TBMM BAŞKANI İSMAİL KAHRAMAN KRİPTO ERMENİDİR


TBMM BAŞKANI İSMAİL KAHRAMAN KRİPTO HRİSTİYANDIR.

Atatürk, cumhuriyet, Türk ve aslında İslam’ın en büyük düşmanı kripto Ermeni İsmail Kahraman’ın babasının adı da HACI İsmail Kahraman.

İsmail adı, Tevrat Yaratılış İbrahim ve Krallar Samuel kitaplarında “Allah İşitir” demektir. Müslüman, Yahudi, Hristiyanların kullandığı ortak bir addır.

Ailece hem İsmail hem de Kahraman’lar yani.

Hem de Müslümanlar (!)

Ama babasının adı HACI ile başlıyor.

Adam doğuştan HACI, adı HACI ile başlıyor.

Hacı, Müslümanlarda sadece Hac farzını yerine getirmiş, dünya işlerinden el çekmiş Müslümanlara verilen sıfattır, ama KİŞİ ADI OLARAK VERİLMEZ.

Ama İsmail beyin babası dinler mi, adama babası vermiş, Doğuştan HACI aile.

Bu nasıl oluyor?

Ama Ortodoks Hristiyanların hepsinde çocuklarına “HACI” adı verme geleneği vardır.

TBMM başkanı Hemşi Ermeni’si İsmail Kahraman’ın babasının adı gibi.

Yunan Ordularının başkomutanının da adı; HACI Anesti değil miydi?

İsmail Kahraman’In babasının adının “HACI İsmail Kahraman olduğunu bildiren yazının sayfa resmi, yazı aşağıda vardır.

Yunan Orduları komutanı Hacı Anesti hakkında bilgi veren wikipedya sayfası

Bu yazıyı yazarken, sürekli cumhuriyet, Atatürk, Türk milleti düşmanlığı yapan bu insanları deşifre etmek artık mecburiyet olmuştur.

1860 Hemşin Ermeni isyancılarının sürgünlerinin kurduğu Akçaabat’lı Kadir Mısırlıoğlu’nun neden “KEŞKE YUNAN GALİP GELSEYDİ” dediğini şimdi anladınız mı? 19.yy.dan beri Ermeni ve Rumlar birlikte ihanet etmektedirler.

Kimdir bu İsmail Kahraman?

Okuyalım;

İsmail KAHRAMAN 26. Dönem İstanbul Milletvekili

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Adres : Ana Bina E Blok Başkanlık Makamı

Telefon : +90 (312) 420 51 51

Faks : +90 (312) 420 51 65

Özgeçmiş

Haçlıların kripto Hemşin Ermenilerinden olan iftiracı, yalancı, İslam, Atatürk düşmanı üç Silahşörü

1940 yılında Rize’de dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Karabük’te bitirdi. Karabük’te başlayan lise tahsilinin son sınıfını İstanbul Haydarpaşa Lisesinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyetinin Başkanlığını yaptı. Türkiye’deki yüksek öğrenim gençliğinin temsilcisi Millî Türk Talebe Birliğinin (MTTB) 48. Dönem Genel Başkanı oldu. Mezuniyetinin ardından İstanbul Barosuna kaydoldu. Çeşitli sanayi ve ticaret şirketlerinde İcra Kurulu ve İdare Meclisi Başkanlıklarında bulundu. 1974 yılında Çalışma Bakanlığında Bakan Müşaviri olarak görev yaptı.

29 Mayıs 1985’te kurulan Birlik Vakfının Kurucular Kurulu ve Mütevelli Heyeti Başkanı oldu. 22 Aralık 1994’te Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı Kurucu Üyesi ve ilk Mütevelli Heyeti Başkanı oldu. İlim Yayma Vakfı kurucularından olup Mütevelli Heyetinde yer aldı. İstanbul Ticaret Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyeliği, İlim Yayma Cemiyetinin ve İş Dünyası Vakfının Yüksek İstişare Kurulu Üyelikleri, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Geliştirme Vakfı Kurucular Kurulu Başkanlığı ve Mütevelli Heyeti Başkanlığı, HİKEV Mütevelliliği görevlerini üstlendi.

Millî Nizam Partisi ve Millî Selamet Partisinin kuruluşunda yer aldı. 1977 Genel Seçimlerinde Rize’den milletvekili adayı oldu. 1995 Genel Seçimlerinde (20. Dönem) Refah Partisinden İstanbul Milletvekili oldu. 1999 Genel Seçimlerinde de (21. Dönem) Fazilet Partisinden İstanbul Milletvekili seçildi. Bu dönemlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Anayasa Komisyonu ile Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Üyeliklerinde bulundu. 20. Dönemde Refah Partisinin ve 21. Dönemde Fazilet Partisinin TBMM Grup Başkanvekilliğini yaptı. 54. Hükûmette Kültür Bakanı olarak görev yaptı. Adalet ve Kalkınma Partisinin kuruluş çalışmalarında yer aldı. AK PARTİ Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığını üstlendi. 1 Kasım 2015 Genel Seçimlerinde (26. Dönem) AK PARTİ İstanbul Milletvekili oldu. 22 Kasım 2015’te 26. Dönem birinci devresi için Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi. 20 Kasım 2017’de ikinci devre için yapılan seçimde tekraren Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçildi.

Kahraman, 2009 yılında 40. yılını kutlayan Türkiye Millî Kültür Vakfı (TMKV) tarafından “40 Vakıf İnsana Vefa” Programı kapsamında verilen “Vakıf İnsan” ödülüne sahiptir. Kendisine; Yalova Üniversitesi, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi tarafından Fahrî Doktora unvanı verildi. İngilizce bilen İsmail Kahraman, evli ve dört çocuk babasıdır.

Okuduğıunuz yazının sayfası

İsmail KAHRAMAN /İkizdere/ Tulumpınar (Tulumpuar) Köyü

1940 yılında İkizdere’nin Tulumpınar köyünde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Karabük’te bitirdi. Karabük’te başlayan lise tahsilinin son sınıfını İstanbul Haydarpaşa Lisesinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyetinin Başkanlığını yaptı. Türkiye’deki yüksek öğrenim gençliğinin temsilcisi Millî Türk Talebe Birliğinin (MTTB) 48. Dönem Genel Başkanı oldu. Mezuniyetinin ardından İstanbul Barosuna kaydoldu. Çeşitli sanayi ve ticaret şirketlerinde İcra Kurulu ve İdare Meclisi Başkanlıklarında bulundu. 1974 yılında Çalışma Bakanlığında Bakan Müşaviri olarak görev yaptı.

Rize İkizdere Tulumpınar Köyü

Hemşin Ermenileri Rize’de kimler Ermeni yazmışlar

İsmail Kahraman Milletvekillerinden bu dosyaları saklıyor

CHP Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu TBMM’de bir basın açıklaması yaparak, Meclis’e gönderilen Sayıştay raporlarının “meclisin tatilde olması” nedeniyle kendileriyle paylaşılmadığını aktardı….

CHP Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu TBMM’de bir basın açıklaması yaparak, Meclis’e gönderilen Sayıştay raporlarının “meclisin tatilde olması” nedeniyle kendileriyle paylaşılmadığını aktardı.

Kuşoğlu, “Raporların, talep eden Milletvekillerine dağıtılması Meclis çalışması değildir” diyerek, bu raporların, Milletvekillerine gönderilmesinin bir “evrak dağıtımı” olduğunu vurguladı.

Kuşoğlu, “Kamuoyuna Sayıştay Raporlarının dağıtılmamasından doğan yanlışlığı ve rahatsızlığımı duyuruyor, TBMM Başkanlığı’nın bilinçli veya bilinçsiz halkın bütçe hakkını engellediğini Anayasamızın ruhuna aykırı hareket ettiğini saygıyla duyuruyorum.” dedi.

CHP Ankara Milletvekili Bülent Kuşoğlu’nun o açıklaması şöyle:

“Değerli Basın Mensupları,

İlgili mevzuat gereğince Sayıştay Başkanı, bundan tam 16 gün önce, 13 Eylül 2017 Çarşamba günü bizzat TBMM Başkanı’nı ziyaret ederek 2016 yılı denetimleri sonucu düzenlenen Sayıştay Raporlarını kendisine sunmuştur.

Sayıştay Başkanlığı’nın kamuoyu bildirisine göre TBMM’ne sunulan raporlar 200’e yakındır.

TBMM’nin 1 Ekim’de açılması ile birlikte 2016 yılı Kesin Hesabı ve 2018 yılı Bütçe Kanun tasarıları konusunda görüşmeler başlayacaktır. Dolayısı ile Meclis ve özellikle Plan ve Bütçe Komisyonu çalışmaları aşırı yoğunluk kazanacaktır.

Bir Milletvekili ve Plan ve Bütçe Komisyon üyesi olarak defalarca talep ettiğim halde bu raporları şimdiye dek edinemedim ve sonuç olarak çalışmalarıma, raporlar üzerindeki değerlendirmelerime başlayamadım. Meclis’in açılması ile birlikte bu yıl 130 maddelik bir torba kanun tasarısı da Plan ve Bütçe Komisyonu’nun gündemine geleceği için 200’e yakın Sayıştay Raporunun değerlendirilmesi ile ilgili zamanımız olmayacaktır. Milletvekillerinin ve Plan ve Bütçe Komisyon Üyelerinin denetim görevlerini yerine getirmeleri aksayacaktır.

TBMM Başkanlığı raporların Milletvekillerine verilmemesinin gerekçesi olarak TBMM’nin tatilde olmasını gösteriyor.

Halbuki TBMM içtüzüğünün 5. Maddesine göre meclis tatili ‘Meclis çalışmalarının belli bir süre ertelenmesidir.’

Raporların talep eden Milletvekillerine dağıtılması Meclis çalışması değildir. Eğer, rapor dağıtımı meclis çalışması olsa, Meclis Başkanlığı ve Meclis İdari birimleri ile Milletvekillerinin tatil döneminde hiçbir şekilde irtibatlı olmaması gerekirdi. Dağıtılacak olan raporların içeriği ile ilgili olarak resmi bir işlem yapılması ‘Meclis Çalışması’dır. Raporları talep eden Milletvekillerine gönderilmesi ise bir evrak dağıtımıdır.

Kamuoyuna Sayıştay Raporlarının dağıtılmamasından doğan yanlışlığı ve rahatsızlığımı duyuruyor, TBMM Başkanlığı’nın bilinçli veya bilinçsiz halkın bütçe hakkını engellediğini Anayasamızın ruhuna aykırı hareket ettiğini saygıyla duyuruyorum.”

Odatv.com

İSMAİL KAHRAMAN EVLİ VE ÇOCUKLU OLDUĞUNU NEDEN SAKLADI?

Hükümete yakınlığıyla bilinen Hürses gazetesinde yazan Fehmi Çalmuk, TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a ilişkin dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

Fehmi Çalmuk “İsmail Kahraman’ın hayat hikayesine bir bakalım” diyerek başladığı yazıda, İsmail Kahraman’nın İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) Başkanlığı’na nasıl seçildiğini anlattı. İsmail Kahraman’ın MTTB Başkanı adayı olduğu sırada evli ve çocuğu olduğunu ifade eden Fehmi Çalmuk, Kahraman’ın bunu sakladığını yazdı. Fehmi Çalmuk, Kahraman’ın bunu neden sakladığını ise Prof. Dr. Erman Tuncer’in ifadeleriyle şöyle yazdı: “İsmail Kahraman ağabeyimiz MTTB’ye aday olduğu zaman, evli ve bir çocuk sahibiydi. Ama bunu hiç kimse bilmiyordu. Ancak MTTB’ye başkan olan bir kimsenin evli ve çocuk sahibi olmasını kamuoyuna izah etmek oldukça güçtü. Bu durum doğal olarak kamuoyundan saklandı.”

Fehmi Çalmuk’un yazısının ilgili bölümü şöyle:

“TBMM Başkanı seçilecek İsmail Kahraman’ın hayat hikayesine bir bakalım. Önümüzdeki günlerde Hoton Yayınları’ndan piyasaya çıkacak olan “Büyük Doğu’nun Atlıları-MTTB’nin yüzyıllık tarihi” kitabında İsmail Kahraman için şunları yazıyorum:

“Talebe Birliği açısından fikri bir kabuk değiştirmenin, ideolojik yeni rotanın sancıları 48’inci genel kurulda devam etti. İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi İsmail Kahraman ile Fen Fakültesi öğrencisi Alaattin Koçak arasında kıyasıya bir mücadeleye neden olan kongre, çıkan kavgalar nedeniyle üç ay ertelenerek yapılabildi. Bu süre zarfında MTTB’yi genel kurul başkanı olarak Niyazi Özdemir temsil etti. Rasim Cinisli, İsmail Kahraman’ın önceleri genel başkan olmasını, işlerinden dolayı gerekli vakit ayıramayacağı düşüncesiyle karşı çıkmıştı. Kahraman, Hukuk Fakültesi dernek başkanlığı yapmasına karşın babasının inşaat şantiyelerine de gidiyor, mesai harcıyordu. Rasim Cinisli’nin kongre adayı “O’na vefa borcum vardı” dediği Mehmet Niyazi Özdemir idi. Ancak o aday almayacağını belirterek zoraki de olsa kongre başkanlığının kabul etti.”

Cinisli anılarına şöyle devam eder:

“Lakin o yıllarda “ülkücü gençlik” akımı başlamıştı. Alparslan Türkeş, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girmiş, yönetimini ele almıştı. Gençlikle çok ilgiliydi. Sonradan öğrendiğime göre İsmail Kahraman bir yolunu bulup Türkeş Bey ile kontağını kurmuş, onun desteğini almıştı. Başkanlık seçimleri yapılırken bir süre tarafsız kaldım; fakat daha sonra seçim turları uzayınca en çok oy alan İsmail Kahraman’ın kazanmasına yardımcı oldum. İsmail Kahraman kendisini desteklemediğim düşüncesine kapıldığı için, iç dünyasında uzun yıllar bana bir nevi tavır koydu. Ben bu tavrı hisseder ama hoş görürdüm.”

KAHRAMAN MTTB BAŞKANI OLMAK İÇİN EVLİ VE ÇOCUKLU OLDUGUNU SAKLADI

Muhafazakâr ve milliyetçi bir Anadolu çocuğu” diye takdim edilen İsmail Kahraman ancak 28. tur seçimlerinde genel başkan seçilebildi. Babası Hacı İsmail Kahraman’ın “Rize Palas” diye ünlenen evinde yemekli MTTB Yönetim Kurulu ve istişare toplantıları yapılırdı.

Yazının yayınlandığı sayfanın resmi

İsmail Kahraman Kadir Mısırlıoğlu Ziyareti;

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Kadir Mısıroğlu’nu tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmişti. Erdoğan’la Mısıroğlu aynı fotoğraf karesinde yer almıştı. Fotoğrafta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Mısıroğlu’nun elini tuttuğu görülmüştü.

KAHRAMAN DA O KAREDE YER ALDI

Üç kripto Hemşin’li Ermeni

Mısıroğlu’na bir başka ziyaret de TBMM Başkanı İsmail Kahraman’dan geldi. Kahraman’ın, Mısıroğlu’yla karşılıklı oturduğu ve güldüğü görüldü.

İsmail Kahraman’la beraber, Atatürk’e ve Meclis’e ettiği hakaretlerle bir dönem sürekli adından söz ettiren eski Refah Partisi Milletvekili ve Rize Belediye Başkanı Şevki Yılmaz da Mısıroğlu’nu ziyaret etti…

İsmail Kahraman: Cumhuriyet’i kuranlar dinsizdi

“Laiklik yeni anayasada olmamalıdır” sözleriyle gündeme gelen TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın 2014’teki sözleri sosyal medyada gündem oldu.

04.05.2016 00:55 Karakter boyutu :

Laiklik yeni anayasada olmamalıdır” sözleriyle gündeme gelen TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın 2014’teki sözleri sosyal medyada gündem oldu.

İsmail Kahraman’ın 2014’te Eskişehir’de yaptığı bir konuşmasında “Cumhuriyet’i kuran kadro dinsizdi” dediği görülüyor.

“Cumhuriyeti kuran kadro pozitivisttir. Pozitivist nedir? Gördüğüne inanan. Pozitivizm Türkiye’ye geldi, ikinci Mahmut getirdi ve Cumhuriyeti kuranların ideolojisi oldu” şeklinde ifadeler kullandığı ortaya çıktı.

ATATÜRK İLE İLGİLİ SKANDAL İFADELER

Ortaya çıkan görüntülerde Hasan Polatkan Caddesi’nin adının “Atatürk Bulvarı” diye değiştirildiğini söyleyen Kahraman, devamında “haa bugün matem günü ya. Atatürk öldü. Dünyanın hiçbir yerinde bir büyük adam öldü diye ağlanmaz. Bizim gibi gerici bir başka devlet yok. Her canlı ölümü tadacak. Vadesi geldi öldü. ‘o ölmez…’ e öldü. 76 senedir ölmüş adamı bırakmıyorlar.

Cumhuriyet’i kuran kadro pozitivistti. Pozitivist nedir? Gördüğüne ve tuttuğuna inanır. Peki ayeti tutuyor muyum? Hayır… Vahiy gördüm mü? Hayır… Ayeti reddederler. Şimdiki tabiri ile olguculuk. Pozitivizm Cumhuriyet’i kuranların ideolojisi oldu, dinden uzaklaştılar”

Tbmm’de kadın tiyatrocuların kovulduğu olayla ilgili yazının sayfa resmi

İsmail Kahraman, Kadir Mısırlıoğlu, Hasan Mezarcı gibi Atatürk ve Cumhuriyet rejimi düşmanlarının ortak noktaları, Osmanlı zamanında Trabzon’un kazası olan Rize’nin şimdiki Çamlı Hemşin ile akraba olan devşirilmiş- devşirilmemiş Ermeni ve Rum soylular olmalarıdır.

İlk isyanlarına, 1680’de II.Viyana kuşatmasına zemin hazırlamak için Polonya (Lehistan Seferi) ve Litvanya seferlerine engel olmak için zamanın Almanya’sı olan Prusya Krallığından aldıkları para üzerine isyan çıkarmaları ile başlamıştır. Daha sonraları Doğu ve Güneydoğu Ermenileri, Rumları ve Yezidileri ile Gürcistan ile birlikte çıkarttıkları sayısız isyanlar şeklinde düşmanlıklarını sürdürmüşler, sonunda Osmanlı’nın yıkılmasını sağlamışlardır.

1917-1923 arası, Osmanlı’nın I.Dünya savaşında teslim olması, 1916 ilk yarısında Hakkari’ye kadar doğu Anadolu ve Rize bölgesinin Rus işgaline uğraması ile bölgede ilan edilmiş Pontus Rum Cumhuriyeti ve İslam Kürdistan’ı (1916 Temmuz sonrası bitti) kukla devletçiklerinin Mustafa Kemal Atatürk tarafından yıkılması ile bunlar büyük travmalar yaşamışlardır.

Atatürk, Türk, Müslüman ve cumhuriyet düşmanlıklarının nedeni;

“Türkler bizim topraklarımızı işgal ettiler, bizi İslam’a zorladılar, şimdi biz de onların devletlerini yıkıp, dinlerini devşireceğiz” yeminlerini tutmaktır. Bu da tamamen iftiralardan ibaret saçmalıktır. Osmanlı onlara din dayatmadı, bunlar isyan ettikçe bastırıldılar, isyanları bastırılınca da sürgün edildiler. Kurtulmak için “Müslüman oldum, la ilahe illallah diye kelimei şehadet getirmeleri yetiyordu.” Onlar da bunu yaptılar ama içten hep düşman oldular.

Bu hainlik, kendi devletine ihanet etmenin daniskasıdır.

Bunlar hakkında bu yazıdan geriye giderek çok sayıda delilli ispatlı yazıları blog arşivinden bulabilirsiniz. İstemediğiniz kadar belgeli yazılarım mevcuttur.

AlaeddinYavuz/

Alaeddin Yavuz wordpress

keykubat

/adilyargic

/ adilyargicc

Daha çok Rizeli İhanet belgeleri için okuyunuz; https://alaeddinyavuz.wordpress.com/2017/02/09/kadir-misirlioglu-ve-oteki-kripto-rizeliler/

http://ikizdere.org/biyografiler/ismail-kahraman/

https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/milletvekillerimiz_sd.bilgi?p_donem=26&p_sicil=5473

https://odatv.com/ismail-kahraman-evli-ve-cocuklu-oldugunu-neden-sakladi-3110171200.html

https://www.habererk.com/genel/ismail-kahraman-dan-ataturk-dusmani-kadir-misirogluna-ziyaret-h45952.html

Reklamlar
Güncel Siyaset, Tarih içinde yayınlandı

SAVAŞ ÇANLARI ÇALARKEN KENDİMİZLE BOĞUŞUYORUZ


SAVAŞ ÇANLARI ÇALARKEN KENDİMİZLE BOĞUŞUYORUZ

New York İkiz Kuleler. G.W.Bush’un erkek kardeşinin güvenliğinden sorumlu olduğu binaları onun güvenlik şirketinin infilak ettirdiği iddialarından kimsenin şüphesi kalmadı

11 Eylül 2001 İkiz kule komplosunun ardından kopartılan sanal “İslam Düşmanlığı” ile G.W.Bush’un açtığı Haçlı seferi , 2001’de Afganistan’ın işgali, 2003 Irak işgali, sıra ile Arap yarımadası ve Afrika Müslüman ülkelerinin işgalinin ardından 2011’de Suriye’ye Lübnan üzerinden sokulan ABD terör örgütü ISIS’in faaliyetleri ile bölünen Suriye’ye rağmen halen bitmiş değildir.

Çünkü, son gelişmeler gösteriyor ki, ABD-AB ve İngiltere’nin en sadık monarşileri olan Arap yarımadası petrol üreten ülkeleri de dahil olmak üzere doğrudan, dolaylı olarak Rusya ile ticari ve siyasi ilişkilere geçmişlerdir.

Türkiye, NATO üyesi, 1938’den beri İngiltere, 1947’den beri Amerika Birleşik Devletleri, 1961 sonrası Avrupa Ekonomik Topluluğu ülkelerinin kolonisi olmasına, Osmanlıyı yıkan ve Atatürk cumhuriyetine batı adına savaş açan, bu hizmetlerinin karşılığında Türkiye Cumhuriyetinin idares batı tarafından kendilerine verilmiş bulunan, Müslüman ve Müslüman Kürt kimliğinde gizlenen, Ermeni, Süryani, Nasturi, Keldani, Kıpti, Nusayri, Yezidi işbirlikçilerin idaresinde olmasına rağmen Avrasya bloğu ülkeler ile bağları güçlendiren bir siyaset izlemeye başlamıştır.

Her ne kadar eski ABD başkanı Barrack Obama, “Türkiye’nin çıkarları buna uygun olduğu için Avrasya bloğu ile ilişkilerine biz izin verdik” dese de, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD başkanları “Esat must go” dedikçe Suriye Rejimi ve diktatörü Esat’ı hedef alan sözler sarf etmeyi sürdürse de yeni ABD başkanı Donald Trump’un gelişinin ardından, Abd ve onun kuzey Atlantik örgütü olan Nato’dan kopuşlar başta Avrupa Birliği ülkelerinde başlamıştır.

Almanya Başbakanı Angela Merkel

Almanya, daha G.W.Bush zamanında çekimser kaldığı 22 Nato çetesiyle yapılan Ortadoğu işgalinden, başkan Obama döneminde Libya işgali sırasında Merkel’in “Biz iki dünya savaşı çıkardık, bundan kusur kalalım” demiş, Almanya bunu ünlü otomobil markası Wolkswagen otomobillere çevreye zarar verdiğinden, standartlara uygun yakıt yakmadığından büyük para cezaları ile karşılaşmıştır. Zaman içinde Çek cumhuriyeti ile başlayan askeri oluşumu, 1915’lerdeki ortakları Avusturya-Macaristan’a ve hatta Ukrayna’ya doğru uzatmaya başlamıştır.

İspanya, katıldığı dinlerarası diyalogdan daha başında ayrılmış ve Orta Doğu işgalinden uzak kalmış, bizdeki PKK gibi Amerikan beslemeli Katalon yapılanmasına karşı ciddi bir mücadele başlatmıştır. Bu gün Katalonya’nın bağımsızlığı konusu gündemden düşmüş, yut dışına kaçan önderi Puigdemont, dün Almanya’da tutuklanmıştır.

Türkiye, Irak ile yürüttüğü ortak hareket ile Irak Kürdistanı olan Barzani önderliğindeki bölücü hareketi kısırlığa uğratmıştır. Ki, çok daha önceleri, Kürt önderlerinden Celal Talabani, “Ben komünistim, emperyalizme karışıyım, emperyalizm kuklası Kürdistan istemiyorum” diyerek çekilmiş ve Irak cumhurbaşkanı olmuştu. Şu anda Irak’ta son PKK kalıntıları da Türkiye’nin tehdidi ve Irak’ın üzerine yürümesiyle sahneden çekilme yoluna geçmiştir.

Suriye’de, Furat Operasyonu, Afrin harekatı gibi adlarla yapılan girişimler, sınırını Hatay ilimize dayamış olan PYD/PKK kimlikli, İsrail kölesi, Amerika’nın kara ordusunun petrol boru hattını takip eden “Denize Açılan Kürdistan ve Büyük İsrail projesinin yolunu kesmiştir.

II. Dünya Savaşı Sonrası
Cuhrchil, Truman ve Stalin

Tüm bu başarısızlıkların ardında ise, 1947’de II.Dünya Savaşının tek galibi olan ve dünyayı fethetmesine rağmen, hiçbir ülkeye bayrak dikmediğini, bütün milletlere özgürlük verdiğini, söyleyen ve ardından her milletin dininin koruyucusu, din düşmanı komünist SSCB’ye karşı, inançlı milletlerin koruyucusu olduğunu ilan etmiş Amerika’nın aslında öyle olmadığı, gelmiş geçmiş tüm emperyalistlerin köküne kibrit suyu dökmüş, daha zalim ve sömürgeci, köleci, ırkçı, Siyonist, Mason, 19.yy.da yaptığı ABCFM faaliyetlerini aynen devam ettiren, her dini “Protestan Amerikan Hristiyanlığına çeviren, “Kökten Dincilik ve Gericilik ihracatçısı, özgürlük düşmanı” bir Amerika fotoğrafı, Irak ve öteki İslam ülkelerini işgali, Ebu Gureyb hapishanesi resimleri, döktüğü kanlara eklediği yağma, talan, yıkım ekonomisi, cinsiyet ve yaşa bakmaksızın taciz ve tecavüzlerin faili bir Amerika ve arkasında sözde medeniyeti ile övünen bir Avrupa haklı olarak tiksinilir hale gelmiştir.

21.yy. BOP projesi gereğinde 36 parçaya bölüneceği kaderi ABD’ce yazılmış Türkiye Cumhuriyeti halkı bölünmek istemediğini, 16 yıldır AB-D memuru AKP’nin tüm kışkırtıcı, karıştırıcı, düşmanlık üreten siyasi çabalarına rağmen iç karışıklıktan kaçmıştır.

1992’lerde hazırlanan Pentagon Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinde göre haritaları değişecek olan ülkeler

Sayılan batılı NATO ve AB ortaklarımızın(!) bizi bölüp parçalama planlarını uygulaması için olağanüstü siyasi, ekonomik destekleriyle başımızda tuttuğu AKP hükumeti ve onu orada tutmakla görevlendirilmiş “sazcı-gazcı muhalefet”in tüm ortak faaliyetlerine rağmen halkımız bölünmeme üzerinde gönül birliği etmiştir.

“10” yıl boyunca AKP’nin yürüttüğü açılım sürecinin, şehir savaşları ve Suriye üzerinden bize savaş açan ordu haline getirdiği PKK terör örgütü ve onun dinci kripto(gizli) ortağı F.GÜLEN örgütleri ile AKP bağlarını kesip savaş başlattığında, ırkçı parti AKP’ye katılmış, ana muhalefet partisi de onları korumaya soyunmuştur.

Bu da halkı, alternatif seçeneğinden mahrum ederek AKP’ye mecbur etmiştir.

Şimdi, geçmişteki 14 yılın hataları sonucu Irak ve Suriye sınırlarımızda ortaya çıkan yeni terör örgütü devleti yapılanmasının sadece önünü kesmekten ibaret Fırat ve Afrin operasyonları ile AKP vatansever haline getirilmiştir. Sanki 2002’de sıfır terörle aldığı devlette, PKK’yı kendisi güçlendirip devlete savaş ilan edecek kadar güçlenmesine izin veren, 15 yıldır devletin tüm kurum ve kuruluşlarını yabancılara satıp, kapılarına kilit vurduran, insanlarımızı işsizliğe mahkum eden, kamu arazilerini ve gayrimenkullerini kendi aile bireyleri başta olmak üzere partili yandaş ve akrabalarının kurduğu vakıflar üzerinden onlara hibe eden, yağmacı, talancı, yalancı ve devletin kozmik odasını CIA’ya teslim edip vatana ihanet eden o değilmiş gibi geçmiş unutturulmuştur.

Amerika korumlaı Kürdistan adıyla gizlenen kantonlar. Arap kaşıması bu harita yüzündendir.

Rabi önünde boy abdesti alıp, namaz kıldıktan sonra inek kurbanı ve Sinegoga büyük bağışları sonucu vaftiz edilerek günahlarından kurtulmuş bir Yahudi’ye benzeyen AKP hükumetini iktidardan indirmek bu şartlarda iş bile değilken, ana muhalefet partisi CHP, onun terk ettiği PKK-GÜLEN yapılanmasına şirinlik yaparak yaklaşınca, halk altenatifsiz bırakılmıştır.

İçte bunlar olurken,  Avrasya bloğu maceralarımıza karşı tedbir alan ABD, gözümüze görünen Rıza Sarraf davası ve sayısız batak kara para aklama, şirket, off shore olayları ile AKP hükumetini eli altında tutmaya çalışmaktadır. Kısaca AKP hükumeti ne ABD ile ne de AB ile bağlarını koparmamıştır. Buna rağmen Rusya ve Avrasya bloğu ile ilişkilere devam etmektedir.

Geçtiğimiz seçim dönemlerinde hem bizde hem de batılı ülkelerde çok etkili olduğu görülen, belki de AKP hükumetinin dünyaya öğrettiği “kayıkçı kavgası” dediğimiz “bütün dünyaya posta koyma” olarak görülen ağız dalaşları sayesinde hem AKP hem de Holanda, Almanya ve diğer ülkelerdeki hükumetler koltuklarını koruduklarını göstermişlerdir.

Şimdi bu kayıkçı kavgası, usul usul ciddiyet kazanmaktadır. Suriye’de karşılıklı uçak düşürmeler, küçük askeri birliklere atılan bombalar, uluslararası yolculuk eden yolcu veya iş adamlarına ait uçakların düşürülmeleri derken, İngiltere’de casus krizi ve diplomat kovmaya kadar uzanmıştır.

1746’da Vehhabilerin başlattığı Hilafeti OsmanlI’dan alıp Yahudilere verme amaçlı yıkıcı faaliyetleri, Haçlı destekleriyle 170 yılda başarıya ulaştı ve ülkemize de Nurculuk diye bir yavrusunu bıraktı.

Rusya ile bağlarımız ve AB-D ülkeleri ile kayıkçı kavgalarının bıraktığı sevimsiz izlenimler, İslamofobi ile birleştirilerek bize karşı ciddi ekonomik yaptırımlara dönüşmeye başlamıştır.

Ülkemizde birden ABD Doları, Euromoney olmak üzere tüm yabancı paralar değer kazanmaya başlamış, ülkemizden büyük sermaye sahiplerinin kaçışları artarak sürme aşamasına geçmiştir.

Elli yıl önce bir halk deyişi olan, “Şakayla karışık Sadri Alışık” deyimi gerçek olmuş, şakayla karışık, ekonomimize, devletin bütünlüğüne, 70 yıllık batılı ortaklarımızca merhametsiz darbeler indirilmiştir.

Hani ortaktık ya?

Ya düşman olsaydık ne olacaktı?

Yoksa hiç dost olmadık mı?

Demek ki olmamışız ki bunlara tanık olmaktayız.

Şimdi kafa karıştıran, 2011’e kadar ABD ve AB’nin emir eri olan, tüm komşularımızı ve komşumuz olmayan Müslüman dünyanın Haçlılara tesliminde ortaklık etmiş, hükumet ettiği Türkiye Cumhuriyeti devletini “36” parçaya ayıracağını söylemiş, sıfırı tüketmiş terör örgütünü rakip donanımlı bir ordu haline getirmiş AKP, batının bizi hedef almasıyla gerçekten vatanın ve milletin birliğinin savunucusu mudur?

Yani, vatansever siyaset mi izlemektedir?

Dediği gibi kandırılmış mıdır?

CHP ve MHP sayesinde Alternatifsiz midir?

RABİA ile anlatmaya çalıştığı tüm dini, etnik farklıkları ile demokrat ve komünistlerin, dinsizlerin, ateistlerin, agnostiklerin koruyucusu, bastıkları toprağa sadakat ve hizmette birleştiricisi midir?

Yoksa 2019’da yapılacak olan, yerel ve genel seçimleri alması için Fırat, Afrin operasyonlarıyla önü açılmış, seçimi kazanınca, gerçek yüzü ortaya çıkacak, gene her şey 1992’lerde yazılmış Pentagon raporlarına göre mi gerçekleşecektir?

Buna karar vermek zor değildir, R.T. Erdoğan’ın yaptığı bütün konuşmalarında RABİA adını verdiği “Tek bayrak, tek devlet, Tek Din, Tek Millet” dediği 2011 öncesi ABD emperyalizminin yayılmacı sloganıdır.

Bu ülke, ne Pers, ne Grek, ne Sasani, ne Roma, ne Bizans, ne Osmanlı dönemlerinde TEK DİN, TEK MİLLET olamamıştır. Asla da olması olanağı yoktur.

Bunu yapmak isteyen bir cumhurbaşkanı olan kişi bu Yemame’li Mecusi Yahudilerin kadın peygamberi olan Hz. Rabia (dördüncü demektir) adına ABD’nin Yeni Dünya Düzeninin Dört temel ilkesini, sıralayıp ardından “ Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez, Rum, Arap…” diye saymamalıdır. İstiklal marşının bestesi güftesi ile oynamamalıdır, Atatürk düşmanlığı yapmamalıdır, büyük emeklerle yapılmış köy ve mezra okullarını kapatıp, taşımalı eğitim düzeniyle, ilköğretim çocuklarını cinsi ve dini sapık tarikat ve cemaat yurtlarına mahkum etmemelidir, eğitimde kaliteyi sıfırlayıp, tümüyle aptal tekke, sıbyan mektebi eğitim düzenine dönmemelidir…

Demek ki mevcut cumhur reisi ve şahsi malı AKP’nin bu ülke insanını birleştirmek, kardeşçe yaşatmak, eşit adaletten yararlandırmak, çağdaş demokratik hukuk devleti ve sosyal devlet olmak gibi “halkı önde tutan” hedeflerden uzaktır.

Birlikten bahsederek bölmektedir.

Milletin derken, 1915-23 işbirlikçi travma mağdurlarını kast etmektedir.

Ülkemize doldurduğu tüm Suriye göçmenleri, Suriye’nin Fransa kolonisi olduğu dönemde, Hatay sorunu yüzünden 560 km’lik Suriye sınır bölgemize yerleştirdiği, 1915 sürgünü Ermeni, Süryani, Nasturi, Yezidi isyancıların torunlarından başkaları değildir. Ki bunlar Atatürk döneminde 15 yıl boyunca çıkartılan ve Kürt İsyanları adıyla örtülen Yahudi-Hristiyan isyanlarının tümüne katılmışlar, Atatürk’e yapılan 41 suikastın içinde bir şekilde olmuşlardır.

İşte cumhurbaşkanının milleti bunlardır;

Üniversitelere, devlet memuriyetlerine sınavsız, hastanelere, telefonlara parasız, marketlerde %50 indirimli kredi kartları ile beleş bir hayat sunulmaktadır. Çakma bir göç tiyatrosu ile ülkemize doldurulmuşlardır. 2019 seçimleri sonrası iç isyanda kullanılmaya çok elverişli olmakla birlikte, ülkelerine dönme gibi niyetleri de yoktur. İlk gelenler alenen basına demişlerdi zaten;

-“Biz gitmek için gelmedik, yurdumuza geri döndük”

Eskisi gibi ihanet edeceklerse lanet olsun, bizimle birlikte sahip çıkacaklarsa ne ala…

Bir de bizsiz sahip çıkmaya kalkarlarsa bak o zaman cümbüşe.

En büyük şüphem de burada zaten.

At izi, it izine, Müslüman Hristiyan-Yahudi’ye karışmıştır.

AKP ve sahibi şüpheleri ortadan kaldıramamaktadır.

ABD ve NATO ülkelerinde de Rusya, Çin, İran ile birlikte “yalnızlaştırma operasyonlarına” maruz bırakılırken bunların hiç konuşulmaması gerekirdi. Ama reisicumhur yapınca bize ne kalıyor ki?

Üzülmek, evet üzülüyoruz.

Çok umurunda sanki?

Niye olsun ki?

AKP ve partisinin sembolü Ampul, masonik Yahudi sembolü.

Sloganı, Nasturi, Mecusi Yemame Yahudilerinin kadın peygamberi Rabia,

Bu Yahudilerin Hz. Muhammet’e gönderdikleri iki suikastçinin adları Emir ve Rabia.

Kur’an R’ad (Yıldırım) Suresi 13. Ayet tefsirinde bu iki suikastçıdan Rabia’yı Allah yıldırımıyla çarparak öldürür.

Peygamberin dini İslam’ı terk edip İngiliz imali Vehhabilik dinini kuran da bu Yahudilerden olan Necran’lı (Şimdiki Riyad şehri bölgesi) Mehmet Abdülvehhap.

Peygamberin mezarını ve Kabe’yi topa tutan, Müslümanları yağmalayan, Osmanlı halifelerinin açtığı cihatlara Haçlı seferlerine katılarak cevap veren Yemame Beni Temim kabilesinden olan Suud Kraliyet ailesi de Rabia’cı.

AKP de 2001’de başlatılan Haçlı seferinde, İslam dünyasına tuzak kurup tüm Müslüman ülkeleri işgal ettirmiş bir Rabiacı.

Çanakkale zaferini kazandıktan sonra tayin olduğu Suriye Yıldırım orduları komutanı iken çektirdiği resmine;

Atatürk Yıldırım Orduları Komutanıyken çektirdiği resme, Çanakkale notunu düşüyor;
“Öyle bir gaza eyledik ki hoşnut eyledik peygamberi”

“Öyle bir gaza eyledik ki hoşnut eyledik peygamberi” diye yazan, Doğu Anadolu’yu önce Ruslara sonra İngilizlere teslim eden sözde Müslüman Nurcu Saidi Kürdi, Palu’lu Şeyh Sait, Dersim’li Seyit Rıza ve bir çok Nasturi, Süryani, Keldani, Yezidi aşiretlerine rağmen ülkemize kazandıran Mustafa kemal Atatürk’e yapılan kasıtlı saldırıların arkasında da bunun kökleri vardır. Cumhurbaşkanı Siirt’li eşinin memleketinden Siirt Milletvekili olarak ilk kez TBMM’ye girmiştir. Kanal 7 sunucusu ve baş danışmanlığını yapan Akif Beki, 2001’de yazdığı Recep Tayyip Erdoğan’In Harfleri kitabında Erdoğan’ın dedelerinin Siirtli imamlara dayandığını yazmıştır.

Kürt Vehhabiliği olarak da bilinen Nurculuk hareketini temel felsefesi olarak benimsemiş AKP, çıkardığı ilk cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Suudi Arabistan’da bankacılık hizmetlerinde, İslam Kalkınma Bankasında çalışmış, cumhurbaşkanlığı döneminde bile ilk Suud kralının adıyla verilen Abdülaziz El Suud nişanı, Katar’dan Bağımsızlık Kolyesi ödüller almıştır.

İslam’a peygamberine, 1400 yıl önce suikast kuran Rabia’cılar, önce peygamberin ülkesini ele geçirmiş, Msülüman olmayanın turist olarak gezmesi bile, peygamberin verdiği  “Mescidül Haremeyn Şerefeyn” sıfatı yüzünden yasak iken, Amerika’lı Paris Hilton’un 300 yüksekliğindeki gökdelen otelleri, 13m metre yüksekliğindeki Allah’In Ulu Evi ile dalga geçer hale getirilmiştir.

Rabiacılar, R’ad suresinde suikastçılarının yıldırımla öldürülmeleri işlenerek lanetlenmiş din ve peygamber düşmanlarıyken, din ve peygamber düşmanı Vehhabilerin memurları “RABİA sembollü AKP son İslam ülkesi Türkiye’nin başına getirilmiş, Müslüman çocuklarının adları Emir, Rabia ile dolmuştur.

Bu millet nasıl Müslümandır ki, peygamberine ve dinine tuzak kuran ve sembolü RABİA olan, Müslüman maskeli olan ve 16 yıldır İslam dünyasına haçlılarla tuzak kuran, milyonlarca Müslümanın ölümüne, çocukların yetim, öksüz, kadınların dul, evsiz, yurtsuz kalmasına neden olan, devletlerinin yıkılıp yağmalanmasına tezgahçılık yapan bir Rum-Yahudi-Ermeni partisini başında hükumet olarak tutar?

Bunların arkasında nasıl yer alır?

Alırsa sonucuna katlanır.

2011’den beri dünyanın tekrar kutuplaştığı, Çin, Rusya, İran bloğuna karşı AB-D bloğunun NATO silahlarıyla birlikte karşılıklı meydan okumaları, diplomat kovmaları, ekonomik savaşlar ilan etmeleri, Türkiye’nin de yerinin bütün oynaklığına rağmen, özellikle batılı devletlerce hedef haline getirildiği dönemde olmaması gerekenler olmakta, özellikle siyasi iktidar ve onun 16 yılda tayin ettiği bürokratik yapı, tek elde toplanmış yandaş basını, tarikat ve cemaatleri ile her gün ortalığı germekte, halkı birleştirmek yerine bölmektedirler.

Binali Yıldırım, “sıfır etkin karakter” adayı olarak çıktı ama işi yürütür hale geldi.

Son, Kur’an güncellemesi açıklaması ardından geri çekilmesine bakılırsa, Cumhurbaşkanı tarikatlardan, tarikatlar ondan, halk da bunların devleti bir uçurumdan aşağıya atmasından korkmaktadır.

Kimse beğenmese de başbakan Binali Yıldırım sayesinde birçok iflas noktasından çevrilen ülkemiz, cumhurbaşkanının, dini, etnik ayrılıkçı yapılanmaları hoş tutacak açıklamalar yerine, başbakanı gibi toparlayıcı söz ve icraatlar yapması bu zamanda çok önemlidir.

Niyetleri devleti yaşatmaksa elbette…

Takdir kendilerinindir.

Alaeddin YAVUZ.

Güncel Siyaset, Hukuk ve devlet içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi

SOGD UYGUR ALFABESİ


TÜRKLERİN BİLİNEN EN ESKİ ALFABESİ
Sogd Alfabesi.

Türk, Uygur Sogd Alfabesi

Özellikle M.S. III. yüzyılda İran Hristiyanlığı Maniheizm /Mecusilik dininin, İran şahı Ardeşir, I.Şapur’un izinleriyle bütün Sasani imparatorluğu ve eski Pars imparatorluğu etki alanları olan, Kırım’dan Yemen’e Horasan’dan Cezayir’e kadar din peygamberi Mani’nin sağlığında, her millete kendi diliyle yazılarak gönderilen din kitapları, Mani dini esaslarının Sabilik dini mitolojisi üstüne kurulmuş olduğundan Arami alfabesi ile eski İran Pehlevi alfabesi karışımı olan Sogd Alfabesi üretilmiştir. Mani’nin kitapları da bu alfabe ile yazılmıştır.
Sogd adı, Sogdiana adı verilen günümüz güney orta Asya Türk devletlerinin kapladığı coğrafyadan alır.
Sogd alfabesini tanıtan, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakultesinden Feryal Korkmaz ve Berker Keskin’in, Nicholas Sims-Williams’ın kitabından Türkçeye çevirdiği kitabın pdf formatını Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi internet sitesinden alıp size takdim ediyorum.
Bu gün övündüğümüz Orhun Yazıtları, Bilga Kağan ve vezir Tonyukuk kitabelerinin dilleri Sogd alfabesiyle azılmıştır.
Türkçü ve Ülkücülerin bayraklarına yazdıkları “IYI” yani Türk kelimesi de Sogd alfabesiyle yazılmıştır.
 

Uygur Sogd Alfabesiyle yazılmış Mani dini metinlerinden bir sayfa

Türkçüleri, Türkçülük meraklılarını atalarının 1700 yıl önce edindikleri alfabelerini öğrenmeye davet ediyorum.

Alaeddin Keykubat Yavuz
 Yazıyı PDF indirmek için tıklayınız
Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih içinde yayınlandı | , ile etiketlendi

ARAPLARI ARAMİLER KAŞIYOR


ALINGAN ARAPLAR GENE ALINMIŞ.
Yazıya neden olan olay, Mardin’de sokak hayvanlarını kazanma kampanyası gereği,toplanan başıboş hayvanlardan, tedavi için İstanbul’a gönderilen bir eşeğe Arap adı konulması üzerine Mardin Arami Süryani yazarlarından olan, Kürtçülüğü tartışılmaz, Arami, Mim Yavuz Binbay adlı Süryani yazarın “Arap bir rengin değil, milletin adıdır’, milletlerin onuru vardır, millet adları hayvanlara verilmemeli şeklindeki yazısı üzerine, Arap ırkçılığını kaşıyarak, Arapları aşağılamaya vardırılmış yorumlarla, bu olay kullanılarak Arapların PKK saflarına çekilmesi hedeflenmiştir.
Oysa, Arap Türkçe’de Siyah-Kara anlamlarına sahip olduğundan, ineğe,eşeğe,,köpeğe ad olarak verilebildiği gibi, esmer renkli insanlara da Zencilere de lakap olarak verilir.
Türk-Osmanlı edebiyatında da günlük yaşamında da örneklerine çok rastlanılır. Dilimizde renk olarak da anlamı varsa, bu anlamı birileri alınıyor diye değiştirecek de değiliz. İngilizler Turkey=Hindi adını değiştiriyorlar mı? Onlardan böyle bir talepte bulunduk mu?
Hayır.
Size ne oluyor?
Bunda kasıt aramak, Türk diline de hakarettir.
Biz de bu yönden bakarız. Biz de Etrak-ı b’idrak, soykırımlarla, tecavüzlerle, Hotel, Semerkant şehirlerinin giriş çıkışlarına 50 metre arayla konulan dar ağaçlarında asılan Türk beylerinden, gözlerinin önünde kızları, oğulları ve karılarının ırzlarına geçilmelerinden, köle olarak kullanılmalarından, insan pazarlarında satılmalarından, Mevali(Köle) Türk gibi sıfatlardan, Haccac’ın intikam ekmeği olarak da bilinen Türk katliamlarından, alınabilir, sözde Müslüman Selefi Arapların bizi soykırımcı ilan edip Ermenistan soykırım anıtlarına çelenk koymalarından, Süveyş kanal harbindeki ihanetlerinden alınabilir, Arap düşmanlığı yapabiliriz.
Bunların yanında Arap adı ve akraba saydıkları Grek milletlerinin adlarıyla bazı millet adlarının iyi anlam taşımadıklarını görelim. İyi ad seçseydiniz, iyi anılırdınız diyerek incelemeye başlayalım;
Her milletin bir adı vardır, bazen bu adlar hoş olmayan anlamlar yaratır. Yunanlılara bütün milletler Grek der. Grek, hileci, hırsız, yalancı demektir.
Bunu sözlük araştırmalarında buldum, yıllar önce de Hileci Tanrının Çocukları ve Hileci Tanrı Hermes yazılarımda açıkladım. Fransa’nın baş kenti Paris de Grek tanrısı Paris’in adını taşır. O da Grek kelimesi ile aynı anlama gelir.

Sin’in kızı baykuş dişi şeytan İnanna. Er Ruha, Afrodit, El Uzza,…

Sümer tabletlerinin çözülmesinden sonra İsmet İnönü zamanında dostluk faaliyetleri çerçevesinde biz Yunan adını verdik.

Yunan adı, Sümer diliyle “İonanna”, Yunanna şeklinde söylenebilen “İnanna’ya Tapınanlar” anlamında kullanılmıştır.
Turizm polisinde görev yaptığım yıllarda, Yunanlı bir bayan öğretmen arkadaşımın mail adresi bile bu adla başlıyordu.
İnanna ile Afrodit aynı görülüyordu. İnanna da babası Ay Tanrısı Sin gibi hırsız ve hileciydi. Hepsi hırsız, hileci Tanrı ve Tanrıçalardı. Sin, babası Enlil Fırat kıyısındaki sarayının havuzunda yıkanırken, babasının kudret ve bilgelik tabletlerinin asılı olduğu elbisesini çalmış ve dağlara kuş olup uçmuş, gizli bilgileri öğrenip bilge tanrı olmuş, sonunda Nergal uçan dairesini Arap Aden çöllerine düşürünce bir gözü kör olmuş ve “Kör Şeytan”, “Düşmüş ŞEYTAN” ilan edilmiştir.
Kızı İnanna da babasının yolunda yürümüş, dedesi Anu ile evlenmiş onu soymuş, amcası Enki ile yatmış onu da soymuş sonunda babası ile çöllere sürülmüştür. Sonraları Ba’al Allah adını almış, iki kızyla birlikte gidip Kâbe’yi inşa etmiştir. Haceri Esved taşı da muhtemelen onun gözüdür.
Sabilerin Sin Mezhebi de bu hırsız tanrılar ailesine tapınanlara denilir. Muhammed de Sabilerin Ahnaf kolundandı ve kabilesi Sin mezhebindendi. Yasin =Selam Sin ve Tur=Dağ suresindeki Turu Sina dağı Sin dağıdır.Musa On Emir’i Turu SİNA, ZİON yani Siyon dağında alır, Siyonizm de buradan gelir.
Arapların Sümer, Mısır, Asur, Babil Tapınak Fahişe Kültleri, diğer adıyla Bereket Tanrısı Dinleri geleneklerine göre, doğum yapacak kadından nezle olana, bel soğukluğundan cüzzama kadar her türlü hasta, doğrudan bu tanrıların mabedinin bahçesine bırakılır, şifa Allah’tan beklenirdi.
Rahipler ve tanrı bu hastaları iyileştiremediğinde , Allah’ın gazabına uğramış, lanetli, ilan edilen hasta toplumdan sürülürdü. Güneş tanrısına tapınan kavimdeyken “Hak din” inananı olan hasta, iyileşmeme suçundan, toplumdan, kötü, hırsız, şeytan tanrı Sin’in askeri sayılır ve onun bölgesi olan, dağlara, veya doğal felaketlerin çok yaşandığı okyanus kıyılarına sürülürlerdi.
Tevrat’ta geçen “Su kenarında Yaşayanlar” bu kavimlerdir. Yani, şeytanın halkı olanlardır. Bunların içinde de benzer durumla karşılaşanlar da daha aşağı cüce cin ve şeytanların yaşadığı ıssız vadilere, çöllere sürülürlerdi. İnsanlar oralarda da yaşamayı başardılar. İşte Yahudilerin Mısır’dan sürülme efsanesi de Arabistan yarımadası halkların da efsanelerinin kökeni budur.
Arap adı en hak din Güneş tanrısı dinine inandıkları dinlerinde yazılan eski Mısır mitolojisinde, “Ra’nın Öküz Başlı Sürüleri” olarak açıklanır.
Arabistan resmi İnternet sitesine iki ay önce baktığımda Arap adının anlamlarından birisi de Karışık demekti.Araplar da gerçekten karışık kavimdir.
Yunanlıları severler, Muhammed ‘in öğretmeni olduğu iddia edilen dört bilge de Grek RUM’udur. Rum Suresi, Roma’yı yenen İranlılara kızan, Üç vakte kadar, Romalıların İranlıları yeneceğine Allah’ın vahiy ettiğini ve Ebubekir’in Kureyşlilerle bilmem kaç devesine bahse girmesini önererek, kendisini terk eden Müslümanların artmasını önlemeye çalışan Muhammedi anlatır.
Türkçe Arap “KARA-SİYAH” demektir. Kara olan her canlıya Arap denilir.
Hiç bir cihada katılmayan, haçlılarla 1746- 1919 arası bir olan, hastane basıp Türk askeri kıyan Araplar için de “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” denilmiştir. Selçuklu, Osmanlı peygamber milleti diye Arapları yüceltmiş, savaşlarda sadece dua etsinler diye Surre Alayları ile onları beslemiştir.

Amerika korumlaı Kürdistan adıyla gizlenen kantonlar. Arap kaşıması bu harita yüzündendir.

İslam’ı peygamberin ölümünden 200 yıl sonra yerlere düşürmüş, Arap ırkçılığı ile Müslümanları dinden çıkartmış Emevi, Abbasi Araplarının dinlerini bu günlere kadar koruyup, yaşatmış Türk milleti, bunları hoş görerek yine Kur’anı iyi anlarlar ve anlatırlar diye kadir bilmez Araplara dini, diyaneti teslim etmiş,ama İngiliz imali Vehhabilik dini ile “Türkler Mecüc soyudur, hilafet edemezler, hilafet Araplara geçmelidir” diyerek, İngiliz para ve silahları ile Türklere savaş açan hileci Arap, Türk’ü satmıştır.

Soy bağları olduğuna inandığı, batılı Hristiyan milletlerine yamanmış, “KARIŞIK ARAP” milleti, Kabe, Taif’te bulunan 360 Arap tanrısının her birinin soyundan geldiğine inanılan 360 kavimdir. Bunu yazan E.H.Yazır hoca, gene Kabe’nin kazısı sırasında çıkan taşlarda Arami dilinde yazılar bulunduğundan Arapların soylarını Aramilere bağladıklarını Kur’an tefsirinde yazar. Karışık Arap, Arami’dir, Grek’tir, Sümer’dir, Babil’dir, Asur’dur, Yahudi’dir… Kısaca adı gibi, saçı gibi karışıktır.
Peygamberin ardından da dinin bin parçaya bölünerek karışmasını da onların ırkçı siyasetleri sağlamıştır.
Hala, 1200 yıllık İslam geçmişine rağmen, “Türkçe Cehennem dilidir” diyen Vatikan iftirasına sadık kalınarak, Türklerin Türkçe Kur’an okumaları engellenmiştir. Bu yüzden kutsal kitabın Türk diline cumhuriyet döneminde çevrilmiş olmasına bile karşı çıkılan Kur’an’ı sevap diye Arap diliyle camilerin Kur’an kurslarında Arapça öğrenmeye çabalayan Türk milletine bu tür yakıştırmalarla resmen hakaret edilmekte ve bölücülük yapılmaktadır.
Arapların 200 yılda batırdıkları İslam medeniyeti bu gün hala var ise, bundan ekmek yiyip karınları doyuyorsa, 57 ülkede dinleri, Arap dili kutsanıyorsa bunu Türklere borçlu olan Araplardır. Türklerin kimseye borçları yoktur. Din vergilerini de gerek Surre Alayları gerekse haçlı seferlerinde ve Suriye’de vatanını savunmaktan kaçıp sığınan pis, şerefsiz Araplara vatan kurmak için Suriye topraklarında hala malları, canları, kanları, evlatlarıyla ödemektedirler.
Tüm bunlara rağmen nankörlük ederek, Hristiyan Haramilerin ardına düşen Arapları haydi gel de sev bakalım.
Böyle nankörler, bizden uzak, Allahlarına yakın olsunlar.
Lanet olsun.
Ya da, Vatikan, İngiliz, Amerikan sevici ilgilisine gereken cevabı versinler.
Takdir sizindir.

AlaeddinYavuz/

Alaeddin Yavuz wordpress

keykubat

/adilyargic

/ adilyargicc

Yazıma konu olan yazı, linkiyle aşağıdadır;

Keşke yazmasaydın M.Yavuz Binbay.

ARAP BİR RENGİN DEĞİL BİR HALKIN ADIDIR ! – Mim Yavuz Binbay

Mardinli değerli aydın bir gazeteci olan Sait hocadan bir mail aldım. Mailde “Mardin Büyükşehir Belediyesi Sokak hayvanlarına yönelik örnek çalışmalar kapsamında İstanbul’a tedavi için gönderilen eşeklerin arasında bir eşeğe “Arap” isminin verilmesi tepkilere neden oldu.” Bu mail beni 1966’da ilkokul 4.üncü sınıfta öğretmen kılıklı bir ırkçının saldırısına maruz kaldığım döneme götürdü. Tarih dersinde öğretmen “birinci dünya savaşında Arapların Osmanlı ordusuna ihanet ederek İngilizlerle birleşip kalleşçe saldırdı” diyince, büyük bir eziklik içinde sınıftakilere baktım benden başka sınıfın yarısı Mardinli-Siirtli-Estelli/Midyat-Hasankeyfli Arap örgencilerden oluşuyordu hepsi rahatsızlık duymalarına rağmen kimseden ses çıkmıyordu. Parmak kaldırıp söz hakkı istedim. Öğretmen söz hakkı verince de titreyen çocuksu bir öfkeyle “Araplar kimseye kalleşlik yapmadı. Onlarda Türkler gibi vatanlarını savundular.. İngilizler, Almanlar, Osmanlılar neden onların vatanlarına gitmişler. Tabii ki onlarda savaşacak. Hem Hz. Muhammed’te Araptı.” Öğretmenin yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Büyük bir hışımla üzerime yürüdü. Yakamdan tutarak bir yandan öfkeyle silkelerken bir yandan da yüzüme tokat atıyordu, öfkeden kısılan sesiyle “sen ne diyorsun sen vatan hainimisin? Sana bunları kim öğretti.” Diye bağırıyordu. Eğer gene Siirtli Arap kökenli okul müdürü saygıdeğer Rıfat Bedük olmazsaydıdaha 9 yaşında babamla bölücülük suçlamasıyla jandarmaya teslim edilecektim.

Bu ırkçı zihniyetin kökenine bakacak olursak; insanları renklerine göre ayırmak günümüzde suç ama yirminci yüzyılın ortalarına kadar bu suç Amerika bașta olmak üzere Avrupa ve tüm dünyada ișlenmeye devam etti. Amerika’da Afrika kökenli siyahî vatandaşlarına renklerinden dolayı Negro/Zenci diye hitap edildi.

 

Osmanlıda ve Türkiye’nin kuruluşundan yakın geçmişe kadar siyahî tüm insanlara Arap dendi. Hatta bununla yetinmeyerek Kemalist zihniyetin elitizimi on yıllarca bu ülkenin üçüncü etnik yapısını teşkil eden Arap halkını hep hainlikle suçlamaya ve baskı altında tutmaya çalıştı. Bu zihniyete sahip ırkçı kadroları memurları, subayları, polis şefleri köpeklerine Arap ismi vererek halkı aşağılamaya çalıştı. Arap halkı on yıllarca bu ırkçı anlayışın mağduru oldu.

 

Ancak hukuksal hakların geliştiği günümüzde bu fiiller ırkçı-nefret suçları kapsamına alınmıştır. Bu fiillerde bulunanlar kanunun öngördüğü şekilde soruşturulmalı ve gerekli şekilde yargılanmalıdır.

 

21 yüzyılda resmi kurumdaki Ziya pașanın deyimiyle “eğitim cehaleti götürür özellik baki kalır” tarzında ki “eğitimli” bir sorumlu, bir halkın ismini renk kavramında değerlendirerek bir eşeği Arap olarak kaydetmesi kabul edilir bir davranış değildir. Bu anlayışın sona erdirilebilmesi için bu ırkçı nefret suçunu ișleyen kişiler hakkında savcılık ve sorumlu idari birimler mutlaka soruşturma açarak kamuoyuna duyurulmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde bu ırkçı nefret suçu kamuoyu nezdinde normal kabul göreceğinden dolayı bu suç ișlenmeye devam edilecektir.  Her şeyden önce bu eğitimli cahillere Arap isminin bir renk değil bir halkın ismi olduğu öğretilmelidir. Yoksa bu cehalet tüm topluma mal olur.

 

Kadim bir medeniyetin temsilcisi olan Arap halkı böyle bir aşağılamayı hak etmiyor.

 

Bu ülkenin Arap kökenli asli vatandaşı olarak savcılar ve sorumlular nezdinde kamuya karşı bu ırkçı nefret suçunu ișleyenler hakkında soruşturma açmaları için çağrıda ve suç duyurusunda bulunuyorum.

 

Mim Yavuz Binbay

Beyt-Nahreyn Arap-Arami Birligi

Onursal Başkanı

 

Yazinin Linkleri;

http://beyt-nahreyn.com/?p=1401

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Güncel Siyaset, Tarih içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi

ECEVİT BELGESELİ- CAN DÜNDAR


Can Dündar – Rıdvan Akar

‘Bu parayı alamam’

12 Eylül günlerinde geçim derdine düşen Bülent Ecevit, Dünya gazetesine yazdığı bir İsmet İnönü yazısı için kendisine gönderilen parayı “İçime sindiremiyorum” diyerek iade etmişti

Bu belgeler ilk kez yayımlanıyor

Bülent ve Rahşan Ecevit çifti henüz aşklarının o efsunlu ilk yıllarında geleceğe ilişkin düşler kuruyorlardı. Onların düşünde ne zenginlik, ne kariyer, ne de şöhret vardı. Tevazu dolu bir yaşamda, kırlar içindeki bir evde Rahşan Ecevit resim yapacak, Bülent Ecevit de şiir yazacaktı. Ekmeklerini nasıl olsa kazanırlardı. Sanata adanmış bir yaşamda, bir lokma ve bir hırka ile yetineceklerdi. Biri profesör, diğeri milletvekili çocuğuydu. Cumhuriyet aydınlarının yüzünü Batı’ya dönmüş o elit ikliminde siyaseti küçümsüyor, memurluğu akıllarından bile geçirmiyorlardı.
Ancak siyaset bir girdap gibi onları kendine çekti. Bülent Ecevit, Türk siyaset tarihinin en çok konuşulan, en çok tartışılan ve en çok sevilen liderleri arasına ismini yazdırdı.
Ecevit ciddi, kararlı bir devlet adamıydı. Yaşayan en eski politikacıydı. 50 yıllık bir politika deneyiminden süzülen devlet tecrübesi onu adeta devletin kara kutusu haline getirmişti.
“Karaoğlan” belgeselinin hazırlığı sırasında yarım asırlık siyaset hayatında biriktirdiği özel arşivini ilk kez bizimle paylaştı. Bu özel arşiv, Ecevit çiftinin “Kütüphane Ev” diye nitelendirilen ve yaşamlarını sürdürdükleri Or-An’daki evlerinde muhafaza ediliyordu. Ecevit, “Erica” daktilosunu edindiği günden itibaren kişisel notlarını, devlet adamlığı sürecinde kendisine yollanan bilgi notlarını, belgeleri bu arşivde değerlendirmişti. Ecevit’e yollanan mektuplar, “gizli” ya da “çok gizli” mahreçli yazışmalar klasörlerde birikmişti.
Ecevit’in bugüne kadar hiç bilinmeyen bu özel arşivindeki tarihi belgeler bu yazı dizisinde ilk kez kamuoyuna açıklanıyor.
Bu belgelerde kimi zaman 1970’lerin o kargaşa günlerinin izlerini, kimi zaman öfke dolu bir polemiği, kimi zaman da bir ailenin yaşadığı özlemi ve sıkıntı dolu günlerin izlerini okuyacaksınız.
Ecevit şimdi tarihin huzurunda yatıyor.
Biz ise bu dizide siyasetin yarım asırlık çınarını, arşivinde biriktirdiği belgelerle daha yakından tanımayı umuyoruz.

Türk siyasetinde hiçbir lider eşine olan aşkını onun kadar iyi dile getirmedi. Hiçbir lider, aile yaşamlarından taşan sevgiyi, siyasi yaşamından önemli görmedi.
“Bülent Bey” ve “Rahşan Hanım” arasındaki ilişki diğer liderler ve eşlerinden farklıydı. Rahşan Ecevit sadece siyasi yaşamı boyunca değil, Bülent Ecevit’in yaşamının her aşamasında, her anında ve her projesinde onunla birlikte oldu. Kâh lider Ecevit’in eşi olarak kurduğu Köylü Derneği ile siyasi yaşamının bir parçası, kâh yaptığı çevirilerle maddi sıkıntıları paylaşan eşi, kâh yaptığı yemeklerle eşinin cezaevi yaşamını kolaylaştıran aşçı, kâh yasaklı Ecevit’in siyasi yaşamdaki aksiydi.
İkisi de hayat boyu akçeli konulardan uzak durdular. Gösterişsiz, sade bir hayattan yana oldular. Ve ikisi de bu tercihlerinin bedelini, her dar günde ciddi sıkıntılar çekerek ödediler. Bu sıkıntıların bir kısmı mektuplara, anılara yansıdı, bir kısmı özel arşivde unutulmuş birkaç belge olarak kaldı.

Londra’da açlık günleri
Sıkıntıları aslında evlenmelerinden hemen sonra başlamıştı. Ecevit nikâh sonrası Londra Basın Ataşeliği’ne tayin oldu. Ayda 30 sterlin alacaktı. O maaşla ikisinin birden geçinmesi olanaksızdı. Rahşan Ecevit o yoksul günleri şöyle hatırlıyordu;
“Yiyecek kıtlığı vardı. Paramız olmadığı için vesikayla alınacakların tümünü alamazdık. Alabildiğimiz kadarıyla idare ederdik. Bülent kirası ucuz olsun diye şehirden uzak bir yerde yaşıyordu.
Öğlenleri yemeğe gelemezdi. Ben de öğlen yemezdim. Akşam yemeği beraber yiyelim diye, aldığım yiyecek malzemesinin çok küçük bir kısmını kullanırdım.”

Yüzüklerini sattılar
Ecevitler Londra’da resmen açlık yaşıyorlardı. Önce nikâh yüzüklerini, sonra saatlerini sattılar. Rahşan Ecevit, ailesine yolladığı bir fotoğrafta öyle zayıf görünüyordu ki, zafiyet endişesiyle ailesi kızlarını Ankara’ya çağırdı. Bir ay yedirip iyice besleyip geri yolladı.
Londra sonrası Ecevit Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. Rahşan Hanım Amerikan Haberler Merkezi’nde çalışıyor, tercümeler yaparak eve katkıda bulunuyordu.
2 odalı evlerinde istedikleri gibi mütevazı bir yaşam kurmuşlardı. Rahşan Ecevit’in ailesinin alt katına yerleştiler. Kayınpeder, damadı Bülent’in kira teklifini reddetmiş, maddi sıkıntıları hafiflemişti. Eve giren para ayda 175 liraydı. Bülent Ecevit daha ilk günden evin akçeli konularını eşine bırakmış, para ile ilişkisini asgariye indirmişti.

‘Mutfaktaki kaşıkları sattım’

Rahşan Ecevit bir yandan eşinin verdiği demeçlerin izini sürmekle, onun istediği belgeleri bulmakla, ona çamaşır, yemek taşımakla uğraşıyordu. Bir yandan da geçim sıkıntısı nedeniyle evdeki eşyaları satmaya başlamıştı. O günleri şöyle anlatıyordu:
“Bir şeyler satıyordum, yani evde satılabilecek şeyleri satmaya çalışıyordum. Mesela en son hatırlıyorum çay kaşıkları bulmuştum mutfakta gümüş, en son onları satmıştım 6 tane… Gümüş çay kaşığı götürüp onları vermiştim işte ne verdilerse avucuma onunla geçiniyordum. Bülent’e hasretimden geceleri ağlıyordum.”
Yine de duruşma günleri yüzünden gülücük eksik olmuyordu. “Asık bir yüzle sana gelmek istemezdim tabii, seni üzerdim başka türlü olsaydı” diyordu.

Ecevit pullarını satışa çıkarıyor

Rahşan Ecevit’in geçinme derdi hapisteki Bülent Ecevit için endişe kaynağıydı. Eşine belli etmeden kadim dostu Mehmet İsvan’a bir mektup yolladı. Yıllardır biriktirdiği pul koleksiyonu satılsa acaba kaç lira ederdi?
Mehmet İsvan’dan 8 Temmuz 1982 tarihinde şu cevap geldi:
“Kardeşim Bülent,
Maalesef, pullar hiç para etmiyor. Türk pulları yaklaşık 4.000, yabancı pullar 10.000 civarında. Bu rakamlardan belki birkaç bin lira fazla alabiliriz, fakat satmaya değecek bir değeri olmadığı anlaşılıyor.”

Ecevit: İçime sindiremiyorum

Ecevitler 12 Eylül günlerinde geçim derdine düşmüşlerdi. Birikmiş tasarrufları eriyordu. Kıt kanaat geçindikleri eski dava arkadaşları tarafından biliniyor, ancak hiç kimse parasal bir yardımda bulunmayı teklif etmeye cesaret bile edemiyordu. Bu cesarete sahip olacakların alacakları yanıt belliydi.
İşte bu koşullarda Dünya gazetesinde görev alan partili arkadaşı Orhan Birgit, Ecevit’ten bir yazı istedi. İsmet İnönü’nün ölüm yıldönümüydü. Askeri yönetim, İnönü için Ecevit’ten alınmış bir yazıya itiraz edemezdi. Ecevit yazıyı gazeteye yolladıktan birkaç gün sonra CHP’deki kadim arkadaşından bir mektup aldı. Bu mektuba verilen yanıt, bir siyaset adamının o bıçak sırtı günlerdeki onurlu duruşunu anlatıyordu.

MEKTUPLARDAN…
‘O gıdasızlığa hiç kimse dayanamaz Rahşanım’

1982’nin o karanlık günlerinde Ecevitlerin yazışmalarında hüzün vardı:
BÜLENT ECEVİT:
“O yorgunluğa, o uykusuzluğa, o gıdasızlığa, o gerilime kimse dayanamaz Rahşanım. Bunun kimseye yararı da olmaz. Ben cezaevine girmeden önce bana ‘Artık koşuşturma’ diye çıkıştığını unutma. Kendine de hatırlat. Haydi benim Rahşanım. Toparla kendini. Seni dün gördüğüm hale geleceksen, dünyayı kurtarmak benim işime gelmez. Beceremem de zaten…Sevgilerle”
RAHŞAN:
“Sevgili Bülendim,
Çok güzel şeyler yazmışsın. Seninle dertleşmiş kadar oldum. Zaten sorunum da bu… Beraber olmadığımız için günüm sıkıntılar içinde kalıyor. Sen olmayınca patlayacak gibi oluyorum bazen.. Seni çok seviyorum ve seninle birlikte olmak istiyorum. Ama seni de üzüyorum.”
BÜLENT:
“Evren’in Burdur konuşmasının özetini dinledim. Bildiklerini yapmakta çok kararlılar. Nereye baksam, görünürde hiçbir umut yok. Bir aydınlık belirtisi yok. Gelen bayram kartlarından, birkaçındaki mum ışıklarından başka… Sanırım daha çok uğraşmanın bir yararı da yok. İçimizdeki dürtüyü yenebilsek de seninle bundan sonraki yaşamımızı bir adaya dönüştürebilsek. Sevgilerle…”
RAHŞAN:
“Sevgili Bülendim, Benim dürtülerim yok olmadı, ama herhalde hafifledi ki her an bırakabilecek durumda olduğumu hissediyorum. Şu sırada en büyük isteğim, gönlümüzce bir yönetimde ‘Adamız’da, her şeyden uzak, yazıyor, çiziyor olmak. Onun için de Allah’ın nereden, ne vereceği belli olmaz. Allah büyüktür diyorum. Seni çok seviyorum. Bekliyorum. Rahşan…”

Gazete alacak para bulamıyordu

Ecevit siyasete girdikten ve CHP Genel Başkanı olduktan sonra özel yaşamlarındaki en önemli değişiklik ilk kez kendilerine ait bir ev için kooperatife girişleri oldu. Or-An sitesinde bir eve girmişler, 2 bin lira taksitle ev sahibi olmuşlardı. Ancak 12 Eylül sonrası yine yalnızlık günleri başladı. Ecevit’in mahkûmiyeti her ikisi için de şok oldu. Uzun bir aradan sonra ilk kez ayrılacaklardı. Daha da kötüsü maddi sıkıntı içine düşmüşlerdi. Ecevit koğuş arkadaşı Şerafettin Elçi’ye “Benim param yok, o nedenle çok gazete alamıyorum” diye dert yanmıştı.

Yıl 1972… CHP’nin tarihi kongresi sonunda yeni Genel Başkan Bülent Ecevit

Baykal’dan ilk kutlama

Olağanüstü kongrede İsmet İnönü’nün kürsüde “Ya Bülent, ya ben” restine karşı delege “Ecevit” dediğinde “Karaoğlan” efsanesi başlıyordu. Deniz Baykal telgrafında “Önderliğinizde her güçlüğü yeneriz” diyordu

CHP’de “ortanın solu” ideolojisine karşı çıkanlar ile Ecevit arasında süregelen hizip mücadelesinde kritik an gelmişti. Sonunda oylama yapıldı ve Ecevit’e 31 oy çıktı. CHP’nin genç kadroları “devlet adamları deposu” diye eleştirdikleri Parti Meclisi’ne hâkim olmuş, 43 yıllık partiye 41 yaşında genç bir adamı genel sekreter seçmişti. Tarih 18 Ekim 1966’ydı.

“Bülent’in kesin zaferi”
İsmet İnönü o gece günlüğüne şu notu düştü:
“Bülent’in kesin zaferi. Konuşmamı yaptım. İki taraf çetin mücadele ettiler. Bir tarafta Bülent, ortanın solu, öte tarafta eskiler Turhan ile beraber Kasımcılar.”
CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter ilçelerden köylere bütün CHP teşkilatlarını tek tek gezerek partiliyi ve delegeyi tanımıştı. Ecevit gittiği her yerde coşkuyla karşılanıyor, CHP’nin geliştirdiği “ortanın solu” ideolojisini halka anlatıyordu.
CHP lideri İsmet İnönü de, bu genç ve dinamik genel sekreteri övgüyle izliyordu. Ecevit’e yolladığı telgrafta “hasretle yolunu beklediğini” söylüyordu (yanda).

‘Ecevitçiler’ çizgisi
Ecevit çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içinde demokratik sol duruşuyla giderek sivrildi. 12 Mart sonrası İnönü ile düştüğü fikir ayrılığı nedeniyle CHP Genel Sekreterliği makamından istifa etti. İstifasından sonra parti içindeki çalışmalarına hız verdi. Artık parti içinde “Ecevitçiler” diye bilinen bir çizgi oluşmuştu.
Öylesine çarpıcı bir slogan seçmişti ki, hiçbir partili Ecevit’e sempati duymayı “İnönü’ye ihanet” olarak görmemeye başlamıştı. Ecevit “İnönü’yü sevmek Ecevitçi olmaya engel değildir. Ecevitçi olmak İnönü’yü saymaya engel değildir” diyordu.
Bu dönemde CHP adeta ikiye bölünmüştü. Aydın İl Başkanlığı’nın genel merkeze gönderdiği mektup, bu bölünmeyi teyit ediyor, il teşkilatının “Ecevitçi” olduğu vurgulanıyordu.

C.H.P. AYDIN İL BAŞKANLIĞI SAYI:
“Bugün il teşkilatımıza Ecevitçiler hâkimdir. Bu hâkimiyeti Ecevit’in Genel Sekreterliği zamanında yapılan, kendisinin de bulunduğu fevkalade kongrede yaptıkları yakışıksız baskılarla elde etmişlerdir. Anladığım kadar, oradaki hava, ortanın solu ile biraz daha solun çarpışmasıydı.
Ecevit’in mutemet adamı Gençlik Kolları Genel Başkanı Süleyman Genç’in de gençleri tahrikiyle ortanın solunu yendiler ve İzmir il örgütünü ele geçirdiler. Memlekete, partiye uzun seneler hizmet etmiş arkadaşlarımızı küstürdüler, onları hizmetten alıkoydular. Dikili İlçe Sekreteri Mehmet Kasapoğlu, Genel Başkan’dan, bu işe gecikmeden çare bulmasını istemektedir.”

ACELE SAYIN BÜLENT ECEVİT CHP İL BAŞKANLIĞI ELİYLE VAN
25 ANKARA
28864 82 25 10 12
20 TARİHLİ TELGRAFINIZA CEVAP VERMEKTE GEÇ KALDIĞIM İÇİN ÖZÜR DİLERİM. SEYAHAT SÜRATİNİZE YETİŞMEK GÜÇ OLUYOR. MAZUR GÖRMENİZ İÇİN BU DA BİR SEBEPTİR. SEYAHATİNİZDEN MEMNUN OLMANIZ BENİ BAHTİYAR ETMİŞTİR. ADIM ADIM SİZİ İZLEDİM VE BİR SÖZÜNÜZÜ KAÇIRMADIM. BAŞARINIZ PEK BÜYÜKTÜR. SİZİ YÜREKTEN KUTLARIM. ÇALIŞMALARINIZIN GENİŞ ÖLÇÜDE FEYİZLİ NETİCELERİNİ PARTİMİZ ALACAKTIR. SEVGİLER VE SAYGILARIMI SUNUYORUM. HASRETLE YOLUNUZU BEKLİYORUM. BUGÜN ANKARA’YA GELDİM. YANINIZDA OLAN ARKADAŞLARINIZIN HEPSİNE AYRI AYRI SEVGİ VE TAKDİRLERİMİ SÖYLEMENİZİ DİLERİM.
İSMET İNÖNÜ
25.10.1966

Bölünme tablosu

Antalya İl teşkilatında ise durum daha “vahim”di. Genel merkeze yollanan mektupta “bölünme” tablosu şöyle çiziliyordu:

Antalya
16.10.1971
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği’ne
ANKARA
“İlimiz parti örgütünde son zamanlarda şiddetle hissedilir bir huzursuzluk hüküm sürmektedir. Bunun aramızda halledilmesi imkânsız hale gelmiştir. Nedenleri aşağıda madde madde açıklıyoruz:
1- Antalya Parti İdare Kurulu adeta birbirine düşman iki gruba ayrılmışlar.
2- Bu gruplar CHP İl çerçevesi dahilindeki partililer olarak da ikiye ayrılmış durumdadır.
3- Bizim grup İl İdare Kurul üyesi olarak isimleri aşağıda yazılan 8 kişidir. Başkanın dahil olduğu karşı grubun dahil olduğu karşı grup ise 6 kişidir.
4- Bizim grubun iddia ve fikirleri ile, Antalya Merkez İlçe Başkan ve İdare Kurul üyeleri, İl Kadın Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri, İl Gençlik Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri, Merkez İlçe Gençlik Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri aynı saftadır.” Veli Vural
İl Gençlik Kolu Bşk.

Baykal’ın telgrafı

Ecevit’in gözü, artık o güne kadar sadece Atatürk ve İnönü’nün oturduğu genel başkanlık koltuğundaydı. 1972 yılındaki olağanüstü kongrede İnönü’nün kürsüde “Ya Bülent, ya ben” restine karşı delege “Ecevit” dediğinde dağlara taşlara yazılan “Karaoğlan” efsanesi başlıyordu.
Ecevit’i genel başkanlık koltuğunda ilk kutlayan isimlerden biri de Deniz Baykal’dı. Ecevit’e yolladığı telgrafta, önderine dönük sadakat cümleleri vardı:

ELT….SAYIN BÜLENT ECEVİT BADE SOK. BADE APT. 22/25 KÜÇÜKESAT / ANKARA
İK 514 İSKENDERUN 1981 55 15/5 10/00
CHP GENEL BAŞKANLIĞINA SEÇİLİŞİNİZİ, SİYASAL HAYATIMIZDA YENİ BİR DÖNEMİN BAŞLANGICI OLARAK HEYECANLA UMUTLA KARŞILADIM. ÖNDERLİĞİNİZ ALTINDA HALKIMIZIN MUTLULUĞU İÇİN ASIL AMA GEREKEN HER ENGELİ AŞACAĞIMIZA, YENİLMESİ GEREKEN HER GÜÇLÜĞÜ YENECEĞİMİZE GÜVENİYOR, DAHA BÜYÜK SORUMLULUKLARA, DAHA ÇETİN SINAVLARA DOĞRU SONSUZ BAŞARILAR DİLER, SAYGILAR SUNARIM.
DENİZ BAYKAL

Neden çocuk yapmadılar?

Rahşan Ecevit o dönem çocuk sahibi olamamalarını parasızlığa ve hareketli yaşamlarına bağlıyordu:
“Çok fakirdik. O fakirliğin içine bir de çocuk girsin istememiştik. Ama ondan sonra da İngiltere’den döndük, daha sonra da siyaset başladı. Siyaset başlayınca da çocuğa yer kalmadı. Çünkü, gezilere hep beraber gidiyorduk, bir çocuk olsaydı kim bakacak diye düşünmüştük.”

Arsalarını Gelibolu’da ağaç kampanyasına bağışladılar

12 Eylül döneminin ardından yeni bir parti için kolları sıvadılar. Önce Ankara’da Akay Caddesi’nde minik bir büro tutuldu. Parasız günlerdi.
Yine evdeki eşyalardan başka satacak bir şeyleri kalmamıştı.
Maddi varlıklarını bütünüyle davalarına ve ülkelerine hasretmişlerdi. O günlerde Gelibolu yarımadasında çıkan yangın sadece doğaya değil, insanlığın ortak tarihine zarar veriyor, toplumsal hafızayı siliyordu. Ecevitler böylesine etkilendikleri bir coğrafyanın o eski haline dönmesi için açılan kampanyaya kayıtsız kalamadı. Bir parti genel başkanı için kaçırılmayacak bir propaganda fırsatı, tevazu dolu suskunlukla sır haline geldi. Ecevitler Or-An’daki evleri dışında sahibi oldukları Kaş’taki tek arsalarını satıp Gelibolu için ağaç kampanyasına katıldılar
Aslında Gölbaşı’nda bir arsaları daha vardı ancak o arsayı köylüler ekip biçtiği için utançlarından köylülerden talep bile edememişlerdi.

Ecevit’in arşivinden Erbakan ile Suudi Arabistan Petrol Bakanı arasındaki görüşmenin tutanakları

Türkiye’yi Batı’dan koparma pazarlığı

1974’teki gezide Suudi Arabistan’da Petrol Bakanı Yamani ve Kraliyet ailesinden Anas Yasin ile görüşen Başbakan Yardımcısı Erbakan, “Petrol ve kredi vermezseniz Türkiye’nin Batı’dan kurtarılması mümkün olmaz” diyordu. Anas Yasin’den “İsrail ile savaş halinde olan ülkelere bile kredi vermiyoruz” cevabı alan Erbakan, yaşadığı hayal kırıklığını ise “Biz Suudi Arabistan’ı şuurlu biliyorduk, yanılmışız” sözleriyle anlatıyordu

Bülent Ecevit koalisyon ortağı Necmettin Erbakan’a güvenmiyordu. Başbakan Yardımcısı olan Erbakan’ın kritik görüşmelerinden haberdar olmaya, bu görüşmelerde ülke ve siyaset adına yapılan konuşmalar ve vaatler konusunda bilgi sahibi olmaya özen gösteriyordu. Ecevit’in kaygılarını haklı çıkaran bir gelişme, Suudi Arabistan Petrol Bakanı Zeki Yamani ve Kraliyet ailesinden Anas Yasin ile yaptığı görüşme tutanaklarında ortaya çıkıyordu.
İlk kez yayımlanan Ecevit’in arşivindeki bu çarpıcı belgede, Erbakan’ın Suudi bakana kredi için adeta yalvardığı ve “Türkiye’yi Batı’dan koparmak için” bu krediye ihtiyacı olduğunu söylediği görülüyordu.

ÇOK GİZLİ ZATA MAHSUS 55

30 NİSAN 1974 SALI GÜNÜ ARABİSTAN BÜYÜKELÇİSİ
ANAS YASİN İLE SAYIN N. ERBAKAN ARASINDA
CEREYAN EDEN GÖRÜŞME

NOT: 29 Nisan Pazartesi günü Suudi Arabistan Petrol İşleri Bakanı Zeki Yamani ile Sayın Erbakan arasında cereyan eden görüşmeye Anas Yasin katılmıştır. Bu görüşme sonunda Yasin, petrol ve kredi konuları hakkında Kral Faysal ile temas yapacağını, bu temasın sonuçlarına ilişkin bilgiyi vermek üzere yarın sabah (30 Nisan) geleceğini Sayın Erbakan’a söylemiştir. Bu sözlerin üzerine 31 Nisan sabahı gelmiş ve Sayın Erbakan ile aşağıdaki görüşmeyi yapmıştır.
Yasin: Şimdi Kral’dan geliyorum. Petrol ve kredi hakkında Türkiye’nin isteklerine büyük önem gösteriyor. Türkiye için çok iyi teveccühleri var. Bu iyi niyet çerçevesinde ilgili makamlara talimat veriyor, beni Prens Fahd’a gönderdi. Şimdi oraya gitmek istiyorum. Prens Fahd ile yapacağım temaslar hakkında size bilgi veririm.

‘Çok şey bekliyorduk’
Erbakan: Sayın Büyükelçi, petrol ve kredi hakkında ne kadar büyük önem gösterdiğimizi tekrarlamak istiyorum. Burada bulunan büyük heyetimizle beraber Suudi Arabistan’a gelirken çok şeyler bekliyorduk. Nüfusunun %99’u Müslüman olan 40 milyonluk Türk milleti de bu ziyaretten çok şeyler bekliyor. Şimdi bu büyük ümitler karşısında eli boş olarak dönemeyiz. Mutlaka bir şeyler götürmemiz lazım. Götüremezsek Türkiye’de durum çok feci olur ve bundan böyle Suudi Arabistan ile dostluğumuz hakkında milletimize bir şey söylemeye yüzümüz tutmaz. Bakın şimdi siz…
Konuşurken şöyle bir kroki çizdim. Çizilen kroki şöyledir:

  • Batı
  • Türkiye
  1. Arabistan

    Anlatmak istediğim husus şudur: Suudi Arabistan Türkiye’ye istediği petrolü ve krediyi verirse Türkiye’yi kendine ve dolayısıyla Arap ve İslam ülkelerine çeker. Vermediği takdirde Türkiye, arzu etmediği halde, yüzünü Batı’ya çevirir, oraya bağlanır ve oradan Türkiye’nin kurtarılması mümkün olmaz.
    Yasin: Zatıalinize önceden söylemiştim. Zeki Yamani de söyledi, 1975 yılının sonuna kadar petrolümüz yoktur. 1976 yılının başından itibaren elde edeceğimiz hisse ise Suudi Arabistan hükümetinin yabancı petrol şirketleri ile 1974 yılında yapacağı temaslara bağlı. Biliyorsunuz, yabancı şirketlerle aramızda aktedilen ortaklık anlaşmasını tadil etmek istiyoruz. Bu husus gerçekleştiği takdirde bizden petrol alan ilk ülke Türkiye olacaktır.
    Kredi konusunda ise istediğiniz kredi miktarı çok büyüktür. Suudi Arabistan şimdiye kadar hiçbir ülkeye bu kadar kredi vermemiştir. İsrail ile savaş halinde olan ülkelere bu kadar kredi vermedik.
    Bununla beraber, İsrail ile olan ilişkilerini kesen Afrika ülkelerine dahi kredi vermiyoruz. Mesela Gine Başbakanı buradadır. Prens Fahd’ın yemeğinde beraberdiniz. Ülkesine kredi vermediğimiz için çok üzgün ayrıldı. Yarın Tunus Başbakanı geliyor. O da kredi istiyor.
    Şu anda Riyad’da 9 heyet var. Hepsi petrol ve kredi talep ediyorlar. Suudi Arabistan bu petrol ve kredi taleplerini kabul ederse, kendisi sıkıntıya düşer ve kendi kalkınma projelerini, yatırımlarını temin etmek için yabancı ülkelerden kredi sağlamaya mecbur olur. Onun için bu talepleri önemine göre sıraya koyuyoruz.
    Recep tarihinde genel bütçemizi tespit ettikten sonra, mali durumumuz belli olur. O zaman mümkün olduğu takdirde bu taleplerin bir kısmını karşılamaya çalışırız.

    ‘Arabistan’ı şuurlu sanıyorduk’
    Erbakan: Siz Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu biliyorsunuz. Öyle anlaşılıyor ki siz bu durumu anlamadığınız için Türk milleti ile olan bağlarınızı bilerek koparacaksınız. Halbuki buraya gelmeden evvel Suudi Arabistan’ın şuurlu bir ülke olduğuna inanıyorduk. Türk milletinin sıkıntılarını bildiğinize inanıyorduk. Şimdi görüyoruz ki biz bu düşüncelerimizde yanılmışız. Durumu açıklayayım. Yahudiler yani Siyonistler uzun yıllardan beri Türk milletine hükmediyor. Büyük baskılar altında bulunduruyor. Bu 40 milyon Müslümanı büyük bir hapishane koğuşuna tıkıp nefes aldırmıyor.
    Biz, millet olarak bu uzun yıllar zarfında bu hapishaneden kurtulmak için çırpınıyoruz. Gösterdiğimiz bu büyük gayret neticesinde hapishane koğuşunun bir duvarını deldik. Şimdi elimiz dışarıda, belki bir dost yardımımıza koşar da koğuşun kapı kilidini açmamıza yardım edecek bir demir parçasını elimize verir diye hâlâ bekliyoruz.
    Yasin: Beyefendi, bunu söylüyorsunuz ama Kültür Anlaşmasında “iki Müslüman millet” ibaresine itiraz ediyorsunuz. “Müslüman” kelimesini kaldırdınız. “İslam Konferansı” ibaresini de kaldırmak istediniz. Suudi Arabistan olarak, bu iki ibare bizim için çok büyük önem taşır.
    Bu hususta Kral hazretlerinden kesin talimat var. Yabancı ülkelerle aktedeceğimiz anlaşmalarda bu iki ibareyi bulundurmak mecburiyetindeyiz. Bizim ana davamız budur. Bunlar olmadığı takdirde işler ters gider.

    Gezisi çok eleştirilmişti

    Erbakan’ın gezisi dönüşte büyük eleştirilere maruz kalmıştı. Millet Meclisi’nde gündem dışı bir konuşma yapan DP Ankara Milletvekili Necdet Evliyagil, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın Suudi Arabistan gezisini sert bir dille eleştirmiş, “Koskoca Türk devleti olarak bir zaman idaremiz altındaki topraklardan ve bunların idarecilerinden gereksiz ve gösterişli davranışlarla yardım istemeye gitmek gurur sarsıcı olmuştur” demişti.

    Ecevit’e uğurlama

    Murat 131 marka otomobili kullanan Başbakan Ecevit. Başbakan Yardımcısı Erbakan bir görüşme sonrası onu kapıdan uğurluyor.

‘İsrail’le ilişkiyi keseriz’

Erbakan: Size söyledim. Hapishane koğuşunun kapısını açmamıza yardım edecek, biraz evvel bahsettiğim demir parçasını verdiniz mi, durumumuz kendiliğinden değişir. Hem de çok değişir. Mesela, biz sizden 1 milyar dolarlık kredi istiyoruz. Bunu 3 veya 4 yıla paylaştırmak mümkün. İlk sene 250 milyon dolar verirseniz, yani 1974 yılı içinde 250 milyon verirseniz aynı sene Türkiye’nin İslam Konferansı’na tam üye olarak katılmasına vesile olursunuz. Ertesi sene 250 milyon dolar daha verirseniz, Türkiye İsrail ile olan ilişkilerini keser ve durum iki memleket arasında ve dolayısıyla diğer Arap ve Müslüman ülkeler arasında geniş adımlar atarak büyük ilerleme kaydeder; bu durumda Türkiye’yi kelimenin tam manasıyla kazanmış olursunuz.
Yasin: 250 milyon verirler belki fakat 1 milyar vermezler. Mamafih, bu konuyu Prens Fahd’la biraz sonra görüşeceğim. Neticeyi size bildiririm.
Erbakan: Eğer şimdi vermezlerse, kısa zamanda vereceklerine dair bir taahhüt isteriz. Zaten petrol hususunda dün Yamani’den bir yazı istedik. Yamani ile dün yaptığımız görüşmede bizim sunacağımız bir yazıya cevaben böyle bir yazıyı verebileceklerini söyledi. Bize verilecek yazıda aşağıdaki hususların taahhüt altına alınmasını isteriz.
(1) 1974 ve 1975 yılları için Fransa ile yapılan anlaşmanın petrol fiyatları çok yüksek olduğundan, Fransa tarafından tatbik edilmemesi neticesinde Suudi Arabistan’ın elinde kalacak petrolden Türkiye’nin ihtiyaçlarının karşılanacağına dair Suudi Arabistan Hükümeti’nin taahhüt vermesi
(2) 1974, 1977 ve 1978 yılları için Suudi Arabistan ile yabancı şirketler arasında yapılacak temaslar neticesinde Suudi Arabistan’ın hissesi ne olursa olsun, bu hisseden Türkiye’nin bu yıllardaki ihtiyaçlarının karşılanacağına söz verilmesi,
(3) Gerek 1974 ve 1975, gerekse 1976, 1977 ve 1978 yıllarında Türkiye’ye verilecek petrolün fiyatlarında özel indirim tanınması.
Biz bu husustaki mektubunuzu biraz sonra hazırlar, isterseniz size veririz.
Yasin: Mektubunuzu alamazsam, onu aldırmak için bir araba gönderirim veya sizinle çalışan Abdülilah el-Sa’dam’a (Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği’nde çalışan bir memur) verirsiniz.
Erbakan: Kredi için de siz ve Yamani, Kral’a bir mektup yazmamızı tavsiye ettiniz, biz yazarız fakat bu mektubun cevabında da bir taahhüt isteriz.
Yasin: Bu mektup hususunda şimdilik bir şey söyleyemem. Şimdi Prens Fahd’a gidiyorum. Prens’le yapacağım görüşmeden sonra mektubu hazırlayıp hazırlamayacağımızı söylerim. 12.00’ye kadar gitmezsem Prens’i kaçırırım. Müsaade ederseniz gideyim.
Erbakan: Pekâlâ sizi bekliyoruz.

Suna Kan’ın evinde kurulan koalisyon

  • CHP 1973 genel seçimlerinde oyların yüzde 33.3’ünü alarak birinci parti çıktı. Ancak Ecevit, tek başına iktidar olamıyordu. Koalisyon için Adalet Partisi ile yaptığı görüşmelerden sonuç alamayan Ecevit, MSP’den gelen olumlu sinyal üzerine harekete geçti. Erbakan ile buluşma için seçilen yer hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Ecevit’in yakın aile dostları sanatçı Suna Kan ve eşi keman virtüözü Faruk Güvenç’in evi. Koalisyon pazarlığındaki notları Ecevit kendi el yazısıyla tutmuştu

    Genel başkanlık koltuğuna oturmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden Ecevit ilk tarihi başarıya imza atıyordu. 1973 genel seçimlerinde CHP oyların yüzde 33.3’ünü alarak birinci parti olmuş ve Meclis’te tam 185 milletvekili ile temsil hakkı kazanmıştı. Ancak tek başına iktidar olamıyordu.
    Ecevit, koalisyon için seçimin asıl mağlubu Adalet Partisi ile yaptığı görüşmelerden sonuç alamadı. Sonunda MSP’den gelen olumlu bir sinyal Ecevit’i harekete geçirdi. Erbakan ile buluşacak ve koalisyonu konuşacaktı. Buluşma için seçilen yer hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Ecevit’in yakın aile dostları sanatçı Suna Kan ve eşi keman virtüözü Faruk Güvenç’in eviydi.
    CHP ile MSP arasındaki pazarlıklar kıran kırana geçti. Koalisyon pazarlıkları sürecinde Ecevit pazarlık tutanaklarını kendi el yazısıyla tutmuştu. Tarih 20 Kasım 1973’tü. Yani hükümetin kurulmasına henüz bir ay vardı.

    BÜLENT ECEVİT-NECMETTİN ERBAKAN GÖRÜŞMESİ

    20 Kasım 1973
    10.00 – 12.00

    ERBAKAN
    Bir AP-CHP koalisyonu başarılı olmaz. 6 ayda yürüyemez hale gelecektir. Partizanca düşünsek, MSP’nin en lehine çözüm budur. Ama biz memleketi düşünüyoruz.
    CHP-MSP koalisyonunda işlerin daha rahatlıkla yapılacağında şüphe yok. Ama buna üçlü kademeden geçilerek gelinmesinde fayda görüyoruz. Üçlü (CHP-AP-MSP) koalisyonda sürtüşme olur, ama AP’nin bulunuşunun fonksiyonel etkisi olmaz. Üçlü koalisyonu ilk kademe olarak daha uygun karşılıyoruz. İcraatın süratini azaltır fakat icraatı kaldırmaz ortadan. Buna çok daha rahat evet diyebiliriz.
    İkili (CHP-MSP) için geçen seferkinden daha rahat durumdayız. Artık eskisi rahat rahat hücum edemez AP bize. O bizim tabanımızı rahatsız ediyordu. Şimdi biz onun tabanını rahatsız edebilecek durumdayız. Üçlünün başarısızlığı görüldükten sonra ikili olabilir.
    AP’de çözülme eğilimi görüyoruz. Bu da hızlanır. Yarın Genel İdare Kurulu’muzu toplayacağız.

    Üçlü için düşüncemiz
    Prensip olarak evet veya hayır diyebilmek için bazı noktalarda aydınlanma ihtiyacını duyuyorum.
    İki parti program üzerinde kolaylıkla anlaşabiliriz. Bunda güçlük görmüyorum. Kabine nasıl teşekkül edecek? Bütün mesele burada.
    Üçlü için düşüncemiz:
    1 Başbakan.
    2 Başbakan Yardımcısı: Biri MSP’den, biri AP’den…
    (Demirel kendisi kesin olarak girmez)
    Bakanlıklar:
    Başbakanlığı, AP ile CHP arasındaki 30 sayı farkına tekabül eder sayarsak…
    CHP: Başbakanlık ve 9 bakanlık.
    AP: 1 Başbakan Yardımcılığı, 8 bakanlık.
    MSP: 1 Başbakan Yardımcılığı ve 5 bakanlık. Bunun biri İçişleri Bakanı olur ve özel bir usulle doldurulur. MSP bünyesinde değil, anarşiyi engelleyebilecek, partizan olmayan bir kimse… Üzerinde mutabık kalacağımız.
    Üç önemli bakanlık var. Bunlardan her biri bir partinin olmalı:
    Milli Eğitim, Köy İşleri, Çalışma.
    Sosyal konulu bakanlıklar CHP’de toplansın. Siyasi bakanlıklar AP’de toplansın. Ekonomik bakanlıklar MSP’de toplansın.
    Böylece bakanlıklar arasında bir ahenk olsun. Bir süre yürüdükten sonra üçlüden ikiliye kolaylıkla geçilebilir. Herhalde ekonomik bakanlıklar AP’ye verilmemeli. Bunda ısrarlıyız. Çünkü o zaman sömürü düzeni aynen yürüyecektir.
    İkili hükümette:
    Bir Başbakan
    Bir Başbakan Yardımcısı (MSP kendisi girecek ve ekonomik işler kendisine bağlı olacak).
    Bakanlıklar:
    MSP: Mümkünse 10 kadar.
    CHP: 14 kadar.
    Adetlerin kesinlikleri mühim değil. Mümkünse ekonomik bakanlıklar MSP’de. İçişleri için güvenilir bir tarafsız bulunur. MSP için Milli Eğitim ve Köy İşleri Bakanlığı üzerinde de durmak istiyoruz.
    Nedeni: Bugün efkârı umumiyede bulunan menfi faktörleri silmede yararlı olur.

    Bakanlık paylaşımları
    Milli Eğitim CHP’de olursa, bütün maarifi ve okulları aşırı solcuların istila edeceğinden kuşku duyarlar (büyük sermaye çevreleri). Köy İşleri CHP’de olursa, aşırı solcuların köylere kadar sızacağından kuşku duyarlar.
    CHP hakkında efkârı umumiyede bazı kuşkular var. Onun için bunda yeni hükümete her çevrenin güvenle bakması bakımından fayda görüyoruz. Yeni hükümetin memleketi aşırı sola götüreceği endişesinin önlenmesi yararlı olur. Aksi halde büyük sermaye çevreleri her şeyi yaparlar. Bize nispeten daha çok güvenirler. Bazı aşırı unsurlar sizin de kontrolünüz dışında gelişebilir. Sizin başbakanlığınızda bu unsurların ortaya çıkması memleketi büsbütün umutsuzluğa düşürür.

    Sermaye çevreleri
    İkilide ekonomik bakanlıklar MSP’de bulunsun derken, bilhassa sermaye çevrelerinin reaksiyonunu düşünüyorum.
    Sermaye çevreleri bize karşı nispeten munis gözle bakabilirler. Yoksa bu konularda program şüphesiz beraberce tespit edilecek. Sanırım büyük ayrılıklar da meydana gelmeyecektir.
    Bu noktalarda anlaşabilirsek, kendi kurullarımızda bazı endişeleri giderebiliriz. Bunun aksine ısrar edilirse, beklenen faydalı bir çözüm güçleşir. Üçlü bizim için büyük kolaylık.

    Ecevit’e göre tarihi bir fırsattı

    Ecevit bir yandan Erbakan’ı dinliyor, bir yandan da notlar alıyordu. Erbakan’ın söylediklerine ilişkin aldığı notlar şöyleydi:

    ECEVİT
    (Üçlüyü kabul ettirmenin imkânsızlığı… 12 Mart öncesinde orduya kadar sızmalar olduğu halde CHP’ye sızma olmadığı… Bizim bu bakımdan her sınavdan geçtiğimiz… 12 Mart sonrasında üzerimize projektörlerin çevrildiği, hiçbir şey bulunamadığı… Asıl, henüz yeni bir parti olarak, “etkin” denen çevrelerin MSP üzerindeki kuşkularının önem taşıdığı…)
    Bu kuşkular karşısında, biz, Milli Eğitim’i size verelim desek de buna imkân bulamayız. Bunu, sezgi olarak değil, kesin kanı olarak söylüyorum.
    İçişleri, sırf emniyetle ilgili olsa, mesele yok. Tarafsız biri gelsin. Ama valiler, kaymakamlar ona bağlı. Hükümetin vilayetteki uzantıları bu bakanlığa bağlı. Politikayla ilgisi olmayan bir kimse nasıl yapabilir? O nitelikte birini bulursak ne âlâ… Ama Milli Eğitimin size verilmesi olanaksız. Bakanlar Kurulu tasdikten çıkmaz.

    ERBAKAN
    Genel İdare Kurulu’na, Milli Eğitim’in bize verilmesini Ecevit düşünmüyor, dediğim anda, Kurul orada durabilir. Bizim için kesin kriter. Milli Eğitim için anlaşırız, ama Cumhurbaşkanı’ndan engel çıkarsa o zaman düşünürüz.

    ECEVİT
    Üçlü veya ikili olamazsa ve biz bir azınlık hükümeti kurarsak, desteklemeyi veya güvensizlik oyu vermemeyi düşünebilir misiniz? Bir süre düşünmeniz için bazı bakanlıkları boş da bırakabiliriz.

    ERBAKAN
    Azınlığı destekleme başlangıca nazaran daha zordur. Başlangıçta koalisyon için anlaşmayı daha kolay buluruz. Kurulmuş, işleyen bir hükümete sonradan katılmak zor olur. Azınlık hükümetine güvenoyu verme durumuna giremeyiz. Öteki partilerle aynı paralelde olma durumu daha ağır basar.
    Ecevit onlarca yıldır iktidar koltuğundan uzak tutulan İslamcı hareketin koalisyonu kadrolaşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini görmüştü. Maliye ve Milli Eğitim Bakanlığı gibi iki stratejik bakanlık konusunda kıran kırana yapılan pazarlıklarla bu bakanlıkların MSP’ye verilmesine engel oldu. CHP’liler bu koalisyondan rahatsızdı. Ecevit ise bu koalisyonu bir tarihi fırsat olarak görüyordu.
    Taraflar arasındaki pazarlık görüşmelerini CHP adına Deniz Baykal, MSP adına ise Oğuzhan Asiltürk sürdürüyordu. Ecevit düşüncelerini bir bilgi notuyla Baykal’a gönderdi.

    Ecevit’e MİT’ten gelen belgelerdeki müthiş sır

    Bülent Ecevit’e 1979 yılında ulaştırılan MİT belgesine göre, 105 kişinin hayatını kaybettiği Kahramanmaraş olaylarında MİT parmağı var. Ecevit, MİT’teki kendi kaynaklarından gelen imzasız belgeye “Çok ciddi bir kaynaktan gelmiştir. Değerlendirilmelidir” notu düşmüş…


    Bülent Ecevit, 1978’de başbakan olduktan sonra, birden olaylar, suikast girişimleri ve provokasyonlar çoğaldı.
    Ecevit, devlet içinde daha derin bir devlet olduğundan kuşkulanıyordu. MİT’ten gelen imzasız raporlar kaygılarında haksız olmadığını ortaya koydu.
    Ecevit, bu raporları, “Ekli bilgi çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu düşerek güvendiği kişilere dağıttı ve arşivinde sakladı. O raporlar, 30 yıl sonra bugün ilk kez arşivden çıkıyor.

    Gündem kontrgerilla
    1977, Türkiye için olduğu kadar Ecevit için de zor bir yıldı. Mayısta İzmir’de bir suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Çiğli saldırısından 5 gün sonra Taksim’de suikasta uğrayacağını bizzat Başbakan Demirel’den öğrendi.
    Buna rağmen hazirandaki seçimlerden 1. parti olarak çıktı. 1978 Ocak ayında hükümeti kurdu. Gündem, “kontrgerilla”ydı.
    Aralıkta Maraş’ta iç savaş provası yapıldı: 105 kişi öldü.
    Ecevit, başında oturduğunu sandığı devletin içinde daha “derin” bir devlet olduğunu fark ediyor, ama bir şey yapamıyordu.
    Araştırma sürecinde Ecevit’e MİT’teki kendi kaynaklarından gelen imzasız raporlar yardımcı oldu. Ecevit bu raporları özel arşivinde saklıyor, bazılarını, “Ekli bilgi çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir. Değerlendirilmesinde yarar vardır” notuyla yakınlarına yolluyordu.
    İşte biri: Ecevit arşivindeki 15 No’lu belge, başbakan olduğu dönemde kendisine gönderilen “MİT Hakkında Özel Not…”
    Çok çarpıcı bir cümleyle başlıyor: “Teşkilatı, Atatürk’ün milli yolundan saptıran, birkaç cuntacının oyuncağı olmasıdır. (..) 3 yıl içinde 70’e yakın Atatürkçü uzman personel bu zihniyettekilerce, kimisi korkutularak istifaya zorlanmış, cesaretle karşı koyanlar da resen emekliye sevk edilmiştir.”

    Müstakil müsteşarlık
    Raporun yazarı, iddialarını örneklerken dönemin asker kökenli MİT müsteşarının, İstihbarat Başkanlığı’nın brifing salonundaki toplantıda söylediklerini Ecevit’e iletiyor. Müsteşar o toplantıda kendisinin Başbakan’a gitmediğini, yardımcısını da göndermediğini belirterek, şöyle diyor:
    “Biz şeklen başbakanlığa bağlıyız. Biz müstakil çalışırız ve istediğimiz makama istediğimiz bilgiyi veririz, istemediğimizi vermeyiz. Bizi kimse zorlayamaz. Bunu böylece biliniz ve hareketlerinizi ona göre ayarlayınız.”

    Kaçakçılardan para aldı
    Raporda, “Son 3 yılda MİT’i tarikatçı, tutucu, kafatasçılarla doldurarak Türkeşleştirmeye çalışan cuntacıların” tek tek adları veriliyor. Bir hukuk müşaviri “Türkeş’in dünürü, koyu kafatasçı” olarak tanıtılıyor.
    Psikolojik Savunma Başkanı’nın “Nakşibendi” olduğu ve Türkeş’le öteden beri sıkı bir işbirliği sürdürdüğü kaydediliyor. İstanbul Bölge Daire Başkanı’ndan, “Beyrut’ta, Filistinlilere silah kaçakçılığı yapanlara yardım ettiği için para almış ve İsviçre bankalarına yatırmıştır” diye söz ediliyor.

    Statükoyu koruma
    Ankara Bölge Daire Başkanı’nı tanıtan paragraf çok çarpıcı:
    “1972’de Ecevit’in otosunu sabote etmeyi planlayan ve uygulaması için emir veren kişi… İstanbul’da işkencelerinde başarılı olduğundan Ankara’ya atanmıştır.”
    Aynı raporda, olaylarda MİT’in gerekli bilgiyi hükümete iletmediği kanısı dile getiriliyor ve amaç şöyle vurgulanıyor: “İktidara kendilerini kabul ettirerek statükolarını koruma gayreti içindedirler.”

    Olaylarda 105 kişi öldü

    Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’nda 19 Aralık 1978 akşamı “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı filmin gösterildiği sırada patlayan bir bombanın ardından başlayan ve 7 gün süren olaylar sonucunda 105 kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı. Olaylar sırasında 917 ev, işyeri ve araç tahrip edildi. Ülkücü sloganlar atan binlerce kişi Alevi mahallelerine saldırdı. Birçok ile sıçrayan olaylar sonucunda 26 Aralık’ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. 835 kişi hakkında dava açıldı. 8 Ağustos 1980’de karara bağlanan davada, 22 kişi idama mahkûm edildi. 14 kişiye ömür boyu hapis cezası, 327 kişiye 15 yıla kadar hapis cezası verildi.

    ‘Asıl görevini yapmayan MİT MHP’nin organı haline geldi’

    Ecevit’in arşivindeki 3 Ocak 1979 tarihli rapor, MİT’teki MHP hâkimiyetine dair daha somut veriler içeriyor. Okuyoruz:
    “Bugün MİT, MHP ve kontrgerilla ile müşterek bir çalışma içerisine girmiş, asıl görevini yapmayıp tamamıyla MHP yanlısı bir kuruluş haline gelmiştir.
    Diyarbakır ve Bölgesi Daire Başkanı, bölgesindeki MHP’lilere gelen kaçak silahların yurda sokulmasında her türlü kolaylığı sağlar. Karı koca müthiş ülkücü olduklarından yaptıkları bu hizmete karşılık MHP’lilerden ve silah kaçakçılarından bol para alırlar.
    MİT Hukuk Müşaviri ve Psikolojik Savunma Başkanı, Türkeş’in talimatıyla hareket eder. 1968’de Ecevit’in geçmişi hakkında bir broşürü Ankara Kardeşler Matbaası’nda bastırıp MHP, AP ve MSP’lilere gizlice dağıtmışlardır.
    CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş) çıkacağına dair 1-2 ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa, olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten (..) (..) (..) (..)’in (isimler yazarlarca gizlendi. RA.CD) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. (..) “Türkeş, oraya ..’in tavassutuyla ..’u tayin ettirerek Güney Bölgesi’ni ele geçirmiş ve Kahramanmaraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir. Eğer MİT olayın içinde olmasaydı, Kahramanmaraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi.
    MHP’nin bir organı haline gelen MİT, CHP zamanında meydana gelen büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait hiçbir istihbarat ve bilgiyi vermeyip saklamış, sadece sola ait bilgiler aktarmak suretiyle olayları sola mal etmiştir.
    Kurulan sıkıyönetim mahkemelerine sağa ait raporların verilmemesi, sadece sola ait raporların verilmesi hususunda Türkeş, MİT’teki elemanlarına talimat vermiştir.”

    MİT’TEN SUSURLUK RAPORUNA ELEŞTİRİ:
    ‘Abdullah Çatlı’nın eylemlerini açıklamak imajımızı bozar’

    Bülent Ecevit, 1997’de Mesut Yılmaz başbakanlığında kurulan ANASOL-D hükümetinde başbakan yardımcısıydı.
    O dönemde Susurluk skandalıyla ilgili olarak Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan rapor önüne geldi. MİT, bir “bilgi notu” hazırlayarak raporla ilgili görüşlerini hükümete “Çok gizli” notuyla iletti. Ecevit’in arşivde sakladığı bu “bilgi notu” özetle şöyle:
    “AÇIKLANMASI SIKINTI YARATABİLECEK HUSUSLAR:
    İncelenen raporun bazı bölümlerinin kamuoyuna yansıtılmasının sıkıntı yaratabilecek hususlar meyanında olduğu…
    6.2. Servisler Arası İlişkiler:
    CIA ve MOSSAD ilişkilerinin öne çıkarılması, adeta lanse edilmesi, MİT Müsteşarlığı’nın güvenilirliğini ve ilişkilerin selametini de etkileyebilecek bir görünüm arz etmektedir.
    6.3. Emniyet, Jandarma ve Silahlı Kuvvetler’in yurtdışı operasyonlara yöneldiği iddiaları:
    “Emniyetin A. Öcalan’a yönelik operasyon hazırlıkları dışında, Emniyet, Jandarma ve Silahlı Kuvvetler’in yurtdışı operasyonlara yöneldikleri” hususlarının iddia düzeyinde dahi olsa da kamuoyuna yansıması, çeşitli ülkeler nezdinde Türkiye’nin ve güvenlik güçlerinin itibarını zedeleyebilecek, kurumları zan altında bırakabilecek hususlar olarak görülmektedir.
    6.6. A. ÇATLI’nın 1984 Öncesi Eylemleri:
    Ermeni terör örgütü ASALA’ya karşı 1982-1984 yılları arasında gerçekleştirilen eylemlerin açıklanmasının, Türkiye’nin imajı, Türkiye-Ermenistan ve Türkiye-Fransa ilişkileri açısından uygun olmadığı, Türkiye aleyhine kullanılabilecek bir argüman niteliği taşıdığı değerlendirilmektedir.

    ‘Öcalan operasyonu rapora girmemelidir’

    Ecevit’in arşivindeki MİT’e ait bilgi notu:
    6.1. MERSEDES Operasyonu:
    Suriye’de A. Öcalan’a yönelik operasyonun tüm safahati ile raporda yer alması, (Sayfa 22) Türkiye’yi terörist devlet konumuna getirebilecek niteliktedir. Nitekim, Suriyeli ilgililerin olayı CIA veya MOSSAD’a mal edebildikleri ifade edilirken, devlet sırrı olması gereken konunun rapora detayları ile aktarılmasının izahı mümkün olamamaktadır.
    Her vesile ile siyasi platformlarda Suriye’yi terörist bir devlet olarak tanıtma ve kabul ettirme politikamızı zedeleyebilecek bu hususların ne denli gizli kalabileceği endişe konusudur.

    ‘Demirel ile aynı kefeye konduk’

    Ecevit 12 Eylül’den sonra Demirel’le birlikte Gelibolu’ya götürüldü. Haberleri izledikçe doluyor, öfkeleniyordu. Ama konuşması yasaktı. Düşüncelerini yanında getirdiği daktilosuyla kâğıda döktü. Darbeyi analiz ettiği ve CHP’lileri mücadeleye çağırdığı bildirileri partiye sızdırdı. Bunların birinde ‘Demirel’le aynı kefeye konduk. Bu kefede ben yok ediliyorum. Demirel’se güçlendiriliyor’ diyor


    12 Eylül’de Ecevit, Hamzakoy’a götürüldü. Sürgünün sıkıcı, ağır bekleyiş havasında gelişmeleri izledi ve darbeden 4 gün sonra parti teşkilatına dönük bir bildiri kaleme aldı. Başına “Demeç değildir” uyarısını koyduğu bu bildiride “CHP’yi ve kendisini devre dışı bırakmak için tezgâhlanan bir oyun”un ve AP ekonomik modelinin uygulamaya konulduğunu söyledi.
    Parti örgütüne, “Hükümete girmeyin. Orduyu karşınıza almadan mücadeleyi sürdürün” mesajı verdi.
    12 Eylül’ün en sıcak günlerinde kaleme alınan bu bildiri Ecevit’in teşhis yeteneğinin ve uzak görüşlülüğünün belgesiydi. İşte Ecevit arşivinde 49 ve 50 numarayla kayıtlı, 16-17 Eylül tarihli o iki belgeden özetler:

    49 numaralı belge
    Gelibolu 16 Eylül 1980
    BÜLENT ECEVİT
    DİKKAT: DEMEÇ DEĞİLDİR, ARKADAŞLARIN DEĞERLENDİRMELERİ İÇİN ÖZEL DÜŞÜNCELERDİR.
    12 Eylül 1980 müdahalesi “yansız” bir müdahale değildir. Zaten “yansızdır” diyen bazı yazarların yanlılığı da bunu kanıtlamaktadır.
    Yansız değildir. Çünkü Demirel yönetimindeki Adalet Partisi’nin ve özellikle son azınlık hükümetinin rejimle ilgili olarak gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştirme gücünü bulamadığı her şey, müdahalenin temel amaçlarını oluşturmaktadır. Ekonomide AP azınlık hükümetinin bu yıl başlarında uygulamaya koyduğu ekonomik modelin aynen benimsendiği açıklanmıştır. Bu modelin mucidi ve yöneticisi de görünüşe göre, şimdiki rejimin hiç değilse ekonomik ve sosyal konularındaki başlıca yetkilisidir. MESS’in temsilcisi iktidarda…

    50 numaralı belge
    17.9.1980
    Bu bir demeç değildir.
    1979 Mayıs Gönen konuşmasından itibaren sürekli uyarılarda bulundum. Belli bir oyun tezgâhlanıyordu. CHP’yi ve beni saf dışı bırakmak için. Demokrasiyi yıkmak ve şimdiki gibi bir ekonomik model geliştirme planı uygulandı. 9 aydır geniş tabanlı hükümet kurulmasını öneriyordum.
    Bunalımdan ordu müdahalesine gerek kalmaksızın, demokrasinin kendi mekanizmaları ile çıkış yolunu göstermeye çalışıyordum.
    Eskiden bunu önerenler bile bu kez başka bir plan uygulamak istedikleri için çağrılara karşı çıktılar. Bütün demokratik mekanizmalar tıkandı. Terör alabildiğine kışkırtıldı.
    MHP genel merkezinde Dev-Yol makbuzları bulundu. Terörün nasıl sağdan kışkırtıldığını gösterir bu… Sonuç olarak ordu müdahalesi kaçınılmaz duruma getirildi. Ordunun kusuru değil, ordu icbar (mecbur) edildi.
    Yılbaşından beri uygulanmakta olan ekonomik modelin gereği demokrasiden ve işçi haklarından kurtulmaktı.

    ‘Malum modele göre rejim’
    Bunu başından beri söylüyorum. Dediğim oldu. Demokrasi sona erdi, işçi hakları işlemez duruma getirildi, malum ekonomik model devam ediyor.
    O modele uygun bir rejim oluşturulacaktır ve bu yeni rejimin sağladığı olanaklarla ekonomik model daha başarı ile uygulanacaktır.
    Yani AP’nin kendi getirip de etkin biçimde uygulayamadığı model şimdi daha etkin olarak uygulanacaktır ve AP’nin yıllardan beri istediği ama gerçekleştiremediği Anayasa ve rejim değişiklikleri de gerçekleşmiş olacaktır.
    Modelin devam edeceğinin açıklanması ve Özal’ın daha geniş yetkilerle yerinde kalması bunları açıkça gösteriyor.
    Gerek dünya konjonktürü dolayısıyla, gerek bu modeli desteklediği için, Batı, bu gelişmelerden tedirgin olmayacaktır, hatta memnun olacaktır. Şu sırada bu gelişmelere karşı bir mücadele açmak da yararsızdır. Çünkü halk, can güvenliğinden başka bir şey düşünmez hale getirilmiştir, planın sonucu olarak aydın kesim de kendi yozlaştırdığı demokrasiden umut kesmişti.

    Terörden beklenen fonksiyon
    Şimdi birçok CHP’li bile AP hükümetinden kurtulmuş olmanın ve can güvenliğine kavuşmuş olmanın sevinci içinde olabilir. Sonrasını, ilerisini düşünenlerin çok olduğunu sanmıyorum. Terörden beklenen fonksiyon yerine getirilmiştir. Yer yer sağ-sol eylemcilerin bir günde barışıp koklaşmaları perde ardında nasıl oyuncu eller tarafından oynatıldıklarını kanıtlıyor.
    Her türlü sola karşı çok olumsuz bir ortama giriyoruz. Çok uzun nefesli ve sabırlı bir çalışmaya hazırlanmalıyız.
    Türkiye’nin bu duruma getirilmesinde ordunun bir kusuru yoktur.
    Orduyu karşımıza almadan ve tedirgin etmeden mücadelemizi sürdürmeye çalışmalıyız.
    Eğer ısrarlı cepheleşme telkinlerine kapılmış olsaydık ve fraksiyonların bizi çekmek istedikleri tuzağa düşmüş olsaydık, bu müdahale çok farklı olurdu. CHP bugün son derece güç durumda bulunurdu. Bu konudaki dikkatimizi sürdürmeliyiz. Bir süre sonra, söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılabileceği ortama geliriz.

    Hamzakoy notları…
    ‘Demirel oralı olmadı’

    Sayın Korgeneral Hüsnü Çelenkler, buraya getirilişimizin ikinci günü, bize ve Demirellere verdiği çayda, buradan çıkınca beyanat vermeyeceğimizi yazılı ifade edersek erken bırakılabileceğimizi, Ankara’nın isteği üzerine bildirdiğinde, Demirel hiç oralı olmadı, “Benim bir talebim yoktur” dedi. Bu da durumun ne kadar kendi gönlünce oluştuğunun farkında bulunduğunu gösteriyor. Bu aşamada artık Demirel’e göre, kendisinin konuşmaması önemli değil, ama benim konuşmamam çok önemli.
    TSK’yı bu oyuna getirebilmek için hem koşullar hem de TSK’nin geleneksel duyarlılıkları çok ustaca istismar ediliyor.
    Bu arada, en az 1.5 yıldır, CHP’nin içinden çökertilmesi ve benim, tüm öteki liderlerle bir kefeye konmam ve yıpratılmam için açılmış kampanyada da plan içinde yerli yerine oturuyor.
    Belki artık bazı kimseler oyunun farkına varıyorlar, ama işten geçtikten sonra… Artık ne ben konuşabiliyorum ne de farkına varanlar bir şey yapabiliyor.
    Gelibolu’da bile, görünürde, Demirel’le aynı kefeye konduk. Ama bu kefeye konulunca ben yok ediliyorum. Demirel’se güçlendiriliyor.

    Telefon mesajları
    ‘İş, orduya yüklendi’

    26 Eylül 1980 Cuma günü Gelibolu/Hamzakoy’da kaleme alınan bu belgenin başına “DÜŞÜNCELER” notu konmuş.
    “Bu sabah telefonla Hasan Yıldırım’a, Gündüz Ölçün’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya telefonla…” diyen not şöyle sürüyor:
    “Demirel’le benim aynı yerde gözaltına alınıp konuşmamızın yasaklanmasında veya CHP ile AP’nin siyasal faaliyetinin yasaklanmasında, eşitlik var gibi görünse de, ne eşitlik ne adalet var.
    Çünkü işler öyle bir raya oturtuldu ki, artık ne Demirel’in ağzını açıp bir söz söylemesine ne de Adalet Partisi’nin veya MHP’nin herhangi bir siyasal faaliyette veya eylemde bulunmasına gerek var.
    Onların söyleyegeldiği veya söylemek isteyebileceği her şey, daha güçlü ve etkin kişilerce ve yanıltma olanağı da kaldırılmış olarak her gün vurgulana vurgulana söyleniyor.
    Adalet Partisi’nin rejim alanında, ekonomik ve sosyal alanlarda yapmak isteyip de yapamadıkları, şimdi, önünde durulmaz güçlerce fazlası ile yapılıyor.
    Tabii bunlar aslında Adalet Partisi’nin de değil, belli çıkar çevrelerinin istekleri. Adalet Partisi eliyle bu isteklerin gerçekleşemeyeceği, her şeyin mahvolacağı anlaşıldı.
    Eğer biz (CHP) terör tuzağına düşse idik, Adalet Partisi iktidarda kalarak da plan yürütebilirdi, çünkü CHP’ye karşı bir AP-ordu ittifakı fiilen gerçekleştirilebilirdi.
    Biz bu oyuna gelmeyince, iş tümden ordunun üstüne yüklendi. Ordu da bu yükü üstlenmekten başka bir şey yapamayacağını sandığı bir duruma sürüklendi.

    Anayasa ve ve sağ uyarısı
    Şimdi, o çevrelerin istekleri Anayasa değişiklikleri fazlasıyla gerçekleşecek.
    Seçim yasası o çevrelerin isteklerine uygun biçimde, sağı tek başına büyük bir güç olarak iktidara getirecek biçimde değişecek.
    Haklar ve özgürlükler, uygulamaya konulan ekonomik modele hiçbir engel çıkarmayacak biçimde ve ölçüde kısılacak.
    Sendikal haklar artık fiilen kaldırıldı. TÜRK-İŞ esir alındı (zaten buna hazırdı TÜRK-İŞ yönetimi.) Direnebilecek sendikalar da faaliyetten alıkonuldu.
    Basına fiili sansür uygulanıyor. TRT, Demirel’in has adamına yeniden teslim edildi.
    Ekonomi, büyük çıkar çevrelerinin has adamına tam yetkiyle teslim edildi.
    Anayasa Mahkemesi, Danıştay işlevsiz duruma getirilecek.
    Üniversite özgürlüğü kaldırılacak.
    Yani Latin Amerika modelinin gerekli kıldığı rejim tam anlamıyla ve ‘anayasal’ olarak kurulmuş olacaktır.”

    ARAYIŞ’A NOTLAR
    Hapishaneden dergisini yönetiyordu

    13 ARALIK 1981

  • Yabancı gazete ve dergiler çok düzensiz geliyor. Cezaevine girişimden beri yalnız 5-6 Aralık ve 9 Aralık günlü International Herald Tribune’ler geldi. Oysa bu arada, benim cezaevine girişimle ilgili yazının, Türkiye hakkında baş yazının ve Türkiye Eki’nin çıktığı sayılar olacak. Onlar bile gelmedi. Elde varsa, bu ay başından itibaren birikmiş IHT nüshalarını rica ederim.
  • Tasarruf olsun diye, TIME’a abone yaptırmıştım ARAYIŞ’ı. Oysa hem abone olduğumuz sayı geliyor hem de dışarıdan alınıyor. Dışarıdan alınanın kesilmesi gerektiğini birkaç kez söyledim, ihmal edildi.
  • Son sayıdaki “DANIŞMA MECLİSİNDE VİCDAN MUHASEBESİ” başlıklı “Haftanın Yazısı” çok iyi olmuş.
  • Sosyal Demokrat Sendikacılar, İzmir’deki İktisat Kongresine uzun bir tebliğ sunmuşlardı. Metni evde benim masamın civarında olabilir. Rahşan’a onu bulmasını yazıyorum. Ondan iki fotokopi çıkarılarak biri lütfen bana gönderilsin, biri de tam metin olarak ve göze çarpacak biçimde ARAYIŞ’ta yayımlanmalı.
  • Dergideki öteki yazılar da genellikle güzel. Ancak, MHP duruşmasından alıntılar daha çarpıcı olabilir. Bazı alıntılar adeta sanıkların lehinde. Örneğin “Dilerseniz Kullardan da Şahit Bulabilirsiniz” başlıklısı.
  • Aynı sayıda Prof. Bahri Savcı’nın, ayrı sayfalarda iki resmi yayımlanmış. Bu gibi şeylere dikkat edilmeli.
  • Geri yolladığım “The Middle East” dergisinin 25. sayfasında “Mossad’s Secret Rivale” başlıklı yazıda, Irak’taki Kürt hareketini bir ara İsrail gizli istihbaratının destekleyip beslediği anlatılıyor. Yazının bununla ilgili bölümü ARAYIŞ’a aktarılabilir.

    ‘Başörtüsü ile uğraşmayın’

    27 ARALIK 1981
    Arayış hâlâ elime geçmediği için son sayıda bu konuya değinildi mi bilmiyorum. Değinilmediyse bence hiç değinilmesin.
    Başörtüsü ile uğraşmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Gardırop Atatürkçülüğünün tipik bir örneği… Zaten ondan da dönüş yapacaklardır.
    Olsa olsa Atatürkçülüğün başörtü yasaklanarak kanıtlanamayacağı belirtilebilir. Atatürk’ün irticaa karşın da büyük güvence olan partisi kapatılmış, vasiyeti çiğnenmiş, yeni bir ulusal kültür oluşuma katkı için kurduğu kurumlar ortadan kaldırılıyor. Atatürk’ün her türlü dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor; tüm bunların günahı, başörtü yasaklanmakla örtülemez.
    Kaldı ki bazılarının farkında olmadığı bir gerçek var: Atatürk kadınların kılığına kıyafetine hiç karışmamıştır. O konuda hiç yasa çıkartmamış, herhangi bir zorlamaya da gitmemiştir. Özendirme yoluyla ve zamana, gelişmeye bırakarak bu sorunun çözümünü daha uygun bulmuştur. Bu da sanırım Atatürk’ün kadınlara karışmayı Türk gelenekleri açısından uygun görmemiş olmasındandır. Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır, her olanağı sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.
    Kaldı ki, başörtüsü ile ilgili bir sorun varsa, bu sorunu başörtüsünde değil din sistemindeki bazı yanlışlıklarda, özellikle Kur’an kurslarında aramak gerekir. Bu konularda devlet dine saygı ile çağdaş bilimsel yaklaşımı daha çok bağdaştırıcı bir yol izlese, böyle bir sorun ya kendiliğinden sona erer ya da sakıncasız boyutlara iner.

    Kapak uyarısı

    9 OCAK 1982
    Sayın Şahin Mengü,
    Yeni atılım yapılıncaya kadar kapağa dokunulmamasını defalarca söylemiştim. Fakat aldırış edilmedi. Üstelik de derginin batmak üzere olduğu bir sırada bu gereksiz lükse gidildi. Şimdi geri dönülmesi için bana soruluyor. Neyse…
    Masrafın altından kalkılamadığına göre elbette ayrı kapaktan vazgeçilmeli. Ama hiç değilse, kâğıt fiyatındaki yeni artış yüzünden eski kapak sistemine dönüldüğü, göze çarpacak biçimde izah edilmeli ve okurlardan özür dilenmeli…
    Saygılarla.

Güncel Siyaset, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı

YELKENİ RÜZGARA GÖRE AYARLAMAK…


YELKENİ RÜZGARA GÖRE AYARLAMAK…
Ata sözleri her zaman doğru değildir.
Milat öncesine ait Zentius (Xentius MÖ.IX.yy.) kitabesinde şöyle der;
Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya insanın denizde karşılaştığı zorluklarla değil, gemiyi limana getirip getiremedikleriyle ilgilenir.
Yıllardır paylaşırım bu söze herkes doğru demiştir. Oysa hepsi yanıldılar.
Bir gemi, İzmir’e geliyor, bir fırtına, bir dalga, yağmur, kar deniz kabarmış, İzmir rotasını takip etmek mümkün değil. Ata sözü deyip yelkeni rüzgara bıraktık.
Artık İzmir’e değil, rüzgarın götürdüğü meçhul yere gidiyoruz.
Peki, rüzgarın bizi başka bir limana bırakma garantisi nedir?
%01.
Bir kayalığa vurma veya çok uzak aksi yönde bilinmeyen bir yere bırakma şansı %90. 

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk de devletin yönünü demokrasi, çağdaşlık, adalet olarak belirlemiştir.

Ama esen emperyalist rüzgarlar iç isyanlar, zehirlenerek öldürülmesi, ardından da devletin emperyalizme teslimini takiben 1946’da tarihçi Cemal Kutay’a “Atatürk rejimi yıkılacak, Sünni İslam devleti kurulacak” yazdıran bir işbirlikçi İsmet Paşa ile devlet, Yunan ata sözündeki gibi yelkenini rüzgara göre ayarlamıştır.

Geçen 72 yılda İslam şeriat düzeni kapıya dayanmış, devlet Suriye’de savaşa sokulmuş, Güney sınırımızda yeni kanton devletçikler ABD korumasında kurulmuştur.

Emperyalist devletlerin petrol kaynaklarını ve nakil yollarını emniyete almamızı istedikleri için bize verilen koruma görevi doğrultusunda planlanıp bize milli gösterilen Afrin operasyonuna izin alabilmek için devlet adamlarımız dünya turu yapar hale getirilmiştir.

Amerika korumalı Kürdistan adıyla gizlenen kantonlar.

2019 seçimleri sonrası da büyük bir iç karışıklık, işgal ve bölünme beklenilmektedir. Bu yüzden emperyalistlerin atadığı sömürge valisi Erdoğan son Afrin operasyonu ile kahraman yapılmaya, Fıratın doğusundaki kantonlar hazmettirilmeye çalışılmaktadır.

Hem de kanlı canlı bir savaş tiyatrosuyla. Osmanlıyı da böyle senaryolar yok etmişti.

İnanmak istediğim tek şey, R.T.Erdoğan’ın ve hükumetin beyanlarının gerçek olması ve bu operasyonun güney sınırlarımızı bu kantonlardan temizleyerek Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanmasına hizmet edilmesidir.

Ancak Erdoğan ile Abd’nin ortak beyanları olan “Esadsız Suriye” bundan endişe duymamız ve operasyonun tüm Suriye ve Irak sınırlarımızın bölücü işgallerden kurtarılması hakkında endişeye ve düşünmeye sevk etmektedir. Umarım yanılan ben ve benim gibi düşünenler olur.

AKP ve başkanının 15 yıldır tutarsız, çelişkili, birbirini yalanlayan sözleri, tükürdüklerini yalamaları, iktidara gelmek için dış güçlerle ortaya çıkmış gizli pazarlıklarını yıllarca inkar etmeleri, sonra kandırıldık, aldandık gibi telafisi olanaksız açıklamaları onlara inanmamızı güçleştirmektedir.

Bu gün dediğini yarın yalanlamak, gemiyi rüzgara göre yönlendirmektir.
Hep eleştirdiğimiz dönek siyasetçiler de yelkeni rüzgara göre ayarlayanlardır.

Bu sözü doğru bulanlar da kendilerini doğru insan sayarlar da onlar da döneklerdir.
Böyle cilalı sözler, insanı da toplumu da kişilik erozyonuna tabi tutar ve kişiliksizleştirerek bitirir.
Her ata sözü doğru değildir. Rüzgarın sizi götüreceği yer meçhuldür.
Böyle kaptanın gemiyi gideceği limanı bırak, olası bir limana yanaştırma olasılığı %01dir.
Sonra “bizi aldattılar, kandırıldım” dersiniz ama felaketi telafi edemezsiniz.

Halkın büyük çoğunluğunun desteğini almak için, halkı bölmeyen, birbirine düşürmeyen sözler söylemek, adaleti üstün tutmak, her dini, etnik farklılığı, bastığı toprağa sahip çıkan asgari ve azami müştereklerde birleştirebilmek ile olur. Yasaklar, engellemeler, ABD siyasetleri doğrultusunda, Protestan Hristiyanlık temelinde İslam’ın dönüştürüldüğü din, mezhep, tarikat dayatmakla değil.

Yelkeni rüzgara göre ayarlamak, güçlünün davulunu çalmak, geçici bir avunmadır, sonu yıkım getiren işlerdir.

Ülkeyi 1980’lerdeki Markos idaresindeki Filipinler’e çevirirseniz, sizin de kaderinizin Ferdinand Markos gibi olması kaçınılmazdır.


AlaeddinYavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , ile etiketlendi

CANAN KAFTANCIOĞLU VE YIKICI KRİPTO YAPILANMA


TEHLİKE ÇOK BÜYÜK….

DİNDEN ÇIKMANIN OLMADIĞI DİNLER.

Yeryüzünde 5 milyar insani Müslüman, Hristiyan ve Yahudi/Musevidir. Çoğu bu dinleri çıkaran kavimlerden değildir. Dünyayı yönetmeyi bu başarılı din tüccarlıkları sayesinde başarmış ensest kavimler, bu sayede tüm milletlere kendilerini kutsatmayı başarmışlardır.

Ülkemizde milyonlarca mensupları olan, ensest üreyen Sabiler-Süryaniler, Ermeniler, Gürcüler, Yahudiler-Nasturiler, Yezidiler-Dürzilerdir. Bunların soyundan doğanlar agnostik, deist hatta ateist ve hatta kendi kavimlerine açıkça düşmanlık etseler de dinden çıkmazlar.

Bunun örneğini F. GÜLEN cemaati operasyonunda gördük. Ateist Cumhuriyet Gazetesi yazarları ile cemaat imamları bir arada. Bu zıtlıklara rağmen aynı cemaatin üyeleri olmalarının açıklaması budur. CHPKKHDP Sabetayist, Gregoryen, Protestan, Katolik vb. Ermeni koalisyonu da budur.

AKP de aynı şekilde, Sünni olarak bilinen Sabi ağırlıklı Rum örgütlenmesidir.

Bunlarda dinden çıkış yoktur. Yakın zamanlara kadar bu ensest toplumlarda bir kız/erkek çocuk, ebeveyninin veya aile büyüklerinin ensest cinsellik isteklerine “hayır” dediğinde, Tevrat ayeti gereğince çocuğun babası köy ihtiyar heyetine gider ve ;

“Benim söz dinlemez, asi bir çocuğum var” diye bildirir.

Çocuk köylülerce alınır, recm edilerek öldürülür ve kesilen başı kale kapısına veya köprü başlarına ya da köy meydanına ibret için asılırdı.

Bu Tevrat ayetini “Mitolojiden günümüze sapıklık ayetleri” yazımda bulabilirsiniz.

BU günkü Tbmm içi ve dışı partiler, bürokrasi, ordu dahil sermaye kesimi, aydınlar hep bunların mensuplarıdır. Kimse “asi/söz dinlemez çocuk” olmak istemez.

Bunların dinleri ırklarına ait olduğundan, görüş farklılıkları onları etkilemez. Bunların kanından olmayanlar onlara din vergisi ödeyen köleleri /Goyimleridir.

BU yüzyıl, bu kavimlerin köleleri sayesinde yeryüzüne egemen olacakları ve ardından goyimlerini de yok edip yeryüzünü kendi soylarının kombine tesislerine çevirecekleri yüzyıldır. İncil Yuhanna Vahiyler, Kuzu ve Kurtulanlar bölümünde bunlar açıklanmıştır.

Yahudi, Hristiyan, Müslümanım derken bunları kulağınızda küpe olarak bulundurun.

Şimdi olan bu ensest kavimler Sağ-sol kroşe gösterip bir aparkütle öteki kavimleri nakavt edeceklerdir.

2019 çok kötü bir gelecektir, çok kanlı bir geleceğe gebedir.

Tek çözüm, demokrasi, =lik, ve laiklikle beraber din temelli cinsel sapıklıkların, babadan ve 2.3.4. derece akrabalarla evliliklerin, yasaklanmasıdır.

Bunu Bilal bile anlar.

Takdir sizindir

Şimdi yazının yazılmasına neden olan gelişmeleri verelim.

Son iki gün içinde CHP İstanbul’a bir genel başkan hanım seçti.Eski yazarlardan Ümit Kaftancıoğlu’nun gelini olduğunu facebook paylaşımlarından öğrendiğim bu hanımefendinin kendisinden beklenmeyen bir geçmişiyle CHP’ye getirilmesi, yıllardır savunduğum “Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez” deyişimi haklı çıkaran sözleri ve fiilleri olan birisiymiş.

Kemal Kılıçdaroğlu da zaten aynı soydan gelen birisidir ve yaptıkları da geldiğinden beri gerçek Solcu ve Atatürkçüleri tasfiye etmektir. Böyle filleri ve sözleri ile II. Devlet Bahçeli olarak Türkiye Cumhuriyet tarihinin son yıllarına kazınmıştır.

İstanbul’a illa da bir hanım CHP il başkanı getirilecekse mevcut kadrolarda ağzı laf yapan, presentable,Selin Sayek Böke gibi Atatürkçü bir hanım var. Bu hanıma Rum deyip yıldızını körelttiler de getirdikleri Osmanlı’ya Haçlı Prusya’dan aldıkları para ile Lehistan (Polonya) ve Litvanya seferleri (1680) esnasında isyan edip, II.Viyana Seferini önlemeye kalktıkları için, Rize-Adapazarı arası Karadeniz bölgesi, İzmir’in bazı yerlerine sürülen Hemşin Ermeni’sini getirip İstanbul’u almak hangi aklın işdir?

Akçabat şehrini kuran aynı Hemşin Ermeni sürgünlerinden olan Hasan Mezarcı, Şevki Yılmaz’lardan bir farkı varsa bu kadın Atatürk partisinden aday olmuştur. Ama Atatürk ve Türk düşmanlığını kusmaktan geri kalmamaktadır.

Şimdi Canan Kaftancıoğlu hanımefendi neler yumurtlamış, Konya’dan Dersim’e göç gelmiş GREGORYEN Ermenilerden (Sünniler gibi beş vakit namaz kılan dönmeler) olan Kemal Kılıçdaroğlu bu kadını bedavaya mı yoksa 21. yy. Amerika Yeni Dünya Düzenine göre ülkemize şekil verecek kadroyu teşkil için mi seçmiştir kararı size bırakıyorum;

Şimdi bu konudaki Facebook münazaraları ve yorumlu paylaşımlar;

Biz bu münazaraları yaparken Halktv de Lale Özarslan hanım HDP’li vekille CHP+HDP koalisyonunu konuşuyorlardı. Yani, VHP+HDPKK+F.GÜLEN ERMENİ CEMAATİ KOALİSYONU.

Asıl mesele  A Haber kanalında geçen habermiş. Erdoğan’ın bir ay önce dediğini ABD  tekrar etmiş; 

“ESAD MUST GO” Yani Esad gitmeli.Bu da, AKP ve onu iktidarda tutmak için dizayn edilmiş “sazcı-gazcı muhalefet, Kürdistan namıyla bölgede Ermeni, Süryani, Keldani Yezidi/Nasturi Hristiyan kukla devletçikleri kurma siyaseti sürecekmiş.

İşte bu gelişmelere Atatürkçü tepki gecikmedi;

Tabi onu da işbirlikçi Doğu Perinçek ile ilişkilendirmeyi ihmal etmediler ya şimdilik ona yer yok.

Biz yani Arapların deyimiyle Mevali (İslam oldukları için özgürlüğü bağışlanmış azatlı köle millet), Yahudilerin deyimiyle Goyimler, Türk ve başka milletlerden olup,Yahudi, Arap dinlerine sonradan girenler bu kriptoları nasıl  tanımalıyız?

Canan Kaftancıoğlu hakkında  bir facebook paylaşımı;

Aynı paylaşımı benim paylaştığım başlık;

Şimdi bunların işbirlikçi maskeli ihanetlerine karşı çıkanlar yok mu? İşte insanımız bu yüzden güzeldir bizim derim.

       Ve son söz;

Bilal bile Canan Kaftancıoğlu ile Kadir Mısırlıoğlu’nun aynı Hemşi Ermenilerinden olduğunu sizden önce anlamış olabilir. 

Alınmayın canım, çünkü o projenin en başındadır. 🙂

Takdir sizindir.

AlaeddinYavuz/

Alaeddin Yavuz wordpress

keykubat

/adilyargic

/ adilyargicc

Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi