TANRI KRALLAR, DİNLERİ VE JÜSTİNYEN YASALARI


TANRI KRALLAR, DİNLERİ VE JÜSTİNYEN YASALARI

TANRI KRALLAR ÇAĞININ GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

 

En eski din olarak kabul edilen Sümer dininden örnekle başlarsam daha yararlı olacaktır. Sümerlerde krallar, tanrılar ile insanların cinsel ilişkilerinden doğmuş yarı tanrı melezlerden seçilirdi. Her kral tacını ve çobanlık alameti asasını baş tanrıları Anu/Aan’dan alır, rüyasında gördüğü görümler ve vahiylerden oluşan emirlerle halkını yönetirlerdi. Buna Anutuluk da denilirdi.

Sümer Tanrısı Anu.

Bu inanış, Hint İran, Mısır Arap ve Grek dinlerine geçmiş, onlardan doğan Sabilik, Yahudilik, Grek, Roma Mitra dinlerine geçmiştir.

Zerdüşt kitabı Avesta, iran şahlarının soylarının güneş tanrıları Ahura Mazda (Armazd)’ın soyundan olduğunu, kıyamette Armazd’ın Pers/Fars olarak görüneceğini, diğer kavimlerin de Angra Mainyu (Aynraman/Arman/Ehriman) soyundan geldiklerini yazmaktadır.

Sabiler, Arabistan Arapları ve Yahudileri Adem oğlu Şit soyundan geldiklerini, Adem’i İkinci Yaratılış tanrılarının yarattığını, gökte ve yeryüzünde yaratılan Ademlerden bahsetmektedir. M.Ö.2300’lere ait Petra krallığı Ugarit, Ebla metinlerinde dişi şeytan E r Ruha, babası Ay tanrısı Sin’e “Allah’ım…” diyerek yakarmaktadır.

E.H.Yazır’ın Kuran tefsirinde eski Arap tefsir yazarlarının tespitlerinde, Arapların Mekke ve Taif’te bulunan Allah ve üç kızı ile ilişkisinden oluşan 360 tanrı olduğunu ve Arap kabilelerinin her birinin bu tanrılardan birinin soyundan geldiklerini, krallarına Amir/Emir, ruhbanlarına Şeyh denilmesinin bu akrabalıklara dayandırıldığı, İslam ile bu cahiliye devrinin son bulduğu anlatılır.

El Lat, El Uzza ve Menat

Bu yarı tanrı krallar zamanla yerini olağan insanlardan seçilen haberci peygamberlere bırakmışsa da, mutlaka geçmişe dayalı soy kütüğünü gösteren seçkin bir kabile üyesi olmasına da dikkat edilirdi.

Bütün Yahudi peygamberlerinin çoğunun Harun peygambere dayanması ilkesine rağmen, Davut, halktan İşay’ın, sakalı terlememiş, saraya iç oğlanı alınmış oğlu, Süleyman da Davut’un Hititli askerinin karısı ile yaptığı zina sonucu doğan çocuğudur. İkisinin de Yahudi olmama olasılıkları yüksektir. (Tevrat Saul kitabı)

İsmail soyu Yahudilerinden olan peygamber Muhammet de Kâbe’nin koruyucuları olan Kureyş soyundan gelen Ezd kabilesinden bir İsmaili Yahudidir. Gene de özünde mitolojik değerlere uzanan bir soy ağacı gerçeğinden son peygamber ile de kurtulmuş sayılmayız. (İ.İshak -Siretül Resülullah veya herhangi bir , “peygamberin hayatı(Siyer)” kitabından Muhammet soyuna ulaşabilirsiniz.)

Arapların Eşari İslam anlayışlarını, İranlıların 12 İmam Şia geleneklerini sürdürmelerindeki ısrarları da bu “soy gütme gelenekleridir.”

Peygamberlerden mucizeler bekleme geleneği de bu mitsel inanışların kalıntılarıdır ve elan da dinlerde yaşamaktadır.

Eski Yunan’da Hercules, Oidipus ve Theseus ölümlüydüler ama sonradan tanrı sıfatını elde etmiş ve tanrılar katına, göğe, Olimpos dağının üstündeki bulutlar ülkesine kabul edilmişlerdir.

Tevrat Danyal peygamber kitabında, Büyük İskender’in (M.Ö.IV.yy) İran’ın fethinden sonra kendisini “Tanrı” ilan etmesi ve Mısır’a girdiğinde babası olarak Mısır Güneş tanrısı Ammon’u babası kabul etmesiyle başlayan “Tanrı Kral” geleneği, İskender’in ölümünden sonra imparatorluğun dörde bölünmesiyle Mısır’da kurulan Ptolome Grek imparatorluğunun son varisi Kleopatra da Roma imparatorunun karısı sıfatıyla “İmparatoriçe-Tanrıça” olarak kabul görüyordu.

Başlangıçta Yunanistan’ın işgaline kadar Roma İmparatorlarının arabalarına binmeden önce yanlarında kendilerine ” Hominem te esse memento! Memento mori!, that is Remember you are a man, and remember that you are mortal!” “Bir insan ve ölümlü olduğunu hatırla” diyen bir köle bulundurma geleneklerine sahiptiler.

Yunan Ptolome hanedanı geleneği olan “Tanrı Kral/İlahi Monarşi” geleneğine Roma’nın geçişi aşamalı şekilde olmuştur.

Hristiyanlığı Resmi din yapan Konstantin’in danışmanı

İlk olarak, Jül Sezar’ın evlatlığı da olan imparator Agustus, Grek tarzı idareci kültünü eyaletlerde, vilayetlerde uygulamaya başlamışlar ancak Roma’da ve Latin dili konuşulan ülkelerde bunu zorlamamışlardır.

Yaşadığı dönemde çok sevilen biri olan Agustus, ölümünden sonra resmen “Divus” yani “İlahi olan(tanrı değil)”  ilan edildi. Başka kaynaklar da bunu, Sezar’ın (M.Ö.44) ölümünden sonra ilah olduğuna inanıldığından bahisle, “divi filius” (İng-Son of the Deified=İlahileştirilmiş’in Oğlu) sıfatını aldığını yazarak bunu doğrulamışlardır.

Bu geleneği imparatorun yerine geçenler aynı şekilde onurlandırılarak takip ettiler.

İmparator Vespasian’ın sön sözü “-Sevgili kendim, tanrılaştığımı düşünüyorum” olmuştur.

Neron’un şansölyesi Seneca, imparatorun yerine geçen Claudius için “Apocolocyntosis” adıyla alaycı bir eleştiri yazısı kaleme aldı. Yazıda Claudius’un Olimpos dağında tanrılığı kabulünü bir kelime değişikliği “APOtheosis” yaparak alaya almıştı.

Sağlığında ilahilik sıfatını alan ilk imparator, öldürmekten, cinayetten hoşlanan bir paranoyak olan Domitian’dı. Üçüncü yüzyıla kadar yerine geçenler onun kadar şaşaalı olmasalar da, çok sayıda yıkıcı iç isyanlarla boğuştular. İmparator olmak için yerine geçmeye çalışanlar (bir yüzyılda 50’den fazlaydılar), iktidarlarını, “ilahi/tanrısal” sıfatlarını kullanarak yasallaştırmayı denediler.

Bu çağlarda Yahudi ve öteki dinlerdeki muhalifler yüzünden Hristiyanlara yapılan baskılar asla tesadüfi değillerdi.

Hristiyanlığı resmi din ilan eden ancak diğer dinleri yasaklamayıp, kendisini de diğer dinlerin tanrılarının en büyüğü ilan eden Constantin de kendisini ilahlaştıranlardandır.

Hristiyanlığı resmi din ilan etmeden önce tanık olduğu mucizesi şöyle açıklanır;

Konstantin’in gökte gördüğü iddia edilen “Hoc vince=Bununla Fethet” işareti

“Konstantin, kendisinin tanrının en sadık duacısı olduğunu söyleyerek ona seslendiğini ve karşılaşacağı zorluklarda kendisine tanrının sağ elini uzatarak açıklamalarda bulunacağını ve ona büyük içtenlikle yalvarırken göklerden muhteşem bir işaretin ona güneşin ışığının üzerinde göründüğünü, gözleriyle cennette Haç’ın ışığının/nurunu (Hoc Vince) gördüğünü ve kendisine “-bununla feth et” denildiğini söylediği yazılır.

Bu görümle, kendisini hayretler içinde kalmış, bütün ordusu ona tanık olmuş, seferlerinde onu takip etmiş, mucizeye tanık olmuşlardır.

Ve bu olayın nedenlerini düşünmeye başladığında birden gece olmuş, sonra uyumuş ve rüyasında İsa kendisine, göklerde gördüğü aynı işaret ile görünmüş, onun benzerliğinde bir nesne yapmasını emretmiş ve düşmanlarının işlerinden ancak onu kullanmasını söylemiştir.”

Bu şekilde, İran dini temelli Roma Janus şeytan ibadeti dinini kaldırmak için Konstantin, üniformalarının, kalkanlarının, sancaklarının üzerlerine parlak HAÇ sembolü işlenmiş, Tanrı İsa imanıyla yürekleri dolu ordusuyla 28 Ekim 312’de Roma’ya saldırdı. Muhalifi olan Maksentius’un ordusunu Milvian köprüsü üzerinde katletmesinin ertesi günü kendisine açılan şehir kapısına doğru yürüdü.

Roma Senatosu Konstantin’i “Batının İmparatoru” ve sürekli kazandığı zaferleri nedeniyle de Roma’nın tek hâkimi imparatoru olarak ilan etti.

Yüzyıllarca Hristiyan katliamı, sürgünü yapan Roma imparatoru, kendisinden önce İran’a sefer açmaya kalkan Roma imparatorlarının, “İran, tanrının seçilmiş kavmidir, felaketleri üstümüze mi çekmek istiyorsun” suçlamasıyla öldürülmesini ve asırlardır İran’a karşı başarı sağlayamadıklarının verdiği ezikliği, Hristiyanlığı kullanarak İran dini etkisinden halkını kurtarıp, onları savaşa razı edebileceği gerçeğini görmüş olmasıyla böyle bir masalı uydurduğunu bütün din tarihçileri yazmaktadır.

Nasılsa, zaten tanrı veya yarı tanrı sıfatı taşıyan imparator Konstantin, İsa’nın gelinleri olan “12” havarisi/öğrencisi/peygamberinden öne geçmiş ve İsa/Allah ile doğrudan görüşmüş, Roma’yı da askeri darbe ile ele geçirerek, Roma Hristiyanlığının temelini atmıştır.

Bunun ikinci adımı da Hristiyanlığı yazan Nasıra’lı Ferisi Yahudilerini de diğer Yahudileri de “İsa/Allah’ı öldürtmekten mahkûm etmek” ve onların dinini benimserken devletten uzak tutmak, soykırımlarını sürdürme siyasetini de eksik etmemiştir.

İsa, Nasranilere göre insan doğmuş ve sonradan tanrı sıfatına ermiş bir yarı tanrıdır. Aslında Nasranilerin İsa’yı peygamber saydıkları, Roma Katolik baskısıyla bu yoruma zorlandıkları inancındayım. Çünkü, İsa’yı dişi şeytan Er Ruha’nın erkek şeklinde göründüğüne inanan Süryanileri Roma’nın soykırıma uğratmaları gerçeği önümüzde durmaktadır.

Constantin zaten, ölünce tanrılığa erişecek bir yarı tanrı, Roma dini dışındaki kavimlerin tanrılarının en büyüğü olan yaşayan tanrı iken, İsa’nın peygamber olması, tanrı kralın, kulluğa terfisi kesinlikle yakışık almayacak bir durumdu.

Böylece, İran ile ne zaman savaşa tutuşsalar, devleti zayıflatmak için sürekli isyan çıkartan Yahudiler ve Yahudi Hristiyanlar Roma’nın aşağılık, asi tebalarıydılar. Bu köle Yahudilerin çıkardığı bir dinin kabul edilmesi Roma için zaten yeterince aşağılayıcıydı ve Yahudi köle İsa (Urisa)’nın peygamberliğinin, Hristio’dan Christ/Krist adıyla peygamberlikten tanrılığa yolculuğu da bu gerekçeyle açıklanmış olmaktadır.

Roma tanrısı iki yüzlü Janus

Sadece III. yüzyılda, Hint, İran ve Sabilerden ithal edilen ilahilik sembolü olan başları ve taçları üzerinde, “Işık/Nur Saçan Hale” ile imparatorların resmedilme gelenekleri başladı. Hale’nin bir diğer temsil şekli de başlara giyilen sarık (türban)tı. Haç da Zerdüşt İran Mitra dininden Grek ve Roma Mitra dinine geçmiş zaten mevcut olan bir semboldü. Bu yüzden Roma, Vatikan’ı inşa ettiğinde, taştan doğan Mitra kişiliğindeki iki yüzlü şeytanları Janus heykelini kaldırıp yerine İsa’nın değil, Roma’da Hristiyanlığı yayan havari Petrus(Taş/kaya)’un heykelini dikmesi de manidardır.

Ben, sadece verilere bakarak tanrı sıfatlarının eskiye uygun şekilde yeniden düzenlenerek sembolik değişiklik yapıldığı inancındayım. Hristiyanlığın, gerçek anlamda kabulü ve yaygınlaşması ancak, Hristiyanlık dışındaki tüm dinleri yasaklayan Jüstinyen(M.S.540’lar) döneminde gerçekleştiğine tanık oluyoruz.

Başında Babil sarığının Hristiyan uygulaması olan HALE ile kendisini TANRI olarak resmettiren İki Roma’yı yeniden tek devlet yapan, zamanın en büyük hukuk reformcusu Büyük Jüstinyen

Hristiyanlığın kabulü ile başlarının üstünde nur/ışık halesi ile resmedilme geleneği terk edildiyse de önemli kısımları kaldı. Altıncı yüzyılda imparatorların vergi toplama memurlarının, “comes sacrarum largitionum (Kutsal/Ulu Bağış’ın Hesapçısı)”  ifadesiyle belirlenmiş rütbelerinde bu izlere rastlamak mümkündür. Hristiyan imparatorlar artık tanrı olarak sayılmıyorlar, azizler gibi resimleri yapılmıyordu ama 540’larda Jüstinyen’in başında hale ile resmedilmesi hariç elbette.

Bu gelenek sadece Roma’da kalmamış, günümüze de intikal etmiştir. Müslüman ülkelerde de, peygamber Muhammet ölünce yerine seçilen HALİFE’ler, de yeryüzünde tanrının işlerini yapmak, dinini koruma görevleri nedeniyle şefaat umulan insanlar olarak görülmüşlerdir. 12.yy.da Mısır’da kurulan Dürzi Fatımi kralı El Hakim tartışmasız “Allah” olarak ilan edilmiştir.

İran Sünniliği olarak da bilinen Yezidilik aslında bir şeytan ibadetidir ve bir mezhebi de Dürziliktir. Osmanlı padişahlarının da adlarına baktığımızda “Bayezid” adı “Ba=Ruh/Cin,Tanrı ve Yezd/Ezd, Ezd adlı  tanrının birleşik adı olan “Yezid’in Ruhu” günümüzdeki Humeyni dinindeki haliyle “Ruhullah” adının karşılığıdır. Başka açıklaması da eski Hint, Moğol, Tatar, dillerinde BAY-TANRI; EZD=İran tanrısı Yezd’in adıdır. Birleştiğinde “Tanrı/Bay Ezd” adına ulaşırız. Bunlara Yıldırım Bayezit, II.Bayezit adlarını örnek verebilirim.

Osmanlı padişahlarına uzun yıllar mekan olmuş Topkapı Sarayı Bab-ı Selam (Selam kapısı) girişinin üzerinde “BESMELE” yazılıdır. Bu yüzden atla giriş yapan tüm yerli ve yabancı elçiler buradan atından inerek geçmek zorundaydılar ve sadece padişah bundan muaftı. Çünkü, o yeryüzünde Allah’ın, dininin temsilcisi ve koruyucusuydu. Neyse bu zor görevi 03 Mart 1924’de bir şekilde son buldu. Demek ki hiçbir kutsiyeti olmayan uydurma bir görevmiş. Yoksa Allah onu niye görevinden alsın ki?

Topkapı Sarayı Bab-ı Selam kapısı

Padişahların kutsanması bununla da bitmiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Bitlis Hanı Abdal Han’ın isyanı bastırmakla görevli Melek Ahmet paşanın ALLAH YERİNE PADİŞAHTAN YARDIM DİLEDİĞİNE TANIK OLUYORUZ.Okuyalım;

““-İlahi! Kuvvet ve kudret, yardım ve fesat senindir. Verme, koruma ve doğruluk, iyilik ve büyüklük yine senindir. Dini Mübin gayretine bir fırka Muhammed ümmetini başıma topladım. Elimi yüzüme alıp, kapına dilenmeye geldim. Onu hiç boş döndürmedin. Yine eşsiz padişahımdan dilerim ki, Ahmed’in bu ricasını da kabul edip bu kadar insanı acındırma. BU YEZİDİ HAŞERATINI SEVİNDİRME!

Allah’a atfedilmiş sıfatlardan “hayır ve şer” kavramı “yardım ve fesat”  şeklinde verildiği gibi nerdeyse Allah’ın Esmaül Hüsnalarının en önemli sıfatları da padişaha bu duada atfedilmiştir.

Bitlis’li Süryani Ermeni dönmelerinden Said-i Kürdi; Said-i Meşhur olarak da bilinen yarı deli, okuryazar olmayan birisi, İngiliz Mason İslam dinlerinden olan Efganilik’ten düzenleme, Selefi Mısır (Dürzi-Yezidi) dini geleneğine uygun üretilmiş Nurculuk adlı sayıklamasında, gençliğinde rüyasında içki yüzünden uyarılması istenildiği gerekçesiyle 16 yaşında cezalandırmak için gittiği valinin korkusundan kaçarken atının çarptığı bir çocuğu öldürdüğünü, köylülerin saldırı üzerine bir su havuzuna sokarak çocuğu dirilttiğini (vaftiz), Bitlis Rus işgalinde (1916) sözde Ruslara savaşırken göğsüne isabet eden üç top güllesinden zayıf düştüğünü ancak hafif yaralanmasını anlatması ile, her biri bir topçu bataryasını imha edecek güçteki üç Rus kovanöı top mermisi ile misket gibi oynadığını ifade etmesi de bu şirklere çağdaş örneklerdendir. (Ruslar, Bitlis işgaline yardımlarından dolayı Said-i Kürdi’nin yandaşları Şeyh Said ile Dersim’li dönme Ermeni Seyit Rıza’ya kahramanlık madalyası taktıklarını gösteren video kaydını yayınlamışlar, bu kayıt elan Odatv” internet gazetesinde mevcuttur. Ki bu kayda göre Said-i Kürdi ve yandaşlarının Bitlis’i savunmayı bırak, Ruslara teslim ettikleri için madalya almış, Türk ve Müslüman soykırımı yapmış hainler olduklarının da delilidir. Ki bu video yayınlanmadan önce  bunu “Deliüzzaman mı Bediüzzaman mı” ve “Said-i Kürdi Deliüzzaman’ın Yahudi, Vatikan, Hristiyan Kökenleri” başlıklı araştırma yazımda bu kişinin yazdırdığı Lema, Şua, Risale adını verdiği broşürleri inceleyerek çözmüş, delillendirmiştim.

Bu osmanlı’da da kalmamış günümüz siyasilerinden R.T.Erdoğan’a da Düzce milletvekili Fevai Aslan tarafından “Allah’ın sıfatlarının çoğuna haiz” denilmesi, diğerlerinin “-Erdoğan’ı gördüğümüzde Sallallahüvessellem” deriz gibi sayısız  “ilah tanrı”  geleneklerinin yaşatılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz.

Bunları sayısız şekilde çoğaltmak mümkündür.

Müslümanlarca “Allah’a Şirk koşmak” olarak tanımlanan bu davranışların hem İslami literatürde hem de evveli Hristiyan, Ortodoks Hristiyan ve Yahudi literatürlerinde ve mitolojide hala kullanılması aslında insanlığın hiç ilerlemediğinin de kanıtıdır.

Bu şartlarda Müslüman olan İranlıların ve diğer İslam toplumlarının Allah ve Cebrail’i, meleklerini “çekik gözlü tanrılar” olarak minyatürlerde tasvir etmeleri de tuhaf karşılanmamalıdır.

İslam’ın çıkışını “Hak geldi batıl zail oldu” diye avunanlar, peygamberin, sahabelerinin,ensarın adlarının başlarına R.A;SAV ve benzeri sıfatlar ekleyerek, bir takım mucizeleri atfederek putlaştırmaları aslında İslam’a göre kafirliğin ve müşrikliğin, bilerek-bilmeyerek temsilciliğini yapmaktadırlar. Çünkü, en eski İslam kaynaklarında bunların hiç biri yoktur.

İslam ile dahi, Nasranilerin, Roma’nın “yarı tanrı kral, peygamber” kültünden, mucizeleri olmayan, doğruyu adaleti tavsiye eden “İnsan peygamber kültüne” geçmeyi bu Arapların ve diğer ensest kavimlerin soy düşkünlükleri yüzünden insanlık başaramamıştır.

Bunun iki yolu vardır. Ya sosyal adaleti üstün tutan  İslam’ın başında çıkmış Mürcie anlayışının devamı sayılabilecek Sosyalist İslamcılara kulak vermek, bu tarz bir din yapmak veya dinleri tümden yeryüzünden kaldırmak insanlığın ilerlemesi için büyük fayda sağlayacaktır.

Bu olması gerekendir, ama olacak olan ise bunun tersidir ve 20.yy. da tüm kazanılmış demokratik hakların ve özgürlüklerin elden çıkarılıp, halkların cehalete ve köleliğe teslim edileceği “dinci siyasal rejimler” çağı sadece Türkiye’yi değil, Amerika başta Avrupa ülkelerini de tehdit etmektedir.

Binlerce yıllık, din savaşları ile yeryüzü insanlık ailesinin birbirlerini yok etmeleri son bulmalıdır, bulmazsa, gezegen yaşamının son bulacağı kesindir.

Hepimiz bu gezegende yaşıyoruz, insanlığın geleceği hakkında takdir insanlarındır.

Şimdi, bir başka çeviri yazım olan Eski Roma’da aile ve aileyi oluşturan, kadın-erkeklerin, kız ve oğlanların durumlarını okuyacağız. Çünkü toplumun yaşantısı din ile, yasaları da din temelli toplum yaşamı üzerine kurulur. Bu nedenle bu yazı bizim, bazen dini geleneklerin toplumu tatmin etmemesi ve devletin vergi, asker toplama, savaş ilan etme gibi ihtiyaçları yüzünden doğan hukuku anlamamızı da kolaylaştıracaktır.

 

ESKİ ROMA’DA EVLİLİK, ERKEK VE KADIN

ROMA’DA EVLİLİK

-Roma’da evlilik,aileleri korumak anlamında bir görev olarak görülürdü. Evliiklerin çoğu,yasal haklara sahip çocuklar elde etme amacı başta olmak şartıyla, aileler arasında bağları güçlendirmek için ebeveynler tarafından ayarlanırdı. Romalı bir erkek evliliğe düşük nazarla bakardı ve sadece, yasal çocuk yapmak için evlenirdi.

14 yaşına geldiğinde kızlar evlenmeye zorlanırlardı. Ailesinin sosyal konumunu yukarı taşıma geleneği yüzünden bir erkek için evlenip boşanmak genel bir alışkanlık değildi. Bu evliliği aşağılama geleneği Hristiyanlık yükseldiğinde de Roma nüfusunun düşük kalmasına etkili olmuştur.

-Evlilikler büyük tantanalar, gösterişlerle yerine getirilmelerine rağmen devlet ve dini yapı tarafından tanınmamıştır. Tek yasal gerçek mesele çocukların “yasal mirasçı” olabilmeleriydi. Romalılar, yasa aklıyla, ölüm veya boşanma hallerinde mirasın nasıl bölünebileceği hakkında oldukça sofistike belgeler ürettiler. Bulunmuş en eski belge Mısır’da M.Ö.IV.yy’a ait bir Yahudi evlilik sözleşmesidir*. Bu sözleşme, 14 yaşında bir kız için “6” inek karşılığında bir değiş-tokuşu içeriyordu.

*(Bu tarihte Mısır Grek Ptolome hanedanı idaresindeydi. Roma küçük bir şehir devletiydi. Grekler Pers idaresindeydi. Böyle olsa da Roma’lıların gelenekleri Greklerden, Greklerin de Sabi- Yahudi, Mısır Araplarından farklı değildi. Dini yaşamlarında her ne kadar İran Mitracılığı olsa da, Arami Sabi dini anlayışı hakimdi. Alaeddin Yavuz)

-Evliliklerin çoğu gençler arasındaydı. Kızlar 12 yaşında, erkekler 14 yaşında evliliğe hazır kabul ediliyorlardı. “25” yaşında bekar bir erkek ve “20” yaşında evlenmemiş bir kız para cezasına çarptırılıyordu. Gelinlerin bakire olmaları ilkeydi. Erkeklerin daha önce fahişelerle veya köle erkeklerle cinsel ilişkileri olması isteniliyordu. Bazı çocuklar bebeklikte nişanlanıyorlardı (Doğu Anadolu’da beşik kertmesi.Alaeddin Yavuz).

-M.S. I.yy.da Agustus döneminde doğum oranının düşmesi üzerine kalabalık ailelere vergi indirimi ve çocuk düşürmelere sert davranan yasalar getirildi. Halk çok sert evlilik yasalarına maruz bırakıldı, zina, töreye aykırı hareket etmekten, baştan çıkarmaya,, kadının erkeğe ihanetini keşfeden erkeğin, yüzüne onu suçlaması şeklinde değiştirildi. Zinacı çiftlerin malarına el konulup,ülkenin farklı yerlerine sürgüne gönderilmeye ve evlilik yasağı getirilmesi sağlandı. Bu yasaları getiren Agustus, erkeklerin eşlerinden çok fahişeler ve cariyelerine enerjilerini harcadıklarına, bu yüzden nüfusun düştüğüne inanıyordu.

Agustus döneminde kadınlara boşanma hakkı verildi. Kocalar, metreslerini görebilirler ancak onları tutup evde barındıramazlardı, dullar, boşandıktan 18 ay sonra iki yıl içinde evlenmeye mecbur edildi.

Üç veya daha fazla çocuklu ebeveynlere mülk, mesleki teşvikler gibi ödüller verilirken, çocuksuz çiftler, bekarlar hakir görülüyor ve cezalandırılıyorlardı. Bu reformların sonunda boşanmalar roket hızıyla artmıştı.

Boşanmak basit bir işlemdi. Boşanmak isteyen bir erkek, yerel sulh hakimine gidip sadece bir boşanma belgesi alınca iş bitiyordu. Bir kadın boşanmak istediğinde, boşanma belgesi inkar edildiğinde yok sayılıyordu.

-Eski Roma ve Greklerde boşanma oldukça genel bir uygulamaydı.Boşanma için yasal zemin üretmek zorunlu değildi. Bir erkek, artık istemiyorsa eşini hemen boşayabiliyordu.

Roma’da boşanmak ise Medeni Hukuka göre üç şekilde yapılıyordu, bir haberciyle “topla eşyalarını” şeklinde bir not göndererek veya karısı ona söylemeden bir yere gittiğini bildirdiğinde hemen boşanılıyordu. (Kynk-People Almanac)

ROMA DÜĞÜNLERİ VE DÜĞÜN GECESİ

-Roma düğün törenleri ilahi ve insani ritüeller serisinden ibaretti. Gelin,şafağı temsil eden portakal rengi bir peçe örterdi, beyaz veya portakal rengi kemerli bir elbise giyerdi ve kemer veya uçkur “Herkül düğümü” denilen bir düğüm ile bağlanırdı. Gerdek gecesi erkek onu çözmek zorundaydı. (Anadolu’da hala bu gelenek vardır ve düğümü sabaha kadar çözemediği için muradına erememiş erkeklerin alay konusu edildiği çok sayıda fıkra, olay hala halk arasında anlatılır.Alaeddin Yavuz).

Düğüm Bağlama” ifadesi, kemere atıf yapmaktadır. June evlilik geleneği June ile ilişkilidir

Juno

Evlilik ve doğum tanrıçası June’dan Haziran ayı adını alır.

-Düğün töreninde domuz kurban edilir ve davetliler ahlaksız şarkılar söylerlerdi. Buğday veya arpadan özel düğün pastası yapılır bereketi temsil ettiğinden gelinin başı üzerinde kırılırdı. Pasta kırıntıları gelin ve damat tarafından yenilirken, davetlilerin de üzerine atılır, sonunda da gelinin başı üzerine atılırdı. Gelin başı üzerine davetlilerve bereketi temsilen buğday, arpa gibi tahıl taneleri atılırdı.

-Toplum tarihçisi Paul Veyne, Roma gerdek gecesini tanımlarken; “Roma gerdek gecesi resmen kadına yasal tecavüz gecesiydi”, erkek, kadını bir köle gibi istediği şekilde kullanabileceğini kabul ettirmek amacıyla kadın erkeği tarafından taciz edildirdi.. Bunu cinsel ilişkiye bir başlangıç olarak yorumlamak zordur. Kadının korkusuna ve mufakatının olmamasına rağmen, erkeğin ilk gece önce bekaretini bozması gelenekti ama anal yoldan kullanmakatan kaçınması da düzenlenmişti.

ESKİ ROMA’DA ERKEK

-Genç erkeklerin fahişeleri ve erkek aşıklarını ziyaret etmeleri teşvik edilirdi ve evlendikten sonra eşlerine ait olmaları, ev erkeği olmaları istenilirdi. Anne ve babaları sağ ve onların kanatları altında oldukça, kız veya erkek ayırmaksızın çocuklar babalarına “EFENDİM” diye hitap ederlerdi. Bazen, babaları tarafından ölüme mahkum edildiklerinde çocuklar haliyle hayal kırıklıklarına uğrarlardı.

Oğullar, bir işe, bir meslek hayatına başlamak için babalarının onayına ihtiyaçları vardı. Gelirleri babalarına aitti. Bu stres ve baskılardan doğan düzenlemeler bazen çocukları babalarını öldürmeye, babaları da çocuklarını miraslarından mahrum bırakmaya teşvik ediyordu.

ESKİ ROMA’DA KADIN

-Roma’lı kadınlar Grek kadınlarına göre biraz daha iyi durumdaydılar. Evlerinden şaperonları (koruyucu yaşlı kadın) olmadan ayrılabiliyorlar, evlerine gelen kocalarının misafirleriyle sosyalleşebiliyorlardı (Grek kadınlar bunu yapamazlardı) ve gladyatör dövüşlerine, kadınlar için ayrılan yerlere oturabildikleri drama seyretmeye gidebiliyorlardı. (Kynk_Grek and Roman life Ian Jenkins Biritish Museum)

-Romalı kadınların çocuklarını büyütebildikleri, kocalarına kölelerin yaptıkları gibi su getirmek, yemek pişirmek, örgü örmek gibi hizmetlerde bulunabiliyorlardı. Cato, bir erkek kadını yanağından öptüğünde onun içki içip içmediğini anlamak için öperdi” der.

Kadınlara, erkeğin malı gözüyle bakılırdı. Evlilik çağına geldiklerinde iki tür seçenekleri vardı; Manu ile evlenmek,yani kocasının malı olmak ve manu’suz evlenmek yani, babasına ait olarak kalmak ve onun mirasından yararlanma hakkını korumak için tekrar babasınca sahiplenilmiş olmak.

-Yüksek sosyeteye mensup Roma’lı kadınlar bu günkü çağdaşlarından çok farklı değillerdi. Bazıları sabahları kalkar, makyajlarını yapar, doğru elbiseleri seçer,öğleden sonrayı alış veriş yaparak ve akşam vereceği parti için ev halkını örgütlemekle meşgul olurlardı.

Birileri ÇARŞAF- PEÇE MÜSLÜMAN KIYAFETİ DER. OYSA İSLAM KIYAFET DEVRİMİ YAPMAMIŞTIR.

M.Ö.195’de kadınlara boyalı elbiseler giymek ve çekilen arabaları sürmek, onlarla gezme hakları verildi. Agustus idaresinde kadınlar boşanma haklarını elde ettiler. Roma, Bizans ve Greklerde kadınların peçeli olmaları genel bir uygulamaydı.

Kaynak; Goddess, Whores, Wives and Slaves Book; Women in Classical Antiquity –Sarah Pomeroy- New York Hunter College’de klasik bir profesör.

 

Dilimize çeviren ve yayınlayan

Alaeddin Yavuz

 

Roma’nın aile geleneğinde boşama olayında “bir erkeğin kadının eve gelmediğini söyleyerek kolayca boşaması” bana İslam’da aynı gerekçeler ile bir erkeğin üç kez kadına “boş ol” demesinin de Roma hukukunun Arap geleneğine yansıması olarak görünmektedir. Daha bir çoğunun da okurken İslami geleneklerimize ne kadar uygun olduğuna tanık oldunuz.

Şimdi Tanrı Krallar metnini hatırlayarak, Tanrı krallardan, başına kutsal HALE koydurarak kendi Ayasofya kilisesinde mozaiğini yaptırmış Büyük Jüstinyen’in Tanrı yasalarını okuyalım.

 

JÜSTİNYEN YASASINDAN SEÇMELER

OF THE INSTITUTES OR ELEMENTS OF OUR LORD THE MOST HOLY EMPEROR JUSTINIAN.

EN KUTSAL İMPARATORUMUZ, TANRIMIZ(1) JUSTINIANIN ÖĞRETİLERİNİN İLKELERİ

(1)Hristiyanlığı resmi din ilan eden ve İstanbul’u inşa ettiren imparator Konstantin, kendisini, Roma idaresindeki bütün ulusların dinlerindeki tanrıların en büyük tanrısı ve kendisini de yeryüzünün tanrısı ilan etmişti. Bu sıfatın, Hristiyanlığın dışındaki tüm dinleri yasaklayan, tek din olarak Hristiyanlığı yasalaştıran, 476’da yıkılmış Batı Roma’yı tekrar ele geçiren ve Roma imparatorluğunu yeniden tek devlet yapan Jüstinyen’den de OUR LORD=TANRIMIZ olarak bahsedildiğini okuduk. Aynı terim aşağıdaki cümlede, Allah olarak kabul ettikleri İSA için de kullanılmıştır. Bu terimin bir imparator için kullanılması günümüz Müslüman ve Hristiyanlarına ters gelse de gerçek budur. Bu terimi, Rab, sahip olarak da çevirsek, terim İslam’da da aynı zamanda Allah’ın “Rabbülalemin=Alemlerin rabbi, öğretmeni-sahibi” gibi sıfatlarından başka şey değildir. Jüstinyen Anayasası da bir tanrı olarak onun öğretilerinin ilkeleridir, öyle başlık atmışlar zaten. Alaeddin Yavuz.

IN THE NAME OF OUR LORD JESUS CHRIST.

TANRIMIZ, JESUS CHRİST (İSA)’İN ADIYLA;

(Tanrımız İsa adıyla derken Bismillah=Tanrının adıyla ifadesini de görüyoruz. Böylece Hristiyanların da Besmele çektiklerine dikkatinizi çektim. Ortdodks Hristiyanlar olan Süryaniler, Nasturiler, Gregoryenlerde Besmele/BismilLah/BismilLat, Allah, Lailaheillallah, Allahüekber asırlardır zaten olan bir terimdir. Antik Sabiler ve Din Kitapları yazımda geniş bilgiler, açıklamalar, tarihi belgeler verilmiştir. Alaeddin Yavuz)

ANAYASANIN ÖN SÖZÜNDEN ALINTILAR;

İmparator Sezar, Flavius, Jüstinianus, Alemannicus, Fransicus, Germanicus, Anticus, Alanicus, Vandalicus, Africanus, Pious, Happy, Renowned, Victor and Triumpher ve hatta Augustus bile yasa öğrenmeyi arzu edenlerdir.

İmparatorluğumuzun görkemi sadece seçkin ordularımızla değil ve hatta yasalarımız ile de korunmaktadır, böylece hükumetlerimiz savaş ve barışta da Roma hakimiyetini sadece düşmanla yaptığımız savaşlardan zaferle çıkarak değil, sinsi içimizdeki düşmanlarımıza karşı da yasal önlemler alarak kötü insanların çirkef kumpaslarını bozguna uğratabilmektedirler.

1-Bu iki bölümlü yasayı, Tanrının yardımı ile ve büyük dikkat ve özenle tamamladık. Göksel gücün yardımları ile uzun zaman içinde yaptığımız fetihlerimiz ile imparatorluğumuzun parçaları olan Afrika ve diğer sayılan eyaletlerimiz olan Roma hakimiyetine savaçşı, yiğitlerimizin savaş yetenekleri ile idaremize boyun eğen barbar uluslar,Bizlerin derlediği ve resmen yayınladığı yasalarla yönetilmektedirler.

2- Şimdiye kadar olan kafa karıştıran konuları olan okyanusun derinlikleri gibi derin eski hukuk bilimimize ait bir çok ciltlere dikkatimizi verdik ve sonunda olduğu gibi işlemlerimizi cennetin hatırına tamamlayıp İmparatorluk Anayasamızı mükemmel uyumlu hale getirdik.

3-Tanrının inayeti ile bunu tamamladık ve kutsal sarayımızın eski Quaestor’u (Yargı ve maliye müfettişi denilebilir) olan meşhur Tribonyalı ustayı, Theophilus ve Dorotheus’u ve öne çıkan profesörleri (hukuka yatkınlıkları, bize olan bağlılıkları, emirlerimize olan itaatkarlıkları gibi çok konuda kendini kanıtlamış olanları) çağırdık, ve onları önerilerimiz ışığında, eski masallardan değil, hukukun temel ilkelerini İmparatorluğumuzun görkeminden öğrenebileceğiniz Hakimiyetimizin ilkelerini çizmeye yönlendirdik; böylece gözleriniz ve kulaklarını tam olmayan hiçbir şeyi algılayamayacaktır, her şey gerekçelerle uygun içindedir. Ve eski zamanlardakli İmparatorluk anayasamızda, bu okuduklarınız dört yıl öncesine kadar hemen hemen hiç geçmezdi, şimdi ise yeni bir başlangıç ile yürüttüğümüz işlemler sayesinde onur ve mutluluğa değer, hukukta başlangıç ve sonu öğreten yasaları Egemenliğimizin ağzından çıkartıyoruz.

4-Digest ve Pandect’lerden oluşan ELLİ KİTAP’ın, güzide kişiliğe sahip Tribonyalı ve öteki öne çıkan şöhretli insanlara öğretilerimizi takip eden dört kitaba bölünmüş hukuk bilimimize ait temel ilkelerin bütün eski kanunlardan toplanarak tamamladık.

5-Özet olarak, eskiden pek dikkat çekmeyen, kullanılmamış ilkeler İmparatorluk tarafından yeniden gösden geçirilerek açıklamanın temel ilkeleri belirlenmiştir.

6- Bu öğretiler eski kitaplarımızdan ve özellikle büyük tefsircimiz Gaius’un günlük zabıtlarından ve öğretilerinden ve daha önce Bize bildirilmiş olan ötekilerin çalışmalarından toplanmıştır, ve onları tamamıyla okuyup, gözden geçirdikten sonra Anayasamızın tüm yetkisini onlara göre uyarladık.

7- Sorumluluğunu alacağınız, büyük neşe ve coşku ile hazırladığımız Kanunlarımız, okunduğunda sizi tam bilgilendirecek, okumayı tamamladktan sonra sömürgelerimizi ve size teslim edilen aynı idari bölgeleri yönetmekte size esinlenebileceğiniz yetenekler kazandırabilecektir.

Tanrımız Jüstinyen’in ve Augustus’un da üçüncü Konsüllükleri sırasında, Aralık Kalend’inin on birinci günü Constantinople (İstanbul) da çıkarıldı.

 

TANRIMIZ, JÜSTİNİAN’IN BİLİMSEL KURAMLARI

KİTAP I

BAŞLIK I

KANUN VE YASA İLE İLGİLİ

 

Adalet, hak eden herkese sürekli ve sabit istek varmektir.

1-Hukuk bilimi, insani ve ilahi meseleleri bilmektir ve içeriği de neyin adalet, neyin adaletsizlik olmasıdır.

2-Bu bölümler genellikle anlaşılmıştır ve Roma halkının hukukunu açıklamak üzereyiz, ilk bahiste basitçe anlatılmış konular ayrılsa bile en uygununun büyük dikkat ve tamlıkta yapılacağı görülmektedir, Bunun için biz, başlangıçta, detayların çokluğu ve çeşitliliği ile bir öğrencinin tecrübesiz ve eğitilmemiş aklıyla hala yükleme yapmaktayız.

İki şeyden birini getirmek üzereyiz, ya ona sık sık güvenmeyerek, tüm emeklerine güvensizlik göstererek genç adamın cesaretini kırıp, tüm çalışmalarını bıraktıracağız ya da kuşkusuzca ve çok çaba sarfetmeden onun getirdiği hızlı, daha kolay yolda gidiyorsa, hedefine yönelteceğiz.

3- Sonraki ifadeler, hukun ilkeleridir; Namuslu yaşa, başkasını incitme, her bireye, kendine ait olanı ver.

4-Bu çalışmanın iki dalı vardır, ismen; Kamu ve Özel.

Kamu hukuku, Roma hükumetinin idaresini ilgilendirir.; Özel Hukuk, bireylerin haklarıyla ilgilidir.

Özel Hukuk, doğasında üç bölümden oluşur, Doğa Hukukunun ilkelerinin, Kavimler Hukukunun ve Medeni Hukukun düzenlenmesinden ibarettir.

 

BAŞLIK II

 

Doğa Hukuku, Kavimler Hukuku ve Medeni Hukuk;

Doğa Hukuku, tüm hayvanların düşünüldüğü doğadır, bunun için insan tabiatına pek uymaz ama tüm, havada, karada, denizde yaşayan yaratıklara kökenlerine göre uygulanabilir. Bu yüzden de erkek ve dişiliğin birleşiminden evliliğin düzenlenmesinin doğuşuna; ve bu yüzden çocukların eğitimlerinin düzenlenmesinin çıkarımına, bu hukuk bilgisinin diğer hayvanlara bağışlanmasını göreceğiz.

1-Medeni Hukuk ve Kavimler Hukuku aşağıdaki şekilde bölünmüştür; Bütün insanlar, bazıları kendilerine ait, bazıları insanlığa ait olan yasalar ve geleneklerle yönetilirler;

Her halk, medeni hukuk ile şekillenmiş kendisine ait bir hali umum eyaletlerde olduğu gibi kurmuştur.

Kavimler Hukuku, bütün milletlerin kullandığı, halklar arasında eşit olarak gözlenen ve bütün insanlık arasında doğal nedenlerle yasalaşmıştır. Bütün insanların bir parçası olarak Roma halkı da kendilerine özel bir yasa yürürlüğe koymuştur. Kendi özel yerlerinde kendi farklılıklarını açıklamayı önereceğiz.

2-Medeni Hukuk adını her bir eyaletten alır, örneğin, Atinalılardan biri Solon veya Draco’nun Atina Medeni Hukukunu isterse, bu manada hiçbir hata yapmaması gerekir, Biz, Romalılar Romalıların Medeni Hukukunu ya da Roma vatandaşlarınca çıkarılan Quirinus’dan şekillenmiş Quirites- Jus Quiritium’u kullanır diyeceğiz. Her ne şekilde olursa olsun, eyaletin adını eklemediğimizde, sadece adını vermeden bahsettiğimiz şair deyince, nasıl Greklerde   Homer, bizde Virgil anlaşılıyorsa öyle anlaşılacaktır.

Kavimler hukuku,bütün kavimlerin kendileri için yaptıkları düzenlemeler ve gelenekler nasıl ki tamamen insan ihtiyaçlarından oluşmuşsa, tüm insan ırkı için de öylesine geneldir. Savaşlarda ortaya çıkan esaret ve kölelik, bütün insanlar özgür doğdukları için nasıl ki tabiat hukukuna ters ise bu yasaya göre bütün sözleşmeler, satınalmalar, satışlar, kiralamalar, depositler, kiralamalar gibi sayısız işlemler bu yasa ilkesine yakındır.

3- Yasamız, Grekler arasında da olduğu gibi yazı ve yazılı olmayan yasalar olarak kullanılmaktadır. Yazılı Hukuk Yasaları, Plesbiscita, Senato Kararları, İmparatorun Kararları,Yüksek hakimlerin emirleri ve Jüri conseyinin yanıtlarından oluşmaktadır.

4-Bir Yasa, Roma halkının kurduğu, senatör hakimlerin oluşturduğu bir Konsülün şartları sorgulayarak oluşturdukları bir sonuçtur.

Plebiscitum, plebeinaların (avamın) hakimlerinin tribünü olarak da anlaşılan yargıçların sorgulamaları üzerine kurulmuştur. Plebeianlar, soyları yüzünden halktan ayrılırlar; bütün vatandaşlar, patricianların seçkinleri, senatörleri bile halk ve plebianlar terimleri içinde sayılmışlardır. Plebiscita, Lex Hortensia’nın pasajından beri aynı kanun gücüne sahiptir.

5-

6-

7-

8-

9- Yazılı olmayan yasalar, uzun gözlemlerle gelenekleşmiş, yasaya benzeyen, işletildiğinde halkça yaptırımı olan, onaylanmış geleneklerdir.

10-Yakışıksız olmayan şekilde Medeni Hukuk iki dala ayrılmıştır;   Kökenlerini ad olarak Atinalılar ve Lacedaemon olarak bilinen iki yasadan almaktadır; bu yasaların uygulanmasında Lacedaemonyalılar ve Atinalılar yasa olarak hizmet veren kuralların hafızadan uygulanmasıdır, diğer yandan yazılımı azaltılmış yasal düzenlemeler gibi uyulmalıdırlar.

11- Doğal Yasalara, bütün kavimler arasında ayrım yapmaksızın, değiştirilemeyen ilahi emirlermiş gibi uyulmalıdır, fakat, her yasa zamanla, halkın yazılı olmayan istekleriyle çıkartılan öteki yasalarla değiştirilebilirler.

12- Yaptığımız her yasayı, şeylere, fiillere ya da kişilere salık veririz. Biz, bilinmeyen (1) kimselerce, bireylerin en ufak yararını görerek yasaları benimsemelerine bakarak, kişiden bahsederiz.

(1-)Roma yasası Leges Regiae ile başlar ve çıkarılan yasalar, geçerliliğinin onaylanması, bu doğrultuda en yüksek merciinin onaylaması için Comitia’dan veya Halk Meclisinden geçer.

Lex Regiae, genellikle dini ve sosyal karakterlidir ve bazıları öyle olmasa da 12 Tablet yasalarından daha eski geçmişe şahiptirler.

BAŞLIK III BİREYİN HAKLARI İLE İLGİLİ

Özgür veya köle olsun bütün insanların, kişilerin başlıca hukuki bölümüdür.

1-Özgürlük, (serbest bırakılmaktan türetilmiştir) yasa veya bir güç tarafından engellenmedikçe her bir kimsenin doğal olarak hoşlandığını yapabilmesidir.

2-Kölelik, Kavimler Yasasının, tabiatın aksine olarak, bir kişinin başka bir bireyin idaresine tabi olması demektir.

3-Köleler, böyle anılacaklar, çünkü generaller savaş esirlerinin, ölüme mahkum edilmelerinden korunmaları için satılmalarına izin verebilirler, onlar, Numa Pompilius’a ait sıfatları içinde, özellikle, rahip kökenli olmanın delilleriyle ikna edebilen, pagan ibadet ayinleri yapanlar gibi değil de laik düzenlemeler yapabilir ve tercihan daha ahlaki görevler yaparlar. Bu kurallar, cumhuriyetin çocukluk çağlarında, Pontiff Kolejinin bir üyesi olan Papirius tarafından derlenmiştir.

Roma’nın erken günlerinde medeni, suç ve dini, bütün adli yetkiler, Devletin Şefine yani bu anlamda Kral’a verilmişti. Bu yüzden, eski dünyanın büyük şehirlerinin kendine özel politikaları ve yasal kurumlarına ait açıklamalı bilgilerin güvenilir kayıtlarına elbette sahip değiliz; ve, bu uzak zamanların efsanevi tarihleri, efsane ile gerçeklik arasında ya da salt gelenek ile olasılık arasında ayrılması imkansız, belirsizlik içindedir.

Elimizde bulundurduğumuz yargılama ile benzeşen bazı kayıtlı bilgilere göre, bütün ilk Roma Krallarının halkın refahından onların elçiliğine uzanan bütün yetkilere sahip olmaktan, özetle yargılamaktan hoşlandıkları özetle söylenemez.

Romulus döneminde devletin çeşitli emirleri ve yaptırımları ve hakları aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır.;

Ac regi quidem haecce attribuit iura: primum ut sacrorum et sacrificiorum haberet principatum, tum ut legum morumque patriorum esset custos, de guauioribus delictis ipse cognosceret, leuiora senatoribus committeret, senatum cogeret et populum conuocaret, et in bello summum haberet imperium.

Consilio senatus hanc potestatem dedit, ut deliberaret et suffragium ferret de qualibet re, quam rex ad eum retulisset.

Populo uero haec tria concessit, magistratus creare et leges sancire et de bello decernere, quando rex rogationem ad eum tulisset. Suffragia autem ferebat non simul totus populus, sed curiatim conuocatus.” (Fontes Juris Romani Antejustinlani, Leges Regiæ, Page 7.)

Roma hukuk biliminin şekillenmesinde dini dogmalar her zaman en önemli rolü oynamıştır. Bu ilkelerin bazıları ve kuralların bu kaynaklarından alınması, imparatorluğun kapanış günlerine kadar sürmüştür.

Pontifff Koleji, başlangıçta yalnızca kutsallıkla ilgili konuları kabul ediyordu, sonradan, laik yasaların koruyucusu oldu.

Şimdi, Devlet ve Kilise olarak bilinen mutlak ayrım, asla bundan etkilenmedi. Roma Hukukunun dini öğeleri daima güçlüydü, Cumhuriyetin mevcudiyeti süresince geçici egemen değildi.

Romalıların çıkarttığı ilk kanuni yasal düzenleme olan 12 Tablet Yasası, bazı parçaları kırık dökük de olsa, okunabilir şekilde günümüze bazıları gelmiş olan, sert dini tabiata uygun, hoşlanılan çok sayıda ahlaki kurallar içermektedir.

Bu etkin dini ağırlıklı(sacerdotal) devlet nüfuzu, yerine geçen yasalarca, şöhretli egemenlerce tanındı,bazen büyük saygı gösterildi ama genellikle devlet politikası olarak kaldı; ve çoğunda da Jüstinyancılık olarak göründü.

Kayzerlerin yerine geçen haleflerinin, Papa’nın uzun erişimli egemenliklerinin küstah ve sorumsuz teşviklerinde en ufak etkisi yoktu.

Köleler, düşman elinden alınmaları sebebiyle mancipia adıyla anılırlardı.

4-Ayrıca böyle köle olurlar veya köle doğarlar. Kökenlerini dişi kölelerimize borçlu olanlar köle doğanlardır, veya esaret yoluyla Uluslar/Kavimler yasasına göre de köle olurlar veya borcunun bir miktarının elde edilebilmesi için kendisinin 20 yıl boyunca köle olarak satılmasına izin verilen özgürlerin Medeni Hukuka uymalarıyla da köle olurlar.

5- Azat edilmiş veya özgür doğmuş olanlar arasında çeşitli farklılıklar olmasına rağmen köleleliğin şartlarında farklılık yoktur.

BAŞLIK 4-IV ÖZGÜR DOĞAN KİŞİLERLE İLGİLİ

Özgür doğan kişi, özgür doğmuş iki kişinin evliliği yoluyla, kölelikten özgür bırakılmış olanlardan, veya özgür bırakılmış biri ile özgür doğmuş bir evlilik yoluyla doğumu anında özgür olan kişidir. Ayrıca, babası köle de olsa, özgür anneden doğan çocuk da özgürdür, çünkü çocuk, bilinmeyen bir baba ile rasgele cinsel ilişkide bulunmuş özgür bir anneden doğmuştur. Hamilelik süresinde köle dahi olmuş olsa da özgür bir anneden doğması yeterlidir.

Bu bakımdan, özgür iken hamile kalmış bir kadın sonradan köle olmuş olsa da, annenin talihsizliğini doğmamış çocuğun eziyetinin kaynağı olamaz. Bu gerçekten yola çıkarak, özgür bırakılmış bir köle anne, özgürken hamile kalmış ve sonradan tekrar köle olmuşsa, çocuk yine özgür doğmuş sayılır. Bizim gerçek kabul ettiğimiz, serbest bırakılmış bir anneden doğmamış bir çocuğun özgür sayılması Marcellus’un fikridir.

1-Hiç kimse, özgür doğumun getirdiği ayrıcalığı, sıklıkla yapıldığı gibi azatlı köleliğe indirgeyemez, bu konuda zararlı ön yargılara sahip olamaz.

BAŞLIK 5-V AZAT ÖZGÜR BIRAKILANLAR İLE İLGİLİ

Özgür bırakılma, yasal kölelikten azat edilmedir. Azat edilme, bir sahipin iradesine, kontroluna tabi olup, uzun süre kölelik etmiş olan birine özgürlüğünün bahşedilmesidir.

Azat edilene gücü geri verilir. Bu işlemin kaynağı, her insanın doğuştan özgür olduğu ilkesini belirleyen Uluslar/kavimler yasasıdır. Köleliğin süresi bilinmedikçe azat etme var olamaz, azat edilme ayrıcalığı Uluslar yasasıyla tanıtıldıktan sonra herkesi tanımlayan genel bir adın tahsis edilmesiyle, Uluslar Yasasında üç insan türü tanımlanmıştır;

Özgürler, karşıtları olan köleler ve üçüncü sınıf olan, kölelik süreleri kesilmiş olan özgür bırakılanlardır.

Azat edilme, İmparatorluk Anayasasına uygun olarak kutsal kiliselerde; Praetor/Yargıcın asasıyla, dostların hazır bulunduğu yerde, anlaşma ile ve vasiyetname ile olmak üzere çeşitli şekillerde yerine getirilebilmektedir. Şimdi sahip olduğumuzdaki gibi eski Anayasamızda da, bir köleye özgürlüğünün bahşedilmesinin yöntemleri tanıtılmıştır.

Yine de, sahipleri, bir Vali hamama, bir Preconsul, veya Praetor tiyatroya giderken, yolda yürürken istedikleri anda köle azat edebilirler.

Bu açıdan bakıldığında eski zamanlarda özgürleştirme şartları üç türlüydü; azat edilir edilmez tüm haklarını ve yasal özgürlüklerini kazanıp Roma vatandaşı olabiliyorlardı; Latinleşenler, (Lex) Junia Norbana yasası ile daha aşağı şartlarda özgürlüklerini alabiliyorlardı; (Lex)Aelia Sentia yasasıyla da Dedititii sınıfı arasında daha az derecede özgürlüğe sahip olabiliyorlardı. Latinler tarafından kullanılan düşük düzeyli vatandaşlık kavramı artık yürürlüğünü yitirmiştir. Bu yüzden, bizim iyi niyetimiz, özgür doğanın azat edildiği, tek tarafın hoşlanacağı azatlı özgür bırakılanların kısıtlı oldukları tek zögürlük şekli benimsemiş eski Roma şehri şartlarının gözden geçirilmesiyle bu iki anayasa ile insanlığın yaşam şartlarını iyileştirmek, geliştirmek isteğidir.

Bundan dolayıdır ki, detititii sınıfını, şöhretli insan Quastor Tribonian’ın önerisiyle günümüzde kölelerin şartlarını görüşerek, bütün azatlı Roma vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapmamayı uygun gören İmparatorluk emirlerimiz ile eski yasalardaki ve diğer anayasamızdaki günümüze uymayan şartların aynı Quaestor’un önerisiyle reformlarını yapıp tek tip Roma vatandaşlığını karara bağlayarak resmen ilan ettiğimiz anayasamızdaki kararlarımız ile kaldırmış bulunuyoruz.

BAŞLIK 6-VI BAŞAKALARINI AZAT EDEMEYENLER BUNU NEDEN YAPAMAZLAR

Köle azat etmeyi görüşme hakkına sahip olan hiç kimse bunu hemen gerçekleştiremez, (Lex) Aelia Sentia yasası özgür bırakmayı bazı şartlarda engeller, şöyle ki, faizle para vererek dolandırıcılık yapan birisi, birini azat etse de bu hükümsüzdür.

  • 1- Bir köle sahibi, borçlarının tümünü ödemedikçe, kölesini mirasçı tayin edemez, ona özgürlüğünü veremez, aynı şekilde bir köle vasiyetname ile mirasçı tayin edilemez, tek mirasçı tayin edebilmek için belirtilen şartları yerine getirmesi Başka mirasçısı olmadıkça bir kişi, kölelerinden uygun gördüğü birini mirasçısı tayin edebilir ama bunu yapabilmesi için de alacaklılarını tatmin etmesi şart koşulduğundan (lex) Aelia Sentia yasasının tedbir şartları adildir. Kişi alacaklılarını tatmin etmeden kölesini mirasçısı tayin etmişse, alacaklılar haklarını alabilmek mülkü ve malları satarlar ve bu da ölmüş kişiye yapılan bir alçaklık sayılmaz.
  • 2- İnsanlık için yeni esaslar koyan Anayasamıza göre aynı kural, özgür bırakılmadan mirasçı tayin edilmiş köleler için de uygulanır. Genellikle borçlarını ödememiş bir sahip, belgeleri tam olan ve özgürlük bahşettiği bir kölesini mirasçı tayin etmesi veya diğerlerini etmemesi, köleliklerinin sürmesine karar vermesine bakılmaksızın, kredi vererek dolandırıcılık yapma ihtimali olup olmadığına, alacaklıların vasiyetten önce tatmin edilip edilmediklerine bakılır. Aksi halde mülke mirasçı tayin edilemez.
  • 3- Yasaya göre alacaklılara olan borçlarını ödemeden köle azat etme ve borçların tamamını ödememe hali dolandırıcılık sayılır. Özgürlük bahşedilen kişinin özgürlüğü, insanların daima sahip olduklarından daha fazla değerlere sahip olmaları nedeniyle, sahip oldukları mülkleri borçları ödemeye yetmese bile, alacaklıları dolandırmaya teşebbüs etmedikçe engellenmez. Biz, azat edilmenin iki yolla hükümsüz sayılacağını anlıyoruz; Mülk alacakları ödemeye yetmezse, böyleyken azat edilen taraf kendi rızasıyla alacaklıları dolandırırsa özgürlüğü hükümsüzdür.
  • 4- Aynı yasa Lex Aelia Sentia’ya (1) göre sahip 20-yirmi yaşın altındaysa, Praetor’un asası ve Consül kararının varlığı dışında köle azat etmesi hükümsüzdür.
  • 5- Yasal köle azat etmenin şartları şöyledir; örneğin, bir kimse, kendi annesini, babasını, oğlunu, kızını, kız veya erkek kardeşlerini, hizmetkarlarını, hemşiresini, babalığını, evlatlığını, evlatlık kız ve oğullarını, evlatlık erkek kardeşini, temsilcisi yapmak üzere bir erkek köleyi, evlenmek için bir kadın köleyi ( yasal bir engel olmadıkça altı ay içinde eşi olması sağlanır) özgür bırakabilir. (1) Lex Aelia Sentia yasası, suçlu kölelerin sahiplerince azat edilmesini engellemektedir ve böyle olanlar bundan kaçınmalıdırlar.
  • 6- Bir gerekçe, bir kez onaylandıktan sonra ister doğru, ister yanlış olsun tekrar gözden geçirilmez.
  • 7- Bunun için, yirmi yaşın altında olan köle sahiplerinin, yirmi yaşın altında köle azat etme yetkisi olmayan on dört yaşında bir köle sahibinin vasiyetname ile öldükten sonra mallarını işletebilmesi için vasiyetname ile köle azat etmelerinin özel yöntemi Aelia Sentia yasasında kurulmuştur.
  • 8- Birinin mülkiyetinin tamanını başkasının üzerine geçirmesine anlayış gösterilmez, birinin sadece tek bir köleye özgürlük vermesine izin verilmez; sonra, kendi malı ile istediğini yapabilecek olan bir insana son arzusu olarak neden istediğini bahşetmesine, sırasıyla kölelerini azat etmesine neden izin vermiyoruz? Özgürlük değer biçilemeyecek kadar önemli bir zenginlik iken, eskiler, yirmi yaşın altındakilere bir kölenin özgür bırakılmasına karar vermeyi yasaklamışlardır. Biz, bu boyuttan bakarak orta yolu seçtik ve yirmi yaşın altında olan, on yedi yaşını doldurmuş, on sekizine girmiş bir küçüğe, vasiyetnamesi ile köle azat etmeye karar vermesini sağladık. Eskilerin, bu yaşta olan birinin mahkemelerde başkalarının yararına bulunmalarına izin verdiklerine bakarak, bu yaşta birisinin kendi kölesine özgürlük bahşetmeye karar vermesi neden engelleniyordu ki?

 

BAŞLIK 7-VII FURIA CANINIA YASASININ FESHİ İLE İLGİLİ

Lex Furia Caninia’da, vasiyetname ile kölelikten azat etmenin belirli yöntemlerini yazdık; Bazı mevcut iğrençliklerin özgürlüğü engellemelerini kaldırmayı belirledik; Ölen kişinin bu ayrıcalığını ret ettik ve yaşayan kişilere bütün kölelerini mecvut bir engel yoksa azat etmelerine izin verdik.

BAŞLIK 8-VIII SAHİPLERİNE AİT OLANLAR VEYA BAŞKALARININ İDARESİNDE OLANLAR.

Birey hukukunun diğer bölümü buradadır, bazı insanlar bağımsızdır, bazıları başkalarının otoritesi altındadır, ve yine bazıları da babalarının idareleri altındadır ve ötekileri sahiplerinin otoriteleri altındadır. Bazılarını, diğerlerinin idareleri altındakiler,bazı belirlediklerimiz de aynı zamanda bağımsızlar olarak görüleceklerdir. İlk başlıkta, sahiplerinin idarelerinde olanları saymamıza izin veriniz.

  • 1- Köleler, sahiplerinin idaresinde olanlardır, bu yetki Uluslar Yasasından alınmaktadır, bütün ulusların köle sahipleri, kölelerinin yaşamalarına ve ölmelerine karar verebilirler, ve köle tarafından elde edilen her şey sahibine aittir.(1)
  • 2- Çağımızda, her nasılsa, hukuken aksi bir karar verilmedikçe hiç kimsenin başkasının idaresi altında yaşamasına izin verilmez, kölelere insanlık dışı muamele edilemez; İlahi Pius Antonius tarafından yapılan Anayasa’ya göre, her kim bir köleyi sebepsiz yere öldürürse, başkasının kölesini öldürene verilen cezadan daha az bir cezaya çarptırılamaz, ve Anayasanın egemen maddesine göre bir köle sahibinin haşinlikleri ileride belirlenmiştir; Köle sahiplerinin anlayış gösterilemeyecek derecedeki barbarlıkları, zalimlikleri karşısında, eyalet valileri, bu kölelerin kutsal büyük binalara ve imparator heykellerine sığınmalarına izin verebilir; uygun koşullarda kölelerini satmaya zorlayabilir, tedbir olarak onlara fiyat biçebilir; Devletin hissesi olan malı hiç kimse suistimal edemez. Aşağıdakiler, Aelius Martianus’un fermanında işaret ettiği terimlerdir; “Köle sahiplerinin gücü bozulmamış olmalı ve bu köle sahipleri, sadece içlerini rahatlatmak için öfke, tahammül edilemeyen yaralamalar, açlık çektirme, yalvartma gibi inkar edilemeyecek davranışlarda bulunamaktan yasal haklarından mahrum edilmiş olmamalıdırlar.

Bir heykele sığınmasına karar verilen Julius Sabinus’un kölesinin şikayetine dikkat edin; bir çok mahrem yerleri yaralanmış, olağanın dışında sert davranıldığı tespit edilmiş olanların satılmalarını emredin, böylece köleler efendilerinin güçlerne tekrar maruz kalmasınlar, eğer köle sahibi benim Anayasamdan kaçmak için düzen kurarsa, ona çok daha şiddetli önlemlerim olduğunu hatırlatın.”

 

BAŞLIK IX (9) BABALIK YETKİSİ İLE İLGİLİ

Yasal evlilikten olan çocuklarımız, bizim gücümüzdür.

1-Evlilik veya Birliktelik,kadın ve erkeğe zorla birlikte yaşamayı gerektirir.

2-Çocuklarımızı özel Roma vatandaşı yapan otorite,sahip olduğumuz çocukların üzerinde başka insanların otoritesine izin vermez.

3-Her kim, siz ve eşinizden doğmuşsa, sizin oğlunuz ve eşinden doğmuş kız ve erkek torunlarınız ve hatta onların kız ve erkek çocukları dahi silsilesiyle sizin otoriteniz altındadır. Ancak, kızınızın doğurduğu çocuklar sizin değil, babalarının idareleri altındadır.

BAŞLIK X(10) EVLİLİK İLE İLGİLİ YASALAR

Roma vatandaşları, yasa kavramına göre yasal birleşmelerden oluşan evliliklere, erkekse ergenlik çağında kız ise çocuk yapabilme yeteneğine kavuştuklarında, ailelerinin onaylarını aldıktan sonra, önceden sahip oldukları yasal şartlara göre, medeni veya doğal hukuk çerçevesinde katılırlar. Bundan dolayı, deli bir insanın kızının evlendirilmesi, deli bir insanın oğlunun bir eş alması istenilebildiği gibi oğul hakkında bazı fikirler üstün gelebilir. Biz, anayasamızın evlilik sözleşmesinde tanımlandığı üzere deli bir insanın kızının veya oğlunun babanın onayı olmadan evlendirilmelerine izin veriyoruz.

1-Şunlardan olanların ve bazılarının evlilik sözleşmesi yapmalarından kaçınırız ve izin vermeyiz;

Bu yüzden, ebeveynler ve çocuklar arasında akrabalık olduğunda; örneğin,baba-kız;dede-kıztorun;ana-oğul;büyükanne-erkek torun ve bu şekilde silsile halinde devam eden akrabalar arasındaki evlilikler ve karıkoca gibi böyle yaşayanlar oldukları söylenilse de bu ensest evlilikler şerefsizliktir.

Bu prensipler çok genel ve uygulanabilir olup, evlatlık dahi alınsalar ebeveynler ve çocuklar arasında böyle bir evlilik için yasal sınırlama mevcuttur; ve azad ettiğiniz köleniz olsa dahi evlatlık kızınız, torununuz da olsa bir eş olarak alamazsınız.

2- Benzer kuralların ikinci derece akrabalıklar için de uygulandığından bahsedilse de bu kesin değildir. Evlilik aslında, aynı anne ve babadan olan kız-erkek kardeş veya ikisinden de olanlar arasında yasaklanmıştır. Fakat, bir kadın evlatlık yoluyla sizin kızkardeşiniz olmuşsa, evlatlık sözleşmesi devam ettikçe onunla evlenemezsiniz ama, evlatlık sorunu çözüldüğünde veya azad edildiğinde evliliğe mani bir hal   kalmaz. Bu nedenlebu kural konulmuştur, bir kimse erkek evlatlık almak istiyorsa, kız evlatlığını azat etmelidir.birisi kız evlatlığınla evlenmek istediğinde öncelikle oğlunu azat etmelidir.

3-Erkek kardeşinizin oğlu veya kızı ile evlenmek yasaktır ya da hiç kimse erkek kardeşinin veya kız kardeşinin kız torunlarıyla evlenemez hatta dördüncü göbek akrabalık bağı olsa dahi evlenemezler. Bunlardan birinin kızı veya kız torunlarıyla her şekilde evlilik sözleşmesi yapmak yasal değildir, yasaklanmıştır.Her nasılsa, siz, babanızın evlatlık kızıyla, medeni ve doğa hukuku ile ilgili engeller olmadıkça evlenebilirsniz.

4- İki erkek kardeşin veya iki kız kardeşin çocukları ya da bir kız bir erkek kardeşin çocukları evlenebilirler.(Ülkemizde özellikle şafiler, devşirmelerarasında oldukça yaygın bir gelenektir. Hanefilerde çok fakirlik halinde ana tarafından evlilik dışında uygulanmaz. Alaeddin Yavuz)

5-Bundan başka, halanız ile evlenemezsiniz. Hatta evlatlık dahi olsa da halanız veya teyzeniz ile de atalarınızın soyundan olduğundan evlenemezsiniz. Bundan dolayı da aynı gerekçeyle büyük halanız ile babanızın anne tarafından olan ile de evlenemezsiniz.

6-Ve yakınlık bağı nedenile bazı kadınlarla da evlilik yasaktır. Örneğin, üvey kız evlat veya gelin, ikisi de kız evlat sayıldıklarından onlara evliliğe izin verilmez. Anlaşılması gereken, bunlar kızınız veya gelininiz ise ve hala oğlunuzla evli ise, bir kadın iki erkekle evli olamayacağına göre evlenemezsiniz; kız, halâ üvey kızınız ise ve annesi ile evliyseniz, bir adam aynı anda iki kadınla evlenemeyeceğine göre evlilik sözleşmesi yapamazsınız.

7- Kayın valide veya üvey anne ile evlilik, akrabalık bağı sürdükçe ve kesilmedikçe yasaktır; bu demektir ki, üvey anneniz, hala babanız ile evli iken bir kadının iki kocası olması umum ahlaka aykırı olduğundan; kayın valideniz, halâ kızı karınız olduğuna göre, bir adam aynı anda iki kadınla evli olamayacağına göre evlenemezsiniz.

8-Kocanın başka kadından oğlu, kadının başka kocadan kızı varsa veya benzeri bir hal varsa, yasal olarak kardeş sayılsalar da evlilik kontratı düzenleyebilirler.

9- Boşandığınız eşinizin başka kocadan kızı var ise sonunda bu sizin evlatlığınız olmaz, fakat Jullianus der ki, bu tür bir yakınlığa sahip kadınla evlilikten kaçınılmalıdır; oğlunuzun nişanlısı, sizin gelininiz değildir, veya babanızın nişanlısıysa sizin kayınvalideniz değildir, bu nedenlerle böyle tanımlanmış evliliklerden kaçınılması haliyle yasaldır.

10- Köleler arasında evlilikte akrabalık, baba-kız şeklinde olduğunda evliliğe engeldir ve kölelikten azat edilmiş abi-kız kardeş için de bu geçerlidir.

11- Ve hatta, değişik gerekçelerle evlilik sözleşmesi yapması yasaklanmış kişiler de vardır ve bunlar eski hukuk belgeleri ve dökümanları üzerine yapılan yorumlarda ve maddelerde tek tek numaralandırılmışlardır.

12- İlkelerini koyduğumuz yasaları ihlal ederek, ne karı-koca yakınlığı ne de düğün töreni,evlilik ya da başlık/mehir vermeden karı-koca hayatı yaşadığı anlaşılan olursa; bu ilişkiden doğan çocuklar babalarının idaresi altında sayılmazlar, anneleri gayrimeşru ilişkiden hamile kalmış sayılacağından çocukların sonunda babası belirsiz sayılır, Grek dilinde “tesadüfi hamilelik”ten doğma anlamına gelen sahte çocuklar olarak sayılacaktır, çünkü çocuklar babasızdır. Böylesine çözülmiş bir birleşmenin olduğu yerde mehirin dönmesi için bir talep yoktur, imparatorluk anayasasına göre ceza gerektiren bir yasak evlilik yapılmıştır.

13- Bazen yeni doğan çocukların bir baba otoristesine verilmediği ve bunun sonradan olduğu haller olur, böyle biri doğal oğuldur, curia’nın bir üyesi olduğundan babanın idaresi altına verilir. Bu oğul, aynı zamanda evliliği yasa ile yasaklanmamış, babası ile karı-koca hayatı yaşayan bir özgür anneden doğmuş, anayasamızın sağladığı uygun belgelere sahip, sonradan baba idaresine verilmiş olduğundan kendi sınıfına ait kabul edilir. Benzeri aynı şekilde evliliklerden doğan başka çocuklar olsa dahi anayasamız onlara benzeri avantajlar verir.

BAŞLIK 11-XI- EVLAT EDİNME

İdaremiz altında sadece kendi çocuklarımız olmaz, daha önceden belirttiğimiz gibi evlatlık çocuklar da ediniriz.

 

BAŞLIK 15-XV BABADAN KAN BAĞIYLA YASAL KORUYUCULUK

12 Tablet Yasalarına göre, babadan kan bağıyla koruyucu (Agnate) olanlar, anlaşma ile koruyucu tayin edilenlerden değildir, yasal koruyucular olarak anılırlar.

1-Agnateler/Koruyucular, erkek cinsiyetli, baba tarafından kan bağı ile bağlı akraba olanlar demektir; örneğin, aynı babadan doğan erkek kardeş, o erkek kardeşin oğlu ve erkek torunu; hatta, amcası, amcasının oğlu ve amcasının torunu…şeklindedir. Dişi cinsiyet bağıyla bağlı olan koruyuculardan Agnate olmaz ama Doğa Hukukuna göre Cognate olur; bunun için aynı babadan olan kızkardeş, erkek kardeşe aynı ilkeyle bağlıdır, çünkü aile, anneden değil babadan olan çocuklar ile sürer.

2- Agnate/Babadan kan bağı olandan koruyucu tayini, ölümünden sonra mirasçısına bir koruyucu tayin edilmesini isteyen bir müracaat belgesi, koruyuculukla ilgili bir vasiyetname bırakmasıyla olur; bazen, vasiyetname bırakan sağ iken koruyucu tayin edilenin ölmesi olarak da anlaşılabilir.

3- Babadan kan yoluyla koruyuculuğun kaldırılması, medeni haklarını ceza ile kaybetmiş olma halinde olur. Akrabalık terimi sadece erkek tarafınan akrabalığı ifade eder. Yukarıdaki, medeni haklarını kaybetmiş olma cezası yüzünden başlangıçta değişiklik olsa da akrabalık yasası kadın tarafından olmaz., ve böyle koruyuculuğun kaldırılması da doğaldır.

BAŞLIK 16-XVI MEDENİ HAKLARIN KAYBI İLE İLGİLİ

Medeni hakların kaybı, resmi statünün değişmesiyle üç şekilde olur; En az, orta, en çok şeklinde ifade edilebilir.

1-En çok şekilde medeni hakların kaybı bir kimsenin, vatandaşlık ve özgürlük cezalarını birlikte almasıyla olur. Bunlar olduğunda; azat edilmiş bir köle, koruyucularına saygısızlık etmekten mahkum olursa; veya taraflar kendi istekleriyle sattıkları malın satış fiyatında anlaşamazlarsa, kişi, mahkeme kararıyla verilen ceza ile köle olur.

2- Az veya orta derecede Medeni Hakların kaybı, bir kişinin ateş ve su yasağı alması veya, belirsiz bir süre ıssız adaya sürgün cezası almasıyla olur.

3- En az derecede Medeni Hakların kaybı, vatandaşlık ve özgürlük cezalarını birlikte almasıyla olur, ancak bu durum, resmi sahiplerinden birinin, bir diğerinin otoritesi altına girme cezası alması gibi şeylerle değişebilir.

4- Azatlı köle Medeni hakların kaybedemez çünkü hiçbir şeyi yoktur.

5-Bu kişilerin onurlarını belirleyen şartlar, Madeni haklardan mahrumiyet cezası almadıkça değişebilir; ve bunun için Senato tarafından sürgün cezası gibi cezalar almamış olmalıdır.

6- Medeni hakların kaybı cezası kız kardeş tarafından koruyuculuk ısrarı hakkında şöyle denilmiştir; Böyle benzeri hak kayıpları durumunda kız tarafından koruyuculuk kalıcıdır. Ama Büyük medeni Haklar kaybı cezası ortaya çıktığında kız kardeş tarafından koruyuculuk hakkı kaybolur. Örneğin, kız tarafından bir akrabanın kölelik cezası almasıyla, bu kişi azat edilmiş olsa dahi haklarını geri alamaz; ve bir kişi ıssız adaya sürgüncezası almışşsa kız kardeş kuruyuculuğu ortadan kalkar.

7-Koruyuculuk, erkek akrabalara devrolsa da her erkek akrabaya hemen devredilemez, sadece en yakın akraba olması veya aynı derecede akraba (kardeş gibi) olmaları gerekir.

BAŞLIK 17 XVII KÖLELERİN ESKİ SAHİPLERİNİN KORUYUCULUKLARI HAKKINDA

BAŞLIK 18-XVIII- SAHİPLERİN YASAL KORUYUCULUKLARI

(Azad edilselerde kölelerin eski sahipleri ve onların mirasçı oğullarının, köle ve onun erkek soylarının malları üzerinde işletme/koruyuculuk yapmaları yasası)

BAŞLIK 19-XIX – FİDUCİARY KORUYUCULUK HAKKINDA

(Fiduciary koruyuculuk, azatlı bir kölenin çocukları ergenliğe ulaşıncaya kadar tayin edilen koruyucu)

BAŞLIK 20-XX- JULİA ET TİTİA YASASI ALTINDA ATANMIŞ BİRİ VE ATİLİAN KORUYUCU

(Lex Julia yasasına göre valilerin vilayetlerde yaptığı atama şekli)

BAŞLIK 21-XXI-KORUYUCULARIN YAPTIRIMLARIYLA İLGİLİ

BAŞLIK 22-XXII- KORUYUCULUĞUN SONA ERMESİ

BAŞLIK 23-XXII- CURATORLERLE İLGİLİ

(Curator=deli veya koruyuculuktan suistimal yüzünden ceza aldığından, kendi malını idare edemeyenlerin koruyucularına verilen ad.)

BAŞLIK 24-XXIV-KORUYUCULAR VE CURATORLERCE VERİLECEK GÜVENCELER HAKKINDA

(Curator=deli veya koruyuculuktan suistimal yüzünden ceza aldığından, kendi malını idare edemeyenlerin koruyucularına verilen ad.)

BAŞLIK 25 –XXV- KORUYUCULARIN VE CURATORLERİN GÖREVLERİNDEN ÇEKİLMELERİ HAKKINDA

(Curator=deli veya koruyuculuktan suistimal yüzünden ceza aldığından, kendi malını idare edemeyenlerin koruyucularına verilen ad.)

BAŞLIK 26 –XXVI ŞÜPHELİ KORUYUCULAR VE CURATORLAR HAKKINDA

(Curator=deli veya koruyuculuktan suistimal yüzünden ceza aldığından, kendi malını idare edemeyenlerin koruyucularına verilen ad.)  http://www.constitution.org/sps/sps02_j1-1.htm

Jüstinyen Yasası metinlerinden seçtiğim bölümlerin çevirisi burada bitti.

Roma ve Avrupa toplumları ile Ortadoğu Rumları ve Arapları, soy olarak İndoaryan yani Hint-Aryan toplumlarıdırlar. Hepsinin gelenekleri sonunda Hint din geleneklerine uzanır veya o gelenekten doğmuşlardır.

Bu yüzden Hint dinlerinden derleyip dilimize çevirdiğim Hinduluk’ta Eşcinsellik başlıklı kısa çalışmamı okumanızın dinlerde cinsel sapkınlıkları yorumlarken düşünce dünyanıza katkısı olacağı inancındayım.

HİNDULUKTA ENSEST VE EŞCİNSELLİK

Brahma Kumaris, 2500 yıl önce, cennet yeryüzündeyken, cinsiyetsiz insan varlığı aklın ücü ile üretildi, Hindistan’ın, biyolojik, insanlık tarihi şekillendi.

Hindistan’ın eski cinsellik kültürü, Mahabaratha metinlerindeki Rig Vedalarda ve öteki farklı kaynaklarda bildirildi.

Örneğin, Mahabharata Adi Parva (Başlangıç Kitabı) da “Evlenmemiş bir kadın cinsel ilişki isterse, yerine getirilmelidir ve yerine getirilmezse o dinin ölümü demektir.” Der.

Hindu kutsal metinlerinde “Vikruti Evam Prakriti” yani “sapıklık, çeşitliliktir” diyerek sapıklığı doğal olarak göstermektedir. Her ne kadar onaylanmasa da erkek eçcinselliği doğaldır.

Hindu metinleri olan Manu Smriti 3.49 ayetinde, veSushruta Samhita gibi çeşitli metinlerde bazı insanların karışık cinsiyetli doğduklarını ve dişil tabiatlı doğduklarını veya cinsel olarak nötr doğmalarını, doğal biyolojinin sorunu olarak tanımlar. Bu tür yaratılışa sahip olanlar, berberlik,çiçek satıcılığı,hizmetçilik, masörlük ve fahişelik işlerinde çalışırlar.

Bu gün böyle üçüncü tür insanlar (Hicralar) Hindistan’ın her yerinde özellikle marjinal toplumlarda fahişe veya dilenci olarak yaşarlar.

Muhtelif Hindu dinlerinde homoseksüellik aleyhine kesin emirler olmasına rağmen, Hindu mitolojileri, kadın ve erkek eşcinselliğini ve üçüncü tür ile cinselliğe bir çok efsanede hürmet etmektedir.

Ulupi açıkça Arjuna’ya der ki, “Bir geceliğine onunla uyumak dine karşı değildir.

Ensest,eski metinlerde yaygın olarak bahsedilen bir konudur. Lekhraj Kirpalani, Father of Humanity kitabında kendi kızıyla evlilik düğününden Om Radhe’nin ilahi bir görüş olmasından bahseder

Vasishta adlı bir bilgenin kızının kocası olduğu ve onunla ilişkiye girdiğine inanılır. Bir başka hikayede, Tanrı İndra, torununun karısı Vapustma ile cinsel ilişkiye girdiği yazılıdır. Diğer bilgeler de kendi kızlarıyla evlenmişlerdir.

Rig Veda da bile, kız ve erkek kardeşler olan Yam ve Yami’nin cinsel evrimlerinden bahsedilir. Yami, kız ve erkek kardeşler arasında yaygın olmayan cinsel ilişki arzusunu öz erkek kardeşine imalı şekilde söyler.

Mahabarata’nın Adi Parva kısmında, Rishi Prashar ile Satyavati Matsyangandha arasında ve oğlu Utthat, eski bilge Dirghtama’nın bir kadınla halkın önünde hayvanlar gibi aleni cinsel ilikiye girdikleri yazılıdır. BU durum Viktorya çağı İngilizlerini şok etmiştir. (Tevratı iyi okusaydılar aynısını Davut peygamberin yaptığına tanık olurlardı.A.Yavuz)

Gita Govinda daRadhe ve Krishna nın Aşk Şarkıları” on ikinci bölümde yirmi dört bölüm halinde Krişna nın Radhe ile aşkı, hazzı körükleyen ifadeleri yer almaktadır;

“Krişna ergen kadını sarmalayarak öperken Radhe, bir arı için yasemin çiçeği ne ise, öylesine zevk için en çok sevilen oldu,

Krişna, yüzünü geriye çevirip arzuyla baktı,

Elbisesinin uçları, toprağın ormanındaki arkadaşlarınca tutuluyordu,

Hayır, hayır, hayır diyerek, eteğinin düğümünü gevşetirken Radhe yi tekrar çağırdı,

Sesleri kafa karışıklığına işaret ediyordu,

Vucudu şaşılacak kadar aşktan korkuya kapıldı, sözleri açıkla anlaşılabilir olmuştu.

Biçimli dudakları göğüslerinin üstüne düştüğünde, Radhe, Kadamba ladin ağacı gibiydi,

Titreyen yürüyüşü ve sonsuz iç çekmeleriyle gözyaşları etrafa serpildi.””

Bu metin çevirisini de burada yeterli görüyorum.

İnsanlar, insan gibi yaşayan göksel işgalci kavimlerce bu dünyada köle olarak yaratılmışlar ve onların yaşamlarını taklit etmişlerdir. Dinler yukarıda da yazdığı gibi böyle diyor. İşte İsa böyle bir tanrı olabilirken, Roma imparatorları da böyle yeryüzü tanrılığı iddialarında bulunabiliyorlar.

Günümüz Müslümanlarına çok ters olan bu kavram, ilk Müslümanlar için hiç de ters değildi. Fatimi hükumdarı El Hakim kandisini Allah ilan edivermişti örneğin. İşte Melek Ahmet paşanın, Allah’a değil de padişaha yalvararak kendisine ilahi yardım göndermesini istemesi de aynı mantığın ürünüydü. Abbasi halifesi Cafer el Mütevekkil (822-861) sıfatlarından birisi de “Alâ-el Lah” yan, “Ulu Allah” dı. Tam adı “el-Mûtevekkil ʿalâ ʾl-Lâh Câʿfer bin Muhammed” şeklindedir. Her birisi yeryüzü tanrısıdır.

 

LEX SCATİNİA ROMA EŞCİNSELLİK YASASI

Hristiyan Avrupalıların ve devlet adamlarının yıllarca Türkleri ve Müslümanları “Eşcinsel ve Pedofilik hastalar/sapıklar” olarak suçladıklarına işim gereği tanık olduğum gibi, ilk açılan Haçlı Seferinden itibaren bu suçlamaların Papalık ağzıyla yapıldığı da tarihi gerçektir.

Aşağıdaki hukuk metinlerinde, Roma’nın eşcinselliği yasaklamakta başarılı olamadığı, hatta öyle niyetinin de birkaç imparator dışında olmadığı, pedofilinin yani kız ve erkek bebekler, ergenler ile cinselliğin ise yasa ile korunduğunu okuyacağız.

Çeviri Metin;

Bilim insanları arasında tartışmalar olsa da erken Roma cumhuriyet edebiyatı ve erken cumhuriyet, “iki erkeğin rızaya dayalı cinsel ilişkide karar kılmalarını sıklıkla kadınsılık olduğundan gülünç bulunduğunu ancak yasadışı olmadığını yazar. Sonradan Roma İmparatorluğu bu yasayı “kesinlikle yasak” olarak değiştirmiştir.

Lex Scatinia yanlışlıkla (Lex Scantia) da yazıldığı olan, M.Ö. 225’lerde, Marcus Cladıus Marcellus ile aynı cins ile cinsi münasebet ile suçlanıp mahkum edilmiş  Aedile Scantinius Capitolinus’un adı verilerek  bir kurulca hazırlanmış olan yasa  M.Ö.149’da tanıtılmış, cinsel davranışları,fiilleri, kulamparalığı, zinayı, özgürlerde pasif eçcinselliği düzenleyen,  “özgür doğan bireylere” ölüm cezası getiren Medeni Hukuk Yasasıdır.

Roma’da “Lex Scatinia” dan önce bir kanun olduğuna dair söylentiler varsa da kayıp olduğundan, bu kanunu yazan bir kayıt bulunamamıştır.

Lex Scatinia dahil bütün Roma Hukukları “özgür doğan vatandaşlar üzerinde etkili olan cinsel davranışları” düzenliyordu.

Köleler “Res=şey” olarak adlandırıldığından karşı cinsle cinsellik, köleler arası eş cinsi münasebetlerde dahil ve yasadışı her işte kullanılabiliyor veya öldürülebiliyorlardı. Ancak cinsel ilişkide azdırıcı olarak kullanılmıyorlardı. Köleler için uygulanan cezalandırma genelde dövmek olarak uygulanmaktaydı.

[Craig A. Williams(Brooklyn College and the Graduate Center): [http://ccat.sas.upenn.edu/bmcr/1998/1998%2D10%2D16.html “Review of”Roman Sexualities” by Judith P. Hallett, Marilyn B. Skinner, Princeton: Princeton University Press, 1997. Pp. 343. ISBN 0-691-01178-8.”] , Bryn Mawr Classical Review 1998.10.16]

MÖ.50’de de Preator (Çift resmi görevli memur Yargıç ve Vali gibi) Marcus Livius Drusus Claudianus, öncekinden 100 yıl sonra Lex Scatinia olayında karar vermiştir.

M.Ö.17’de  Lex Scantinia, imparator Agustus tarafından  Lex Lulia de Adulteriis davasında zina tümüyle yasaklanmıştır.

III.yy.da Lex Lulia davası Sententiae  olayı ile tekrar etti ve yüksek dereceli yargıç olan Julius Paulus tarafından aynı cins cinselliğine ölüm cezası verildi.

M.S. 342’de Konstantin ve bağlıları, sonradan Theodosius yasasını da içerecek bir karar yayınladılar.

Yasa Maddesi; Cod. Theod IX (9).VIII(8). 3 (Cod. Justin IX.ıx.31);

“Bir adam rızasıyla bir kadınla evlenir de cinsel ilişki arzusu bütün önemini kaybetmişse, yapılacak yararlı işin ne olduğu bilinmiyorsa, Sabah yıldızı çıkmış bir şey olmamışsa, ortada aşk kalmamışsa, kadın dişilik isteklerini karşılamadığı için adamdan vaz geçerse((quum vir nubit in feminam viris porrecturam,))  bu durumun ortaya çıkmasını yasaklıyoruz ve kanunlar, intikamcı bir kılıçla silahlanarak, bu kötü şöhretli kişiyi veya bundan sonra ortaya çıkabilecek bir suçlunun şiddetle cezalandırılmaya mahkum edildiğini bildiriyoruz.”

Bu yasa biraz anlam bakımında karışık görünse de ileride II.Valentinian tarafından 06 Ağustos 390’da Theodoisus  ve Arcadius ve Theodosian yasası olarak bilinecek yasayı çıkardırlar.

Cod. Theod IX.VII.6;

“”Utanç verici, kadınsı veya kadınlığı andıran giysiler giymiş erkek vücudunu, kadısı veya kadına benzer bir varlık olarak gösterirse, bunun cezasını, herkesin gözü önünde öcalan alevlere maruz kalarak ödeyecektir.””

Roma İmparatorluğu döneminde Lex Lulia de Adulteriis (aslı c. M.Ö.17) gibi olayların yorumcuları, erkek çocuklara karşı sarkıntılık, tacizleri içeren ve erkekler arasındaki bütün eşcinsel ilişkileri ölüm cezası ile yasaklayan yasaların Doğu Roma’da Justinyen (M.S.527) zamanında olduğundan bahsetmişler, Procopius ve Malala da tarihlerinde homoseksüellerin cezalandırıldıklarını yazmışlardır.

İlaveten, Jüstinyen’in yasası Corpus Juris Civilis (30 Aralık 533),bazı yasal düşüncelerin toplanması olarak anlaşılabilir.

Başlangıç IV. Xvıı.4

“”Çeşitli şekillerde yer alan kişisel davaların görülmesinde olduğu gibi, Lex Lulia  de Adulteris davasında da “başkalarının evliliğini tehlikeye atmadığı halde ölüm ile(gladio)cezalandırılmasına, bir başka erkeğe olan şehvetinin örtüsünü kaldırmaya cesaret etmesi yüzünden verilmiştir(qui cim masculis nefandum libidinem exercere audent)””

Jüstinyen’in yeni çıkan Homoseksüellik cezaları;

Yeni Çıkan 77 (M.S.358) (Özet)

“Tabiatın doğasına aykırı olarak, çok şeytanca tahrikler ile kendi aralarına aldıkları bazı erkeklere utanç verici uygulamalar yapmaya başladıklarından ötürü, biz, bütün şehirlerini perişan eden ve içindeki halklarını yok eden tanrının yeminini saymayan bu dinden çıkmışların, kafirlerin kanunsuz şehvet düşkünlükleri gibi şeytaniliklerden kaçınmadıklarından dolayı onları tanrının yargı korkusuna getirmekten memnunuz. Şehirleri perişan eden, içindeki dinsizleri yok eden tanrının kutsal ayetlerine göre hüküm verdiğimizi düşünüyoruz.”

Aşağıdaki karar, Kutsal Roma-Cermen imp. V.Charles (1539) tarafından Lex Carolina (Die peinliche Halsgerichtsordnung) davası üzerine yayınlanmıştır;

“Bundan böyle, bir adam bir hayvanla, bir adam bir adamla, bir kadın bir kadınla ahlaksızlık işlerse, umumi geleneklere göre, doğaya karşı işlediği suçtan dolayı yaşaması yasaklanıp, yakılarak ölüme mahkum edilecektir

YENİ ÇIKAN 141 (M.S. 344 )

“”Sodom şehrinde tanrının tam yargılamasının anlatıldığı kutsal metinlerin bize öğrettiğine göre, tam bir delilik olan cinsel ilişki yüzünden söndürülemeyen ateşiyle tam gününde toprakları yakmıştır. Tanrının kaçınılmaz kader hakkında bize öğrettiklerini yapacağımız yasaya doğru çevirmeliyiz. Ve tekrar biliyoruz ki kutsanmış peygamberler bizlere bunlar hakkında bazı şeyler söylemişlerdir ve çıkaracağımız yasa bunlara uygun olacaktır. Bunun için tanrı korkusuna yakışan, aşağı bir suç olan yabanıl- evcil hayvanlarla işlenen günahlardan kaçınmayı yorumlamadık. İnsanların bunları işlediklerinde yaptığının günah ve kötü olduğunu, gelecekte karşısına çıkacağından böyle şeylerden kaçınmaları sağlanmalıdır. Bu karı kocalık işini hayvanla işleyen hastaya sadece bunu gelecekte terk etmesini söylememeliyiz, yaptığının tanrının önüne çıkmadan önce tapınağa gidip günah çıkarmasını, kefaret ödemesini gerektirdiğini, pişmanlığın meyvesinin tadını da anlatmalıyız. Allah’ın merhametinin ve acımasının bol olduğunu, korunmak için tövbekar olması halinde burada bulunan ve aynı fikirde olanların da teşekkürünü kazanacağı söylenmelidir.””

Dilimize çeviren ve yayınlayan

Alaeddin Yavuz

Kaynaklar;;  (Valeri Maximi-Factorvm Et Dıictorvm memorabılıvm Libri Novem” Cilt VI(6), Bölüm v (5ff) [Article on “struprumcum masculo” by W. Kroll in Pauly-Wissowa (ed.), “Realencyclopädie der classischen Altertumswissenschaft”, 1921] [On “supplicium fustuarium”, public beating to death for same-sex behavior among free-born men in Rome longbefore “Lex scantinia”, see Polybios, “The Histories”, volume VI, chapter 37] [See article “Päderastie” by M. H. E. Meier in Ersch & Gruber (eds.), “Allgemeine Encyclopädie der Wissenschaften und Künste”] [Theodor Mommsen, “Römisches Strafrecht”, 1899, p. 703f (in English as “Roman Criminal Law”)] [Wilhelm Rein, “Das Criminalrecht derRömer von Romulus bis auf Justinianus” (“Roman Criminal Law from Romulus up to Justinian I”), 1844, p. 864] [Gisela Bleibtreu-Ehrenberg, “Tabu Homosexualität – Die Geschichte eines Vorurteils” (“The taboo of homosexuality:The history of a prejudice”), 1978, p. 187]

Kaynaklar; CiceroAd familiares 8.12.3, 8.14.4; SuetoniusLife of Domitian 8.3; JuvenalSatire 2, as noted by Richlin, The Garden of Priapus, p. 224. Cantarella, Bisexuality, p. 107, lists references in addition in the Christian writers AusoniusTertullian, and Prudentius.

Aynı konuyu farklı gören bir başka kitaptan dilimize yaptığım çeviri yazı;

Judith P.Hallett-Marilyn B.Skinner tarafından yazılan ve ABD. New Jersey 1997 Princeton Üniversitesince yayınlanan Roman Sexualities (Roma Cinsellikleri) adlı kitap’ta Roma’nın asillere eş cinselliği yasaklaması ve Roma hukukuna göre yapılan eş cinsellik ilişkisinde ilişkinin tarafları ve “erkek tanımları” yer almaktadır.

Kitabın 31. sayfasında, zevk almak için yapılan ilişkide “aktif” taraf “giren-delen (penetrating partner)” olarak tanımlanırken, pasif olan da “delinen-girilen (penetrated)” olarak tanımlanmıştır. Aktif/etken tarafın “kullanan (wielding)”, pasif/edilgen olanın “daha az güçlü olan” ifadeleriyle açıklanmıştır.

Roma Latincesindeki ifade kurallarına bakılırsa “muliebria” vajinal ilişkiye atıf yapan bir kelimedir. Bu yolla bir erkeğe girilmesinin ifade edilmesi kusurludur. Erkeğe anal yolla girilmesi dil içinde vajinal giriş yapma ifadesinden alınarak asimile edilmiştir.

Tuhaf şekilde dil biliminde görünenin aksine heteroseksüel anal giriş halinde, bazen “girilen/delinen dişi” anlamındaki “puer” (Mart 9.67.3’de geçtiği gibi olağan çevirisi “OĞLAN“ dır.) kelimesine başvurulduğu görülür.

Bir erkeğin anal girişini ifade etmede kullanılan “muliebra pati” tuhaf şekilde kadına ve bazen de oğlana atıf yapmaktadır.

İki durumda da cinsel ilişkinin iki ortağından pasif/edilgen olanı “adam/erkek” ten çok kadın veya oğlandır.

Bu, Roma (ve klasik Grek/Yunan) cinsel ilişki sözleşmelerinde yetişkin “erkek” vatandaş, edilgen rol oynayan için “pueri” terimi, erkek çocukları, erkek kölelerin her yaşta olanlarını kapsamaktaydı.

Roma toplumunda göz yumulan erkek eşcinsel ilişkileri cinsel olarak reşit olmuş adam ve edilgen olan taraf ta genelde daha genç olan bir erkek köle, on beş yaşlarında azad edilmiş erkek köle veya vatandaş olmayan biri arasında kabul edilirdi.

Roma düşüncesinde “muliebria” kelimesinin kullanımı, cinsel olarak alıcı erkek olarak düşünüldüğü açıktır, erkeğin karakteristiği değildir.

“Vir” statüsü ve cinsi “patientia”, başka bir erkeğin penisince girilen, delinen anlamında karşılıklı uyumsuz kavramlardır. Senece bunu , “gençliği, güzelliği korunsun diye kısırlaştırılmış erkek köle”yi tanımlamak için kullanır ve onun asla bir erkek olamayacağını ve uzun yıllar bir erkek tarafından “girilen” bir adam olarak kalacağını savunmaktadır (Ep.122.7)

Genellikle “adam (erkek insan) olarak çevirdiğimiz Latince terim sınırlıdır; Bütün erkeklerin “erkek olarak sayılmadıkları” konusunda isimde bir uyuşma vardır.

Yetişkinlik çağına erişmiş erkekler “viri” olarak anılmazlar, onun yerine tamamen gelişmiş, olgunlaşmış anlamında “pueri,adulescentes” terimleri kullanılırdı.

Erkek köleler veya eski, azad edilmiş köleler eğer yetişkinseler “viri” olarak anılırdı, onlar için kullanılan “pueri” veya “homines” sıfatları da, aşağı sınıftan olup, adı kötüye çıkmışlar için kullanılırdı.

“Vir” sıfatı, basitçe yetişkin erkeği belirtmezdi; özellikle, özgür doğmuş, iyi şartlarda yetişmiş, Roma toplumunun en üst sınıfına ait olan yetişkin erkekleri ifade ediyordu.

Terim ilk bakışta, aslında biyolojik cinsiyetiyle ve cinsel sosyal statüsünü tanımlayan bireyin doğum,vatandaşlık stasüsü, genelde aldığı sosyal sorumluluğa uygun olarak cinsiyeti tanımlanırdı. Bu tanım ışığında Roma’da “erkek”, “delinemeyen/girilemeyen/delen/giren” olarak tanımlanmıştır.

Bütün erkekler erkek sayılmıyorlardı ve bunun için bazı erkekler, genç, özgür olmayan, sosyal statüleri olmayanlar, başka erkeklerce “delinebilen/girilebilen” erkekler olarak kabul ediliyorlardı.

“girilebilen/delinebilen” erkek olma ile “girilemeyen-delinemeyen erkek” olmak erkeğin toplumdaki, “cinsiyet statüsü”nün sınırlanmış esaslarıydı. (31-32.sayfalardan çeviri burada bitti)

Sayfa 33 Prgrf 2-‘den;

Özgür doğmuş, henüz tüyleri çıkmamış, karışık hisler içinde kıvranan genç ergen Praetextatus olayına baktığımızda, Roma cinsiyet protokollerine göre yüksek cinsiyet konumu, geniş sosyal statüsünün kazandırdığı cinsiyet statüsüne sahiptir. O henüz, ergenlik tüyleri çıkmamış bir genç erkek olması onu, yetişkin erkeklerin cinsel arzularını kabartan , içine girilerek cinsel arzuları tatmin eden biri olarak algılanması Roma cinsiyet sözleşmelerine uygundur. Geçici olarak onun statüsü yetişkin, vir oluncaya kadear gözardı edilecektir.

Bir kadın neye maruz kalıyorsa o da ona maruz kalacaktır, erkekliği lekenecek, olağan gelişimi bozulacaktır.

O ne yetişkin bir erkek ne de tam yetişkin erkekler ne de aşağı sınıftan genç erkeklerce, kölelere, eski kölelere veya gelen yabancılara cinsel istek uyandırdığı sürece, Roma hukuku, “erkek olmayan” Roma vatandaşlarını, “cinsel delinmeden-girilmeden” korumamaktadır.

…Sıklıkla Roma Hukukunun erkekler arasında veya yetişkin erkek ile genç ergen olmayan erkek arasındaki eş cinselliği yasakladığından bahsedilir. Lex Sca(n)tinia’dan bu bağlamda sıklıkla söz edilir. Berger (1953), yazısının girişinde bu konuda şöyle yazar;

“Kulamparalık/Oğlancılık, aslında ölüm ile cezalandırılmıştır, sonraları para cezasına çevrilmiştir. İmparatorluğun geç dönemlerinde tekrar ölüm cezası getirilmiştir”.- Bknz Lex Scatinia

Lex Scatina Altında, yazısının girişinde okunur;

“Struprum cum masculo’ya karşın (Kulamparalık 149B.C.) Para cezası On Bin Sesterces’tir.

Berger Lex Sactinia’sında yine 10.000 Sesterces olan bir para cezasını muhtemelen Quintilian 4.2.69’da yazmıştır; “-Özgür bir erkekle Caiz olmayan cinsel ilişkiye giren erkek suçluların ödeyecekleri para cezası 10.000 Sesterces’tir.”

Beger’in Lex Sacatinia’sında yaptığı sağlam olmayan çevirilerinden birisi de bu çağdaki Roma hukuki metinlerinde söylediği gerçek şudur. Quintilian metinlerinde özellikle “ingenuus” terimi “genelde erkek olmayanözgür doğmuş Roma vatandaşlarını özellikle tanımlar. Jüri üyesi Paulus tarafından yazılmış bu Roma yasa metninde, erkeklerin başka genç erkekleri baştan çıkarmaya teşebbüs edenleri cezalandırmaktadır;

Her kim, özgür doğmuş genç bir Roma vatandaşını kendisi için kaçırır, kendine bağlar, kadın veya kıza sevişme önerir, ahlaken onu incitir, ihtiyaçları için para ve ev tedarik ederse ve bunu gerçekleştirirse en yüksek cezaya maruz bırakılır, sadece teşebbüs etmişse bir adaya sürülür, teşebbüs edenler ve suç otaklığı yapanlar en sert yasa maddesi ile cezalandırılır. (Sent.5.4.14)

Burada “gençliğin statüsü” tanımlanmıştır; Gerçek Latin metinlerinde “praetextatus”, özgür doğmuş Roma vatandaşıdır ama henüz, tam yetişkin statüsünde değildir. Onun soyu statüsü, ileride kendisine alacağı bağlısı olacak köleler, eşiti olacak dişiler ile kendisini gösterdiğinde görünecektir.

Burada açıkça baştan çıkarılmaya teşebbüs edilen özgür gencin ( zannedersem, biraz zengin olması) sosyal statüsü tartışılmaktadır.

Özgür doğmuş bir genci dğerlerinden ayıran,sosyal statüsünü kazandıran en önemli özelliği biyolojik olarak cinsiyetinden çok Plutarck’ın onayladığı haliyle, özgür gençlerin “Bulla” (Boynuna taktığı ensesini çevreleyen bir madalyon) takmaları, onların diğer yetişkin erkeklerce cinsel arzuları için baştan çıkarılacak erkek olmadığının kanıtıydı.(Quaest Rom.101,288a)

Sayfa 38 Prg.2

Romalının Onurunun korunması;

Başkalarının gururunu, onurunu kıracak, şöhretini lekeleyecek “Küstahça” Davranışlara örnek olarak Atinalılarca örnek gösterilen Lucretia ve Verginia davasında geçen dövme, cinsel istismara örnek olarak verilebilir.

Valerius Maximus (6.1.9) okuyuculara, T.Veturius adlı bir tefecinin kendisinden borç alan ama ödeyemeyn bir özgür vatandaşa, borcunu ödemediğinden onu dövmüş, onurunu kıracağını söyleyerek ret ettiği pasif eşcinsel ilişkiyi ret etmesine rağmen ilişkiye zorlamış, bir köle gibi kullanmıştır. Sonudan mağdur, Roma konsülüne gidip şikayetini yaparak hakkını aradığında konsül, “özgür bir Romalı’nın köle gibi tecavüz edilip dövülemeyeceğine” karar verip kötü tefecinin hapisle cezalandırılmasına karar verir.

Roma juri üyesi Gaius, özgür Roma vatandaşlarının haklarının korunmasında benzer örnekler vermektedir. “Birisi, sopa veya yumrukla dövülerek veya özgür bir kadın kendisine musallat olan (sözle cinsel ilişki teklif etmemiş olsa dahi) birisince aşağılanırsa…..” şeklinde tanımlamalar getirmiştir.

Romalıların dövülme ve cinsel olarak girilebilme-delinebilmelerinin sembolik tanımlamalarına ilave olarak Aulus Gellius’un (9.12.79) kayıtlarında, Cato the Elder , erkek fahişeleri bu tanımın dışında tumuş, sadece özgür olanları “tecavüz edilemeyecekler, şöhretleri kötülenemeyecek” olarak tanımlamıştır. Onlar (Özgürler), kölelerini sevebilirler, dövebilirler, olarak öteki vatandaşlardan ayrı tanımlanmışlardır. Bunlar kendilerine cinsel olarak giriş yapılmasına da vücutlarını işgal eden cinsel istekleri halinde izin verebilmekteydiler de.

Bu statü, saygın, özgür Roma vatandaşlarının ceset olarak bedenlerinin tecavüz edilemez olduğu teorisiydi.

Roma vatandaşları, dövülme, tecavüze izin verme veya başka türlü saldırıya izin vererek statülerini aşağılayamazlardı. Bedenlerine dövme veya cinsel olarak giriş yapılması gibi saldırılar Roma hukukunda eşit terimlerdi.

Sayfa 40 Prgr 2

Bu açılardan bakıldığında Roma askerleri de Roma vatandaşları gibi eşit haklara sahiptiler ve onların da bedenlerine saldırı, cinsel olarak giriş yapılamazdı. Buna örnek olarak Marius’un özel koruması olan askeri, bir memur tarafndan öldürülüp tecavüz edilmesi olayıdır. Memurun Roma askerinin cesedini cinsel arzusu için kullanmak istemesinin insanlık dışı, sınırları zorlamak olduğu, Roma hiyerarşisinin düzenini bozacağına karar verilmiştir.

Bu karar da Roma askerinin bedeninin de onurlandırıldığı ve tecavüz edilemez olduğunu bize açıklamaktadır.

Bir adam sosyal statüsünü kaybetmedikçe cinsel organla, kılıçla veya bir huş ağacı çalısıyla, şarapla bedenine giriş yapılamaz.

Sayfa 41;

Roma vatandaşlarının sosyal konumları,cinsel olarak “girilemeyen olanlar” ile “girilebilir olanlar” olarak şekillendirilmiştir.

Sosyal konumu bir piramit olarak düşünürsek, “Viri”ler olan küçük, en üst sınıf gerçek insanlardır, cinsel olarak bedenlerine “girilemeyen” ama başkalarına “girebilenler”dir.

Özgür doğmuş genç erkekler, saygın kadınlar potensiyel olarak “girilebilen”lerdir çünkü henüz onlar gerçek insan olmayanlar ama tecavüz edilemeyenler olarak Roma hukukundaki korunmaları da tanımlanmışlardır (Aileleri saygın, özgür Romalılar olsa veya onlarla bağları olsa bile)

Piramitte bunlarn altında kalan sınıflar dan kadın veya erkek olmalarına bakılmaksızın “cinsel yolla girilebilenler” olarak tanımlanmışlardır.

Özgür doğan genç erkekler ve askerler, yetişkin erkeklerce potansiyel olarak arzu edilenler olmakla cinsel olarak girilemeyenler olarak tanımlanmışlardır.

Lex Scatinia eşcinsellik yaasasının da eşcinselliği yasaklamaktan çok düzenleyen bir yasa olması dikkat çekicidir.

Kaynak kitap linki ; https://books.google.com.tr/books?id=1ZPC3TqBZEQC&pg=PA34&lpg=PA34&dq=Lex+scatinia&source=bl&ots=dvU4U0Lgvs&sig=d6m07Bhm7AHgZEjfp56joc_B4nA&hl=tr&sa=X&ved=0ahUKEwiDxK-rpN7UAhXNa1AKHcPpBCAQ6AEIWTAJ#v=onepage&q=Lex%20scatinia&f=false

Çeviri metni burada bitiriyorum.

Roma’nın bu “girebilen” ve “girilebilen” ifadeleriyle belirtilen hukuki deyimlerine karşılık argo/kaba olarak da kabul edilse de Türkçe’de “siken ve sikilen” şeklinde kısaca ifade edilmiştir. En kısa ve kesin açıklaması da budur bence. Bu kaba bulduğumuz terimlerin bile kökenleri geçmiş bu Roma yasalarıymış düşüncesine kapıldım. Çünkü, onca hukuki çeviri metninde Roma asilzadelerinin “siken”, genç oğlanların, kadın ve kızlar ile aşağı sınıfların “sikilen” olmalarından başka bir şey anlatılmamıştır.

Bunca yasa maddesini okuduktan sonra Roma’nın, eşcinselliği yasaklamadığını, sadece düzenlediğini öğrendik.

Romalı özgür erkeklere sadece “pasif eşcinsellik” yasaklanmış, yasalar ile aşağılama amaçlı anal tecavüzlere karşı korunurlarken, kölelerine veya özgür Romalı olmayanlara her türlü sapık tecavüzlere uğrama olanakları sağlamışlardır.

Sonuç olarak Roma’da kadın ve erkek eşcinselliği yasak değildir, sadece, özgür Romalı vatandaşların ve askerlerin tecavüzlere karşı korunmaları vardır.

Şimdi son olarak, yukarıda okuduğumuz, vatandaşlık, kölelik, ensest evlilik, eşcinsellik yasaklarından bazılarını Tevrat ve Kur’an’dan okuyalım. Okudukça hatırlayacaksınız;

TEVRAT’IN ENSEST, HOMOSEKSÜELLİK VE HAYVANLA CİNSELLİK YASAKLARI

 

Lev.18: 6 “‘Hiçbiriniz cinsel ilişkide bulunmak için yakın akrabasına yaklaşmayacak. RAB benim.

Lev.18: 7 Annenle cinsel ilişkide bulunarak babanın namusuna dokunmayacaksın. O senin annendir. Onunla ilişki kurmayacaksın.

Lev.18: 8 Babanın karısıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Babanın namusudur o.

Lev.18: 9 Annenden ya da babandan olan, ister seninle aynı evde doğmuş olsun, ister olmasın üvey kızkardeşlerinden biriyle cinsel ilişki kurmayacaksın.

Lev.18: 10 Kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü onların namusu senin namusundur.

Lev.18: 11 Babanın evlendiği kadından doğan kızla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babandan olmadır, senin kızkardeşin sayılır.

Lev.18: 12 Halanla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babanın yakın akrabasıdır.

Lev.18: 13 Teyzenle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o annenin yakın akrabasıdır.

Lev.18: 14 Amcanın namusuna dokunmayacaksın. Karısına yaklaşmayacaksın, çünkü o senin yengendir.

Lev.18: 15 Gelininle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü oğlunun karısıdır. Onunla ilişki kurmayacaksın.

Lev.18: 16 Kardeşinin karısıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o kardeşinin namusudur.

Lev.18: 17 Bir kadının hem kendisiyle, hem kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Kadının kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü onlar kadının yakın akrabasıdır. Onlara yaklaşmak alçaklıktır.

Lev.18: 18 Karın yaşadığı sürece onun kızkardeşini kuma olarak almayacak ve onunla cinsel ilişki kurmayacaksın.

Lev.18: 19 “‘Âdet gördüğü için kirli sayılan bir kadınla cinsel ilişki kurmayacaksın.

Lev.18: 20 Komşunun karısıyla cinsel ilişki kurarak kendini kirletmeyeceksin.

Lev.18: 22 Kadınla yatar gibi bir erkekle yatma. Bu iğrençtir.

Lev.18: 23 Bir hayvanla cinsel ilişki kurmayacaksın. Kendini kirletmiş olursun. Kadınlar cinsel ilişki kurmak amacıyla bir hayvana yaklaşmayacak. Sapıklıktır bu.

 

ŞİMDİ BU SUÇLARIN CEZALARI;

ÖLÜM CEZALARI GEREKTİREN GÜNAHLAR

Lev.20: 9 “‘Annesine ya da babasına lanet eden herkes kesinlikle öldürülecektir. Annesine ya da babasına lanet ettiği için ölümü hak etmiştir.

Lev.20: 10 “‘Biri başka birinin karısıyla, yani komşusunun karısıyla zina ederse, hem kendisi, hem de zina ettiği kadın kesinlikle öldürülecektir.

Lev.20: 11 Babasının karısıyla yatan, babasının namusuna leke sürmüş olur. İkisi de kesinlikle öldürülecektir. Ölümü hak etmişlerdir.

Lev.20: 12 Bir adam geliniyle yatarsa, ikisi de kesinlikle öldürülecektir. Rezillik etmişler, ölümü hak etmişlerdir.

 

EŞCİNSELLİK VE EŞİN ÇOCUKLARIYLA CİNSELLİK SUÇU

Lev.20: 13 Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler. Ölümü hak etmişlerdir.

Lev.20: 14 Bir adam hem bir kızla, hem de kızın annesiyle evlenirse, alçaklık etmiş olur. Aranızda böyle alçaklıklar olmasın diye üçü de yakılacaktır.

 Hayvanla İlişki

Lev.20: 15 Bir hayvanla cinsel ilişki kuran adam kesinlikle öldürülecek, hayvansa kesilecektir.

Lev.20: 16 Bir kadın cinsel ilişki kurmak amacıyla bir hayvana yaklaşırsa, kadını da hayvanı da kesinlikle öldüreceksiniz. Ölümü hak etmişlerdir.

Kur’an’da Eşcinsellik Yasakları;

Nisa 4;15-16

4;15. Kadınlarınızdan eşcinsellik/sevicilik yapanlara karşı içinizden dört tanık getirin; eğer tanıklık ederlerse o kadınları, ölüm canlarını alıncaya ya da Allah kendileri için bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.

4;16. Eşcinselliği içinizden iki erkek yaparsa onlara eziyet edin. Bu ikisi tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse onlara eziyetten vazgeçin. Allah Tevvâb’dır, tövbeleri çok kabul eder; Rahîm’dir, merhametine sınır yoktur.

 

Kurán’dan bazı Ensest ve Diğer Evlilik Yasakları;

Nisa Suresi 4;22;23;24;25.

4;22. Geçmişte kalanlar hariç, babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınlarla evlenmeyin. Böyle bir şey açık bir edepsizlik, nefret gerektiren bir kötülüktür. Çirkin bir yoldur bu.

  1. Size, şu kadınlarla evlenmek haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle birleştiğiniz hanımlarınızdan doğmuş olup evlerinizde oturan üvey kızlarınız -eğer anneleriyle birleşmemişseniz o takdirde sizin için bir günah yoktur- ve sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları. İki kız kardeşi* birlikte almanız da haram kılınmıştır. Eskide kalanlar müstesna. Allah çok affedici, çok merhametlidir.

*Kız kardeşle evlenme veya cinsellik, İbrahim peygamber (M.Ö.2000’ler) zamanında Hitit yasağıdır. II.-IIIHattuşili tablet emirlerinde vardır. Bu yüzden bazı Ermeni işcanları (beyleri) Hitit krallarınca öldürülmüştür. Alaeddin Yavuz.

4;24. Harpte elinize geçmiş kadınlar hariç olmak üzere, nikâhlı kadınlarla evlenmeniz de haram kılınmıştır. Bu, üzerinize Allah’ın yazdığıdır. Bunlar dışındakileri, mallarınızı vererek almanız; şunu bunu dost tutmayarak iffetli yaşamanız, zina etmemeniz şartıyla size helal kılınmıştır. Kendilerinden nimetlendiğiniz kadınların mehirlerini* onlara bir hak olarak verin. Mehir kesişmeden sonra karşılıklı hoşnutluğa bağlı hallerde üzerinize günah yoktur. Allah, her şeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.

*Mehir’i Roma hukukunda bir şart olarak gördük. A.Yavuz

4;25. İnanmış hür kadınları nikâhlama genişliğine gücü yetmeyeniniz, ellerinizin altındaki genç, mümin köle kızlardan* biriyle evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hep birbirinizdensiniz. O halde onları, ailelerinin izniyle nikâhlayın. Gizli dost edinmeyerek, zinadan uzak kalarak, iffetli hanımlar olmaları şartıyla onların mehirlerini örfe uygun bir biçimde verin. Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa* onlara, hür kadınlara uygulanan cezasının yarısı* uygulanacaktır. Bu, köle ile evlenme yolu, günaha ve sıkıntıya girmekten korkanınız içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok affedici, çok merhametlidir.

*Bu ayet, aynen, Jüstinyen’in köle azat etmeyi teşvik yasasını taklit etmiştir. Çünkü onları, üstelik mehir vaat ederek onurlandırarak evlenme aynen Roma yasasında mevcuttur. İkinci şık, köle kadın, evlendikten sonra fuhuş yaparsa “özgür kadına verilen cezanın yarısı uygulansın” derken köle kadınların, doğumlarından ölümlerine bedenleri üzerinde tasarrufları sahiplerine ait olduğundan, sahipleri önce kendileri kullanır, sonra tapınaklara veya tapınak yanlarına kurulmuş genelevlerine ücret karşılığı kiralanır veya satılırlardı. Bu yüzden köle kadının fuhuş yaşamının parçasıydı ve alışkanlığından vazgeçmesi kolay değildi. Bu nedenle, hür kadının cezasının yarısı istenilmektedir ve adildir de. Alaeddin Yavuz

Buraya kadar dini ve laik Roma hukuk metinlerini okuduk ve dört kitabın (Tevrat,Zebur,İncil ve Kur’an) ikisinden özellikle medeni hukuk ve köle azat etme ayetlerini de okuduk.

Hatırlayalım, Roma daha şehir devleti iken Cumhuriyete geçtiği M.Ö.450’de, ilk Anayasası olan 12 Tablet Yasasını yapmıştı. Ondan 89 yıl önce yaşamış, Horasan’dan Yunanistan’a, Kırım’dan Yemen’, Mısır’a egemenlik kurmuş Pers imparatoru büyük Krus, Babil’i fethinde yayınladığı insan hakları beyannamesinde KÖLELİĞİ YERYÜZÜNDE YASAKLADIM, KÖLELİK YERYÜZÜNDEN KAZINACAK, HER İNSAN DİNİ İNANCINDA ÖZGÜR OLACAKTIR. BUNUN TEMİNATI YAŞADIĞIM SÜRECE BENİM” demiştir.

Hal böyle iken, kendisi de aynı zamanda, köleci İran toplumundan gelen, rahipliğin en yüksek derecesinde, Faravahar (Cebrail)dan vahiy aldığı, kendisine uçan kürsüsü ile rehberlik ettiği kil tablet resimlerine geçmiş, hem kendi tanrısı Ahura Mazda hem de Babil’in tanrısı Marduk’a da günlük ibadetlerini ettiğini söyleyen biri olarak, köleliği kaldırıyor ve bunu tanrısına karşı da yapmıyor.

Ama, ondan 89 yıl sonra ilk Anayasasını (M.Ö 450) yapan, 300 yıl sonra büyüyen ve 1080 yıl sonra M.S. 541’de okuduğumuz Anayasayı TANRI’lık taslayan imparatoru Jüstinyen emirleriyle yapan Roma, KÖLECİLİĞİ yok edemiyor. Bu gelenek batılıların çıkardığı IŞİD, El Kaide, Boko Haram, TALİBAN gibi İngiliz İslam’ı Vehhabilik temelli Selefi İslam bilinen terör örgütlerinin idareleri olan bölgelerde hala sürmektedir.

Eğer, kainatı ve yeryüzünü yaratan tanrı tek ve aynıysa, Büyük Krus’a da Jüstinyen’e de hükümdarlık verdiyse neden çelişkili emirler verir de doğaya aykırı olan köleciliği yasaklamaz-yasaklatmaz.

Korkusu mu vardır?

Hayır, işin aslı göklerdeki tanrı göklere, dünyadaki tanrılar(!) da bizlere karışırlar.

Yukarılardan gelen, bildirilen bir şey yoktur. Bunlar, halkı köleliğe, beleş askerliğe, devlet ve tapınak vergilerinden oluşan yüksek vergilere, uydurma şehitlik rütbelerine kavuşmaya razı etmek içindir.

Semavi dinler olarak kabul edilen dört kitabın inananları da başka dinlere ve kitaplarına inananları da bağlayan dini ve yasal geleneklerin hepsi uydurmadır, yalandır.

Çünkü yukarıda okuduğunuz Tevrat ve Kur’andaki ensest yasaklarına rağmen Davut peygamberin oğulları kız kardeşlerine tecavüz etmiştir. Hititli askeri savaştayken, karısını ayartan Davut kadını sarayına alıp tecavüz etmiştir ve Süleyman peygamber, Bat Şeba (Şeba kadın) adıyla geçen bu kadından doğan tecavüz çocuğudur. Süleyman peygamberin 700 karısı ve 300 cariyesi varken, Tevrat Süleyman’ın Şiiirleri kitabında peygamber, kız kardeşinin memelerini övmektedir. Önceden “Mitolojiden Günümüze Sapıklık Ayetleri” yazımda yayınladığım için tekrar etmiyorum.

İbrahim peygamberin Hacer’den doğma İsmail soyuna kökenini bağlayan peygamber Muhammet’in amcası Ebu Talip’in kızı Zeynep bin Cahş ile evlenmek isteği ve çabaları yüzünden Ahzap suresi neredeyse onun bu hevesini haklı göstermek için inmiştir.

Köle azadını teşvik eden Allah, Muhammet’e aşık olduğu kölesi Zeyd’i bir türlü azat ettirememiştir.

Zeyd’in bildirdiği yazılan hadis’e göre peygamberin uyluk kemiğinin, kendisinin uyluk kemiğinin üzerinde olduğu anda Cebrail vahiy indirmiş ve Zeyd’in baldırları çok acımıştır. Bu ne demek peygamber, vahiyleri cinsel ilişki esnasında alıyordu demektir. Uyluk kemiği dizden kalça kemiğine bağlanan, baldır dediğimiz bacağın kalın, etli üst kısmıdır ve cinsel tahrikte çok kullanılır. Arapların Mufakatat, İngilizlerin Thighing dedikleri “cinsel organı uyluk kemikleri arasında sürterek cinsel tatmin olma geleneği” değil ise bu ilişki nedir?

Bu ilişkiyi, Humeyni, Medeni Hukuku olan Tahrir el Vesile’nin Küçük Yeşil Kitap bölümünde, “üç yaşından büyük kız çocuğuna ince, beyaz, ırz donu giydirmek suretiyle yıkanırkan yapılabileceğini yazmıştır.

Bunlar İslam dünyasının önderleridir, böyle inanılıyor. Kimse İslam aşağılanıyor falan demesin alsın okusun, dilimize ilk kez ben çevirdim ve internet ortamında adını verdiğim yazılarımda ve “Humeyni’nin Seks Kitabı” başlıklı yazımda yayınladım.

Peygamberler, krallar, imparatorlar, Şii, Dürzi, Yezidi İmamları, Şeyhler, Pirler yeryüzünde tanrının hakimiyetini sağlayan seçkin, feodallerdir ve onların dinen de hukuken de sorumlulukları yoktur. Kaldı ki, köleleri ve evlatları üzerinde öldürme ve yaşatma yetkilerine sahip olarak bu kavimlerin özgürleri zaten bir çeşit tanrıydılar.

Tanrı Krallar açılış kısmında yaptığım yorumda olduğu gibi, “Köle Teba” olan Yahudilerin tanrısı Yahve, Hicaz Araplarının tanrısı Allah’da Konstantin zamanından beri var olan yasaya göre zaten Roma İmparatoru’ydu. Haliyle de M.Ö.539’dan sonra sona eren Babil Sürgünündeki kölelikten Krus’un azadıyla kurtulmuş Yaudilerin Tevrat’ını yeniden yazan rahip Ezra (Üzeyir peygamber)nın yazdığı Tevrat, 200 yıl sonra M.Ö.300’lerde Büyük İskender tarafından değiştirildi, bazı ibadetleri kaldırıldı. Yazan Tevrat Danyal kitabıdır. M.S. 50’lere kadar Grek Ptolome idaresinde yaşadılar, Tevrat ve bölgedeki tüm kavimlerin dinleri ona göre değişti. Sonra gene İran Sasaniler olarak geldi gene din değişti. M.Ö.40’larda Jül Sezar büyük Roma imparatorluğunu kurdu, Tevrat gene değişti. 325’de Hristiyanlığı kabul eden Roma da onu tekrar kendine göre değiştirdi. Kur’an da, Hristiyanlığı çıkartan Nasıra’lı Ferisi Yahudileri olan, Nasrani Hristiyanların sürgün yeri Libya’dan gelerek daskeri arbe ile imparator olan namaz kılan, Herakles’in koruması, şefaati, emirleri ile korunarak yazılmış ve yayılmıştır. Hatta Hz. Muhammet’in Herakles’e verdiği büyülü bir teşekkür mektubu, onların elinde bulundukça Hristiyanların kıyamete dek yeryüzünde egemen olmasını peygamber bu mektubunda Allah’tan istemiştir. Bu mektubu “İslam Roma Tezgahı mı” yazımda yayınlamıştım.

Yeryüzünde 5,5 milyar insanı Hristiyan dünyasına köle eden dört kitaptan doğan üç din de Roma icadıdır, tartışma götürmeyecek kadar açıktır.

Anlaşılmadık bir konu kalmamıştır umarım.

Bundan böyle hiçbir Avrupalı çıkıp da kendilerinden olmayan milletleri, din mensuplarını “eşcinsellik, pedofilik, kulamparalık suçlamasıyla” aşağılamasın.

Aşağılarsa yüzlerine bu metinlerin derlenip dilimize çevrildiği kaynakları vurunuz.

Tanrı Kral/Padişah kavramlarından tanrı adına yasa yapmaya, cihat-haçlı seferi ilan etmeye, bunları yapabilmek için dini ve dinin içermediği yasaları yapıp uygulatmaya güç bulabilmenin, monarkların kendilerini Allah’ın oğlu Allah olarak ilan etmelerinden, bunu da halka ikna veya şiddet ile benimsettirmekten başka yolu da yoktu.

Kılıçla, ağır vergilerle, sopayla dayatılan bu ülkeler zamanla “anadan, atadan böyle öğrendik” diye savunduğumuz geleneklere dönüştü.

21.yy. Özgürlük çağı olabilir, bu da insanların dinlerden kurtulup, laik, demokratik, hukuk devletlerini tercihlerine bağlıdır.

Dinler ve hukuk arasındaki akrabalık bu kadar güzel işlenip, geniş açıklamalarla anlatılmışken hala “Din, Şeriat” diyen bir toplum, ebediyen köle olmayı isteyen toplumdur. Her toplum kendi tercihini yaşar. Pişman olmakla kaybedilen gelecek geri kazanılamaz..

Takdir okuyanların, insan olarak düşünüp, değerlendirebilenlerindir.

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc,

 

 

Reklamlar
Arkeoloji-Dinler Tarihi, Güncel Siyaset, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi

DİN TEMELLİ CİNSEL SAPKINLIKLARIN MİTOLOJİSİ


DİN TEMELLİ CİNSEL SAPKINLIKLARIN MİTOLOJİSİ

 

AÇIKLAMALAR;

ENSEST ÜREME KÜLTÜ HAKKINDA

FEODALİTE KAVRAMI;

 

Dinler geçmişte de günümüzde de devletlerin siyasal rejimleriydiler. Bütün savaşlar din ve o dinin tanrısı adına yapılırdı. Devletlerin kralları ve sıfatları her ne ise, onlar da kendi milletlerinin en büyük tanrılarının soyundan gelen “Allah’ın oğlulları ve kızlarıydılar”. Yani, kan olarak tanrılarıyla “kan bağları=Feud” vardı. Buna da Sabilerin devamı olan Arami dilinden “Tanrı” anlamına gelen “İl/El/Al”

Ekleme geleneği ile “Feud+al” yani “Feodal” tanrı ile kan bağı olan kimse sıfatı türemiş, ensest kavimlerin krallarının soyları bu sıfatla anılmış, bu şekilde örgütlemiş toplumlara “Feudal/Feodal Toplumlar” denilmiştir.

Bu geleneklere göre de, bir milletin tanrısı, o milletin “Göklerdeki Babası”, kralları yani Feodal Tek Adam da “Dünyadaki Baba” olurken, millet de onların çocukları sayılmıştır.

 

DÜALİZM HAKKINDA

Tüm dinlerde iyi kötü aynıdır, adları değişir

İşte bu yüzden, devleti kuran milletler, kendi soylarından olanlara ayrıcalıklar verirken, köleci feodal toplumlar da kendilerinden olmayanları köleleştirmişlerdir. İdarelerindeki kavimlere kendi dinlerini “yasa” olarak dayatmışlardır. Yeryüzündeki bütün feodal dini şeri devletlerin sonunda yıkılmaları, “Güneş Tanrı olan” kendi dinlerini sadece kendi soylarını taptırmışlar, köleleri için aşağılanmış “Ay Tanrısı/Şeytan İbadetlerini” üretmişlerdir.

Bütün dinler, “İyi-Kötü;Güneş-Ay;Aydınlık-Karanlık; Melek-Şeytan” düalizmine/ikiciliğine sahiptir. Bu dinlerin çoğunda da, hakimiyetini kaybeden GÜNEŞ TANRI çocukları, tanrılarının şefaatlerinden kovulduklarına inanarak, kendi “Ay Tanrı Dinlerine” de girmişlerdir. İranlıların, Güneş Ahura Mazda dinindeyken Grek İskender’e yenilmeleri sonucu şeytan ibadeti olan Zervanilik dinine girerek Sasanileri kurmaları gibidir. İran’ın sadık akıncıları Ermeniler de bu Zervan’ın oğlu şeytan Ehriman/Arman/Erman adından adlarını almışlardır.

Ayrıca, hastalanıp tapınağa bırakılan ve iyileşmeyen hastalar da şehirlerden sürülür ve Ay tanrısına tapınırlardı. Yahudilerin de Ay Tanrısı Sin’in dağı olan Turu Sina /Sion/Zion dağında Tevratı alma efsaneleri böyle bir sürgüne dayanır. Sna yarımadasında bu hastalıklılar kampa alınır, iyileşenlerinin Şeria nehri-Filistin taraflarına geçmelerine izin verilirdi. Musa’nın Sina Çölündeki “40” yılının açıklaması da budur.

 

TEVRAT KÖKENLİ DİNLERİN TEMELİ SABİLİK HAKKINDA

 

Sabilik dini Mısır dininden doğmuş Yahudilerin 1500-2000 yıl kadar öncesi aynı coğrafyaya yerleşmiş Arami kavimlerinin dinidir.

 

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sin adlarını verdiği Grek ve Müslüman Arap, Yahudi tarihçilerine dayanarak yaptığı tespitlerde de geçen bazı din tarihçilerinin bazılarının “yeryüzünde egemen olmuş en eski dinlerden birisi Sabilik dinidir” tespitlerine ben de katılırım. Dünyanın her yerinde bulunan toplumların DİNİ İNANÇLARINA GÖRE ÇOCUKLARI, HAYVANLARI, ONLARIN KARILARIYDI, ONLARI KÖLE OLARAK SATABİLİYOR, BORÇLARINA KARIN KÖLE OLARAK KİRAYA VEREBİLİYOR, GENELEVLERE, TAPINAKLARA GELİR GETİRMELERİ VE KENDİLERİ DE BUNDAN YÜZDE ALABİLMEK İÇİN bu iğrençliği din adına yapabiliyorlardı.

Hindistan’dan internet Youtube ortamında da elan süren TAPINAK FAHİŞELİĞİ GELENEKSEL DİNİ YAŞAMINA KARŞI MÜCADELE VEREN gruplar bu geleneklerin aynen sürdüğünü belirtmekte, kayıtlı görüntüler, röportajlar ve internet ortamında sayısız metinler vermektedirler. Bunların bazıları dilimize çevrilmiş, çokları da İngilizce dilinde yayınlanmışlardır.

Hint, Sabi, Mısır dinleri temelli bu sapık gelenekler elan çağdaş Avrupa ve Amerika kıta toplumlarında “Ortodoks Hristiyanlık ve Ortodoks Yahudi Mezhepleri içinde sürmektedirler. Teke Tanrı Lucifer, Keçi tanrıça Bafomet Mason gelenekleri, aynen bu dinlerden kökenlerini almıştır.

Sabilerin en eski kitapları İngilizce yayınlanan adıyla GİNZA D RBBA veya GİNZA D RABBA kitabı, okunuşuyla CİN ZE KİTABI yani olarak söylenir. Dilimize çevirisi RBBA/RABBA/RAB, Öğretmen ve Sahip demektir. Adem ve Havva’dan adlarıyla bahseden en eski din kitabıdır. Yaratılış bölümünü dilimize ilk çeviren ve ANTİK SABİLER VE DİN KİTAPLARI başlığıyla yayınlayan kişiyim.

Bu kitap bilgileri dışında Tevrat, İncil ve Kuran tefsircilerinin de dini kökenlerinin temeli bu din olduğundan* Semavi dinler Sabilik dini olmadan incelenemezler. Bu dine göre Allah, Hayya/Hay/Hayyül ve Kayyum tanrı (Bakara 155-A.İmran- 2. ayetler) Adem’e şöyle der;

-“Ey Adem, sana Havva’yı, kızlar, oğullar ve malları (Büyük-Küçük baş hayvanlar) verdik. Bunlar senin karıların ve kölelerindir. İstediğini yaşatabilir, istediğini öldürebilirsin, onları satabilir, köle olarak verebilir veya köle olarak kiraya borcuna karşılık verebilirsin” şeklindedir.

Bu gelenek, aynen, Tevrat, Grek, Grek, Mısır, Mezopotamya dini esasları üzerine kurulu Roma hukuklarında karşımıza çıkmaktadır;

Roma’nın M.Ö. 450’de yaptığı 12 TABLET Yasasının “4”. Tableti “Baba Haklarını” düzenler, okuyalım;

Tablet 4; Babanın ve Evliliğin Hakları;

4:1; Bir baba, yasal evlilikten doğan oğlunu yaşatmaya veya öldürme hakkına sahiptir; ve hatta üç kez sattıktan sonra özgür bırakabilir.” Bu, Ur şehrinin Babil Sabilerinden olan İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmesinde de gördüğümüz insanlık dışı yasanın kaynağı Sabilik dinidir. Çünkü, Roma’yı kuran Romus ve Romulus kardeşlerin çocukları, nesillerini çoğaltmak için, komşuları Sabine halkının kızlarına tecavüz ederlerdi. Sabine adının Sabi adının farklı telaffuzu olduğu açıktır. Ayrıca, Roma yakınlarındaki köylerde, Sabi Sin mezhep tapınak kült merkezi olan Urfa Harran şehrindeki KONİK EVLER aynen, vardır ve üzerlerinde HİLAL-HAÇ vardır ve Türk bayrağı şeklindedir.

İtalya Alberobello Trulli evleri- Pugilia köyü

Sabilerin, Yahudilerin, Greklerin, Romalıların ve komşuları Sabine’lerin “tecavüz ve kız kaçırma” geleneklerinin temeli “ENSEST ÜREMELERİ”dir. Kendi çocukları, kardeşleri, kardeş çocuklarıyla evlenerek üreyen, bu yüzden dışarı kız verme gelenekleri olmadığından başkalarından da kız alma olanakları kalmadığından, ancak tecavüz ile kirleterek almayı tercih etmektedirler. Çünkü, dışarıdan kız alarak soylarındaki ensest evliliğin getirdiği sakat, hastalıklı, ucube bebek doğumlarını engelleyeceklerine inanırlar.

 

DEVLET YASALARI, EGEMEN SOYUN DİNLERİNE GÖRE YAPILIR VE TEBAA’YA DAYATILIRDI.

Böyle olunca da egemenliğini kaybeden toplumların dinleri de değişirdi. Bu gelenek nedeniyle yeryüzünde değişmemiş din ve din kitabı yoktur.

Özgür milletler babalarını soylarından, köle milletler de analarından alırlar. Roma yasalarında “Köle anadan doğan çocuk, kölenin sahibine ait olsa da babasına mirasçı olamaz, köle sayılır, çünkü, köleyi kullanan erkek sayısız belirsizdir, erkeği belli değildir” der.

Kur’an Nur Suresi 25. ayette köle kadınlardan evlendirilenler için şöyle bir ifade vardır; “…Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan cezasının yarısı uygulanacaktır…

Nur Suresi 33’de şu ifade köle kadınların fuhuş amaçlı satıldıklarını, İslam ile buna son verilmesini ister. “…Hizmetinizdeki genç kızları, iffetli kalmak isteyip dururlarken, iğreti dünya hayatının basit menfaatini elde etmek için fuhşa zorlamayın. Kim onları baskı altında tutarsa Allah, fuhşa zorlanmalarından sonra onları affedici, esirgeyicidir..”

Kısaca, coğrafyamızdaki eskilerin ekonomisi PEZEVENKLİK üzerine kuruluymuş. Köle kadınlar sahiplerince sadece tarım, ev işlerinde çalıştırılmıyor, genelev olarak çalışan pagan tapınaklarına veya onların yakınlarında kurulan genelevlere “cinsel içerikli dini ayin geleneklerinin yerine getirilebilmesi için” satılıyorlardı. Bu gün bu Hindistan ve Hindu dini ile ondan doğan mezheplerinin yaşandığı her ülkede böyledir.

Köle kadın ve erkeklerin bu yolla özgürleştirilmesini emreden İslam hukuku da Allah’ın değil Roma’nın yasalarıymış. Pagan Araplar, ve öteki pagan kavimlerin en büyük tanrıları zaten Roma imparatorlarıydı. Bu gelenek Grek Büyük İskender ile başlamış, Roma’nın Jül Sezar’ı, Caligula, Agustus gibi altı, yedi Roma imparatorunun da tanrı ilan edildiği bilinen bir gerçektir.

Bu yasalara göre, İslam öncesi Allah Kabe’nin baş tanrısı Teke Tanrı Hubel’di ve aynı zamanda da Roma imapatoruydu. Muhammet Cinze kitabından ilk yaratılış tanrısı Işık Kralı Melki d Nura/Nur Meliki’nin sıfatlarını Allah üzerinde toplamıştır. Çünkü Araplar, “rahman ve rahim Hayyül Kayyüm” tanrı HAY’ı ret etmiştir. Yemameli sahte peygamber Yemameli Rahman da RAHMAN adını kullanmaktadır. Sabiler binlerce yıldır “B’ism’illah-er rahman er-rahim” derler zaten. Roma Jüstinyen anayasası da “Tanrımız İsa’nın adıyla, Arapça dersek, “B’ism’illah İsa/Jesus/Christ”. Yani işi çözdünüz sanırım.

Aşağıda okuyacağınız köleci, cinsi sapık Sabi, Hint, Arap dinleri temelli sapıklıkları Jüstinyen Hristiyanlık çağında Ensest Evlilik Yasakları ile kaldırmıştır;

 

Başında Babil sarığının Hristiyan uygulaması olan HALE ile kendisini TANRI olarak resmettiren İki Roma’yı yeniden tek devlet yapan, zamanın en büyük hukuk reformcusu Büyük Jüstinyen

JÜSTİNYEN YASALARI

“BAŞLIK X(10) EVLİLİK İLE İLGİLİ YASALAR

 

Roma vatandaşları, yasa kavramına göre yasal birleşmelerden oluşan evliliklere, erkekse ergenlik çağında kız ise çocuk yapabilme yeteneğine kavuştuklarında, ailelerini onaylarını aldıktan sonra, önceden sahip oldukları yasal şartlara göre, medeni veya doğal hukuk çerçevesinde katılırlar. Bundan dolayı, deli bir insanın kızının evlendirilmesi, deli bir insanın oğlunun bir eş alması istenilebildiği gibi oğul hakkında bazı fikirler üstün gelebilir. Biz, anayasamızın evlilik sözleşmesinde tanımlandığı üzere deli bir insanın kızının veya oğlunun babanın onayı olmadan evlendirilmelerine izin veriyoruz.

 

1-Şunlardan olanların ve bazılarının evlilik sözleşmesi yapmalarından kaçınırız ve izin vermeyiz;

 

Bu yüzden, ebeveynler ve çocuklar arasında akrabalık olduğunda; örneğin,baba-kız;dede-kıztorun;ana-oğul;büyükanne-erkek torun ve bu şekilde silsile halinde devam eden akrabalar arasındaki evlilikler ve karıkoca gibi böyle yaşayanlar oldukları söylenilse de bu ensest evlilikler şerefsizliktir.

Bu prensipler çok genel ve uygulanabilir olup, evlatlık dahi alınsalar ebeveynler ve çocuklar arasında böyle bir evlilik için yasal sınırlama mevcuttur; ve azad ettiğiniz köleniz olsa dahi evlatlık kızınız, torununuz da olsa bir eş olarak alamazsınız.

2- Benzer kuralların ikinci derece akrabalıklar için de uygulandığından bahsedilse de bu kesin değildir. Evlilik aslında, aynı anne ve babadan olan kız-erkek kardeş veya ikisinden de olanlar arasında yasaklanmıştır. Fakat, bir kadın evlatlık yoluyla sizin kızkardeşiniz olmuşsa, evlatlık sözleşmesi devam ettikçe onunla evlenemezsiniz ama, evlatlık sorunu çözüldüğünde veya azat edildiğinde evliliğe mani bir hal   kalmaz. Bu nedenle bu kural konulmuştur, bir kimse erkek evlatlık almak istiyorsa, kız evlatlığını azat etmelidir.birisi kız evlatlığınla evlenmek istediğinde öncelikle oğlunu azat etmelidir.

3-Erkek kardeşinizin oğlu veya kızı ile evlenmek yasaktır ya da hiç kimse erkek kardeşinin veya kız kardeşinin kız torunlarıyla evlenemez hatta dördüncü göbek akrabalık bağı olsa dahi evlenemezler. Bunlardan birinin kızı veya kız torunlarıyla her şekilde evlilik sözleşmesi yapmak yasal değildir, yasaklanmıştır.

Her nasılsa, siz, babanızın evlatlık kızıyla, medeni ve doğa hukuku ile ilgili engeller olmadıkça evlenebilirsniz.

4- İki erkek kardeşin veya iki kız kardeşin çocukları ya da bir kız bir erkek kardeşin çocukları evlenebilirler.

5-Bundan başka, halanız ile evlenemezsiniz. Hatta evlatlık dahi olsa da halanız veya teyzeniz ile de atalarınızın soyundan olduğundan evlenemezsiniz. Bundan dolayı da aynı gerekçeyle büyük halanız ile babanızın anne tarafından olan ile de evlenemezsiniz.

6-Ve yakınlık bağı nedeni ile bazı kadınlarla da evlilik yasaktır. Örneğin, üvey kız evlat veya gelin, ikisi de kız evlat sayıldıklarından onlara evliliğe izin verilmez. Anlaşılması gereken, bunlar kızınız veya gelininiz ise ve hala ile evlilik ise bir kadın iki erkekle evli olamayacağına göre evlenemezsiniz; kız hala üvey kızını ise ve annesi ile evliyseniz, bir adam aynı anda iki kadınla evlenemeyeceğine göre evlilik sözleşmesi yapamazsınız.

7- Kayın valide veya üvey anne ile evlilik, akrabalık bağı sürdükçe ve kesilmedikçe yasaktır; bu demektir ki, üvey anneniz, hala babanız ile evli iken bir kadının iki kocası olması umum ahlaka aykırı olduğundan; kayın valideniz, halâ, kızı karınız olduğuna göre, bir adam aynı anda iki kadınla evli olamayacağına göre evlenemezsiniz.

8-Kocanın başka kadından oğlu, kadının başka kocadan kızı varsa veya benzeri bir hal varsa, yasal olarak kardeş sayılsalar da evlilik kontratı düzenleyebilirler.

9- Boşandığınız eşinizin başka kocadan kızı var ise sonunda bu sizin evlatlığınız olmaz, fakat Jullianus der ki, bu tür bir yakınlığa sahip kadınla evlilikten kaçınılmalıdır; oğlunuzun nişanlısı, sizin gelininiz değildir, veya babanızın nişanlısıysa sizin kayınvalideniz değildir, bu nedenlerle böyle tanımlanmış evliliklerden kaçınılması haliyle yasaldır.

10- Köleler arasında evlilikte akrabalık, baba-kız şeklinde olduğunda evliliğe engeldir ve kölelikten azat edilmiş abi-kız kardeş için de bu geçerlidir.

11- Ve hatta, değişik gerekçelerle evlilik sözleşmesi yapması yasaklanmış kişiler de vardır ve bunlar eski hukuk belgeleri ve dökümanları üzerine yapılan yorumlarda ve maddelerde tek tek numaralandırılmışlardır.

12- İlkelerini koyduğumuz yasaları ihlal ederek, ne karı-koca yakınlığı ne de düğün töreni,evlilik yad ada başlık/mehir vermeden karı-koca hayatı yaşadığı anlaşılan olursa; bu ilişkiden doğan çocuklar babalarının idaresi altında sayılmazlar, anneleri gayrimeşru ilişkiden hamile kalmış sayılacağından çocukların sonunda babası belirsiz sayılır, Grek dilinde “tesadüfi hamilelik”ten doğma anlamına gelen sahte çocuklar olarak sayılacaktır, çünkü çocuklar babasızdır. Böylesine çözülmüş bir birleşmenin olduğu yerde mehirin dönmesi için bir talep yoktur, imparatorluk anayasasına göre ceza gerektiren bir yasak evlilik yapılmıştır.

13- Bazen yeni doğan çocukların bir baba otoristesine verilmediği ve bunun sonradan olduğu haller olur, böyle biri doğal oğuldur, curia’nın bir üyesi olduğundan babanın idaresi altına verilir. Bu oğul, aynı zamanda evliliği yasa ile yasaklanmamış, babası ile karı-koca hayatı yaşayan bir özgür anneden doğmuş, anayasamızın sağladığı uygun belgelere sahip, sonradan baba idaresine verilmiş olduğundan kendi sınıfına ait kabul edilir. Benzeri aynı şekilde evliliklerden doğan başka çocuklar olsa dahi anayasamız onlara benzeri avantajlar verir.

Şimdi, bu yeni Roma yasalarından “60” yıl sonra inmeye başlayan Kur’an ayetlerine bakalım;

NİSA SURESİ 22-23-24-25-26.AYETLER;

  1. “Geçmişte kalanlar hariç, babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınlarla evlenmeyin. Böyle bir şey açık bir edepsizlik, nefret gerektiren bir kötülüktür. Çirkin bir yoldur bu.”

Peygamber zamanında ve ona İslam tebliğinden önce olmuş evlilikler hariç diyor. Yani Muhammet çağında o çok kutsanan sahabeler, ensarlar, babalarının karılarıyla evleniyorlardı. Tevrat Yakup peygamber kıssasında da Yakup’un en büyük oğlu analığını becerirken yakalandığı için peygamberlik hakkı Yusuf peygambere geçer. Yusuf’un çileleri bundan kaynaklanır. Tevrat’In bu olayları da eski Babil, Asur, Mısır, Grek yasalarından ibaretti. Aşağıda “anaları, babaları le de evlilik yasağı var. Yani Araplar küllen sapıktılar.

  1. “Size, şu kadınlarla evlenmek haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle birleştiğiniz hanımlarınızdan doğmuş olup evlerinizde oturan üvey kızlarınız -eğer anneleriyle birleşmemişseniz o takdirde sizin için bir günah yoktur- ve sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları. İki kız kardeşi birlikte almanız da haram kılınmıştır. Eskide kalanlar müstesna. Allah çok affedici, çok merhametlidir.”

Gene “Eskide kalanlar Müstesna” diyen ayet, cümlesi ile, peygamber çağında, Roma vilayeti olan Hicaz’ın ve Arap yarımadasının hala ayette sayılan birinci, ikinci derece akrabaları ve onların çocukları ile evlendiklerini şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlıyoruz. Bunlar Muhammet ve Hristiyanlık çağından çok önceki yaşamlarını aşağıda okuyacaksınız. Burada sayılanların tümü Jüstinyen yasalarında daha açıklamalı olarak yer almaktadır. Tevrat Levililer kitabı da bu açıklamaları neredeyse aynen almıştır. Kur’an sadece akrabalıkları sayıp yasaklamıştır.

  1. Harpte elinize geçmiş kadınlar hariç olmak üzere, nikâhlı kadınlarla evlenmeniz de haram kılınmıştır. Bu, üzerinize Allah’ın yazdığıdır. Bunlar dışındakileri, mallarınızı vererek almanız; şunu bunu dost tutmayarak iffetli yaşamanız, zina etmemeniz şartıyla size helal kılınmıştır. Kendilerinden nimetlendiğiniz kadınların mehirlerini onlara bir hak olarak verin. Mehir kesişmeden sonra karşılıklı hoşnutluğa bağlı hallerde üzerinize günah yoktur. Allah, her şeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.

Mehir’in de Roma yasal emri olduğunu, Araplara da İslam ile girdiğini okuduk. Aksi halde Kuran ve Roma hukukunda özel yer tutmazdı. Araplar çok eşli poligamik sapkın topluluklardır. Bakara 198. ayet (Ayet=Allah’ın sözü demektir) son cümlesi de Araplara “siz önceden sapıklardınız” demektedir. Roma yasası “Tek eşlidir”, hukuk metinlerinde “ sıklıkla “bir erkeğin iki karısı veya bir kadının iki kocası olamaz” ifadesini hatırlayınız. Mehir, konusu da Roma hukukunda evlilikte önemli yer tutar, yukarıda okudunuz.

  1. İnanmış hür kadınları nikâhlama genişliğine gücü yetmeyeniniz, ellerinizin altındaki genç, mümin köle kızlardan biriyle evlensin. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hep birbirinizdensiniz. O halde onları, ailelerinin izniyle nikâhlayın. Gizli dost edinmeyerek, zinadan uzak kalarak, iffetli hanımlar olmaları şartıyla onların mehirlerini örfe uygun bir biçimde verin. Evliliğe geçtikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan cezasının yarısı uygulanacaktır. Bu, köle ile evlenme yolu, günaha ve sıkıntıya girmekten korkanınız içindir. Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah çok affedici, çok merhametlidir.”

Bu ayet, aynen Jüstinyen’in “köle azadını teşvik ve köleleri koruma, sahiplerinin onlara mal vererek azat etme” emirlerini buraya “Allah emri olarak girdiğini görüyoruz. Diğer kısmını yukarıda köle kadınların fuhuş aracı oldukları konusunda işlemiştik.

Nur 24; 39. “Küfre sapanlara gelince, onların amelleri çöldeki serap gibidir ki, susuzluktan bunalan onu su sanır. Ama ona yaklaşınca hiçbir şey bulamaz; yanında Allah’ı bulur; O da onun hesabını eksiksiz bir biçimde görür. Allah, hesabı çok çabuk görendir.”

Nur-24;84. “Allah yolunda savaş. Kendinden başkasından sorumlu değilsin. İnananları da teşvik et. Umulur ki Allah, küfre sapanların gücünü kırar. Allah, kuvvetçe daha üstün, cezalandırmada daha güçlüdür.”

Bu ayetleri iyi okuyunuz ve Jüstinyen Anayasasında “TANRI/ALLAH” olarak anılan imparatorun “kölelere eziyet eden, özgür bırakmayan köle sahiplerine yaptığı tehdidin” sonundaki “karartılmış cümleyi” okuyunuz, şaşıracaksınız;

“…Bir heykele sığınmasına karar verilen Julius Sabinus’un kölesinin şikayetine dikkat edin; bir çok mahrem yerleri yaralanmış, olağanın dışında sert davranıldığı tespit edilmiş olanların satılmalarını emredin, böylece köleler efendilerinin güçlerne tekrar maruz kalmasınlar, eğer köle sahibi benim Anayasamdan kaçmak için düzen kurarsa, ona çok daha şiddetli önlemlerim olduğunu hatırlatın.

Peygamber Muhammet’in doğumundan 1061 yıl önce M.Ö 450’de Roma 12 Tablet Yasalarının “6.” Tabletinde köleliğin kaldırılması önerilir;

“-6:7; Her kim, köleliğe karşı diğerinin özgürlüğünü isterse, Preator (Yargıç veya Vali olabilir) özgürlükten yana karar verir.” Demektedir.

Yine, Muhammet’in doğumundan “6” yıl önce ölen Jüstinyen (Ö-565) yaptığı yasanın “LEX FURIA CANINA” yasasının feshi bölümünde köle azat etmek kolaylaştırılır;

 

BAŞLIK 7-VII FURIA CANINIA YASASININ FESHİ İLE İLGİLİ

“Lex Furia Caninia’da, vasiyetname ile kölelikten azat etmenin belirli yöntemlerini yazdık; Bazı mevcut iğrençliklerin özgürlüğü engellemelerini kaldırmayı belirledik; Ölen kişinin bu ayrıcalığını ret ettik ve yaşayan kişilere bütün kölelerini mecvut bir engel yoksa azat etmelerine izin verdik…”

“…Özgürlük değer biçilemeyecek kadar önemli bir zenginlik iken, eskiler, yirmi yaşın altındakilere bir kölenin özgür bırakılmasına karar vermeyi yasaklamışlardır. Biz, bu boyuttan bakarak orta yolu seçtik ve yirmi yaşın altında olan, on yedi yaşını doldurmuş, on sekizine girmiş bir küçüğe, vasiyetnamesi ile köle azat etmeye karar vermesini sağladık…”

Aynı yasa şöyle devam ederek Kölelere fena, ahlak dışı muameleler yapılmasını, işkenceyi yasaklar ve işkence edilen kölelerin Praetorler eliyle korunmasını emreder;

“Madde 2- Çağımızda, her nasılsa, hukuken aksi bir karar verilmedikçe hiç kimsenin başkasının idaresi altında yaşamasına izin verilmez, kölelere insanlık dışı muamele edilemez; Aziz Pius Antonius tarafından yapılan Anayasa’ya göre, her kim bir köleyi sebepsiz yere öldürürse, başkasının kölesini öldürene verilen cezadan daha az bir cezaya çarptırılamaz, ve Anayasanın egemen maddesine göre bir köle sahibinin haşinlikleri ileride belirlenmiştir; Köle sahiplerinin anlayış gösterilemeyecek derecedeki barbarlıkları, zalimlikleri karşısında, eyalet valileri, bu kölelerin kutsal büyük binalara ve imparator heykellerine sığınmalarına izin verebilir; uygun koşullarda kölelerini satmaya zorlayabilir, tedbir olarak onlara fiyat biçebilir; Devletin hissesi olan malı hiç kimse suistimal edemez…”

İlerleyen çağlarda değişen anlayışlar sonucu bir başka Roma yasası da özellikle Jüstinyen (M.S.540’lar) döneminde yapılmış olanı şöyle der;

“Özgür bir kadın, bir köleden hamile kalsa ve çocuğunu doğursa çocuk, bebek, özgür doğmuş sayılır, özgür kadının Yunan yasalarında yazdığı gibi, tesadüfi ilişki sonucu hamileliği sonucu olduğunu yazar.

Ancak, 12 Tablet yasası, “yasal evlilikten, yasal doğan çocuklardan babanın seçtiği erkek çocuğun mirasçı olabileceğini, mirasçı bırakmadan, çocuksuz öldüyse, silsile halinde babanın kanından olan en yakın erkeğe mirasın bırakılacağını anlatır. Bu gelenek aynen Emevi Yezidi İslam geleneğine sahip Pakistan ve Bangladeş’te geçerlidir. Türkiye’de bir çok bölgede, mevcut yasalara rağmen kız çocuğuna miras bırakılmaz. Üstelik kızlar da inançları gereği buna onay verirler.

Oysa, ilk antik Roma yasasından 1000 yıl önce Babil’i fetheden Pers (İran) şahı Büyük Krus, bütün imparatorluk dahilinde ve etki alanlarında “KÖLELLİĞİ YASAKLAMIŞTIR” Dilimize İngilizce’den çevirdiğim metin aynen şöyle der; “Köleliği engelliyorum ve benim valilerim ve astları, kadın-erkek köle alışverişlerini zorla yasaklayacaklardır. Bu tür gelenekler dünya üzerinde yok edilecektir.”

Ama, köleci geleneğe sahip toplmlar o ölünce bu emirleri unutmuşlar ve buraya kadar okuduğunuz ve aşağıda okuyacağınız gibi kendi evlatlarını köleleri olarak görüp öyle kullanmayı sürdürmüşler.

Sonunda Jüstinyen yasalarının 16.yy.da batıda başlayan Rönesans ve 20.yy. hukuk sistemleriyle iyileştirildiklerine yeryüzü tanık oldu.

Ne yazık ki bu dönem de sona ermekte ve “İslami Şeriat” getirmek isteyen ve bu köleci şeytan ibadet olan TEKE TANRI dinleri dünyayı yöneten Mason localarının gizli dini olmuş, her ülkede o ülkenin hakim dini ve mezhebi üzerinden bu dini gelenekleri yürürlüğe sokmaktadırlar.

Ilımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog gibi hoşa giden maskelerle piyasaya sürülen bu sapkın dinler nedeniyle bu iğrenç sapıklıkları insanların bilgiilerine sunuyorum.

Çünkü “köle-ensest toplum dinlerine ait toplumlardan” çıkmış bu sapıklıkları yaşam biçimin haline getirenler, çocuk, yetşikin tecavüzleri, kadın-erkek eşcinsellikleri, kendilerinden olmayanın mallarını, çocuklarını yapmalama, öldürme geleneklerini dini tarikatlar üzerinden İslam adıyla uygulamaktadırlar.

Şimdi, medeniyetleri ile övünen, Arap, Grek (Yunan), Roma ve onun yasalarına bağlı batılı toplumların, Hristiyanlık çağı dahil sapık yaşamlarını okuyalım.

*(Tevrat Yaratılış Kitabı –Işıkoğulları Bölümü-Cinze’de Işık Kralı Hay’ın çocukları konusuna uzanır, Yahudilerin putperestlik olarak sıklıkla döndükleri Krallar ve bir çok yerde geçen dinleri de Sabilik dinidir-Kuran Bakara 62, Hac 17, Maide 69 Sabilerin cennete gireceğini söyler, peygamberlik öncesi Muhammet’in de unların Ahnaf kolundan olduğu, peygamberin rüyasını peygamberli işareti diye yorumlayan ilk ve tek kişinin de amcaoğlu Mekke Nasturi Kilisesi baş keşişi olan Varaka Bin Nevfel olduğunu hatırlatırım)

Bu yazının yazılma gerekçeleri, ilgili köken açıklamalrı yapıldıktan sonra, şimdi antik çağlarda ensest, eşcinsel sapıklıkların dibini anlatan kısma geçiyoruz.

New York merkezli “The Association for Prehistory” internet sitesinde yayınlanmış, Lloyd de Mause nin “Orijin of the War in Child Abuse” kitabının Birinci bölümümolan “Killer Motherland” ve sekizinci bölümünde “İnfanticide, Child Rape and War in Early States” konularından dilimize çevirdim.

 

ANTİK ÇAĞDA KATİL TANRIÇALARA ÇOCUK KURBANI

The Origins of War in Child Abuse by Lloyd deMause

Yahudilerin Molek’e bebek kurbanı sunmaları, Sabilerin Akitu/Nevruz bayramında yaptıkları bir ayindi ve Yahudilere sonradan geçmiş bir gelenekti, belki Mısır’dan kalma bir gelenekti.

Antik çağlarda savaşlar, Tiyamat, İştar, İnanna, Aysis, veya Kali gibi kana susamış katil ana tanrıçaların yararına veya onlara karşı savaşmak şeklinde yapılmıştır. Tipik ana tanrıçalardan biri de Aztek ana tanrıçası Huitzlopotchtli’dir ve bu tanrıça ağzını boyu kadar açarak çığlık atar ve askerlerinin kanlarıyla beslenir. Antik çağ araştırmacılarının çoğu, “antik çağ savaşlarında “yok edici tanrıların” erkekler değil dişi tanrıçalar olduklarında birleşirler.

Jungian, Korkunç Ana Tanrıça arketiplemesinde, “ağzını dişleri ve kıllarıyla açarak titreten çığlıklarıyla bizi yutup bitiren” Ejder Ana” karakterini analiz etmiştir.

Kenan-Filistin’de bir çocuk kurbanı gösteren kabartma

Ovid, Pentheus’un çığlığından yaptığı antik resminde, “Ey Anam, gözlerini bana dikerek bak!” Ana da ona rüzgarda savrulan saçlarıyla, çığlıklarıyla bakar. Sonra, Agave, omuzu üstüne düşen başını yırtıp kopartır, yukarı kaldırır ve bağırır;”İşte benim işim, benim zaferim”.

Eski medeniyetlerde çocukların durumları bu günden çok kötüydü. Census, antik çağlarda kız/erkek çocuk kurban etme/öldürmenin oranının %400 rakamını verir. Çoğu kız, onların yarısı kadar da erkek çocukların öldürüldüklerini açıklamıştır. Poseidos, zengin adamların bile kızlarını çoğunlukla sattıklarını kabul eder. Erken çağ toplumlarında çocuk öldürme cezalandırılmaya başlanmadan önce herkes çocukların nerelerde satıldıklarını ve canavarlara kurban edildiklerini biliyordu. Doğar doğmaz süt annelere verilen çocukların öldürülmeleri süt annelerden istenilmekteydi.

Antik çağlarda, yaygın olarak çocukların başlarının kesilerek gövdelerinden ayrılarak kurban edilmelerine Filistin, Jericho, K.Afrika Kartaca, İngiltere’nin çember kayalarında, Hindistan’da ve Aztek şehirlerinde rastlanılmaktadır.

Kurban edilmenin değişmez imajı, Ana Tanrıçanın idaresindeki savaşlarda yerine getirilir ve bunun yanında da yaygın olarak erkek çocuklarla kulamparalık etmekten daha yaygın olanı da kız çocuklarının ırzlarına geçmek, diri diri ısırarak parçalamak, yakmak ve kısırlaştırma gibi işkenceler de yaygındı.

Dişi büyücülerin olması raslantı değildir, daima korkunun anası olan ve daima savaşın kalbinde bulunan savaş tanrıçaları İştar’ın heykelleri, “Ben, savaşın tam ortasında dururum, savaşın tam kalbiyim, savaşçıların koluyum” diyen İştar gibileriydi ve bunlar Grek mitolojisindeki büyücüler değillerdi.

Yahudi bebek kurbanı resmi

Korkunç ana tanrıçalarıyla karışan inançlar gereğince, savaşan erkekler, ana tarnıçalarının öfkelerinin üzerlerine gelmesinden korunmuş oluyor, zafer kazandıklarında da kendilerinin kurtarıcı oldukları için korkunç ana tanrıçalarının kendilerini seveceklerine inanıyorlardı.

Bu yüzden savaşlarda Grekler Medusa’nın kesik başını bayraklarına, kalkanlarına resmediyorlardı, Mısırlılar da firavunlarının doğumlarından sakladıkları rahim artığı plesantaları bayrak yerine uzun değneklere asarak taşıyorlardı.

Bu korkunç tanrıçalar “Şavaşın Hanımefendileri” olarak anılıyorlardı ve uğurlarına ölen askerler de onların kana susamış iştahlarına kurban olmuş sayılıyorlardı. O zamanın cenneti, tanrıçanın vücudunda yaşamaktı. (Aynı inanışın devamı Müslümanlarda KURBAN KESME GELENEĞİ’nde sürmektedir. Kesilen kurbanın, İNSAN VÜCUDUNA GİRİP, İNSAN OLACAĞI inancıyla MUTLU OLDUĞUNU herkes söylerdi. Alaeddin Yavuz)

Bir savaş tanrıçası olarak, Venüs, Sezar’a rüyasında görünüp Galleri fethedeceğini söylemiş, Sezar Mars’a ve ona kurbanlar adamıştı. Ertesi sabah askerlerini topladığında “Venüs Victrix/Venüse Zafer” diye bağırmıştı.

Çocukla babanın değil de ananın bağ kurmasını anlayabilmek için en erken çağlarda daima dişinin, ananın öne çıkarıldığına dikkat etmek gerekir.

Eski Yunan’da örneğin babalar, evlerinde kulamparalıklarının mağdurları olan erkek çocuklarıyla uyurlardı ve anne, babaanne, süt anne, köle kadınların ve çocukların uyudukları ayrı yerler vardı. Günümüzde dahi bu şekilde yaşam mevcuttur.

Solon, bir adama ayda en az üç kere olmak üzere ailesini ziyaret etmeyi önermişti. Plutarch, “gerçek aşkın kadınların bölümüyle bir bağı olmadığını yazmıştır.

Heredot, “bir oğlan, beş yaşından önce babasının dikkatini çekmez” diyerek açıkça gerçeği onaylar.

Bu çağlarda anneler, büyük anneler insanlıktan çıkmış değillerdi ama kendilerine de çocuklarını sevebilmeleri için yarım şans dahil verilseydi elbette. İnsanlık çocuklarının değeri hakkında yeni yeni uyanışa geçmiştir. Geçmişe gittiğimizde, çocuk yetiştirmenin düşük seviyede olduğu zamanlarda, terk edilen, dövülen, fuhuş pazarında satılan, kiraya verilen, korkutulan ve cinsel olarak istismar edilen çocuklara rastlıyoruz.

Bir insan, eski bir tarihçiyi okuduğunda, M.Ö.II. yüzyıllarda ailelerin ancak %1’inde “2” kız çocuğu bulunduğuna tanık olacaktır. Medea, Procne gibi öteki Grek mitolojik analarının çocuklarını öldürmek için tek iyi gerekçeleri, kocalarına nispet yaparak üremeye uygun olduklarını kanıtlamak içindi.

 

Aztek Savaş Tanrıçalarına Bakış;

Aztek kurban resmi

Aztek dini mitlerine baktığımızda, her sabah güneşin doğması için, her gün insan kanıyla beslenmeye ihtiyaç duyan kana susamış bir çok Savaş Tanrıçasının resmedildiklerine tanık oluruz. Bunların merkezinde Teteoinnan adlı Toprak Anaları vardır. Her yıl bir dişi ona kurban edilmeli, derisi yüzülmeli, çıkarılmalıdır ki, erkek, Savaş tanrıçasının korkunç güçlerine sahip olabilsin. Savaşçılar, Aztek krallarıyla karıştırdıkları Savaş Tanrıçaları için savaşlara giderler, tanrıçanın kana susamışlığını tatmin edebilmek için kendi ordularını ikiye böler ve her yeri kana boğan çiçek savaşları yaparlardı. Kana susamış Aztek tanrıçaları böylece favori nektarları olan insan kanına, taze insan kalbine doyuyorlardı. Böylece Aztekler, tanrıçalarının kendi çocuklarını tüketmesini engelleyerek, her sabah güneşin doğmasını sağladıklarına inanıyorlardı. Bu anlayış gereğince Aztek savaşçılarının her birisi, her gün güneşin doğabilmesi için “ölümü arzulayanlar” olduklarını söylüyorlardı.

Gerçek Aztek anneleri çocuklarına karşı inanılmaz derecede zalimlerdi, tanrıçalarını doyurmak için öldürdükleri çocuklarının karınlarını deşer, kollarını kopartır, açtıkları yaraların deliklerinden ipler geçirerek daha çok kan akmasını sağlayarak tanrıçalarını beslemeyi düşünürlerdi. Çocukları ergenliğe erişip savaşa katıldığında, düşmanını öldürmeyi başaramadığında veya öldüğünde herkesin içinde onları incitir ve alay ederlerdi.

 

ANTİKİTEDE ÇOCUK TECAVÜZLERİ, ÖLDÜRÜLMELERİ, KISIRLAŞTIRILMALARI

SÜT ANNE GELENEĞİ

Antik çağlardan beri anneler çocuklarını, ihmalkar, lakayıt, küfürbaz süt annelere çocuklarını verirlerdi.Bunlar bazen kölelerden de olabiliyordu. Tacitus’un dediğine göre, “Çocuklarımızı daha doğuşta, küçük Grek hizmetçi kızlara teslim ederdik, çocuklar teslim edildikten sonra yıllarca görülmezdi.

Süt anneler, ahlaksız, hantal, tembel, yangında, domuz gibi hayvan saldırılarından korumak için, çocukları bir bohçaya sararak ağaç tırnağına asmakla, hasat zamanı ilgi göstermemekle, bokun sidiğin içinde kalan çocuğu yıkamamakla suçlanırlardı.

Süt anneler, yabancı zengin dölü olan çocukları alıp emzirebilmek için kendi çocuklarını öldürürlerdi ve bu sayede de korunduklarına inanırlardı.

Doktorlar, büyüdüklerinde tiran olmasınlar diye bebeklerin günde iki üç öğünden fazla beslenmemelerini öğütlerlerdi.

Çocuklar hastalık veya açlıktan aşırı derecede çığlıklarla ağladıklarında onlara bira, şarap, likör, afyon verilerek yatıştırılırlardı. Bir Mısır papirüsü “afyon hemen tesir ederdi” diyor.

Babalar odalarında oğullarıyla birlikteyken eşlerine tamamen empatiden yoksun olarak “bu memeler benim” derlerdi ve onlar etraflarındayken annelerinin çocuklarını emzirdiklerini gördüklerinde açlık grevine gidecekmiş gibi davranırlardı.

Haçın Kardeşliği Hristiyan örgüt mensuplarının kendilerini kırbaçlama gelenekleri

Yeni doğmuş çocuklar, gözlerini tırmalamamaları, kulaklarını tırnaklarıyla yolmamaları, bacaklarını kırmamaları, hayvan gibi dört üyesi üstünde emeklememeleri için uzun bandajlarla sıkı sıkı sarılırlardı.

Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi eski Mısır’da da çocukların kafataslarına istedikleri şekli vermek için, tahtadan yapılmış kalıplara çocukların kafaları sığdırılmaya çalışılır ve mutlaka bu kalıba sokulan kafaları alınlarından bir tahta ile kalıptan çıkması engellenir, kemikleri geliştiğinde tahtaya oyulan şekli alırdı. Bu çocuklar için büyük acılar veren bir işkenceydi.

Hamile kadınlar kocalarınca sıklıkla dövüldüklerinden çocuklar antik çağlarda daha ana rahmindeyken sopaya maruz kalıyorlardı. İdare edilemediklerinde çocuklar anne ve babaları tarafından taşlanarak öldürülürlerdi. Eski Ahit, “anne ve babasına karşı asi olan çocuklar ölüme mahkum edilmelidir” der ve Philo, “eğer yasa asiliklerinden dolayı ölüme mahkum etmiş olsa bile, çocukların, azarlandıklarını,dövüldüklerini, hapsedildiklerini” yazar.

Avrupa’da-İngiltere’de çocuk kırbaçlama cezası

Seneca, Isparta’da, ölüme mahkum edilmiş çocukların şehir meydanında alenen dövülmelerinin, kırbaçlanmalarının vatanseverlik olarak görüldüğünü yazar. Bütün çocukların içinde şeytan olduğuna onun çıkartılması için de çocukların dövülmesi için dokuz kedi kuyruğundan kırbaçlar, demir çubuklar, kundak çubukları gibi özel ekipmanlar yaptıklarını ve zincirle kırbaçladıklarını yazar.

Günlükler, çocukların kapı üstlerine asılarak, tırnaklarına jilet geçirilerek, halıya sarılarak köşede dövüldüklerini yazmaktadır. Ksenofon, annelerin cadı elbiseleri giyerek, onların etlerini yiyip bitirecek, kanlarını içecek Lamia şeytanı olduğunu söyleyerek korkuttuklarını, annelerin çocuklarına yaptıkları vahşiliğin yırtıcı bir hayvan veya canavar tarafından bile yapılamayacağından bahseder.

Ovid, çocukların gece şeytanlarca kanlarının emilerek öldürüleceklerini annelerinin söylediğini yazar.

Antik zamanlarda çocuklar 12 yaşına geldiklerinde kendilerinden iki kat yaşlı erkeklerle evlendirilirler, eşleri ailelerince seçilirlerdi ve bu apaçık çocuk tecavüzüydü. Bu genel bir uygulama değildi ve Grek kızları daha bebekleriyle oynarlarken evlendirilerdi.

Hint Mahabarata dini metinleri der ki, “30 yaşında bir adama 10 yaşında bir kız, 21 yaşında bir adama “7” yaşında bir kız verilir”.

Çocukların cinsellik için kullanılmaları günümüzde Amerikan istatistiklerinde bile hala kendilerinin üç katı yaşında erkeklerce taciz edildikleri görüldüğünden olağan işler sınıfındandır.

Hindistan’da erken evliliklerin gerekçesi sorulduğunda, anneler, yetişkin yani yedi yaşında kızlarının evde bir saat yalnız kalsalar erkek kardeşlerinde kızlıklarının bozulacağından endişelerini belirtmişlerdir.

Dinimi yaşamak istiyorum, yok, “Cinsel Özgürlük
yok Başörtü Özgürlüğü. Hepsinin temelinde İslami tarikat olarak görünen Yezidi, Sabi, Yahudi, dinci kincileri ile bunların “Cinsel Özgürlük” savunucuları vardır.

Erkek ve kız çocukları, evlerinde anneleri, babaları, ağabeyleri, yeğenleri, dayıları, amcalarınca düzenli olarak masturbasyonda kullanılırlardı ve onlardan birinin dediği gibi “gece boyunca amcamdan, büyükanneme kadar aralarında beni dolaştırıp dururlardı” ifadesini Mahabarata dini metinleri şöyle doğrulamaktadır, “10” yaşında bir kız için bakire olmak demek, ne erkek kardeşi, ne babası ne de yeğeni olmaması demektir”.

Kılsız parlak bir oğlana tecavüz edilmesi, penis ucu derisi ile meme uçları kesilerek sünnet edilmesi, anne memesini temsil ettiğini düşündüklerindendi.

Plutrach, “oğlanlara tecavüz edilmesi, onlarla düşüp kalkılması bir zevk değil bir görevdi” der.

Eski şehir devletlerinde Yunanistanda, altı yaşında bir erkek çocuğu, üzeri soyularak çırılçıplak edilip pazarda fahişeliğe zorlanır veya, dini ayinde tecavüz etmesi için bir rahibe teslim edilirdi.

Erkekler, erkek çocuklarını toplarlar, dövüş arenalarının yakınlarındaki genelevlerde fahişelik etmek üzere buralara satılırlardı. Sokaklarda gezen bu çocuk avcıları pantolonlarını delmek için ellerinde bir makas ve bağırmalarını önlemek, ağzına tıkmak için bir bez parçası ile dolaşırlardı.

Doktorlar,tecavüzden yırtılan anüslerin tedavisi için yağ bulundurmalarını söylerlerdi.

Erken toplumlarda tecavüz sadece kan bağı açısından hukuka konu olurdu. Bunun dışında bütün tecavüz türleri serbestti ve önce anababalarca yapılırdı.

 

Zihinsel engelli çocuğuna tecavüz edilen annenin hukuk savaşına dair resmi belge

Plutarch makalelerinde, iyi bir babanın iyiliği, kendi oğluna tecavüz etmesidir der. Anneler de oğullarıyla cinsel ilişkiye giriyor, gece uyuyabilmeleri için onlara mastürbasyon yaptırıyorlardı.

Oğluyla, kızıyla ensest ilişkiye giren kadın, böylece tanrıçasına hizmet etmiş, onun emirlerini yerine getirmiş olduğunu gösteriyorlardı.

Japonya da yapılan yoğun araştırmalarda bu gün bile, annelerin sadece çocuklarına otuzbir çektirmediklerini, çocuklarıyla cinsel ilişkiye girdiklerini, kocaları dışarıda başka kadın ile beraberken, çocuklarıyla cinsel ilişkiye girerek iyi bir derece kazandığını söylemektedirler.

Erken devletlerde anneler ile sütannelerin otuzbir çektirmeleri, erkekler için erkekliklerini göstermeyi, kızlar için de erkek uyumayı ifade ediyordu.

Tecavüz edilen çocuklar, “aşırı seksi” olmakla itham edilirlerdi ve tecavüze uğrayan biri “aşırı seksi olma suçu işlediğinden” cezalandırılırdı.

Babil de tecavüz edilen kadınlar, yasaklanır ve boğazları kesilerek nehre atılırdı. Tevratta tecavüz edilen kadınlar şehir kapılarında taşlanarak öldürülürlerdi yani recm edilirlerdi.

Kızlar ve erkekler tecavüz edilmek istemekle suçlanırlardı. Bu günahkarlıkları yüzünden de sünnet derileri dikilir, veya organları kısırlaştırmak için kesilirdi. Kızların vajinaları dikilir, klitorisleri kesilir, sadece işeyecek kadar delik bırakılırdı. Evlendiğinde damat bu dikişi gerdek gecesi çözebilirdi.

Kızların cinsel organ kısırlaştırılmaları günümüzde Mısır, İsrail, Yunanistan, Romadan Afrikaya, Orta Amerika dan Çine kadar elan yaşanmaktadır.

Cisel organ kısırlaştırmaları hanedan öncesi devirlerde başlamış, bazı Mısır kadın mumyalarında cinsel organların dudaklarının olmadığına rastlanılmıştır.

Geçenlerde yapılan bir araştırmada Mısır da eğitilmiş ailelerin %97 si, eğitilmişlerin %67’sinde hala kadın sünneti ve kısırlaştırma uygulandığı tespit edilmiştir.Elde edilen dökümanlara göre bu gün değişik milletlerden 74 milyon kızın bu geleneğin mağduru olduğu tespit edilmiştir.

Kız sünnetini savunanlar, klitorisin, mastürbasyon neticesinde bir erkeğin cinsel organı kadar uzayabildiğini, kadının rkeklik organı olduğunu, onları seks köleliğinden kurtarmak için kısırlaştırma işlemi yapıldığını öne sürmektedirler. Sudan da klitorisin bir kazın boynu kadar uzayabildiğine tanık olunduğu söylenilmektedir.

Erkeklerin sünnet edilmeleri de onların otuzbir çekmelerini azaltmak için gereklidir denilmektedir. Sünnetten kaçınılan Atina da ise, sünnet derisine delik açılara emir halka geçirilirdi.

Kız ver erkeklerde sünnet işlemi genelde altılı yaşlarda yapılır ve kapılan enfeksiyonlar yüzünden bazı kızların öldüğü bilinmektedir.

Oğlanlar için en kötü kısırlaştırma, doğuda ve batıda hadım etmekti ve erken dönem tanrıçalarına kurban ayinlerinde yapılırdı. Eski Mısır tapınaklarında sunağın altında uzanan erkek cinsel organı yığınlarına rastlanılmıştır.

Orta çağdan kalma bir hadım şekli

Hadım, oğlanın başka erkeklerce tecavüz edilmesi için de ailesince daha kundaktayken yapılırdı.

Bizans tan Roma ya,ve Çin e kadar hadım fabrikaları vardı ve beşikte hadım edilen çocuklar genelevlere satılırdı. Anna ve babalar cinsel orgnalarını kesip bir kavanoza koydukları çocuklarını borçları karşılığında başkalarına süreli veya süresiz köle olarak verirlerdi.

 

Erken Roma döneminde hadım oğlanı ticareti büyük bir işti ve aristokratlar ile rahipler için üretilirlerdi. Bruno Bettleheimin yazdığına göre, hadım çocuklar, kadınları kıskandıklarından, kesilmiş organlarının yerine doğum deliği açılmasını isterlerdi.

Erken devletlerde yapılan düzinelerce çalışmalarda karı koca arasındaki gerçek aşk modeli, karı koca arasında böyle bir aşkın gülünç ve imkanız olacağı şeklinde sonuçlanmıştır.

Homer, kadın için “damar” yani kırarak boyun eğdirme sıfatını kullanır. İlaveten babalar hiç bir yerde çocuklarına empati gösterememişlerdir.

Alan Valentine, babaların oğullarına yazdığı 600 kadar yazılmış mektubu incelediğinde empati sıcaklığının hiç bir izine rastlamamış, hatta babaların oğullarına aşk mektupları yazdıklarını tespit etmiştir. Bu yüzden, mutlu babaların tarih bırakmadıklarını düşünür.

Romalı babalar, çocukları onların isteklerini onaylamadıklarında çocuklarını ölüme mahkum ederlerdi.

Aile tarihçisi Edward Shorter, “erkekler karılarını çocuk makinesi olarak görürlerdi, hiç bir his olmaksızın mekanik olarak çalışan makineler” diyerek benimle uyuşmaktadır.

Kadınla evlilik tam bir savaştı sevgi empati olmadan sadece birinin diğerini aldatması üzerine dolapların döndüğü bir yaşamdı evlilik.

Antony, Sezar, Kleopatra aşklarındaki entrikalar buna örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca Kleopatra, ilişkiye girdiği erkekleri öldürürdü. Evlilik ticari bir iş gibi geçiciydi.

Hipponax evliliğe son noktayı, “Bir erkeğin iki mutlu günü vardır, biri evlendiği, ikincisi de karısını mezara gömdüğü gündür” diyerek koymuştur.

Babalar, on dört yaşında kız evlatlarıyla evlenirken onları harekete geçiren tek şey soydan gelen zenginliğin korunmasıydı. Arkadaşça sevgileri barındıran bir evliliğe XVII yüzyıla kadar rastlanılmamıştır….””

Çeviri yazı, giriş kısmında yaptığım açıklamaları fazlasıyla doğrulamış, aklımıza gelmeyecek iğrenç ensest, pedofili, kulamparalık, sübyancılık   gelenekleri hakkında antik çağdan günümüze özet olarak buraya kadar fazlasıyla delil vermiştir.

Hristiyanlık ve İslam öncesi Sami toplumlarının, bu gün torunlarının övündükleri gibi bir toplum olmadıklarını da bu yazı ile öğrenmiş olduk.

Yeryüzünde, değişmemiş hiç bir din olmadığını, her dinin savaş kaybedip, dini yaşantısını galip devletlerin kendileri için belirledikleri aşağılık yaşam şekline mahkum edildiklerinde, nesiller boyunca geleneksel hale gelen bu aşağılanmış yaşam şeklini, “ilahi yaşam şekli” olarak benimsediklerini öğrendik.

Tevrat, İncil ve Kur’an’ın Roma hukukuna  ve asla devlet olmayı becerememiş Arap yarımadası ve Hicaz Araplarının aşağılanmış dini geleneklere sahip olduklarını ve dinlerinin din olmadığı konusunda ikna edici belgeler sunduk. İlle de inanın demedik, kulaklara kar suyu kaçırdık ki kafalar biraz uyansın diye.

İster beğenin, ister beğenmeyin yeryüzünün gerçekleri bunlardır. Hiç bir dine ve topluma düşmanlık için değil, insanların artık dinlerin ne olduğunu anlayarak bu cahilce şeriat rejimi heveslerinden uzaklaşarak, kendi halkları, insanları için iyi olanı yapmaya ikna etmek, soya sopa, feodaliteye dayalı toplum düzenlerinin ilkel, terk edilmesi gereken, çağ dışı kavramlar olduğunu göstermeye çalıştım.

Tercih edilecek yol, insanların ayak bastıkları ülkeye, liyakat ile bağlılıklarını sağlayacak, devletine, milletine bağlı, ulus kardeşliğine inanan herkesi kucaklayan, demokratik, eşitlikçi, inançları vicdanlara bırakan, evrensel hukuku benimseyen halk ve devlet yapılanmasıdır.

Takdir okuyan, “ülkemin huzuru için daha iyi ne yapabilirim” diye araştıran, sorgulayan insanlarındır.

Niyetimiz, yeryüzünde cehalet abidesi olarak görülen Müslümanların ve toplumlarının çağdaş düşünceye ulaşması için bir aralık açmaktır. Onun da, dinlerin ne olduğunu göstermekten geçtiğine olan inancım ile bu yazıları yazıyorum. Bir zihin fırtınası olarak algılayınız ve siz de zihin fırtınası yapınız.

Bu dini rejim bize kökten dinciliğin merkezi olan, George Washinton ve ardılları gibi “Bu koca ülkeyi dinsiz yönetmek olanaksızdır, yetiş ya İncil” diyen Amerika Birleşik Devletleri ile, içimizdeki dünün Osmanlıya silah çeken gayri Müslüm azınlıklarının kurdukları sözde İslami tarikatlardır.

İnsanlık tarihi, binlerce yıl din ile uyutulduğundan karanlık çağ uzun sürmüştür. Oysa, 1960’lı 1970’li yıllarda kağnı, at, eşek arabaları ile gezen insanlarımız, bu gün bu araçları müzelerde, hayvanları da bazı fakir köylerde görebilmekte, çoğu belgesel televizyon programlarında görebilmektedir.

1980’lerde, bilgisayarın yaygınlaşması, belge kayırlarını kolaylaştırmış, kamyon yükü dolduracak kitapları sigara izmariti kadar bir silikon hafızaya sokmayı başaran insanlık her gün dev adımlarla tarihe meydan okuyarak ilerlemektedir. Atom parçalandı atom, hidrojen ve son nötron bombaları icat edildi. Saatte 25.000 km hızla stratosfer tabakasının üstünde uçan büyük bombardıman uçakları imal edilmeye başlanıldı, yıldızlara yolculuk hızlandı, gök cisimlerinden anlık görüntüler alabiliyor, yeryüzünü Google-Nasa sayasinde her gün yeniden keşfediyoruz.

Dünya bu hizla bilimde yğkselirken bizi orta çağın karanlığına mahkum etmek isteyen sömürgeci güçler ve yerli işbirlikçileri, bizi antik çağların cinsel sapkınlıklarla dolu çağlarına gönderme yolunda epey ol aldılar.

Onlar da çok iyi biliyorlar ki, antik çağların dinci feodal devletlerinin yarattığı vatandaş, bilim, din ve devlet adamlığı körler, cahillerden ibaretti.

Halkı, din ile uyutarak;

Meşguliyeti, aklı,midesi ile bacak arasındaki cinsel organıyla,

Hedefi, bağırsak gurultusu ve sikinin doğrultusuyla, 

Yön bulmaya çalışan insan modeli arzusundadırlar.

Onlar için idaresi en kolay modeldir.

Halklara düşen çağdaşlık ile şeriat ile, cinsel sapıklıklara boğulmuş, bir tas çorba için belediye hayır çadırı gözleyen köle yaşamı arasında tercih yapmaktır.

İnsanlık olarak, ister bizim gibi hedef ülkelerde, ister gelişmiş ülkelerde olun, halktan iseniz geleceğiniz bu model insan tipidir.

Yazının gerçek özeti budur.

Her ne kadar sürçü lisan eyledik ise affola.

Dilimize çeviren ve yayınlayan

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc,

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi

ON İKİ TABLET YASALARI ANTİK ROMA HUKUKU


Kaynak: ON İKİ TABLET YASALARI ANTİK ROMA HUKUKU

Uncategorized içinde yayınlandı

ON İKİ TABLET YASALARI ANTİK ROMA HUKUKU


ANTİK ROMA HUKUKU 12 TABLET YASALARI.

Bu yasa, 207 yılı itibarıyla günümüzden 2467 yıl önce yazılmıştır.

Latince Lex XII Tabularum olarak yazılan “12 TABLET YASALARI” Roma’nın en eski hukuk kurallarıdır.

12 Tablet Yasalarının Roma Forum meydanında halka arzını gösteren temsili resim.

M.Ö.753’lerde dişi kurttan süt emerek büyüyen Romus ve Romulus kardeşlerin kurdukları Roma şehir devleti yaklaşık 300 yıl boyunca varlığını korumuş, kendi geleneklerine göre “İus Civile Quiritium/Roma Medeni Hukuku” ile adalet geleneklerini oluşturmuştur. Yargıç, Sextus Pomponius, bu dönem için “Şehrimizin başlangıçta tespit edilmiş yasalarla belirlenmiş hakları yoktu ve her şey despotça kralların despotça isteklerine göre yapılırdı” diyerek bu Roma Medeni Hukukunu da tanımlamıştır. Roma Hukukunun kökeninin Etrüsk dini gelenekleri ve ayinlerinden kaynaklandığına inanılmaktadır.

 

Roma soylu, ayrıcalıklı olanlar (Patricians/Patrisyenler) ile Roma soylu olmayan sıradan şehir halkının (Plebians/Plebiyenler/Avam) arasındaki ayrımcılık dikkat çekicidir. Roma köleci bir kültüre sahip olduğundan aynı zamanda da ayrımcı ve ırkçıdır. “Roma hukukunun tüm ayrıcalıklarından sadece Romalı vatandaşlar yararlanır” ilkesine sahiptir.

Uzun yıllar süren iki ayrı grup çatışmaları sonunda yasa yapmak üzere MÖ.455’de 10 adam (decemviri) seçilmiş, bunlara “yasa yapma hakkı (imperium)” verilmiş, iki tarafı bağlayan yasaları (legibus scribundis) “10” başlıkta düzenleyerek M.Ö.451-450’lerde bronz tabletler üzerine yazarak Forum meydanında bir anıta asmışlardır. Bu yasalara, aristokratlardan seçilen rahipler (pontifices) yasası da dahildir.

Bir yıl sonra M.Ö-450’de bu yasal şekillendirmeye iki tablet daha eklenerek “12” tablet haline getirilmiştir.yaptıktan sonra iki halk arasında tarafsız karar vermekle görevli iki Sulh Ceza Hakimi (İki Konsül) atanmıştır.

 

Bazı tarihçilere göre kendilerinden ileri gördükleri Grek halkının hukuk tecrübelerinden yararlanarak daha da çağdaş hukuk arayışına girmiş, M.Ö. 455’lerde 10 kişilik bir yargıç heyeti Yunanistan’a gönderileren Solon yasalarını inceleyip döndükten sonra “10” tabletlik yasayı MÖ.451’de yapmıştır.

 

Tarihçiler, günümüzden 2500 yıl, Büyük İskender’den (Zülkarneyn) 100 yıl önce Romalıların asla Yunanistan Atina’ya gelemeyeceklerini, günümz Sırbistan’ına kadar gelmiş olabileceklerini iddia ettiğinden böyle de bir tartışma var olsa da, Grek menşeeli olsun, olmasın ortada, “12 Tablet Yasaları” bir şekilde namını bizlere bırakmıştır.

Bence, M.Ö.455-448 yılları Greklerin altın çağını yaşayan İran/Pers imparatorluğu (M.Ö.539-339) idaresinde bulundukları çağdır ve bağımsız şehri devleti hukuku yerine, koloni Pers yasalarına tabii olduğundan Romalıların yetişmiş 10 hukukçusunu, her eyerin yağmacı haydutların, eşkiyaların saldırılarıyla kaybetme riskine girmemiş oldukları akla daha uygundur.

 

Bronz tabletler temsili

12 Tablet Yasa metinlerini barındıran bronz tabletler M.Ö.387’de günümüz Belçika ve Fransa’sı üzerinden gelen Kelt halkı olan Galyalıların Roma’yı yağmalayıp talan ettiklerinde parçalanarak yok edilmişlerdir. Roma şehri dışındaki yerlerde bulunan kalıntılarından derlenenler ile malum yasaların içerikleri günümüze kısmen gelebilmiştir.

 

12 Tablet yasasının bende uyandırdığı ilk soru şu oldu; “-Tanrı katından, insanlara bildirilen ilahi emirleri bildirmekle görevlendirilen en başlarda göksel varlıklar vardı, zamanlar dinlerde bu yerini yarı tanrı melezlere ve en son zamanlarda da insanlardan seçilmiş habercilere yani peygamberlere daima vahiy yoluyla, rüyada veya uyanıkken görülen görümler, işitilen sesler şeklinde olurken,tanrı neden Musa’ya hem de şeytan Sin’in dağında bir kayadan oyma taş tabletlere yazma gereğini duymuştur?

Bu taş tablete yazma geleneğinin kaynağı Etrüsk dini olduğuna göre, Romalılar yasalarını da önce ON TABLET’e yazmışlar, Hristiyanlık ve temel kitabı Ahdi Atik Tevrat da onların kitabı olunca Musa’ya verilen ON EMİR’in taştan tablete yazılarak verilmesi bir Roma düzenlemesi midir?

Bu soruyu herkesin kendisine sormasını istiyorum. Cevabını da kendilerine versinler.

GLE VE İŞİT/COME AND HEAR” diye başlayan Talmud Sanhedrin sapıklık ayetleri sayfa resmi

İkinci sorum da şu olmuştur; “-Tevrat Levililer kitabında eşcinsellik ve ikinci, üçüncü derece akraba evlilikleri yasaklanırken, Davut, Süleyman, Eyüp peygamberlerin yaşamlarında eşcinsellik ve ensest evlilikler yaşanması elan Ortodoks Yahudilerde ensest sütten kesilmiş kız ve oğullarıyla homoseksüel, heteroseksüel cinselliklerin yaşanması, bunların Talmud kitabında “GÖR VE İŞİD, BİR YAHUDİ DİN ADAMI, ÜÇ YAŞININ ALTINDA BİR KIZ İLE BİR SAATLİĞİNE NİKAH KIYABİLİR; ÜÇ YAŞINDA BİR ERKEK BEBEKTEN BIYIĞI, SAKALI TERLEMEMİŞ BİR GENCE KADAR YAPILAN KULAMPARALIK, KULAMPARALIK DEĞİLDİR” diyen Talmud ayetlerine bakınca, Levililer kitabının eşcinsellik ve ensest evlilik yasaklarının Roma emirleri olup olmadığını takdirlerinize bırakıyorum.

Bence, günümüzden 2500 yıl önce yapılmış bu yasaların en göze çarpan özelliği, köleci toplum olmalarına, köleliği yasalara uymayan özgür Romalılara dahi bir yaptırım aracı olarak görmeleri, ceza olarak süreli kölelik vermelerine rağmen daha o tarihlerde köle azat etmeyi teşvik etmesidir.

Jüstinyen yasalarında ise , kölelikten azat edilenlere tanınan “dereceli özgürlük kavramı” tamamen ortadan kaldırılıp tek tip özgür vatandaş tipi çizilmesiyle sonuçlanmaktadır. Jüstinyen’in ölümünden 56 yıl sonra tebliğine başlanılan Kur’an’da da köle azat edilmesinin övülmesi, bir Roma vilayeti olan Hicaz bölgesi, 627’de İran’ın bozgunu ile tümü Roma vilayeti olmuş Arap yarımadasında zaten Roma hukuku sayesinde yürürlükte olması, 18 yaşına henüz girmiş ergen bireyin, başkalarına ödemesi gereken borçları yoksa, kısıtlı olmadıkça tüm kölelerini azat etme hakkının verilmiş olması, hatta yürürken, hamama giderken köle azat etme yetkileri bize ilginç gelebilir.

İslam ile dahi kölecilikten vazgeçmeyen Arapların, Roma hukukunun halen gerisinde oldukları ortadadır. Özellikle siyasal İslam’ın kaynağı olan haricicilerin, Hanbelilerin, ve günümüz Selefileri El Kaide, Işid, Taliban gibilerin 21.yy.da köleciliği tekrar yaşatmaları ve bunu Kur’an emirlerine dayamaları Kur’an Allah’ının adaletinin, peygamberi Muhammet’ten 1000 yıl önce 12 Tablet yasasını yapan Romalıların gerisinde olduğuna hükmetmemize neden olmaktadır.

Çünkü başta Suudi Arabistan ve şeri rejimle yönetilen komşu ülkeleri ile diğer İslam ülkelerinde ilkel, kölecilik ve Sabi dini esaslı Semavi dinlerinde pedofilik gelenekler sürmektedir. Oysa antik Roma’da evlilik yaşı kızlarda 12, erkelkerde 14’den aşağı olamamaktadır. 15-16 yaşlar hoş karşılanmaktadır. Jüstinyen yasalarında 17-18 yaşları köle azat edebilecek ergenlik yaşları olarak yer almaktadır. Bu kadar açık yasalara rağmen Muhammet’in Ayşe ile (6-9 yaş) evliliği ilahi emir değil, sapkın Sabi ve Yahudi geleneklerinden başka şey değildir ve ilkeldir.

Üçüncü olarak da dikkat çeken konu, Roma 12 Tablet hukukunda da Jüstinyen yasalarında da mevkisi, konumu ne olursa olsun, hiç kimsenin, vatandaşların özgürlüklerini sınırlayamacakları ilkesidir ve bunu suç karşılığında yargı mercilerine devretmeleri hayranlık uyandırıcıdır.

Nisa suresi 15-16’da geçen eşcinsellik yasalarının M.Ö.225’lerde başlayan Roma Lex Scatinia yasası ile ensest evlilik yasaklarını birlikte düzenleyen Jüstinyen yasalarının Kur’an Nisa 23. ayetine geçtiğine tanık oluyoruz.

Özellikle, Selefi İ,slami tarikatlar olan Hanbeli, Maliki, Şafi mezheplerine bağlı olanların hepsinin Arap olmaları ve ikinci derece akraba çocuklarıyla evlenmeyi sürdürmeleri, bu ayetin Allah’ın değil de Roma’nın yasağı olduğunu bilmelerinden mi kaynaklıdır, sorusunun cevabını din adamlarına bırakıyorum. Çünkü, Hanefi, Sünnilerde bu yoktur ve yedi göbek baba tarafından akrabalık takip edilir, çok fakirse, kimse kız vermezse ana tarafından yakın akraba hoş görülebilir.

Roma hukukunda sekiz ceza türü vardır;

1-Para cezası (İslam’da var)

2-Bukağı-zincire, prangaya vurma (İslam’da var. Pranga geçen yüzlerce şarkı bulmak mümkün)

3-Kırbaçlama (İslam’da var)

4-Kısas-aynen karşılık vermek (İslam’da aynen var)

5-İtibarını düşürme-hayziyetsizleştirme-rezil etme (İslam’da var)

6-Sürgün (İslam’da var. Hazerfen Ahmet Çelebi bile Suriye’ye sürülmüştür)

7-Kölelik (İslam’da var)

8-Ölüm cezası.(İslam’da var)

 

Bazı tablet yasalarını aşağıda göreceksiniz;

 

12 ROMA HUKUKUN TEMELİ 12 TABLETİN İÇERİKLERİ

 

Tablet 1-Süreç; Mahkemeler ve yargılamalar

Tablet 2-Yargılamalar, süreklilik

Tablet 3- Borçlar

Tablet 4- Babanın (Peterfamilias/Ailebabası) aile üzerindeki hakları

Tablet 5- Yasal Koruyuculuk ve Miras Hukuku

Tablet 6- Edinme ve Sahiplik hakları

Tablet 7- Toprak Mülkiyeti hakları

Tablet 8- Haksız fiil ve başkasına maddi manevi zarar-yara verme.

Tablet 9- Amme Hukuku

Tablet 10- Dini Hukuk

Tablet 11- Ekler I.

Tablet 12- Ekler II.

12 Tablet Yasalarının Bölümleri

Tablet 1:1; Mahkemeye Çağırma

 

1:1;Davacı, davalıyı mahkemede duruşmaya çağırırsa, davalı ereddüt etmeksizin hemen gitmelidir.

1:2; Çağrıyı aldıktan sonra hazır bulunmazsa veya duruşmadan önce gelmeyi ret ederse, davacı tarafın tanıklarını hazır bulundurmasına izin verilir. Sonra gönülsüz davalıyı zorla mahkemeye tutuklu olarak getirtmesine izin verilebilir.

1:3; Her kim, duruşmaya çağrıldığı davanın, suçlamasından kurtulmaya, kaçmaya teşebbüs ettiği zaman, davacıya onu tutuklayarak getirmesine izin verilir.

1:4; Bedensel bozukluğu veya ileri yaşı nedeniyle tarafın mahkemede hazır bulunması engellenebiliyorsa, onu çağırtan kişiye bir hayvan sağlamasına yani, taşımasına izin verilir.

1:5; Mahkemeye çağrılanın kefili veya savunucusu varsa, ona davadan çıkarılma izni verilir, ve temsilcisi mahkemede yerini alır.

1:6; Müdafii veya kefili zengin bir adamsa, kendisi de zengin olmalıdır; her kim böyle gelmek isterse fakir olan kişiye yardım etmeli ve onun yerini almalıdır.

1:7; Davacı-davalı taraflar karşılıklı rızaları ile dava açmışlarsa hakim (Praetor) davanın duyurulmasına izin verir, eğer rızaları olmazsa davanın iki tarafında da öğleden önce forum komitesinde ifade vermelerine izin verir. Daha sonra hazır bulunduklarında davayı birlikte konuşmalarına izin verir.

1:8; Davacı ve davalı, yukarıda belirtildiği gibi görüşmek üzere yerlerini alamazlarsa onlara davalarını Comitium veya Forum’da bir hakimin varlığında gün doğumundan öğleye kadar görüşmeleri, ifadelerini vermeleri sağlanır. Taraflardan biri, öğleye kadar davaya gelmeyi başaramazsa hakim kararını mahkemede bulunanın yararına verir. İki taraf da mevcut ise, duruşma gün doğumundan gün batımına kadar sürebilir ancak daha sonra süremez; Ve ikisinin hazırunluğunda biribirlerini işitebilecekleri kadar sesle konuşmalarına izin verilir.

1:9; Öğleden sonra, yargıç davanın görülmesine hükmetmesine izin verirse, kararını davalı ve davacının önünde sunabilir.

1:10; Güneşin batması, yargıcın kararını verebileceği sürenin en sonudur.

 

Tablet 2; Hırsızlık ve Yargılama Usulü

 

2:1; Yargıcın varlığında dava açıldığında iki tarafın kefilleri ve vekillerinin duruşmada bulunmaları sağlanmış olmalıdır. Taraflar, bir yabancı ile buluşması önceden tayin edilmemiş, bir devlet işi nedeniyle gelmesi engellenmemiş, bir yemini yüzünden tanrılar için gözden çıkarılmamış bir tür kimse olmak veya hastalık hali gibi mahkemeye gelmesini engelleyecek ciddi nedenlerle engellenmedikçe şahsen duraşmada bulunmalıdırlar.

2:2; Yukarıda bahsedilen, taraflardan birinin hasta olması, bir işi yapmaya yemin etmiş olması, birinin devlet işi nedeniyle gelememiş olması, bir yabancı ile tayin edilmiş iş görüşmesinin olması, hakem veya müdafiinin hazır bulunmalarının engellenmesi, davanın görülmesinde güvenliğin sağlanamaması hallerinde davanın ertelendiği duyurulur.

 

2:3; Bir tanığın deliline ihtiyacı olan kimse, her üç günde bir şahitlerinin kapıları önünde seslice onları çağırmalıdır.

 

2:4; Her kim geceleyin hırsızlık yaparken yakalanıp öldürülürse, öldürülmesi yasaldır.

2:5; Gündüzün hırsızlık yaparken yakalanan birisi kırbaçlanır ve malını çaldığı kimseye köle olarak verilir. Eğer hırsızlığı yapan kişi bir köleyse, demirden sopayla dövülmeli ve Tarpeian kayasından aşağı atılmalıdır. Eğer ergenlik yaşının altındaysa yargıç/Praetor kırbaçlanmasına ve verdiği zararı telafi için teslimine karar verebilir.

2:6; Bir kimse, özgür, veya köle ya da küçük olsa da gün ışığında hırsızlık yaparken görülüp, kendisini silah veya herhangi bir şey ile savunmaya kalkar, mülk sahibi başkalarından yardım istemek için çığlık atarark yardım ister ve orada olanlardan gelen olur, onların yardımıyla hırsız öldürülürse bu kişinin veya mülk sahibinin   savunması olup yasaldır ve   cinayet sayılamaz.

2:7; Tespit edilen hırsızlığa konu olan tabak, kemer gibi şeyler olsa da aynı yasa geçerlidir ve aynı ceza verilir.

2:8; Başkasının malını çalmakla itham edildiğinde, çalınan mal olmadığı açıkça belli olsa da, hırsızlık yapamayacak duruma getirmek için hırsız, çalınanın değerinin iki katını ödemeye mahkum edilir.

2:9; Her kim, gizlice başkasına ait bir ağacın dallarını gizlice keserse, kestiği her dal için 25 asses/para ceza ödemelidir.

2:10; Her kim hırsızın yararına, kaybı için uzlaşırsa, ondan sonra hırsızlık hakkında dava açamaz.

 

2:11; Çalınan mal, ne yasal olarak uzun süre sahipliğini yapana, onu ne kadar süre sahipliğinde bulundurduğuna bakılmaksızın başkasınca elde edilmiş olmasına ve bunun nasıl olduğuna bakılmaksızın eski sahibine iade edilir.

 

Tablet 3; Kiralık Mülk

 

3:1; Bir kimse, dolandırmak niyetiyle bir malı kendine ayırmış bulunup emniyette tutarsa, malın değerinin iki katını ceza olarak öder.

3:2; Her kim, yıllık faizle borç vermek için bronz sikke toplarsa, bu şekilde verilen cezanın dört katı kadar para cezası ödemeye mahkum edilir.

3:3; Bir yabancı, başkasının malına zaman aşımı süresi yüzünden sahip olamaz; fakat Roma vatandaşı mülkün yasal sahibiyse hakkını ondan istemeye hakkı vardır.

3:4; Borç kabul edilip, mahkemede karar tebliğ edildikten sonra 30 gün yasal süre verilmelidir. Bundan sonra borçlunun tutuklanmasına, borçluya el konulmasına (borçluyu haciz etme) karar verilebilir.

3:5;Hukukun borçluya tanıdığı 30 gün sonunda sürenin dolmasına rağmen borçlu ödemez, yargıyı tatmin etmezse, alacaklıya onu tutuklayarak mahkemeye zorla getirme yetkisi verilir.

3:6; Bir davalı otuz gün sonra davacı tarafından ikinci kez mahkemeye getirilirse ve mahkemeyi ve bu manada karşı tarafı tamin etmezse (ki kimse onun yararına kefillik önermez) alacaklı borçluyu alır, bağlayarak götürür. Onu bir yere kapatır veya 15 libreden (30 kg kadar) aşağı olmamak şartıyla bir bukağı ile bağlar. (İsterse ağırlığı arttırabilir.)

 

3:7; Borçlu alacaklıya teslim edildikten, zincirle bağlandıktan sonra, yiyecek almak ister ve parası da varsa, kendi parası dışında bir kaynak bularak onu almasına izin verilebilir. Ama hiçbir şeyi yoksa, alacaklı onu zincire bağlı olarak tutar, her gün 453 gr. tahıl vermelidir, isterse daha fazla verebilir.

3:8; Bu zaman zarfında, alacaklıya teslim edilen taraf, alacaklıyla anlaşma yapabilir, yapamazsa zincirlere bağlı olarak tutulmaya 60 gün devam edilir. Sürenin sonunda üç alışveriş günü içinde Forum’daki yargıcın huzuruna yapılan toplantıya getirilir ve huzurda yargının tüm kararı kendisine resmen bildirilir.

 

3:9; 60 günlük tutukluluk süre sonunda Forumda halkın huzurunda üç kez kendisine mahkeme kararı tebliğ edildikten sonra, teslim edildiği kişiye indirilmiş kölelik etme cezasına mahkum edilir, alacaklı iserse Tiber dışında onu köle olarak satabilir.

 

3:10; Taraflardan biri, borçlarından dolayı çok sayıda kişiye teslim edilmişse, Forum’da okunan karardan sonra haftanın üçüncü alışveriş günü, eğer isterlerse, borçluyu, aralarında parçalara ayırmalarına izin verilir. Az veya çok kesilmesi halinde artan aralarında paylaşılır ve bu suç değildir.

 

Tablet 4; Babanın ve Evliliğin Hakları;

 

4:1; Bir baba, yasal evlilikten doğan oğlunu yaşatmaya veya öldürme hakkına sahiptir; ve hatta üç kez sattıktan sonra özgür bırakabilir.

4:2; Baba, oğlunu üç defadan fazla başkasına satmışsa, oğul babadan alınarak azad edilir.

4:3; Bir baba son doğan oğlu, bir insandan çok canavara benzer, şeklen korkunç derecede bozuksa, öldürülebilir.

4:4; Bir bebek, babasının ölümünden 10 ay sonra doğarsa yasal mirasçı olarak kabul edilemez.

 

Tablet 5; Gayrimenkul ve Koruyuculuk Hakları;

5:1; Mülk sahibinin, ev halkının başı olması sıfatıyla mülkünü, yasal mirasçılarına veya koruyucularına bırakmayı yasanın gücü ve izniyle takdir etmesi sorun değildir.

5:2; Bir baba mirasçı belirtmeden, mirasçılarına hiçbir şey bırakmadan ölürse, en yakın baba tarafından erkeğe veya hiç biri yoksa kan bağı olan ailesinden en yakını ona mirasçı olur.

5:3; Bir azadlı adam mirasçı belirtmeden, koruyucusu hariç mirasçılarına, kendisinden sonra hayatta kalan çocuklarına bir şey bırakmadan ölürse, mirası koruyucusunun en yakın akrabasında verilir.

5:4; Bir alacaklı veya borçlu ölürse, malları davalıktır, dava açılırsa, hisseleri oranında mülkten alabilirler; veya borçtan artan aynı oranda aralarında paylaştırılır.

5:5; Ortak mirasçılar, henüz bölünmemiş mülkün hisselerini elde edebilirler. Davacı ve davalı tarafın bir kayıplarının olmayacağı şekilde, eşitlik ve hukuk ilkelerine uygun olarak, Praetor/Yargıcın tayin edeceği üç hakem tarafından hisseleri verilebilir.

5:6; Ailenin başı, mirasçı belirtmeden ölür ve henüz reşitliğe ulaşmamış oğluna özel bir miras bırakırsa, onun en yakın baba tarafından olan erkek koruyuculuğunu üstlenir.

5:7; Koruyucu tayin edilmemiş bir deli veya en akrabasının malını harcayan bir savurgan veya baba tarafından en yakın birisi yoksa, öteki akrabaları mülkünü işletme hakkını alır.

 

Başka çeviriden alıntılar;

5:8;Atalarımız, “ailenin çoğunluğunca olgunluk/ergenlik göstermekten yoksun buldukları dişilere (kız-kadın) koruyucu tayin edilmesini uygun bulmuşlardır”.

5:9; Koruyucunun, hamisi olduğu dişinin maları üzerinde savurganlık yapması yasaktır.

 

Tablet 6; Sahiplik ve Zilyetlik Hakları

 

6:1; Bir kişi, yasal zorunluluk ile bir mülkü hakkında, ağzı ve dili ile adını söyleyerek bir senet yapar ve devrederse o yasaldır. Sonradan taraf, bu ifadesini inkar eder sözünü tutmazsa, malının değerinin iki katı kadar para cezası öder.

6:2; Bir köle, içinde bulunduğu belirli şartlar yüzünden şikayet eder, satın alıcısı olan sahibine parasını öder ve azadını isterse, serbest bırakılır.

6:3; Bir mülk yerinde satılıp teslim edilmiş olsa bile, parası satıcıya ödeninceye kadar alıcı sahip olamaz, bir kefil veya belge verilerek bu manada alıcı tatmin edilebilir.

6:4;Taşınamaz malların zaman aşımıyla mülkiyetinin kazanılması, iki yıllık sürenin tamamlanmasından sonra gerçekleşir. Bu menkullerde bir yıldır.

6:5; Evliliğin kullanılması (usus): Bir kadın, evlilik bağı ile bağlanmadan bir erkekle yaşar, bir yıl boyunca üç gecelik aralıklarla birlikteliği kesilirse evli kabul edilir;

6:6; Taraflar, Preator/yargıcın önüne gelmeden önce mülk hakkında rızalarıyla tartışmak isterlerse onlara şahitler huzurunda ifade hakkı verilir.

6:7; Her kim, köleliğe karşı diğerinin özgürlüğünü isterse, Preator özgürlükten yana karar verir.

6:8; Bir bina veya bağa biçim vermek için yapılan eklenti kaldırılamaz. Sahibinin rızası olmaksızın biri bir eve veya bağa bir su kemeri veya eklenti inşa etmişse yerinden sökülemez.

6:9; Bir binaya veya bağa döşenmiş keresteler yerlerine tam olarak tespit edilmemiş olsalar da sadece kendisinden çalındıysa sahiplerince geri alınabilir.

6;10; Bir koca eşini boşamak, evlilik bağını çözmek istiyorsa uygun bir gerekçe göstermelidir.

 

Tablet 7; Ceza Hukuku

 

7:1; Bir dört ayaklı hayvan herhangi birini incitir, yaralarsa, yaralanan/incinen, zararının miktarını isteyebilir. Hayvanın sahibi bunu kabul etmeye gönüllü olmazsa, yaralamaya sebep olan hayvan, telafi için teslim edilmelidir.

7:2; Yasal olmayan bir zarara kazara veya istemeden neden olursanız, zarar görenin istediği kaybı vermeli veya nakit ödemeyi kabul etmelisiniz.

7:3; Her kim büyü ve sihir sanatlarını kullanarak başkasına ait bir yerde tahılların ve mahsullerin büyümesini engellerse Ceres’e kurban edilmelidir.

7:4; Her kim ergenlik yaşını doldurduğunda, başkasının araziyi sürerek, toprağı işleyerek büyük emeklerle elde ettiği tahılları, ürünleri geceleyin gizlice yok eder veya mülkiyetine geçirise Ceres’e kurban edilir ve asılır.

Eğer ergen değilse, bu ceza için uygun sayılmaz ve Praetor tarafından çalınan miktarın iki katını ödemeye, kırbaçlanmaya mahkum edilir.

7:5; Her kim, hayvanlarını başkasının arazisine otlatmak niyeti ile sürerse, zararın telafisi için sürüyü teslim etmelidir.

7:6; Her kim, bir binayı veya evde depolanmış bulunan bağlı tahılları yakarak yok ederse kırbaçlanır, yanlışlıkla yaptığını söylediği halde art niyetle yaptığı anlaşılırsa ölüme mahkum edilir. Ama, istemeden, kazara, ihmal sonucu yaptığı anlaşılırsa zararı telafi etmesi emredilir, bunu yapamayacak kadar fakirse daha az bir ceza verilir.

7:7; Bir kimse herhangi bir şekilde başkasının yaralanmasına ciddi olarak sebebiyet verirse 20 asses (Roma parası) para cezası verilir.

7:8; Bir kimse, iftira ve incitme kastıyla birine karşı bir şarkı (carmen/karmen) yazar ve bestelerse veya böyle bir şarkıya sahipse… ölünceye kadar sopayla dövülür.

7:9; Bir kimse, diğerinin organını kırar veya sakatlarsa, aralarında tazminat anlaşması olmadıkça kısas (retaliation) uygulanır. (Lex talionis/Talyonis yasası)

7:10; Her kim vurarak özgür bir adamın dişini damağından dışarı çıkartırsa, 300 asses para cezası verilir. Vurduğu adam köle ise 150 asses ceza verilir.

7:11; Her kim sorulduğunda kendisini kendisini bir tanık veya arabulucu olarak gösterir, istenilenin yapılıp, olayın gerçekliğinin ispatı için şahitliği istenildiğinde tanıklık etmezse şerefsiz ilan edilir ve ona kanıt verilmez.

7:12; Her kim, yalancı tanıklıktan mahkum olursa, Tarpeian kayasından aşağı atılmalıdır.

7:13; Her kim özgür bir adamı art niyetle öldürürse en ağır cezadan suçlu bulunur. Art niyetsiz ve kasti olmamak şartıyla kazara öldürürse, maktulün öldürülmesinin telafisi için bir koç kurban etmesine, sonradan istek halinde çocuklarını yatıştırmasına izin verilir.

7:14; Her kim, sihir, büyü ve şeytani sanatlar kullanarak birini hareketsiz kılar, hasta eder, zehir yapar verir, zehirlerse en ağır cezaya mahkum edilir ve ölüm cezası verilir.

7:15; Her kim kazara birini öldürürse, başını bir çuvala sardırmalı, çuvalı diktikten sonra su içine fırlatmalıdır. (?)

7:16; Her kim koruyuculuğunu yaptığı kimseyi dolandırmaktan suçlu bulunursa şerefsiz sayılır ve koruyuculuğu elinden alınır. Herhangi bir hırsızlık olduğu ifade edilip kanıtlanmış ise zararın iki katını ödemeye ve istenilen miktarda kaybı ödemeye zorlanır.

7:17; Koruyucu, müşterisini dolandırırsa cehennem tanrılarına adanır.

 

Tablet 8; Özel Mülkiyet.

 

8:1; Komşu binalar arasında 75cm aralık bırakılacaktır.

8:2; Dernekler ve lokaller toplanma hakkına sahiptirler, kendilerinin onayladıkları sözleşmeleri, kuralları ve arzularını onaylamak ve bildirmeleri amme uygulamasına ters değildir. Amme hukukuna tecavüz değildir.

8:3; Sahiplerinin rahatça gezebilmeleri, sabanla sürebilmeleri için bitişik tarlalar arasında 1,5m boşluk bırakılmalıdır.Bu boşluğu hiç kimse zaman aşımı gerekçesiyle sahiplenmeyi isteyemez.

8:4; Birinin böyle bitişik bir tarlası varsa ve aralarında tartışma çıkarsa, Praetor/yargıç, sorunları yerinde tespit etmeleri için üç hakem tayin eder ve hakemler, sınırları belirtilen şekle uygun olarak iki tarafında sahip oldukları araziden alarak sınırları tespit ederler.

8:5; Bir ağaç, komşunun arazisine uzanır, gölgesi ile veya yaralanmasına neden olursa, zemine giren dallar 4,5m kadar kesilir.

8:6;Komşunun bağı veya bahçesindeki bir ağacın dalı kırılarak sizin bahçenize düşmüşse, yasal olarak sadece onu kaldırabilirsiniz.

8:7; Bir adamın tarlasına yağmur fazla düşer ve diğerinin mallarına zarar verirse yargıç, istek üzerine diğer tarafa zarar veren suyun hapsedilmesi için üç hakem tayin eder. Bu mülk sahibinin uygun bulmasıyla, büyük yangınlar çıkmasının engellenmesi için yangınların söndürülmesinde kullanılmak üzere yapılır.

8:8; Düz giden bir yol 2.4m, eğer dönüş yapıyorsa 4,8m genişliğinde olmalıdır.

8:9; Bir adamın arazisi anayola bitişik ise, isteği halinde arazisini yola ekleyebilir, eğer bunu ihmal ederse herkes hayvanlarını onun arazisine serbestçe sürebilir.

7:10; Bir adam, başka bir adamın bağından başka bir adamın bağına düşen meyvaları toplayabilir.

 

Tablet 9; Kamu Hukuku

 

9:1; Rütbeleri, hakları ne olursa olsun, hiçbir mevki sahibinin, bireylerin ve özel şahısların yararına, bütün vatandaşların kamu hukukuna muhalif olarak başkalarını incitecek şartları veya ayrıcalıkları yoktur.

9:2; Aynı haklar, Latium’un (Roma şehri ve çevresi) içinde ve ötesinde kalan, sadık, iyi Roma vatandaşları için görüşülüp, kararlaştırılarak yasalaştırılmıştır.

9:3; Rüşvet alan yargıç veya hakem yasal olarak suçlu bulunduğunda, hakkında en ağır ceza uygulanır.

9:4; Bir Roma vatandaşının yaşamı ve özgürlüğü için en büyük bir mahkemenin (örn;Comitia Tributa/Anayasa mahkemesi gibi) oyu dışında hiçbir karar esas alınamaz.

9:5; Kamu adına önemli davaların açılması halk tarafından tayin edilecektir.

9:6; Geceleyin şehirde hiç kimse toplantı yapamaz, yaparsa ölüme mahkum edilir.

9:7; Vatana İhanet; Biri kimsenin vatana ihaneti ortaya çıkar ve halk düşmanlığı teslim edilirse en ağır ceza uygulanır.

9:8; Ölüm cezası verilmesi, hiç mahkumiyet almamış bir adama verilemez.

 

Tablet 10; Dini Hukuk

 

10:1; İyi imana zorlamak amacıyla yaptırılan bir yeminin büyük gücü ve etkisi vardır.

10:2; Bir ailenin ve üyelerinin uyguladığı özel dini ayinleri varsa, onu daima uygulayabilirler.

10:3; Hiç kimse şehir içinde yakılamaz ve gömülemez.

10:4; Bir cenaze alayında ve bu cenaze alayı ayinlerinde hukukun koyduğu sınırlar aşılamaz.   10:5; Cenaze alaylarında izin verilen özel yas tutma halleri dışında aşırılığa izin verilmez.

10:6; Ölü yakmak için kesilmiş ayrılmış odunlar, patlatılmamış ve kaba olmalıdır.

Birileri ÇARŞAF- PEÇE MÜSLÜMAN KIYAFETİ DER. OYSA İSLAM KIYAFET DEVRİMİ YAPMAMIŞTIR.

10:7; Evde gömülmeye hazırlanan bir cesedin başında hizmet etmek üzere, başları peçeli üç kadından fazlası bulunamaz. Beden, mor kumaşlara sarılmalı, dışarıda yakıldığında cenaze alayına eşlik edenler arasında 10 kavalcı bulundurulabilir.

10:8; Yas tutan kadınlar, ölünün yanında tırnaklarıyla yanaklarını yırtmamalı, “Eyvah” diye ağıt yakmamalıdırlar.

10:9; Ölünün yakılmasından sonra, ölüye ait hiçbir kemik kalmamalı, yakılanın külleri başka bir yerde uhafaza edilmelidir. Her ne şekilde olursa olsun, savaşta veya işte yurt dışında ölen birinin kalan parçaları yakınlarınca atalarının yanına taşınabilir.

10:10; Hiçbir ölü kölenin vücudu yağlanmamalıdır. Ne de ölünün onuruna cenaze alayında içki içilmemeli ve bir şeyler yenilmemelidir.

10:11; Hiçbir şarap veya ön içki Laden reçinesi(myrrh) ile çeşnilendirilmemeli, gömülme esnasında ölünün üzerine serpilerek dökülmelidir.

10:12; Cenazenin bulunduğu sunak üzerinde geniş çelenkler ne de kokular yakılmamalıdır.

10;13; Hiç kimse, savaşta aldığı cesaret ödülünden, umum yarışmalarda kazandığı ödüllerden, kendi çabası veya başkalarının namıyla edindiklerini, kazandığı parasını, atlarını, kölelerini, ömrü boyunca iyi şans veya kazandığı cesaret ödüllerini yakılırken veya mevcut cesedinin üzerine çelenk olarak konulmasını isteyemez.

10:14; Sadece bir bireye ait cenaze için yeterli ayaklıklar bulundurulmasına izin verilebilir.

10:15; Her ne şekilde olursa olsun altının ceset üzerinde, yanında bulundurulmasına gömülmesine izin verilemez. Sadece yakılmasında cenesinin kilitlenebilmesi için altın kullanılması yasaldır.

10:16; Hiç kimse, bir diğerinin onayı ve izni olmadıkça kendi evine 20.m den daha yakın yerde ölü yakmak için odun yığamaz.

10:17; Hiç kimse zaman aşımıyla bir lahitin yerinin sahipliğini kazanamaz.

10:18; Devlet içinde önemli bir kişinin dalkavukluğunu yapmak üzere kimse toplanamaz.

Bizde toplanıp; “ERDOĞAN’ıN GÖTÜNÜN KILIYIZ, YALARIM, ÖPERİM…” DİYEBİLİYORLAR.
DÜNYAYA REZİL OLUYORUZ. BU MU İSLAM?

Tablet 11; Önde Gelen Beş Ek Yasa

 

11:1; Yasa çıkarmak, yargıçları atamak, vatandaşları mahkum etmek, yasa çıkarmak gibi büyük önemi olan işler halkın oyu olmaksızın muameleye konulamaz. Yasalar sonradan geçirilerek eskisinin yerine tercih edilen konulabilir.

(Bizde OHAL- SIKIYÖNETİM’Lİ ileri demokrasi var her halt olur.)

11:2; Evlilikler, patrician (Asil Romalı) ile plebian (avam/halk) arasında yapılamaz.

 

Tablet 12; Önde Gelen Beş Ek Yasa

 

12:1; Daha önce mahkemede kutsallığına karar verilmiş veya verilmesinde mahkemece çelişki bulunan kutsal mülk, kimsenin onayıyla sahipliğe geçirilemez. Biri o mülkü kutsal saydığında, mülkiyetine geçiren değerinin iki katı kadar para cezası öder.

 

12:3; Bir köle, sahibinin bilgisi dahilinde hırsızlık veya bir zarar yapsa, zarar verme fiili kölenin adınadır. (Suç emri veren sahibinin değil, kölenindir demek oluyor.iyi iş)

12:5; En son, Halk olarak takdir edilen herkes, hukukla bağlıdır.

http://www.constitution.org/sps/sps01_1.htm

Dilimize Çeviren ve Yayınlayan;

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc,

Metnin İngilizce’si, yukarıdaki Anayasa Araştırmacısı Hukuk sitesinden alınmıştır.

THE LAWS OF THE TWELVE TABLES

TABLE I.

Concerning the summons to court.

Law I.

When anyone summons another before the tribunal of a judge, the latter must, without hesitation, immediately appear.[1]

Law II.

If, after having been summoned, he does not appear, or refuses to come before the tribunal of the judge, let the party who summoned him call upon any citizens who are present to bear witness.[2] Then let him seize his reluctant adversary; so that he may be brought into court, as a captive, by apparent force.

Law III.

When anyone who has been summoned to court is guilty of evasion, or attempts to flee, let him be arrested by the plaintiff.

Law IV.

If bodily infirmity or advanced age should prevent the party summoned to court from appearing, let him who summoned him furnish him with an animal, as a means of transport. If he is unwilling to accept it, the plaintiff cannot legally be compelled to provide the defendant with a vehicle constructed of boards, or a covered litter.[3]

[1] Under the Roman method of procedure, until the thorough organization of the judicial system by the emperors, service of summons was always made by the plaintiff in the action. This was even sometimes done after the custom of regularly appointing court officials for that purpose had been established. — Ed.

[2] Notification of the bystanders was made to show that the arrest of the defendant was to compel his appearance before the tribunal, a proceeding authorized by law; and not to insult him, or forcibly restrain him of his liberty, which might form the ground of prosecution for an illegal act. — Ed.

[3] Litters were originally used exclusively by women and sick persons during the early ages of Greece and Rome. They, afterwards, in the time of the Empire, became a favorite mode of conveyance with the Romans, and especially with the wealthy nobles, who vied with one another in the profuse and costly decoration of their luxurious lecticæ, upholstered in silk, embellished with ebony, ivory, and lazulite, and glittering with precious stones and gold. The sella, one form of the litter, was almost identical with the sedan chair of the eighteenth century. The vehicle referred to in the text was probably a public one, like our cabs and carriages for hire. — Ed.

Law V.

If he who is summoned has either a sponsor or a defender, let him be dismissed, and his representative can take his place in court.[1]

Law VI.

The defender, or the surety of a wealthy man, must himself be rich; but anyone who desires to do so can come to the assistance of a person who is poor, and occupy his place.

Law VII.

When litigants wish to settle their dispute among themselves, even while they are on their way to appear before the Prætor, they shall have the right to make peace; and whatever agreement they enter into, it shall be considered just, and shall be confirmed.

Law VIII.

If the plaintiff and defendant do not settle their dispute, as above mentioned, let them state their cases either in the Comitium or the Forum, by making a brief statement in the presence of the judge, between the rising of the sun and noon; and, both of them being present, let them speak so that each party may hear.

Law IX.

In the afternoon, let the judge grant the right to bring the action, and render his decision in the presence of the plaintiff and the defendant.

Law X.

The setting of the sun shall be the extreme limit of time within which a judge must render his decision.

TABLE II.

Concerning judgments and thefts.

Law I.

When issue has been joined in the presence of the judge, sureties and their substitutes for appearance at the trial must be furnished on both sides. The parties shall appear in person, unless prevented by disease of a serious character; or where vows which they have taken must be discharged to the Gods; or where the proceedings are interrupted through their absence on business for the State; or where a day has been appointed by them to meet an alien.

[1] From this it will be seen that the office of defensor, or “defender,” of the party sued was one of the most ancient recognized by Roman jurisprudence. Its duties were often undertaken without solicitation, through motives of friendship or compassion, or the influence of family ties; and, as the defendant’s representative, he occupied the legal position of the former, including the unqualified assumption of all his liabilities arising from, or dependent upon the matter in litigation. — Ed.

Law II.

If any of the above mentioned occurrences takes place, that is, if one of the parties is seriously ill, or a vow has to be performed, or one of them is absent on business for the State, or a day has been appointed for an interview with an alien, so that the judge, the arbiter, or the defendant is prevented from being present, and the furnishing of security is postponed on this account, the hearing of the case shall be deferred.

Law III.

Where anyone is deprived of the evidence of a witness let him call him with a loud voice in front of his house, on three market-days.

Law IV.

Where anyone commits a theft by night, and having been caught in the act is killed, he is legally killed.[1]

[1] While the ordinary presumption certainly arises that no one can encounter a desperate malefactor in his house at night without incurring risk of serious injury; still, the Roman jurists, in enacting this provision, evidently had in view the prevention of homicide except when absolutely necessary, even under circumstances which might justify almost any violent act in the defence of life and property. Other lawgivers, generally speaking, did not recognize such nice distinctions.

The rule, somewhat modified, has been adopted by the majority of subsequent judicial systems as being thoroughly consonant with the principles of justice. It was incorporated, with but slight alteration, into the Visigothic Code, and Las Siete Partidas. “Fur nocturnus captus in furto, dum res furtivas secum portare conatur, si fuerit occisus, mors eius nullo modo vindicetur.” (Forum Judicum, VII, II, 16.) “Otro tal decimos quo seria, si algun one /allasse algun ladron de noche en su casa, e lo quisiesse prender para darlo a la justicia del lugar, si el ladron se amparasse con armas. Ca entonce, si lo matare, non cæ por esso en pena.” (Las Siete Partidas, VII, VIII, 3.) As stated above, to render the modicide justifiable, the Visigoths required that the thief should be in possession of the stolen property; and the Castilian law provided that he should be armed and resist arrest while in the house of the owner. Under the law of Athens, a thief taken flagrante delicto, at night, could be killed with impunity. (Potter, Antiquities of Greece, I, 24, 126.)

With the Jews, homicide was not punishable when the culprit was killed under circumstances essential to constitute the crime known to us as burglary. “If a thief be found breaking up, and he be smitten that he die. no blood shall be shed for him; but if the sun be risen upon him, there shall blood be shed for him; for he should have made full restitution.” (Exodus XXII, 2.)

With the Anglo-Saxons, a thief caught in the act, at any time, either by day or by night, could be slain with impunity. “He who slays a thief must declare on oath that he slew him offending.” (Ancient Laws and Institutes of England; Laws of King Ine, 16.)

This principle does not appear to have been accepted in the earliest age of the Common Law. Glanvil does not mention it. Bracton, however, refers to it as being sound, and applicable by day or by night, without regard to place, if the homicide, at the time, could not avoid serious personal injury. “Qui latronem occiderit, non tenetur, nocturnum vel diurnum, si aliter periculum evadere non possit.” (Bracton, De Legibus et Covsuetudinibus Angliæ, III, 155, 36.)

Fleta says: “Quicunqiie enim furem nocturnum interfecerit, non teneatur, & qui invasorem domus suæ, se ipsum & hospitium suum saltem illa hora defendendo interfecerit, juste interficit.” (Fleta, Commentarius Juris Anglicanæ, I, XXIII, 14.) This applied not only to a burglar, but to anyone found in the “curtilage,” or enclosure containing the residence, at any hour between nine P. M. and six A. M.; and under these conditions, homicide was authorized either in self-defense, or when it occurred in an attempt to arrest the intruder, or was committed in order to prevent his escape. The necessity for the homicide must be absolute in order to render it justifiable. “Si necessitas evitabilis fuerit, absque occasione, reus est homicidii, qui si fuerit inevitabilis, ad pœnam homicidii non tenebitur, eo quod felonice non occidit.” (Ibid. I, 23.) It is held by Coke that the act of killing must be in self-defence, and be preceded by violent aggression on the part of the thief. “If a thiefe offer to rob or murder B, either abroad or in his house, and thereupon assault him, and B, defend himself without any giving back, and in his defence killeth the thiefe; this is no felony.” (Coke, Institutes of the Laws of England, Vol. IV, Ch. 8.)

This doctrine is explicitly set forth in Stat. 24, Hen. VIII, Chap. 5. “If any person do attempt to break any mansion-house in the night time, and shall happen to be slain by any person or persons, etc. (tho a lodger or servant) they shall upon their trial be acquitted and discharged.” The above mentioned Statute, as is held by a high authority, may be construed to apply to an illegal act of this kind committed during the day with felonious intent “It seems it extends not to a braking the house in the day-time, unless it be such a braking, as imports with it, apparent robbery, or an intention or attempt thereof.” (Hale, The History of the Pleas of the Crown, I, XL, Page 488.)

This was also the rule in Scotland, “It is lawful to kill a Thief, who in the night offers to break our Houses, or steal our Goods, even though he defend not himself, because we know not but he designs against our Life; and Murder may be easily committed upon us in the night, but it is not lawful to kill a Thief who steals in the day time, except he resist us when we offer to take him, and present him to Justice.” (Mackenzie, The Laws and Customes of Scotland in Matters Criminal, I, XI, III.) The general rule, while well established, was formerly, to a certain extent, so far as its application is concerned, largely dependent upon the circumstances of each particular case. No distinction was made between an invasion of the house and an attack upon the person, provided the alarm experienced by the homicide was considered to be so well founded as to justify his act. In some respects great latitude was allowed the injured party. “The same right of defending our property, may also justify our killing a thief, or predonious invader, in the act of running away with our goods, if he cannot otherwise be taken, or the goods secured.” (Burnett, A Treatise on the Criminal Law of Scotland, I, page 57.)

The laws of France and Italy excuse the homicide of an intruder who commits burglary or theft with violence. (Code Pénal de France, III, II, Arts. 322, 329.) (Codice Penale, II, III, Art. 376.)

In the United States, killing is only justifiable where the crime could not otherwise have been prevented, and where force is employed. When an attempt is made to commit a secret felony, without violence, the right does not exist. It is different, however, where the precincts of a man’s home are invaded in the daytime, or at night. “An attack on a house or its inmates may be resisted by taking life. This may be when burglars threaten an entrance, or when there is apparent ground to believe that a felonious assault is to be made on any of the inmates of the house, or when an attempt is made violently to enter the house in defiance of the owner’s rights.”

“But this right is only one of prevention. It cannot be extended so as to excuse the killing of persons not actually breaking into or violently threatening a house.” (Wharton, A Treatise on Criminal Law, Secs. 629, 630, 634, 635.) — Ed.

Law V.

If anyone commits a theft during the day, and is caught in the act, he shall be scourged, and given up as a slave to the person against whom the theft was committed. If he who perpetrated the theft is a slave, he shall be beaten with rods and hurled from the Tarpeian Rock.[1] If he is under the age of puberty, the Prætor shall decide whether he shall be scourged, and surrendered by way of reparation for the injury.

Law VI.

When any persons commit a theft during the day and in the light, whether they be freemen or slaves, of full age or minors, and attempt to defend themselves with weapons, or with any kind of implements; and the party against whom the violence is committed raises the cry of thief, and calls upon other persons, if any are present, to come to his assistance; and this is done, and the thieves are killed by him in the defence of his person and property, it is legal, and no liability attaches to the homicide.

Law VII.

If a theft be detected by means of a dish and a girdle, it is the same as manifest theft, and shall be punished as such.[2]

[1] This mode of punishment was considered especially ignominious by the Romans, and was usually inflicted upon traitors.

“The rock Tarpeian, Fittest goal for treason’s race, The promontory whence the traitor’s leap Cured all ambition.” — Ed.

[2] Various explanations have been suggested for the elucidation of this obscure passage. It has been supposed by some that a dish, perforated with two holes for the eyes, was carried by the thief to hide his face and conceal his identity; the girdle being intended for the removal of the booty. Others have advanced the theory that religious impostors, masquerading as members of the priesthood, passed the dish for the collection of money for alleged sacrificial purposes, and appropriated the amounts obtained to their own use. A few have maintained that the dish was employed to hold a piece of bread which had been subjected to certain magic ceremonies, and, for this reason compelled the thief to confess as soon as he had eaten it, a species of ordeal, as it were. The most plausible interpretation of the furtum per lancem et licium refertum is, however, that when the officer appointed for that purpose entered a house to seek for property which had been stolen, he was required to be naked, except for a girdle, and to hold a dish before his face, as a concession to the modesty of any woman he might encounter. The owner of the property was also entitled to make search under the same conditions. Nakedness was regarded as necessary in order to avoid anything being carried into the house which might afford ground for a false accusation. — Ed.

Law VIII.

When anyone accuses and convicts another of theft which is not manifest, and no stolen property is found, judgment shall be rendered to compel the thief to pay double the value of what was stolen.

Law IX.

Where anyone secretly cuts down trees belonging to another, he shall pay twenty-five asses for each tree cut down.

Law X.

Where anyone, in order to favor a thief, makes a compromise for the loss sustained, he cannot afterwards prosecute him for theft.

Law XI.

Stolen property shall always be his to whom it formerly belonged; nor can the lawful owner ever be deprived of it by long possession, without regard to its duration; nor can it ever be acquired by another, no matter in what way this may take place.[1]

TABLE III. Concerning property which is lent.

Law I.

When anyone, with fraudulent intent, appropriates property deposited with him for safe keeping, he shall be condemned to pay double its value.

Law II.

When anyone collects interest on money loaned at a higher rate per annum than that of the unciæ, he shall pay quadruple the amount by way of penalty.[2]

[1] This doctrine as set forth in the maxim “Spoliatus debet, ante omnia, restitui,” is recognized by the courts of all civilized, and most semi-barbarous nations. — Ed.

[2] The rate of interest authorized by law at Rome was, despite statutory regulations, often a matter of avarice on one side and necessity on the other. Money lenders were accustomed to wring from distressed borrowers the last sestercewhich heartless rapacity and extortion could exact. The rate was usually dependent upon agreement, and while the collection of compound interest was illegal, a bond for the increase of what was in arrears was sometimes required, which amounted to the same thing.

As shown by the text, the Twelve Tables forbade anything in excess of the unciarum fœmus, or interest on the twelve “ounces” into which the as, the integral amount representing capital for one year, as well as an estate when its assets were estimated for distribution, were divided. The term, however, is ambiguous, and has been interpreted in several ways. The best authorities hold that ten per cent is the rate referred to. — Ed.

Law III.

An alien cannot acquire the property of another by usucaption; but a Roman citizen, who is the lawful owner of the property, shall always have the right to demand it from him.

Law IV.

Where anyone, having acknowledged a debt, has a judgment rendered against him requiring payment, thirty days shall be given to him in which to pay the money and satisfy the judgment.

Law V.

After the term of thirty days granted by the law to debtors who have had judgment rendered against them has expired, and in the meantime, they have not satisfied the judgment, their creditors shall be permitted to forcibly seize them and bring them again into court.

Law VI.

When a defendant, after thirty days have elapsed, is brought into court a second time by the plaintiff, and does not satisfy the judgment; or, in the meantime, another party, or his surety does not pay it out of his own money, the creditor, or the plaintiff, after the debtor has been delivered up to him, can take the latter with him and bind him or place him in fetters; provided his chains are not of more than fifteen pounds weight; he can, however, place him in others which are lighter, if he desires to do so.

Law VII.

If, after a debtor has been delivered up to his creditor, or has been placed in chains, he desires to obtain food and has the means, he shall be permitted to support himself out of his own property. But if he has nothing on which to live, his creditor, who holds him in chains, shall give him a pound of grain every day, or he can give him more than a pound, if he wishes to do so.

Law VIII.

In the meantime, the party who has been delivered up to his creditor can make terms with him. If he does not, he shall be kept in chains for sixty days; and for three consecutive market-days he shall be brought before the Prætor in the place of assembly in the Forum, and the amount of the judgment against him shall be publicly proclaimed.

Law IX.

After he has been kept in chains for sixty days, and the sum for which he is liable has been three times publicly proclaimed in the Forum, he shall be condemned to be reduced to slavery by him to whom he was delivered up; or, if the latter prefers, he can be sold beyond the Tiber.

Law X.

Where a party is delivered up to several persons, on account of a debt, after he has been exposed in the Forum on three market days, they shall be permitted to divide their debtor into different parts, if they desire to do so; and if anyone of them should, by the division, obtain more or less than he is entitled to, he shall not be responsible.[1]

TABLE IV. concerning the rights of a father, and of marriage.

Law I.

A father shall have the right of life and death over his son born in lawful marriage, and shall also have the power to render him independent, after he has been sold three times.[2]

[1] While a strict construction of the provisions of this law has been rejected by some jurists, there can be little doubt that its abhorrent features, far worse than those of the famous claim of Shylock, were susceptible of literal interpretation, and that the partition of the body of the unfortunate debtor was entirely dependent upon the inclination of his creditors to whom he had been adjudged. The statement of Aulus Gellius relative to a fact evidently well known to his countrymen, would seem to be conclusive upon this point. “Nam, si plures forent, quibus reus esset judicatur, secare si vellent, atque partiri corpus addicti sibi hominis permiserunt.” (Aul. Gell. Nodes Atticæ. I. XX. 1.) Fabius, alluding to the same law, says that public sentiment was opposed to its enforcement. “Quam legem mos publicus repudiavit.” In view of the eminent authority of these Roman writers, and the clear meaning of the text, the opinion entertained by some respectable commentators, that the word “secare,” “to divide,” merely has reference to the apportionment of the debtor’s property, is hardly tenable, as it must have been already taken in execution and divided, before his person was delivered up to gratify the resentment of his disappointed creditors. — Ed.

[2] This privilege, the patria potestas, enjoyed by Roman fathers, was a relic of the patriarchal authority originally asserted by a man over his household, including the members of his immediate family, his slaves, and other dependents. Derived from ancient custom, it continued to exist for centuries after Rome had attained an exalted rank in the scale of civilization, and other practices of barbarous origin and primitive character had long been abandoned. It is said by Justinian (Code VI, 26) to have been an institution peculiar to the Romans; for while other nations possessed authority over their children unlimited by any legislative provision, few of their regulations bore even a distant resemblance to those which confirmed the Roman father in the exercise of his unquestioned and arbitrary power, the jus vitæ et necis. This power in early times was unbounded, and usually endured through life.

A marked peculiarity of this relation was what was known as the unitas personæ, under which a father and his son subject to his control were, by means of a legal fiction, held to be but a single person in law. Hence, when the father died, the son at once succeeded him; for the reason that, during his father’s lifetime he had been a joint owner of the undivided estate. Despite the unitas personæ, the child was strictly not a person but a thing, one of the res mancipi, which by quiritarian right could be sold by the owner. The father was authorized to make any disposition of his offspring that he chose; he could scourge, maim, imprison, torture, or execute them at his pleasure. Nor was this right infrequently or sparingly exercised; the Roman annals are full of instances where sons were inhumanly treated and put to death by their fathers.

The acquisition of the patria potestas was dependent upon the status of the parent at the time of the birth of the child; he must be free, or sui juris, to be entitled to exercise paternal control, for if he were subject to the authority of another ascendant, his child would also come under the power of the latter.

Under ordinary circumstances, a son could acquire no property for himself, all he obtained belonged to his father. Exceptions were subsequently made in the cases of private, independent ownership of what was received by him while preparing for, or engaged in military service, or as a member of the priesthood; and finally of all acquisitions derived from maternal or other inheritances, or which were the remuneration of his individual labor or skill. This species of property designated peculium castrense, and quasi peculium castrense, was the subject of numerous Imperial enactments, which, in the course of time, afforded substantial relief to children oppressed by this legalized tyranny; as the censors, in the time of the Republic, had frequently exerted their authority for the same purpose.

Patria potestas was a necessary incident of lawful wedlock, which indeed was indispensable; and the authority thereby obtained was imposed on all the descendants through the son, but did not affect the offspring of a daughter who was subject to the paterfamilias of the family into which she had married. In addition to birth, paternal power could be acquired by means of the public acknowledgment of legitimacy, by adoption, and by matrimony.

As a natural result of placing children in the same category with slaves and domestic animals, liable to sale, barter, and the most cruel abuse, there was a time at which a child could be given up to the injured party by way of reparation for some unlawful act, or noxa, which it had committed; a practice condemned by Justinian in unmeasured terms.

It was not until about 370, during the reign of Valentinian and Valens, that measures were taken to place restrictions upon the irresponsible power of the head of the household; an example which was followed by many succeeding emperors. The sentiment expressed by Hadrian in condemning to exile a father who had killed his son, discloses the change of public opinion with which the excessive exercise of -paternal authority was, even in that day, regarded. “Patria potestas in pietate debet, non in atrocitate, consistere.”

This right, in a greatly modified form, and relating principally to the obligations of obedience and support, is explicitly recognized by the jurisprudence of Continental Europe. — Ed.

Law II.

If a father sells his son three times, the latter shall be free from paternal authority.

Law III.

A father shall immediately put to death a son recently born, who is a monster, or has a form different from that of members of the human race.

Law IV.

When a woman brings forth a son within the next ten months after the death of her husband, he shall be born in lawful marriage, and shall be the legal heir of his estate.[1]

[1] At Common Law, the time prescribed was forty weeks. “Et si ele eyt un enfant dedens t’s XL semaines adõques soit cel enfant receu el heritage.” (Britton, Chap. 66, p. 166.) The countries whose jurisprudence is directly derived from that of Rome, as well as Japan, follow the rule of the text, and fix the limit at three hundred days. (Code Civil de France, Art. 315. Código Civil de España, Art. 108. Codice Civile de Italia, Art. 160. Codigo Civil Portugues, Art. 101. Civil Code of

TABLE V. concerning estates and guardianships.

Law I.

No matter in what way the head of a household may dispose of his estate, and appoint heirs to the same, or guardians; it shall have the force and effect of law.[1]

Japan. Art. 820.) According to Moslem law, the presumption of legitimacy may be established at any time from six lunar months — adopted as the shortest period of gestation — to two years. (Syed Ameer AU, Mohammedan Law, Vol. II. II, 2, p. 191.) As is well known, the Civil Law maxim, “Pater est quem nuptiæ demonstrant,” is not accepted by the Common Law, which requires the birth to precede the marriage in every instance. The law of Scotland coincides with that of Rome on both the above-mentioned points. (More, Lectures on the Laws of Scotland, Vol. I, Chap. I. Sec. II.) — Ed.

[1] This law, which placed the distribution of his estate absolutely in the hands of the testator, without regard to the natural claims of consanguinity, was strictly observed for centuries. The abuse to which the privilege was liable became in time so flagrant that various measures were introduced to correct it. If the legacies bequeathed were large enough to include all, or so much of the assets as to render the remainder undesirable or burdensome, the estate was forthwith rejected by the heir. This act invalidated the will, and the heir-at-law took possession, the legacies being, of course, no longer of any effect. To obviate the confusion and injustice resulting from this proceeding, the Tribunal of the Centumviri devised the querela inofficiosi testamenti, or complaint of inofficious testament; by means of which the will was declared void on account of the mental incapacity of the testator, which was considered to be established prima facie by the existence of the clause of disinheritance. The Lex Furia Testamentaria limited the amount of a bequest to the insignificant sum of one thousand asses, which the ingenuity of testators evaded by simply increasing the number of legacies.

The Lex Voconia, passed A. U. C. 594, prohibited any legatee from accepting a bequest which exceeded in value the amount obtained by the heir. Women were also discriminated against by this law, presumably to prevent the affection of the testator from being indulged in their favor at the expense of members of his family; as well as to avoid the excessive accumulation of property in the hands of persons generally considered as ill-qualified to make a proper use of it.

The Lex Voconia having proved ineffective, the Lex Falcidia, by which the previous enactments on this subject were repealed, was introduced one hundred and twenty years later. It provided that the heir, should, under ordinary circumstances, be entitled to one-fourth of the estate after all claims had been paid; and that no legacy should exceed three-fourths of the amount of the same. In case this rule was violated, the heir was authorized to diminish the bequests pro rata, until the sum to which he was entitled was made up. This apportionment, known as the “Quarta Falcidia,” or “Falcidian Fourth,” has, without substantial change, under the name of “legitime,” been incorporated into much of the jurisprudence of Europe. It is in force in Louisiana, where it exists in favor of all direct descendants, and of ascendants in the first degree. “Donations inter vivos or mortis causa cannot exceed two thirds of the property of the disposer, if he leaves at his decease a legitimate child; one half, if he leaves two children, and one third, if he leaves three or a greater number.” (Civil Code of Louisiana, Arts. 1480, 1481.) With the exception of the above-mentioned State, no similar restraints are, in this country, imposed upon the testamentary disposition of property, which is, of course, always subject to the dower of the widow. The same rule prevails in England. — Ed.

Law II.

Where a father dies intestate, without leaving any proper heir, his nearest agnate, or, if there is none, the next of kin among his family, shall be his heir. ‘

Law III.

When a freedman dies intestate, and does not leave any proper heir, but his patron, or the children of the latter survive him; the inheritance of the estate of the freedman shall be adjudged to the next of kin of the patron.

Law IV.

When a creditor or a debtor dies, his heirs can only sue, or be sued, in proportion to their shares in the estate; and any claims, or remaining property, shall be divided among them in the same proportion.

Law V.

Where co-heirs desire to obtain their shares of the property of an estate, which has not yet been divided, it shall be divided. In order that this may be properly done and no loss be sustained by the litigants, the Prætor shall appoint three arbiters, who can give to each one that to which he is entitled in accordance with law and equity.

Law VI.

When the head of a family dies intestate, and leaves a proper heir who has not reached the age of puberty, his nearest agnate shall obtain the guardianship.[1]

Law VII.

When no guardian has been appointed for an insane person, or a spendthrift, his nearest agnates, or if there are none, his other relatives, must take charge of his property.

[1] This was done under the presumption that the person most closely connected with the minor by the ties of consanguinity, and being next in the order of succession and hence directly interested in the preservation of the estate, would be most likely to properly discharge the duties of the trust. The English doctrine, which coincides with that adopted by the Greeks at the instance of Solon, is directly the opposite. It excludes from guardianship those who could, under any circumstances, become heirs, and therefore evinced a preference for cognates. The temptation to foul play to which the next of kin to the minor was supposed to be liable, is stated by the early English jurists in very energetic language. “Nunquam enim custodia alicujus de jure alicui remanet, de quo habeatur suspicio quod possit vel velit aliquod jus in ipsa, hereditate clamare.” (Glanvil VII, II.) Coke compares a guardian of this description to a ravening wolf: “quasi agnem committere lupo ad devorandum,” are the terms in which he characterizes such an appointment. (Coke Inst. I. 88.) — Ed.

TABLE VI. concerning ownership and possession.

Law I.

When anyone contracts a legal obligation with reference to his property, or sells it, by making a verbal statement or agreement concerning the same, this shall have the force and effect of law. If the party should afterwards deny his statements, and legal proceedings are instituted, he shall, by way of penalty, pay double the value of the property in question.

Law II.

Where a slave is ordered to be free by a will, upon his compliance with a certain condition, and he complies with the condition; or if, after having paid his price to the purchaser, he claims his liberty, he shall be free.

Law III.

Where property has been sold, even though it may have been delivered, it shall by no means be acquired by the purchaser until the price has been paid, or a surety or a pledge has been given, and the vendor satisfied in this manner.

Law IV.

Immovable property shall be acquired by usucaption after the lapse of two years; other property after the lapse of one year.

Law V.

Where a woman, who has not been united to a man in marriage, lives with him for an entire year without the usucaption of her being interrupted for three nights, she shall pass into his power as his legal wife.[1]

Law VI.

Where parties have a dispute with reference to property before the tribunal of the Prætor, both of them shall be permitted to state their claims in the presence of witnesses.

Law VII.

Where anyone demands freedom for another against the claim of servitude, the Prætor shall render judgment in favor of liberty.

[1] This indicates the existence of woman as a mere chattel to be acquired by uninterrupted possession and use for a year, like any other species of personal property. It has been stated, with much probability, that this kind of matrimonial union was the most common and popular one in the early days of Rome. Our Common Law marriage authorized by some States, and which requires the public acknowledgment of the woman as a wife, bears a considerable analogy, in certain respects, to the cohabitation, matrimonii causa, of the text. — Ed.

Law VIII.

No material forming part of either a building or a vineyard shall be removed therefrom. Any one who, without the knowledge or consent of the owner, attaches a beam or anything else to his house or vineyard, shall be condemned to pay double its value.

Law IX.

Timbers which have been dressed and prepared for building purposes, but which have not yet been attached to a building or a vineyard can legally be recovered by the owner, if they are stolen from him.

Law X.

If a husband desires to divorce his wife, and dissolve his marriage, he must give a reason for doing so.

TABLE VII. concerning crimes.

Law I.

If a quadruped causes injury to anyone, let the owner tender him the estimated amount of the damage; and if he is unwilling to accept it, the owner shall, by way of reparation, surrender the animal that caused the injury.[1]

Law II.

If you cause any unlawful damage . . . .[2] accidentally and unintentionally, you must make good the loss, either by tendering what has caused it, or by payment.

Law III.

Anyone who, by means of incantations and magic arts, prevents grain or crops of any kind belonging to another from growing, shall be sacrificed to Ceres.[3]

This was the origin of the proceedings growing out of noxa, an injurious or unlawful act committed by an animal, a slave, or a child under paternal control, for which the owner, master, or parent was held responsible. Whatever caused the damage was held to be primarily liable, under the rule, “omnes noxales actiones caput sequntur“; hence the injured party had a right to seize the offending animal or slave, and hold it as security until his claim was satisfied; which has an exact parallel in the case of a stray found upon the premises of another, and detained or impounded under the English or American law. At first, in neither instance, could me author of the damage be sold, or the injury be otherwise redressed; this defect was, however, subsequently remedied by the passage at Rome of the Lex Aquilia, which granted an action directly against the owner; and by the enactment of the Statutes 5 & 6 Wm. IV. which permitted a sale of the animal in question, after certain legal formalities had been complied with. The American law is similar. — Ed.

[2] Original manuscript illegible.

[3] The intimate association of religion with law in the early life of Rome is disclosed by the frequent appearance of the formula “sacer esto,” “Let him be devoted to the infernal gods”; which was attached to many criminal enactments by way of penalty. This not only rendered the offender infamous, as implying the commission of an act of sacrilege, but was virtually a proclamation of outlawry, and enabled anyone to kill him with impunity.—ED.

LAW IV.

If anyone who has arrived at puberty, secretly, and by night, destroys or cuts and appropriates to his own use, the crop of another, which the owner of the land has laboriously obtained by plowing and the cultivation of the soil, he shall be sacrificed to Ceres, and hung.

If he is under the age of puberty, and not yet old enough to be accountable, he shall be scourged, in the discretion of the Praetor, and shall make good the loss by paying double its amount.

LAW V.

Anyone who turns cattle on the land of another, for the purpose of pasture, shall surrender the cattle, by way of reparation.

LAW VI.

Anyone who, knowingly and maliciously, burns a building, or a heap of grain left near a building, after having been placed in chains and scourged, shall be put to death by fire.[1] If, however, he caused the damage by accident, and without malice, he shall make it good; or, if he has not the means to do so, he shall receive a lighter punishment.

LAW VII.

When a person, in any way, causes an injury to another which is not serious, he shall be punished with a fine of twenty asses.

LAW VIII.

When anyone publicly abuses another in a loud voice, or writes a poem for the purpose of insulting him, or rendering him infamous, he shall be beaten with a rod until he dies.

LAW IX.

When anyone breaks a member of another, and is unwilling to come to make a settlement with him, he shall be punished by the law of retaliation.

[1] The punishment, in this instance, is an adaptation of the lex talionis, and the atrocious character of the offence seemed, in the opinion of many of the nations of antiquity, to justify the extreme severity of the penalty. The Visigoths adopted it where the building was in a city. (For. Jud. VIII. II. 1.) The Gentoo Code applied it where any crops or houses were burned. (Gentoo Code XVIII.) The law of England also authorized it. “Ceux que ferount de ceo atteynts soient ars, issint que eux soient punys par meme cêle chose dount Us pêcherent.” (Britton IX. 16.)’ Bracton says the act must be maliciously and feloniously committed, and that, when this is the case, the crime is capital, but he does not specify the mode of execution. Arson was felony at Common Law. (Hale, Pleas of the Crown, Vol. I, Chap. XLIX.) Incendiaries are styled “fire raisers” in Scotland, and by the ancient law of that country the offence, if wilful, was treason, and was punished by hanging. (Mackenzie, The Laws and Customes of Scotland in Matters Criminal, I. IX. 1.) —ED.

LAW X.

When anyone knocks a tooth out of the gum of a freeman, he shall be fined three hundred asses; if he knocks one out of the gum of a slave, he shall be fined a hundred and fifty asses.

LAW XL

If anyone, after having been asked, appears either as a witness or a balance-holder, at a sale, or the execution of a will, and refuses to testify when this is required to prove the genuineness of the transaction, he shall become infamous, and cannot afterwards give evidence.

LAW XII.

Anyone who gives false testimony shall be hurled from the Tarpeian Rock.

LAW XIII.

If anyone knowingly and maliciously kills a freeman, he shall be guilty of a capital crime. If he kills him by accident, without malice and unintentionally, let him substitute a ram to be sacrificed publicly by way of expiation for the homicide of the deceased, and for the purpose of appeasing the children of the latter.

LAW XIV.

Anyone who annoys another by means of magic incantations or diabolical arts, and renders him inactive, or ill; or who prepares or administers poison to him, is guilty of a capital crime,[1] and shall be punished with death.

LAW XV.

Anyone who kills an ascendant, shall have his head wrapped in a cloth, and after having been sewed up in a sack, shall be thrown into the water.[2]

LAW XVI.

Where anyone is guilty of fraud in the administration of a guardianship, he shall be considered infamous; and, even after the guardianship has been terminated, if any theft is proved to have been committed, he shall, by the payment of double damages, be compelled to make good the loss which he caused.

[1]“Paricida esto.” A mistake in the derivation of this word has resulted in much confusion. Paricidium was at first employed to denote felonious homicide, and was therefore synonymous with murder. The root is par, and not pater. The term afterwards obtained a much broader signification than it had originally, and was applied indiscriminately to the killing of relatives. It was sometimes even used to designate treason, or generally, any capital crime.—ED.

[2] The scope of this law—that took its name from a culeus, or leathernsack— was vastly enlarged by the Lex Pompeia de Paricidiis, which virtually made every blood-relative, or person connected by affinity with the culprit, subject to its penalty. A dog, a viper, a cock, and an ape, were sewed up with him in the sack. The ancient writers have not assigned any reason for the selection of these singular companions that shared the fate of the murderer. If no body of water was at hand, the sack and its contents were exposed to wild beasts.—ED.

Law XVII.

When a patron defrauds his client, he shall be dedicated to the infernal gods.

TABLE VIII. concerning the laws op real property.

Law I.

A space of two feet and a half must be left between neighboring buildings.[1]

Law II.

Societies and associations which have the right to assemble, can make, promulgate, and confirm for themselves such contracts and rules as they may desire; provided nothing is done by them contrary to public enactments, or which does not violate the common law.

Law III.

The space of five feet shall be left between adjoining fields, by means of which the owners can visit their property, or drive and plow around it. No one shall ever have the right to acquire this space by usucaption.

Law IV.

If any persons are in possession of adjoining fields, and a dispute arises with reference to the boundaries of the same, the Prætor shall appoint three arbiters, who shall take cognizance of the case, and, after the boundaries have been established, he shall assign to each party that to which he is entitled.

Law V.

When a tree overhangs the land of a neighbor, so as to cause injury by its branches and its shade, it shall be cut off fifteen feet from the ground.

Law VI.

When the fruit of a tree falls upon the premises of a neighbor, the owner of the tree shall have a right to gather and remove it.

Law VII.

When rain falls upon the land of one person in such a quantity as to cause water to rise and injure the property of another, the Prætor shall appoint three arbiters for the purpose of confining the water, and providing against damage to the other party.

[1] This was done in order to render access to the owner’s property more convenient, to prevent conflagrations, and to facilitate the extinguishing of fire. — ed.

Law VIII.

Where a road runs in a straight line, it shall be eight feet, and where it curves, it shall be sixteen feet in width.

Law IX.

When a man’s land lies adjacent to the highway, he can enclose it in any way that he chooses; but if he neglects to do so, any other person can drive an animal over the land wherever he pleases.

TABLE IX. concerning public law.

Law I.

No privileges, or statutes, shall be enacted in favor of private persons, to the injury of others contrary to the law common to all citizens, and which individuals, no matter of what rank, have a right to make use of.

Law II.

The same rights shall be conferred upon, and the same laws shall be considered to have been enacted for all the people residing in and beyond Latium, that have been enacted for good and steadfast Roman citizens.

Law III.

When a judge, or an arbiter appointed to hear a case, accepts money, or other gifts, for the purpose of influencing his decision, he shall suffer the penalty of death.

Law IV.

No decision with reference to the life or liberty of a Roman citizen shall be rendered except by the vote of the Greater Comitia.

Law V. Public accusers in capital cases shall be appointed by the people.[1]

[1] “Quæstores Paricidii.” These officials discharged the triple functions of detectives, State attorneys, and executioners. They were two in number, and are supposed by some authorities to have been identical with the urban quæstors of subsequent times, which conjecture, however, has no positive evidence to support it. They were originally appointed by the King, and, under the Republic, by the consuls. It was their duty to investigate and prosecute capital crimes, such as arson, murder, witchcraft, and the destruction of growing crops, all of which in ancient times were punishable with death. They summoned the Comitia, or Assembly of the People, for the trial of an offender, and executed the sentence after it had been pronounced. — Ed.

Law VI.

If anyone should cause nocturnal assemblies in the City, he shall be put to death.

Law VII.

If anyone should stir up war against his country, or delivers a Roman citizen into the hands of the enemy, he shall be punished with death.

TABLE X. Concerning religious law.

Law I.

An oath shall have the greatest force and effect, for the purpose of compelling good faith.

Law II.

Where a family adopts private religious rites every member of it can, afterwards, always make use of them.[1]

Law III. No burial or cremation of a corpse shall take place in a city.[2]

Law IV.

No greater expenses or mourning than is proper shall be permitted in funeral ceremonies.

Law V.

No one shall, hereafter, exceed the limit established by these laws for the celebration of funeral rites.

Law VI.

Wood employed for the purpose of constructing a funeral pyre shall not be hewn, but shall be rough and unpolished.

[1] The Romans, like all primitive peoples, originally worshipped their ancestors, of whom one, styled the larsfamiliaris, was always selected as the tutelary diety. The various ceremonies attending this worship were of a private character, and hence were entirely distinct from those performed in the temples and at the public altars. Religion being so closely interwoven with State affairs in the Roman polity, its mode of celebration was, in every instance, rigidly prescribed by law. — Ed.

[2] It was the custom at Rome, prior to the enactment of the Laws of the Twelve Tables, for the deceased relatives of the family to be buried in their own homes, which gave rise to the worship of the Lares, above referred to. The inconvenience and unsanitary results growing out of this practice no doubt contributed largely to its abrogation. — Ed.

Law VII.

When a corpse is prepared for burial at home, not more than three women with their heads covered with mourning veils shall be permitted to perform this service. The body may be enveloped in purple robes, and when borne outside, ten flute players, at the most, shall accompany the funeral procession.

Law VIII.

Women shall not during a funeral lacerate their faces, or tear their cheeks with their nails; nor shall they utter loud cries bewailing the dead.

Law IX.

No bones shall be taken from the body of a person who is dead, or from his ashes after cremation, in order that funeral ceremonies may again be held elsewhere. When, however, anyone dies in a foreign country, or is killed in war, a part of his remains may be transferred to the burial place of his ancestors.

Law X.

The body of no dead slave shall be anointed; nor shall any drinking take place at his funeral, nor a banquet of any kind be instituted in his honor.

Law XI.

No wine flavored with myrrh, or any other precious beverage, shall be poured upon a corpse while it is burning; nor shall the funeral pile be sprinkled with wine.

Law XII.

Large wreaths[1] shall not be borne at a funeral; nor shall perfumes be burned on the altars.

Law XIII.

Anyone who has rendered himself deserving of a wreath, as the reward of bravery in war, or through his having been the victor in public contests or games, whether he has obtained it through his own exertions or by means of others in his own name, and by his own money, through his horses, or his slaves, shall have a right to have the said wreath placed upon his dead body, or upon that of any of his ascendants, as long as the corpse is at his home, as well as when it is borne away; so that, during his obsequies, he may enjoy the honor which in his lifetime he acquired by his bravery or his good fortune.

Law XIV.

Only one funeral of an individual can take place; and it shall not be permitted to prepare several biers.

[1] “Longæ Coronæ.” This term, while obscure, would seem to refer to garlands of excessive size, exhibited by way of pomp and ostentation at the celebration of funeral rites. The greater part of the legislation of this Table was evidently framed for the correction of the inordinate display of wealth and luxury already becoming prevalent at the burial of the dead. — Ed.

Law XV.

Gold, no matter in what form it may be present, shall, by all means, be removed from the corpse at the time of the funeral; but if anyone’s teeth should be fastened with gold, it shall be lawful either to burn, or to bury it with the body.

Law XVI.

No one, without the knowledge or consent of the owner, shall erect a funeral pyre, or a tomb, nearer than sixty feet to the building of another.

Law XVII.

No one can acquire by usucaption either the vestibule or approach to a tomb, or the tomb itself.

Law XVIII.

No assembly of the people shall take place during the obsequies of any man distinguished in the State.

TABLE XI. supplement to the five preceding ones.

Law I.

Affairs of great importance shall not be transacted without the vote of the people, with whom rests the power to appoint magistrates, to condemn citizens, and to enact laws. Laws subsequently passed always take preference over former ones.

Law II.

Those who belong to the Senatorial Order and are styled Fathers, shall not contract marriage with plebeians.

TABLE XII. supplement to the five preceding ones.

Law I.

No one shall render sacred any property with reference to which there is a controversy in court, where issue has already been joined; and if anyone does render such property sacred, he shall pay double its value as a penalty.

Law II.

If the claim of anyone in whose favor judgment was rendered after the property had been illegally seized, or after possession of the same had been delivered, is found to be false, the Prætor shall appoint three arbiters, by whose award double the amount of the profits shall be restored by him in whose favor the judgment was rendered.

Law III.

If a slave, with the knowledge of his master, should commit a theft, or cause damage to anyone, his master shall be given up to the other party by way of reparation for the theft, injury, or damage committed by the slave.

END OF THE LAWS OF THE TWELVE TABLES.

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Güncel Siyaset, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi

PERS KRALI KRUS’UN İLK İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ


PERS KRALI BÜYÜK KRUS’UN İNSAN HAKLARI SİLİNDİR BELGESİ.

İnternet ortamında araştırma yaparken rast geldiğim bu metni dilimize kazandırmayı, elan ülkemizin de içinde bulunduğu, halkının yarısı, sokaklarda, miting alanlarında adalet arayan bir ülke vatandaşı olmamış nedeniyle uygun buldum.

Bu güne kadar çoğumuzun, günümüzden 2556 yıl önce bir monarkın bu kadar adalet anlayışına sahip olabileceği kimsenin aklına gelmezdi.

Ama gelmiş ve insanlığa da böyle bir miras bırakmıştır. Bunu yayınlayan İran’ın değerli insanlarına da teşekkürü borç bilirim.

Şimdi, sizleri şaşkınlıklara boğacak, ülkemizde “adalet” dağıttıklarını iddia edenleri kalp krizine sokacak çeviri yazımı okumaya geçelim.

Kolay gelsin;

“…Aryan dilinde yazılmış, Pers kralı Büyük Krus’a ait İnsan Hakları Belgesi, çivi yazısı ile yazılmış bir silindir metin 1878’de Babil kazılarında bulundu. Belge, Büyük Krus’un Babil’i işgal ettiğinde şehrin ahalisine tanıdığı hakları ve onlara gösterdiği muameleleri anlatmaktadır.

Belge, Birleşmiş Milletler tarafından 1971’de tüm B.M. ülkelerinin dillerine çevrilerek yayınlandı.

İran Güneş Tanrısı Ahura Mazda; Armazd

“-Ahura Mazda bu ülkeyi, bu milleti, kuraklıktan, yalandan, düşmanlıktan, kinden korusun” demektedir.

Belgede geçen metinlerin çevirisi aynen şöyledir;

“-Ben, Krus.

Dünyanın kralı. Babil’e girdiğimde… kimsenin ülkede korku salmasına izin vermedim…   Babil’in ihtiyaçlarını ve mabetlerinin iyi şartlarda olmasını sağladım. Onların talihsizliklerine son verdim.”

 

Büyük Krus (M.Ö.580-529) İran kabileleri olan Medler ile Persleri birleştirerek Pers ülkesini kuran ilk Akameniş imparatorudur. Daha önce kurulanların en büyüğünü kuran büyük fatih olarak da bilinir. Bozguna uğrattığı düşmanlarına karşı beklenmeyen hoşgörü gösteren yüce gönüllü olarak da hatırlanır.

Medler üzerinde galibiyet kazandıktan sonra Medya ve Pers ileri gelenlerini birleştirerek memurlar olarak tayin etmiş ve yeni krallığını kurmuştur.

 

Anadolu’nun (Küçük Asya) fethi tamamlandığında orduları doğu sınırlarındaydı. Hycranya ve Pers ülkesi zaten Medya Krallığının parçasıydı. Doğuda ilerleyerek Drangyana, Arachosya, Margianya ve Bactria’yı fethetti. Öküz nehrini geçerek Asyalı yörük kabilelerin saldırılarına karşı en yüksek savunma kalelerini diktirdiği Jaxartes (Siriderya nehri)ne ulaştı.

Doğudaki zaferlerini tamamlayınca, Babil ve Mısır üzerine dört sefer düzenledi.

Babil’i fethettiğinde, kendisini “özgürleştirici” olarak gören ve kutlamalar ile karşılayan Yahudilerin vaat edilmiş topraklarına dönmelerine izin verdi. Diğer ırkların dini inançlarına ve geleneklerine büyük hoş görü gösterdi. O bu değerleri ile yönettiği bütün insanların saygı ve sevgilerini kazandı.

Belgede, kendisini, babasını, birinci ve ikinci atalarını tanıttıktan sonra Krus,Babil’in, İran’ın ve dört kıtanın kralı olduğunu söyler;

“-Ben Krus, dünyanın kralı, ulu kral, güçlü kral, yönettiklerince sevilip, bağırlara basılan, kalplere huzur veren Bel ve Nabu’nun yönettiği, Babil’in, Sümer’in, Akad’ın kralı, dört kıtanın kralı, Kambises’in oğlu, büyük Anşan Kralı, Krus’un torunu, ulu kral, Anşan’ın kralı, bitmeyen kraliyet neslinden olanım. Gayet iyi niyetle girdiğim Babil’de, kraliyet sarayında, kutlamalar arasında bir egemenlik koltuğu kurdum.Büyük tanrı Marduk, Ben ve Babil’in koca yürekli sakinleri kendimizi ona adadık…. Ben, günlük olarak ona ibadet ettim.”

Devam eder;

“-Bütün işlerimde, kendinden önceki ruhları ve yüce uluhiyetini aşırı yücelttiğimiz ulu tanrı Marduk, bütün askerlerimin, belimden gelen dölüm olan oğlum Kambises ve beni neşelendirdi ve ben Kral Krus ona ibadet ettim.

Denizin alçağında ve yükseğindeki yerlerde taht odalarında oturan bütün dört kıtanın kralları… Batı ülkelerinin çadırlarda oturan bütün kralları bana yüklü hediyeler getirdiler ve Babil’de ayağımı öptüler.

Asur, Susa, Agade, ve Eşnuna şehirlerinden, Fırat’ın ötesinde, tanrılarının ikamet edip, aralarında oturduğu tapınakları uzun zamandır harabe olmuş Zamban, Meumu, Der gibi Lgutium ülkesinin kutsal şehirlerine döndüm ve onlara kalıcı ikametler verdim. Bütün sakinlerine katılarak tüm ikametlerini oturulacak yerler haline getirdim. Babil kralı Nabonid, Babil’e Sümer ve Akad tanrılarının kızgınlığını getirdi. Ben, ulu tanrı Marduk’a, buraların sakinlerine hoşlarına gidecek ikametler, yaşam alanları kurma sözü verdim. Tapınaklarına koyduğum Bel ve Nabu’dan önceki bütün tanrılar, uzun günlerimdeki günlük ibadetlerimde iyiliğime işaret ederler, Marduk’un tanrım olduğunu söylerler. Kral Krus ve oğlu Kambises size hürmet etsin…”

Ve;

“-Şimdi, Ahura Mazda’nın yardımıyla, dört bir tarafın uluslarının ve Babil’in, İran krallığının tacını giydim, yaşadığım sürece, tayin ettiğim valilerin ve alt idarecilerinin halkı incitmeyeceğini, imparatorluğumdaki bütün ulusların örf ve adetlerine, dinlerine hürmet edeceğimi ilan ettim.

Bundan böyle, Ahura Mazda bana krallığımı bahşetiği sürece, hiçbir ulus üzerine hakimiyetimi dayatmayacağım. Herkes onu kabulde serbest olacak, onlardan birisi ret ederse, asla hakimiyetimi savaş üzerine kurmayacağım.

İran ve Babil’in ve dört bir tarafın kralı oluncaya kadar, asla birinin diğerini incitmesine izin vermedim, eğer bu olursa, onun hakkını geri alırım ve baskı yapanı cezalandırırım.

Ve, ben hakim oldukça, hiç kimseye, birinin taşınır veya taşınmazını ve arazi üzerine kurulu mallarını zorla veya karşılık ödemeksizin sahiplenmesine izin vermeyeceğim.

Ben yaşadıkça, ücretsiz işçi çalıştırılmasını engelleyeceğim.

Bu gün, herkesin dinini serbestçe seçme hakkı olduğunu bildirdim. İnsanlar her dinde yaşamakta, başkalarının haklarına tecavüz etmedikçe iş edinmede özgürdür.

Hiç kimse başkalarının hataları yüzünden cezalandırılamaz.

Köleliği engelliyorum ve benim valilerim ve astları, kadın-erkek köle alışverişlerini zorla yasaklayacaklardır.

Bu tür gelenekler dünya üzerinde yok edilecektir.

(Ahura) Mazda’nın, Babil ve dünyanın dört bir tarafındaki İran’ın uluslarına karşı görevimi yerine getirmemdeki engelleri kaldırmaması, başarılı olmam için yardım etmesi için yalvarıyorum.

Babil zaferinden sonra Büyük Krus kendisini Fatih olarak değil ama tacın yasal varisi ve “özgürleştiren” olarak takdim etti. “BABİL’İn ve Dünyanın Kralı” ünvanını aldı. Büyük Krus, fethettiği ülke insanlarına tek şekil verme düşüncesinde asla olmadı ve İran tacına eklenmiş olan her bir krallığın değişmeyen öğretilerini terk eden bir akla sahip oldu.

M.Ö.537’de, 40.000’den fazla Yahudi’nin Babil’i terk ederek Filistin’e dönmelerine izin verdi. Hatta, kil tablete yazılı ilk İnsan Hakları Beyannamesini insanlığa ilan etti.

Babil-kazılarında-bulunan-Büyük Krusun-İlk-İnsan-Hakları-Beyannamesi-olan-silindir-

“-Ben Krus, dünyanın kralı, ulu kral, güçlü kral, yönettiklerince sevilip, bağırlara basılan, kalplere huzur veren Bel ve Nabu’nun yönettiği, Babil’in, Sümer’in, Akad’ın kralı, dört kıtanın kralı, Kambises’in oğlu, büyük Anşan Kralı, Krus’un torunu, ulu kral, Tesipes’in neslinden Anşan’ın kralı, bitmeyen kraliyet neslinden olanım. Gayet iyi niyetle girdiğim Bail’de, kraliyet sarayında, kutlamalar arasında bir egemenlik koltuğu kurdum.Büyük tanrı Marduk, Ben ve Babil’in koca yürekli sakinleri kendimizi ona adadık…. Ben, günlük olarak ona ibadet ettim. Çok sayıda olan askeri birliklerim, Babil’in ortasında rahatsız edilmeden dolaştılar.

 

Sümer, Akad ülkelerinde kimsenin korku salmasına izin vermedim. Babil’in ve tapınaklarının ihtiyaçlarını gözettim ve ibadethanelerini iyi duruma getirerek ömürlerini uzattım. Babil’İn sakinleri… Onların yakışıksız boyunduruklarını kaldırdım. Harap olmuş ikametlerini onarttım. Talihsizliklerine son verdim.

Ulu tanrı Marduk yaptıklarımdan hoşlandı ve askerlerimi, belimden olan dölüm oğlum Kambises’i, ve ona ibadet eden kral olan beni yücelen uluhiyetinin görkeminden önce iyi ruhu içinde hoşlukla, kutsadı.

Denizin alçağında ve yükseğindeki yerlerde taht odalarında oturan bütün dört kıtanın kralları… Batı ülkelerinin çadırlarda oturan bütün kralları bana yüklü hediyeler getirdiler ve Babil’de ayağımı öptüler.

Asur, Susa, Agade, ve Eşnuna şehirlerinden, Fırat’ın ötesinde, tanrılarının ikamet edip, aralarında oturduğu tapınakları uzun zamandır harabe olmuş Zamban, Meumu, Der gibi Lgutium ülkesinin kutsal şehirlerine döndüm ve onlara kalıcı ikametler verdim.

 

Büyük Krus’un Avıstralya’daki bir kabartması

Bütün sakinlerine katılarak tüm ikametlerini oturulacak yerler haline getirdim. Babil kralı Nabonid, Babil’e Sümer ve Akad tanrılarının kızgınlığını getirdi. Ben, ulu tanrı Marduk’a, buraların sakinlerine hoşlarına gidecek ikametler, yaşam alanları kurma sözü verdim. Tapınaklarına koyduğum Bel ve Nabu’dan önceki bütün tanrılar, uzun günlerimdeki günlük ibadetlerimde iyiliğime işaret ederler, Marduk’un tanrım olduğunu söylerler. Kral Krus ve oğlu Kambises size hürmet etsin.

2017 yılı itibarıyla günümüzden tam 2556 yıl önce 29 Ekim 539’da Büyük Krus’un Babil’e “direnişsiz” girdiği zafer günü ve yayınladığı ilk İnsan Hakları Beyannamesi yüzünden İran 29 EKİM gününü “ “KUTSAL KRUS GÜNÜ” olarak kutlama kararı almıştır.

Bunu da iyi yapmıştır, çünkü;

2017 yılı itibarıyla tam 2556 yıl önce ilkelliğin, yamyamlığın, yobazlığın, haramiliğin, soy sop güden ırkçılığın, köleciliğin, güçlünün egemenliğinin, zayıfın ezildiği, elektrik, su, yol hizmetlerinin, günümüzdeki yargı ve bürokrasi kurumlarının, eğitmin olmadığı bir dünyada bu kadar ileri görüş ve hoş görü az erdem değildir.

-Krus, girdiği ülke halkına din dayatmıyor;

-Kendi idaresini kabul etmeyen kralları seçimlerinde serbest bırakıyor;

-İşgal ettiği ülkenin halkının tanrılarına ve dinlerine hürmet ediyor;

-İşgal ettiği ülkenin dini yapılarını ve halkının ikametlerini onarıyor;

-Herkese dinini seçme hakkı veriyor;

-Ücretsiz işçi çalıştırmayı yasaklıyor;

-Köle alım satımını imparatorluk içinde ve etki alanındaki dünya ülkelerinde yasaklıyor;

-Tüm emirlerini uygulamakla valilerini ve alt görevlilerini görevlendiriyor.

-Devlet adamlarının ve yerel devlet adamlarının, bürokratlarının halka her türlü eziyet vermelerini yasaklıyor.

-Bütün emirlerini kendi ömrü süresince uygulatacağına söz veriyor, zira, ölümünden sonra yerine geçenlerin yapacaklarına karışma olanağı yoktur. Geçmişte de değiştirilmesi yasaklanan yasalar, emirler olmuş ve buna uyulmamıştır, Krus da sanırım bunun bilincinde olarak bunu yapmıştır.

Oysa ardından gelen Büyük iskender’in “köleci, ırkçı, sömürgeci” tutumu bunları yıkmış, kölecilik, soya dayalı monarşik krallıklar, işgal geri gelmiştir. Büyük İskender’den sonra dörde bölünen Grek imparatorluğu sadece Afganistan Baktriya’da (550 yıl) ve Mısır ‘da (500 yıl) uzun süre yaşayabilmiştir. Ardından tekrar İran şahı Ardeşir ile Sasani imparatorluğu gelmiş, onu he ne kadar köle azat etmeyi teşvik ese de, parlamento kuran cumhuriyet olsa da, din ve devlet işlerinden bağımsız yargılayan laik mahkemeler kursa da yine köleciliği kaldıramayan 2206 yıl süren bir Roma egemenliği gelmiştir.

Tevrat’ı Roma geleneklerne göre yeniden yazıp, Nasıra’lı Ferisilerin çıkardıkları Hristiyanlık dinini, Roma geleneklerine uydurarak Katolik Hristiyanlığı kuran Roma, köleciliği yine dine bağlamıştır. Doğu-Batı Roma çekişmesi sonunda Batı Roma/Bizans, Nasıra’lı Hristiyan mezhebine uygun olarak Bizans ortodoks Kilisesini kurmuştur. Bu kiliseye mensup Herakles döneminde Sasani imparatoru Hüsrev’i MS-627’de büyük bozguna uğratarak İran’ı iç karışıklıklara boğmuş, 628’den beri Hicaz Araplarına, Hristiyanlığın bir alt dini olan İslam adıyla bir Hristiyanlık kurarak Arap, Armi ve İrani kavimleri İslam devleti altında toplamış, verdiği maddi ve askeri desteklerle Arapların 632’de Arap yarımadasını tek devlet, 641’de de Libya’dan Horasan’a uzanan bir devlet haline getirip insanlığa ve kendisine bela etmiştir.

İslam’da ilk bölünme, ırkçı, soy sop güden, ensest gelenekleri olan, köleci Emevi darbesi ile peygamberin ölümünü takiben başlamıştı.

641’de herakles’in ölümünden sonra Araplar Vatikan ve İstanbul’u tehdit edince, Roma’nın çıkarttığı iç isyanlar ile zayıflayan Araplar, İran’da Büyük Selçuklu, onu takip eden Haçlı seferleri ile hakimiyetlerini yitirmişler, İslam mezheplere ve tarikatlara bölünmüş parçalanmıştır.

1200’lerde Cengiz akınları ve coğrafya’ya Türklerin hakim olmalarıyla yeni yeni devletler ortaya çıkmış, insanlar her gün kurulan ve yıkılan devletler yüzünden adaletsizliğe boğulmuşlardır.

İçinden çürümüş kokuşmuş Roma ve Bizans, imparatorluk günlerindeki adalet dağıtma işini bırakmış, gücünün yettiğini soyar hale gelip yıkılmıştır.

Bu boşluktan doğan Osmanlı imparatorluğu ne yazık ki, ilkel Arap köleci,ırkçı gelenekleriyle dolu İslam dini yüzünden, bütün yi niyetine rağmen adam gibi bir adalet düzeni kurmayı başaramamıştır.

Osmanlının Roma için tehlike arz eden Arap, Yahudi ve İran’ı kökenli kavimleri sakin tutması, batının da Atlantik okyanusuna sıkıştırılması, onların denize atlamalarında ve 15.yy.da gelişen Keşifler çağını başlatmalarına, yeryüzünü güneyden ve doğudan fethetmelerini getirmiş, batı bu defa 19.yy.a kadar tüm dünyaya egemen olmuştur.

Büyük Krus’un, eski Yunanistan ve Roma hukuklarını iyi okuyan, keşiflerle aristokrasiye girmiş aydın batılılar kendi adalet sistemlerini yenilemişler ve dünya ülkelerinin üzerinde bir adalet ve siyaset sistemi kurmuşlardır.

İslam ülkelerinden sadece, 30 Ekim 1918’de son haçlı seferinde yıkılmış, teslim olmuş, toprakları paylaşılıp işgal edilmiş Osmanlı üzerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Mustafa Kemal ve arkadaşları gerçek anlamda Batı Demokrasini getirmeye gayret etmişlerdir. Bu gayretleri, feodal işbirlikçi Ermeni, Arami, Nasturi, Kürt isyanlarıyla engellenmiş ve bu azınlıkların devşirmeleri, 10 Kasım 1938’de Mustafa Kemal’i öldürmüşler, Müslüman ve Türkçülük siyasetleri ile iktidarı ele geçirerek demokratik gelişimi engellemişlerdir.

Aynı şey İran’da olmuş 1979’da Musevi olan Ayetullah Ruhullah Musevi Humeyni, derin NATO ülkelerinin askeri operasyonlarıyla yıkılan ırkçı ama demokratik sayılabilen Şah rejiminin üstüne, Paris’te eğitildiği evden getirtilerek oturtulmuştur.

Aynı bela, da ülkemize, 03 Kasım 2002 genel seçimleriyle, yaratılan sahte ekonomik krizlerle tek çare olarak gösterilen AKP hükumetinin 2007 yılı sonlarında başlattığı Ergenekoni Balyoz gibi adlar verilen yüksek rütbeli subayların ve bürokratların tasfiye edilmesiyle ülkemize musallat edilmiştir. Geçen yıllarda 6500’e yakın orta eğitim kurumu İmamhatip liselerine çevrilmiş, milli eğitim, merkezi yerlerde açılan okullara öğrencilerin taşındığı taşımalı sisteme, o da tarikat yurtlarına ve eğitim kurumlarına dönüştürülerek, milli eğitim sistemi çökertilmiştir.

Her gün devlet destekli artan yobazlığa gömülen ülkemiz, günümüzden 2556 yıl önce yayınlanmış bir İnsan Haklarını beyannamesine muhtaç, adaletten ve insani haklardan uzak hale getirilirken, uluslararası siyasi tezgahlarla ülkemize doldurulan aslen Arami, Ermeni, Yahudi, Rum kökenli Arapların ülkemize doldurularak devlet kurumlarına yerleştirilmeleri, sınavsız üniversitelere girmeleri dayatılmıştır. Böylece, eski Roma ve Bizans avam tabakasını oluşturan, Arap-Rum soyluların devlet bürokrasisini ve sermayesini ellerine geçirdikleri, ırkçı, köleci, cinsel sapkınlıklara boğulmuş bir işgal devleti doğurulmuş ve büyütülmektedir.

Büyük Krus’tan Bizans’ın Jüstinyen’ine “ırka ve soya dayalı” devlet ilkesi terk edilmişken,, binlerce yıllık adalet kavramları önümüzdeyken, adaletten uzak, zorba, köleci, ırkçı Arap geleneklerinin İslam dini şeriatı diye dayatılması insanlık dışıdır.

Tarih boyunca BÜYÜK DEVLET ADAMLIĞI, çeviri metinde de görüldüğü gibi ADALETLE HÜKMEDENLERE layık görülmüştür.

On yıllardır tarih ve dinleri araştıran biri olarak vardığım sonuç, hiç bir dinde ilahi yasa yoktur. Bütün yasaklar ve görevler tanrı olarak görülen din ve devlet adamlığını bir yürüten, kralların, şahların, padişahların, hanların… emirleridir. Hepsi de tarih içinde yeni gelen egemenlerce değiştirilmişlerdir.

Büyük Krus’un İnsan Hakları beyannamesi maalesef, Tevrat, İncil, Kur’an ayetlerini emrettiğine inanılan Allah’ın emirlerinden daha demokratik ve insancıldır. Krus da tanrısı Ahura Mazda’nın yardımları, Sümer Babil tanrılarının inayetleriyle bu ilkeleri emrettiğine göre, ya son dinlerin emirleri, tanrının emirleri değil ya da Krus, Yahudi’nin Yahve’sinden, Vatikan’ın İsa/Krist’inden, İslam’ın Allah’ından daha adaletlidir.

O zaman ben niye bu tanrıya ibadet edeyim ki? Adalet yok, insanlık yok, hoş görü yok, kendinden olmayanı soy diyen tanrı olamaz. Olursa haydi işine git kardeşim, demek düşer.

Büyük Krus’un “ağır gelen boyunduruklarınızı üzerinizden kaldırdım” dediği adalet ilkelerini köleci Büyük İskender, Roma medeniyetsizlikleri ile unutmuş, hatta Jüstinyen adaletini aratan günümüz sömürgeci haçlı sermayesi ve onların ülkemizdeki temsilcileri, Hammurabi, Büyük Krus, Lenin, Atatürk gibi devlet adamları, solon, Çiçero, Sokrat gibi hukuk ve bilim insanlarının yanlarında, zorba idarecilikleriyle küçüldükçe, adlarının önlerine ne yazdırırlarsa yazdırsınlar büyük olarak kabul göremeyeceklerdir.

Tarih boyunca asla, adının başına büyüklük sıfatları yazdıranlara “BÜYÜK ADAM” onuru layık görülmemiştir.

Adı ADALET olan ve halkının yarısına sokaklarda, miting alanlarında, ADALET aratan hükümetimize ilan olunur.

 

Metni dilimize çeviren, yorumlayan ve yayınlayan;

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc,

 

Yazının orjinalini barındıran İran resmi sitesinin linkidir; http://www.farsinet.com/cyrus/

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı

SÜMER’DEN GÜNÜMÜZE, TÜM DÜNYADA TEKE ŞEYTAN İBADETLERİ


TEKE TANRI /ŞEYTAN İBADETLERİ

 

TEKE SEMBOLİZMİ

 

Mitolojik edebiyat ve hikayelerde teke, uzun yıllar yardım umulan görsel sembollerden birisiydi. Bazı inanışlarda cinsellik, bir diğerinde de kibarlık olarak yorumlandı. Teke-Keçi, ikisi birden bereketin sembolüydü. Mitolojik dinler ve bunların etkin olduğu bazı Hristiyanlık ve Yahudi mezhepleri, tarikatları da hala bu Bereket Tanrısı Dinlerinin aşırı yoğun ilkelerini barındırmaktadır.

Önce yaşayan bir Dağ Keçisi/Tekesi görelim

Teke (veya Geyik) erkeğin diriliğinin ve yaratıcı enerjisinin ta kendisiydi. Keçi (doe) tiplemesi ise, dişiliğin ve üretici gücünün ve bollluğu temsil ediyordu. Farklı kavim dinlerinde Teke, ceylan veya antilop ile yer değiştirebiliyordu. Arap kültürünün ve Eski Ahit (Tevrat) in vahşi tekesi Dağ Keçisi (İbex) ydi.

Teke-Keçi, köpekten sonraki en eski evcil hayvandı. Keçöiler, otlarlar, dinlenirler, sürünün başınca güdülürler, pastoral şiirlere sıklıkla konu olurlar ve bazı pagan ve Hristiyan geleneklerinde olduğu gibi cennete ait bir hali temsil ederler.

 

TARİHTE TEKE

Teke ve keçiler hakkında ilginç hikayeler, inançlar vardır. Roma imparaoru Markus Aurelius zamanında Adana (Klikya) bölgesinde yaşamış şair Oppian (Anarzabus) boynuzlarından nefes aldıklarını söylerken, İtalya’lı Marcus Terentius Varro (Varro Reatinus) da kulaklarından nefes aldıklarını söyler.

Kara Çadır- Keçi kılından dokunma

Gene İtalya Como’lu doğa yazarı Pliny sürekli olarak, genel inancı olan “ateşli” ifadesini kullanır. Keçi derisi, seyahatlerde ve konaklamalarda su matarası olarak ve yazmak için parşömen olarak kullanılmıştır. Keçi kılı çadır, torba gibi eşya örgülerinde, eti ve sütü de yiyecek olarak kullanılmıştır.

Teke, daima bir erkek oğulu ve kurbanlık hayvan olarak temsil edilmiş ve hatta Tevrat ve Yahudi geleneğinde “günahları bağışlatmak için kesilen kurban” anlamında “Günah Keçisi” olarak da bilinmektedir.

Teke, şehvetle ve Teke ile İnsan başları ahlaken yoldan çıkmak ile kişileştirilmiştir.

 

Mitolojide Teke;

 

Teke ile de temsil edilen Enki’nin oğlu Marduk’un da kendisine eşlik eden bir tekesi vardı sıklıkla avlanan tanrıça sembollerinde görünürdü.

SÜMER, MÖ 2600 TEKE TANRI TAMMUZ. LAPİS LAZULİDEN

Yaban keçisi, şeklini Tayfun’dan (Typhon) kaçan satirlerden (teke boynuzlu, yarı teke şeytanlar) alan Diyonisus’un sembolü olarak Artemis dininde kutsaldı.Pan,bacakları, boynuzları ve sakalı ile tam bir tekeydi. Zeus Dictynnos, boynuzu oğlak takım yıldızının boynuzu, derisi de tüylü olan, bu yüden de koruyan ve muhafaza eden (rahman ve rahim) olarak temsil edilen keçi Amalthea tarafından emzirilmişti. Doğa tanrıları Pan ve Silvanus gibi sürüleri, çobanlarını, tarlaları ve ormanları koruduğuna inanılan Faunus’a da Roma’da kurban kesilirdi. Atinalıların Munichia bayramlarında Artemis’e keçi kurban edilirdi. Heredot, keçi derisi veya aegis, Lybrian kurban ayinlerinde ve dualarında Athene (Asena) heykeline giydirilirdi. Pompei’de, teke, Donysus/Bacchus ile birlikte arabasını çeken tekeler veya kupidler olarak gösterilirdi.

 

İbex (Aybeks);

Asya kökenli Nubiya keçisi Ibex (Aybeks okunur).

Nubiya (Sudan-Etiyopya) İbex’i (Dağ Keçisi), İbraniler ve Müslümanlar için kurban edilebilen temiz hayvandır. Araplarda güzellik sembolüdür ve “yaban keçisinden daha güzel” deyimleri vardır. İbex boynuzları Mezopotamya ve kuzey Asya steplerinde sıklıkla işlenilen bir motiftir. Pliny, dağ keçisinin kendisini yükseklerden aşağı fırlatıp boynuzlarının üstüne düşmesi halinde boynuzlarının elastikiyetinin düşmenin şokunu alması yüzünden bol olduğuna işaret eder.

 

Doğu Kültüründe Teke/Keçi;

 

Çin teke ruhu Yang Ching, tanrı Fan-Yin ile kalır. Bu tanrı tekeyi andıran özel başlık giysisi, uzun keçi sakalı, boynuzları ve beyaz yüzü ile resmedilir. Ayrıca Moğollarında tanrılarındandır.

Çin’dee Feng- Şui ev süsleme ve zenginlik, bereket timsali gümüş teke sembolü

Çin’de Yang’ın eşitidir ve güneşi temsil eder, erkek prensiplidir.Barışı ve iyiyi onaylar. Rusların ağaç ruhu Leshi, Pan ve Satirleri andrır, teke boynuzları, kulakları, bacakları da tekeye ait olmak üzere insan şeklindedir. Teke sıklıkla askeri armalarda çeşitli renklerde boynuzlarıyla kullanılır ve “silahlı” demektir.

Kynk;Symbolic&Mythological Animals-J.C.Cooper 1992 The Aquarian Press yayınları.

 

 

 

Dilimize Çeviren

Alaeddin Yavuz

 

A man balances a goat on wooden sticks for his audience by a roadside in the outskirts of Faisalabad November 5, 2012. REUTERS/Fayyaz Hussain (PAKISTAN – Tags: SOCIETY ANIMALS)

Buraya kadar alıntı yaptığım çeviri kaynak kitabında, TEKE İBADETİ DİNLERİ’nin tüm Avrasya ve Afrika kıta kavimleri arasında oldukça yaygın olduğu görülmektedir. Bu tanımları hiçbir aptal Arap, geçmişinden utanarak bu bilgileri inkar etmek için, İslam’a saldırı şeklinde yorumlama hakkına sahip değildir. Bunlar, insanlığın atalarının binlerce yıllık dini ibadet geleneklerinin ürünleridir. Kendi yaşadığı şehire, köylerine çıkan herkes hala halk arasında TEKE’ye yakıştırılan” insanı konuşarak tehdit etmesi, başına bela sardırması” gibi şeytani sıfatları rahatça işitebilecektir. Böyle kabul edilmelidir.

 

 

SÜMER’İN TEKE TANRISI ENKİ

ENKİ TEKE-BALIK TANRI OLARAK TEMSİL EDİLMİŞ

Boynuzlu Teke, doğrudan Sümer’in su ve Yer Tanrısı Enki’dir. Boynuzlu Teke, “kış gün dönümü” olan Oğlak Takımyıldızını temsil eder ve “Güneşin güney kapısı” olarak bilinir.

Sembolleri arasında “Koç Başı”, “Keçi Balık” (Balık vücudu üzerinde keçi başı) yer alır. Kutsal numarası “40”tır. Astrolojik bölgesi balık ve kova burcudur. Gök yüzünde 12” derece güneydedir.

OĞLAK BURCU SEMBOLÜ

Ereşkigal’in Kur’da durdurulmasından sonra sanıldığı üzere ona yardım etmek için yelkenlisiyle yola çıkar. Taştan yaratıkların saldırısına uğrar. Yaratıklar Kur’un kendisinin bir uzantısı olabilirler. (Wolkstein and Kramer p. 4; Kramer 1961 p. 37-38, 78-79) (Dilimize Çeviren Alaeddin Yavuz)

 

Bir diğer sembolü de günümüzde tıp dünyasının “Hermes’in Asası olarak bildiği, Mısır’ın Tut’unun da sembolü olan bir sopaya/asaya sarılmış çift yılandır.

Tekenin başındaki asaya sarılmış çift yılan Mezopotamya kökenli sapık tarikatların toplandığı AKP hükumetince Sağlık Bakanlığının sembolü oldu.

Biri yüzü öne diğeri arkaya bakan iki yüzlü insan olarak remz edilen İsimud/Usumu tanrıların tayin ettiği peygamberidir. Aşağıda Sabilerin ve Mısır’In Ptah-il’i ve Roma’nın şeytanı Janus olarak okuyacağız.

 

 

PTAH TEKE BAŞININ EN ÜSTÜNDE 180 DERECELİK AÇILI İKİ BOYNUZ., ALTTA DA İKİ OLAĞAN BOYNUZLU TEKE TANRI

1 / 1 – 180 DERECE ÖN VE ARKAYA BAKAN İKİ BAŞLI JANUS.jpg

Eğlenceyi seven yarama bir kişiliğe sahip olduğunu anlatan çok sayıda Mezopotamya efsanesi vardır. Tiamat Marduk savaşında, evreni yönetmekte ve hükmetmekte kullandığı güçler veren Me’leri yönetme hakkını,Enki oğlu Marduk’a gönüllü olarak devreder.

Yaşam veren ve doğada canlanmayı, tazelenmeyi sağlayan, doğanın üretici temeli olan erkek ve dişiliği temsil eden yaşam ağacını tutan, “Yaşamın Özü”, tanrıların simyacısı, yeryüzünde beliren karışık yaratılışlarda görünen çeşitli varlıkları yaratan usta yaratıcıydı.

Tanrılara güçler bahşeden, esrarlı bilgileri barındıran “Me” adıyla andıkları  şeylerin sahibiydi. Enki adının kesin olmayan çevirisine göre Sümer dilinde “En=Tanrı”; “Ki=Toprak, yeryüzü” demekti ve “En-ki” adı “Yer Tanrısı”, Yeryüzü Tanrısı” anlamına geliyordu.

ENKİ BİLGE TANRIYDI, YERYÜZÜNDEKİ KARADA, DENİZDE, HAVADA TÜM CANLILARI O YARATTI. HÜRMÜZ KÖRFEZİ FAO YARIMADASININ OLDUĞU BÖLGEDE OKYANUS İÇİNDE LABORATUVARI VARDI. İLK ERKEK İNSAN KARABAŞLI İŞÇİ ADAPA’YI O YARATTI, SÜMER NUH’U ZİUSUDRA’YA İNSANLARIN TOK EDİLECEĞİNİ O BİLDİRDİ VE ŞEYTAN İLAN EDİLDİ AMA KOVULMUŞ EŞYTAN OLMADI. KOVULMUŞ İLK ŞEYTAN , YEĞENİ ANU’NUN OĞLU AY TANRISI SİN’DİR.

Enki’nin en genç oğlu Ningizzida, “Üç Gerçek’in Tanrısı”ydı ve Mezopotamya’da Mısır Ay Tanrısı Lah/Tut’un ilk örneğiydi. Tut/Thoth’un eski Esrarlı Öğretiler Okulunda Tut, ilk rahiplerin öğretmeniydi. Çağlar boyunca yaratılışın sırlarını sakladılar ve çağları sona erinceye kadar bu bilgileri nesilden nesile aktardılar.

Teke, erken Babil dönemlerinde Tanrı Enki /Şeytan olarak bilinirdi. Ea, “geniş zekanın ve Kutsal Göz’ün Tanrısı, kendi halkının koruyucusu, insanlığa bilgi ve medeniyetin getiricisi, tanrıların ilk Mesihi/habercisi/peygamberi olarak da bilinirdi. Aden bahçesinin yaşam ağacındaki yılanı olarak da bilinirdi. Cehaletin mutluluğundan çok öğrenmeyi cesaretlendirirdi. Ea, yeryüzünü dolaşmaya çıktığında Teke şekline girdi ve M.Ö. 15.000’li yıllara uzanan kutlamalarda “Işığın Babası” olarak düşünüldü. ”

MÖ VI.yy. ait İran kazılarında bulunan Enki Teke tanrı sembolü

 

MENDES’İN TEKESİ

 

Mısır’ın sihrin, büyünün bilginin aklın (Şeytanın diğer adları) tanrısı olan Ptah, kendisine ibadet edilen Mendes şehrinde bazen Teke bazen de Koç olarak temsil edilir. Mendes’in Teke/koç’u  “BA/B” harfiyle temsil edilir. Anlamı da Mısır dilinde RUH demektir. Ptah, büyük büyücü ve “yılanların tanrısı” olarak düşünülmüştür.

PTAH’tan başka Mendes’te tapınılan bir başka Teke Tanrı daha vardır,”Banebdjedet =  Ba-neb-djedet (Ba-neb Cedet= Ba=Ruh; Neb/Nb=tanrı; Djedet= Cedet; Ba- nb-Ddt= Tanrı Cedet’in Ruhu veya Ruh Tanrı Cedet,her şeye geçen, her şeyde yaşayan tanrı cedet” bu gün Kahire müzesinde sergilenen, keçi/teke’den çok koç başlı olarak da remz edilen orjinali bereket tanrısı olan tanrısı. Yaratılışın başlangıcında var olduğuna inanılan tanrıların ilki, bereketin temsili yaşayan Koç Başlı Tanrı.

MENDES’İN TEKESİ BANEBDJEDET, YÜZLERİ 180 DERECE TERSİNE BAKAN-ÖNÜ-ARKASINI GÖREN İKİ YÜZLÜ TANRI

III. Ramses tarafından Adem’i çömlekçi çarkında yaratan Ptah kişiliğinde yorumlanmış ve benimsenmiştir. Ölümlerinden sonra da mumyalanarak törenle gömülmüşlerdir.

Grek tarihçi Heredot, “Histories II.46’da yazdığına göre;

“Mendeslillerin teke ve keçileri neden kurban etmediklerinden bahsetmeme gelince; Mendesliler Pan’ı ilk yaratılışta ortaya çıktığına inandıkları ‘Sekizli Tanrılar Grubu’na dahil etmişler, ressamları heykelcileri de Greklerin yaptıkları gibi, keçi yüzü ve bacaklarına sahip  Pan figüründe resmederek diğer tanrılarına yaptıkları gibi ona hürmet etmişlerdir. Mendesliler bütün teke ve keçilere hürmet göstermişler hatta bu yüzden keçi çobanlarına koyun çobanlarından daha çok hürmet etmişlerdir.

Buna rağmen hürmet ettikleri bir teke vardı ki o öldüğünde büyük bir yas tutarlar, ağıtlar yakarlardı. Bu teke Greklerin Pan dedikleri Teke Tanrıya “Mendes” derlerdi.

Bundan başka Mısır’da öyle bir olağan dışı bir olaya tanık oldum ki, bir teke halkın arasında alenen açıklıkta herkesin tanık olduğu bir ortamda, bir teke bir kadınla cinsel ilişkiye girmişti.” Demektedir.

ROMA’DA,BÜYÜK İSKENDER SONRASI KENDİ ÖZÜNE DÖNMEYE ÇALIŞAN ROMA, PAN’I SATÜRN’ÜN OĞLU FAUNUS OLARAK YER ALAN SATİR TEKE TANRI.

Yine aynı eserde iki tanrı Horus ile Şit/Seth arasında Ba-neb-djedet’in yargı olduğuna inanılırdı; “Sonra, Heliopolis’in büyük prensi Atum dedi ki; Yaşayan büyük tanrı Banebjede’yi tartışan iki genç arasında yargıç olarak kabul edin ve çağırın”

Sehel’de oturan büyük tanrı Banebjede ve Ptah Tatenen Atum’dan önce getirildi ve onlara dedi; “İki genç arasındaki tartışmada yargıç ol ve her gün aralarındaki tartışmayı durdur”

Bunun üzerine yaşayan tanrı Banebjede dedi ki;“ “Otoritemi cahilce tartışmayın, Tanrının annesi Bütük Neith’e mektup yazın. Her şeyi dediği gibi yapın.”

Mendes’in Tanrısı ve Ba’/Ruh’udur,Bereket Tanrısıdır, Koç Başlı olarak başlangıçta temsil edilmişse de ilerleyen zamanlarda tükenmiştir. Yukarı Mısır’daki Khnum ile eşleştirilmiş karakterdir.

Kıyametteki Yargı Meclisinin üyesi olarak, Horus ve Şit’ten daha çok tercih edilen danışılan biri olarak kabul edilmiş, “Ulu Yaşayan Tanrı”nın sıfatıyla yeryüzünün idarecisi kabul edilmiştir.

Hicaz ve Suriye Arapları Kâbe’de İslam Öncesi Hubel (Tahıl Tanrısı) ve üç kızına tapıyorlardı. 1950’lerde Filistin Hazor şehrinde bulunan Ay Tanrısı Hubel hekeli

Re, Şu, Geb ve Osiris’in ruhu/Ba’sı olduğuna inanılmıştır. Gece yolculuğunda Ruh’un parçaları olan Ka ve Ba’dan biri olarak düşünülmüştür.

Dini merkezi, Aşağı Mısır’da Nil deltasında kurulmuş Mendes şehridir. Eşi Balık Tanrıçası Hatmehit ve oğlu Harpocrates, Çocuk Aka Horus olarak üçü Mendes Teslisi/Üçlüsü’nü oluşturmuşlardır.

Lakaplarından birisi de “Cinsel Arzuların Tanrısı” dır.

Meraklı, kıvrık, yatay boynuzları, kafatasının yanından çıkan spiral şeklindeki boynuzları ile bir koç ile kıyaslayamayacağımız bir Teke şekline sahiptir.

Mısır’da bulunan bir Banebdjedet heykeli, başı, dört yüzü olduğuna inanılarak dörde bölünmüş erkek cinsel organı başı olarak işlenmiş. Fenikeliler çağı, geç mısır dönemi.

Yunalı Tarihçi Herodot, Banebdjedet adını tercüme etmek yerine ona “Mendes’in Teke’si” demiştir. Tanrıyı, Teke yüzlü ve teke bacaklı olarak tarif etmiştir. Heredot daha sonra Mendes halkının Tekelere ne kadar hürmet gösterdiklerini, sokakta bir kadının Teke ile cinsel ilişkiye girdiğini de anlatacak kadar ileri gitmiştir. Heredot hatta onu Pan ve Mendes’in Tekesi olarak adlandırdıklarını da ifade etmiştir.

Grekler bunun için Banebdjedet’in adını Mendes Teke veya koç olarak değiştirmişlerdir.

Pan ve Mendes, bereket, bolluk, verimlilik tanrısı olarak tapınılmıştır. Pan, ressamlarca aynı Mısır’daki gibi yüzü ve keçi bacaklarıyla Yunanistan’da da çizilmiştir.

E.A.Wallis Budge’ye göre, “Delta, Hermopolis, Lycopolis ve Mendes gibi çeşitli yerlerde Tanrı Pan veya Teke ibadetine rastlanılmıştır.

Mendes dini, ilk Hristiyanlarca cinsel çağrışım yapması yüzünden, şeytanın yeniden dirilmişliği olarak düşünülmüştür. Kötü’nün yüzü olmuştur. Çöküş dönemlerinde, ahlaksızlık, büyücülerin buluşmalarında ibadet edilen “Büyücüler Kralı” rütbesiyle anılmıştır.

Elifas Levi’nin tasarladığı Bafomet

Baphomet; Bafomet  ve “Mendes’in Tekesi” adları, 1854 yılında Eliphas levi’nin yayınladığı “Dogme et Rituel de la Haute Magie” (Yüksek Büyü Ayinleri ve Dogmaları) adlı kitabında birleştirilmişler, kendi çizdiği Sabbatik Teke Bafomet resmi ile Teke şeytan meşhur olmuştur. Özgür Mason Localarına ibadet için önerilmiştir.

 

Okült yazarı Aleister Crowley’in “The Book of the Thoth-1944” (Tut’un Kitabı)  başlığında da, Tarot kartlarında da “Baphomet “ şeytan olarak gösterilmiştir.

Peter Partner 1987’de yazdığı “The Knight Templars and Their Myth” (Tapınak Şövalyeleri ve Mitleri) kitabında “Tapınakçıların yargılanmalarında onlara atılan suç “Baphomet=Mahomet” adlı bir puta tapınmalardır.(Partner S.34-35)

Bafomet’e secde edilerek ayakları öpülür, ve “Yallaa” diye çığlık atılarak ibadet edilirdi.

Floransa’lı Tapınakçılardan birisinin açıkladığına göre “ gizli düzenlerinde bir birader diğer biraderine putu göstererek “Bu başa tapın, bu baş senin tanrındır ve Muhammetin’dir” demiştir. (Write S.138- CF. Malcolm Barber S.77-Finke S.323

REFERENCES:

Egyptian Mythology” by Veronica Ions, page 124, the author writes that Ptah took the form of a goat.

¹ Egyptian Mythology by Veronica Ions, page 103

² Brady’s Book of Fixed Stars by Bernadette Brady, pages 300-301

New Larousse Encyclopedia of Mythology, page 56

 

SABİLERİN TEKE TANRISI PTAHİL ŞEYTANI

 

Bu yazını dilimize çevirisi bana aittir. “alaeddinyavuzworldpresscom” bloğumdaki “Antik Sabiler ve Din Kitapları” başlıklı yazımdan alınmıştır. Şimdi kabiliyetsiz tanrı Ptahil’in dünyamızı, Adem ile Havva’yı yaratmasını okuyalım;

PTAHİL; Maddi Dünyanın Yaratıcısı; Ptahil, fiziki dünyayı yaratan Mandacı Sabi yargıcıdır. O, babası Üçüncü Yaşam Abatur’dan, İkinci Yaşam’da hükmetmeyi bırakıp, “şekinaların ve dünyaların olmadığı” alt dünyaya inerek kendisi gibi “mükemmelliğin oğulları” için üstralar ve dünyalar yaratmak için hükmetme yetkisi almıştır.428

Cinze’nin bir başka metninde ,”Abatur onu (Ptahil’i) eğitti ve ‘Kalk oğlum, karanlık suların üstüne bir yoğunlaşmayla yoğunlaş” dedi. 429

Fakat, üstraların babası (Abatur) onu anlaşmazlıklara karşı eğitmeyi ve uygun sıfatlarla onu donatmayı umuttu.430 Ptahil, şekinaların olmadığı aşağı dünyaya indi. O pis çamurların ve bulanık suların üstünde yürüdü ama hiç katılaşma olmadı.

 

Dizlerinin üstünde butlarına kadar çömelerek yürüdü ama gene katılaşma olmadı. İlk Ağzı olan tübürünün (anüs) üstüne oturarak suların üstünde durduysa da gene hiç bir katılaşma olmadı. Hay’ın adını, Manda d Hayya’nın (Yaşamın Bilgisi) adını söyledi ama gene hiç bir şey olmadı. Azametli suların üstüne ışıyan yedi elbisesinden birkaçını fırlattı ama gene sular sıvı kaldı. 431

İçinde onu değiştiren “yaşayan ateşi” hissettiğinde, Ptahil’i Büyük Olan’ın yanına çıkma ve ondan “Yaşayan Alev”den elbiseyi alma düşüncesi cezbetti. Cinze’nin bir diğer metninde, Ptahil, babası Abatur’un dünyasına indi ve onunla konuştu, “Baba, bu yedi elbiseden bir kaçını aldım, sulara girdim ve koyduma ama sular sertleşmedi, toprak hiç yoğunlaşmadı.” Sonra babası ona”(Ey Sakla=aptal-ahmak) Seni aptal, kendini benim yerime koymamaya dikkat et. Işıktan sana giydirdiğim yedi elbiseni al ve bazılarını, şimdi yoğunlaşacak olan karanlık sulara at. 434

İlk denemede başaramasa da Ptahil elbiselerin ve yaşayan alevin gücüyle suları karıştırınca maddi yaratılışı meydana getirmeyi başardı. Ptahil, karanlık suları sertleştirdi,gökleri ölçtü ve dünyaların sınırlarını tespit etti.

Gök yüzünü ölçtü, yer yüzünün merkezini cennetin merkezine bağladı.435 Ptahil, dünyayı yaratmak için yedi qalia (Kalya)/ses kullandı;

İlk sesiyle toprak sertleşti ve göklerini ölçtü.

İkinci sesiyle Ürdünün/nehirlerin kanallarını dağıttı.

Üçüncü sesiyle denizlerin balıklarını,her türden, cinsten kuşları yarattı.

Dördüncüyle tohumları, bitkileri meydana getirdi.

Beşinciyle kertenkeleleri yarattı.

Altıncıyla karanlığın bütün yapıları meydana geldi.

Yedinciyle, Ruha ve yedi gezegen var oldu. 436

Ptahil dünyanın yaratılmasıyla uğraşırken Yedi (Gezegen) ve 12 burç takımyıldızı, Beşi (gezegenler güneşsiz ve aysızdılar) sinsice yukarı tırmandı ve kubbede yerini aldılar.437 Okuduğumuz Cinze’nin bir başka metninde yaratılışın Ptahil tarafından yerine getirilmesine rağmen Hay’ın arzusuna karşın Ptahil, İkinci’yi (Yaşam/Hay) karanlığın dünyası içine fırtlattı ve Hay/Yaşam’ın Evinde olmaya layık olmayan yaratıklar, kabileler biçimlendi.438 Hay, toprağın katılaştırılmasında Abatur’a yardım etti 43? Abatur onu (sırrı) temiz sarığına sardı ve oğlu Ptahil’e teslim etti. Ptahil, aşağı, karanlık sulara gitti ve yeryüzünü katılaştırmayı başardı, göklerini ölçüp bitirdi.440

Dip notu;

434 GRR 196: 8f. Metni; Ptahil, örtülü ateşten elbisesi ile karanlık sulara indi, Zervani metninde, erkek element olan “ateş”, bereketlendiren dişi element “su”yun birlikte kosmosu üretmeleri mitine benzer şekilde ateş su ile karıştı ve maddi dünya var oldu. Zaehner, Mandacı Sabi dininin ateş elementi ile ilgili “”yaşayan ateş” ve “oburca her şeyi tüketen ateş” şeklinde iki önemli tanımına bakarak, , bu Mandacı Sabi masalının Zervani metninden alındığına inandığını söylemektedir. (Zaehner 1955:77)

 437; Erken Gnostizmin bazıları, “Tek Baba Tanrı” olduğunu, dünyayı ve insanı kendi tanrısal şekline benzer yaratan “yedi melek” yarattığına işaret etmektedirler.(Wilson, 1958:102-103)

 

Cinze’nin bazı dikkate değer metinlerinde Ptahil, ondan alınan evinde (dünya)aptal ve kötü bir yaratıcıdır.441 Draşa d-Yahya (Yahya’nın Kitabı) bize, dünyanın sonuna kadar dünyanın koruyucusu yapılmakla şaşırtıldığını anlatır.442 Cinze’nin bir başka metninde Ptahil’in, Işığın Dünyasındaki daha yüksek dereceli tanrılarca, evreni yarattığı için üstraların ve Nasıralıların kralı ilan edilerek bağışlandığını öğreniyoruz; Yuşamin ve Abatur, Büyük Hay’ın nehrinde (Ürdün) vaftiz edilecektir.

Bundan böyle Ptahil-Üstra, oturduğu kokmuş bulutlardan uzağa götürülecek ve İlk Yaşam’ın nehrinde (ürdün) arındırılacaktır. Nehirde onun kokusu giderilecektir. İlk Yaşam tarafından kucaklanacak ve bu dünyada çektikleri ve zincirleri hakkında anlatacaktır. Babasından çektiği acıları da anlatacaktır. Üstraların kralı olarak ilan edilecek ve ruhlar konseyinde yetki verilecektir. Onun için kalkan dua eden, onu öven Nasıralıların kralı olarak ilan edilecektir.443

Dip Notu;

439: Mani tazine göre, Yaşayan Ruh ve Yaşamın Annesi derinliğe iner ve karanlığın güçlerini bozguna uğratır ve evreni kendi bedenlerinden şekillendirirler. Bu yüzden, yaşamın ölü maddesi karanlık olmasına rağmen hakim ışık tanrısıdır.(Gardner ve Lieu,2004:3,9,6)

441: Manilere göre Saklalar, Üçüncü Elçi’nin benzerliğinde, sonra Adem ve Havva’nın ilişkisinden düşük şeytanilerin önderleridir. (Gardner ve Lieu 2004:3.9.6)

 

Cinze Rabba’nın   III.Risalesi (Bu araştırmanın konusu) Ptahil ve Gezegenlerin yardımıyla Adem’in yaratılmasını aşağıdaki gibi kısaltarak anlatır.;

Ptahil,Gezegenlerler konuşmaya geldiğinde; “Haydi, dünyanın kralı olabilecek Adem’i

yaratalım” dediğinde,hepsi birbiriyle kendi aralarında danıştılar ve fikir birliğine vardılar.

“Haydi ona, bize ait olacak Adem ve Hava’yı yaratmak istediğimizi söyleyelim” diyerek ona;

“Haydi şimdi, Adem ve Hava’yı yaratalım ve onu bütün nesillerin başı yapalım.” Dediklerinde Ptahil şüpheye düştü ve kalbinden dedi ki;”Eğer, Adem ve Hava’yı, nesillerin başı olarak kendi kendime yaratırsam, Adem bu dünyada ne yapacağını nereden bilecek?”

Sonra, Üstra Ptahil gezegenlerle konuştu ve ve dedi;

” Adem benim oğlumdur, dünyanın kralıdır”

Gezegenler Ptahil ile “Senden ne saklayacağız ki, bize güven, dünya üzerindeki gücümüz nedir ki?” diyerek konuştular.

Ptahil onlarla konuştu ve dedi ;”Onu bakıp besleyeceksiniz ve ona tam hizmette bulunacaksınız.”(İslam’da Meleklerin Adem’e secde etmeleri konusu Araf 7:12-Sad 38:76…)

Adem’i yarattılar ve yere uzattılar, ama içinde nişimta/ruhu yoktu. Ademi yarattıklarında içine ruh koyamamışlardı. Ayar Zika’dan (göksel rüzgardan) rica edip kemikleri içinde boşluk açmasını istediler ve böylece ilik oluştu. İlik içinde oluştu, güç fışkırdı ve ayakları üstüne kalktı.

Onun bedenini aydınlatacak, ayağa kaldıracak,Görkemli yaşayan alev Şavta dişata Hayata’yı çağırdılar.

Onu zıplatarak ayakları üstüne kaldıracak, kendisini titretecek, homurdatabilecek, kollarını, nabzını hareket ettirebilecek, yumruğunu sıktırabilecek, akarsuların sisi ve dumanı olan Habla dişabriyayı içine gönderdiler.

Gezegenler, Ptahile; “Bize izin ver ki, yanında babanın evinden getirdiğin ‘Ruha ruhundan’ içine koyalım.” (Ruha Ruhu, ifadesinden kovulmuş dişi şeytan Ruha’nın ruhunu anlamak gerekir. Böyle olunca, Adem’in ruhu ile şeytanın ruhu arasında fark yoktur. Sadece bedensel fark vardır diyebiliriz. A.Yavuz)….”

Buraya kadar osuruğuyla “karanlık suları katılaştırarak dünyamızı yaratmaya” çalışan ama ne dünyamızı ne de Adem ile Havva’yı kendi yetenekleri ile yaratamayan Karanlık sulardan doğmuş, Kur’an’a da geçmiş olan “Meleklere, Adem’e secde etmelerini emreden yetenek özürlü Ptahil Şeytan’ını” okuduk. Ptahil (Tanrı Ptah) adının da Mısır mitinden aynen alındığı tartışma götürmez haldedir.

Şimdi, Mısır, Sabi, İran, Sümer Hint dinlerinin harmanı dinleri kendine uyarlayan ve asla kendilerine ait bir şeyleri olmayan GREK Dinindeki PTAH’ı veya Pan’ı okuyalım;

 

GREK TEKE TANRISI PAN

 

İki eski Grek tarihçi Herodot ve Diodorus’un yazdıklarına göre 3000 yıl kadar önce veya daha öncesinde Teke, Keçi tanrılar hakkında yazılmış inanılan efsaneler vardı. Bunlardan en çok sevileni ve tapınılanı, keçi boynuzlarıyla yarı insan belden aşağısı kıçı dahil teke olan Grek tanrısı Pan’dı.

Grekler Pan benzerliğinde, kendilerine cinsel güç vermekte olan Satyrs’lere de tapınmışlardır. Hata cinsel hazların, zevklerin, ve cinsel alemlerin tanrısı olan Dionysus da boynuzlu tanrı olarak sıklıkla gösterilmiştir.

Ayrıca Pan, yakışıklı, boynuzlu, yüzlerce insan kadın ile cinsel ilişkiye giren bir adamdı. İsa’dan 400 yıl kadar önce Büyük İskender çağlarında Pan ibadeti yaygınlaştı ve Hristiyanlığın resmi olarak Roma tarafından kabul edildiği M.S-312 yıllarına kadar da sürdü.

PAN, KADINLAR İLE KEYİFTE

İlginç olanı Greklerin bu tanrıların kötülükleriyle asla ilişkileri yoktu. Her nasıl oluyorsa onlara coşkun cinsel arzularını bahşediyordu.

Pan ve arkadaşları eski Mısır’ın teke tanrılarının torunlarıydılar. Hatta kutlama ve ibadetlerinde halkın içinde açıkça; tecavüz, biseksüel ilişkiler, bebek, çocuk seviciliği/pedofili ve keçiler veya koçlarla cinsel ilişkiye girme ayinleri yapıyorlardı. Günümüzde, her türlü cinsel ilişkide bulunmayı ifadede kullanılan “pansexual” sözünün kökeni de bu ayinlere dayanır. Bu ayinlere Tevrat’ın Davut peygamberinin de katıldığını 2. Samuel kitabında görmekteyiz. Etrafta çok yayılmış söylentilere göre de insan, bebek, çocuklarla cinsel ilişkiye girdikten sonra ona kurban edildikleri, bazen de ölülerle yapılan nekrofilik cinsellik yaşadıkları da bilinir. Yahudilerin de Teke bazen de öküz boynuzlu Molek şeytanına bebek kurban ettikleri Tevrat’a anlatılır. Çağdaş zamanlarda Pan, en yüksek cinsel tanrıyı temsil etmektedir. Erkeğin cinsel coşkusunu tavan yaptıran sembol olarak kabul edilir.

Yaklaşık M.Ö.500 ile 100 yılları arasında ve daha erken dönemlerde şehir ortasında aleni cinsel ilişkide bulunmak, farklı cinsel ilişki yöntemleri denemek çok sevilen bir gelenekti. Günümüzde bu tür bir eylem, panseksüellik olarak kabul edilir ve aşağılanır, dehşet olarak yorumlanır.  Günümüz Yunanlıları, dünyanın başka yerlerinde yaşayanların ahlaklarından farklı bir ahlaka sahiptirler. Zaman değişti ve Grekler de onu yaptılar.

M.Ö.150’lerde Romalılar, Yunanistan’ı da içeren bilinen dünyayı işgal ettiklerinde, Pan dini yavaşladı ve yeraltına indi. Cinsel alemlerini, şehvet ayinlerini çok seven Romalılar, Pan dini şehvet ayinlerine çok kez göz yumdular.

ROMA PAN’I, SATÜRN’ÜN OĞLU FAUNUS YAPAR

M.S.312’de Roma Hristiyanlığı benimsedikten sonra bütün Roma imparatorları Hristiyan olduklarından Pan kültüne ait ne varsa arkadaşlarıyla, birlikte yer altına yani mağaralara indiler.

Bu gün Roma şehrinin altında kalan mağaralarda, tünellerde, ve lahitler üzerindeki kabartmalarda , duvar yazılarında, şeytan ibadeti şehvet ayinlerinin  çok sayıda delilleri kalmıştır. Bu kabartmaları ve yazıları gören sonraki Hristiyanlar bunlara  “grotto-esque” yani “sözün kökeni” demişlerdir, bu söz “grotesque(Grotesk)” sözünün kökenidir. Roma ile başlayan kiliseler Pan ibadeti ile ilgili ne varsa hepsini “kötü” ilan edip yasaklayarak bitirdiler. M.S. 500’lü yıllara gelindiğinde kilise güçlendi ve pagan ayinleri yaptığı bilinen birisi anında yakılarak insan kebabına çevriliyordu. Pagan olarak çağırılan birisi, kilisenin emriyle hemen yakılıyordu.

Hristiyanlığın “Karanlık Çağı” olan Ms. 500-1000 yıllarında Avrupa kıtası Türklerin, onlarla hareket eden Gotlar, Vizigotlar ile Keltlerin saldırılarıyla kıvrandı. Sonucunda Hristiyanlık tüm kıtada yayıldı ve pagan inanışları ortadan kaldırıldı. Buna rağmen işgalciler kendi dinlerini de birlikte getirmektedirler. Bu dinlerin kendilerine ait boynuzlu tanrılarının çoğu, Cemnunos, Asmodeus, Avcı Herne, Tammuz  Dumuzi ve Yeşil Adam’dır. Hatta Müslümanlar bile Şeytanlarını getirmişlerdir. Hristiyanlıkta halen olgunlaşmış Pan ibadeti sayılan Avrupa’lı Pan ibadeti vardır. Dini ayinlerini herkesçe kabul edilen tanrılara adayarak gizlice yer altında şeytanlarına ibadet eden çingeneler bunlara örnektir.

TEKE YILI DOLAYISI İLE YAHUDİ HATIRA PARASINDA TEKE

Avrupa’nın uzak bölgelerinde yaşayan Keltlerin etki alanlarında “boynuzlu seks/bereket tanrısına yapılan halka açık ayinlerde çeşitli kurbanlar kesilmektedir. Bunların çoğu hayvan olmakla birlikte, dedikodulara göre insan da kurban edilmekteymiş. 01 Şubat tarihinde Keltlerin yaptıkları bu ayinlere “İmbolk/İmbolg” denilmektedir. Genel Hristiyanlık inancında “Aziz Brigid Günü” olarak anılmaktadır. İskoç Gal dilinde Fheil Brigde, manx dilinde Laa’l Breshey, İrlanda dilinde La Fheile Bride adlarıyla bilinmektedir. Kış gündönümü nedeniyle bahar bayramı olarak kutlanmaktaymış. Brigit, Brigit,Brig Hristiyanlık öncesi İralnda dininde Tuatha de Danan’ın Dagda’dan olma kızı ve Bres’in eşi olan Biricit’in Ruadan adlı oğlu vardır. Hint Avrupa dinlerinde “Şafak Tanrıçasıdır, şiir, bereket, şifacılık ve nalbantlık ile ilişkilendirilmiş ve Hristiyanlığa “Azize” olarak girmiştir.

İngiliz tarihçi St. Bede’ye göre, M.S.700’lerde bir çok pagan gelenekleri, ayinleri hızla vaftiz edilerek kiliseye sokulmuşlardır. Pagan takipçileri putlarını, cinsel alemlerini, kurbanlarını terk etmişler ama Hristiyanlığın kabul edebileceği şekilde ayinlerini, ibadetlerini kiliselerinde sürdürmüşlerdir.

Bede; “milletlerin tapınaklarındaki putlar, heykeller yok edilmiş, tapınaklar kutsal su ile yıkanarak vaftiz edildikten sonra içlerine mihraplar, kutsal emanetler  yerleştirilmiştir.  Bu tapınaklar sağlam inşa edilmişlerse vaftizle putlarından arındırılarak gerçek tanrının dinine göre kiliseye çevrilmişlerdir. Çünkü içlerinde şeytana adanmış sayısız kurbanlık öküzlerin katledildiği bu yerler, yeni dine göre değiştirilmeliydiler….” Demektedir. Bir diğer deyişle Hristiyanlık, Avrupa’nın öteki pagan halklarından uyarlanmış uygulamalardır.

Önreğin, Kristmas/Yılbaşı, pagan kavimlerin baharı müjdeleyen kış gündönümü bayramıdır ve tatildir. Kilise aynı günü “İsa’nın doğum günü” adıyla alarak uygulamıştır. Keltlerin uyguladıkları Samhain (Keltlerin, kışa giriş bayramı olarak 31 Ekim sabahından 01 Kasım akşamına kadar sürdürdükleri kış gündönümü) bayramı, bu günlerde Cadılar Bayramı olarak da bilinen uygulamanın Hristiyanlıktaki adı “Tüm Azizler Günü/All Saints Day” dir. Bu iki uygulama da köklerine doğru yol alındığında “Teke Tanrı” ibadetçilerine uzanır.

-Erken Hristiyanlık çağlarında yapılan tartışmalara göre Paganizm Hristiyanlığı etkilemiştir. 500’lere kadar şeytanın Hristiyan resimlerine ve hatta Pan’ın resimlerine dahi “eskilerin ilahi akrabaları” denilerek saygı gösterilir, boyun uzatılırdı.

-Yerlatına inmiş Pancı paganlara göre Teke Tanrı, bu çağlarda Avrupa’nın birçok yerindeki Hristiyanların tanrıların tam karşılığıydı.

Esas Hristiyanlık akımına dahil olanlarda ise “Boynuzlu Teke Tanrı” kötünün tam resmiydi.

Pan’ın Doğumu;

M.Ö.700-400 yılları arasında yaşandığı tahmin edilen , Evelyn-White çevirisi Homeros’un 19 numaralı Pan Ayininde,

“…Hermes… derelerin ve çok sayıda sürülerin yaşadığı Arcadia (Arkadya)ya gelir, burası tanrıların ve Kyllene (Cyllene)nin de tanrısının yeridir. Bunun için tanrı olmasına rağmen kıvırcık koyun postundan bir çadırda ölümlü insanlara hizmet etmek, Dryopos (Dryops)un lüle lüle gür saçları olan kızının arzusuyla, onunla evlenmek için gelmiştir. Ve, evinde Hermes’e açılır ve ondan olan keçi bacaklı, sakallı, insan gövdeli, iki boynuzlu, durmadan gülen oğlu doğduğunda ebesi korkudan çocuğu bırakır kaçar. Ama şans getiren Hermes onu kucağına alır,kalbi mutlu olur ve onu ölümsüz tanrıların yanına götürür. Bütün tanrılar onu görünce kalben mutlu olurlar, hatta Bakkheios/Bacchic, (Dionysosun özel adı) dahil onu severler ve ona PAN adını verirler. (Pan adı, Pantes=Hepsi demektir, çünkü hepsi memnun olmuştur.

MASON TEKE İBADETİ AYİNİNDE İNSAN KURBANI

Pseudo-Apollodorus, Bibliotheca 1. 22 (trans. Aldrich) (Greek mythographer C2nd A.D.) de geçtiğine göre “Apollon kehanet sanatını Zeus’un ve Thymbris’in oğlu Pan’dan öğrenmiştir.”

Pseudo-Apollodorus, Bibliotheca E7. 39 ða geçtiğine göre, “Bir gün, Odysseus’un eşi Penelope Antious tarafından baştan çıkarılır ve Odysseus tarafından babası İkarus’a götürülür, Arkadia (Arkadya-Arcadia) daki Mantineia’ya vardığında Hermes’e Pan’ı doğurur. Başka kaynaklarda da Pan’ın annesinin Odysseus’un eşi Penelope olmadığı, vahşi periler olduğu geçer.

Heredot’un (Halikarnas M.Ö 484– M.Ö 425)Histories (Tarihler) 2.153.1.(Goodley çevirisi) (Grek Historian M.Ö.5.) kitabında Heredot, “Grekler arasında Herakles, Dinysos ve Pan tanrıların en gençleri olarak kabul edilirler….Ve, Penelope’nin oğlu Pan, Pan’ın anne ve babası Hermes ile Penelope’ye göre ona ilk yapılan ibadet  ben Herodot’tan “800” yıl kadar öncedir ve Truva savaşının tarihinden de sonradır. Semele’nin oğlu Dyonisos ve Penelope oğlu Pan Yunanistan’da görüldüler Amphitryon oğlu Herakles gibi yaşlılık çağlarına kadar yaşadılar, İkisi birlikteydiler ama doğumundan sonra  insan değiller denilmiştir. Pan ve Dyonnisos’un yaşlılıklarından sonra tanrıların eskiliği bilindiği gibidir… Pan için Grekler, onun doğumundan sonra ne olduğunu bilmemektedirler. Bana söylenildiğine göre, Yunanlılar bu iki tanrının ve diğerlerinin adlarını öğrendiler, doğumlarından bilgiyi kazandıkları zamana kadar izlediler.”” Demektedir.

Bu ifadeye göre, Herodot’tan 800 yıl önce Pan ibadeti başladığına göre bu tarih M.Ö.1300’lere yani Musa’nın Mısır’dan çıkış tarihine kadar uzanmaktadır. Bu Tanrıların Mısır kökenli olmaları hatırlanıldığında Tevrat’ta geçen Teke Tanrı Azazel/Azazil/Ezazil’in Grek uyarlaması olarak da düşünebiliriz. (Alaeddin Yavuz)

Azazel, Azazil, Teke Şeytan-Yahudi Tevrat araştırmacılarınca çizilen resmi

Ptolemy Hephaestion, New History Book 6 (summary from Photius, Myriobiblon 190) (trans. Pearse) (Greek mythographer C1st to C2nd A.D.) de yazıldığına göre,Zeus ile Lamia’nın, Akhilles adlı oğlu doğdu, dayanılmaz bir güzelliğe sahip olan bu çocuğu çok sevdiler ve onu yarışma nesnesi haline getirdiler. Sonunda Pan’ın yargıçlığına getirdiler. Pan’ın kararına kızan Afrodit, Pan’ı “ölüne kadar aşk yapmak” ile lanetledi ve kalbine “eko” koydu.”

Bu yüzden Pan’ın ömrü aşk ve flüt çalmakla geçmiştir. Flütünden yayılan eko yani musiki sesi ile de insanları, hayvanları cezbetmiştir. Grekler, onun cinsel arzularına coşku kattığına ve olağanüstü arttırdığına inanmalarının sebebi bu efsane olmalıdır.

 

Mitlerde Tanrıların Ortak Seks Büyüleri;

 

1-İster erkek, ister kadın gibi kabul edilsinler ayni tür arasında yani eşcinsel ilişkiye girmektedirler. Cinsel ilişki ayinlerinde ayine güç katmak için esrarlı güçler kullanırlar.

2-Yeryüzünün bereketini arttırmaya cesaretlendirmek amacıyla açık alanda, şehir ortasında cinsel ilişkiye girerler. Bahar bayramlarında özellikle çiftçiler arasında bu ayin sıklıkla kullanılmıştır.

3-Cinsel ilişki esnasında ayakta durulur ve cinsel gücü arttırması için yaşlı kutsal ağacın gövdesine dayanılırdı. Ağaç ilişkinin idarecisi olarak kullanılırdı.

4-Açık alanda yapılan cinsel ilişki büyü ayininde toprağa sokulan bir çubuğun merkez alınmasıyla çevresi alınır, içinde cinsel ilişkiye girilerek yapılan büyü ile toprağın ahretteki kudreti alındığına inanılır ve bu güç cinsel ilişkide zirveye ulaşmakta kullanılırdı.

5- Sihirli mastürbasyon veya cinsel ilişki için uçan merhem kullanılırdı. Ancak, içine Tatula otu, ban otu, güzelavrat otu ve sonunda kankurutan adamotu konulduğundan ayıp yerinizde özellikle kaşıntı ve kızarıklıklara neden olabilir. Bu yöntem gay çiftler arasındaki ayinde sırayla cinsel organın bu merhemle ovulmasıyla yapılır ve böylece ikisi de zevkten uçarlardı. Eğer lezbiyen çiftseniz parmak veya yapma cinsel organ kullanırsınız.

6-Eğer cinsel ilişkili bereket ayinini deniz gibi açıkta yapıyorsanız, deniz, gökyüzü gibi her şeye tanrı olarak yalvarıp sizin ayinde veya işte gücünüzü artırmasını istersiniz.

7-Ayine kabulde, ayini başlatıcı, adaya orgazm noktasından başlangıç vermek için, adayı zirveye ulaştırmak için ona gizli bilgi veya gizli akıl geçmesini sağlardı. Bu ayin esnasında içeride veya dışarıda da yapılabilirdi. Bu büyü ayini için en iyi yerler deniz, açık arazi veya iki nehrin birleştiği yerlerdi.

8-Harf veya Mühür büyüsü; Cinsel ilişki ayini sırasında kullanılan sıvılara ve ayin esnasında kişilere güç katmak için harf çizgileri ve mühürleme büyüleri uygulanırdı. Ayinde otuz bir çeken bir adam harf çizgilerinin, mührün veya aşıkların vücutları üzerine çizilen bir sembol üzerine boşalır ve böylece güç verecek büyünün gücü serbest bırakılmış olurdu. http://sarahannelawless.com/2010/07/30/sex-magic-in-traditional-witchcraft/

 

İSLAM ÖNCESİ HİCAZ ARAPLARINDA TEKE TANRI DİNİ

 

Keçi başlı tanrı şeytan Bafomet ibadeti Hristiyanlık öncesi Roma’da yaygın bir dindi. Ülkemizde Karadeniz bölgesi “Paflagonya”, Samsun Bafra, Muğla Bafa gölü, Kıbrıs Baf şehirleri adını bu şeytandan alır.

Müslümanların dini oldukça ilginç bir dindir. Kutsal kitapları Kur’an’da açıklanan sıfatlarıyla övülen tanrıları, Sabilerin tanrısı El Hay olmasına rağmen, tapındıkları tanrıları Allah ise tamamen farklı sıfatlara sahip olan Mecusi Kureyş tanrısı bir “Teke şeytan” dır.

Hicaz Arapları, tarih boyunca Mısır idaresinde kaldıklarından gelenekleri Mısır, Mısır’dan çok eski çağlarda çıkmış Sabiler ve onlardan sonra Mısır’dan sürgün edilmiş Yahudilerin dinlerinde kalmışlardır.

M.Ö.VII. yüzyılda Yahudiler, Asur kralı Nebukadnezar tarafından Babil’e köle olarak götürüldüklerinde Mısır da Asur egemenliğine girmiş ve Yahudiler, Hicaz Arapları ile Mısır da Asur tanrıları ile tanışmışlardır.

Aşağıda verilen kayıtlarda okuyacağınız gibi, Grek tarihçisi Heredot (M.Ö.V.yy) Yunanlıların kendisinden 800 yıl kadar önce Mısır’ın Mendes şehrinin Teke Tanrısı Ptah’ı Teke tanrı Pan olarak ithal edip tapınmaya başlanıldığını yazar.

Bu tarih M.Ö.1300’lere uzanır ki Musa ve Yahudilerinin Mısır Sürgünleri tarihine karşılık gelir.

M.Ö.200’lere ait kazılarda bulunan bir Keçibaşlı Hubel putu

Mısır idaresinde olan bu bölgenin Teke Tanrı İbadetine Mısır’da bu ibadetin başladığı tarihlerde girmiş olması çok olağandır.

Asur’lardan 300 yıl sonra Grek imparatoru Büyük İskender’in Afganistan’a uzanan imparatorluğu gerçek ise ki, onun da Pan Teke Şeytanı tapınıcısı olduğunu Tevrat da Grek kaynakları da doğrulamaktadır, bu defa Mendes Teke ibadetinin Grek uyarlamasına gene kendisini Allah ilan etmiş olan Büyük İskender’in korkusuyla girdiklerini düşünebiliriz. Tevrat’ın da Danyal kitabında İskender’in Yahudilerin günlük kurban adaklarını, sunularını kaldırmasını “Kara Gün” ilan ettikleri sabittir. Aşağıda verilmiştir.

Her ne kadar Muhammet’in Kureyş kavmi Mecusi ise de Muhammet’in de o kadar Rum/Grek, Roma sevicisi olduğunu, Suriye Büşra şehri manastırında görevli Arabistan Kiliselerinden sorumlu Episkopos Rahip Bahira’ya “Ben Kureyşliyim ama kavminin dinini sevmiyorum” demesinden tutun da Rum Suresinde anlatılan 613 yılında İranlıların (Sasaniler) Romaýı kesin yenilgiye uğratmasından dolayı duyduğu üzüntü, kendi kabilesinin “Biz ümmiyiz, İranlılar da ümmi ama okuryazar Romalıları perişan ettiler. Biz de sizi perişan edeceğiz (Bknz. E.H.Yazır Rum Suresi tefsiri) demeleri üzerine bazı Müslümanların dinden çıkmalarını, kendisinin Allah’a danışacağını ve Ebubekir’e “Romalıların galip geleceğine dair devesine bahse girmesini öğütlemesi de Roma’nın “üç vakte (Arp.Bid sözü) kadar” galip geleceğini bildiren ayetin inmesinden sonra olmuştur.

İşte bu gerçekler İslam’ın bir Roma Hristiyanlaştırma hareketinin parçası olduğunu, Roma’nın düşmanı olan İranlılar, onlarla hareket eden Yahudiler ile Roma’yı kuşatan Türkleri (Mecüc/Cüce şeytanların soyu) düşman ilan etmiştir.

İran şahı Hüsrev’in Muhammet için Yemen Valisi Bazan’dan kellesini isteyen mektubun varlığı Muhammet’e ulaşınca İbni İshak, Siretül Resülullah kitabında “İranlıların düşman ila edilmeyeceğine dair” taahhüt vermesi üzerine Bazan’ın Hüsrev’in emrini dinlemediği, görevi ertelediğini ve daha sonra İslam’a katılan İran Nasturi’si Selmanı Farisi’nin de aynı taahhütü alması üzerine İranlılar düşman ilan edilmekten kurtulmuşlar Müslümanlar Yahudi ve Türk soykırımı yapmışlardır.

GOG (YECÜC/DEV)-MAGOG (MECÜC/CÜCE) Tanrıların bölgesi Kuzey doğu Asya gösterilmiştir.

641 yılında Herakles’in ölümüne kadar Hristiyanlarla hiç dalaşmayan Emevi hanedanı ufak ufak, ilk Hristiyan Nasrani Yahudilerinin sürgün yeri olan Libya’yı geçmiş, Fas ve oradan İspanya’ya uzanmıştır.

Vatikan’dan emekli rahip Alberto Riviera’nın “Prophet/Peygamber” kitabında yazdığına göre de Vatikan’dan, Avrupa ve Hristiyan dünyasını da yönetmek istediklerini bunun için para bile istedikleri geçmektedir.

Olayın doğruluğunu bilemeyiz ama olan, Herakles’ten   tam “33” yıl sonra Arapların İstanbul kuşatmalarına (674..678) ve 16.yüzyıla kadar İspanya’da kalmış bir Yezidi Emevi hükümdarlığı olan Endülüs hakimiyetine tarih tanık olmuştur.

Bu da “Bizans sömürge vilayeti olan ve Bizans’lı tarihçilerin yazdıklarına göre çöllük yer olduğundan vergilerine tarh konuşmayan deyimleriyle “ne verirlerse tamam denilen” züğürt, tarih boyunca da devlet olamamış Hicaz Araplarının, 632’den 645’e kadar Horsan’dan Libya’ya uzanan bir coğrafyayı hakimiyetlerine almalarına Vatikan ve Roma gibi güçlerin destekleri olmadan ordu toplayıp beslemelerine olanak olmadığıdır. Herakles’in izniyle ve mali büyümüş, besleme Emevi hanedanının birden sahip olduğu güç ve zenginlik, vergi ödedikleri Roma’ya baş kaldırma ile sonuçlanmıştır.

Muhammet’in 632’de ölümünün ardından geçen 13 yılda dünya egemenliğine ortak olmalarının yarattığı şımarıklık, onları, Muhammet’in bıraktığı, paylaşımcı, eşitlikçi, devlet idarecisini seçmeye, devlet gelirlerinin eşit bölüştürülmesine dayalı “Mürcie” anlayışını terk edip, eski İran dini olan Mecusi dinine biraz İslam harmanlı olarak dönüşleri köleci, kan içici, işgalci, yayılmacı, emperyal “Harici” anlayışına itmiştir. Bu kötü, sapkın anlayış günümüze Vehhabi, Humeyni, Nurcu, Bahailik gibi selefi anlayış haline gelmiştir.

Muhammet’İn düşmanı ve amcası Ebu Süfyan’ın olu Muaviye ve onun oğlu Halife Yezid’in adından bile bu dönüşü görebilmekteyiz. Yezd, hem İran’da bir şehir hem de Sasaniler döneminde İran dini olan Ehriman Şeytanına ibadetin adı Zervanilik dininde Zervan tanrnın kötü oğlu olan İran şeytanı Ehriman/Erman/Arman (Bağış) adlarından birisidir.

Muhammet’in ardından dinde yapılan değişiklikleri, Halife Osman zamanında Kuran’ların toplanarak yakılmaları ve yeniden yazılan Kur’anların İslam edilmiş ülkelere dağıtılmaları ve dört halifenin de bu esas üzerine çıkan isyanlarla öldürlmeleri İslam tarihinin üstü örtülen bir gerçeğidir.

Geriye dönüş olan ve Emevi İslam’ı adı ile İran’da, İran Sünnileri olarak bilinen Yezidilerin dininde Anadolu’ya gelen Osmanlı’nın da Yezidi olması, elan Akdeniz bölgesi Toroslarından Ege, Marmara, ve Balkanlara uzanan Yörük aşiretlerinin de bu inancı kısmen muhafaza ettikleri günümüzde bile bir gerçektir.

Bu konuları bloglarımın hepsinde bulabileceğiniz “İslam Roma Tezgahı mı?” başlıklı çalışmamda okuyabilirsiniz.

Oldukça iddialı olan İslam öncesi Araplarının Teke Tanrı ibadetlerinin İslam öncesi kaynaklarda ve İslam sonrası kaynaklarda yaptığım araştırmalardan derlediğim ikna edici belgelerle izaha başlayalım;

Muhammet çağında Arabistan ve Araplar, Süryani ve Nasrani Hristiyanlar olan Sabiler, Sabi dini ve Zervanilik, Zerdüştlük, Habeşistan Sabiliği yani Habeş İnciline dayalı Hristiyanlık, Yahudilik gibi din ve mezheplere bağlı karışık ırk ve dinlere bağlı Arapların, Farsların, Rumların, Zencilerin yaşadığı bir ülkeydi. Yemen’den doğuya Hürmüz kıyıları, Irak Sasanilere, Hicaz, Ürdün, Lübnan, İsrail, Filistin bölgeleri ve Suriye’de Roma’ya bağlıydı. Habeşistan (Etiyopya, Sudan), Mısır da Roma’ya bağlıydı.

Mısır, Grek Teke tanrı ibadeti temelli “Çöl halkının tanrısı, Keçi Başlı Şeytan Azazil” olarak, İslam’dan 1100 yıl (M.Ö.7.yy.)da rahipleri Kâtip Ezra/Azra, İslam’daki adıyla Üzeyir peygamberce Cebrail’in vahiyleri ile yazılmış olduğunu iddia ettikleri Tevrat’a göre Yahudilerin “Teke Tanrılarına, keçi/teke kurban ettikleri” anlatılmaktadır. Çoluk çocuk sahibi olan, doğuran, ölümlü, çöl şeytanlarına tapındıkları Arap kaynaklarında da geçtiğinden, Allah’ın o zamanlarda “Teke Tanrı” olarak tapınılan bir put olduğu açıktır.

Hatta, Üzeyir’den 200 yıl kadar sonra gelen, M.Ö.IV. yüzyılda Büyük İskender’in fetihleriyle Grek/Yunan idaresine giren Araplar da, Greklerin tapındığı, Anadolu’da, Balkanlarda “Bafo-Bafomet”, Roma’da Enki’nin peygamberi “İki yüzlü İsimud” un benzetmesi Mısır’ın Ptah’ından alınma “iki yüzlü Janus/Yanoş” adıyla yaygın olarak tapınılan Keçi/Teke tanrıları Hubel/Hubil (Habil)/ Munhamenna (Aramice) veya Muhammet (Aramice)/Bafomet’e tapındıkları da bilinen bir gerçektir.

Tevrat, Danyal Peygamber Kitabı 8;11 ayette Büyük İskender’in Yahudilerin ibadetlerini yasakladığını, tapınağın terk edildiğini okuyoruz. Bu durum o zamanın dünyası sayılan Avrasya kıtası ile kuzey Afrika, Etiyopya, Sudan bölgelerini de kapsıyordu. Bu coğrafyada bütün dinler Greklerin Teke Şeytan BAFOMET ibadetine geçtiğinin kanıtıdır. Okuyalım;

Yahudiler, Kendisini Tanrı İlan Eden Büyük İskender İdaresinde Din Değiştiriyor;

Tevrat Danyal;

 

Dan.8: 11 Kendisini Gök Ordusu’nun Önderi’ne*fi* kadar yükseltti.Tanrı’ya sunulan günlük sunu kaldırıldı, tapınak terk edildi” Gök ordusunun önderine kadar yükseltti derken İskender’in Allah katına çıktığı ve Tanrı olduğu, tanrı sıfatıyla da günlük olarak Yahve ye sundukları güvercinden deveye, arpa yulaftan buğdaya ve çeşitli meyvelerden şaraba uzanan tanrıya yapılan günlük adak, ikramlarını kaldırdığı, tapınağa gitmeyi yasakladığı, yani dini kaldırdığı anlatılmaktadır. İşte dinler böyle değişmişlerdir ve her millet, idarelerine aldıkları yeni kavimleri kendi dinlerine geçirirlerdi.

İskender’in sembolünün Teke, İran’ın sembolünün de koyun olduğu Tevrat ayetlerini okuyalım ki daha da emin olalım.;

Koç ve Tekeyle İlgili Görüm
Tevrat Danyal Peygamber Kitabı;
BÖLÜM 8

Büyük İskender adına bastırılan Grek parasında TEKE BOYNUZLU Büyük İskender resmedilmiştir.

Dan.8: 1 Kral Belşassar’ın krallığının üçüncü yılında, ben Daniel daha önce gördüğüm görümden başka bir görüm gördüm.
Dan.8: 2 Görümde kendimi Elam İli’ndeki Sus Kalesi’nde, Ulay Kanalı’nın yanında gördüm.

Dan.8: 3 Gözlerimi kaldırıp bakınca kanal kıyısında duran bir koç gördüm; iki uzun boynuzu vardı. Boynuzlardan daha geç çıkanı öbüründen daha uzundu.

Dan.8: 4 Koçun batıya, kuzeye, güneye doğru boynuz attığını gördüm.Hiçbir hayvan ona karşı koyamıyor, kimse onun elinden kurtaramıyordu. Koç dilediği gibi davrandı ve gitgide güçlendi.

Dan.8: 5 Ben bu olayı düşünürken, batıdan ansızın gözleri arasında çarpıcı bir boynuzu olan bir teke geldi. Yere basmadan bütün dünyayı aştı.

Dan.8: 6 Güç ve öfkeyle, kanalın yanında durduğunu gördüğüm iki boynuzlu koça doğru koştu.

Dan.8: 7 Öfkeyle saldırdığını, koça vurup boynuzlarını kırdığını gördüm. Koçun tekeye karşı duracak gücü yoktu; teke koçu yere vurup çiğnedi. Koçu onun elinden kurtaracak kimse yoktu.

Dan.8: 8 Teke çok güçlendi, ama en güçlü olduğu sırada büyük boynuzu kırıldı. Kırılan boynuzun yerine, göğün dört rüzgarına doğru çarpıcı dört boynuz çıktı.

Dan.8: 9 Bu boynuzların birinden başka bir küçük boynuz çıktı;güneye, doğuya ve Güzel Ülke’ye*fı* doğru yayılarak çok güçlendi.D Not 8:9 “Güzel Ülke”: “İsrail ülkesi”.

Tevrat araştırmacılarının çizdiği bu resimde TEKE Büyük İskender, Koç İran’ı yeniyor.

Dan.8: 10 Göklerin ordusuna erişinceye dek büyüdü. Gökteki ordudan ve yıldızlardan bazılarını yeryüzüne düşürdü, ayakları altına alıp çiğnedi.

Dan.8: 11 Kendisini Gök Ordusu’nun Önderi’ne*fi* kadar yükseltti.Tanrı’ya sunulan günlük sunu kaldırıldı, tapınak terk edildi.D Not 8:11 “Gök Ordusu’nun Önderi”: “Tanrı“.

Şimdi de teke ve koç hakkındaki yorumu Cebrail yapıyor;

 

Tevrat Danyal Kitabı Bölüm Sekiz;

Görümün Yorumu

Dan.8: 15 Ben Daniel, gördüğüm görümün ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken, insana benzer biri karşımda durdu.

Dan.8: 16 Bir insan sesinin Ulay Kanalı’ndan, “Ey Cebrail, görümün ne anlama geldiğini şuna açıkla” diye seslendiğini duydum.

Dan.8: 17 Cebrail durduğum yere yaklaşınca korkudan yere yığıldım.Bana, “Ey insanoğlu!” dedi, “Bu görümün sonla ilgili olduğunu anla.”

Dan.8: 18 O benimle konuşurken, yüzü koyun yere uzanmış, derin bir uykuya dalmışım. Dokunup beni ayağa kaldırdı.

Dan.8: 19 Bana, “Daha sonra Tanrı’nın öfkesi sona erdiğinde neler olacağını sana söyleyeceğim” dedi, “Çünkü görüm sonun belirlenen zamanıyla ilgilidir.

Dan.8: 20 Gördüğün iki boynuzlu koç Med ve Pers krallarını simgeler.

Dan.8: 21 Teke Grek Kralı’dır; gözleri arasındaki büyük boynuz birinci kraldır.”

Teke Grek Kralının malum Büyük İskender olduğunu, Horasan’dan Balkanlara, Karadeniz’den Yemen’e, Mısır’dan Somali’ye uzanan doğu Afrika ve kuzey Afrika’da bütün kavimlere kendi dinini yani “Teke Şeytan Pan, Bafomet’e ibadeti kabul ettirdiğini biliyoruz

Tevrat ve İncil’de geçen diğer TEKE/KEÇİ/OĞLAK ayetlerini de görelim;

Tevrat ve İncil’de Keçi/Teke 103 yerde; Keçiler/Tekeler 148’yerde geçmektedir. Toplam 251 yerde Teke/Keçi adı geçmektedir. Ben sadece dikkate değer ayetleri seçtim;
Yaratılış 15;9 RAB, “Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir” dedi, “Hepsi üçer yaşında olsun. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir.”

Yaratılış 27;9 Git süründen bana iki seçme oğlak getir. Onlarla babanın sevdiği lezzetli bir yemek yapayım.

Yaratılış 29; “Bana kâhinlik edebilmeleri için, Harun’la oğullarını kutsal kılmak üzere şunları yap: Bir boğa ile iki kusursuz koç al.

Yaratılış 30;32

Çıkış 35;26 İstekli, becerikli kadınlar da keçi kılı eğirdiler

TEKE ŞEYTAN İBADETİ TASVİRLERİ

Çıkış 36;14 Konutun üstünü kaplayacak çadır için keçi kılından on bir perde yaptı.

Hakimler 6;19 Gidyon eve gidip bir oğlak kesti, bir efa undan mayasız pide yaptı. Eti sepete, et suyunu tencereye koydu; bunları getirip yabanıl fıstık ağacının altında meleğe sundu.

Hakimler 13;15 15 Manoah, “Seni alıkoymak, onuruna bir oğlak kesmek istiyoruz” dedi.

Hakimler 13;19 Manoah bir oğlakla tahıl sunusunu aldı, bir kayanın üzerinde RAB’be sundu. O anda Manoah’la karısının gözü önünde şaşılacak şeyler oldu:

Hakimler 13;20 RAB’bin meleği sunaktan yükselen alevle birlikte göğe yükseldi. Bunu gören Manoah’la karısı yüzüstü yere kapandılar.

Yeşeya 1;11 Kurbanlarınızın sayısı çokmuş,
Bana ne?” diyor RAB,
“Yakmalık koç sunularına,
Besili hayvanların yağına doydum.
Boğa, kuzu, teke kanı değil istediğim.

Yasanın Tekrarı 14;4 Şu hayvanların etini yiyebilirsiniz: Sığır, koyun, keçi,

5; geyik, ceylan, karaca, yaban keçisi, gazal, ahu, dağ koyunu.

Hezekyel 24;5Sürünün en iyilerini seçin,
Kazanın altına odun yığın,
Bırakın su kaynasın,
Kemikler pişsin.

İncil;

İbraniler 9;12 Tekelerle danaların kanıyla değil, sonsuz kurtuluşu sağlayarak kendi kanıyla kutsal yere ilk ve son kez girdi.

İbraniler 9;13 Tekelerle boğaların kanı ve serpilen düve külü murdar olanları kutsal kılıyor, bedensel açıdan temizliyor.

İbraniler 10;4 Çünkü boğalarla tekelerin kanı günahları ortadan kaldıramaz.

Vahiyler 22 İsa, Kuzu (Güneş Tanrısı Sembolü) olarak anılıyor;

Vahiyler 22;1 Melek bana Tanrı’nın ve Kuzu’nun tahtından çıkan billur gibi berrak yaşam suyu ırmağını gösterdi.

Vahiyler 22;3 Artık hiçbir lanet kalmayacak. Tanrı’nın ve Kuzu’nun tahtı kentin içinde olacak, kulları O’na tapınacak.

Matta 25;31,32,33;
Yargı Günü
31 “İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak.
32 Ulusların hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, insanları birbirinden ayıracak.
33 Koyunları sağına, keçileri soluna alacak.

Kur’an’da Keçi;
Kur’an putperestliği iptal ettiğinden, sadece “kurban” ve helallığı, haramlığının yorumu olarak değerlendirmiştir. Hiçbir Kuran ayetinde keçi/Teke/Oğlak türüne hiç bir kutsiyet atfedilmemiştir. Ancak, peygamberin yaşamı boyunca ve bazı dini olayların açıklanmasında peygambere, eşine ve ashabına atfedilen hadisler ve günümüze ulaşmış eski Teke İbadeti dinine ait rüya yorumları mevcuttur. Okuyacağız.

Enam Suresi 6; 143– Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki. De ki: “(Allah), iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Eğer doğru iseniz bana ilimle haber verin.”

E.H.Yazır Tefsiri;

Enam 6;143 Önce sekiz eş, diye bir sayma, ikinci olarak koyun, keçi, deve ve sığır olmak üzere dört cins, bunların birbirlerine benzerliklerine göre ikişer ikişer gruplandırma; üçüncü olarak, her grup ve çiftten haram sayılması muhtemel olan erkeklik, dişilik veya rahimde bulunmak üzere özelliklerini ayrıntılı bir şekilde belirleme; dördüncü olarak, bunların hiçbiri ile haram olmanın bir ilgisi ve temayülünün varlık veya yokluğunun karşılıklı lüzumu, devamlılığı ve yansıması olmadığını açık bir şekilde göstererek, hiçbirinde yaratılış bakımından haram olma sebebinin bulunmadığını ve bundan dolayı ne erkeğinin, ne dişisinin haram olmadıklarını ispat etmiştir ki, işte usûl ilminde açıklandığı üzere, bir müctehidin fıkhî kıyas ile ictihad edip dini hükümler tesbit etmesinin esası da böyle “tahric ve tenkih-ı menât”tır…

…Ey Muhammed, de ki: “Bana vahyedilmiş olanda yiyecek olan kimseye haram kılınmış bir yiyecek bulmuyorum ancak, leş olması, yani tezkiyesiz olarak, Türkçesi bismil olmayarak (besmelesiz) ölmüş bulunması ki, kendi kendine ölmüş, boğulmuş, taşla veya odunla vurularak öldürülmüş, yüksekten düşmüş, boynuzlanmış, canavar parçalayarak ölmüş hayvanların hepsini içine alır. (Bkz: Mâide, 5/3) Yahut, dökülmüş kan olması ki, ciğer, dalak ve kesimden sonra damarlarda kalmış olan kan kalıntısı bunun dışındadır. Yahut domuz eti olması çünkü domuz eti pisliktir, yani mutlaka necistir, pistir…

… Bununla beraber kaydı, “Kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanları yemeyin. Çünkü onu yemek, yoldan çıkmaktır.” (En’âm, 6/121) buyruğu gereğince bilerek Besmele’yi terketmenin; aynı şekilde Mâide sûresinin 3. âyetindeki “Putlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla şans aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (insanı yoldan çıkaran kötü şeylerdir)” buyruğu gereğince putlar üzerine kesilen hayvanlar ile kumar kısmetlerinin de “Allah’tan başkası adına kesilenler” kabilinden olduğuna işarettir.

Sonra her kim çaresiz bulunur, helal bir yiyecek bulamaz da aşırı açlık hâlinde zorunlu olarak bunlardan yemek mecburiyetinde kalırsa bağî ve mütecaviz olmadığı, yani diğer bir zor durumda kalmış kimsenin elindekini almadığı ve yemekte zaruret miktarını aşmadığı takdirde Şüphesiz Rabbin bağışlayandır, merhamet edendir; bundan sorumlu tutmaz. (Bakara, 2/173 ve Mâide, 5/3 âyetlerine bkz.) …
ROMA VE İSLAM KURBAN BAYRAMLARINDA BENZERLİKLER

 

Romalılarda Teke Kurban İbadeti;

 

Romalıların 15 Şubat’ta kutladıkları Lupercalia (Luperkaliya) bayramlarında teke kurban etme gelenekleri vardı. Bu gelenek, Luperci (Luperçi) adıyla anılan iki rahipçe yürütülürdü.

Washinyon Üniversitesinin tasvir ettiği bir Lupercalia bayramı resm,

Lupercalia, Latince Lupus=kurt adından türme bir addı. Roma şehrinin ve medeniyetinin kurucusu Romus ve Romulus’u emziren “dişi kurt” mitine uzanır. Bu bayramda keçi –teke keserek şehirden kötü ruhları uzaklaştırmış, şehre bereketi getirmiş olduklarına inanıyorlardı. Sonraları tanrı Faunus (Roma’nın Teke tanrısı, Pan’ı) ile kişileştirilmiştir.

Bu iki farklı bayram ayini şöyle yapılıyordu;

Her iki Lupercalia bayramı da köpek veya keçiden seçilen Luperci/kurbanın kesilmesiyle başlıyordu. İki Luperci/rahip, köpek veya keçiyi sunağa yatırıyorlar, kesilen kurbanın kanını taşıyan bıçak alınlarına sürülüyor, sonra kan yün ile silinip bıçak süte batırılıyordu. Bu ritüellerden sonra iki erkeğin kahkaha atması şarttı.

Lupercal mağarasının kubbesinde Kurt/Luper sembolü

Bayram, rahip Luperci’nin keçinin derisini yüzüp ondan bir don yapıp giyerek Palatine tepesi çevresinde belirlenmiş iki menzil arasında koşmaya başlaması, yanından geçtiği kadınlarca da deriden yaptığı dona kırbaçla vurulmasıyla sürüyordu. Kadınların donu kırbaçlamasıyla çıkan yel, kadının bereketini ifade ediyordu. Hristiyanlık çağında 494’de Hristiyan kilisesinin başı olan Gelasius bu arınma bayramı ayinini uygulayan en son kişidir.”

Dilimize çeviren

Alaeddin Yavuz

Kynk. Encyclopeadia Britanica ; https://www.britannica.com/topic/Lupercalia#Article-History

İslam Öncesi ve İslam’da Teke Tanrı İbadeti;

Bunca kaynaktan sonra Arapların İslam öncesi ve Muhammet çağında yaptıkları Kurban bayramlarının Teke Tanrı İbadeti olduğunu tartışmaya gerek yoktur.

En eski ve en kompleksiz, peygamberin varlığına tanıklık etmiş, eşleri, çocukları, ensar ve sahabelerden zamanına ulaşanlar ile sohbet etmiş, dinlediklerini yazmış siyer yazarlarından olan İbni İshak’ın Kitabül Asnam (Putlar Kitabı)ndan İslam öncesi kurban ritüellerinin yapılışı şöyle anlatılıyor;

 

“…Putlara Kurban Kesme Geleneği;

Araplar putlara tapmayı kolaylaştırmışlardı.

Hintli Hindular hala Şangeş Şiretsa adlı tanrılarına kurban kesip, kanlarıyla putunu yıkarlar

Bazıları bir tapınak bazıları da bir put edinmişlerdi.

Bir puta veya bir tapınağa gücü yetmeyen, Kâbe’nin veya diğer tapınaklardan birinin önüne hoşuna giden bir taşı diker, sonra tapınağı tavaf eder gibi onu tavaf ederdi. Bu taşlara “El Enşab” derlerdi.

Bunlar heykel şeklinde olursa yani belli birer şekilleri olursa bunlara “El Eşnam” veya “El Evşan” derler, onları tavaf etmeye de “Ed Devar” derlerdi.

Birisi bir yolculuk sırasında konakladığında dört tane taş alır, içlerinden en güzelini seçerek onu ilah edinir diğer üçünü de tenceresine pişirme taşı yapardı. Ayrılırken onu orada bırakırdı. Başka konaklayışlarında da aynı şeyi yapardı.

Araplar bütün bu taşlara kurban keserler, hayvan boğazlarlardı. Böylece onlara yaklaşırlardı. Bununla birlikte Kâbe’nin hepsine üstünlüğünü tanırlardı. Hac ve umre için ona giderlerdi.

Yolculukları sırasındaki davranışları da sırf Kâbe’deki hareketlerini hatırlayarak, ona olan derin eğilimlerinden ötürü böyle yapıyorlardı.

Taşlarının veya putlarının yanında kestikleri koyunlara “El Ata’ir” diyorlardı. (Arap dilinde “El Atira, Ez Zabiha” boğazlanmış demektir.) Kurban kestikleri yere de “El İtr” (Sunak) derlerdi.

Bergama Efes- Artemis’e kurban ritüeli

Bu konuda Zuheyr b. Sulma şunları söylemiştir.

-Onu bıraktı ve bir gözetleme kayasının üzerine uçtu.

Başını kurbanın kana buladığı bir kurban taşı gibi!”

Hüza’dan Muleyh oğulları bunlar “Talha et Talahat’ın soyudurlar. Cine taparlardı. Onlar hakkında şu ayet indi.

-“Muhakkak ki Allah’tan gayri taptıklarınız da sizin gibi kullardır!”

 

Yukarıdaki çeviri yazıda, “Teke Tanrı İbadeti” ne dayalı “Kurban Bayramı ritüelinde, kurban tekeyi yüzüp derisinden yaptığı don ile Palatine tepesi çevresinde tespit edilmiş iki menzil-nokta arasında gidip gelme geleneği İslam’ın Kurban bayramında yaptığı Hac esnasındaki Safa ve Merve Tepeleri arasındaki Say/Gidip gelme eylemi ilginç şekilde aynıdır.

 

SAFA MERVE TEPESİNE DİKİLEN İSAF VE NAİLE PUTLARINA İBADET

 

Asaf ve Naile;  Bunlar Cürhümi kabilesinden Asaf bin Baği adlı erkek ile Naile adlı bir kadındı. Arap mitolojisinde lokal tanrılar olması muhtemeldir. İslam öncesi Arap mitolojisinde Mekke kutsal alanında cinsel ilişkiye girdikleri için tanrılar tarafından yada bizzat kutsal alan (Harem) tarafından taşlaştırıldığına inanılan iki kişiyi temsil ettiği düşünülen totemlere istinaden tapınılan tanrı kültü.

Bir diğer mitolojik hikayeye göre ise, deniz kenarında (muhtemelen Kızıl deniz) bulunuyorlardı ve onlara orada tapınılıyordu. (kendi Kabe’lerine sahip olmaları muhtemeldir). Yani tapınakları başlangıçta Kızıl deniz sahilinde bir yerdeydi ve diğer tanrı totemleri gibi Mekke kutsal alanına dahil edilip mevcut politeist din içerisinde tapınılmaya başlandı. Bu ikiz tanrılar için bir başka mitolojik hikayede ise gene Mekke kutsal alanında sevişirken yakalandıkları için öldürüldükleri ve sonradan öldürülmelerine üzülen kabile mensuplarınca atalar kültü içerisinde totemlerinin yapılıp tapınıldığına dair rivayetler vardır. Bir başka mitolojik hikayede bahsi geçen ve Amr b.Luhay’ın Cidde sahilinde bulup Mekke’ye getirdiği söylenen daha eski tanrı kültlerinden birisi olup yerel eski tanrılarla bütünleşerek günümüzdeki halini almış olması da muhtemeldir.

Hz. Muhammet, İbrahim peygamberin çöle sürdüğü oğlu İsmail soyundan gelen Yemen’li Adnani Yahudilerine bağlamıştır. İşte Yahudilerin resmettiği YAKMALIK SUNU olarak ADANAN KEÇİ KURBANI. Kesilince yanındaki cehennem çukurunda yakılacak.

Bütün bu değişik anlatımlı hikayelerin sonucunda söz konusu tanrıları temsil eden totemler, günümüzde de İslam tarafından kutsal kabul edilip hac dinsel ritüeli içerisine dahil edilen, o dönemde de kutsal olan Safa ve Merve tepelerine dikilmiş ve adlarına tepede tapınak yapılmıştır, söz konusu eylem büyük ihtimal erken dönemde olmuştur. Kureyş’in ve günümüz Mekke’sinin kurucusu Kusay’ın bölgeyi ele geçirmesi ile anlatımlara göre zamanla gözden düşmüş olması muhtemel bu ilgili totemler söz konusu tepelerden alınıp Kabe’nin önüne, zemzem kuyusunun yanına yerleştirilmişler ve eski saygınlıklarına kavuşmuşlardır.

Bu iki taş bu gün Müslüman hacıların hac ibadeti sırasında yedi kez koşarak gidip geldikleri Kâbe yakınında bulunan Safa ve Merve tepelerinin yanında durmaktadırlar. Bu iki tepenin adlarını bu taşlardan aldıkları sanılsa da bu güne kadar bir açıklama yapılmamıştır.

Safa ve Merve Tepeleri

Kutsal sayılan tepelerden dolayımı bir tanrı kültü yaratıldığı yada tanrıların uzun dönemdir kutsal kabul edilen tepelere mi ait olarak düşünüldüğü belirsizdir. Eski mitolojik inançların yeni inançlar içerisinde devam etmesi yeni bir şey değildir, özellikle Anadolu’da benzer bir çok örnek vardır.

Amr b.Luhay’ın Safa tepesine Nuheyku Mucaridurrih adlı bir tanrıya ait totemi, Merve tepesine ise Mu’timu’t-Tayr adlı tanrıya ait totemi yerleştirdiği İslam mitolojisinde yazmaktadır, bu tanrılar hakkında isimleri dışında bir bilgi yoktur.

İslam öncesi efsanelerden etkilenerek aktarılan bu mitolojik hikayede Amr b.Luhay’ın söz konusu tepelere birden fazla tanrı totemi dikmiş olması muhtemel olduğu gibi, sonradan bir çok lokal efsanede görüldüğü gibi bir çok şey ona isnat edilmiş de olabilir. İsaf ve Naile adlı tanrılar ismen İslam içerisinde yaşamazken, aksine Safa ve Merve tepeleri arasında erken dönemden itibaren bu tanrılara yapılan uygulama İslam içerisinde devam etmektedir.

Suriye çöllerinde yaşayan Kelb kabilesince yanlış anlama sonucu olsa gerek Hubel putu ile birlikte tapınılırlardı. Yani birer tanrı ve tanrıça olmuşlardı.(İbn Ishak, op. cit., p. 37.)

1948 Filistin Hazor’da bulunan Baal tapınağından çıkartılan Hubel putu. Ba’al’in bir adı da Ba’al Lah” idi.

İslam Öncesi Arap Tanrıları yazımdan alıntıdır. Diyanet İşlerinden Ahmet GÜÇ’ün de bu yazımdan aynen alıntı yaparak yazımı kaynak göstermeden yayın yaptığına tanık oldum. Bu metindeki bazı yazıların kaynağı sadece İbni İshak değildir. Din adamlarına hırsızlık hak mıdır? Takdir sizindir. http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=340365

 

 

İslam’da Hac ve Safa Merve Tavafı;

Elmalılı Hmadi Yazır Kur’an Bakara Suresi Tefsirinden;

Bakara 2; 158- Gerçekten Safâ ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâ’be’yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.

… Ezan, cemaat ile namaz, bu cümleden alarak cuma ve bayram namazları ve Hac dinin şeâirinden yani alâmetlerindendirler. Aynı şekilde camiler, minareler, hacdaki ibadet ve özel yerleri de alâmet ve işaretlerdendir ki, Safa ile Merve de bunlardandır. Bundan dolayı: Kâ’be’ye Hac veya umre yapan kimsenin tavafı bu ikisiyle yani Safâ ve Merve ile yapmaya çalışmasında hiç bir suç, hiç bir günah yoktur.

Hac, sözlükte özel bir ma ksat ve niyet anlamına gelir. Bir şeye çokça gidip gelmek mânâsını da ifade eder.

İ’timar yani umre de ziyaret demektir. Dini bakımdan da hac ve umre, Beyt-i Şerif’i bilinen şekilde, niyetle ziyaret etmektir. Hacc’ın özel bir vakti vardır. Umre’nin yoktur. Bunların geniş açıklamaları fıkıh kitaplarına aittir. Burada “Tavaf etmek” iki kaydı içine alır:

1- Asıl tavaf, yani Kâ’be’nin etrafında dolaşmak,

2- Tatavvuf, yani bu tavafta zorlanmadır.

Tefsiri 2-158- Mescid-i Haram etrafında bulunan Safâ ve Merve tepeleri Allah’ın alâmetlerindendir. İbadet ve O’na yaklaşmak için konulmuş belirtilerden, özel işaretlerden ve hac ibadetinin yapıldığı yerlerdendir.

Safa ve Merve tepeleri

Esasen safâ, kaypak taş; merve, küçük ve yumuşak taş demek olup, lâm-ı tarif ile Safâ ve Merve Mekke’de bilinen iki tepenin özel isimleridir. Harf-i tarifleri el-Beyt, en-Necm gibi lazımdır…

Buna karşılık Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hacc-ı şeriflerinde Safâ’ya y a klaştıkları zaman: “Safâ ve Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Allah’ın başladığı ile başlayınız.” diye emretmiş ve kendisi Safâ’dan başlayıp, Beyt’i görünceye kadar üzerine çıkmıştır. Bir hadis-i şerifinde de bu hususta: “Allah size sa’yi farz kılmıştır, sa’y yapınız.” buyurarak sa’yin vacib olduğunu göstermiştir. Gerçi burada asıl mânâsıyla koşmak demek olan sa’y, vacib olmayıp “Allah’ın zikrine koşunuz.” (Cum’a, 62/9) emrinde olduğu gibi sadece yürümenin yeterli olacağı kabul edilmiş ise de en azından koşar gibi biraz hızlıca “Remel” denen yürüyüş şekli mendubdur. Kısaca tavafta Safâ ve Merve ile tavafta zorlanmanın vacib olduğu da anlaşılmaktadır….

…Aynı zamanda anılan hadisler ve teâmül ise vacib olduğunu göstermektedir. Öyle ise bu zorlu tavaf ne kesin bir farzdır, ne de nafiledir. Belki farza benzerliği bulunan zannî bir vacibdir. Farz denemez, çünk ü “Ona bir günah yoktur.” ifadesi mendubluğu ve mübahlığı da içine almaktadır…

…Tavafa Safâ’ d an başlamak, farz değilse de vacib oldu. Fakat İmam Şâfiî, farz ile vacibi birbirinden ayırmadığı için Şâfiîlerce farz ve vacib bir sayıldı.

Hz. Ömer bir defa Safâ ile Merve arasında koşmamış, sadece yürümüş ve buyurmuştur ki: “Yürüyorsam Resulullah’ı yürür gördüm, koşarsam Resulullah’ı koşar da gördüm.”

Resulullah Efendimiz yukardaki şekilde Safâ ile Merve arasında tavaf ederken müşriklere karşı kuvvetini göstermek için sa’y etmiş, yani koşmuştu. Bunun hatırası olmak üzere koşar gibi yürümek sünnet olmuş ve bu zahmetli tavafa sa’y denmiştir.

Bunun meşruluğunun aslı ve bu tepelerin, Allah’ın alâmetlerinden olması ise şu meşhur hikayeden dolayı olduğu da açıklanmıştır:

Hz. İbrahim bırakıp gittikten sonra bu vadide Hacer ile İsmail susuzluktan son derece daralmışlardı. Hacer, ciğerparesi olan oğlunu Harem mevkisine koymuş, su aramak için tepeden tepeye koşmuştu. Bu sırada Cenab-ı Allah yardımını göstererek Zemzem kuyusunun yerinden su fışkırtmış ve son dereceye gelen zaruret hallerinde imdatlarına yetişmişti…”

FORUM’U DA BARINDIRAN PALATİNE TEPESİ KALINTILARI ROMA

Elmalılı Hamdi Yazır hoca bunları tespit etmiş, diyanet de günümüz diyaneti de bu kaynakları onaylamıştır. Safa ve Merve tepeleri ile Roma’nın PALATİNE tepesinde aynı ritüellerin Hristiyanlık öncesinden Hristiyanlık çağında 5.yüzyıla kadar tekrarlanmasındaki benzerliği takdirlerinize bırakıyorum.

Benim kanaatim, Sümerlerde tanrıların oturdukları bulutların üstündeki tepeye Ezida, Greklerin tanrılarının aynı değerdeki tepesi de Olimpos’tu, örnekleri sıralamak yer ve zaman alacağından ve konuyu dağıtacağından dolayı kısaca bütün eski dinlerde tepeler kutsaldır. Heredot’un yazdığına göre Teke Tanrı İbadetini Yunanlılar Mısır’dan almışlardır. M.Ö.4.yy.larda Büyük İskender imparatorluğu çağında da İskender’in tanrısı Pan Roma’ya geçmiş ve Satürn’ün torunu satir FAUNUS adını almıştır.

İleriki dönemde Mısır’ın 180 derece zıt yönlere bakan boynuzları olan Ptah’tan esinlenilerek “İNSAN ŞEKİLLİ, ÖNE VE ARKAYA BAKAN İKİ YÜZÜ İLE JANUS haline getirilmiştir. Hristiyanlığa kadar bu Janus ibadeti sürmüştür. Çünkü Romalılar, Mısır-Arap-Grek geleneklerinde yapılan, sokak ortasında bir ağacın etrafında çember olarak toplu cinsel ilişki ayinlerini glünç bulup kaldırdıkları gibi, ileriki dönemde pasif eçcinselliği, tümüyle eşcinselliği ve birinci, ikinci derece akraba ve çocuklarıyla evlilikleri de yasaklayacaklardır. Bunları sırası geldiğinde okuyacaksınız.

Sonuç olarak, Roma’nın Lupercalia Kurban bayramlarında yaptıkları teke kurbanı ritüelleri de Grek hakimiyeti kalıntıları olabilir. Çünkü, Roma’ın imparatorluk olması M.Ö.117-27 yılları arasında gerçekleşmiştir.

Rüya Yorumunda Keçi;
Keçi

Havanin güzel olacagini haber veren hayvandir. Bir keçinin saldirisina ugradiginizi görmek, etraftaki insanlara dikkat edilmesi gerektigi anlamina gelir.

Kecı

Keçi görmek inatçilikla yorumlanir. Kirmani ye göre; Rüyasinda bir keçi buldugunu veya bir keçisi oldugunu görmek, koyun gibi yorumlanir. Teke görmek de aynidir. Erkek oglak, yani keçi yavrusu görmek, evladi olmaya; yemek için olmadigi halde bir oglak kesmek, çocugunun ölümüne; yemek için kestigini görmek, evlat malindan faydalanmaya; bir oglagi kesildigini görmek kötüye; kendisine oglak eti verildigini Çok mala isarettir. Hz. Ali ye göre; rüyasinda bir erkek oglagi kulagindan tutup evine getiren ve orada keserek etinden yedigini gören, kirk yil fakirlik çeker, disi oglak evlat ile tabir olunur. Bir baska rivayete görede: Rüyada keçi görmek, cahil, inatçi ve ahmak bir kimseye isarettir. Bazi tabirciler keçi dini bütün ve saglam bir kimseye isarettir, demislerdir. Ayrica Bak KOYUN VE KEÇI
Keçi

Dişi keçi kadına, çocuğa, emlake, tarımcılığa; Keçi sağmak rızık teminine, güzel ilişkiye, ilm i siyasete, insanlara mudara yapmaya, Erkek keçi (teke) tedbir sahibi kimseye, şerefli ve muteber bir adama, Erkek oğlak evlada, onun eti mal ve dünyalığa, yemmek maksadı dışında erkek oğlak kesmek çocuğun vefat etmesine, Erkek oğlağı kulağından tutarak eve götürmek ve orada kesip etinden yemek kırk yıl yoksulluk çekmemeye, Keçi tersi şerefli bir kimsenin malına, keçinin kılı mala, Dişi oğlak kız evladına, eti mal elde etmeye delalet eder. (Ayrıca Bakınız; Dağkeçisi, Teke.)

Keçi görmek muradınıza ereceğinize işaret eder. Bir keçinin saldırısına uğradığınızı görmek, etraftaki insanlara dikkat edilmesi gerektiği anlamındadır.Keçi sütü içmek emeklerinizin karşılığını alacaksınız demektir

Keçi görmek muradınıza ereceğinize işaret eder. Bir keçinin saldırısına uğradığınızı görmek, etraftaki insanlara dikkat edilmesi gerektiği anlamındadır.

Eğer bir keçinin saldırısına uğradığınızı gördüyseniz, işyerinde rakiplerinize dikkat etmeniz gerekiyor.

İyi niyetli, ama kuşkucu ve aksi arkadaştır.

Havanın güzel olacağını haber veren hayvandır. Bir keçinin saldırısına uğradığınızı görmek, etraftaki insanlara dikkat edilmesi gerektiği anlamına gelir.

Havanın güzel olacağını haber veren hayvandır. Bir keçinin saldırısına uğradığınızı görmek, etraftaki insanlara dikkat edilmesi gerektiği anlamına gelir.

http://ruyatabiri.mollacami.com/islami-ruya-tabirleri/keci-gormek-tabiri-yorumlari.html

 

Muhammet’in kitabında İncil’den kasıt, Süryanice/Aramice olan İncildir. Bu İnciller de Nasturi, Süryani ve Sabi İncilleridir. Ama kesinlikle Grek İncilleri değildir.

Okuyalım;

İncil’de Hazreti Muhammed’e Ait İşaretler

İbn-i İshak der ki: Meryem oğlu İsa’nın, kendisine Tanrı tarafından gönderilen İncil’de zikrettiği Tanrı   elçisinin sıfatı, onun kutsal kitabından İncil’i ayırıp yazan Yuhanna’nın Tanrı elçisi hakkında tesbit ettiği şeyler bana ulaştı. İsa (İncil’de) şöyle demiş: Beni sevmeyen, Tanrıyı da sevmemiş olur. Ben onların katında benden önce kimsenin yapmadığı işleri yapmasaydım onların hiç bir suçları olmazdı; ama onlar şimdiden şımarıp bana ve Tanrıya üstün geleceklerini sandılar, fakat ilahi kanunda söz muhakkak yerine gelecektir. Onlar beni haksız olarak sevmediler. Tanrının göndereceği Munhamenna ve gene Tanrı tarafından gelen Ruhulkudus gelseydi o bana tanıklık ederdi. Siz de ederdiniz; çünkü eskiden beri benimle beraberdiniz.” Bunları size söyledim ki sonra şikayet etmiyesiniz.”

Muhammed Adının Anlamı

Burada geçen Munhamenna, Süryanicede Muhammed (Hamd edilmiş   = övülmüş) manasına gelmektedir. Bunun Rumca karşılığı Baraklitus‘tur.”S-147

Ayrıca şahsen dikkatimi çeken bir konu da yıllardır örencilik hayatımdan başlayarak okuduğum çok sayıda Türkçe ve İngilizce kaynakta, peygamber Muhammet’ten önce ve onun çağında “Muhammet” adının hiç geçmmesidir.

Bu da, çok ilginçtir ve acaba bu adı kullanılması neyi hedeflemektedir anlayabilmiş değilim.

İbni İshak’ın belirttiği gibi “Arami” dilinde “Munhamenna” adını, Kureyşli Yezidi bir Arap olan Muhammet’in annesi niye seçmişti?

O da mı Nasturi Yahudi Hristiyandı yoksa anlatılageldiği gibi öneryile mi koymuştu?

Çünkü, onun gödüğü rüyayı peygamberlik olara yorumlayan Mekke Nasturi kilisesi baş keşisi amcaoğlu Varaka Bin Nefvel’in, yıllar önce bir haç sonrası dört akrabası ile, “yeni bir din bulma için” ayrıldıkları, Varaka’nın Nasrani olarak döndüğünü” yazdığı “Siretül Resülullah” kitabında “Muhammet, peygamber olacak da halkını kurtaracak” diye hayıflandığını ve halkın kurtarıcısı olarak görüldüğünü ve yazmıştır.

Tarihleri boyunca hiçbir peygamber gönderilmemiş Hicaz Araplarının bir peygamer beklentileri olduğu bu kitapta geçtiği gibi,bu kavmin tarih boyunca uyarılmadığını Yasin Suresi 6’da “Babaları uyarılmamış bir kavmi Kuran ile uyarmasamıydık?” ayeti tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır kendinden öneki Arap tefsircilerden derlediği blgiler ışığında şöyle tespit yapmıştır;

“…Bir kavmi ki, babaları korkutulmadı. Pek uzak dedelerine değilse de yakın babalarına uyarıcı, yani Allah korkusunu anlatacak peygamber gönderilmedi de onlar, o kavim gafil kimselerdir. Doğru yolun ne olduğundan, sonucun nereye varacağından haberleri yoktur.” Tespitini koyarken Kur’an ile sakın Arapların şereflenmelerini ortaya koymuştur.

 

Bakara 198 ayeti de Hac görevlerini anlatırken İslam öncesi “sapmışlar/sapkınlar topluğuğuydunuz” demektedir;

Bakara 2;198 Meali/Türkçesi- Rabbi nizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat’tan indiğiniz zaman Meş’ar-i Haram yanında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O’nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız.”

 

Tefsiri yani Açıklaması;(Uzun bir konudur, ben sadece, konumuz gereği olanı aldım.)

“…Çünkü namaz en büyük zikirdir. Bundan başka, ve Allah size böyle güzel hidayetler bahşettiği gibi, siz de orada vakfe yapıp, telbiye, tehlil ve dualarla, bilebildiğiniz güzel güzel zikirlerle O’nu anın. Bilirsiniz ya siz bundan önce sapıklıklar içindeydiniz. İman ve ibadetten haberiniz yok, ne yaptığını bilmez şaşkınlar topluluğundandınız…”

Ayetin de tefsirin de belirttiği sapıklıkları bundan sonra çokgeniş olarak inceleyeceğiz.

 

Muhammet adının Yunanca karşılığının Baraklitus olması ve bunun İbni İshak tarafından belirtilmeye gerek görülmesi bile Arapların Grek/Yunan kültürü olmadan kendilerini ifade edemediklerini göstermektedir.

Bir de Grek teke tanrısı Pan’a da Suriye’li Moabilerden aldıkları Hubel/Allah putuna teke şeytan olarak tapındıklarını daha kolay algılamamıza yardım etmektedir.

Görüldüğü gibi Süryaniler kendilerini Rum sayarlar ve Muhammet adının Grek dilindeki karşılığı da verilmiştir.

Mevcut Grek İncil’inde Yuhanna bölümünde böyle bir ayet yoktur. Uydurma olduğu kesindir. Ancak Sabilerin kitaplarında “Ahmet” adı da doğrudan “Arap Ahmet, Marsın kılıcı, kan dökücü Muhammet, şeytanın oğlu Muhammet” geçer.

 

Süryani ve Nasturi Hristiyanların kitabı Ginze Rabba’dan Okuyalım;

Yalancı peygamberler çıkardıkları iddia edilir;

“Onlar mescitler inşa ettiler, sahte peygamberlerin yanında durdular, onlara tapındılar. Bazıları “Biz peygamberiz” dediler, oysa bu yalandır ve şeytanları yücelttiler.

Sabiler Hz. Muhammet’e şu sıfatları yakıştırmışlardır;

 

“Arap Abdullah” (Abdula Arabiya/Arbaya)

“Büyücü/Şeytan Bizbat’ın oğlu Ahmet” (Ahmat bar Bizbat)

“Ruha’nın oğlu Muhammed” (Muhamat brah d Ruha)

“Arap peygamber” (Nbiha arbaya)

“Arapların kralı” (Malka d Arbaya)

Ginza ve Draşya d Yahya adlı kutsal metinlerinde Muhammet’in “düyaya çok kötülük getiren kişi”   olduğu, Divanı Abatur’da (S.29) ise “zarar yıkım çocuğu” şeklinde anılır.””

İşte Muhammet’e nasıl baktılarını okuduk.

 

İran Nasturileri Tomas, El Cezire (Mezopotamya) Nasturileri Barnaba İncilleri, Süryaniler Pşitto İncili okumalarına rağmen hepsinde peygamber Muhammet “Yalancı, sahte peygamberdir.

 

Oysa bu günkü Cinze kitabı, Süryanilerin okudukları 60 ve Nasturilerin okudukları 48 kadar kitap, 40 kitaptan oluşan Tevrat, 4 Grek İncil’i, Barnaba, Tomas, Habeş İncilleri ve 145 kadar İncil o zaman da vardı. Kullandığımız ve sayfalı kitap (Mushaf) yapmakta kullanılan Parşömen kağıt Muhammet’ten 620 yıl önce M.Ö.50’de Bergama’da Romalılar tarafından icat edilmişti. Araplar bu yüzden sayfalı kitaplara “Mushaf” diyorlardı. Madem ki melek Cebrail gelip sana okumayı öğretti, insan alır bir okur yani değil mi?

Mesela Tevrat’ta Üzeyir (Rahip Ezra, Tevrat’ı yeniden yazan) peygambere Tevrat’ta “Allah” denildiğine ben rastlamadım. Yahudiler de inkar ederler, başkalarının da bu ayeti bulduklarına tanık olmadım.

Demek ki Allah ta Cebrail de Muhammet’e okuryazarlığı öğretmeyi başaramamıştır. Aksi halde bu kadar Hristiyan kuşatmasında olan birisi bu kitapları ezberler. Ben dokuz yıldır İnternet’te blog yazarlığı yapıyorum ve okuduğum Tevrat, İncil ve diğer din kitaplarındaki olayların çoğunu üç yıldır okumamama rağmen hatırlayabiliyorum.

Muhammet’i ben şahsen oldukça embesil buluyorum. Yürümeğe başladığından beri Tevrat-İncil içinde büyü ve bu kadar ebleh ol. Ancak bu da Arap Muhammet’e yakışır. Aynen Yunus Emre’nin dediği gibi “Okumadan alim olanın, kitapsız bilgin olanın rehberi şeytan olmuştur”.

Ne kadar da doğru.

Kur’an’ın eskilerinin yakılıp, halife Osman zamanında yeniden yazılmasının da sebebi kesinlikle bu olmalıdır diyorum.

Peygamber Muhammet ve Kureyşliler üzerindeki Hristiyan kuşatmasını, Muhammet’in çocukluğundan beri peygamber olarak yetiştirilmesini delilleriyle verdikten sonra şimdi, Kur’an’a da geçen “peygambere dini birileri öğretiyor” iddiasına geçiyoruz.

M.S.II.yüzyılda tekrar eski gücüne kavuşan İranlılar (Sasaniler) bölgeyi Greklerden temizlemiş, Arap yarımadasında da kendi azınlıklarını yerleştirirken Zervanilik adındaki şeytana ibadet etmeyi emreden dinlerini de kabul ettirmişlerdi.

İslam öncesi peygamber Muhammet’in kavminin dini bu İran Zervaniliğini kendi geleneksel dinleriyle harmanlayıp iman ettikleri dinleri de Yezidilikti, ki Muhammet, kendisi de Ezdi kabilesinden olduğunu söylediği “Hüküm Ezd’dedir” hadisine bağlayarak siyer yazarları yazmaktadırlar;

“Emanet Ezd’dedir.” -Tirmizi,Sünen,no 3936-

“Ezd kabilesinden olanlar, Allah’ın yeryüzündeki aslanlarıdırlar. İnsanlar onları alçaltmak isterlerken, Allah onları yükseltir. öyle bir zaman gelecektir ki, kişi hep ‘keşke babam bir Ezd’li olsaydı, keşke anam bir Ezd’li olsaydı’ diyecek” -Tirmizi,no:3937-

Ezdiler (Farsça-Türkçe’de Yezidiler) ve diğer Çöl Araplarının “Azazel” adlı “Teke/Keçi” tanrılara tapındığını, M.Ö.VI.yy.da yani günümüzden “2.600” yıl, Hz. Muhammet’ten”1100” yıl kadar önce, Üzeyir peygamber, (Katip Ezra) tarafından yazılmış Tevrat’ın Levililer kitabında görüyoruz;

İsa’nın Azazel/Azazil şeytanı olduğunu temsil eden ve İncil soruları soran bir resim

Lev.16: 10 Azazel’e düşen tekeyi ise halkın günahlarını bağışlatmak için canlı olarak RAB’be sunacak. Onu çöle salıp Azazel’e gönderecek.

Lev.17: 7 İsrail halkı taptığı teke ilahlara artık kurban kesmeyecek. Bu yasa kuşaklar boyunca geçerli olacak.

D Not 17:7 “Teke ilahlar” ya da “Teke görünümlü cinler.”

Okuduğunuz ayetlerin kitabı Tevrat’ta çöl Araplarında ve Yahudilerde “Teke Tanrı” ya tapınma kesindir.

Hicaz Mecusiliği/Yezidiliğinden, Emevi Halifelerinden Mervan’ın soyundan Şeyh Adi tarafından üretilen Kürt Yezidilik dininde de tanrı bu “TEKE TANRI AZAZEL” dir ve adı “Azazil ve Tavus” olarak geçmektedir;

“İlk gün, yani pazar günü, Azazil adlı meleği yarattı; işte o, hepsinin başkanı olan Ta’us Melek (Tavuskuşu Melek) ‘tir.” Kitapları Mushafı Reş’in ayeti böyle demektedir. Aşağıda da okuyacağız.

İslam öncesi Kâbe’nin Hubel putu yani Allah da “Kadın memeleri  olan keçi başlı bir tanrıydı. Ya da Hubel Greklerin Lucifer’i Erkek Teke, kızı Uzza da Dişi Bafomet’di. Böyle kavramları da İslam öncesi Sabilik Sin Mezhebi geleneklerine göre “saf tutarak namaz kılıp, kurban kesen, oruç tutan” İngiltere, İskoçya, İrlanda ve kuzey Avrupa geleneklerinden okuyacağız.

Heinrich Kiepert’in Paflagonya Haritası. Snop-Kastamonu’yu almış

Anadolu Rumları buna “Bafomet” adıyla tapınıyorlardı. Tapınak Fahişe Kült merkezleri ile yaşadıkları bölge adlarında bunları görebiliyoruz. Paflagonya, Bafra, Bafa Gölü, Kıbrıs Baf şehirleri adını bu şeytandan alırlar. Bunlar, namaz, oruç, kurban her şeyi günümüz Müslümanları gibi yapıyorlardı. Bu gün Gürcüler, Ermeiler, Ruslar, Bulgarlar, Macarlar ve Kutsal İtttifak öncesi Alman kavimlerinde de bunlar vardı. Rönesans’ı başlatan Martin Luther böyle bir mezhepten gelmeydi. Yıldırım krkusundan tapınağa çilekeş rahip olarak endini adamıştı.

Dişi Şeytan Taus (karşılığı Bafomet) ile erkek şeytan Azazil’e (Karşılığı Lucifer) ibadet eden Yezidilerin bazılar iki, üç, bazıları beş vakit namaz kılıyorlardı. Günümüz Yezidi Kürtleri işte bu tanrıya yani Keçi Şeytan Azazel’e tapındıklarını kitaplarıyla ifade ediyorlar. Hem de, Yahudiler, Hristiyanlar ile Müslümanların tanrılarına “küfür ettiklerini” de belirtiyorlar.

Şimdi şu Kur’an’ın yetmiş sayfasını keçi nasıl yedi? Konusunu okuyalım;

(Alıntı’dır)

Nafî İbn-i Ömer’den nakleder ki: “Hiçbiriniz ben “Kur’an’ın tümünü öğrendim” demesin. Çünkü ne biliyor Kur’an’ın bir çoğu kaybolup gitmiştir. Sadece desin ki ben Kur’an’dan ortada olan kısmını öğrendim”

El-İtkan (Suyûtî), c.2, s.25

“…Fakat Allah Kuran’ı koruyacağını açıkça belirtmiştir;

Hicr 9. “Şüphesiz o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.”

Taa ki o Mübarek keçi Kur’an’ın bazı ayetlerini yiyinceye kadar;

Aişe (r.anh) nakleder: “Recm ve büyüklerin on defa süt emzirmesi hususundaki ayetler benim yatağımın altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber’in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi.” (Kynk-Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mâce “Sahih Muslim”, Hadis 2634, c.1, s.625)

Mübarek keçinin yediği ayetler recm ile ilgili idi. Ayşe, Müslim ve Tırmızi’nin bize aktardığı hadislerde bu ayetlerin varlığından söz etmiştir;

“…Keçinin yemesi sonucu Kuran’dan çıkan taşlama ayetini Ömer Kuran’a tekrar sokmak istedi; ancak halkın dedikodusundan korktuğu için cesaret edemedi…” (Buhari 53/5; 54/9; 83/3; 93/21; Muslim, Hudud 8/1431; Ebu Davut 41/1; Itkan 2/34).

Kenz-ül Ummal’da Ömer b. Hattab’ın Müsned’inden naklen, Ömer’in Hüzeyfe’ye şöyle dediği nakledilmiştir: Ömer b. Hattab bana dedi ki: “Ahzap suresinin (ayetlerini) kaç olarak sayıyorsunuz?” Ben de “72 veya 73 olarak” dedim. O da şöyle dedi: “Oysa (büyüklükte) Bakara suresine yakındı! Recm ayeti de onun içindeydi.”

 

Arşı Alayı Tutan Keçi Başlı Melekler…

kynk-Buhari-Kitab-ül Sitte- ,

Evrenin Yaratılış Bölümü Hadis 1687 Hadis kaynağı; Abbas İbnu Abdilmuttalib, Batha nam mevkide, aralarında Resulullah (sav)`ın da bulunduğu bir grup insanla oturuyordum. Derken bir bulut geçti. Herkes ona baktı. Resulullah (sav): “Bunun ismi nedir bileniniz var mı ?” diye sordu. “Evet bu buluttur!” dediler.

Yaratılış 15;9-Levililer 16:21,22; Levililer 17:7 ayetinde geçen TEKE ULUSLARI Levililer 16:21-“İki elini tekenin başına koyacak, İsrail halkının bütün suçlarını, isyanlarını, günahlarını açıklayarak bunları tekenin başına aktaracak. Sonra bu iş için atanan bir adamla tekeyi çöle gönderecek” 16:22:eke İsrail halkının bütün suçlarını yüklenerek ıssız bir ülkeye taşıyacak. Adam tekeyi çöle salacak.” Leviller 17;7: “İsrail halkı taptığı teke ilahlara artık kurban kesmeyecek. Bu yasa kuşaklar boyunca geçerli olacak.’”

 

Resulullah (sav): “Buna müzn de denir” dedi. Oradakiler: “Evet müzn de denir” dediler.

Bunun üzerine Resulullah (sav): “Anan da denir” buyurdu.

Ashab da: “Evet anan da denir” dediler.

Sonra Hz. Peygamber (sav): “Biliyor musunuz, sema ile arz arasındaki uzaklık ne kadardır?” diye sordu. “Hayır, vallahi bilmiyoruz!” diye cevapladılar.

“Öyleyse bilin, ikisi arasındaki uzaklık ya yetmiş bir, ya yetmiş iki veya yetmiş üç senedir. Onun üstündeki sema(nın uzaklığı da) böyledir.” Resulullah (sav) yedi semayı sayarak her biri arasında bu şekilde uzaklık bulunduğunu söyledi. Sonra ilave etti: “Yedinci semanın ötesinde bir deniz var. Bunun üst sathı ile dibi arasında iki sema arasındaki mesafe kadar mesafe var. Bunun da gerisinde sekiz adet yabani keçi (süretinde melek) var.

Bunların sınnakları ile dizleri arasında iki sema arasındaki mesafe gibi uzaklık var, sonra bunların sırtlarının gerisinde Arş var, Arş`ın da alt kısmı ile üst kısmı arasında iki sema arasındaki uzaklık kadar mesafe var, Allah, bütün bunların fevkindedir”

Hadis kaynağı, İslam mitolojisine de Teke/Keçi Tanrı tanrı kavramının geçtiğini, İslam öncesi kabul gördüğünden dolayı evrenin izahında kullanılmasını ve bize Sümer’in Enki’sinin Oğlak Burcu takımyıldızının da tanrısı olmasını hatırlatmaktadır.

Bafomet (Lat;Baphomet) adının çağdaş edebiyata girmesi, asıl adı Alphonse Louis Constant olan ama Elphas Levi Zahed adlı ünlü Fransız Yahudi büyü, Kabala ve gizli öğretiler uzmanının 1854’de Dogme et Rituel de la Haute Magie Kabala adlı kitabında geçmektedir.

Buna rağmen, Aramiler hakkında kaynak kabul edilen Edward Lepinski’nin “Aramean and Their Religions” adlı kitabında Aramilerin (Sabiler) Ürdün, Fırat nehirlerine batırılarak yaptıkları vaftizden başka, zeytinyağı ile ovularak vaftiz edildiklerini, böyle vaftiz edilenlere de “Ahmed” adının verildiğini yazar.

Günümüzde bile Yunan Ortodoks Hristiyanları hala zeytinyağı ile ovularak vaftiz olurlar. Yunanca “BAPHE=Vaftiz” ile “METİS=Ustalık” adlarının bileşiminden de Muhammet adının Latincesi olan “MAHOMET” üretildiği Tapınak Şövalyeleri ve onların ardılı olan Mason araştırmacılarınca iddia edilmektedir.

Bu etimolojik bilgiler ışında ülkemizde geçmiş Hristiyanlık öncesi çağlarda Teke Tanrı Dini kült merkezlerinin olduğu ve “Paflagonya olarak da bilinen Rize’den Üsküdar’a kadar olan Karadeniz bölgesinden başlayarak bazı şehirlerimizin adlarına bakalım;

 

Fahir İz ile H.C.HONY tarafından ilk, A.D.ALDERSON ve Fahir İz tarafından ikinci basımı hazırlanan ve Anka Ofset Ankara’da 1993’de basımı yapılan “The Oxford English Turkish Dictionary”  adlı İngilizce Türkçe sözlüğün 386’ncı sayfasında “Paphlagonia; Kastamonu Bölgesi”, Paph-ian; Venüs’e tapınmaya mahsus Pafos şehrine ait; Fuhşa ait; Pafos’lu Fahişe; Paphianos;Pafos şehri” karşılıklarına baktığımızda, Bafomet/Lusifer şeytanının “erilini” temsil eden Merkür, Mars, ve Güneş iken “dişilini” de Venüs, Jüpiter ve Ay olduğunu, Kastamonu’da da “dişil Bafomet Venüs ibadeti yapılan bu dinlere ait Tapınak Fahişeliği Dini izlerini görmekteyiz.

 

Öyle ki, Sümer’de Enki, Mısır’da Ptah, Sabilerde Ptahil gibi cinselliğe düşkün olarak Yunan mitolojisinde, doğduğunda, keçi başı ve keçi bacakları, ayakları ile kahkahalarla gülerek doğan Pan annesini korkutup kaçırmışsa da ömrünce Satir denilen perileri, hoşuna giden kadın ve oğlanları becermeye düşkün, tecavüzcü bir tanrı olarak yer almış, Latin dinine Faunus olarak geçmiştir.

Babil’de Küçük Ayı Takımyıldızına ortada duran Satir denilen keçi tanrı etrafında büyülü güçlere kavuşmak için “Dans edilen Keçiler” denilmektedir.

Sümer’in komşuları olan Kaldeliler, balık kuyruklu Keçi/Teke sembolünü benimsemişlerdir. Kaldelilerden sonra gelen Babil toplumunda Oannes (Yunus) ile Filistinlilerin Dagon’unun da Oğlak/Teke ile özdeşleştirildiğine rastlanılmıştır.

Burçlarda Oğlak dışarıyı, babayı, zıttı/dişili olan Yengeç de hileyi, anneyi temsil etmektedir.

 

Şimdi, Dişi Bafomet ve Erkek Lucifer şeytan ibadetleri hakkında dilimize çevirdiğim bir yazıyı okuyalım ve Hristiyanlık öncesi İrlanda, İngiltere, Avrupasında Bafomet ibadetinin nasıl yaşandığına tanık olalım;

Baphomet&Opfer

From Opfer, Fenrir Vol.II.No 2

 

Opfer sözü, sembolik veya başka değişle belirli ayinler esnasında yapılan kurbanı ifade eder. Genelde iki tür Opfer vardır;

1; dünya ve arzu edilen enerjiye ulaşılabilmek için Opfer/kurban gerektiren yer arasında Nexion yani bir YILDIZ KAPISI açmak için,

2; Bu yolla evrenin çalışacağına olan toplam inançlara atfen yapılır.

(Opfer’in üçüncü türü de ölüm ritüelleriyle birleştirilmişidir.)

Geleneklere göre ikinci tip, çağdaş zamanların terimlerinde ( bu da ileri medeniyet, teknoloji de gerektirmektedir) 17 yılda bir kozmik dengeyi alıkoymak için bir kez kurban gereklidir.

Seçilmiş olan onurlu bir (erkek) rahip olmalı ve katılan çok sayıda kadın ruhban arasında yapılmalıdır.

Bu katılım tipik bir “Hierosgamos” (İnanna’nın Dumuzi ile yaptığı TANRI/TANRIÇA İLE Kul’un cinsel birleşmesidir) ayinidir ve bu birleşmenin ürünü olan döle büyük onur verilecektir. Ayinin içinde Opfer/kurbanın başı kesilir ve gündüz ve gece herkese gösterilir (Bu gelenek uzak geçmişte daha uzun sürüyordu). Ayin kutsal yerin dışında taştan çemberler içinde veya yüksek tepelerin başında icra edilmeye başlanır.

Seçilmiş olan, var oluşun nedensizliğini paylaşan kurban olması ve bu nedenle ölümsüz olması yüzünden muktedirdir. Her ne kadar ileri ki çağlarda gönüllü olmadığı kolayca düşünülse de bu “Gönüllü Kurbanlık” olabilmektedir.

Geleneksel olarak bu tarz Albion (eski İngiltere çağı)a kadar uzanır ve bu ayin özünde umum önünde, yapılmasına rağmen daha çok gizlenen bir ayindir.

Bafomet’e ERKEK kurbanı ritüeli

Bu geleneklerin (Opfer ile sonra eren geri çağırma ayinleri), erken çağlardaki özlerini yansıtan (sözler, ilahiler) dışında günümüze kalanlar nedir ki?

Bu öz, Karanlık Tanrıça Bafomet’i temsil eden Yeryüzünün Hanımefendisinin rolü olarak uygulanmış olabilir.

Kurban/Opfer, Bafomet içindi ve bu yüzden de Erkeklerden seçilirdi. Aslında bütün ayin (Geri çağırma), Yeryüzünün Hanımefendisi/Tanrıçasını onun karanlık, zalim ve kötü kişilikli görünümündeki Karanlık Tanrıçayı kutlamak olarak görülebilir. Kesik başı, Bafomet ibadetiyle birleştiren, Bafometi temsil eden geleneksel din, Albion’dan kaynaklanıyordu.

Bafomet’i, “Lusifer/Şeytan’ın gelini olarak tanımlamak, yeryüzünün bağlı olduğu Karanlık Tanrıları temsil eden Şeytan/Şeytanların adlarının kullanıldığı 10.cu,11.nci yüzyıllara uzanır.

Albion’da erken Hyperborean (Eski Yunan tanrıları çağı) çağlarında ışık ve karanlık arasında ahlaki belirginliğin olup olmadığını hatırlamak önemlidir; İkisi, aynı şeyin farklı görünümleri olarak görülüyordu. Bu yüzden, Yeryüzünün Hanımefendisi (Tanrıça) olarak Bafomet’i (Karanlık görünüm) ve Gaya’yı (Toprak Ana) olarak biliyorduk. Bunun gibi “eril görünümünde “ Şeytan/Lucifer veya Diyonisus/Kabeyroy ve Apollo olarak algılıyorduk. Şimdi anlıyoruz ki bütün bu bilinçli/bilinçsiz semboller gerçeklik (gerçekliğin yeri=nedenli/nedensiz ortaya çıkışların yeri) üzerine nedensizce odaklanmış, usta olmayan bilinçlilik hali ile anlaşılabilecek Kader Ağacını barındıran yedi küreli yıldız kapısı (nexion) gibidir.

Bu yüzden Merkür, Mars, Güneş gibi erkek küreler ile Venüs ve Jüpiter gibi dişi (Satürn ve ötesi tahminlerin ötesinde kaostur) küreler, Merkür’ün küresi Lusifer/Şeytan’ın tekrar eden varlığıdır.

Bafomet ibadeti, dişil enerjilerin karanlık görünümüydü ve bu bağlamda ibadet, bilinç/anlamaya yönelik bütünleşmek için çabalamak demekti.

“Işık/Nur “ ibadetinin gününümüze kalan görünümü, Septenary (7 gök cisminin yarattığı 7 sayısına dayalı ibadet geleneği) geleneğinde “Aktlal Maka” dır ve Dokuz Açıdan oluşan biçimin doğasıdır. Bafomet ve Yeryüzünün Hanımefendisi ile birleştirilmiş geleneklerin Geri Çağırma Ayinlerinin özünde daha karanlık görünümler kalmıştır.

Tanrıçanın gerçek adının iki görünümünde de bize, Bafomet’ten önce genel olarak kullanılan “Darkat (Lilit’in erken şekli)” geleneklerde kalmıştır.

Azanigin” adı her nasılsa “Aktlal Maka” Işık/Nur/Gaya görünümünde olduğu gibiyse de bunlar 20.yüzyıla ait zanlardır, şivelerde yer almamıştır. (Karanlık) Tanrıça ibadetlerinin bazı görünümleri, Grek/Yunan zamanlarında esrarlı kültlerde (Kabeiroi, ve hatta Işığın Görünümü için Eleusis) kalmış, bunlar “dolaylı kalıntılardır” ve “doğrudan kalıntı” olan çağdaş Septenary/Yedili geleneği ise Albion’dan kalmadır.

Mısır yıldız falcılığında Oğlak Burcu temsili

“Bafomet” adının   kullanımı, onun resimli temsil edilme geleneğinin de uzandığı 10ncu veya 11nci yüzyıllardan daha eski değildir.

Eğer Bafomet adıyla anılmışlığ varsa da bunlara ait kayıtlar kaybolmuş veya kahybedilmiştir.

Bu yüzden “Işık/Nur” veya “Kötü/Karanlık’ın” erkek Lucifer/Şeytan tarafındaki bilinen emarelerini gösterecek belirtiler yoktur. Bu sonraki adlar 10.veya 11. yüzyıllar veya Lucifer’in kötü görünümü “Sapanur” ve sanıldığı gibi ona benzeyen “Karu Samsu” adlarından alınmış olabilir.

 

“Kötü Çağırıyor” tarzında, bir Opfer/Kurban etme çağrısı ile yapılan ayinlerin daha erken geleneklere dayalı ayinlerde görülüp görülmediği kesin değildir. Bütün olasılıklar içinde daha erken formları olmuş olsa bile bu ayinlerin 12. ve 13. yüzyıllardan gelmişlerdir.

Bazı “*Geri Çağırma Ayinlerinin (Ceramony of Recalling)” daha sonra ortaya çıkmış uyarlamalar olduğu bazılarınca düşünülmektedir.

Madonna’nın Super Bowl/Kutsal Kase Stadyumundaki Bafomet Seks ritüellerinden bir sahne

*(Geri Çağırma Ayini/Ceramony Of Recalling ayinleri gökte oturan tanrıyı/tanrıçayı tapınağa çağırma geri ayinidir. Yoldan çıkmış cüce veya dev şeytanlar göklerdeki mekanlarında oturduklarından, takipçileri yani müminleri insan, hayvan kurbanlar keserek, tahil, yemek adakları sunarak, aynı anda cinsel arzuları kabartan ve sünnet derisinden yapılma teflerle lirlerler, borazanlar ve zurnalarla yaptıkları ilahili, biseksüel cinsel ilişkilerin yaşandığı bereket ayinleridir. Tanrı geldiğinde ruhbanların başı olan kadın veya erkek ruhban ile ya da kral ile çiftleşir, doğan çocuk kutsanırdı. Büyüdüğünde en yüksek rahip, rahibe veya kral olurdu. Bu gün de elan tüm dini tarikatlarda farklı uygulamalarıyla bu gelenkler vardır. İlahili İslami zikir ayinleri de, Hristiyanların manastır ayinleri de bunların kalıntısıdır. Her gün sayısız çocuk, genç kız veya oğlan kaçırılarak veya bir şekilde topluma dahil edilerek kurban edilmektedir ve bunların failleri bulunamamaktadır. A.Yavuz.)

 

Kibele ayinlerindeki yamyamlığı temsil eden bir sahne

Black Mass (Kara Büyü Ayinleri. Böyle çevirmek en açıklamalı şeklidir diye düşündüm A.Yavuz) ayinleri (Şaraplı, zikirli, cinsel ilişkili, insan kurbanlı Geri Çağırma Ayinleri) “Kötü Çağırıyor” rumuzuyla yapılan ayinler zamanından kalma ayinler olduğu sanılmaktadır (Ve aslında bu ayin şekillerinin çoğu Şeytanın Kara Kitabında mevcuttur).

  1. yüzyıla ait, Şeytanın Kara Kitabı’nın bulunan Latince uyarlamasında Latince ilahiler ve ritüeller söylenilmiştir.

 

NOTLAR; Bu 17 yıllık dönem, önemi açısından ifade edildiğinde kesin değildir. Geçen birkaç on yıl içinde öne sürülen ama yanıltıcı olmayan bazı teoriler öne çıkmaktadır.

Aktlal Maka, Dokuz Açı Ayinlerinde, ormanda bulunan doğal bir pınar kadar doğal olan rahiplerin seslendirdiği bir ilahidir. Anlamı da “Yeryüzünün Akan Suları” demektir ve Gaya’nın (toprak ana) çocukları olan doğal dereleri anlatan bir ilahidir.

Bazen Kabiri olarak da söylenilen Kabeiroi’nin sırları gibi Helen çağı Yunanistanına ait ezoterik geleneklerle birleşmektedir.

Orijinal biçiminde “Sırlar” yeryüzünün anası Gaya veya Demeter ile ilişkilendirilmiş deniz ve   Griffinler (Aslan vücutlu, kartal kanatlı ve kartal kafalı mitolojik yaratıklar) biçiminde temsil edilmiştir. Ezoterik geleneklere göre sırlar, sürekli şekil değiştiren Karanlık Tanrılar ile ilişkilendirilmiştir. Demeter’in, kutsal evlilik, kadın, Gaya ve bilincin farklı biçimleriyle şekillendirilmiş olabilen çeşitli ayinlerde, ilk Başlatıcılarının olan bir bireyin elinde gösterdiği kristal (Sonraları Mısır Tebes’te Demeter’e Kutsal Kumru veya Güvercin şeklinde hürmet edildiği gibi) ile temsil edilen gelenekte yaptıkları yaptıkları gibidir. Bu biçim değiştirme, öteki Yunan Sır Dinlerinde ayinlerinde mitolojik olanının yanında bireysel bir gereklilik olarak uygulanmıştır.

Eleusis’de (Atina’ya 18 km uzaklıkta antik Grek şehri) Apollon elementini temsil eden, daha karanlık görünümde Dionisyoncu Kabeiroi geleneğinde bu gelenek bölünmüştür.

Bunun için Kabiri Ayin başlatıcılarının genelde birinden daha büyük suç işlemiş olmaları gerektiği söylenilmiştir.

Robert Seymor’un 1836’da yaptığı resimde Yılbaşı ayinlerinde Tekeye Binme Ritüeli

Kabeiroi’nin Sırları Ayinleri dervişlerince, sıklıkla dağlarda, insan bilincini açtığı, sihirli güçleri barındırdığı sanılan yer altı su kaynaklarında dervişliğin başlangıç aşamasına buralarda ulaşıldığına inanan Yezidilerin yanlış olarak yücelttikleri Karanlık Tanrılar uyarlamaları gibi çeşitli inanışlarca yerine getirilmiştir.

Grekler, Kabeiroi’yu “Büyük Tanrılar” olarak anmışlardır.

 

Order of NİNE Angles

(Dokuz Açı Düzeni)

 

BAPHOMET, ADI ÜSTÜNE BİR NOT I

 

Bafomet adı, geleneksel şatanistlerde bazen düşmanlarını kanlar içinde yıkayan ve bu yüzden lekelenmiş olan “Kan’ın (Anası veya) Hanımefendisi” olarak kabul görmektedir. (Geri Çağırma Ayinlerine bakınız)

Bafomet/Tavus rahip kellesi ile

Yedili Sistemde Bafomet, Yeryüzünün Hanımefendisidir ve altıncı küre Jüpiter ile Samanyolu galaksisinin ve Kuğu Takım yıldızının en parlak yıldızı olan Deneb/Cygnus/Kuğu ile ilikilendirilmiştir.

Bu yüzden o, (Dokuz Açı Düzeninde) büyülü olan bir duygudur, “Yeryüzü Kapısı’dır” ve (kötü kabul edilmiş doğasına karşın doğal yansımasında) üçüncü küre Venüs ile Antares (Akrep takım yıldızında ikili bir yıldız) yıldızıyla ilişkilendirilir. Ezoterik geleneklere göre günümüzden 3000 yıl kadar önce Albion’da yapılan ayinlerde Antares, Mayıs ayının ortalarından sonuna kadar görünürdü ve bazı kutsal silindir taşlardaki yazılarda “Antares için saf tutuldu” yazılıdır. Aksine olarak Hanımefendinin (Bafomet) kötücül görünümüne yapılan ibadetler Sonbaharda Arctarus’un doğuşu ile ilişkilendirilirdi, Arktarus (Çoban takımyıldızının baş yıldızı, göğün üçüncü parlak yıldızı), “Kötücül Erkek” Görünümünde Bafomet’in ikinci küre olan Merkür olarak kabul edilirdi, bu daha sonraları Şeytan olarak tanımlandı.

Bu yüzden Agustos kutlamalarında, eşi ile veya (erkek eşi rolünü oynayan kötücül rahip ile) birleşmesini temsilen Kötü Hieorosgamos’du (ayinde tanrıça ile ilişkiye giren tapınak fahişesi). Bu geleneğe göre ayine katılan kötücül erkek Bafomet rolünü oynayan rahip fahişe cinsel ilişki ayini sonrası kurban ediliyordu.

Bafomet/Tavus/Tavus kuşu tasviri. Günümüz Kürt Yezidileri inancı

Bu nedenle Mayıs ayı kutlamaları “yeni enerjinin doğumunun (Cinsel birleşmenin çocuğu ile) kutlamasıydı. Bu Kötücül ayin geleneğiyle ilişkili olarak kutsal Arkturian ayini her 17 yılda bir yapılırdı. Günümüzden 3000 yıl kadar önce “Albion’daki kutsal mekanlarda Arkturus için saf tutuldu (Namaz kılma A.Yavuz)” denilirdi.

Orta çağlara gelindiğinde Bafomet, Şeytanın Gelini olarak saygı gördü, ve o zamandan beri dişil ve erkek biçiminde “Bafomet ve Şeytan” ifadeleriyle kullanılır oldu (En azından gizli kötücül geleneklerde).

Bu yüzden Bafomet’in Geleneksel Gösterilişinde sıklıkla, elinde rahibin kesilmiş başını (genelde sakallıdır) tutan çıplak, olgun bir kadın olarak sergilendi.

Tapınakçılar bazı boyutlarda bu kültü, gerçek ezoterik anlayışa ve kendi tercihlerine uygun olmaksızın gözden geçirip düzenlediler. Onu dişi, Yeshua’nın dişil, kanlı, kötücül görünümü olarak veya aksine özellikle şatanist olmayan bir fikirle benimsediler çünkü aslında Şatanist değildiler. Tercihen kendilerini, bağlı oldukları Gnostik/Karanlık kilisenin dahil olduğu görüşte “kutsal” kavramıyla başkalarından ayıran “kutsal savaşçılar” olduklarını görüyorlardı. Onların kurban olmaları, kendilerine özgü ayinlerde değil, savaş alanındaydı.

Bafomet imajı (Örn; E.Levi’nin) bozulmuş, akıl karıştıran, romantik bir hermafrodit figürü olması yanında, Hanımefendi ile Rahibin birleşmesi ve sonra kurban edilmesi esasına uygundur. Dişil Bafomet’in adının uygulanmasına eklenmiş son ek olan “akıl/bilgi” (erkek adın uygulanmasında da aynı şekilde) Gnostik anlayıştaki dişinin adındaki “akıl/bilgi” ile karıştırılmıştır.

Order of Nine Angles

Dokuz Açı Düzeni

 

BAFOMET ADI ÜSTÜNE BİR NOT II

 

Bafomet adının kökeninde, bu gün her ne kadar dikkate alınan, gerçek olarak görülmese de bazı geleneklere ait kayıtlar vardır.

25 Temmuz 2015’de ABD Detroittie açılan Bafomet heykeli

Bu geleneksel köken, Heredot’un (2:137 ff) kaydettiğine göre Grek Ay Tanrıçası Artemis ile ilişkilendirdiği Mısır tanrıçası Bastet’den adını alır. Bubastis,Osiris ve İsis’in kızı olarak sayılır ve kedi başlı dişi kadın olarak temsil edilir, kedi onun kutsal hayvanıdır.

Artemis (Kült Merkezi Efes’tir. M.Ö.550’lerde “Işık/Nur Getiren” tanrıça olarak tapınıldı.) aşktan etkilenmeyen, Apollo’nun ikizi kız kardeşi olarak sayılmıştır (Ay tanrıçası olarak sayılması da sonraları Apollo’nun Güneş ile ilşkilendirilmesiyle olmuştur.). Apolo gibi sık sık insanlara veba, ölüm gönderir ve kurban ile yatıştırılırdı.

 

Pitagoras’a göre;

a; (Iamblicıs Theologumena Arithmeticae 31) de geçtiğine göre adı BouBaoteia “5=Beş” demekti ve Pentagram (Beşgen/Beş köşeli yıldız) ile ilşkiliydi(?).

b; Tapınakçılar Bafomet adına, kedi biçiminde olan tanrı olarak ibadet ettikleri söylenir.

***

Yukarıda kayıt edilmiş olan gelenek Bafomet’in dişil ilah olduğunun anlatıldığı I.bölümde tanımlanmışsa da bu güne kadar kayıt edilmemiştir.

İki kaydın da doğru olabilecekleri gibi I. Bölümde bahsedilen kan içinde kalmış, “lekeli/boyalı” anlamındaki Yunanca adından Bafomet adı gelmiş olabilir, addaki son ek “anne” veya “hanımefendi” anlamlarında kullanılabilir (Iamblicus ‘De Mysteriis).

Bafomet adı, adına kutsal kediler kurban edilen, adları Bastet/Bubastis olarak bilinen “karanlık” (Ay gibi) tanrıça için tanımlayıcıdır. Bu nedenle Artemis /Bastet şeklinde doğanın “karanlık” yanını temsil eden dişil tanrıça olarak (yaygın olarak geleneklerde de gözlendiği gibi) hürmet edildi ve bu gün de elan hürmet edilmektedir.

Kötücül gelenekte hürmet edilen Bafomet, Lucifer/ Şeytan’ın gelinidir (Yukarıda okuduk, İsa’nın da öğrencileri yani 12 havarisi de onun gelinidir, tüm Hristiyanlar ve Yahudiler de onun gelinidir.Yavuz) bu da Apollo’nun sıklıkla Lucifer (Nur/Işık getiren, İlluminatör/Aydınlatıcı) olarak kabul edilmesine uygundur; Artemis, Apollo’nun (kız kardeşi) dişil formudur.

Burada hatırlanması gereken Apollo ve Artemis bu dünya dışına ait değillerdi (klasik çağ tanrıları romantikleştirilerek yorumlanmışlardır) ve ahlaki ve yüce ve sıklıkla “ölüm ve karanlık”; ikisi de “kötücül” ve “Nur/Işık” olabilirdiler.

 

Order of Nine Angles

Dokuz Açı Düzeni

 

BAFOMET ADI ÜSTÜNE BİR NOT III

 

SOSYAL MEDYADA YER ALAN BİR IŞİD MİLİTANI RESMİ

Şimdilerde Kuzey İskoçya olarak bilinen bir bölgede bir tanrıçaya hürmet eden topluluğun geleneği anlatıyor. Bu topluluğun atalarının “The Picts”ler (Demir çağından erken orta çağa kadar bu bölgede yaşamış kabileler topluluğu. Dillerine de Pictish=Piktçe denilir) oldukları ve Oykel nehri civarında yaşadıklarına inanılırdı. Adlarının latinleşmiş biçimi, Ptolome’nin verdiğine göre “Smartae” yani “lekeli veya “bir şeye bulaşmış, batmış halk” demekti.

Bu halkın tanrıçasını kayıt etmediği biliniyor ama Gal metinlerinde “Rosemerta” adlı bir savaş tanrıçasına atıf yapılmaktadır. Adının tercümesi “Boyunca batmış Tanrıça” idi ve “kana batmış” demekti.

Smertae’lilerin ibadetlerinde, tanrıçalarının onurları adına kendilerini düşmanlarının kanına batırdıklarınının söylenebilmesi olasıdır.

İlginç olarak bu Smertae halkının yakın bölgesinde, aynı çağlarda yaşayan komşularının adlarının da tercüme edilmiş hali “Kedi Halkı”ydı.(Bknz; Adı Üstüne Bir Not II)

Order of Nine Angles

Dokuz Açı Düzeni

http://mbdodd.weebly.com/uploads/1/4/1/6/14162844/ona_-_baphomet_english.pdf

Bafomet ayinlerinin Hristiyanlık öncesinden günümüze uzantısını çeviri yazıda okuduk. Bu yazıda tanrıça Bafomet ve tanrı Lucifer’e 17 yılda bir yapılan “rahip/rahibe” insan kurbanını, bu tanrıların insan kanı isteyen vampirler, onlara tapınanların da güç, iktidar, zenginlik kovalayan, bunun için de her türlü caniliği yapan, insanlıktan çıkmış sapıklıklarını okuduk.

Ancak İslam öncesi Hicaz Araplarında insan kurbanı vardı ve peygamber Muhammet’in babası Abdullah da bir insan kurbanıydı;

Araplarda İnsan Kurban etme;

Hz.Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip’in ,Hz.Muhammed’in babası Abdullah’ı adak olarak Kabe’de Hubel Put’una (Allah) kurban etme olayı vardır.Annesi Fatıma ile kabilenin ileri gelenlerinin itirazları üzerine karşılığında bir bedel ödenerek Abdullah’ın kurtarılması için danışmaya karar verilir. Abdulmuttalip Abdullah ve bir oğlunu da alarak doğduğu şehir olan Yesrib’e (Medine’ye) gider.Aradığı kahin Hayber’e gitmiştir.Kahini bulurlar ve kadın olan bu kahin gece ruhlarla konuşup sabah bilgi vereceğini söyler.Sabahleyin de “insan karşılığı kan bedeli” miktarını sorar.Miktar “on devedir”.Develer ile Abdullah arasında ikisinden birini gösterecek şekilde   ortaya geçen falcı “kan bedeli” olan 10 deve ile kuraya başlar.10 kez Abdullah’ın kurban edilmesi yönünde ok gelir.11.kezinde ok develeri gösterir.Üç kez daha ard arda ok develeri gösterince “Tanrının kanaati” olarak kabul edilir ve Abdullah kurban edilmekten kurtulur ve 130 deve kan bedeli kurban kesilir. Hz.Muhammed de bu kan bedeli sonrası kurtulan babadan olmadır.Yani Yahudiler İbrahim ile insan kurban etmeyi bırakmışsa da İsmail soyu Mekke-çevresi Arapları ile diğer Arap kavimleri bu geleneği sürdürmüştür.

Kaynak E.Siraceddin. Hz.Muhammedin Hayatı.İnsan yayınları.Başbakanımız R.T.Erdoğan’ın damadının çalıştığı şirketin satın aldığı gazete olan Sabah tarafından “ücretsiz dağıtılan” bir kitap olduğunu belirtirim.

Oysa insan kurbanı Yahudilerde Yahudiden kurbanı İbrahim ile M.Ö. 1800 ile 2000’lerde, Zerdüştlerde M.Ö.V.yy.da, Hristiyanlar da M.S. 50’lede ve Roma ile 312 ve Bizans’ta 324’lerde kaldırılmıştı.

Bafomet ve Lucifer adlarına yapılan “Işık/Nur ibadetleri”nde namaz kılınması (saf tutulması) ile Sabilerin İslam ve Yahudilikten çok önce “Besmele”yi bilmeleri, Bafomet adı olmadan yapılan Albion, İskoçya, İrlanda, Efes, Eleusis ayinlerinde namaz kılınması, İngiltere kralı Opfa’nın “Besmele” yazılı para bastırması, Mısır Ptah, Sabi Ptahil, Grek Pan, Yahudi Molek ibadetlerinde insan kurban edilmesi, Davut peygamberden Bafometçi Masonlara, onlardan IŞİD militanlarına “kelle kesilmesi geleneği geçmişten günümüze bir geleneğin kalıntlarından başka bir şey değildir.

Çünkü bu kadar yakın akrabalık insana başka şey düşündürmemektedir.

Başka gelenekler de var.

Tapınak Fahişeliği geleneği, Tanrı ve Tanrıça ile cinsel ilişkiye girerek ondan bilgiler alan ve rahiplere bildiren, sonra da kellesi kesilen rahip ve rahibelerin varlıkları Sümer İnanna Dumuzi geleneğinden Babil İştar, Asur, Filistin Astarte, Lübnan El Lat, Hicaz El Uzza, Hint Kali, İran Anahita, Grek Artemis, Afrodit, Anadolu Kibele tanrıça geleneklerinin Bafomet ile sürmesi şaşırtıcı değildir.

Buraya kadar, Sümer, Babil, Mısır, Grek, Roma, Tevrat, İslam öncesi Hicaz ve Arabistan Mecusiliği olarak da bilinen 12. Yy. da Halife I. Mervan soyundan gelen Şeyh Adi’nin Kürtler için uyarladığı Kürt Yezidiliği dinlerinde “Teke Tanrı ibadeti’nin” var olduğunu ve neyi ifade ettiğini gördük. Bunun Yahudi, Hristiyan, İslam düşmanlığı ile bir bağı yoktur.

Sümer’in Teke/Yer/Su tanrısı Enki/Ea, evrendeki tüm bilgilere sahip, tanrılara güç veren Me’leri yazan ve tanrılara veren “Bilge/Sofia Tanrı” dır. Bunu ileri dönemlerde gene şeytan olarak anılan torunu İnanna, Sabilerde Er Ruha, İştar, Hicaz’da El Lat-El Uzza, Mısır’da İsis, Yunan’da Afrodit, Yezidi Kürtler ile Derezilerde Taus/Tavus v.b. olarak karşımıza çıkacaktır. Bu tanrı veya tanrıçaların tümü de göklerin esrarlı bilgilerine sahip “Bilge Tanrı veya Tanrıçalar’dır”. Hatta bazı Ortodoks İncillerinde bile İsa’dan “Bilge Rab Tanrı” olarak bahsedilmesinin sebebi de bu mitolojik kalıntıların Hristiyanlığa geçmesinden başka şey değildir.

Bu gün okuduğumuz Tevrat Babil sürgününden İran şahı Büyük Krus tarafından M.Ö. VI.yy.da kurtarılan Yahudilerin dini peygamberleri olan Rahip Ezra (Üzeyir peygamber) tarafından yazılmıştır.

Kürt Kur’an’ı Mushafı Reş’te Tavus/Bafomet sembolü Tavus kuşu

Muhammet’ten 1200 yıl kadar önce yazılan Tevrat’ta Çöl Araplarının “Ezazil/Azazil” adlı “TEKE ŞEYTAN’a” ibadet etmeleri, Yahudi tanrısı Yahweh’in bununla iyi geçindiğinden midir bilinmez Yahudilere  “Azazil’e de Teke kurban edin” emri vermesi, bu olaydan yüz yıl sonra yaşayan Anadolu Bodrum’lu tarihçi Heredot (M.Ö.484-425/413) ünlü eseri Historia’yasında Greklerin Teke Tanrı ibadetine kendisinden 800 yıl önce başladığını, bu dini Mısır Mendeslilerden aldığını yazmış

Heredot’tan 100 yıl sonra yaşayan Büyük İskender’in de Teke Tanrı Pan’a ibadet ettiğini ve sonunda kendisini tanrı ilan ettiğini, bu dini Avrupa’dan Afganistan’a kadar yaydığını, Tevrat’ın günlük ibadetlerinin bazılarını kaldırıp bazılarını değiştirdiğini okuduk.

Bu şartlarda tarih boyunca asla tarih yazmamış, toplama karışık kavimler olan ve bu yüzden de anlamı “karışık” demek olan Hicaz Arap toplumlarının belki de Mısır Tut/Lah zamanından beri veya daha önce Sümer’den beri Teke Tanrılara taptığı gerçeğini inkâr etmek akıl işi değildir.

Hele Enki’nin “karanlık Sulu Çukur’un (Abis/Abyss)” Bilge tanrısı Teke Şeytan olması, iki yüzlü Mısır’ın Ptah’ı ile ondan da uyarlanma Sabilerin Ptahil’inin da “karanlıklardan doğmuş şeytan ve melek Cebrail olmasının (Ginze d Rabba) Enki’nin “İki yüzlü” peygamberi İsimud’u andırması asla tesadüf değildir.

Son olarak da İfk davası olarak bilinen ve masumiyeti, Necm, Ahzap surelerindeki ayetlerle kanıtlandığı halde halife Ömer’in, “Muhammet öldükten sonra Ayşe’yi recm edeceğim” dediği iddiası üzerine haklı olarak korkuya kapılan Ayşe’nin recm ayetlerini, henüz izleri duran ve yüreklerden silinmemiş olan bereket ve Tahıl tanrısı “Hubel” veya Allah üzerine yıkarak yaptığı “Recm ayetlerini kaybetme” kurnazlığını açıklamasından doğan tartışmalarda da “TEKE TANRI İNANCI” da TEKE’ye hürmeti gösteren “mübarek keçi” ifadesi ile varlığına tanık olduk.

İSLAMİ TARİKAT ADIYLA 100 YILDIR MÜSLÜMANLARI ALDATAN NURCU YALANÜZZAMAN BİR YEZİDİ’DİR

Halife Ömer ne kadar inanmasa da yaygın olan inanç gereğince hala bereket ve Tahıl tanrısı Teke Şeytan Hubel veya Allah’ın verdiği ayetleri geri aldığı itikadına yenik düşmüştür. Bence de iyi olmuştur. Genç bir kadının ilkel bir gelenek yüzünden recmedilerek öldürülmesine şahsen gönlüm razı olmaz.

 

ŞEYH HADİ BİN MUSAFİR EL HEKKARİ EL EMEVİYYE

 

Bu da kendisini şeytan Azazil’in babası
Allah olarak ilan etmiştir.

Şeyh Hadi İbn Musafir El Hekkari El Emeviye (1070 Beka Vadisi (Lübnan)- 1162). Emevi Halifesi Mervan İbn El Hakim’in soyundandır. İran’ın eski dini olan Mecusilik-Zerdüştlük-Yezidilik olarak bilinen inancın Kürtlere has uygulamasını İslam öncesi Hicaz Yezidliği ile birleştirerek Kürt Yahudiliği de denilen Kürt Yezidiliğini kurmuştur. En eski inanışlardan olan Sufiliği incelediğinden Sufi olarak da bilinir. Mezarı Irak Sincar bölgesinde Laleş şehrindedir. Bu yer Yezidlerin hac yeridir. Yezidilerin Tavus Melek-Şeytan diye taptıkları, Kürt olmayan Emevi kökenli şeyhleridir. Uyanık Emevi şeyhi Hadi, kendi soyu olan I. Halife Hz. Ebubekir, Hz.Muhammed’in düşmanı amcası Ebu Süfyan’ın oğlu Şam Valisi Muaviye ve oğlu Halife Yezid’i de Kürtlerin TANRISI ilan etmiştir.

Daha sonraları Hakkari’ye gelerek yerleşmiş ve “El Hekkari” lakabını adına eklediğinden Şeyh Hadi Bin Musafir El Hekkari El Emevi adı ile anılmıştır. 1111’de yerleştiği Laleş şehrinde kurduğu tekkeye kendi adından türetilen “Adeviye Tekkesi” ve tarikatına da “Adeviye Tarikatı” denilmiştir.

Aslında kutsal kitap olarak yazdığı Mushaf-ı Reş (Kara Kitap’ta) ” Hz.Muhammed’i tanrısı şeytan Tavus’un “ Nurlandırdığını” onun nuruyla peygamberlik ettiğini, aslında kötü birisi olduğunu, Muaviye’nin onun kölesi olduğunu ve onun soyundan gelenlerin Muhammed’in neslini kurutacağına dayanan kehanetin anlatılmasına ve hatta Allah’ın Kızları olarak bilinen El Uzza’nin Halid Bin Velid tarafından öldürülmesinin intikamını, Muaviye’yle evlenen 80 yaşında bir kadının sabahında 20’lik bakireye dönüşmesi ve Halife Yezid ve babası Muaviye tarafından da Muhammed soyunun kurutulması nı anlatır.Bu durumda Müslümanlığının kabulünün olanaksız olmasına rağmen, Şeyh Hadi’nin gerek Emevi soyuna dayanması ,gerek namaz ibadetlerinin olması ve gerekse de Kürtlerin kaybedilmemesi için olsa gerek Sünni Müslüman tarikatı olarak kabul edildiğini görüyoruz.

Kynk1-Kreyenbroek, Philip G; Jindy Rashow, Khalil (2005), God and Sheikh Adi are Perfect: Sacred Poems and Religious Narratives from the Yezidi Tradition, Iranica, 9, Wiesbaden: Harrassowitz Verlag
2-Spät, Eszter (1985), The Yezidis (2 ed.), London: Saqi (published 2005)
3-Mushaf-ı Reş’in aşağıdaki tercümesi.

Yezidi (Şeytani) Kürtlerin Kutsal Kitabı;

4-MUSHAF-I REŞ (KARA KİTAP)

Cizre Mushafı Reş camisinde 1915’te Türk askerlerince
yakılmış şeytanın kitabı Mushafı Reş’in yanmış deri
sayfalarından kalıntılar.

Başlangıçta Tanrı, kendi yüce özünden Beyaz İnci’yi yarattı ve bir kuş yarattı ki adı Angar’dı. Ve İnci’yi onun sırtına koydu, ve orada kırk bin yıl oturdu.
İlk gün, yani pazar günü, Azazil adlı meleği yarattı; işte o, hepsinin başkanı olan Ta’us Melek (Tavuskuşu Melek) ‘tir.
Pazartesi günü Tanrı, Darda’il adlı meleği yarattı, ki o, Şeyh Hasan’dır.
Salı günü, İsrafil’i yarattı ki, Şeyh Şems’tir (Şemseddin) .
Çarşamba günü, Cebrail adlı meleği yarattı; o da Abu Bekr’dir.
Perşembe günü, Azra’ili yarattı ki, Secaeddin’dir.
Cuma günü, Şemna’il adlı meleği yarattı; o da Nasir’ed-Dindir.
Cumartesi günü, Nura’il adlı meleği yarattı, ki o [.Yedin-Fahr-ed-din’dir.] .
Ve, Melek Ta’us (Melek Tavus)’u onların başkanı yaptı.
Ondan sonra Tanrı, yedi göğü, yeryüzünü, ve güneşi ve ayı yarattı Fakat,Fahreddin İnsanı, kuşları ve canavarları ve tüm hayvanları yarattı.

Ve onları kumaştan elbisesinin cebine yerleştirdi, ve meleklerin eşlik ettiği İnci’nin üzerinden çıktı.Sonra yüksek sesle İnci’ye doğru haykırdı, bunun üzerine o da düşüp dört parçaya ayrıldı, içinden su fışkırdı ve okyanus oldu. Dünya yuvarlaktı ve bölünmemişti. Sonra Tanrı, bir kuş biçiminde Cebrail’i yarattı, ve evrenin dört bucağının yönetimini ona emanet etti. Sonra bir tekne yarattı ve onun içinde otuz bin yıl kaldı, ondan sonra Laleş’e geldi ve orada oturdu. Dünyanın içinde haykırdı, ve deniz katılaştı ve kara ortaya çıktı ama sallanmaya başladı.Bu esnada Cebrail’e, Beyaz İnci’nin iki parçasını getirmesini buyurdu, parçalardan birini yeryüzünün altına yerleştirdi, öbürünü de Göklere kapı olarak kaldı. Sonra onların içine güneşi ve ayı yerleştirdi, onların kırpıntılarından da yıldızları yarattı, ve onları göğe süs olarak, astı. Ayrıca yeryüzünü süslemek üzere meyveleri olan ağaçları, bitkileri ve dağları yarattı. Halı’nın üzerine Taht’ı yarattı.
Sonra, büyük tanrı dedi ki Ulu Tanrı: «Ey Melekler, Adem’le Havva’yı yaratacağım, onları insan yapacağım, ve ikisinden, Adem’in özünden Şehar bin Cebr olacak; ve ondan tek bir halk türeyecek yeryüzünde; Azazil’in, yani Ta’us Melek’in Yezidi soyu olacak.

Sonra,Laleş dağında oturmak için gelmiş olan Şeyh Hadi Bin Musafir’i gönderdi.
Sonra Tanrı, Kara Dağ’a indi ve 30 bin melek yarattı.Onları üç sınıfa ayırdı.Melek Tavus’a teslim edilip ,onlarla göğe yükselinceye kadar kırk bin yıl ona ibadet ettiler.

Bu sırada tanrı kutsal şehir Kudüs’e indi ve Cebrail’e, dünyanın dört bucağından toprak,yani dört temel element olan toprak, hava, ateş ve su getirmesini buyurdu:. Onu yarattı ve kendinden içine bir ruh koydu. Sonra Cebrail’e, Adem’ Cennet’e kadar eşlik etmesini,orada meyveyle bütün yeşil bitkileri yiyebilmesini,ancak buğday yememesini söylemesini emretti.Adem burada yüzyıl kaldı.

 

Mushafı Reş’in İngilizce baskısından bir
sayfa resmi

Bunun üzerine Tavus Melek, Tanrıya “-Adem’e tahıl yemesi yasaklanırsa nasıl üreyip çoğalacak ve nesilleri olacak diye sordu? Tanrı ona “-Bütün meseleyi senin ellerine bırakıyorum” dedi. O zaman Melek Tavus, gidip Adem’e sordu: “-Hiç buğday yedin mi?
O da yanıtladı: “-Hayır; Tanrı bana yasakladı!” dedi.
Melek Tavus onu cevapladı.”-Buğdaydan yersen her şey senin için çok daha iyi gidecek.!”

Adem yedi ancak karnı yedikten hemen sonra şişti, ve Ta’us Melek onu Cennet’ten çıkarıp, bıraktı, ve göğe çıktı. Adem, vücudunda çıkış yeri olmadığından karnının şişkinliğinden rahatsız oldu ve acı çekti.Bu yüzden Tanrı bir kuş gönderdi, anüsünü gagalayarak bir çıkış deliği açtı, böylece Adem içindekini salıverdi.

Böylelikle Cebrail yüz yıl uzak kaldı,ve Adem üzüldü,ağlıyordu. O zaman Tanrı; Cebrail’e Adem’in sol koltuk altından Havva’yı yaratmasını emretti.

Havva ve bütün hayvanların yaratılışından sonra Adem ile Havva,insan neslinin hangisinden geldiği konusunda anlaşamayıp tartıştılar durdular.Her birisi insanların kendinden ürediğine inanmak istiyordu.Bu tartışma hayvanların çiftleşerek saygın soylarını üretmelerine tanık olmalarından kaynaklanmıyordu.Bu tartışmaların sonunda Adem ve Havva tohumlarını bir kavanozun içine boşaltmaya,üstünü kendi mühürleriyle kapatıp, ve dokuz ay beklemeye karar verdiler.Sürenin tamamlanmasından sonra kavanozu açtıklarında biri erkek biri kız iki çocuk buldular.
Bu iki kişiden Yezidiler türemişlerdir.

Havva’nın memelerinde çürümüş pis koku yayan kurtlardan başka hiçbir şey yoktu.Ve tanrı çocukların uzanarak emebilmeleri için Adem’de büyüyen meme uçları bitirdi.Erkekte meme ucu olmasının sebebi budur.

Bundan sonra Adem Havva’yı bildi (Cinsel İlişkiye girdi) ve biri erkek diğeri kız iki çocukları oldu.
Yahudiler,Hıristiyanlar ve Müslümanlar ve diğer milletler bu ikisinden oldu.
Adem’den olan ilk babalarımız,Set,Nuh ve Enoş’tu (Adil olan).

Kadının kocasının-erkeğin bir parçası olmasının inkâr edilmesi üzerine tekrar bir tartışma çıktı.Erkek kadının karısı olduğunda ısrar ediyordu.Her nasılsa tartışma yatıştı ve soyumuzun “Adil Bir’i” yasal olarak yapılan her evliliğe şahitlik için boru ve davul çalınmasını ferman buyurdu.
Sonunda melek Tavus,yarattığı soyumuz (Yezidiler ) için yeryüzüne indi ve birilerini bizler için kral ilan etti.

Bu krallar eski Asur Kralı Nisruç (ki o Nasır-ed-din’dir) ve Kamuş (o da, Sultan Fahr-ed-Din’dir) ve Artemus (ki, Sultan Şems-üd- Din’dir) adını taşıyorlardı. Bundan sonra iki kral tarafından yönetildik; birinci (224-272) ve ikinci Şapur (309-379) adlı. bu kralların yönetimi yüz elli yıl sürdü ve onların soyundan gelen Amir’lerimiz bizi bugüne dek yönetmişlerdir. Ama biz dört tanesinden nefret ettik.

İsa yeryüzüne indiğinde dinimiz “paganizm’di” (Çoktanrıcılığa dayalı putperest inanışlar).
Kral Ahab aramızdaydı.Ahab’ın tanrısı Baalzebub adıyla anılıyordu.Günümüzde biz onu “Pir Bap” olarak anıyoruz. Babil’de Bahtunasar adında bir kralımız vardı,diğeri olan Ahşuraş da İran’daydı bir diğeri de İstanbul’da Agrikalus adındaydı.

Yahudiler,Hristiyanlar ve Müslümanlar bize karşı savaştılar ve tanrının izniyle de boyun eğdiremediler ve onlara galip geldik.O bize ilk ilmi öğretti.Bu öğretinin ilki;
Yeryüzü ve cennet yokken resmen size yazdığımız gibi tanrı denizin üstündeydi.Kendisine bir tekne yaptı ve onun içinde Kunsiniyatta (Sır söz, muhtemelen sulardan olan evren),kendi kendisinden hoşlanarak seyahat etti.

Sonra bir Beyaz İnci yarattı ve onun üzerinde “kırk yıl” hükümranlık etti.Zamanla inciye kızdı ve onu tekmeledi ve onun çığlığından dağlar şekillendi,tepeler onun harikalarından, gökler ise dumanındandır. Tanrı göklere indi ve onu sağlamlaştırdı,sütunsuz inşa etti.Sonra yere tükürdü,eline bir kalem aldı ve bütün yaratılışı yazmaya başladı.
Başlangıçta,kendisinden ve kendi ışığından altı tanrı yarattı,yaratılışları bir ışıktan bir ışığın doğması gibiydi.Ve tanrı dedi ki;-“Ben,şimdi gökleri yarattım ve sizler de kalkın içinde bir şeyler yaratın!”

Bunun üzerine ikinci tanrı,indi ve güneşi,üçüncü ayı,dördüncü, göklerin kubbesini,beşincisi farg’ı (Venüs,sabah yıldızı),altıncı,cenneti,yedinci de cehennemi yarattı.Daha evvel söylediğimiz gibi bundan sonra da Adem ile Havva’yı yarattılar.

Ve bildiklerimizin ötesinde Nuh tufanından önce dünyada bir başka tufan daha vardı.Şimdiki soyumuz barışın kralı,onurlu bir kişi olan Naumi’den gelir.Onu Melek Miran diye çağırırız.Diğer bir soyumuz,babası tarafından horlanan Ham’dan gelir.

Gemi Musul’a beş fersah (30 km) mesafedeki Ayn Sifni köyünde durdu.İlk tufan Adem,Havva ve diğerlerinin soyundan olan Yahudiler,Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından alaya alındı.

Diğer yandan önceden de söylendiği gibi biz de yalnız Adem soyundandık.İkinci tufan soyumuz olan Yezidilerin üzerine gelmiştir.Sular kabarıp gemi yüzdüğünde,karaya doğru gitti ve bir kaya tarafından delindiği Sincar dağı üzerine geldi.Yılan,bir kek gibi şekil alarak deliği kapattı.Sonra gemi hareket ederek Cudi dağı üzerinde durdu.

Derhal yılan türleri arttı,insan ve hayvanları sokmaya başladılar.Sonunda yakalandı ve yakıldı. Küllerinden pireler oluştular.Tufandan bu güne kadar yedi bin yıl geçmiştir. Her bin yılda bir tanrının oturduğu yerden yedi tanrıdan biri dünyaya inerek devletler,yasalar ve kurallar koydular,sahip olduğumuz her kutsal yerde bizimle kısa süreli olarak kaldılar.

Son kez olacak bu gelişinde,önceki gelen tanrıların kaldığından çok daha uzun süre tanrı bizimle kalacak.Azizleri takdis edecek ve Kürt diliyle konuşacak.

Hatta O, Muaviye adlı hizmetçisi olan İsmail oğullarının peygamberi Muhammed’i,aydınlattı, O geldiğinde Muhammed doğru biri değildi ve ona baş ağrısı ile eziyet etti.Sonra peygamber, tıraş etmesini iyi bilen kölesi Muaviye’den başını tıraş etmesini istedi.O da aceleyle zorlanarak onu tıraş etti.Sonuç olarak tıraş ederken başını kesti ve kanattı,yere düşeceğinden korkan Muaviye,kanı diliyle yaladı.
Bunun üzerine Muhammed ;
“-Ne yapıyorsun Muaviye?” diye sordu.O da,”-Yere düşeceğinden korkarak kanı yaladım” dedi.
O da;
-“-Günah işledin Muaviye,senden sonra benim soyuma karşı çıkacak bir millete sahip olacaksın.”
Muaviye cevapladı;
“-Öyleyse dünya evine girmeyeceğim ve evlenmeyeceğim!”

Bir süre sonra tanrı Muaviye’ye bir akrep gönderdi ve onu ısırttı,yüzü yerinden çıkacak gibi şişti ve doktorlar ona “ölmesin” diye evlenmesini söylediler.Bunu işitince rıza gösterdi.
Ona çocuğu olmasın diye seksen yaşında bir kadın getirdiler.Muaviye karısını bildi ve sabahleyin bu kadın tanrının gücüyle yirmi beş yaşında bir kadın olarak ortaya çıktı.Sonra hamile kaldı ve tanrımız Yezid doğdu.

Fakat yabancı soylar,bu gerçekten habersiz olup,tanrımızın büyük tanrı tarafından horlanıp sürüldüğüne ve cennetten geldiğine inanırlar. Ona bu nedenle küfretmektedirler. (Küfür dediği, Müslümanların Euzubesmelesidir)

Evren doğumu ile
ilgili bir sayfa

Bunda hatalıdırlar. Ama biz Yezidi soyu,yukarıdaki yedi tanrıdan biri olduğunu bildiğimiz için öyle olmadığına inanıyoruz.Bu kişinin görüntüsünde ve biçiminde olduğunu biliyoruz.O sahip olduğumuz bir horoz şeklindedir.

Hiç birimizin onun adını,adını andıran Şeytan,Kaytan,Şer (kötü),Seth*ve benzeri sözleri ağzımıza almaya izni yoktur.
* (Şit peygamberin adı/nehir)
Ne de küfür anlamında Melun,Lanet,Nal (at nalı) ve benzeri sesleri veren kelimeleri,sözleri telaffuz etmemiz,tanrıya olan saygımız yüzünden yasaklanmıştır.

Bize hass (marul) haram kılınmıştır, çünkü kadın peygamberimiz olan Hasiye’nin adını anımsatmaktadır; kuru fasulye de haramdır, koyu mavi boya kullanmamız yasaktır; Yunus peygambere saygısızlık etmiş olmamak için, balık yememiz haramdır; Ceylanları da yemeyiz, çünkü onlar peygamberlerimizden birinin sürüsü olmuşlardır. Ayrıca, Şeyh ve müritleri, tavus kuşuna saygısızlık etmemek için, horoz da yemeyiz; çünkü tavus kuşu daha önce sözü edilen yedi tanrıdan biridir ve biçimi horozu andırır.

Yine, Şeyh ve müritleri, helvacıkabağı yemekten sakınırız. Bundan başka, ayakta işemek, ya da oturmuş haldeyken giyinmek, ya da Müslümanların yaptığı gibi helada taharetlenmek, ya da onların hamamlarında gusül etmek, bize yasaklanmıştır. Her kim bu yasaklara uymazsa kafir ilan edilir.

Ba’elzebub.(Nahl) Yezidi
Şeytanı
Diğer soylardan gelenler Tavus Melek’i sevmedikleri için bunları bilmezler.Bu nedenle O onları ne eğitir ne de ziyaret eder.
Fakat O aramızda oturur,(Şeyh kılığında) öğretilerini,kurallarını ve babadan oğula sürüp giden gelenekleri bize teslim etti. Sonra Melek Tavus göklere döndü.
Yedi tanrıdan birisi bilge Süleyman’a bir sancak yaptı.Ölümünden sonra krallarımız onu teslim aldılar.

Tanrımız barbar Yezid (Emevi Halifesi Yezid) doğduğunda bu sancağı büyük bir saygı ile aldı ve soyumuza bağışladı.
Bundan başka çok eski ve kabul edilebilir olan sancaktan önceki bir dilde söylenilen Kürt dilinde iki şarkı besteledi.
Bu şarkının anlamı;
“Elhamdülillah kıskanç tanrı” dır.

Onu söylerken yürümeden önce zilli tef eşliğinde zurna çalınır.Sancak Yezid’in tahtında oturan emirimizde kalır.Uzağa gönderildiklerinde Kavvallar,eski Asur tanrısı Nisruç-Şeyh Nasıreddin’i temsilen şey,büyük general ve emirin yanında kalır.

Sancakları kendi yöresinden olan Kavval eşliğinde biri Halataneye,biri Halep’e,biri Rusya’ya ve birisi de Sincar’a gönderilir.

Bu sancaklar,kavvallara antlaşma yapılarak teslim edilir.Sancaklar gönderilmeden önce Şeyh Hadi’nin türbesine,ilahiler ve danslar eşliğinde vaftiz edilmek üzere gönderilirler.Sancağı teslim alan herkes Şeyh Hadi’nin türbesinden bir miktar toz alır.

Onu nohut büyüklüğünde yuvarlak parçalar haline getirerek yolculuk esnasında karşılaştığı insanları kutsamak için onlara verir.
Bir kasabaya yaklaşıldığında kavval ve sancağı karşılayarak onurlandırmak için önden bir çığırtkan gönderir, iyi elbiseler içinde buhurlar taşıyarak hepsi etrafında dönerler. Kadınlar hep birlikte hoşa giden şarkılar söylerler. Kavval onu durduran kimseler tarafından eğlendirilir. Geri kalanları durumlarına göre gümüş hediyeler verirler.

Bu dört sancağın dışında tümünü yediye tamamlayan diğer üç sancak daha vardır.Bunlar kutsal yerde iyileştirmek amacıyla tutulurlar.Bunlardan ikisi Şeyh Hadi ve üçüncüsü de Musul’dan dört saat kadar uzakta olan Bahazeni köyünde kalır.Her dört ayda bir bu kavvallar seyahate çıkarlar.Birisi emirin nezaretinde seyahat eder.Her yıl birbirine benzemeyen bir düzen içinde seyahat ederler.

Her dışarı çıktıklarında gezginler kendilerini sumakla ekşitilmiş bir su ile yıkayıp yağ ile vücutlarını yağlarlar. Kendisine ait bir odası bulunan her put için bir lamba yakılır.Bu sancağa yakışan bir yasadır.

Yeni yılımızın ilk günü olan Sersalie yılın başlangıcıdır.Nisan ayının ilk haftasının ilk Çarşambasına denk gelir.O gün her evde et bulunmalıdır.Zengin olanlar öküz veya kuzu keserken fakir olanlar bir piliç veya benzerini kesebilirler.Bu etler yeni yılın ilk günü olan Çarşamba gününün akşamı pişirilmelidir.Gün bozulursa yiyecek kutsanmalıdır.

Yılın ilk günü ölmüşlerin ruhuna mezarları başında sadakalar verilir.
Bu günlerde küçük ve yetişkin kızlar toplanarak kırlardan kırmızı renk içeren çiçekler toplarlar.Üç gün boyunca evdeki insanların kutsandıklarını göstermek amacıyla kapılarına asarlar.Sabahları bütün kapılar kırmızı zambaklarla süslenmiş görünür.Kadınlar kapılarının önlerinden geçen ihtiyaç içindeki insanları mezar başında yapıldığı gibi doyurur. Kavvallar,ellerinde teflerle Kürtçe şarkılar söyleyerek mezarlığa giderler.Böyle yaparak para kazanırlar.

Yukarıda bahsedilen Ser Saile gününde (her yıl emirle ayarlanan),tanrıya komşu olacak kumanda eden bilgelere ilahiler ve şarkılar eşliğinde doğrulacak ondan önce her üzerine kabak fırlatılma bayramından hoşlanacak olan tanrı tahtında oturduğundan müzik aletleri çalınmaz.

Tanrı onları kendi mührüyle mühürler.Ve büyük tanrı,aşağıya inen tanrıya mühürlü kararını verir.Bundan sonra ona takdir ettiği kadarıyla güçlerini bahşeder.Tanrı,ibadet,oruç ve yardımseverlik gibi şeyleri tercih eder. Seyideddin gibi putlardan birisine ibadet etmek oruçtan daha iyidir.Oruca uygun olmayanlar, kış veya bahar aylarında oruçtan kırk gün sonra bir Köçeğe (*1) ziyafet verirler.Eğer köçek,”bu eğlence,sancağa verilen bir zekattır” derse, ona oruçtan muafiyet verilmez.
Eğer,herhangi bir vergi mükellefi yıllık aşar vergisini zamanında ödemezse, hasta oluncaya veya ölünceye kadar kamçılanır.Halk,köçeğin parasını,Yezidilerin soylarını korumaya yemin etmiş yılın adamının Roma ordusuyla savaşması için ödeyeceklerdir.

Her Cuma günü bir puta sunar gibi hediyelerini getireceklerdir.Bir hizmetçi,köçeğin evinin çatısından “Peygamberin oruca çağrısıdır” diye zamanında bağıracaktır.Herkes çağrıyı işittikleri an saygı ve hürmetle ve saygıyla dinleyecek,oldukları yerdeki toprağı veya taşı öpeceklerdir(Secde).

(Çatıdan yapılan çağrı-Bilal-ı Habeşi’nin çatıdan okuduğu ilk Ezan ve onu hürmetle dinleme ve secde ile toprağı öperek ibadet.Hepsi İslam’ın şartlarıdır.)

Kavvalın yüzünden jilet geçirmemesi için bu bizim yasamızdır. Evlenme çağında olanların, Koçağın (Köçeğin) evinden alınan bir somun ekmeği gelin ve damat arasında tam ortasından kesilerek bölünüp paylaşılmasıyla yapılan evlilik geleneğimizdir.

Çift,evliliklerinin kutsanması için ekmek yerine Şeyh Adi’nin türbesinden bir parça toz yerler. Yılın ilk ayı olan Nisan ayında evlilik yasaklanmıştır.
Bu kural kavvallara uygulanmaz.
Uygun olmayan kişi kavvalın kızıyla evlenemez.(Kast sistemi)
Herkes kendi sınıfından olanla evlenmek zorundadır.
Fakat emirimiz istediği sınıftan sevdiği herhangi birisiyle evlenebilir.

Uygun olmayan kişiler 10 ile 80 yaşları arasında evlenebilirler.Bir yıl bir kadınla evlenen gelen yıl bir başka kadınla evlenebilir.

Damat ve gelin arzularına göre geçtikleri yerlerde kutsal emanetlerin bulunduğu bir yeri,herhangi bir putu,eğer Hıristiyan kilisesinden geçerlerse orayı ziyaret edebilirler.
Damadın evine gelindiğinde,damat hakimiyeti altında olan kadına küçük bir taşla vurmalıdır.
Bundan başka bir somun ekmek gelinin başı üzerinde kırılmalı,yoksulluğu ve düşkünlüğü sevebilmesi için azar azar yemelidir.
Hiçbir Yezidi Cuma ve Çarşamba akşam ve sabahlarında eşiyle yatamaz.
Bu emre karşı gelen herkim olursa olsun kafirdir.

Bir adam komşusunun karısını, veya eski kendi karısını veya kız kardeşini veya annesini çalarsa ona başlık ödemek zorunda değildir.Çünkü o bir ganimet sayılır.

Kızlar babalarının miraslarından yararlanamazlar.
Genç bir kadın bir dönüm arazi fiyatına satılabilir.
Eğer evliliği ret ederse,kendi emeğiyle kazandığı bir miktar parayı babasına fidye olarak ödemek zorundadır.

Aslında bir çok gizli-açık anlatılan hikayelerle sürüp giden . Kitab-ı Reş’in burada sonu gelmiştir.

Türkçe’ye Çeviren:
Alaeddin Yavuz.
Sacred Books and Traditions of the Yezidiz, by Isya Joseph, [1919], at sacred-texts.com
http://www.sacred-texts.com/asia/sby/sby11.htm

Çağdaş dinlerin ortaya çıkmasına belki de bu dinlerin içerdiği ilkel gelenekleri artık insanların kaldıramamaları neden olmuştu. Ki bence de bu dinlerdeki ensest, pedofilik, kulamparalık, homoseksüellik, lezbiyenlik ve hayvanlarla cinsel ilişkiler içeren ve tapınaklarda cinsel ilişkiye geçilerek Sabilerde Cebrail veya Hay’dan  diğer dinlerde de o dinlerin tanrılarından veya haberci meleklerinden vahiy alma ayinlerinden, tapınağa gelir getirmek için ömründe her kadının en az bir kere gün boyu bir gümüş akçeye fuhuş yapma şartına dayalı ibadet ibadet geleneklerine bakıldığında durumun böyle olduğu görülür.

Günümüz küresel sermayesini elinde bulunduran Tapınak Şövalyelerinin torunları olan Mason Localarının bütün dinleri birleştirerek oluşturdukları ve bireyi “gününü ibadetle geçiren, sömürgeciliği sorgulamayan köle” haline getiren ve her ülkede o ülkenin dini veya mezhebinin “ılımlısı (Ilımlı İslam gibi)” olarak tanıtılan tek din aslında işte bu Teke Şeytan İbadetinin son uyarlamasıdır.

Bu konuda yapılan ve sıklıkla televizyonlarımızda gösterilen, “Hellboy” adlı filim de bu misyona uygun olarak çekilmiş bir filimdir.  Yukarıdaki bilgilerden sonra bunu düşünmeniz zor olmayacaktır.

 

HELLBOY FİLMİNDE ŞEYTAN İBADETİ;

 

Hellboy/Cehennemoğlanı

Hellboy (Cehennemoğlanı); Mike Mignolia’nın 2002’de yayınladığı The Amazing Screw-On Head kitabında Amerikan Sivil Savaşında yaşanan bir casusluk olayını işlediği kitabında yaratılan berbat bir karakterdi. Bir çizgi karakter olarak 1993 yılında yayınlanmaya başladı, binlerce dergi, kitap, resim koleksiyonu olarak sevildi. Gördüğü ilgi üzerine iki video oyunu olarak üretilmesini takiben Hellboy;Sword of Storms(Fırtınaların Kılıcı) ve Hellboy; Blood and İron (Kan ve Demir) adında iki filim ile sinema dünyasında yerini aldı.

Ünlü film direktörü Guillermo del Toro, Alien ve Preditor filmlerinin yapımcısı Peter Briggs’in destekleriyle animasyon filim olarak 2004 yılında üretildi. Filimde, II. Dünya savaşı başlarında şeytanla işbirliği yapan Nazi orduları ile verilen casusluk mücadelesinde tesadüfen bulunan kırmızı renkli küçük şeytan olduğundan ona bu ad verildi. Sağ eli taşta ve olağan üstü büyüklükte, diğer şeytanlar gibi maharetli ok uçlu kuyruğu olan, Teke şeytan Bafomet veya Samael’i andıran bir baş ve yüze sahiptir.

Hellboy, kıyamette, Rasputin’in türbesinde bulunan Ogdru Jahad’ın , Ogdru Hem’i hapsedildiği altın kozasından uyandıracak ateşi gönderecek olan büyülü taş sütunun anahtarı olan bu olağanüstü eli ile dünyayı yok edecek olan Ay Tanrısı ve ordularını yeryüzüne indirecek işlemi başlatmak için onun taştan eli anahtar görevi yapacaktır. Rasputin’in vücudunda gizlenen kıyameti başlatacak şeytan, Moskova’da bulunan Rasputin’in türbesinden yer altına açılan gizemli bir yerde bulunan Samael şeytanının ürediği ve kıyameti başlatacak büyülü dikilitaştaki kilidi açması için gelişen olaylar onu Moskova’ya çeker.

Sağda Rasputin şeytanı

Rasputin(Ogdru Jahad) ; Filimde adı geçen Rasputin, 21 Ocak 1869’da Rusya’da doğmuş, yaşamış, Rus çarı II. Nikolas’ın oğlu Aleksey’in Hemofili hastalığını tedavi eden bir simyacıdır. Gençliğinden itibaren içinde gizli güçler barındırdığına inanılan esrarlı bir tiptir. Prens Feliks Yusopov tarafından 16 Aralık 1916’da öldürüldüğünde Hell boy filmine göre Ogdru Jahad ile bağlantıya geçerek yeniden canlandığına inanılır. İkinci Dünya savaşının sonuna doğru ortaya çıkan Rasputin’den Naziler Amerika ve müttefiklerini yenmek için yardım isterler. Rasputin bunun asla olmayacağını bildiğinden İncil Vahiyler kısmında geçen kıyameti gerçekleştirecek yedi başlı canavar melek Ogdru Jahad’dan yardım ister.

Ogdru Hem;  369 çocuğuyla birlikte Ay’da veya göklerde, yeryüzünü gözleyen gözcüler tarafından altın bir koza içine hapsedilmiş, kıyamette Ogdru Jahad’ın çağrısıyla ortaya çıkacak yok edici orduları olan canavar bir varlıktır. Çocuklarının, her birisi anne ve babalarının daha zayıf karakteri olup, olağanüstü güçlere sahip, havada görünemeyen, bedensiz ama bedeni olan “Katha Hem” olarak da bilinen Ogdru Hem’e yardım edecek şeytani varlıklar olarak tanımlanan 369 çocuğuyla birlikte altın bir koza içine hapsedilmiş Ogdru Hem’i yardımcılarının yardımıyla uyandırıp yeryüzüne indirmek ister.

Sammael

Sammael…..; Terk edilmiş olan, Perişan eden anlamlarına gelip, Gölgelerin tanrısı, Salgın hastalıkların habercisi, Yeniden Dirilişin Takipçisi, Ogdru Hel’in yedi meleğinden biri, Ogdru Hem’in üflemesiyle kurbağa şeklinde yaratılmış canavardır. Yeraltı Dünyasının kralı Nergal’ın oğulları olan yedi Ogdru Jahad’dan birisididir ve 369. sırada olanıdır. Hellboy filminde karşı çıkılan Cehennem Zebanisidir. Sammaei,Semayil, binlerce meleğin gözyaşlarının  birbirine karıştırılmış kristallerinden olan özü, tuz içinde bastırılarak korunmuş bir cehennem zebanisidir. Kıyamet öncesi olacak Yıkım’ın tohumudur.

Behemmoth/Bahamut; Rasputin’in içinde gizlenen tanrısıdır ve o öldürüldüğünde içinden çıkarak kendisini gösterir. Aynı zamanda Ogdru Hem’dir ya da yeryüzündeki temsilcisidir.

Sadu Hem

Urgo Hem

KATHA Hem,

Mera Hem,

Fatih Kurt (The Conqueror Worm)

Goodbye Mister Tod (Hoşça kal bay Tilki) deki yaratıktır.

Yaralanılan kaynaklar;

1- http://hellboy.wikia.com/wiki/Grigori_Rasputin

2- https://forwhomthegearturns.com/tag/hellboy-2-the-golden-army/

Footnotes:
[1] J. H. Breasted, Ancient Records of Egypt Part Two, § 813
[2] A few words about the transliteration and pronunciation of ancient Egyptian.
[3] After Georges Michaïlidis, Moule illustrant un texte d’Hérodote relatif au bouc de Mendès
BIFAO 63 (1965), p.144
[4] Georges Michaïlidis, Moule illustrant un texte d’Hérodote relatif au bouc de Mendès, BIFAO 63 (1965), Plate VI

İSA ŞEYTAN MI SİZ KARAR VERİNİZ?

Cennete Giremeyecekler ve İsa’nın Soyu;

KONYA’DA BIR SOKAK KOPEGI IKI KARDES ESNAF TARAFINDAN IDDIAYA GORE KENDI DISI KOPEKLERINE YAKLASTIGI GEREKCESIYLE TABANCA ILE VURULARAK OLDURULDU.(FOTO:KONYA/DHA)

Vahiyler 22;15; Köpekler, büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler, yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar. (Yaygınlaşan köpek düşmanlığının sebebi bu ayet midir. Türkiye’de bunları yapanların zaten hepsi devşirme Müslüman tarikatları üyeleridir. İslam ve Hristiyanlık öncesi KARA KÖPEK Mezoptamya ve Araplar arasında yaygınd, Azazil, Tavus, Hubel olarak görülüyordu- Evliya Çelebei SEYAHATNAME’sinde Mardin Yezidilerinin KARA KÖPEKLERİ kutsal saydığını anısında yazmıştır. Alaeddin Yavuz)

Vahiyler 22;16 “Ben İsa, kiliselerle ilgili bu tanıklığı sizlere iletsin diye meleğimi gönderdim. Davut’un kökü ve soyu Ben’im, parlak sabah yıldızı Ben’im.”
(Davut’un Köküyüm, diyen İsa, Yahudi bile olup olmadığı belli olmayan Çiftçi İşay’ın oğludur ve hileci tanrı Grek Hermes karakterine sokulmuş, Lir çalarak Zeus’u uyutan pasif eşcinsel Hermes gibi o da lir çalarak Kral Saul’u uyutur, Saul ve oğlu Yodanav ile cinsel yaşamı yüzünden saraydan kovulur. Bu benzetme’den İsa şeytandır diyen Süryaniler haklıdır. Alaeddin Yavuz.)

İsa Güvey (Homoseksüel İsa/Christ/Jesus/Hristo)

Matta 25;1 “O zaman Göklerin Egemenliği, kandillerini alıp güveyi karşılamaya çıkan on kıza benzeyecek. (Resmen 12 öğrencisini karısı ilan ediyor. Alaeddin Yavuz)

Matta 25;6 Gece yarısı bir ses yankılandı: ‘İşte güvey geliyor, onu karşılamaya çıkın!’

Hristiyan kaynakları İsa/Damat

Matta 9;10 Ne var ki, onlar yağ satın almaya giderlerken güvey geldi. Hazırlıklı olan kızlar, onunla birlikte düğün şölenine girdiler ve kapı kapandı.

Matta 9;12 Güvey ise, ‘Size doğrusunu söyleyeyim, sizi tanımıyorum’ dedi.

Yuhanna 3;29 Gelin kiminse, güvey odur. Ama güveyin yanında duran ve onu dinleyen dostu onun sesini işitince çok sevinir. İşte benim sevincim böylece tamamlandı.

Markos 2;19,20

Markos 2;19 İsa şöyle karşılık verdi: “Güvey aralarında olduğu sürece davetliler oruç tutar mı? Güvey aralarında oldukça oruç tutmazlar!

Markos 2;20 Ama güveyin aralarından alınacağı günler gelecek, onlar işte o zaman, o gün oruç tutacaklar.

Luka 5;34,35

Luka 5;34 İsa şöyle karşılık verdi: “Güvey aralarında olduğu sürece davetlilere oruç tutturabilir misiniz?

Luka 5;35 Ama güveyin aralarından alınacağı günler gelecek, onlar işte o zaman, o günler oruç tutacaklar.”

Korintliler2*11;2 Sizler için tanrısal bir kıskançlık duyuyorum. Çünkü sizleri el değmemiş kız gibi tek ere, Mesih’e sunmak üzere nişanladım. (Bu resmen erkek eşcinselliği üzerine kurulu bir din. Roma eşcinsellik yasalarına göre suç yav. Roma bu İncil’i nasıl kabul etti? Alaeddin Yavuz)

Bu kadar doğrudan kaynağından dilimize yaptığım çeviriler, doğrudan dini kaynaklardan alınan surelerin ayetlerinin tartışmaya ve toplu yoruma gerek bırakmamaktadır.

Christ_In_Glory_-_Correggio_-_Pinacoteca_Vaticana. BOYNUZLARINI GİZLEMİŞ ŞEYTAN TANRI İSA İncil-Vahiyler-Kurtulanlar ve Kuzu bölümünde geçeni kıyamette 144.000 seçkin ERKEK Yahudi’ye verdiği dünyada, ERKEK BEBEK doğuracak bu seçkin Yahudiler ilk bebeklerini sütten kesilince yani “3” yaşında fidye olarak Allah/İsa/Christ/Jesus’a sunacaklar, o da onları gelin yapacak. İşte bu da bir şeytan ibadedi geleneğidir.

Bu yazıları yazmamın gerçek nedeni, yabancı devlet adamlarından oluşan her mevki ve görevdeki misafirlerin bana sürekli Türkler ve Müslümanlar şeytana tapınan insalardır, peygamberiniz çocuk sevici/pedofilik, padişahlarınız homoseksüeldir” ifadelerini kullanmışlar ve cevaplarını almışlardır. Ancak bir çok devlet adamımızın bu konuda hiç bilgisi olmadığını ve bunların suçlamalarına susarak cevap vermelerine tanık oldum. Bu yüzden onlar beni bu görevlere özellikle seçerlerdi.

Oysa tün yazılarımda ortaya çıkan tek gerçek vardır. 1092’lerde başlayan Haçlı seferlerine Hristiyan kamuoyunu ikna etmek için Jüstinyen’in eşcinsellik yasasını tanrı emri bellemiş, ama Tevrat ve İncillerin okuduğunuz gibi eşcinsel ve ensest sapıklıklarla dolu olduğunu Hristiyan dünyası 13 Şubat 2013 günü papa Ratzinger’in ağzından, bloglarımı Vatikan’dan giren 20 bilgisayarın 20 gün incelemesinden sonra yaptığı açıklama ile kabul etmiştir.

İşin kötü yanı, bu gün Vatikan kilisesinde KATOLİK gerçek Hristiyan kalmamıştır. Hepsi TEKE ŞEYTAN AZAZİL/BAFOMET ibadetine mensup, Masonik Hristiyanlarca doludur.

Bu mitolojilerin kökenleri Sümer’den günümüz Mason dinlerine uzayarak geliyorsa İslam öncesi Araplarının tapındığı TEKE ŞEYTAN olduktan sonra bu tarihi gerçeklere yüz çevirmek yanlış olacaktır. Çünkü, benim yazılarım gibi bir yazı yazan bir tek İslam uleması, din bilgini, halife çıkıp bu eşcinsellik ve pedofili suçlamalarına cevap verememiştir. Çünkü hepsi İslam ilkelerini de Kur’an’ı da değiştirmiş, eski dinine dönmüş,günümüz Selefi Vehhabi, Nurcu, IŞİD İslam’ı denilenlerin fikir babalar olan Harici görüşe mensup, eşcinsel ve Yahudi geleneklerine uygun olarak sütten kesilmiş kendi öz oğul ve kızlarıyla cinsellik yaşayan sapıklığı İslam ve Roma yasaklarıyla gizleyen Emevilerden dini öğrenmişlerdi. Batıda da olduğunu bildiklerinden de söyleyemiyorlardı.

Bir de İslam’ın yücelmesinde Herakles’in, Vatikan’In katkılarını da hatırlayınca bunların Vatikan’a cevap vermelerinin olanağı zaten kalmıyordu.

Türk ve Müslüman dünyasına yapılan cinsel içerikli suçlamalar her ne kadar gerçeklere dayanıyorsa, bu suçlamayı yapan Hristiyanlar için de bu gerçeklik aynıdır.

İŞTE UMDUĞUNUZ 72 BAKİRE (HURİ) başlığıyla yapılmış bir Müslüman aşağılaması. Müslümanlar bu bilgilerden yoksun kalırsa, kendi içinde sefalete itilmekten kurtulamazlar. Tüm dinlerde olan bu gerçekler sadece Müslümanlara mal edilir. Müslümanlar artık Mezopotamya kökenli İslami ve Hristiyan devşirme tarikatlarını terk etmelidirler.

Yurt dışına hiç çıkmamış, çıktıysa da kimseyle tartışmamış insanlarımızın bu suçlamalardan haberleri yoktur ama en azından yakın zamana kadar Muhammet karikatürleri vardı. Onlara mitinglerle cevap verilir cihat ilan edilirdi. Oysa bu yazılarımdan sonra bu tür faaliyetler kalkmıştır. Sadece, Müslümanlara gıcık kapmış cahil Amerikan askerleri ile bazı kökten dinci Hristiyanların suçlamalarından ibaret internet yazıları sürmektedir. Anca resmi ağızlardan suçlamalar, aşağılamalar bitmiştir.

Bu yazılarım ile dinlerin cinsel sapıklıklar içerdiklerini, din ayırmadan, her dinin kendi kitabından verdiğim ilahi cümleler olan ayetleriyle yazarak kanıtlamış oldum. İleride bu Tür yazılar yazmayabilirim b yönde kararım oluşmuştur.

Müslümanlar da cahil, dini bozan, Müslüman maskeli, Ermeni, Nasturi, Süryani, Keldani, Yezidi ve Yahudi Mele imamlarını Müslüman saymaktan vazgeçsinler.

Emevilerin ortadan kaldırdıkları gerçek, adaleti üstün tutan, cinsel sapkınlıkları kaldıran Mürcie öğretisini biraz araştırsınlar.

Yahudileri Babil’e Süren Asur’luların TEKE ŞEYTANI Pazuzu. Pazuzu bazen şeytan Enzu kuşu olarak da geçer. Zümrütü Anka kuşu da denilir. Sonunda Horoz-Tavus kuşunun mitolojik atasıdır.

Gerçek İslam ne ise, peygamber ölünce bitmiştir. Hristiyanlık a Yahudilik de öyledir. Benim tespitlerime göre, Tevrat, İnciller, Kur’an hepsi Roma imparatorluğunca sil baştan değiştirilerek yeniden yazılmış siyasi devlet rejimleridir. Bu konuda da bir araştırma yazımı yayınladım (İSLAM ROMA TEZGAHI MI?), ikincisi de aşağı yukarı hazır durumdadır.

Mason musunuz? Diye soran bir resimde Mason sembolleri ile donanmış teke ardında giden Mason ileri gelenleri

Çin’den İrlanda’ya uzanan bir coğrafya’dan ABD’ye geçip yerleşen çeşitli şeytan ibadetlerini sizlere tanıttım. Bu tarz yazılara alışık olmayan, mitoloji yoksunu dindarlar kızabilirler ama gerçek ne yazık ki budur. Dünya sapık, Mason Teke Şeytan ibadetçisi bir küresel sermaye çetesince yönetilmektedir.

Siirt’li Teke şeytan ibadetçisi Yezidi R.T.E ve Yezidi Kürt partililerini haklı olarak TEKE ŞEYTAN göstermişler. İran’ı da KOÇ yapıp torpil geçmişlerse de, İran’ın kültü kç-Aslan ve Güneş’tir. TEKE Babil’dir. Sani Sin mezhebidir, Yahudi’dir Hicaz’dır, yani Grek/Yunan Pan ‘dır.

Dünyanın her yerinde , çocukları kaçırarak, zihin kontrolünde, casusluklarda, toplantılarında seks ayinlerinde, büyülerinde kurban olarak kullanan bu suç çetelerine her insanın karşı çıkması gerekmektedir. Şimdi aşağıya ekleyeceğim bana ait olmayan bir video size bunları tanıtacak ve yazımın ne kadar faydalı olduğunu düşündürebilecektir

Takdir sizindir.

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc,

DÜNYACA ÜNLÜ, DÜNYA MEDYASININ BİLDİĞİ, MEŞHUR TEKE ŞEYTAN İBADETÇİLERİ

 

 

Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi

ROHİNGYA (RAKHİNE)-ARAKAN MÜSLÜMANLARI KİMLERDİR?


Myanmar’lı akademisyen U Shwe Zan’ın yaptığı akademik çalışmaya göre, M.S. 788’de Ramree adasına yerleşmiş Pers/İranlı bazılarına göre Berberi Moor’lar olan gemi kazazedelerinden Adanın Wthali bölgesine yerleştirilmiş küçük bir azınlık gruptan türeme azınlıktır.

Rohinya-Rakhne Vehhabileri

1788’lerde İngiliz idaresine giren adada İngiliz idareciler bunları Vehhabiliğe geçirmişlerdir. (Vehhabilik İngilizSiyonist Mason İslam’ı olarak 1739’da şimdiki Riyad şehrinin olduğu yerdeki Nasturi Yahudileri kökenli Sünni Arap Mehmet Abdülvehhab adıyla İngiliz rahip ajanı Hemper tarafından kuruldu. Mecüc soyu Türklerden hilafeti, Sami soyu Araplara geçirmek isteyen bir hareket olarak Osmanlı’ya ilk isyanını 1746’da başlattılar.1919’a kadar sürdü. Suudi Arabistan bunlardır.)

İngiliz idaresi ve yakın öncesi tarihlerde Ramree adasından Myanmar Rakhine bölgesine geçerek buralarda pirinç tarlalarında çalışarak yerleşmişler ancak, 143 azınlık bulunmasında rağmen bu Siyasal İslamcılar Myanmar hükumetince azınlık ve vatandaş olarak kabul edilmemişlerdir. Hukuken yok hükmündeler.
Bu hukuki şartlara sahipken bir de çıkıp, CİHATÇI VEHHABİ YAYILMACI SİYASET güdünce iyice kafaya girmişlerdir. Semitik Siyonist Vehhabiler arkalarına aldıkları İngiliz-Amerikan yayılmacılığına güvenerek bunu yapmayı tercih ettiyseler, o zaman onları kurtaracak olalar da destekçileri olmalıdır. Bizim ile ne mezhep, ne din olarak ilişkileri yoktur.
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de tepki çeken CİHATÇI-Kendinden olmayanı kafir sayan bu İngiliz-Amerikan kölesi din, 18.yy. sonlarından günümüze kadar Türk dünyası üzerinde de ABD-İngiltere tarafından yayıldı. Uygur Türkleri de Afgan Talibanları da aynen Myanmar Rohinyalılar gibi Vehhabilerdir.
İngiltere ile R.T.Erdoğan’ın AKP’si dışında kimsenin tepki göstermediği Arakan Müslüman soykırımı iddiası ve gerçek ise bile, bu yayılmacı, emperyalizme köle siyasal İslamdır.
Myanmarlıların Müslümanlar yediklerine dair çıkan haberlere gelince, Budist olan Myanmar’da yamyamlık halen vardır. Bu Çinde’de vardır. 4-5 yıl önce Çinliler Uygur Türklerini yiyiyorlar haberi üzerine o zamanlar yaptığım bir araştırmada Çin’de yeni ölmüş bir yetişkin cesedinin 115 ABD Doları karşılığında herkesçe satın alınabildiğini ve eve götürüp yenilebildiğini, bu yüzden Uygur Türk’ü olarak gösterilen çekik gözlülerin de Türk olup olmadıklarının tespitinin zor olacağını yazmıştım.
Yeryüzünde Tevrat ve ondan doğan Semavi dinler dışındaki dinlerin hepsinde yamyamlık vardır. İçimizde yaşayan Sabiler, Zerdüştlerde dahi bu böyledir.
Bu tür haberler doğru olabileceği gibi, algı operasyonları da olabilir. CİA’nın bildik yöntemidir.Geçmişte de “Komünistler, baba-kız;ana-oğul ensest cinsel ilişkiye giren sapıklardır” şeklinde antikomünist algı operasyonları vardı.
Bunun kökeninin Rusların Gürcüler gibi Ortodoks Süryani İncili, Cinze kitabı okuduklarını, bu tür ensest ilişkilerin bu kitaplarda sütten kesilen çocuklarla yapıldığını yayınladığımda bunun din kökenli gelenek olarak Rus Hristiyan ve Yahudilerinde olduğunu, Komünistlerin bunu “yetişkin +18 olmak şartıyla rızaya dayalı” hale getirdiklerini Rusya medeni hukukundan maddeleri alarak kanıtlamıştım ve “Komünizme atılan ensest iftirası” başlıklı yazımda yayınlamıştım.
Arakan-Rohingya Müslümanları olayı da bir İngiliz-Amerikan işgal projesidir. Başımızda örnekleri sabittir.
Gerisi takdirlerinize kalmıştır.
Alaeddin Yavuz
Geniş bilgi için İngilizce bilenler okuyabilirler.
Çok güzel bir yazı.
Arkeoloji-Dinler Tarihi, Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi