürülmesini, pornografisini ve cinsel amaçlı iletişim araçlarıyla sömürmeyi de içerir ”[ 12 ].

Suudi Ulusal Aile Güvenliği Kaydı’nın [ 12 – 14 ] yıllık raporları, hastane temelli çocuk koruma merkezleri tarafından kaydedilen çocuk istismarı istatistiklerinin bir özetini sunar ve 2010-2012 yılları için CSA vakasını 47 olarak verir ( Bildirilen tüm istismar vakalarının% 15,4’ü), 136’sı (toplamın% 22’si) ve 56’sı (toplamın% 21,3’ü). 2000 ve 2008 yılları arasında Kral Abdul-Aziz Tıp Şehri’nde Şüpheli Çocuk İstismarı ve İhmali (SCAN) ekibine bildirilen toplam CSA vakası sayısı 20 idi (tüm çocuk istismarı vakalarının% 15’i). Uluslararası standartlara göre, bunlar son derece düşük sayılardır. Örneğin, Birleşik Krallık’ta kaydedilen CSA vakası sayısı 2013’te (Suudi Arabistan nüfusunun iki katından biraz fazla) 31.000 civarındaydı.Açıkçası, Suudi Arabistan’daki CSA’da mevcut olan resmi istatistikler, sorunun gerçek ölçeğini yansıtmamaktadır ve rapor edilen vakaların çok az olması, kendi başına, gerçek boyutlarını ortaya çıkarmak için yapılması gereken daha çok şeyin bir göstergesidir. Ülkede çocuk cinsel istismarı ve mağdurlara yeterli destek sağlamak. Ayrıca, sadece rapor edilen vakaların yetersizliği, bir yıldan diğerine olan geniş farklılıkları açıklamak için yeterli olabilir ve özellikle de 2011 ve 2012 arasında rapor edilen vakalarda yarıdan fazla bir düşüşü açıklar.

Bu çalışma Suudi Arabistan’da çocuk cinsel istismarı konusundaki yayınlanmış bir çalışmanın eksikliğini ortaya koydu.Mevcut literatürde yazarlar sıklıkla CSA’ya karşı tutumda bir değişime ve bu alanda müdahale ve çocuk koruma önlemlerinin güçlendirilmesi gerektiğine dair artan bir iddiaya işaret etmektedirler [ 11 ]. Bununla birlikte, mevcut veriler son birkaç yıl içinde sorunun raporlanması veya çözülmesi yönünde hızlı bir ilerleme kaydedildiğini göstermemektedir.Suudi Arabistan’da cinsel istismar olayının büyüklüğünü ve kapsamını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.Ancak o zaman karşı koymak ve önlemek için etkili bir strateji geliştirmek mümkün olacak.

2007 yılına kadar Suudi yasaları cinsel taciz mağdurlarını adli muayene için jinekologlara sevk etti . O zamandan beri, Adli Bölüm bu tür vakaların muayenesinden sorumlu oldu ve o zaman özel bir adli tıp kliniği kuruldu [ 15 ].

Tavsiye

Suudi Arabistan, çocukları istismardan korumayı amaçlayan müdahale ve koruma programlarının uygulanmasında bazı adımlar atmış olsa da, yapılması gereken çok şey var. Özellikle, çocuk cinsel istismarı konusu oldukça hassas olmaya devam etmekte ve ülke içinde ele alınması yavaş olan bir konu. Konuyla ilgili çok az literatür mevcuttur ve sadece bu olgunun kitlesel olarak yeterince bildirilmediği gerçeğini yansıtan istatistiksel veriler mevcuttur. Yazar, şüpheli mağdurların değerlendirilebileceği ve danışmanlık verilebileceği, eğitimli sosyal hizmet uzmanları ve sağlık personeli tarafından daha fazla uzmanlık tesisinin kurulmasını önermektedir. Aynı zamanda, sorunun halkın farkındalığını arttırmaya ve çocukların aileleri ya da yetkililerden aldıkları tepkilerden korkmadan istismarı bildirebilecekleri 24 saatlik yardım hatları gibi güvenli araçlar oluşturmaya daha fazla önem verilmesi gerekmektedir.

CSA, geniş bir literatür kaynağının olduğu dünya çapında bir fenomendir. Suudi araştırmacılar ve sosyal hizmet uzmanları, kendi ülkelerinde CSA’nın daha fazla araştırılması ve raporlanması yoluyla bu uluslararası bilgi fonuna eklenmesi istenmekte ve böylece çocukların ihtiyaçlarını geleneksel olarak gizlenmiş olan muhafazakar bir kültürün hassasiyetlerinin üzerinde risk altına sokmaktadırlar. görünümünden.

Sonuç

Suudi Arabistan’da çocuk cinsel istismarının hem görülme sıklığı hem de yaygınlığı hakkında yeterli bilgi yoktur. Bu çalışmada yapılan araştırmalarla ortaya çıkan literatür, bir avuç akademik makale, tez ve devlet raporlarına aittir. Bu yayınlar, sorunun varlığını ve bu alandaki çocukların ihtiyaçlarını ele almak için bazı adımlar atıldığını ve aynı zamanda bazı temel istatistiki veriler sağladığını kabul eder . Bununla birlikte, Ulusal Aile Güvenliği Sicil Dairesi tarafından son yıllarda sağlananlar gibi bu veriler, az sayıda vakanın resmi olarak ne düzeyde ortaya çıktığını ve sorunun tüm boyutlarını ülke çapında ortaya çıkarmak için ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu vurgulamaktadır. ve yeterince onunla başa çıkmak.Yazar, nasıl devam edileceğine ilişkin bazı genel önerilerde bulundu, ancak girişimin şimdi hükümet düzeyinde olması gerekiyor. Çocukların istismarı güvenli bir şekilde bildirebilecekleri yolun yanı sıra bir kamuoyu bilinçlendirme programına ihtiyaç vardır, ancak bu adımlar CSA mağdurlarından şüphelenilen çocukların güvenli bir şekilde değerlendirilmesini ve danışmalarını sağlayacak yeni tesislerin kurulmasıyla aynı olmalıdır.

Referanslar

http://childhood-developmental-disorders.imedpub.com/a-systematic-review-of-literature-on-child-sexual-abuse-in-saudi-arabia.php?aid=9016

Güncel Siyaset, Hukuk ve devlet içinde yayınlandı

HİNT PURANALARINDA ADEM HAVA VE EVREN


ADEM HAVA VE EVRENİN YAŞI HİNDU DİNİNDEN

By metinler Hint dediğimiz Brahmanların değil, M.Ö.3.500 yıllarında göksel varlıkların saldırıları ile yıldırımlarla şehirlerinin yakılıp yıkıldığı, barajların imhası ile seller ile yok edilen Mlecchaslar yani Meleklere tapınan, Kuran Sebe Suresinde geçen Sabilerin ataları olan Harappa Medeniyetine ait metinler olan Puranalara göredir.

Zaten Adem ve Hava Sabi dininden Tevrat, İncil, Kur’an’a geçmiştir.

İşte size en eski Adem ve Hava ile evren yaratılış, yok oluş efsaneleri hakkında şok edici bir çeviri yazı.

İyi okumalar..

Alaeddin Yavuz

İŞTE HİNDU UPANİŞADLARINDA ADEM VE HAVA AÇIKLANIYOR

Adem ve Hava’nın öğlu Şit peygamber soyundan olduklarını iddia eden Sabiler, Yahudiler ensest toplumlardır. Aile içi evlenirler, dışarı kız vermezler. Yahudilerine babası olan İbrahim’in eşi Sara ana ayrı kız kardeşidir.

Dünyada yaşamın nasıl başladığını anlatan sembolik öyküler üzerine, milyonlarca yıllık evrimi ihmal ederek, dünyanın kabul ettiği Adem ve Hava’nın ilk insan olmasıdır;

Geleneksel İbrani efsanesi, tam olarak Tanrının yaratılışın altıncı gününden sonra Adem ve Hava’yı yarattığını açıklar.

İbrani dilinde “Adamah” toprak (Hind dilinde Aadmi’dir), Hava da Hind dilinde “Havyah” yani “Yaşam” demektir.

Değişmemiş el yazmaları, dünyanın gerçek yaratılış bilgisinin çıkarılmasını başaramayarak Âdem ve Hava’nın yaratılış amacının ve Tanrı tarafından kovuluşlarının kökenini açıklar.

 

Ama, Hindu metinleriyle devam edersek işler az biraz farklı olarak ortaya çıkar. İlk olarak, Matsya Purana ve Manusmriti, Tanrı Brahma’nın evreni nasıl yarattığını ve Tanrı Vişnu’nun zamanın başlangıcında Satyuga içinde kendi çocuklarını (insanları) nasıl yarattığını açıklar.

 

Mahabarata’dan bir alıntı okuyalım;

 

Zengin ve fakir yoktu, çalışmaya gerek yoktu, çünkü tüm insanlar isteğin gücü ile istediklerini elde edebiliyor ve yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. En büyük erdemleri dünyevi arzularını terk etmekti.

Krita (Sat) Yuga hastalıksızdı, kin ve gurur yoktu, kötü düşünce, korku da yoktu ve bunlarda yıllar içinde bir azalma da yoktu.

Tüm insanlık kutlu bir kutsanmışlık içindeydi.

Hinduluk, Brahma’nın ilk ruhani oğlu Manu ve insan neslini başlatmak için yaratılmış olan ilk kadın olan Satrupa’yı tanıtır. Tanrı Vişnu Darma ve Karma ve her birinin üstünde olarak insanlığın sorumluluğunun önemini açıklamıştır.

Hindu metinleri Adem ve Hava’nın masalsı yaşamlarından da bahseder. Mundakopanişad ve Prasnopanişadlardaki hikâyede onlar, iki kuş olarak, ya da tercihen yaratılışın iki gücü olarak tanımlanırlar.

Metinlerin M.Ö. 6000 yıllarında yazıldığına inanılan Atharva Veda’ya ait olduğuna ve batıya gezginler tarafından yayıldığına inanılır.

PRASNOPANİŞAD

“Bir öğrenci olan Kab-Andhi, Bilgesi olan Pippalada’ya sorar;

-Hayvanlar ve bütün her şey nasıl var edildiler?

Bilge Pippalada yanıtladı;

-Yaratıcının üretici düşüncesi farklı şeyleri ve Tapa’yı canlandırdı ve Rayi ve Prana çiftini üretti; ve o, hayvanların ve şeylerin çeşitliliğini üretecek dedi.”

Cahiller, dişil sesi verdiği için Rayi’nin dişive erkek sesi veren Prana’nın erkek olduğunu düşünceceklerdir. Ama Bilge Pappalada Rayi maddeyi Prana ise enerjiyi gösterir demektedir.

Prana, Rayi üzerinde çalışır. Çeşitli şekiller gösterilir. Bu ikisinin karışması dünyadaki türlü yaşam biçimlerini yükseltir.

Bir, aktif, pozitif/olumlu ve erkek ilkedir; diğeri de negatif/olumsuz ve dişil ilkedir. Rayi veya madde yaratılışın tali/ikincil şekline aitken, Prana, yaratılışın bilincine aittir.

Bir madde evrensel bir şekildir. Prana tüketici veya yaşamdır. Yaşam ilkesi veya Prana bedeni yüceltir. Prajapati istenilen döldür. Bu istekten bir çift ortaya çıktı, bu da demek oluyor ki Prana’nın evrensel şekli olan tüketen veya Yaşam maddedir.

Yaşam ve madde gibi, Prajapati kademeli olarak güneş ve aydır, günün iki yarısı gece ve gündüz gibi, yılın iki yarısı gibidir. Prana, Aditya (Güneş), gün Amurta (şekilsiz); yaşam, ruh; kuzey yolu, görünmezlik yaşam tarafına aittir. Rayi, Ay gece, Murta (Şekilli),madde, güney yolu, görünebilirlik madde tarafına aittir.

Modern çağımızda herkes, güneşin yaşamı sağladığını bilir. Böylece Bilge Pippalada binlerce yıl önce bu bilgiyi ifşa etmiştir.

Şimdi, soru, meyveyi yemek ve sıkıntıya düşmek konusudur.

MUNDAKOPANİŞAD

Ayrılamayan arkadaşlar olan iki kuş aynı ağacın üzerine konarlar. Onlardan birisi tatlı meyveyi yer, öteki yemeden ötekine bakar. İki kuş Jiva (Bireysel ruh) ve İşvara (Tanrı)dır. Böylece gerçek bilgisine sahip olurlar ve ölümün ötesine giderler. Kurtuluşun başka yolu yoktur.

Jiva adam, Avidya veya bilgizisizlikle sınırlandırılmıştır. Bunun için bedeni, aklı ve işi ile sınırlıdır. Tanrı ise Maaya ile şekillenmiştir ve Maaya onun kontrolündedir. Bunun için Tanrı, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilendir.

Burada Ağaç, bedendir. Ağaç yok edilebilir. Beden de kesilebilir veya yokedilebilir. Böylece, ağaç, beden ile kıyaslanmıştır. Akıl aynasındaki Parma adam’ın yansıması, Jiva adam veya bireysel ruhtur. Jiva, Karma’nın meyvesinden ve bilgisizliğinden tatar, bu da mutluluk ve üzüntüdür demektir.

Atman, her zaman sessiz bir şahittir. O, bir şey yapmayan ve hoşlanmayandır. Hoşlanma, akıl ile Jiva üstüne konulan bir etkendir.

Bilgisizlik yokedildiğinde, kalp arıtıldığında, kişisel şafağın bilgisi ile kalbin düğümleri parça parça çözüldüğünde, yapan ve hoşlanan fikirler sona erdirildiğinde bütün karmalar yok edilir. Kişi, kendi üst benliğiyle bilgilendirildiğinde özgürlüğe erişir.

Aynı ağaç üstünde oturmakta olan Jiva, bilgisizliğe gömülmüş, çaresizliği hesabına kederleriyle avunmaktadır. Fakat hepsince sevilen ötekini, Tanrı’yı ve onun görkemini gördüğünde kederden muaf hale gelir.

Bu Upanişadlardaki hikâyedeki yüksek felsefeden habersiz olan birisi, hikâyeleri kendi isteğine göre tekrar yazabilir.

“Adım”, ilk, ilkel ve orijinal demektir ve Adam/Adem’e dönüşmüştür. Shakti/Şakti “E” olarak anılır. Bu “E”, Eve/Hava’ya çevrilmiştir.

HİNDULAR, ÂDEM VE HAVA’YA İNANIYORLAR MI?

Hayır, Hindu metinleri Âdem ve Hava hakkında konuşmazlar…. Ama nasılsa, bazıları Bhavisya Purana’da Adem ve Havyavati adını içeren bir hikayeyi Âdem ve Hava ile kıyaslarlar ve hikayelerine çok güzel uymakta ve benzemektedir.

Fakat, Bhavisya Purana’nın hikayelerine çok eklemeler yapıldığından dolayı emin olamayız. Bhavisya Purana’nın Âdem ve Hava’sının (Havyavati) insanlığın gerçek ilk ataları olmadıkları halde, tam gerçek olduklarını düşünsek de onlar, yabancı bir dinden olan Mlechha Dharma’nın ilk atalarıdır.

Hala, Bhavisya Purana’nın hikayesi ile ilgiliyseniz o da şöyledir;

Bu Purana 7 konudan ibarettir.

1:1İncil ve Modern Tarih

(Pratisarga Parva’dan, Konu Dört’ten Yediye kadar)

Suta Goswami dedi ki; Bir zamanlar Hastinapura zamanında Kshemaka’nın oğlu Pradyota bir toplantıyı yönetiyordu ve bu esnada bilge Narada oraya geldi. Kral Pradyota mutlulukla onu onurlandırdı. Oturacak yer verdi ve bilge, kral Pradyota’ya anlattı.

“Baban, Mleccha’lar tarafından öldürüldü bunun için cehennemi gezegen olan Yamaloka’ya gönderildi. ‘Mleccha –Yajna’ yaparsan senin bu fedakârlığın yüzünden baban cennet gezegenlerine gönderilecektir.”

Bunu duyan kral Pradyota en iyi bilgiye sahip Brahmanları çağırtarak Kuruksetra’da ‘mleccha-Yajna’ yapmaya başladı. 16 yojanas (128 mil) genişliğinde Yajna-Kunda inşaa ettiler. Yarı tanrılara ve Mleccha’lara adaklar sundular ve dualar ettiler. Hara’lar, hunalar, barvaralar, gurundalar, sakalar, khasalar, yavanalar, pallavalar, romajalar, ve bunları dvipaların farklı yerlerinde kamaru, Çin ve okyanusun ortalarına yerleştirdiler; bunların hepsi mantra olarak söylendi ve kül oluncaya kadar yakıldılar. Sonra kral Brahmanlara dakshina (bağış) yaptı ve abhiseka’yı uyguladı. Sonuç olarak babası Kshemaka cennet gezegenlerine gitti. Bundan sonra o her yerde, mleccha-hanta ya da Mleccha’ların yok edicisi olarak ünlü oldu. Dünyayı on bin yıl yönetti ve cennete gitti. Vedavan adlı bir oğlu oldu ve dünyayı iki bin yıl yönetti.

Zamanında, Kali Purusha eşiyle beraberken Tanrı Narayana’ya dua etti. Bir zaman sonra Tanrı ona göründü ve;

-“Bu çağ senin için iyi bir zaman olacak. Senin çeşitli yaşam türlerine olan arzularını doyuracağım.”

Âdem ve eşi Havyavati adlı bir çift vardır. Onlar Vişnu-kardama’dan doğdular ve Mlechhaslardan oluşan nesillerini ürettiler.

Tanrı bunu dedikten sonra kayboldu. Bundan çok mutlu olan Kali Purusha Nilacha Vyasa’ya gitti ve;

-“Şimdi, Suta Goswami’den alınan geleceğe ait bir öykü işiteceksin. Bu Kali-Yuga’nın hikâyesidir ve işittiğinde tatmin olacaksın” dedi.

Tanrı bunu dedikten sonra kayboldu. Bundan çok mutlu olan Kali Purusha Nilacha Vyasa’ya gitti ve;

-“Şimdi, Suta Goswami’den alınan geleceğe ait bir öykü işiteceksin. Bu Kali-Yuga’nın hikâyesidir ve işittiğinde tatmin olacaksın” dedi.

Pradan şehrinin doğusunda tanrının verdiği 16 yojanas (128 mil kare) kare büyüklüğünde büyük bir orman vardı.

Bu ormanda Adama adlı bir adam, bir günah ağacı/ Papa-Vriksha’nın altında kalıyordu ve eşi Havyavati’yi görmeye can atıyordu. Kali Purusha, yılan kılığına girerek çabucak yanına geldi. Onları kandırdı ve tanrı Vişnu’ya itaatsızlık kıldı. Koca, günah ağacının yasak meyvesinden yedi. Udumbara adlı yapraklarıyla havayı (soluduğumuz hava) yiyerek yaşadılar. Çocukları olduktan sonra hepsi Mlechhas’lar oldular”

Adama’nın ömrü 930 yıldır. Meyveleri adak olarak sundu ve cennete gitti. Oğlunun adı Sveta-Nama’ydı ve o da 912 yıl yaşadı. Sveta Nama’nın oğlu Anuta’ydı ve 900 yıl hükmetti ve babasından az yaşadı. Onun oğlu Kinasa dedesi kadar hüküm sürdü. Onun oğlu Malahalla 895 yıl hükmetti. Onun oğlu Virada 160 yıl hükmetti. Onun oğlu Hamuka Tanrı Vişnu’ya kendini adadı meyve adakları sunarak yaşadı ve kurtuluşa erdi. Mleccha Dharma ile bedeni bağlanarak 365 yaşında cennete gitti.

Mlecca Dharma, iyi davranmak, Tanrı ibadetinde olduğu ve Brahmana gibi kaliteli akıl ve böyle şeyler Mleccha Dharma’dır.

Büyük ruhlar Mleccha Dharma’yı tanrıya bağlılık, ateşe ibadet, şiddetten kaçınma, tasarruf ve duyguların kontrolü olduğunu açıkladılar.

Hamuka’nın oğlu Matocchilla’ydı. 970 yıl hüküm sürdü. Onun oğlu Lomaka 777 yıl hüküm sürdü. Onun oğlu Byuha (Nuh) 500 yıl hüküm sürdü. Üç oğlu vardı Sima, Sama ve Bhava. Nyuha Tanrı Vişnu’unun bağlısıydı.

Bir keresinde Tanrı rüyasında ona göründü ve;

“-Sevgili Nyuha’m lütfen dinle, yedinci günde büyük bir felaket olacak. Bunun için çok çabuk olmalısın ve binebileceğin büyük bir gemi yapmalısın. Ey nanların başı, büyük bir kral olarak kutlanacaksın

Sonra, Nyuha 300 feet uzunluğunda, 50 feet eninde, 30 feet yüksekliğinde bir gemi yaptı. Bütün canlı varlıkların barınabilecekleri çok güzel bir barınak olmuştu. Sonra O, gemiye bindi ve Tanrı Vişnu’ya bağlanarak medidaston yaptı.

Tanrı İndra Sambartaka adlı yok edici bulutları çağırdı ve yeryüzüne 40 gün boyunca yağmur döktü.

Bütün dünya, Bharat-Varsa suya karıştı ve dört okyanus birleşti. Sadece Visala ya da Badarikasrama sulara batmadı. 800.000 metafizikçi Visala’da Nyuha ve ailesine katıldı. Onların hepsi kurtuldu ve ve kalanların hepsi yok edildi.

Bütün bilgeler, Tanrı Vişnu’nun ölümsüz enerjisine dualar ettiler. Bilgelerin dualarından memnun olan Vişnu Maya yok edici suları azalttı. Yaklaşık olarak bir yıl sonra yeryüzü görünebilir hale geldi. Bir tepenin altında Sisina adlı bir yer vardı ve kral diğer insanlarla birlikte orada yerleşmişti. Sular tamamen kuruduktan sonra kral Nyuha yerine geri döndü.

Suta Goswami devam etti; Mleccha, Kral Nyuha Tanrı Vişnu’ya bağlıydı ve sonucunda tanrı onun neslini artırdı. Sonra Mleccha’lar için Vedalalara ters gelen, kötü sözlerle dolu, Kali-Yuga’yı artarak bozan bir dil yarattı. Onu, Brahmi-Bhasha ya da Brahmi dili olarak adlandırdı.

Tanrı, kendi zekasının ustalığı ile nu dilini Nyuha’ya verdi. Nyuha karşıtı olan üç oğluna ad koydu. Onlar, Sima, Hama, Yakuta ve hatta Yakuta, Sapta putra, Jumara ve Majuva’ydı. Ülkelerinin adı Madi, Yunana, Stuvaloma, Tasa ve Tirasa’ydı.

Hama, babasının ikinci oğluydu, Kusa, Misra, Kuja ve Kenaam adlarında dört oğlu oldu. Kisa’nın altı oğlu oldu, Havila, Sarva, Toragama, Savatika, Nimaruhal ve Mahavala, ulları, Kamala, Sinara, ve Uraka olarak bilindi. Ülkelerinin adları, Akvada, Bavuna ve Rasana’ydı.

Bu hikayeyi anlattıktan sonra Suta Goswami mistik uyku olan Yoga-Nidra’ya girdi ve etkilendi. İki bin yıl sonra uyandığında bu konuda dedi ki;

Şimdi, Sima’nın nesli hakkında size söylüyorum. Çünkü o babasının ilk oğlu olduğundan kral olandı. Bu Mleccha kralı ülkesini 500 yıl yönetti. Oğlu Arkansoda 434 yıl hükmetti. Onun oğlu Sihla 460 yıl yönetti. Onun oğlu İratasya babası ile aynı süre hükmetti. Onun oğlu Phataja 240 yıl yönetti. Onun oğlu Rau 237 yıl yönetti. Onun oğlu Juja babası ile aynı süre hükmetti. Onun oğlu Nahura 160 yıl yönetti ve karşıtı olan birçok kralı yok etti. Onun oğlu Tahara babası ile aynı süre hükmetti. Üç oğlu vardı; Avirama, Nahura ve Harana. Sadece adlarını göstermekle Mleccha’ların nesillerini sizlere açıkladım. Mleccha dili, tanrıça Sarasvati’ye küfürler içerdiği için en aşağı dildir. Bu yüzden, Kali-Yuga içinde Mleccha’ların yükselişlerinin öyküsünü özet olarak anlattım.

Sanskritçe, bütün Bharatas-Varsa’lar tarafından yapılmış, övülmüş görkemli bir dildir. Aynı dil, Melccha’ların başka ülkeye gitmelerinden sonra Melccha dili olmuştur ve Mleccha’lar onun faydalarından yararlanmışlardır.

Bütün bunları işittikten sonra bilgeler Badarikashrama’da yerleştiler Tanrı Nara-Narayana’ya ibadet ettiler ve 200 yıl boyunca meditasyon yaptılar. Medistasyonlarından uyandıklarında öğretmenleri olan Suta Goswani’yi sorguladılar;

“Ey Sri Vyasa’nın öğrencisi, sen çok talihli, oldukça büyük ölçüde zekisin ve çok uzun yaşayabilirsin. Şimdi, yaşadığımız zamandaki kral kimdir, bize anlat?”

Suta Goswami;

“-Şimdi yaşadığımız zamanda Kali-Yuga geçip gideli 3000. Yıl oldu. Şimdiki kral Sankha yeryüzünü yönetiyor ve Mleccha ülkelerini Sakapat adlı kral yönetiyor. Lütfen onların nasıl geldiklerini işitin;

2000 yıldır Kali-Yuga geçtiğinden beri Mleccha’ların hanedanı arttı. Büyümek için dereceli olarak yollar yarattılar ve tüm dünya Mleccha’larla doldu. Ruhani ustaları ve öğretmenlerinin adı Musa’dır. Sarasvati nehrinin kıyısında oturmaktadır ve dünyanın her yerine öğretisini yaymaktadır. Kali-Yuga, Tanrıya bağlılığı yok etmeyi başlatır başlatmaz vedaların dilini yok etti. Dört tane Mleccha dili vardır; Vraja-Bhasa, Maharastri, Yavani ve Garundika. Bu yönde dört milyon kadar dil vardır.

Örneğin; Paniyam (Su), pani olarak söylenir, Bubhuksa (Açlık), Bhukh söylenir, Paniyam (İçmek), papadi söylenir ve Bhojanam (yemek) kakkanam söylenir. İsti Suddrava söylenir, İstini Masapavani söylenir, Ahuti, aju söylenir ve dadati, dadhati söylenir. Pitri sözü paitara söylenir ve bhrata bather ya da pati söylenir. Bu Yavani dilinde Asva Aspa söylenir. Janu, Jainu söylenir ve Sapta-Sindhu, Sapta-Hindu söylenir.

Şimdi, Gurundika dilini işiteceksiniz; Ravi-vara (haftanın ilk günü) “(Pazar)/Sun day=Güneş günü) olarak söylenir, Phalguna ve Chaitra ayları Pharvari (Pervari=Şubat) olarak söylenir. Sasti, sixty (altmış) gibi örnekler vardır.

Sapta-Puri’nin kutsal yerinde suç seçkin olmuştur. Aryavata halkı göreceli olarak hırsızlar, avcılar, bhilla’lar olmakta ve ahmaklaşmaktadır. Yabancı ülkelerdeki Mlaccha-dharma takipçileri iyi kalitelere sahip olurken Aryavarta halkarı kaliteden yoksun kalmışlardır. Bu yüzden Mleccha’ların hakimiyetleri Bharata’da (Hindistan) ve adalardadır. Bütün bunları bilen ey ulu Bilge, Tanrı Hari’ye bağlılık ibadetini yerine getirmelisin.

Büyük bilge Saunaka dedi ki; “Mleccha’ların Brahmavarta’ya gelmeme nedenlerini lütfen bize açıklayınız”

Suta Goswami dedi ki; Bu tanrıça Sarasvati’nin etkisiyle olmaktadır ve o yere girememektedirler. Yarı tanrıların emirleriyle Kali-yuga onu 1000 yıl takip etti, Kasyapa adlı bir Brahman, eşi Aryavatil ile cennet gezegenlerinden yeryüzüne geldi. Adları, Upadhayaya, Diksita, Pathaka, Sukla, Misra, Agnihotri, Dvi-vedi, Tri-vedi, Catur-vedi, ve Pandey olan BENEKSİZ on oğulları oldu. Onların arasında bütün bilgileri öğrendi. Keşmir’e gitti ve tanrıça Sarasvati’ye kırmızı çiçekler, kırmızı pirinç, buhur, lambalar, yiyecek sunuları, ve çiçek sunuları ile ibadet etti. Bazı rahipler ile onu yatıştırmak, Mleccha’ları yanıltacak illüzyonları yapabilecek daha iyi bilgiler istemek için dualar etti. Rahipler tarafından yatıştırıldı ve onun aklında yer etti ve iyi bilgilerle onu kutsadı. Sonra bilge Misra (Mısır) adıyla bilinen ülkeye gitti ve bütün Mleccha’ları Saraysvati’nin bağışı olan illüzyon içine koydu.

Sonra, 10.000 dvijalar veya Brahmanlar olarak doğan halk yaptı, Vaishyaların içinde 2000 insan yarattı ve onların geri kalanları da Shudralardı. Onlarla birlikte Arya-desha’ya (Hindistan) geldi ve bilgelerin faaliyetlerini düzenledi. Onlar, Aryanlar olarak biliniyorlardı ve onların nesilleri, erkekler- kadınlar, oğullar, kızlar ve torunlar olarak Saraysvati’nin izniyle dört milyona ulaştı. Kralları Kasyapa Muni yeryüzünü 120 yıl yönetti.

Rajputra (Rajput) olarak bilinen ülkede 8.000 sudra vardı ve kralları Arya-prithu’ydu. Oğlu Magadha’ydı. Bilge onu kral yaptı ve ayrıldı.

Saunaka sordu; “Ey mürit Vyasa, Ey Lomaharsana, Magadha’dan sonra yeryüzünü yöneten krallar kimlerdi?

Suta Goswami dedi ki; Kasyapa’nın oğlu kral Magadha yeryüzünü yönettiği zamanda babasının idaresini hatırladı ve Arya-desha’yı (Hindistan) bir çok devlete böldü. Pancala’nın doğusundaki devlet şimdiki adı Magadhadır, Kalinga devleti güney doğu tarafındadır, Avanta devleti güneydedir,Amarta Desha güney batıdadır.Sindu Desha batı yakasındadır, Kaikaya kuzey batıda,Madra-desha kuzeyde, ve Koninda-desha kuzey doğudadır. Bu devletlere oğullarının adları verilmiştir. Bu fedakarlığından sonra devleti oğullarına vermiştir.

Tanrı Balabhadra bu fedakarlıktan hoşnut kalmış,Sisunaga, kurbandan oğlu olarak çıkmıştır. O,100 yıl yönetti, oğlu Kakavarma 90 yıl yönetti. Onun oğlu Kshemadharma 80 yıl, onun oğlu 70 yıl yönetti. Oğlu,Vedamisra 60 yıl yönetti, onun oğlunNanda-Suta, Sudri’inin veya düşük seviyeli kadının rahminden doğdu ve 20 yıl yönetti. Onun oğlu Pranancala 10 yıl yönetti. Onun oğlu Prananda da 10 yıl yönetti. Onun da oğlu Smananda 20 yıl yönetti. Onun oğlu Priyananta 20 yıl yönetti, onun da oğlu Devenanda 20 yıl yönetti. Onun da oğlu Yajna-Bhanga 10 yıl yönetti. Onun oğlu Mauryananda 10 yıl yönetti. Onun da oğlu Mahananda 10 yılı doldurdu.

Bu zaman içinda Kali tarafından tanrı Hari hatırlandı. Büyük ünlü Guatama zamanında Kasyapa’nın oğlu Budizim dinini tanıttı ve Tanrı Hari’ya Pattana’da erişti.

Guatama 10 yıl yönetti. Ondan Sakya Muni doğdu ve 20 yıl yönetti. Onun oğlu Shudhodana 30 yıl yönetti. Onun oğlu 2000 yıl sonra Shakyasimha Satadri’de kral oldu ve 60 yıl yönetti ve zamanında herkes Budistti. Bu, Kli-yuga ve Vedia dininin yok edildiği ilk haldi.

 

DÜNYADA İLK ERKEK VE KADIN KİMDİ?

Gerçekte, bu dünyada ilk erkek ve kadınıbulmak olanaksızdır. Bunu kavrayabilmek için Hindu mitolojisni kavramanız gerekir.

Edebi olarak Manu, insanlığın ilk atasıdır, çünkü İnsanlık Manushya olarak söylenir. Örn,var olan Manu, güneş tanrısının oğlu Vaivasvata Manu’dur. Ama dünyada ilk adam değildir. O, bu Kalpa’dan (Shewta Varaha Kalpa) olan  “7.” Manu’dur.Bu Kalpa’dan olan ilk Manu, Swayambu Manu’dur ve eşi Shatrupa’dır.Fakat, hala onlar da dünyada ilk adam ve kadın değillerdir. Bu Kalpa’dan olan adam türünün ilk atalarıdırlar sadece. Bu Kalpa’dan önce Pitri Kalpa(yıl) vardı ve onda da 14 tane Manu yani ilk Adem/Adam vardı. Ondan önceki Kalpa’dan olan yine 14 Manu şeklinde geriye doğru gitmektedir…

Özet olarak kozmolojiyi kısa kesiyoruz. Brahma, Brahma Loka yılları ile 100 yıl yaşar. Brahma’nın bir yılı, dört milyar üç yüz milyon yıldır ve geceleri de aynı şekilde 4.3 milyar yıldır.

Brahma’nın bir günü, “kalpa” adı verilen 4,3 milyar yıldır. Biz, şimdi brahma’nın ikinci Parardha’sındayız, örneğin şimdi Brahma 51 yaşındadır. Buradan yola çıkarak 51*360=18.360 Kalpa (yıl) Brahhma zamanında geçmiştir. Her kalpa 14 Manu tarafından yönetilir. Bu yüzden 18360*14=257040 Manu insanlığın ataları olarak geçmiştir.

Buradan yola çıkarak, Brahma zamanına göre 2 lakh, insanlığın 57 bin atası vardır.

Brahma’nın 1.gününde ilk Manu kimdir?

Brahma’nın 1. Günü Brahma Kalpa olarak bilinir. Bir Kalpa’yı yöneten 14 Manu vardır. 1.Kalpa’nın 1.Manu’su bu dünyada insanlığın ilk atası olamamaktadır. Çünkü, mevcut Brahma’dan önce evvelki Brahmalar da vardır. Sonsuzluğun ne kadar gerisine gidersek gidelim ilk Brahma’nın İlk Manu’suna ulaşamayacağız.

Çağların devirlerinin doğaları yüzünden ilk erkek ve kadını bulmak olanaksızdır. Ama, her Kalpa’dan sonra yok edilmekten muzdarip, göksel aşağı bir krallık olarak ortaya Kalpantak Pralaya çıkar. Bu yüzden her yok edilişten sonra başlayan 1. Kalpa’nın Manu çağında üretilen ilk insan türünü bulmak olanaksızdır.

Biz tam olarak 28. Shewta Varaha Kalpanın Vaisvat Manwantar Kalisindeyiz. Ruhani kaynaklara göre cevabını göreceğiniz 28. Chatur Yuga çağındayız.

Ramayana ve Mahabarata şimdiki Manvantarada şimdiki Yuga devrinde mi oldular?

Vaivasvat, şimdiki Kalpa’nın 7. Manu’sudur.

Her Manu, 71 Chatur Yugadan biraz daha büyüktür.

Her manu devri=4,3 milyar yıl/14=307 yüz milyon yıldır.

“6” Manuluk devrin toplamı=6*307 yüz mil yıl=1,84 milyar yıldır.

Vaivasvata Manvantara’dan beri geçen yıllar=28*4.320.000-427.000=120 milyon yıl kadardır.

Şimdiki Manu Swayambhu zamanından beri geçen süre=1.84 milyar yıl +120 milyon yıl=1.96 milyar yıldır.

Bu da bize şimdiki Kalpa çağında yaratılmış ilk insanın atasının 1.96 milyar yıl önce yaratıldığı bilgisini verir.

Onun adı Swayambhu’ydu ve Brahma onu “kaya” denilen derisinden yarattı. Hatta Brahma ona yaeryüzünde üremesi için eşi Satrupa’yı verdi. Bu yüzden bu Kalpa çağının ilk insan ataları Swayambhu ve Shatrupa’dır.

Açıklama; Yukarıda tespit edilen 1.96 milyar yılı elde edebilmek için yapılan hesaplamada;

1 Chaturyuga=12.000 göksel yıl,

1 göksel yıl=360 insan yılı esas alınmıştır.

Bu sayılar birçok Puranalarca doğrulanmıştır. Bazı insanlar bu Yugaların sürelerini tartışabilmektedirler. Bu nedenle yanlış da olabilirler.

Bundan başka;

Hinduluk Çoklu Evren Tezini Destekler.

Srimad Bhagvat, Maha Vişnu’nun vücudu etrafında toz parçacıkları gibi sayısız evrenler görünmektedir. Bu yüzden, dünyada şeyin ilk orjinalini anlamadan çoklu evreni hesaplamak istersek, bunu sonsuzluk teorisini kullanarak çözebiliriz.

Kendi karışımla yedi karış olan boyuda bir yaratık olan Ben neyim ki? Toprak, su,hava, gök yüzü yanlış ego,tümüyle maddi enerji, maddi tabiattan yaratılmış, çömlek gibi bir evrenin içine kapatılmışım. Ve ihtişamınız nedir? Sınırsız evrenler, açılmış bir pencereden geçercesine vücudunuzun gözeneklerinden geçip gitmektedir. (Bhagavata Purana 10.14.11)

1.2 İslam’ın Kehaneti

(Pratisarga Parva’nın Üçüncü bölümünden)

Shri Suta Gosvami dedi ki; Kral Shalivahana hanedanında 500 yıl yönettikten sonra cennet gezegenlerine giden on kral vardı. Yeryüzünde ahlakın dereceli olarak çöktüğü zamanlardı.

Bhojaraja zamanı, on kralın onuncusunun zamanıydı. Ahlaki yasaların çöktüğü zaman, Kalidasa komutasındaki 10.000 askeriyle ülkesinin her yönünü fethe çıktı.Sindhu nehrini geçti ve Gandharas, Mlecchas, Shakas, Kasmiris, Naravas, ve Sathasları fethetti. Onları cezalandırdı ve bir çok ganimet elde etti.

Sonra bu kral, çölde oturan büyük tanrı Tanrı Şiva’nın takipçilerinden Mleccha-Dharma öğreticisi olan  Mahamada (Muhammed) ile devam etti. Ganj nehrinin sularında Tanrı Şiva banyosu yaptı ve ona pancagavya (inek sütü, inek sütünden tereyağı, yoğurt, inek tezeği, inek sidiğinden oluşan sunular) ve sandal ağacı macunu gibi şeyleri aklından sunarak ibadet etti. Bazı dualar ettikten sonra onu hoşnut etti.

Suta Gosvami dedi ki; Kralın dualarını işiten Tanrı Şiva dedi ki; Ey Kral Bhojaraja, şimdi Melcchas’ların yaşadığı, Vahika olarak bilinen Mahakakshvara adlı yere gitmelisin. Artık Dharma’nın kalmadığı bir yerdi orası. Önceden küle çevirdiğim Tripura adlı efsanevi bir şeytan vardı, Bali’nin düzeniyle tekrar geri geldi. Kökeni yoksa da benden aldığı kutsama dualarını uygulamaktadır.  Adı Mahoada’dır ve işleri bir hayaletinkileri gibidir. Ey Kral, bunun için o şeytan hayaletin ülkesine gitmelisin. Senin aklın ile arınmış olacaklardır.

Bunu işitince Kral ülkesine geri döndü ve Sindhu (İndus) nehrinin yamaçlarına Mahamada onlarla birlikte geldi. İllüzyon göstermede uzmandı, hoşuna gidecek şekilde krala dedi ki; “Ey Kral senin tanrın benim hizmetçim olmuştur. Benim artıklarımı yediğini sana göstereceğim.”

Bunu ondan önce gördüğünden kral şaşırmıştı.

Sonra Khalidasa kızgınlıkla Mahamada’yı azarladı;

-“Ey aşağılık, kralı aldatmak için sihir yaptın, seni öldüreceğim, sen aşağılıksın…”

Bir Hac yeri olan Medine, serhoşluktan arınmış bir yer olarak bilinirdi.  Hayalet Bhuta’nın şeklinde görünen Mahamada, geceleyin kral Bhojaraja’nın önünde göründü ve dedi;

Ey kral, senin dinin herkesin arasında en iyi din olarak bilinir. Ben de tanrının emriyle korkunç ve şeytani bir din inşaa edeceğim. Müminlerimin işaretleri, herkesin ilk arzusu, cinsel organlarını kesme (sünnet), saçsız ama sakallı, kötü huylu, yüksek sesle gürültü yapan, ve her şeyi yemek olacaktır.

Hiçbir ayin yapmadan hayvan etlerini yiyeceklerdir. Bu benim düşüncemdir. Sizin şeylerinizi arındırmak için kullandığınız Kusha (vaftiz suyu serpmede kullanılan çimen, tahıl vb. ezmede havan gibi), Musala kullanacaklardır. Bunun için, dini bozanlar olarak, Müslüman (Musulman) bilineceklerdir. Bu şeytani din benim tarafımdan kurulmuş olacaktır.

Kral bunları işittikten sonra sarayına geri döndü ve hayalet de yerine döndü.

Zeki kral, Bhorajaj, Barahmanas, Kshatriyas, ve Vaisyas’tan oluşan Vamaslarla, ve Shudralar, sıradan insanlar için de Prakrita-Blasha’dan oluşan, Sanskrit dilini kurdu. 50 yıllık krallığından sonra cennet gezegenine gitti. Yarı tanrılartca da onurlandırılan ahlak yasaları yaptı.

Sahte sofuların ülkesi Arya-Varta Vindhyacala ve Himacala ya da Vindhya ve Himalaya adlarıyla bilinen dağların arasındaydı. Aryanlar burada ikamet ederlerdi,ama Vama Sankaralar ise Vindhya’nın aşağı taraflarındaydılar. Müslümanlar Sindhu nehrinin diğer tarafını tutmuşlardı.

Barbara adası üstünde, Tusha ve İsamsiha’nın müminlerinin çoğu yarı tanrıları veya kralları tarafından idare edildiler.””

Bölümün çevirisi burada bitti. Burada yazılan olaylar ile İslam tarihini kıyasladığımızda, İslam peygamberi Hz. Muhammet, sağlığında sadece Suriye, Irak, Yemame, Lübnan, Filistin bölgeleri dışındaki Arap coğrafyasını birleştirebilmiş hatta Yemen, Umman coğrafyaları dahi bunlara eklenebilir. Bu da demek oluyor ki Muhammet asla İndus (Sindhu) nehri ve çevresinde bulunmamıştır.

Müslümanlar İndus nehrine Muhammet’ten 10 yıl sonra ulaşmıştır.

Böyle yazarak Muhammed’i büyücü ve yarı tanrı olarak göstermiştir. Neyse Hintli dinciler de Süryanilerin İsa’ya şeytan ama Allah’tan mektup getirdiği için Yahya onu vaftiz etti diyerek tanrılık kazandırarak aşağılamalarını pek anlamış değilim.

Muhammet adı, İncil’de geçen Tesellici-Faraklit-Baraklitus adlarının Aramicesi olan ve öğretisi Budizm, Zervanili/Zerdüştlük, Sabilik/Mandeizm ve Süryani Hristiyanlığı birleşimi olan, Maniheizmin kurucusu Mani gerçekten şeytan ibadeti olarak Bilinen Zervanilik dini tanrısı Zurvan’ın çocukları olan Hürmüz (Güneş) ve Ehriman (şeytan) Gnostik dininde, Şeytanın 16.000 yıllığına yeryüzüne hakim olması inancı üzerinde, Hürmüz’ün ışığını (Nur) korumak için şeytana adaklarla, namazla ibadeti esas alan bir din kurmuştu. Kuşta türü vaftizler, Sabilik ve ondan doğan Süryani Hristiyanlığında zaten vardı. Ama İslam’da yoktur.

Peygamber Mani, İran şahı I.Şapur zamanında gerçekten Hindistan’a İndus bölgesine, Horasan’a ve Türklerin yurdu Turan/Turfan’a gitmiştir. Kurduğu dinin diğer adı olan Mecusilik de “Maji=Büyü” anlamına gelir. Büyücülük derseniz bunun anavatanı Hint, İran,  Irak, Mısırdır.

Muhammet’in mucizeleri ise tamamen sonradan yakıştırmadır. Yahudi, Hristiyan ve Mecusi, Zerdüşt tanrılarının mucizeleri karşısında Muhammet’in “aklı, okumayı” emretmesi yüzünden benzeri mucizeleri bilinmediğinden, hala eski inançlarını kalplerinden çözememiş sapkın Arap din bilginleri bunları dine yakıştırma olarak sokmuştur.

Ayın yarılması çok eski Grek, Irak Mezopotamya tapınaklarında öğretilen sihir/illüzyon sanatının doruk noktasıydı. Tarihçi Heredot bunu yazmıştır. Muhammet’in göğsünün açılması, İnşirah Suresi Zerdüşt mitinden alınmış Zerdüşt peygamber efsanesidir. Sıra köprüsü Cinvat/Sinvat köprüsü olarak Zerdüştlükte vardır. Namaz Türkler ve İranlılar tarafından bilinen çok eski ibadettir ve Arapça’da Salat olarak söylenir. Ahura Mazda Birdir, Allah Birdir şeklinde çok benzerlikler vardır.

İslam kutsal kitabı Kur’an, en yeni din olmasına rağmen orjinali yoktur diğer Semavi din kitapları gibi Halife Osman zamanında toplanılan 12 el yazması Kur’an’ın yakılmasının ardından yeniden yazılmıştır. Bu yüzden Halife Osman “Kitapları yakan Osman” adını almış ve Şam’da linç edilerek öldürülmüştür.

Sasani imparatoru I.Şapur zamanında Mecusiliği benimsemiş, dinlerini ona göre düzenlemiş olan  Yahudi, Sabi din ulemalarının kurduğu anlayışla ibadet eden Yahudi, Süryani ve Ezdi/Yezidi Araplarına, Muhammet yeni dinini tebliğ etmişti. Bu dinin esas akidesi de önceki dinlerde var olan “BESMELE” nin başına, Müslümanın şeytan ibadetinden ayrıldığını göstermek için “euzubillahimineşşeytanirracim” yani (Recm ile huzurdan kovulan şeytandan sana sığınırım (Sabilikte dişi şeytan Er Ruha’nın kovulması efsanesi)” ibaresini eklemiştir. İşte bu yüzden Süryaniler, Nasturiler hala din kitaplarında “Hristiyanlığı Roma Resmi dinleri arasına sokan Büyük Konstantin, kendisini Britanya adası, İspanya’dan Almanya’ya uzanan coğrafyayı Roma topraklarına kattıktan sonra “Yenilemeyen,Görülemeyen” sıfatlarına sahip Mars’ın kılıcı ilan etmiştir. Ondan sonra bu sıfat ile Roma imparatorları anılmış olmalı ki, Roma İmparatoru Herakles desteği ile İslam’ı Nasrani,Nasturi Hristiyanlığı esasına uygun olarak yayan Muhammet’e Süryani ve Nasturi kaynakları “Marsın Kılıcı”, Kan Dökücü Arap Ahmet, Dini bozan şeytan Bizbat, Sahte peygamber gibi adlar vermişlerdir.  Muhammet adı da yukarıda açıklandığı gibi zaten sonradan eklenmiş görünmektedir. İncil ayetinden, İran Hristiyanlığını kuran Muhmenna/Muhammet/Faraklit olduğunu ileri süren büyücü Mani’ye aittir.

Mani dini de Muhammet’in adı da, dini de Sabi(Mlecchaslar)  dini esaslıdır ve Muh ve Ahmed adlarının birleştirilmesinden oluşturulmuştur. Mani alfabesi ve Muhammet’in Arap alfabesi de Sabi-Arami alfabesinden türetilmedir.

Yazının son bölümleri de Yahudilerin tarihlerini yaşanan önemli olaylardan sonra düzenleyerek, tanrıları önceden bildirmiş havasıyla yazıldığından, Mani döneminde yazılan tarihin İslam İran çağında değiştirildiğini göstermektedir. Tevrat’ın bu bozukluğuna örnek olarak, Musa’ya indiğine inanılan ilk beş kitaptan olan Levililer kitabında ensest ve her türlü eşcinsellik büyük cezalarla yasaklanırken, Musa sonrası bütün peygamberlerin ensest ve homoseksüel olmaları ilginçtir. Bunlara Davut ve Eyüp kitabının girişini, Danyal, Ezra kitaplarını okumalarını öneririm.

Sonuç olarak, bu durmadan ölüp ölüp dirilen Hindu yarı tanrısı bir güzel palavra sallamaktadır. Ancak, gerçekten Sabiler, onların günümüzdekileri Süryaniler de köken olarak adlarını Hint tanrısı Suryo (Güneş) ten aldıklarını ve Hindu kökenlerini inkâr etmezler. Sabilerin de Yahudilerin de asıl gerçek tanrıları Şiva’dır. “Fars dilinde “v” harfi “b” olarak okunurken “b” harfi de “v” okunur. Bu İspanyolca ve kardeş dillerine de geçmiştir. Süleyman’ın aşkı Sebe Melikesi, Sudan Sabilerinin yaşadığı Aksum (Axum) krallığıdır. Sülayman’ın aşık olduğu, Yahweh’in evlenmesine izin vermediği kraliçenin adı da ŞEBA’dır. ŞEBA adını “ŞEVA-ŞİVA” olarak okumak mümkündür. Davut peygamberin tecavüz mağduresi kızının da, Davut’un zorla çağırtıp zina yaptığı Hititli askeri Efron’ın karısı, Süleyman’ın annesi de “Bat Şeba”(Şiva Kız) adlarıyla bilinirler. Kabe’de de Haceri Esved taşı ve Kâbe zaten Şiva Lingam’ına benzemektedir.

Sonuç olarak Arabistan Yahudileri İslam öncesi, Şiva, Mısır, Sümer, İran dinlerinin harmanı bir dine inanıyorlardı. Bu yüzden dinler arasında akrabalık görmek şaşırtıcı olmadığı gibi, şeytan ibadeti de Hindistan dahil yaşamayan ülke yoktur. Birinin gerçek tanrısı ötekinin şeytanı olmaktadır.

Türkçeye çeviren ve yorumlayan

Alaeddin Yavuz

Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı

HİNT PURANALARINDA ADEM HAVA VE EVRENİN YAŞI


Adem ve Hava’nın öğlu Şit peygamber soyundan olduklarını iddia eden Sabiler, Yahudiler ensest toplumlardır. Aile i.i evlenirler, dışarı kız vermezler. Yahduilerine babası olan İbrahim’in eşi Sara ana ayrı kız kardeşidir

Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı