ECEVİT BELGESELİ- CAN DÜNDAR


Can Dündar – Rıdvan Akar

‘Bu parayı alamam’

12 Eylül günlerinde geçim derdine düşen Bülent Ecevit, Dünya gazetesine yazdığı bir İsmet İnönü yazısı için kendisine gönderilen parayı “İçime sindiremiyorum” diyerek iade etmişti

Bu belgeler ilk kez yayımlanıyor

Bülent ve Rahşan Ecevit çifti henüz aşklarının o efsunlu ilk yıllarında geleceğe ilişkin düşler kuruyorlardı. Onların düşünde ne zenginlik, ne kariyer, ne de şöhret vardı. Tevazu dolu bir yaşamda, kırlar içindeki bir evde Rahşan Ecevit resim yapacak, Bülent Ecevit de şiir yazacaktı. Ekmeklerini nasıl olsa kazanırlardı. Sanata adanmış bir yaşamda, bir lokma ve bir hırka ile yetineceklerdi. Biri profesör, diğeri milletvekili çocuğuydu. Cumhuriyet aydınlarının yüzünü Batı’ya dönmüş o elit ikliminde siyaseti küçümsüyor, memurluğu akıllarından bile geçirmiyorlardı.
Ancak siyaset bir girdap gibi onları kendine çekti. Bülent Ecevit, Türk siyaset tarihinin en çok konuşulan, en çok tartışılan ve en çok sevilen liderleri arasına ismini yazdırdı.
Ecevit ciddi, kararlı bir devlet adamıydı. Yaşayan en eski politikacıydı. 50 yıllık bir politika deneyiminden süzülen devlet tecrübesi onu adeta devletin kara kutusu haline getirmişti.
“Karaoğlan” belgeselinin hazırlığı sırasında yarım asırlık siyaset hayatında biriktirdiği özel arşivini ilk kez bizimle paylaştı. Bu özel arşiv, Ecevit çiftinin “Kütüphane Ev” diye nitelendirilen ve yaşamlarını sürdürdükleri Or-An’daki evlerinde muhafaza ediliyordu. Ecevit, “Erica” daktilosunu edindiği günden itibaren kişisel notlarını, devlet adamlığı sürecinde kendisine yollanan bilgi notlarını, belgeleri bu arşivde değerlendirmişti. Ecevit’e yollanan mektuplar, “gizli” ya da “çok gizli” mahreçli yazışmalar klasörlerde birikmişti.
Ecevit’in bugüne kadar hiç bilinmeyen bu özel arşivindeki tarihi belgeler bu yazı dizisinde ilk kez kamuoyuna açıklanıyor.
Bu belgelerde kimi zaman 1970’lerin o kargaşa günlerinin izlerini, kimi zaman öfke dolu bir polemiği, kimi zaman da bir ailenin yaşadığı özlemi ve sıkıntı dolu günlerin izlerini okuyacaksınız.
Ecevit şimdi tarihin huzurunda yatıyor.
Biz ise bu dizide siyasetin yarım asırlık çınarını, arşivinde biriktirdiği belgelerle daha yakından tanımayı umuyoruz.

Türk siyasetinde hiçbir lider eşine olan aşkını onun kadar iyi dile getirmedi. Hiçbir lider, aile yaşamlarından taşan sevgiyi, siyasi yaşamından önemli görmedi.
“Bülent Bey” ve “Rahşan Hanım” arasındaki ilişki diğer liderler ve eşlerinden farklıydı. Rahşan Ecevit sadece siyasi yaşamı boyunca değil, Bülent Ecevit’in yaşamının her aşamasında, her anında ve her projesinde onunla birlikte oldu. Kâh lider Ecevit’in eşi olarak kurduğu Köylü Derneği ile siyasi yaşamının bir parçası, kâh yaptığı çevirilerle maddi sıkıntıları paylaşan eşi, kâh yaptığı yemeklerle eşinin cezaevi yaşamını kolaylaştıran aşçı, kâh yasaklı Ecevit’in siyasi yaşamdaki aksiydi.
İkisi de hayat boyu akçeli konulardan uzak durdular. Gösterişsiz, sade bir hayattan yana oldular. Ve ikisi de bu tercihlerinin bedelini, her dar günde ciddi sıkıntılar çekerek ödediler. Bu sıkıntıların bir kısmı mektuplara, anılara yansıdı, bir kısmı özel arşivde unutulmuş birkaç belge olarak kaldı.

Londra’da açlık günleri
Sıkıntıları aslında evlenmelerinden hemen sonra başlamıştı. Ecevit nikâh sonrası Londra Basın Ataşeliği’ne tayin oldu. Ayda 30 sterlin alacaktı. O maaşla ikisinin birden geçinmesi olanaksızdı. Rahşan Ecevit o yoksul günleri şöyle hatırlıyordu;
“Yiyecek kıtlığı vardı. Paramız olmadığı için vesikayla alınacakların tümünü alamazdık. Alabildiğimiz kadarıyla idare ederdik. Bülent kirası ucuz olsun diye şehirden uzak bir yerde yaşıyordu.
Öğlenleri yemeğe gelemezdi. Ben de öğlen yemezdim. Akşam yemeği beraber yiyelim diye, aldığım yiyecek malzemesinin çok küçük bir kısmını kullanırdım.”

Yüzüklerini sattılar
Ecevitler Londra’da resmen açlık yaşıyorlardı. Önce nikâh yüzüklerini, sonra saatlerini sattılar. Rahşan Ecevit, ailesine yolladığı bir fotoğrafta öyle zayıf görünüyordu ki, zafiyet endişesiyle ailesi kızlarını Ankara’ya çağırdı. Bir ay yedirip iyice besleyip geri yolladı.
Londra sonrası Ecevit Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. Rahşan Hanım Amerikan Haberler Merkezi’nde çalışıyor, tercümeler yaparak eve katkıda bulunuyordu.
2 odalı evlerinde istedikleri gibi mütevazı bir yaşam kurmuşlardı. Rahşan Ecevit’in ailesinin alt katına yerleştiler. Kayınpeder, damadı Bülent’in kira teklifini reddetmiş, maddi sıkıntıları hafiflemişti. Eve giren para ayda 175 liraydı. Bülent Ecevit daha ilk günden evin akçeli konularını eşine bırakmış, para ile ilişkisini asgariye indirmişti.

‘Mutfaktaki kaşıkları sattım’

Rahşan Ecevit bir yandan eşinin verdiği demeçlerin izini sürmekle, onun istediği belgeleri bulmakla, ona çamaşır, yemek taşımakla uğraşıyordu. Bir yandan da geçim sıkıntısı nedeniyle evdeki eşyaları satmaya başlamıştı. O günleri şöyle anlatıyordu:
“Bir şeyler satıyordum, yani evde satılabilecek şeyleri satmaya çalışıyordum. Mesela en son hatırlıyorum çay kaşıkları bulmuştum mutfakta gümüş, en son onları satmıştım 6 tane… Gümüş çay kaşığı götürüp onları vermiştim işte ne verdilerse avucuma onunla geçiniyordum. Bülent’e hasretimden geceleri ağlıyordum.”
Yine de duruşma günleri yüzünden gülücük eksik olmuyordu. “Asık bir yüzle sana gelmek istemezdim tabii, seni üzerdim başka türlü olsaydı” diyordu.

Ecevit pullarını satışa çıkarıyor

Rahşan Ecevit’in geçinme derdi hapisteki Bülent Ecevit için endişe kaynağıydı. Eşine belli etmeden kadim dostu Mehmet İsvan’a bir mektup yolladı. Yıllardır biriktirdiği pul koleksiyonu satılsa acaba kaç lira ederdi?
Mehmet İsvan’dan 8 Temmuz 1982 tarihinde şu cevap geldi:
“Kardeşim Bülent,
Maalesef, pullar hiç para etmiyor. Türk pulları yaklaşık 4.000, yabancı pullar 10.000 civarında. Bu rakamlardan belki birkaç bin lira fazla alabiliriz, fakat satmaya değecek bir değeri olmadığı anlaşılıyor.”

Ecevit: İçime sindiremiyorum

Ecevitler 12 Eylül günlerinde geçim derdine düşmüşlerdi. Birikmiş tasarrufları eriyordu. Kıt kanaat geçindikleri eski dava arkadaşları tarafından biliniyor, ancak hiç kimse parasal bir yardımda bulunmayı teklif etmeye cesaret bile edemiyordu. Bu cesarete sahip olacakların alacakları yanıt belliydi.
İşte bu koşullarda Dünya gazetesinde görev alan partili arkadaşı Orhan Birgit, Ecevit’ten bir yazı istedi. İsmet İnönü’nün ölüm yıldönümüydü. Askeri yönetim, İnönü için Ecevit’ten alınmış bir yazıya itiraz edemezdi. Ecevit yazıyı gazeteye yolladıktan birkaç gün sonra CHP’deki kadim arkadaşından bir mektup aldı. Bu mektuba verilen yanıt, bir siyaset adamının o bıçak sırtı günlerdeki onurlu duruşunu anlatıyordu.

MEKTUPLARDAN…
‘O gıdasızlığa hiç kimse dayanamaz Rahşanım’

1982’nin o karanlık günlerinde Ecevitlerin yazışmalarında hüzün vardı:
BÜLENT ECEVİT:
“O yorgunluğa, o uykusuzluğa, o gıdasızlığa, o gerilime kimse dayanamaz Rahşanım. Bunun kimseye yararı da olmaz. Ben cezaevine girmeden önce bana ‘Artık koşuşturma’ diye çıkıştığını unutma. Kendine de hatırlat. Haydi benim Rahşanım. Toparla kendini. Seni dün gördüğüm hale geleceksen, dünyayı kurtarmak benim işime gelmez. Beceremem de zaten…Sevgilerle”
RAHŞAN:
“Sevgili Bülendim,
Çok güzel şeyler yazmışsın. Seninle dertleşmiş kadar oldum. Zaten sorunum da bu… Beraber olmadığımız için günüm sıkıntılar içinde kalıyor. Sen olmayınca patlayacak gibi oluyorum bazen.. Seni çok seviyorum ve seninle birlikte olmak istiyorum. Ama seni de üzüyorum.”
BÜLENT:
“Evren’in Burdur konuşmasının özetini dinledim. Bildiklerini yapmakta çok kararlılar. Nereye baksam, görünürde hiçbir umut yok. Bir aydınlık belirtisi yok. Gelen bayram kartlarından, birkaçındaki mum ışıklarından başka… Sanırım daha çok uğraşmanın bir yararı da yok. İçimizdeki dürtüyü yenebilsek de seninle bundan sonraki yaşamımızı bir adaya dönüştürebilsek. Sevgilerle…”
RAHŞAN:
“Sevgili Bülendim, Benim dürtülerim yok olmadı, ama herhalde hafifledi ki her an bırakabilecek durumda olduğumu hissediyorum. Şu sırada en büyük isteğim, gönlümüzce bir yönetimde ‘Adamız’da, her şeyden uzak, yazıyor, çiziyor olmak. Onun için de Allah’ın nereden, ne vereceği belli olmaz. Allah büyüktür diyorum. Seni çok seviyorum. Bekliyorum. Rahşan…”

Gazete alacak para bulamıyordu

Ecevit siyasete girdikten ve CHP Genel Başkanı olduktan sonra özel yaşamlarındaki en önemli değişiklik ilk kez kendilerine ait bir ev için kooperatife girişleri oldu. Or-An sitesinde bir eve girmişler, 2 bin lira taksitle ev sahibi olmuşlardı. Ancak 12 Eylül sonrası yine yalnızlık günleri başladı. Ecevit’in mahkûmiyeti her ikisi için de şok oldu. Uzun bir aradan sonra ilk kez ayrılacaklardı. Daha da kötüsü maddi sıkıntı içine düşmüşlerdi. Ecevit koğuş arkadaşı Şerafettin Elçi’ye “Benim param yok, o nedenle çok gazete alamıyorum” diye dert yanmıştı.

Yıl 1972… CHP’nin tarihi kongresi sonunda yeni Genel Başkan Bülent Ecevit

Baykal’dan ilk kutlama

Olağanüstü kongrede İsmet İnönü’nün kürsüde “Ya Bülent, ya ben” restine karşı delege “Ecevit” dediğinde “Karaoğlan” efsanesi başlıyordu. Deniz Baykal telgrafında “Önderliğinizde her güçlüğü yeneriz” diyordu

CHP’de “ortanın solu” ideolojisine karşı çıkanlar ile Ecevit arasında süregelen hizip mücadelesinde kritik an gelmişti. Sonunda oylama yapıldı ve Ecevit’e 31 oy çıktı. CHP’nin genç kadroları “devlet adamları deposu” diye eleştirdikleri Parti Meclisi’ne hâkim olmuş, 43 yıllık partiye 41 yaşında genç bir adamı genel sekreter seçmişti. Tarih 18 Ekim 1966’ydı.

“Bülent’in kesin zaferi”
İsmet İnönü o gece günlüğüne şu notu düştü:
“Bülent’in kesin zaferi. Konuşmamı yaptım. İki taraf çetin mücadele ettiler. Bir tarafta Bülent, ortanın solu, öte tarafta eskiler Turhan ile beraber Kasımcılar.”
CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter ilçelerden köylere bütün CHP teşkilatlarını tek tek gezerek partiliyi ve delegeyi tanımıştı. Ecevit gittiği her yerde coşkuyla karşılanıyor, CHP’nin geliştirdiği “ortanın solu” ideolojisini halka anlatıyordu.
CHP lideri İsmet İnönü de, bu genç ve dinamik genel sekreteri övgüyle izliyordu. Ecevit’e yolladığı telgrafta “hasretle yolunu beklediğini” söylüyordu (yanda).

‘Ecevitçiler’ çizgisi
Ecevit çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içinde demokratik sol duruşuyla giderek sivrildi. 12 Mart sonrası İnönü ile düştüğü fikir ayrılığı nedeniyle CHP Genel Sekreterliği makamından istifa etti. İstifasından sonra parti içindeki çalışmalarına hız verdi. Artık parti içinde “Ecevitçiler” diye bilinen bir çizgi oluşmuştu.
Öylesine çarpıcı bir slogan seçmişti ki, hiçbir partili Ecevit’e sempati duymayı “İnönü’ye ihanet” olarak görmemeye başlamıştı. Ecevit “İnönü’yü sevmek Ecevitçi olmaya engel değildir. Ecevitçi olmak İnönü’yü saymaya engel değildir” diyordu.
Bu dönemde CHP adeta ikiye bölünmüştü. Aydın İl Başkanlığı’nın genel merkeze gönderdiği mektup, bu bölünmeyi teyit ediyor, il teşkilatının “Ecevitçi” olduğu vurgulanıyordu.

C.H.P. AYDIN İL BAŞKANLIĞI SAYI:
“Bugün il teşkilatımıza Ecevitçiler hâkimdir. Bu hâkimiyeti Ecevit’in Genel Sekreterliği zamanında yapılan, kendisinin de bulunduğu fevkalade kongrede yaptıkları yakışıksız baskılarla elde etmişlerdir. Anladığım kadar, oradaki hava, ortanın solu ile biraz daha solun çarpışmasıydı.
Ecevit’in mutemet adamı Gençlik Kolları Genel Başkanı Süleyman Genç’in de gençleri tahrikiyle ortanın solunu yendiler ve İzmir il örgütünü ele geçirdiler. Memlekete, partiye uzun seneler hizmet etmiş arkadaşlarımızı küstürdüler, onları hizmetten alıkoydular. Dikili İlçe Sekreteri Mehmet Kasapoğlu, Genel Başkan’dan, bu işe gecikmeden çare bulmasını istemektedir.”

ACELE SAYIN BÜLENT ECEVİT CHP İL BAŞKANLIĞI ELİYLE VAN
25 ANKARA
28864 82 25 10 12
20 TARİHLİ TELGRAFINIZA CEVAP VERMEKTE GEÇ KALDIĞIM İÇİN ÖZÜR DİLERİM. SEYAHAT SÜRATİNİZE YETİŞMEK GÜÇ OLUYOR. MAZUR GÖRMENİZ İÇİN BU DA BİR SEBEPTİR. SEYAHATİNİZDEN MEMNUN OLMANIZ BENİ BAHTİYAR ETMİŞTİR. ADIM ADIM SİZİ İZLEDİM VE BİR SÖZÜNÜZÜ KAÇIRMADIM. BAŞARINIZ PEK BÜYÜKTÜR. SİZİ YÜREKTEN KUTLARIM. ÇALIŞMALARINIZIN GENİŞ ÖLÇÜDE FEYİZLİ NETİCELERİNİ PARTİMİZ ALACAKTIR. SEVGİLER VE SAYGILARIMI SUNUYORUM. HASRETLE YOLUNUZU BEKLİYORUM. BUGÜN ANKARA’YA GELDİM. YANINIZDA OLAN ARKADAŞLARINIZIN HEPSİNE AYRI AYRI SEVGİ VE TAKDİRLERİMİ SÖYLEMENİZİ DİLERİM.
İSMET İNÖNÜ
25.10.1966

Bölünme tablosu

Antalya İl teşkilatında ise durum daha “vahim”di. Genel merkeze yollanan mektupta “bölünme” tablosu şöyle çiziliyordu:

Antalya
16.10.1971
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği’ne
ANKARA
“İlimiz parti örgütünde son zamanlarda şiddetle hissedilir bir huzursuzluk hüküm sürmektedir. Bunun aramızda halledilmesi imkânsız hale gelmiştir. Nedenleri aşağıda madde madde açıklıyoruz:
1- Antalya Parti İdare Kurulu adeta birbirine düşman iki gruba ayrılmışlar.
2- Bu gruplar CHP İl çerçevesi dahilindeki partililer olarak da ikiye ayrılmış durumdadır.
3- Bizim grup İl İdare Kurul üyesi olarak isimleri aşağıda yazılan 8 kişidir. Başkanın dahil olduğu karşı grubun dahil olduğu karşı grup ise 6 kişidir.
4- Bizim grubun iddia ve fikirleri ile, Antalya Merkez İlçe Başkan ve İdare Kurul üyeleri, İl Kadın Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri, İl Gençlik Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri, Merkez İlçe Gençlik Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri aynı saftadır.” Veli Vural
İl Gençlik Kolu Bşk.

Baykal’ın telgrafı

Ecevit’in gözü, artık o güne kadar sadece Atatürk ve İnönü’nün oturduğu genel başkanlık koltuğundaydı. 1972 yılındaki olağanüstü kongrede İnönü’nün kürsüde “Ya Bülent, ya ben” restine karşı delege “Ecevit” dediğinde dağlara taşlara yazılan “Karaoğlan” efsanesi başlıyordu.
Ecevit’i genel başkanlık koltuğunda ilk kutlayan isimlerden biri de Deniz Baykal’dı. Ecevit’e yolladığı telgrafta, önderine dönük sadakat cümleleri vardı:

ELT….SAYIN BÜLENT ECEVİT BADE SOK. BADE APT. 22/25 KÜÇÜKESAT / ANKARA
İK 514 İSKENDERUN 1981 55 15/5 10/00
CHP GENEL BAŞKANLIĞINA SEÇİLİŞİNİZİ, SİYASAL HAYATIMIZDA YENİ BİR DÖNEMİN BAŞLANGICI OLARAK HEYECANLA UMUTLA KARŞILADIM. ÖNDERLİĞİNİZ ALTINDA HALKIMIZIN MUTLULUĞU İÇİN ASIL AMA GEREKEN HER ENGELİ AŞACAĞIMIZA, YENİLMESİ GEREKEN HER GÜÇLÜĞÜ YENECEĞİMİZE GÜVENİYOR, DAHA BÜYÜK SORUMLULUKLARA, DAHA ÇETİN SINAVLARA DOĞRU SONSUZ BAŞARILAR DİLER, SAYGILAR SUNARIM.
DENİZ BAYKAL

Neden çocuk yapmadılar?

Rahşan Ecevit o dönem çocuk sahibi olamamalarını parasızlığa ve hareketli yaşamlarına bağlıyordu:
“Çok fakirdik. O fakirliğin içine bir de çocuk girsin istememiştik. Ama ondan sonra da İngiltere’den döndük, daha sonra da siyaset başladı. Siyaset başlayınca da çocuğa yer kalmadı. Çünkü, gezilere hep beraber gidiyorduk, bir çocuk olsaydı kim bakacak diye düşünmüştük.”

Arsalarını Gelibolu’da ağaç kampanyasına bağışladılar

12 Eylül döneminin ardından yeni bir parti için kolları sıvadılar. Önce Ankara’da Akay Caddesi’nde minik bir büro tutuldu. Parasız günlerdi.
Yine evdeki eşyalardan başka satacak bir şeyleri kalmamıştı.
Maddi varlıklarını bütünüyle davalarına ve ülkelerine hasretmişlerdi. O günlerde Gelibolu yarımadasında çıkan yangın sadece doğaya değil, insanlığın ortak tarihine zarar veriyor, toplumsal hafızayı siliyordu. Ecevitler böylesine etkilendikleri bir coğrafyanın o eski haline dönmesi için açılan kampanyaya kayıtsız kalamadı. Bir parti genel başkanı için kaçırılmayacak bir propaganda fırsatı, tevazu dolu suskunlukla sır haline geldi. Ecevitler Or-An’daki evleri dışında sahibi oldukları Kaş’taki tek arsalarını satıp Gelibolu için ağaç kampanyasına katıldılar
Aslında Gölbaşı’nda bir arsaları daha vardı ancak o arsayı köylüler ekip biçtiği için utançlarından köylülerden talep bile edememişlerdi.

Ecevit’in arşivinden Erbakan ile Suudi Arabistan Petrol Bakanı arasındaki görüşmenin tutanakları

Türkiye’yi Batı’dan koparma pazarlığı

1974’teki gezide Suudi Arabistan’da Petrol Bakanı Yamani ve Kraliyet ailesinden Anas Yasin ile görüşen Başbakan Yardımcısı Erbakan, “Petrol ve kredi vermezseniz Türkiye’nin Batı’dan kurtarılması mümkün olmaz” diyordu. Anas Yasin’den “İsrail ile savaş halinde olan ülkelere bile kredi vermiyoruz” cevabı alan Erbakan, yaşadığı hayal kırıklığını ise “Biz Suudi Arabistan’ı şuurlu biliyorduk, yanılmışız” sözleriyle anlatıyordu

Bülent Ecevit koalisyon ortağı Necmettin Erbakan’a güvenmiyordu. Başbakan Yardımcısı olan Erbakan’ın kritik görüşmelerinden haberdar olmaya, bu görüşmelerde ülke ve siyaset adına yapılan konuşmalar ve vaatler konusunda bilgi sahibi olmaya özen gösteriyordu. Ecevit’in kaygılarını haklı çıkaran bir gelişme, Suudi Arabistan Petrol Bakanı Zeki Yamani ve Kraliyet ailesinden Anas Yasin ile yaptığı görüşme tutanaklarında ortaya çıkıyordu.
İlk kez yayımlanan Ecevit’in arşivindeki bu çarpıcı belgede, Erbakan’ın Suudi bakana kredi için adeta yalvardığı ve “Türkiye’yi Batı’dan koparmak için” bu krediye ihtiyacı olduğunu söylediği görülüyordu.

ÇOK GİZLİ ZATA MAHSUS 55

30 NİSAN 1974 SALI GÜNÜ ARABİSTAN BÜYÜKELÇİSİ
ANAS YASİN İLE SAYIN N. ERBAKAN ARASINDA
CEREYAN EDEN GÖRÜŞME

NOT: 29 Nisan Pazartesi günü Suudi Arabistan Petrol İşleri Bakanı Zeki Yamani ile Sayın Erbakan arasında cereyan eden görüşmeye Anas Yasin katılmıştır. Bu görüşme sonunda Yasin, petrol ve kredi konuları hakkında Kral Faysal ile temas yapacağını, bu temasın sonuçlarına ilişkin bilgiyi vermek üzere yarın sabah (30 Nisan) geleceğini Sayın Erbakan’a söylemiştir. Bu sözlerin üzerine 31 Nisan sabahı gelmiş ve Sayın Erbakan ile aşağıdaki görüşmeyi yapmıştır.
Yasin: Şimdi Kral’dan geliyorum. Petrol ve kredi hakkında Türkiye’nin isteklerine büyük önem gösteriyor. Türkiye için çok iyi teveccühleri var. Bu iyi niyet çerçevesinde ilgili makamlara talimat veriyor, beni Prens Fahd’a gönderdi. Şimdi oraya gitmek istiyorum. Prens Fahd ile yapacağım temaslar hakkında size bilgi veririm.

‘Çok şey bekliyorduk’
Erbakan: Sayın Büyükelçi, petrol ve kredi hakkında ne kadar büyük önem gösterdiğimizi tekrarlamak istiyorum. Burada bulunan büyük heyetimizle beraber Suudi Arabistan’a gelirken çok şeyler bekliyorduk. Nüfusunun %99’u Müslüman olan 40 milyonluk Türk milleti de bu ziyaretten çok şeyler bekliyor. Şimdi bu büyük ümitler karşısında eli boş olarak dönemeyiz. Mutlaka bir şeyler götürmemiz lazım. Götüremezsek Türkiye’de durum çok feci olur ve bundan böyle Suudi Arabistan ile dostluğumuz hakkında milletimize bir şey söylemeye yüzümüz tutmaz. Bakın şimdi siz…
Konuşurken şöyle bir kroki çizdim. Çizilen kroki şöyledir:

  • Batı
  • Türkiye
  1. Arabistan

    Anlatmak istediğim husus şudur: Suudi Arabistan Türkiye’ye istediği petrolü ve krediyi verirse Türkiye’yi kendine ve dolayısıyla Arap ve İslam ülkelerine çeker. Vermediği takdirde Türkiye, arzu etmediği halde, yüzünü Batı’ya çevirir, oraya bağlanır ve oradan Türkiye’nin kurtarılması mümkün olmaz.
    Yasin: Zatıalinize önceden söylemiştim. Zeki Yamani de söyledi, 1975 yılının sonuna kadar petrolümüz yoktur. 1976 yılının başından itibaren elde edeceğimiz hisse ise Suudi Arabistan hükümetinin yabancı petrol şirketleri ile 1974 yılında yapacağı temaslara bağlı. Biliyorsunuz, yabancı şirketlerle aramızda aktedilen ortaklık anlaşmasını tadil etmek istiyoruz. Bu husus gerçekleştiği takdirde bizden petrol alan ilk ülke Türkiye olacaktır.
    Kredi konusunda ise istediğiniz kredi miktarı çok büyüktür. Suudi Arabistan şimdiye kadar hiçbir ülkeye bu kadar kredi vermemiştir. İsrail ile savaş halinde olan ülkelere bu kadar kredi vermedik.
    Bununla beraber, İsrail ile olan ilişkilerini kesen Afrika ülkelerine dahi kredi vermiyoruz. Mesela Gine Başbakanı buradadır. Prens Fahd’ın yemeğinde beraberdiniz. Ülkesine kredi vermediğimiz için çok üzgün ayrıldı. Yarın Tunus Başbakanı geliyor. O da kredi istiyor.
    Şu anda Riyad’da 9 heyet var. Hepsi petrol ve kredi talep ediyorlar. Suudi Arabistan bu petrol ve kredi taleplerini kabul ederse, kendisi sıkıntıya düşer ve kendi kalkınma projelerini, yatırımlarını temin etmek için yabancı ülkelerden kredi sağlamaya mecbur olur. Onun için bu talepleri önemine göre sıraya koyuyoruz.
    Recep tarihinde genel bütçemizi tespit ettikten sonra, mali durumumuz belli olur. O zaman mümkün olduğu takdirde bu taleplerin bir kısmını karşılamaya çalışırız.

    ‘Arabistan’ı şuurlu sanıyorduk’
    Erbakan: Siz Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu biliyorsunuz. Öyle anlaşılıyor ki siz bu durumu anlamadığınız için Türk milleti ile olan bağlarınızı bilerek koparacaksınız. Halbuki buraya gelmeden evvel Suudi Arabistan’ın şuurlu bir ülke olduğuna inanıyorduk. Türk milletinin sıkıntılarını bildiğinize inanıyorduk. Şimdi görüyoruz ki biz bu düşüncelerimizde yanılmışız. Durumu açıklayayım. Yahudiler yani Siyonistler uzun yıllardan beri Türk milletine hükmediyor. Büyük baskılar altında bulunduruyor. Bu 40 milyon Müslümanı büyük bir hapishane koğuşuna tıkıp nefes aldırmıyor.
    Biz, millet olarak bu uzun yıllar zarfında bu hapishaneden kurtulmak için çırpınıyoruz. Gösterdiğimiz bu büyük gayret neticesinde hapishane koğuşunun bir duvarını deldik. Şimdi elimiz dışarıda, belki bir dost yardımımıza koşar da koğuşun kapı kilidini açmamıza yardım edecek bir demir parçasını elimize verir diye hâlâ bekliyoruz.
    Yasin: Beyefendi, bunu söylüyorsunuz ama Kültür Anlaşmasında “iki Müslüman millet” ibaresine itiraz ediyorsunuz. “Müslüman” kelimesini kaldırdınız. “İslam Konferansı” ibaresini de kaldırmak istediniz. Suudi Arabistan olarak, bu iki ibare bizim için çok büyük önem taşır.
    Bu hususta Kral hazretlerinden kesin talimat var. Yabancı ülkelerle aktedeceğimiz anlaşmalarda bu iki ibareyi bulundurmak mecburiyetindeyiz. Bizim ana davamız budur. Bunlar olmadığı takdirde işler ters gider.

    Gezisi çok eleştirilmişti

    Erbakan’ın gezisi dönüşte büyük eleştirilere maruz kalmıştı. Millet Meclisi’nde gündem dışı bir konuşma yapan DP Ankara Milletvekili Necdet Evliyagil, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın Suudi Arabistan gezisini sert bir dille eleştirmiş, “Koskoca Türk devleti olarak bir zaman idaremiz altındaki topraklardan ve bunların idarecilerinden gereksiz ve gösterişli davranışlarla yardım istemeye gitmek gurur sarsıcı olmuştur” demişti.

    Ecevit’e uğurlama

    Murat 131 marka otomobili kullanan Başbakan Ecevit. Başbakan Yardımcısı Erbakan bir görüşme sonrası onu kapıdan uğurluyor.

‘İsrail’le ilişkiyi keseriz’

Erbakan: Size söyledim. Hapishane koğuşunun kapısını açmamıza yardım edecek, biraz evvel bahsettiğim demir parçasını verdiniz mi, durumumuz kendiliğinden değişir. Hem de çok değişir. Mesela, biz sizden 1 milyar dolarlık kredi istiyoruz. Bunu 3 veya 4 yıla paylaştırmak mümkün. İlk sene 250 milyon dolar verirseniz, yani 1974 yılı içinde 250 milyon verirseniz aynı sene Türkiye’nin İslam Konferansı’na tam üye olarak katılmasına vesile olursunuz. Ertesi sene 250 milyon dolar daha verirseniz, Türkiye İsrail ile olan ilişkilerini keser ve durum iki memleket arasında ve dolayısıyla diğer Arap ve Müslüman ülkeler arasında geniş adımlar atarak büyük ilerleme kaydeder; bu durumda Türkiye’yi kelimenin tam manasıyla kazanmış olursunuz.
Yasin: 250 milyon verirler belki fakat 1 milyar vermezler. Mamafih, bu konuyu Prens Fahd’la biraz sonra görüşeceğim. Neticeyi size bildiririm.
Erbakan: Eğer şimdi vermezlerse, kısa zamanda vereceklerine dair bir taahhüt isteriz. Zaten petrol hususunda dün Yamani’den bir yazı istedik. Yamani ile dün yaptığımız görüşmede bizim sunacağımız bir yazıya cevaben böyle bir yazıyı verebileceklerini söyledi. Bize verilecek yazıda aşağıdaki hususların taahhüt altına alınmasını isteriz.
(1) 1974 ve 1975 yılları için Fransa ile yapılan anlaşmanın petrol fiyatları çok yüksek olduğundan, Fransa tarafından tatbik edilmemesi neticesinde Suudi Arabistan’ın elinde kalacak petrolden Türkiye’nin ihtiyaçlarının karşılanacağına dair Suudi Arabistan Hükümeti’nin taahhüt vermesi
(2) 1974, 1977 ve 1978 yılları için Suudi Arabistan ile yabancı şirketler arasında yapılacak temaslar neticesinde Suudi Arabistan’ın hissesi ne olursa olsun, bu hisseden Türkiye’nin bu yıllardaki ihtiyaçlarının karşılanacağına söz verilmesi,
(3) Gerek 1974 ve 1975, gerekse 1976, 1977 ve 1978 yıllarında Türkiye’ye verilecek petrolün fiyatlarında özel indirim tanınması.
Biz bu husustaki mektubunuzu biraz sonra hazırlar, isterseniz size veririz.
Yasin: Mektubunuzu alamazsam, onu aldırmak için bir araba gönderirim veya sizinle çalışan Abdülilah el-Sa’dam’a (Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği’nde çalışan bir memur) verirsiniz.
Erbakan: Kredi için de siz ve Yamani, Kral’a bir mektup yazmamızı tavsiye ettiniz, biz yazarız fakat bu mektubun cevabında da bir taahhüt isteriz.
Yasin: Bu mektup hususunda şimdilik bir şey söyleyemem. Şimdi Prens Fahd’a gidiyorum. Prens’le yapacağım görüşmeden sonra mektubu hazırlayıp hazırlamayacağımızı söylerim. 12.00’ye kadar gitmezsem Prens’i kaçırırım. Müsaade ederseniz gideyim.
Erbakan: Pekâlâ sizi bekliyoruz.

Suna Kan’ın evinde kurulan koalisyon

  • CHP 1973 genel seçimlerinde oyların yüzde 33.3’ünü alarak birinci parti çıktı. Ancak Ecevit, tek başına iktidar olamıyordu. Koalisyon için Adalet Partisi ile yaptığı görüşmelerden sonuç alamayan Ecevit, MSP’den gelen olumlu sinyal üzerine harekete geçti. Erbakan ile buluşma için seçilen yer hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Ecevit’in yakın aile dostları sanatçı Suna Kan ve eşi keman virtüözü Faruk Güvenç’in evi. Koalisyon pazarlığındaki notları Ecevit kendi el yazısıyla tutmuştu

    Genel başkanlık koltuğuna oturmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden Ecevit ilk tarihi başarıya imza atıyordu. 1973 genel seçimlerinde CHP oyların yüzde 33.3’ünü alarak birinci parti olmuş ve Meclis’te tam 185 milletvekili ile temsil hakkı kazanmıştı. Ancak tek başına iktidar olamıyordu.
    Ecevit, koalisyon için seçimin asıl mağlubu Adalet Partisi ile yaptığı görüşmelerden sonuç alamadı. Sonunda MSP’den gelen olumlu bir sinyal Ecevit’i harekete geçirdi. Erbakan ile buluşacak ve koalisyonu konuşacaktı. Buluşma için seçilen yer hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Ecevit’in yakın aile dostları sanatçı Suna Kan ve eşi keman virtüözü Faruk Güvenç’in eviydi.
    CHP ile MSP arasındaki pazarlıklar kıran kırana geçti. Koalisyon pazarlıkları sürecinde Ecevit pazarlık tutanaklarını kendi el yazısıyla tutmuştu. Tarih 20 Kasım 1973’tü. Yani hükümetin kurulmasına henüz bir ay vardı.

    BÜLENT ECEVİT-NECMETTİN ERBAKAN GÖRÜŞMESİ

    20 Kasım 1973
    10.00 – 12.00

    ERBAKAN
    Bir AP-CHP koalisyonu başarılı olmaz. 6 ayda yürüyemez hale gelecektir. Partizanca düşünsek, MSP’nin en lehine çözüm budur. Ama biz memleketi düşünüyoruz.
    CHP-MSP koalisyonunda işlerin daha rahatlıkla yapılacağında şüphe yok. Ama buna üçlü kademeden geçilerek gelinmesinde fayda görüyoruz. Üçlü (CHP-AP-MSP) koalisyonda sürtüşme olur, ama AP’nin bulunuşunun fonksiyonel etkisi olmaz. Üçlü koalisyonu ilk kademe olarak daha uygun karşılıyoruz. İcraatın süratini azaltır fakat icraatı kaldırmaz ortadan. Buna çok daha rahat evet diyebiliriz.
    İkili (CHP-MSP) için geçen seferkinden daha rahat durumdayız. Artık eskisi rahat rahat hücum edemez AP bize. O bizim tabanımızı rahatsız ediyordu. Şimdi biz onun tabanını rahatsız edebilecek durumdayız. Üçlünün başarısızlığı görüldükten sonra ikili olabilir.
    AP’de çözülme eğilimi görüyoruz. Bu da hızlanır. Yarın Genel İdare Kurulu’muzu toplayacağız.

    Üçlü için düşüncemiz
    Prensip olarak evet veya hayır diyebilmek için bazı noktalarda aydınlanma ihtiyacını duyuyorum.
    İki parti program üzerinde kolaylıkla anlaşabiliriz. Bunda güçlük görmüyorum. Kabine nasıl teşekkül edecek? Bütün mesele burada.
    Üçlü için düşüncemiz:
    1 Başbakan.
    2 Başbakan Yardımcısı: Biri MSP’den, biri AP’den…
    (Demirel kendisi kesin olarak girmez)
    Bakanlıklar:
    Başbakanlığı, AP ile CHP arasındaki 30 sayı farkına tekabül eder sayarsak…
    CHP: Başbakanlık ve 9 bakanlık.
    AP: 1 Başbakan Yardımcılığı, 8 bakanlık.
    MSP: 1 Başbakan Yardımcılığı ve 5 bakanlık. Bunun biri İçişleri Bakanı olur ve özel bir usulle doldurulur. MSP bünyesinde değil, anarşiyi engelleyebilecek, partizan olmayan bir kimse… Üzerinde mutabık kalacağımız.
    Üç önemli bakanlık var. Bunlardan her biri bir partinin olmalı:
    Milli Eğitim, Köy İşleri, Çalışma.
    Sosyal konulu bakanlıklar CHP’de toplansın. Siyasi bakanlıklar AP’de toplansın. Ekonomik bakanlıklar MSP’de toplansın.
    Böylece bakanlıklar arasında bir ahenk olsun. Bir süre yürüdükten sonra üçlüden ikiliye kolaylıkla geçilebilir. Herhalde ekonomik bakanlıklar AP’ye verilmemeli. Bunda ısrarlıyız. Çünkü o zaman sömürü düzeni aynen yürüyecektir.
    İkili hükümette:
    Bir Başbakan
    Bir Başbakan Yardımcısı (MSP kendisi girecek ve ekonomik işler kendisine bağlı olacak).
    Bakanlıklar:
    MSP: Mümkünse 10 kadar.
    CHP: 14 kadar.
    Adetlerin kesinlikleri mühim değil. Mümkünse ekonomik bakanlıklar MSP’de. İçişleri için güvenilir bir tarafsız bulunur. MSP için Milli Eğitim ve Köy İşleri Bakanlığı üzerinde de durmak istiyoruz.
    Nedeni: Bugün efkârı umumiyede bulunan menfi faktörleri silmede yararlı olur.

    Bakanlık paylaşımları
    Milli Eğitim CHP’de olursa, bütün maarifi ve okulları aşırı solcuların istila edeceğinden kuşku duyarlar (büyük sermaye çevreleri). Köy İşleri CHP’de olursa, aşırı solcuların köylere kadar sızacağından kuşku duyarlar.
    CHP hakkında efkârı umumiyede bazı kuşkular var. Onun için bunda yeni hükümete her çevrenin güvenle bakması bakımından fayda görüyoruz. Yeni hükümetin memleketi aşırı sola götüreceği endişesinin önlenmesi yararlı olur. Aksi halde büyük sermaye çevreleri her şeyi yaparlar. Bize nispeten daha çok güvenirler. Bazı aşırı unsurlar sizin de kontrolünüz dışında gelişebilir. Sizin başbakanlığınızda bu unsurların ortaya çıkması memleketi büsbütün umutsuzluğa düşürür.

    Sermaye çevreleri
    İkilide ekonomik bakanlıklar MSP’de bulunsun derken, bilhassa sermaye çevrelerinin reaksiyonunu düşünüyorum.
    Sermaye çevreleri bize karşı nispeten munis gözle bakabilirler. Yoksa bu konularda program şüphesiz beraberce tespit edilecek. Sanırım büyük ayrılıklar da meydana gelmeyecektir.
    Bu noktalarda anlaşabilirsek, kendi kurullarımızda bazı endişeleri giderebiliriz. Bunun aksine ısrar edilirse, beklenen faydalı bir çözüm güçleşir. Üçlü bizim için büyük kolaylık.

    Ecevit’e göre tarihi bir fırsattı

    Ecevit bir yandan Erbakan’ı dinliyor, bir yandan da notlar alıyordu. Erbakan’ın söylediklerine ilişkin aldığı notlar şöyleydi:

    ECEVİT
    (Üçlüyü kabul ettirmenin imkânsızlığı… 12 Mart öncesinde orduya kadar sızmalar olduğu halde CHP’ye sızma olmadığı… Bizim bu bakımdan her sınavdan geçtiğimiz… 12 Mart sonrasında üzerimize projektörlerin çevrildiği, hiçbir şey bulunamadığı… Asıl, henüz yeni bir parti olarak, “etkin” denen çevrelerin MSP üzerindeki kuşkularının önem taşıdığı…)
    Bu kuşkular karşısında, biz, Milli Eğitim’i size verelim desek de buna imkân bulamayız. Bunu, sezgi olarak değil, kesin kanı olarak söylüyorum.
    İçişleri, sırf emniyetle ilgili olsa, mesele yok. Tarafsız biri gelsin. Ama valiler, kaymakamlar ona bağlı. Hükümetin vilayetteki uzantıları bu bakanlığa bağlı. Politikayla ilgisi olmayan bir kimse nasıl yapabilir? O nitelikte birini bulursak ne âlâ… Ama Milli Eğitimin size verilmesi olanaksız. Bakanlar Kurulu tasdikten çıkmaz.

    ERBAKAN
    Genel İdare Kurulu’na, Milli Eğitim’in bize verilmesini Ecevit düşünmüyor, dediğim anda, Kurul orada durabilir. Bizim için kesin kriter. Milli Eğitim için anlaşırız, ama Cumhurbaşkanı’ndan engel çıkarsa o zaman düşünürüz.

    ECEVİT
    Üçlü veya ikili olamazsa ve biz bir azınlık hükümeti kurarsak, desteklemeyi veya güvensizlik oyu vermemeyi düşünebilir misiniz? Bir süre düşünmeniz için bazı bakanlıkları boş da bırakabiliriz.

    ERBAKAN
    Azınlığı destekleme başlangıca nazaran daha zordur. Başlangıçta koalisyon için anlaşmayı daha kolay buluruz. Kurulmuş, işleyen bir hükümete sonradan katılmak zor olur. Azınlık hükümetine güvenoyu verme durumuna giremeyiz. Öteki partilerle aynı paralelde olma durumu daha ağır basar.
    Ecevit onlarca yıldır iktidar koltuğundan uzak tutulan İslamcı hareketin koalisyonu kadrolaşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini görmüştü. Maliye ve Milli Eğitim Bakanlığı gibi iki stratejik bakanlık konusunda kıran kırana yapılan pazarlıklarla bu bakanlıkların MSP’ye verilmesine engel oldu. CHP’liler bu koalisyondan rahatsızdı. Ecevit ise bu koalisyonu bir tarihi fırsat olarak görüyordu.
    Taraflar arasındaki pazarlık görüşmelerini CHP adına Deniz Baykal, MSP adına ise Oğuzhan Asiltürk sürdürüyordu. Ecevit düşüncelerini bir bilgi notuyla Baykal’a gönderdi.

    Ecevit’e MİT’ten gelen belgelerdeki müthiş sır

    Bülent Ecevit’e 1979 yılında ulaştırılan MİT belgesine göre, 105 kişinin hayatını kaybettiği Kahramanmaraş olaylarında MİT parmağı var. Ecevit, MİT’teki kendi kaynaklarından gelen imzasız belgeye “Çok ciddi bir kaynaktan gelmiştir. Değerlendirilmelidir” notu düşmüş…


    Bülent Ecevit, 1978’de başbakan olduktan sonra, birden olaylar, suikast girişimleri ve provokasyonlar çoğaldı.
    Ecevit, devlet içinde daha derin bir devlet olduğundan kuşkulanıyordu. MİT’ten gelen imzasız raporlar kaygılarında haksız olmadığını ortaya koydu.
    Ecevit, bu raporları, “Ekli bilgi çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu düşerek güvendiği kişilere dağıttı ve arşivinde sakladı. O raporlar, 30 yıl sonra bugün ilk kez arşivden çıkıyor.

    Gündem kontrgerilla
    1977, Türkiye için olduğu kadar Ecevit için de zor bir yıldı. Mayısta İzmir’de bir suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Çiğli saldırısından 5 gün sonra Taksim’de suikasta uğrayacağını bizzat Başbakan Demirel’den öğrendi.
    Buna rağmen hazirandaki seçimlerden 1. parti olarak çıktı. 1978 Ocak ayında hükümeti kurdu. Gündem, “kontrgerilla”ydı.
    Aralıkta Maraş’ta iç savaş provası yapıldı: 105 kişi öldü.
    Ecevit, başında oturduğunu sandığı devletin içinde daha “derin” bir devlet olduğunu fark ediyor, ama bir şey yapamıyordu.
    Araştırma sürecinde Ecevit’e MİT’teki kendi kaynaklarından gelen imzasız raporlar yardımcı oldu. Ecevit bu raporları özel arşivinde saklıyor, bazılarını, “Ekli bilgi çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir. Değerlendirilmesinde yarar vardır” notuyla yakınlarına yolluyordu.
    İşte biri: Ecevit arşivindeki 15 No’lu belge, başbakan olduğu dönemde kendisine gönderilen “MİT Hakkında Özel Not…”
    Çok çarpıcı bir cümleyle başlıyor: “Teşkilatı, Atatürk’ün milli yolundan saptıran, birkaç cuntacının oyuncağı olmasıdır. (..) 3 yıl içinde 70’e yakın Atatürkçü uzman personel bu zihniyettekilerce, kimisi korkutularak istifaya zorlanmış, cesaretle karşı koyanlar da resen emekliye sevk edilmiştir.”

    Müstakil müsteşarlık
    Raporun yazarı, iddialarını örneklerken dönemin asker kökenli MİT müsteşarının, İstihbarat Başkanlığı’nın brifing salonundaki toplantıda söylediklerini Ecevit’e iletiyor. Müsteşar o toplantıda kendisinin Başbakan’a gitmediğini, yardımcısını da göndermediğini belirterek, şöyle diyor:
    “Biz şeklen başbakanlığa bağlıyız. Biz müstakil çalışırız ve istediğimiz makama istediğimiz bilgiyi veririz, istemediğimizi vermeyiz. Bizi kimse zorlayamaz. Bunu böylece biliniz ve hareketlerinizi ona göre ayarlayınız.”

    Kaçakçılardan para aldı
    Raporda, “Son 3 yılda MİT’i tarikatçı, tutucu, kafatasçılarla doldurarak Türkeşleştirmeye çalışan cuntacıların” tek tek adları veriliyor. Bir hukuk müşaviri “Türkeş’in dünürü, koyu kafatasçı” olarak tanıtılıyor.
    Psikolojik Savunma Başkanı’nın “Nakşibendi” olduğu ve Türkeş’le öteden beri sıkı bir işbirliği sürdürdüğü kaydediliyor. İstanbul Bölge Daire Başkanı’ndan, “Beyrut’ta, Filistinlilere silah kaçakçılığı yapanlara yardım ettiği için para almış ve İsviçre bankalarına yatırmıştır” diye söz ediliyor.

    Statükoyu koruma
    Ankara Bölge Daire Başkanı’nı tanıtan paragraf çok çarpıcı:
    “1972’de Ecevit’in otosunu sabote etmeyi planlayan ve uygulaması için emir veren kişi… İstanbul’da işkencelerinde başarılı olduğundan Ankara’ya atanmıştır.”
    Aynı raporda, olaylarda MİT’in gerekli bilgiyi hükümete iletmediği kanısı dile getiriliyor ve amaç şöyle vurgulanıyor: “İktidara kendilerini kabul ettirerek statükolarını koruma gayreti içindedirler.”

    Olaylarda 105 kişi öldü

    Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’nda 19 Aralık 1978 akşamı “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı filmin gösterildiği sırada patlayan bir bombanın ardından başlayan ve 7 gün süren olaylar sonucunda 105 kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı. Olaylar sırasında 917 ev, işyeri ve araç tahrip edildi. Ülkücü sloganlar atan binlerce kişi Alevi mahallelerine saldırdı. Birçok ile sıçrayan olaylar sonucunda 26 Aralık’ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. 835 kişi hakkında dava açıldı. 8 Ağustos 1980’de karara bağlanan davada, 22 kişi idama mahkûm edildi. 14 kişiye ömür boyu hapis cezası, 327 kişiye 15 yıla kadar hapis cezası verildi.

    ‘Asıl görevini yapmayan MİT MHP’nin organı haline geldi’

    Ecevit’in arşivindeki 3 Ocak 1979 tarihli rapor, MİT’teki MHP hâkimiyetine dair daha somut veriler içeriyor. Okuyoruz:
    “Bugün MİT, MHP ve kontrgerilla ile müşterek bir çalışma içerisine girmiş, asıl görevini yapmayıp tamamıyla MHP yanlısı bir kuruluş haline gelmiştir.
    Diyarbakır ve Bölgesi Daire Başkanı, bölgesindeki MHP’lilere gelen kaçak silahların yurda sokulmasında her türlü kolaylığı sağlar. Karı koca müthiş ülkücü olduklarından yaptıkları bu hizmete karşılık MHP’lilerden ve silah kaçakçılarından bol para alırlar.
    MİT Hukuk Müşaviri ve Psikolojik Savunma Başkanı, Türkeş’in talimatıyla hareket eder. 1968’de Ecevit’in geçmişi hakkında bir broşürü Ankara Kardeşler Matbaası’nda bastırıp MHP, AP ve MSP’lilere gizlice dağıtmışlardır.
    CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş) çıkacağına dair 1-2 ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa, olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten (..) (..) (..) (..)’in (isimler yazarlarca gizlendi. RA.CD) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. (..) “Türkeş, oraya ..’in tavassutuyla ..’u tayin ettirerek Güney Bölgesi’ni ele geçirmiş ve Kahramanmaraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir. Eğer MİT olayın içinde olmasaydı, Kahramanmaraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi.
    MHP’nin bir organı haline gelen MİT, CHP zamanında meydana gelen büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait hiçbir istihbarat ve bilgiyi vermeyip saklamış, sadece sola ait bilgiler aktarmak suretiyle olayları sola mal etmiştir.
    Kurulan sıkıyönetim mahkemelerine sağa ait raporların verilmemesi, sadece sola ait raporların verilmesi hususunda Türkeş, MİT’teki elemanlarına talimat vermiştir.”

    MİT’TEN SUSURLUK RAPORUNA ELEŞTİRİ:
    ‘Abdullah Çatlı’nın eylemlerini açıklamak imajımızı bozar’

    Bülent Ecevit, 1997’de Mesut Yılmaz başbakanlığında kurulan ANASOL-D hükümetinde başbakan yardımcısıydı.
    O dönemde Susurluk skandalıyla ilgili olarak Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan rapor önüne geldi. MİT, bir “bilgi notu” hazırlayarak raporla ilgili görüşlerini hükümete “Çok gizli” notuyla iletti. Ecevit’in arşivde sakladığı bu “bilgi notu” özetle şöyle:
    “AÇIKLANMASI SIKINTI YARATABİLECEK HUSUSLAR:
    İncelenen raporun bazı bölümlerinin kamuoyuna yansıtılmasının sıkıntı yaratabilecek hususlar meyanında olduğu…
    6.2. Servisler Arası İlişkiler:
    CIA ve MOSSAD ilişkilerinin öne çıkarılması, adeta lanse edilmesi, MİT Müsteşarlığı’nın güvenilirliğini ve ilişkilerin selametini de etkileyebilecek bir görünüm arz etmektedir.
    6.3. Emniyet, Jandarma ve Silahlı Kuvvetler’in yurtdışı operasyonlara yöneldiği iddiaları:
    “Emniyetin A. Öcalan’a yönelik operasyon hazırlıkları dışında, Emniyet, Jandarma ve Silahlı Kuvvetler’in yurtdışı operasyonlara yöneldikleri” hususlarının iddia düzeyinde dahi olsa da kamuoyuna yansıması, çeşitli ülkeler nezdinde Türkiye’nin ve güvenlik güçlerinin itibarını zedeleyebilecek, kurumları zan altında bırakabilecek hususlar olarak görülmektedir.
    6.6. A. ÇATLI’nın 1984 Öncesi Eylemleri:
    Ermeni terör örgütü ASALA’ya karşı 1982-1984 yılları arasında gerçekleştirilen eylemlerin açıklanmasının, Türkiye’nin imajı, Türkiye-Ermenistan ve Türkiye-Fransa ilişkileri açısından uygun olmadığı, Türkiye aleyhine kullanılabilecek bir argüman niteliği taşıdığı değerlendirilmektedir.

    ‘Öcalan operasyonu rapora girmemelidir’

    Ecevit’in arşivindeki MİT’e ait bilgi notu:
    6.1. MERSEDES Operasyonu:
    Suriye’de A. Öcalan’a yönelik operasyonun tüm safahati ile raporda yer alması, (Sayfa 22) Türkiye’yi terörist devlet konumuna getirebilecek niteliktedir. Nitekim, Suriyeli ilgililerin olayı CIA veya MOSSAD’a mal edebildikleri ifade edilirken, devlet sırrı olması gereken konunun rapora detayları ile aktarılmasının izahı mümkün olamamaktadır.
    Her vesile ile siyasi platformlarda Suriye’yi terörist bir devlet olarak tanıtma ve kabul ettirme politikamızı zedeleyebilecek bu hususların ne denli gizli kalabileceği endişe konusudur.

    ‘Demirel ile aynı kefeye konduk’

    Ecevit 12 Eylül’den sonra Demirel’le birlikte Gelibolu’ya götürüldü. Haberleri izledikçe doluyor, öfkeleniyordu. Ama konuşması yasaktı. Düşüncelerini yanında getirdiği daktilosuyla kâğıda döktü. Darbeyi analiz ettiği ve CHP’lileri mücadeleye çağırdığı bildirileri partiye sızdırdı. Bunların birinde ‘Demirel’le aynı kefeye konduk. Bu kefede ben yok ediliyorum. Demirel’se güçlendiriliyor’ diyor


    12 Eylül’de Ecevit, Hamzakoy’a götürüldü. Sürgünün sıkıcı, ağır bekleyiş havasında gelişmeleri izledi ve darbeden 4 gün sonra parti teşkilatına dönük bir bildiri kaleme aldı. Başına “Demeç değildir” uyarısını koyduğu bu bildiride “CHP’yi ve kendisini devre dışı bırakmak için tezgâhlanan bir oyun”un ve AP ekonomik modelinin uygulamaya konulduğunu söyledi.
    Parti örgütüne, “Hükümete girmeyin. Orduyu karşınıza almadan mücadeleyi sürdürün” mesajı verdi.
    12 Eylül’ün en sıcak günlerinde kaleme alınan bu bildiri Ecevit’in teşhis yeteneğinin ve uzak görüşlülüğünün belgesiydi. İşte Ecevit arşivinde 49 ve 50 numarayla kayıtlı, 16-17 Eylül tarihli o iki belgeden özetler:

    49 numaralı belge
    Gelibolu 16 Eylül 1980
    BÜLENT ECEVİT
    DİKKAT: DEMEÇ DEĞİLDİR, ARKADAŞLARIN DEĞERLENDİRMELERİ İÇİN ÖZEL DÜŞÜNCELERDİR.
    12 Eylül 1980 müdahalesi “yansız” bir müdahale değildir. Zaten “yansızdır” diyen bazı yazarların yanlılığı da bunu kanıtlamaktadır.
    Yansız değildir. Çünkü Demirel yönetimindeki Adalet Partisi’nin ve özellikle son azınlık hükümetinin rejimle ilgili olarak gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştirme gücünü bulamadığı her şey, müdahalenin temel amaçlarını oluşturmaktadır. Ekonomide AP azınlık hükümetinin bu yıl başlarında uygulamaya koyduğu ekonomik modelin aynen benimsendiği açıklanmıştır. Bu modelin mucidi ve yöneticisi de görünüşe göre, şimdiki rejimin hiç değilse ekonomik ve sosyal konularındaki başlıca yetkilisidir. MESS’in temsilcisi iktidarda…

    50 numaralı belge
    17.9.1980
    Bu bir demeç değildir.
    1979 Mayıs Gönen konuşmasından itibaren sürekli uyarılarda bulundum. Belli bir oyun tezgâhlanıyordu. CHP’yi ve beni saf dışı bırakmak için. Demokrasiyi yıkmak ve şimdiki gibi bir ekonomik model geliştirme planı uygulandı. 9 aydır geniş tabanlı hükümet kurulmasını öneriyordum.
    Bunalımdan ordu müdahalesine gerek kalmaksızın, demokrasinin kendi mekanizmaları ile çıkış yolunu göstermeye çalışıyordum.
    Eskiden bunu önerenler bile bu kez başka bir plan uygulamak istedikleri için çağrılara karşı çıktılar. Bütün demokratik mekanizmalar tıkandı. Terör alabildiğine kışkırtıldı.
    MHP genel merkezinde Dev-Yol makbuzları bulundu. Terörün nasıl sağdan kışkırtıldığını gösterir bu… Sonuç olarak ordu müdahalesi kaçınılmaz duruma getirildi. Ordunun kusuru değil, ordu icbar (mecbur) edildi.
    Yılbaşından beri uygulanmakta olan ekonomik modelin gereği demokrasiden ve işçi haklarından kurtulmaktı.

    ‘Malum modele göre rejim’
    Bunu başından beri söylüyorum. Dediğim oldu. Demokrasi sona erdi, işçi hakları işlemez duruma getirildi, malum ekonomik model devam ediyor.
    O modele uygun bir rejim oluşturulacaktır ve bu yeni rejimin sağladığı olanaklarla ekonomik model daha başarı ile uygulanacaktır.
    Yani AP’nin kendi getirip de etkin biçimde uygulayamadığı model şimdi daha etkin olarak uygulanacaktır ve AP’nin yıllardan beri istediği ama gerçekleştiremediği Anayasa ve rejim değişiklikleri de gerçekleşmiş olacaktır.
    Modelin devam edeceğinin açıklanması ve Özal’ın daha geniş yetkilerle yerinde kalması bunları açıkça gösteriyor.
    Gerek dünya konjonktürü dolayısıyla, gerek bu modeli desteklediği için, Batı, bu gelişmelerden tedirgin olmayacaktır, hatta memnun olacaktır. Şu sırada bu gelişmelere karşı bir mücadele açmak da yararsızdır. Çünkü halk, can güvenliğinden başka bir şey düşünmez hale getirilmiştir, planın sonucu olarak aydın kesim de kendi yozlaştırdığı demokrasiden umut kesmişti.

    Terörden beklenen fonksiyon
    Şimdi birçok CHP’li bile AP hükümetinden kurtulmuş olmanın ve can güvenliğine kavuşmuş olmanın sevinci içinde olabilir. Sonrasını, ilerisini düşünenlerin çok olduğunu sanmıyorum. Terörden beklenen fonksiyon yerine getirilmiştir. Yer yer sağ-sol eylemcilerin bir günde barışıp koklaşmaları perde ardında nasıl oyuncu eller tarafından oynatıldıklarını kanıtlıyor.
    Her türlü sola karşı çok olumsuz bir ortama giriyoruz. Çok uzun nefesli ve sabırlı bir çalışmaya hazırlanmalıyız.
    Türkiye’nin bu duruma getirilmesinde ordunun bir kusuru yoktur.
    Orduyu karşımıza almadan ve tedirgin etmeden mücadelemizi sürdürmeye çalışmalıyız.
    Eğer ısrarlı cepheleşme telkinlerine kapılmış olsaydık ve fraksiyonların bizi çekmek istedikleri tuzağa düşmüş olsaydık, bu müdahale çok farklı olurdu. CHP bugün son derece güç durumda bulunurdu. Bu konudaki dikkatimizi sürdürmeliyiz. Bir süre sonra, söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılabileceği ortama geliriz.

    Hamzakoy notları…
    ‘Demirel oralı olmadı’

    Sayın Korgeneral Hüsnü Çelenkler, buraya getirilişimizin ikinci günü, bize ve Demirellere verdiği çayda, buradan çıkınca beyanat vermeyeceğimizi yazılı ifade edersek erken bırakılabileceğimizi, Ankara’nın isteği üzerine bildirdiğinde, Demirel hiç oralı olmadı, “Benim bir talebim yoktur” dedi. Bu da durumun ne kadar kendi gönlünce oluştuğunun farkında bulunduğunu gösteriyor. Bu aşamada artık Demirel’e göre, kendisinin konuşmaması önemli değil, ama benim konuşmamam çok önemli.
    TSK’yı bu oyuna getirebilmek için hem koşullar hem de TSK’nin geleneksel duyarlılıkları çok ustaca istismar ediliyor.
    Bu arada, en az 1.5 yıldır, CHP’nin içinden çökertilmesi ve benim, tüm öteki liderlerle bir kefeye konmam ve yıpratılmam için açılmış kampanyada da plan içinde yerli yerine oturuyor.
    Belki artık bazı kimseler oyunun farkına varıyorlar, ama işten geçtikten sonra… Artık ne ben konuşabiliyorum ne de farkına varanlar bir şey yapabiliyor.
    Gelibolu’da bile, görünürde, Demirel’le aynı kefeye konduk. Ama bu kefeye konulunca ben yok ediliyorum. Demirel’se güçlendiriliyor.

    Telefon mesajları
    ‘İş, orduya yüklendi’

    26 Eylül 1980 Cuma günü Gelibolu/Hamzakoy’da kaleme alınan bu belgenin başına “DÜŞÜNCELER” notu konmuş.
    “Bu sabah telefonla Hasan Yıldırım’a, Gündüz Ölçün’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya telefonla…” diyen not şöyle sürüyor:
    “Demirel’le benim aynı yerde gözaltına alınıp konuşmamızın yasaklanmasında veya CHP ile AP’nin siyasal faaliyetinin yasaklanmasında, eşitlik var gibi görünse de, ne eşitlik ne adalet var.
    Çünkü işler öyle bir raya oturtuldu ki, artık ne Demirel’in ağzını açıp bir söz söylemesine ne de Adalet Partisi’nin veya MHP’nin herhangi bir siyasal faaliyette veya eylemde bulunmasına gerek var.
    Onların söyleyegeldiği veya söylemek isteyebileceği her şey, daha güçlü ve etkin kişilerce ve yanıltma olanağı da kaldırılmış olarak her gün vurgulana vurgulana söyleniyor.
    Adalet Partisi’nin rejim alanında, ekonomik ve sosyal alanlarda yapmak isteyip de yapamadıkları, şimdi, önünde durulmaz güçlerce fazlası ile yapılıyor.
    Tabii bunlar aslında Adalet Partisi’nin de değil, belli çıkar çevrelerinin istekleri. Adalet Partisi eliyle bu isteklerin gerçekleşemeyeceği, her şeyin mahvolacağı anlaşıldı.
    Eğer biz (CHP) terör tuzağına düşse idik, Adalet Partisi iktidarda kalarak da plan yürütebilirdi, çünkü CHP’ye karşı bir AP-ordu ittifakı fiilen gerçekleştirilebilirdi.
    Biz bu oyuna gelmeyince, iş tümden ordunun üstüne yüklendi. Ordu da bu yükü üstlenmekten başka bir şey yapamayacağını sandığı bir duruma sürüklendi.

    Anayasa ve ve sağ uyarısı
    Şimdi, o çevrelerin istekleri Anayasa değişiklikleri fazlasıyla gerçekleşecek.
    Seçim yasası o çevrelerin isteklerine uygun biçimde, sağı tek başına büyük bir güç olarak iktidara getirecek biçimde değişecek.
    Haklar ve özgürlükler, uygulamaya konulan ekonomik modele hiçbir engel çıkarmayacak biçimde ve ölçüde kısılacak.
    Sendikal haklar artık fiilen kaldırıldı. TÜRK-İŞ esir alındı (zaten buna hazırdı TÜRK-İŞ yönetimi.) Direnebilecek sendikalar da faaliyetten alıkonuldu.
    Basına fiili sansür uygulanıyor. TRT, Demirel’in has adamına yeniden teslim edildi.
    Ekonomi, büyük çıkar çevrelerinin has adamına tam yetkiyle teslim edildi.
    Anayasa Mahkemesi, Danıştay işlevsiz duruma getirilecek.
    Üniversite özgürlüğü kaldırılacak.
    Yani Latin Amerika modelinin gerekli kıldığı rejim tam anlamıyla ve ‘anayasal’ olarak kurulmuş olacaktır.”

    ARAYIŞ’A NOTLAR
    Hapishaneden dergisini yönetiyordu

    13 ARALIK 1981

  • Yabancı gazete ve dergiler çok düzensiz geliyor. Cezaevine girişimden beri yalnız 5-6 Aralık ve 9 Aralık günlü International Herald Tribune’ler geldi. Oysa bu arada, benim cezaevine girişimle ilgili yazının, Türkiye hakkında baş yazının ve Türkiye Eki’nin çıktığı sayılar olacak. Onlar bile gelmedi. Elde varsa, bu ay başından itibaren birikmiş IHT nüshalarını rica ederim.
  • Tasarruf olsun diye, TIME’a abone yaptırmıştım ARAYIŞ’ı. Oysa hem abone olduğumuz sayı geliyor hem de dışarıdan alınıyor. Dışarıdan alınanın kesilmesi gerektiğini birkaç kez söyledim, ihmal edildi.
  • Son sayıdaki “DANIŞMA MECLİSİNDE VİCDAN MUHASEBESİ” başlıklı “Haftanın Yazısı” çok iyi olmuş.
  • Sosyal Demokrat Sendikacılar, İzmir’deki İktisat Kongresine uzun bir tebliğ sunmuşlardı. Metni evde benim masamın civarında olabilir. Rahşan’a onu bulmasını yazıyorum. Ondan iki fotokopi çıkarılarak biri lütfen bana gönderilsin, biri de tam metin olarak ve göze çarpacak biçimde ARAYIŞ’ta yayımlanmalı.
  • Dergideki öteki yazılar da genellikle güzel. Ancak, MHP duruşmasından alıntılar daha çarpıcı olabilir. Bazı alıntılar adeta sanıkların lehinde. Örneğin “Dilerseniz Kullardan da Şahit Bulabilirsiniz” başlıklısı.
  • Aynı sayıda Prof. Bahri Savcı’nın, ayrı sayfalarda iki resmi yayımlanmış. Bu gibi şeylere dikkat edilmeli.
  • Geri yolladığım “The Middle East” dergisinin 25. sayfasında “Mossad’s Secret Rivale” başlıklı yazıda, Irak’taki Kürt hareketini bir ara İsrail gizli istihbaratının destekleyip beslediği anlatılıyor. Yazının bununla ilgili bölümü ARAYIŞ’a aktarılabilir.

    ‘Başörtüsü ile uğraşmayın’

    27 ARALIK 1981
    Arayış hâlâ elime geçmediği için son sayıda bu konuya değinildi mi bilmiyorum. Değinilmediyse bence hiç değinilmesin.
    Başörtüsü ile uğraşmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Gardırop Atatürkçülüğünün tipik bir örneği… Zaten ondan da dönüş yapacaklardır.
    Olsa olsa Atatürkçülüğün başörtü yasaklanarak kanıtlanamayacağı belirtilebilir. Atatürk’ün irticaa karşın da büyük güvence olan partisi kapatılmış, vasiyeti çiğnenmiş, yeni bir ulusal kültür oluşuma katkı için kurduğu kurumlar ortadan kaldırılıyor. Atatürk’ün her türlü dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor; tüm bunların günahı, başörtü yasaklanmakla örtülemez.
    Kaldı ki bazılarının farkında olmadığı bir gerçek var: Atatürk kadınların kılığına kıyafetine hiç karışmamıştır. O konuda hiç yasa çıkartmamış, herhangi bir zorlamaya da gitmemiştir. Özendirme yoluyla ve zamana, gelişmeye bırakarak bu sorunun çözümünü daha uygun bulmuştur. Bu da sanırım Atatürk’ün kadınlara karışmayı Türk gelenekleri açısından uygun görmemiş olmasındandır. Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır, her olanağı sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.
    Kaldı ki, başörtüsü ile ilgili bir sorun varsa, bu sorunu başörtüsünde değil din sistemindeki bazı yanlışlıklarda, özellikle Kur’an kurslarında aramak gerekir. Bu konularda devlet dine saygı ile çağdaş bilimsel yaklaşımı daha çok bağdaştırıcı bir yol izlese, böyle bir sorun ya kendiliğinden sona erer ya da sakıncasız boyutlara iner.

    Kapak uyarısı

    9 OCAK 1982
    Sayın Şahin Mengü,
    Yeni atılım yapılıncaya kadar kapağa dokunulmamasını defalarca söylemiştim. Fakat aldırış edilmedi. Üstelik de derginin batmak üzere olduğu bir sırada bu gereksiz lükse gidildi. Şimdi geri dönülmesi için bana soruluyor. Neyse…
    Masrafın altından kalkılamadığına göre elbette ayrı kapaktan vazgeçilmeli. Ama hiç değilse, kâğıt fiyatındaki yeni artış yüzünden eski kapak sistemine dönüldüğü, göze çarpacak biçimde izah edilmeli ve okurlardan özür dilenmeli…
    Saygılarla.

Reklamlar
Güncel Siyaset, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı

YELKENİ RÜZGARA GÖRE AYARLAMAK…


YELKENİ RÜZGARA GÖRE AYARLAMAK…
Ata sözleri her zaman doğru değildir.
Milat öncesine ait Zentius (Xentius MÖ.IX.yy.) kitabesinde şöyle der;
Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya insanın denizde karşılaştığı zorluklarla değil, gemiyi limana getirip getiremedikleriyle ilgilenir.
Yıllardır paylaşırım bu söze herkes doğru demiştir. Oysa hepsi yanıldılar.
Bir gemi, İzmir’e geliyor, bir fırtına, bir dalga, yağmur, kar deniz kabarmış, İzmir rotasını takip etmek mümkün değil. Ata sözü deyip yelkeni rüzgara bıraktık.
Artık İzmir’e değil, rüzgarın götürdüğü meçhul yere gidiyoruz.
Peki, rüzgarın bizi başka bir limana bırakma garantisi nedir?
%01.
Bir kayalığa vurma veya çok uzak aksi yönde bilinmeyen bir yere bırakma şansı %90. 

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk de devletin yönünü demokrasi, çağdaşlık, adalet olarak belirlemiştir.

Ama esen emperyalist rüzgarlar iç isyanlar, zehirlenerek öldürülmesi, ardından da devletin emperyalizme teslimini takiben 1946’da tarihçi Cemal Kutay’a “Atatürk rejimi yıkılacak, Sünni İslam devleti kurulacak” yazdıran bir işbirlikçi İsmet Paşa ile devlet, Yunan ata sözündeki gibi yelkenini rüzgara göre ayarlamıştır.

Geçen 72 yılda İslam şeriat düzeni kapıya dayanmış, devlet Suriye’de savaşa sokulmuş, Güney sınırımızda yeni kanton devletçikler ABD korumasında kurulmuştur.

Emperyalist devletlerin petrol kaynaklarını ve nakil yollarını emniyete almamızı istedikleri için bize verilen koruma görevi doğrultusunda planlanıp bize milli gösterilen Afrin operasyonuna izin alabilmek için devlet adamlarımız dünya turu yapar hale getirilmiştir.

Amerika korumalı Kürdistan adıyla gizlenen kantonlar.

2019 seçimleri sonrası da büyük bir iç karışıklık, işgal ve bölünme beklenilmektedir. Bu yüzden emperyalistlerin atadığı sömürge valisi Erdoğan son Afrin operasyonu ile kahraman yapılmaya, Fıratın doğusundaki kantonlar hazmettirilmeye çalışılmaktadır.

Hem de kanlı canlı bir savaş tiyatrosuyla. Osmanlıyı da böyle senaryolar yok etmişti.

İnanmak istediğim tek şey, R.T.Erdoğan’ın ve hükumetin beyanlarının gerçek olması ve bu operasyonun güney sınırlarımızı bu kantonlardan temizleyerek Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanmasına hizmet edilmesidir.

Ancak Erdoğan ile Abd’nin ortak beyanları olan “Esadsız Suriye” bundan endişe duymamız ve operasyonun tüm Suriye ve Irak sınırlarımızın bölücü işgallerden kurtarılması hakkında endişeye ve düşünmeye sevk etmektedir. Umarım yanılan ben ve benim gibi düşünenler olur.

AKP ve başkanının 15 yıldır tutarsız, çelişkili, birbirini yalanlayan sözleri, tükürdüklerini yalamaları, iktidara gelmek için dış güçlerle ortaya çıkmış gizli pazarlıklarını yıllarca inkar etmeleri, sonra kandırıldık, aldandık gibi telafisi olanaksız açıklamaları onlara inanmamızı güçleştirmektedir.

Bu gün dediğini yarın yalanlamak, gemiyi rüzgara göre yönlendirmektir.
Hep eleştirdiğimiz dönek siyasetçiler de yelkeni rüzgara göre ayarlayanlardır.

Bu sözü doğru bulanlar da kendilerini doğru insan sayarlar da onlar da döneklerdir.
Böyle cilalı sözler, insanı da toplumu da kişilik erozyonuna tabi tutar ve kişiliksizleştirerek bitirir.
Her ata sözü doğru değildir. Rüzgarın sizi götüreceği yer meçhuldür.
Böyle kaptanın gemiyi gideceği limanı bırak, olası bir limana yanaştırma olasılığı %01dir.
Sonra “bizi aldattılar, kandırıldım” dersiniz ama felaketi telafi edemezsiniz.

Halkın büyük çoğunluğunun desteğini almak için, halkı bölmeyen, birbirine düşürmeyen sözler söylemek, adaleti üstün tutmak, her dini, etnik farklılığı, bastığı toprağa sahip çıkan asgari ve azami müştereklerde birleştirebilmek ile olur. Yasaklar, engellemeler, ABD siyasetleri doğrultusunda, Protestan Hristiyanlık temelinde İslam’ın dönüştürüldüğü din, mezhep, tarikat dayatmakla değil.

Yelkeni rüzgara göre ayarlamak, güçlünün davulunu çalmak, geçici bir avunmadır, sonu yıkım getiren işlerdir.

Ülkeyi 1980’lerdeki Markos idaresindeki Filipinler’e çevirirseniz, sizin de kaderinizin Ferdinand Markos gibi olması kaçınılmazdır.


AlaeddinYavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , ile etiketlendi

CANAN KAFTANCIOĞLU VE YIKICI KRİPTO YAPILANMA


TEHLİKE ÇOK BÜYÜK….

DİNDEN ÇIKMANIN OLMADIĞI DİNLER.

Yeryüzünde 5 milyar insani Müslüman, Hristiyan ve Yahudi/Musevidir. Çoğu bu dinleri çıkaran kavimlerden değildir. Dünyayı yönetmeyi bu başarılı din tüccarlıkları sayesinde başarmış ensest kavimler, bu sayede tüm milletlere kendilerini kutsatmayı başarmışlardır.

Ülkemizde milyonlarca mensupları olan, ensest üreyen Sabiler-Süryaniler, Ermeniler, Gürcüler, Yahudiler-Nasturiler, Yezidiler-Dürzilerdir. Bunların soyundan doğanlar agnostik, deist hatta ateist ve hatta kendi kavimlerine açıkça düşmanlık etseler de dinden çıkmazlar.

Bunun örneğini F. GÜLEN cemaati operasyonunda gördük. Ateist Cumhuriyet Gazetesi yazarları ile cemaat imamları bir arada. Bu zıtlıklara rağmen aynı cemaatin üyeleri olmalarının açıklaması budur. CHPKKHDP Sabetayist, Gregoryen, Protestan, Katolik vb. Ermeni koalisyonu da budur.

AKP de aynı şekilde, Sünni olarak bilinen Sabi ağırlıklı Rum örgütlenmesidir.

Bunlarda dinden çıkış yoktur. Yakın zamanlara kadar bu ensest toplumlarda bir kız/erkek çocuk, ebeveyninin veya aile büyüklerinin ensest cinsellik isteklerine “hayır” dediğinde, Tevrat ayeti gereğince çocuğun babası köy ihtiyar heyetine gider ve ;

“Benim söz dinlemez, asi bir çocuğum var” diye bildirir.

Çocuk köylülerce alınır, recm edilerek öldürülür ve kesilen başı kale kapısına veya köprü başlarına ya da köy meydanına ibret için asılırdı.

Bu Tevrat ayetini “Mitolojiden günümüze sapıklık ayetleri” yazımda bulabilirsiniz.

BU günkü Tbmm içi ve dışı partiler, bürokrasi, ordu dahil sermaye kesimi, aydınlar hep bunların mensuplarıdır. Kimse “asi/söz dinlemez çocuk” olmak istemez.

Bunların dinleri ırklarına ait olduğundan, görüş farklılıkları onları etkilemez. Bunların kanından olmayanlar onlara din vergisi ödeyen köleleri /Goyimleridir.

BU yüzyıl, bu kavimlerin köleleri sayesinde yeryüzüne egemen olacakları ve ardından goyimlerini de yok edip yeryüzünü kendi soylarının kombine tesislerine çevirecekleri yüzyıldır. İncil Yuhanna Vahiyler, Kuzu ve Kurtulanlar bölümünde bunlar açıklanmıştır.

Yahudi, Hristiyan, Müslümanım derken bunları kulağınızda küpe olarak bulundurun.

Şimdi olan bu ensest kavimler Sağ-sol kroşe gösterip bir aparkütle öteki kavimleri nakavt edeceklerdir.

2019 çok kötü bir gelecektir, çok kanlı bir geleceğe gebedir.

Tek çözüm, demokrasi, =lik, ve laiklikle beraber din temelli cinsel sapıklıkların, babadan ve 2.3.4. derece akrabalarla evliliklerin, yasaklanmasıdır.

Bunu Bilal bile anlar.

Takdir sizindir

Şimdi yazının yazılmasına neden olan gelişmeleri verelim.

Son iki gün içinde CHP İstanbul’a bir genel başkan hanım seçti.Eski yazarlardan Ümit Kaftancıoğlu’nun gelini olduğunu facebook paylaşımlarından öğrendiğim bu hanımefendinin kendisinden beklenmeyen bir geçmişiyle CHP’ye getirilmesi, yıllardır savunduğum “Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez” deyişimi haklı çıkaran sözleri ve fiilleri olan birisiymiş.

Kemal Kılıçdaroğlu da zaten aynı soydan gelen birisidir ve yaptıkları da geldiğinden beri gerçek Solcu ve Atatürkçüleri tasfiye etmektir. Böyle filleri ve sözleri ile II. Devlet Bahçeli olarak Türkiye Cumhuriyet tarihinin son yıllarına kazınmıştır.

İstanbul’a illa da bir hanım CHP il başkanı getirilecekse mevcut kadrolarda ağzı laf yapan, presentable,Selin Sayek Böke gibi Atatürkçü bir hanım var. Bu hanıma Rum deyip yıldızını körelttiler de getirdikleri Osmanlı’ya Haçlı Prusya’dan aldıkları para ile Lehistan (Polonya) ve Litvanya seferleri (1680) esnasında isyan edip, II.Viyana Seferini önlemeye kalktıkları için, Rize-Adapazarı arası Karadeniz bölgesi, İzmir’in bazı yerlerine sürülen Hemşin Ermeni’sini getirip İstanbul’u almak hangi aklın işdir?

Akçabat şehrini kuran aynı Hemşin Ermeni sürgünlerinden olan Hasan Mezarcı, Şevki Yılmaz’lardan bir farkı varsa bu kadın Atatürk partisinden aday olmuştur. Ama Atatürk ve Türk düşmanlığını kusmaktan geri kalmamaktadır.

Şimdi Canan Kaftancıoğlu hanımefendi neler yumurtlamış, Konya’dan Dersim’e göç gelmiş GREGORYEN Ermenilerden (Sünniler gibi beş vakit namaz kılan dönmeler) olan Kemal Kılıçdaroğlu bu kadını bedavaya mı yoksa 21. yy. Amerika Yeni Dünya Düzenine göre ülkemize şekil verecek kadroyu teşkil için mi seçmiştir kararı size bırakıyorum;

Şimdi bu konudaki Facebook münazaraları ve yorumlu paylaşımlar;

Biz bu münazaraları yaparken Halktv de Lale Özarslan hanım HDP’li vekille CHP+HDP koalisyonunu konuşuyorlardı. Yani, VHP+HDPKK+F.GÜLEN ERMENİ CEMAATİ KOALİSYONU.

Asıl mesele  A Haber kanalında geçen habermiş. Erdoğan’ın bir ay önce dediğini ABD  tekrar etmiş; 

“ESAD MUST GO” Yani Esad gitmeli.Bu da, AKP ve onu iktidarda tutmak için dizayn edilmiş “sazcı-gazcı muhalefet, Kürdistan namıyla bölgede Ermeni, Süryani, Keldani Yezidi/Nasturi Hristiyan kukla devletçikleri kurma siyaseti sürecekmiş.

İşte bu gelişmelere Atatürkçü tepki gecikmedi;

Tabi onu da işbirlikçi Doğu Perinçek ile ilişkilendirmeyi ihmal etmediler ya şimdilik ona yer yok.

Biz yani Arapların deyimiyle Mevali (İslam oldukları için özgürlüğü bağışlanmış azatlı köle millet), Yahudilerin deyimiyle Goyimler, Türk ve başka milletlerden olup,Yahudi, Arap dinlerine sonradan girenler bu kriptoları nasıl  tanımalıyız?

Canan Kaftancıoğlu hakkında  bir facebook paylaşımı;

Aynı paylaşımı benim paylaştığım başlık;

Şimdi bunların işbirlikçi maskeli ihanetlerine karşı çıkanlar yok mu? İşte insanımız bu yüzden güzeldir bizim derim.

       Ve son söz;

Bilal bile Canan Kaftancıoğlu ile Kadir Mısırlıoğlu’nun aynı Hemşi Ermenilerinden olduğunu sizden önce anlamış olabilir. 

Alınmayın canım, çünkü o projenin en başındadır. 🙂

Takdir sizindir.

AlaeddinYavuz/

Alaeddin Yavuz wordpress

keykubat

/adilyargic

/ adilyargicc

Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi

TANRI ARAZİYE Mİ UYDU


TANRI ARAZİYE Mİ UYDU?

Tevrat Mezmurlar Kitabı ve Kur’an, pagan toplumların kendi yaptıkları tanrı sembolleri olan putlara tapınmalarını ve onlardan yardım beklemelerini şöyle eleştirir:

Gazze’de bulunan İsrail parasında
Yahweh/Allah resmi

Mezmurlar 135;

15 Ulusların putları altın ve gümüşten yapılmış,
İnsan elinin eseridir.
16 Ağızları var, konuşmazlar,
Gözleri var, görmezler,
17 Kulakları var, duymazlar,
Soluk alıp vermezler.
18 Onları yapan, onlara güvenen herkes
Onlar gibi olacak!
19 Ey İsrail halkı, RAB’be övgüler sun!

Kuran Araf Suresi 179;

Yahweh/Allah yanan çalıdan Musa’ya vahiy ediyor.
Yahudi resmi.
“Yemin olsun ki, biz, cehennem için, cinlerden ve insanlardan, birçok kişiye vücut verdik/birçoğunu döllendirip yaydık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.”(Y.N.ÖZTÜRK Meali)
Kendilerine faydaları yok.
Oysa Yahve, Musa’ya yanan çalıda görünür, ayakkabılarını çıkarttırarak makamına alır, sayısız felaketlerle Mısır’ ı cezalandırır, Yahudileri kölelikten kurtarır, şeytan Sin/Sina/Sion dağında taş tabletlere emirlerini yazar verir, bin yıl koruyuculuk eder.
İncil’de, insan şeklinde gelir, emirlerini 12 rahibe tebliğ eder, adet gören kirli kadından doğduğu için günahkar saydığı insanların günahlarını tümden kaldırmak için kendine eziyet ettirip, öldürülmesine izin verir.
İran kaynaklarında Cebrail Muhammet’e tebliğ
resmi
Kuranda ise seçtiği PEYGAMBER Muhammet’e uzak durur, haberci meleği Cebrail ile haber gönderir, peygamberini kaşla göz arasında kendi katına miraca çıkartır, ama arkadaşlarından hiç ayrılmamıştır. Hatta bu yüzden yalancısın diyen ve dinden çıkan arkadaşları bile olur.
Sonuç olarak bu tanrı duyar, görür, konuşur, ezel ebed yaşar.
Ama, Yahudi ve Hristiyanlara yeryüzü hakimiyetini veren bu tanrı, Müslümanları birbirine kırdırır.
Din bin parçaya bölünür, iki komşu aynı dine farklı inanır olmasına rağmen gerçek emirlerini yenilemez, putlar gibi, kulağı duymaz, gözü görmez, dili söylemez, haberci melekleri de ebedi tatile çıkmış gibidir.
Allah diyerek birbirine saldıran, yahudi ve Hristiyanlara hatta pagan kafirlere köle olan kullarının elinden tutmaz. Asırlardır nehir gibi kan akıtan Müslümanlara duyarsız kalmaya devam eden, çağrılara cevap vermeyen bir tanrı var olsa ne olur yok olsa ne olur?
İslam ve tanrısı Allah sapıklarla anılır, Müslümanların imamları Yahudiler, Hristiyanlar olmuştur.
Bunlara çıt çıkarmayan tanrı araziye mi uymuştur?
Takdir sizindir.
Bir Arap basınında Irak Kan Gölü olarak işlenmiş

AlaeddinYavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

KIŞ UYKUSUNDA AYILARI MI UYANDIRIYORUZ YOKSA…


KIŞ UYKUSUNA YATMIŞ AYILARI UYANDIRMAYA DEVAM…

Kırk yıla yakın zamandır terör can alıyor.

1984’lerde başlayan “akan kanların hesabı sorulacak, vurduk vuracağız, yok yarın, yok öbür gün vuracağız…”

Teröristler inlerine çekilir, uçaklar gider dağlara bombalar atar, bir kaç kare filim çekilir, haberlere konulurdu.

Şimdi de aynı. AKP cumhurreisi,” bir hafta içinde vuracağız, yok zaten operasyonlar sürüyor…” diyor.

Ha kimsenin haberi olmadan da ege adalarımız da YUNANİSTAN’A devredilivermiş.

O da yetmedi terörle mücadelede en tecrübeli yapı Polis Özel Harekat dairesi de kapatıldı. Bu kurum, ilk darbeyi Akp’ye iktidar yollarının kaldırım taşlarını döşeyen, 28 Şubatçılardan yemiş, tasfiye edilip karakollara dağıtılmışlar ve terör örgütünce tek tek avlanmaları sağlanmıştı.

Yakında orduyu da kapatırsa şaşırmayın.

Zaten, derin Pontusçu Şevki Yılmaz üstü biraz örtülü olarak, yani şifreli dedi:

“2019’da Edirneden Hakkariye her yer Arakan gibi yanacak(Tıkla)” Bu isteğin gerçekleşmesine ordu da engel görülebilir. 15 yıldır kendi partisinden atadıkları polislerine güvenmeyip PÖH’ü kapatan orduyu da kapatır.

Sonra ABD ile kayıkçı kavgası, Ypg, Sdg’leri yutmayız çığlıkları…

Masal aynı, şimdi de top atarak kış uykusu bozulan ayıcıkları mağdur ediyorlar.

BOP eş başkanlığı sonucu 1100 km’lik yeni gayri resmi devlet sınırımız oldu.

Amerika ordusunu da yerleştirdi. Gidip vursan ABD ve NATO’ya savaş açmış olacaksın.

Yapamayacağına göre, böyle hamasi nutuklarla yeni devletçikleri tanımaya Halkı alıştıracaksın.

Bunca ihanetin üstüne de “milli ittifak” teraneleriyle kahraman olacaksın.

15 yıldır ben de yazdım, yazmayan kalmadı.

“BOP projesi, yeni İsrail projesidir. Sistemli olarak Kürt ve Yahudi olmayan halk kesimleri göçlere zorlandı, bölge boşaltıldı. Şimdi oraya özel imalat Yahudi nesli gelecek. Yeni üslerle ABD ve NATO anında müdahale şansı kazanacak ve coğrafyayı köleleştirecek.

Tek çıkar ortağımız Rusya’yı küstüren, ABD çıkarlarına hizmet eden terör örgütleri ile Esad rejimine karşı İdlib operasyonlarını yapacaksın.

Yediler mi?

Yok, Rusya başta turizm yasağı ile cezaları vermeye başladı bile.

Olan, ölenler ile kış uykusuna yatmış ayılara oluyor. :))

AlaeddinYavuz/

Alaeddin Yavuz wordpress

keykubat

/adilyargic

/ adilyargicc

Güncel Siyaset içinde yayınlandı

AKP TROLLARI, HOCALARI DİNDEN SOĞUTUYOR


İSLAMCILAR VE İSLAMCI KRİPTOLARIN İKNA YÖNTEMLERİ AYNI.

Kanıt vermez, ister, verileni ret eder, sonra suçlar, korkutur, tehdit eder, yıldırır ve galip olduğuna inanır.
Kendileri bir kapsız atıp kanıtlayın der. Kanıtlarsın İslam öyle değil der. Öteki, bu kanıt değil kanıtlamazsan ananı, avradını…

Biri Türkiye’de nerede var der ama İslam sanki Türkiye’de var? Sonra her eleştiriye, soruya İslam düşmanlığı diyerek saldırıya geçip küfür, tehdit, emrivaki sözler ile münazaralar çirkinleştirilmektedir.

Bu tür münazaralar kaliteyi düşürmektedir. Bu da dini savunanları kötü göstermekte, islamofobiye ve dinci korkusuna neden olmaktadır.

Ateistler gerçekten artıyor.

Sahte facebook ve öteki sosyal medya hesaplarına yazdıkları uydurma kimliklerle, her eleştiriye, yoruma “İslam düşmanlığı” deyip saldırıya geçmektedirler. Öteki de zaten inançsız, senin de dininin de… de deyip o da başlar.

Bu defa “İslam’a küfür etti” diyerek toplu saldırılar başlar.

Hiç bir kabul edilmiş sıfatları olmadan dinin kendi dedikleri gibi kabul edilmesini emrederler. Bir başka yorumda bir başka trol veya dinci, dindar alakasız yorumunu kabul ettirmek için boğuşur.Sonra başka dindar çıkıp öyle değil der, uzar gider.

Bu da kurtuluş amaçlı olarak ateist, deistlerle, agnostiklerin artmasına ve başka dinlere geçişleri arttırır.

Tarih boyunca mezhep savaşları da bu yüzden çıkmıştır. Koca koca imparatorluklar din ve mezhep dayatmasından yıkılmıştır. Koca Roma Katolik mezhebini her yerde kabul ettirememiştir ve o da mezhep kavgalarından yıkılmıştır Osmanlı da.

Hükumetin uygulamalarından endişe edip kendini yırtarcasına ateistliği savunmayı kurtuluş gören genç kızları, kadınları ve erkekleri bu hale sokan hükumetin uygulamalarıdır. Ortaöğretimi İmamhatip eğitimine çevirdiler, anaokulları cemaatlere teslim edildi.

Gelecek endişesine kapılmış, korkan insan her şeyi yapar.

Halkı bu kadar germek hükumetin suçudur. Onu tehditle savunan trolları da, bunlara göz yuman bürokratları da ve her kim göz yumuyorsa, destekliyorsa bu suçun ortaklarıdırlar.

Kitleleri böyle ikna edemeyeceğiniz gibi, kripto Pontusçu sahte Müslüman Şevki Yılmaz’ın;

Bu, apaçık halkı tehdit etmektir.

-“2019’da Edirne’den Hakkari’ye her yer Arakan gibi yakılacak…” derken söze “Dirilişimizi gerçekleştiremezsek” ile başlayıp, “bunu haçlılar planlamış” diyerek de örttüğü,beyanındaki, bu tür olayın 19.yy. boyunca Arap yarımadasını ele geçiren sahte Müslüman Vehhabilerin, 1979 İran İslamcılarının yapmış olduğu gibi yapsanız da sonunda onlar gibi değişmek, dönüşmek ve yıkılmak zorunda kalacaksınız.

Hele ki ABD ve NATO koalisyonunun artık birliğini dağıttığı bu zamanda belki bunlara fırsat bulamadan halkın tokadıyla eriyip gideceksiniz ya da bu bozuk, akıl dışı ilkel özlemlerinizi terk edecek, kendinizi insan edeceksiniz.

 

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi

KETURA THIRD WIFE OF PROPHET ABRAHAM


Very interesting and very unknown story about Turkish Muslims. This cited article will increase your information about Judaism.

There’s an axtra article which says, “Katura was from Japeht’s seeds. Probably Turkısh or another cross-eyed peoples.

Have a good readings.

Alaeddin Yavuz

Ketura
By Rav Yaakov Medan

 

  1. THREE WOMEN

Abraham and Sarai

Our parasha is clearly divisible into three sections, according to the main character in each. Chapter 23 deals entirely with Sara and her burial; chapter 24 discusses Rivka and her marriage to Yitzchak, and chapter 25 (or at least the first part of it) deals with Ketura [1].

This structure presents a clear message. Sara’s death leaves a vacuum on two levels: Avraham is left without a wife, and Am Yisrael is left without a matriarch. The first vacuum is filled by Ketura, Avraham’s new wife, while the second is filled by Rivka. She enters Sara’s tent as Yitzchak’s wife, and survives Sara as the second matriarch of Israel for all future generations [2].

Chazal focus, naturally, on the second level, and describe at length how Rivka filled the void left by Sara’s death:

“‘Yitzchak brought her to the tent of Sara, his mother’ – As long as Sara lived, a cloud was attached to the entrance to her tent. When she died, this cloud disappeared, and when Rivka came, it reappeared.

As long as Sara lived, the doors were open wide; when Sara died, the openness disappeared; and when Rivka came, the openness reappeared.

As long as Sara lived, there was blessing in the dough; when Sara died the blessing ceased; and when Rivka came it was restored.

250px-Abraham_Journeying_into_the_Land_of_Canaan

Journey of Abraham

As long as Sara lived, a candle burned from one Shabbat eve to the next; when she died, the candle ceased, and when Rivka came it was restored.” (Bereishit Rabba 9, and Rashi 24:16)

Chazal compare the forefathers’ tent to the Holy of Holies in the Temple, since the Divine Presence was revealed to the forefathers in their tents in the same way that it was revealed to Moshe from above the covering between the two keruvim. The structure of the matriarchs’ tent therefore also paralleled the image of the Temple: the cloud attached to the tent resembled the cloud of ketoret (incense) that arose from the golden altar, the light that remained burning resembled the menora, and the blessing that was bestowed on the bread parallels the showbread.

In a certain sense, though, Rivka may be perceived as filling a void left by Sara as Avraham’s wife, even though she did not marry him. Proof of this is to be found in Avraham’s command to his servant, the elder of his household, as to how to evaluate a bride suitable for his son:

“The servant said to him: Perhaps the woman will not agree to follow me to this land; shall I then take your son back to the land from which you came?

Avraham said to him: Guard yourself lest you take my son back there. The Lord God of the heavens, Who took me from my father’s house and from the land of my birth, and Who spoke to me and promised to me, saying, ‘To your seed I shall give this land’ – He will send His angel before you, and you will take a wife for my son from there. And if the woman will not agree to follow you, you will be free of this oath; only do not take my son there.” (24:5-8)

The woman destined to be Yitzchak’s wife will be tested as to her willingness to leave her birthplace in Charan and to journey to an unknown land. She, too, will thereby fulfill the commandment that was given to Avraham: “Go, then, from your land and from your birthplace and from your father’s house, to the land which I will show you.” Without this test of faith, the woman is not worthy of inheriting Sara’s heritage and becoming Avraham’s daughter-in-law.

The wise servant understands the message that is left unsaid, and tests Rivka in terms of another characteristic of Avraham’s home – the warm hospitality:

“Behold, I am standing by the well, and the daughters of the townspeople are coming out to draw water. Let the girl to whom I shall say, ‘Please let down your pitcher and let me drink,’ and she will answer, ‘Drink, and I shall water your camels, too’ – let her be the one whom You have destined for your servant for Yitzchak; thereby shall I know that You have shown kindness to my master.” (24:13-14)

Avraham’s daughter-in-law is evaluated in terms of the two founding pillars of the Nation of Israel: kindness and faith.

 

  1. FOR WHAT REASON DOES AVRAHAM REMARRY?

The necessity of Rivka’s inclusion into the family and her positive qualities are obvious. But for what reason does Avraham marry Ketura? Rashi attempts to present her positive traits:

Venice_Haggadah,_Family_of_Abraham (1)

Abraham, Ketura and theır’s child

“Ketura – this was Hagar. She is called ‘Ketura’ because her actions were pleasant like incense (ketoret), and because she had remained celibate, not having relations with anyone from the day that she separated from Avraham.” (Rashi, 25:1)

But Rashi would appear to be contradicting himself. Previously, he commented concerning Hagar:

“‘She departed and she wandered’ – she returned to the idols of her father’s house.” (Rashi, 21:14)

How can Rashi speak of the actions of an idolater as being pleasant?

From the narrative itself, it would seem that the entire purpose of this second marriage was to bear more children. The midrash teaches:

“‘In the morning – sow your seed, and towards evening do not cease’ (Kohelet 11:6) – if you have children when you are young, marry a wife in your old age and bear [more] children. From whom do we learn this? From Avraham, who married a wife and had children when he was younger, and he took [another] wife in his old age.” (Yalkut Shimoni 109)

What is the point of bearing more children, when ultimately Avraham was going to send them away, just as he did Yishmael?

“Avraham gave all that he had to Yitzchak. And to the children of the concubines, Avraham gave gifts, and he sent them away from Yitzchak his son, while he was still alive, eastwards, to the land of the east.” (25:5-6)

Perhaps Avraham’s need to bear numerous children is related to the difference between the two covenants that God made with him. In the context of his circumcision, God tells him explicitly: “I shall establish My covenant with Yitzchak, whom Sara will bear to you at this time next year.” This is a covenant that will be established only with his consecrated seed – Yitzchak the son of Sara. This covenant promises Avraham the land of Canaan, which will be given to Yitzchak’s descendant – Yaakov, and will be settled by Yaakov’s descendants, divided into inheritances for the tribes, each comprised of its households. This is the holy land, promised to Israel: “It shall be for you alone, no strangers [will inherit it] with you” (Mishlei 5:17).

But God also made another covenant with Avraham – the “covenant of the parts” (berit bein ha-betarim), where He mentions not “the land of Canaan” but rather “the land” – from the Nile to the Euphrates [3]. The content of this covenant discusses not the sanctity of Avraham’s descendants, but rather the historical process that they will endure in exile, as strangers, in servitude and oppression, until they build up their independent kingdom in their own land, no longer under foreign rule.

The land of Canaan lies between the Jordan and the Mediterranean Sea; it is holy ground, and concerning it the Torah teaches, The land has become defiled and I have visited its iniquities upon it, and the land shall spew out its inhabitants” (Vayikra 18:25). But such a tiny land seems inadequate for the establishment of an independent sovereignty. Throughout the biblical period, so long as these were the borders of the Kingdom of Israel, independence was short-lived, and it was subject to whatever the reigning empire was at the time. The situation in modern times bears out the same conclusion: the State of Israel in its borders between the Jordan and the Mediterranean (the so-called “Greater Land of Israel”) is not an independent entity; it relies upon the favor of foreign powers, especially that of the U.S.

MAP ACCORDİNG TO TORAH- NOAH’S CHİLDREN PARTAKE THE WORLD -CANAAN (JORDAN, ANTIOCH-EGYPTE TERRITORIES)  FOR HAM AND HIS SEEDS

 

The geo-political unit trepresents the independentkof Israel lies between the Nile and the Euphrates. If we look at a map, we note that this is not a particularly large area. The Persian Empire, this entire expanse constitutes only one province out of the one hundred and twenty comprising the Empire! These, then, are the borders of the independent kingdom of Israel, and indeed it was only when these were the actual borders – during the reigns of David and Shelomo – that the kingdom of Israel was entirely independent. Therefore, when discussing the inheritance of Am Yisrael from a historical point of view, and the transition from being strangers to political independence, we are speaking of the complete Eretz Yisrael – from the Nile to the Euphrates.

However, the nation is unable to populate the wide expanses of this land and its vast wildernesses until God fulfills His promise (Devarim 1:11) and increases our number a thousand-fold over the number that originally entered the land (i.e., six hundred thousand times one thousand).

This, apparently, is the reason why Avraham had many children and sent them away from Yitzchak, his son. Yishmael was banished to the wilderness of Sinai, which leads on to Egypt; the children of Ketura were sent to the eastern wilderness, which stretches up to the area around the Euphrates. In this way, Avraham tried to fill the land between the Nile and the Euphrates with his offspring: the children of Yishmael, the children of Ketura, Edom and the children of Lot – Ammon and Moav, who are also considered his descendants. All would live in “the land” – the land between the Nile and the Euphrates – but only Yitzchak, with whom God had established the covenant of circumcision, would live in the holy land of Canaan.

Further on in the Torah, it becomes clear that the entire great land is given to Am Yisrael. We find this stated explicitly several times, especially in Sefer Devarim:

“If you will guard well all of these commandments which I command you to do, to love the Lord your God, to walk in all His ways and to cleave to Him, then God will drive out all of these nations from before you, and you will possess nations greater and mightier than you. Every place where your feet tread – shall be yours, from the wilderness and Levanon, from the great River Euphrates up to the furthermost sea shall be your border. No man shall be able to stand up to you; God will put the fear of you and dread of you upon all the land where you will tread, as He has spoken to you.” (Devarim 11:22-25)

From the style, we note that the great land is given to the descendants of Yaakov, to rule it and to make it their kingdom, but together with them live all the descendants of Avraham [4]. Yaakov is blessed with the inheritance of the land after his battle against Esav for the birthright and the blessing:

“Nations will serve you and peoples will bow down to you; you shall be a lord over your brethren and your mother’s children will bow down to you; those who curse you will be cursed, and those that bless you will be blessed.” (27:29)

From the above, one might have the impression that perhaps the level of Avraham’s descendants – the children of Ketura and of Yishmael, and later on the children of Esav – is somehow higher than the level of other gentiles. Perhaps their right to dwell in those areas of the great land that lie outside of the Land of Canaan (only!), on condition that they accept Jewish sovereignty over them, is a legitimate right anchored in the Torah [5].

This question brings us to our final point: a dispute between the Tanaim in the Midrash as to whether Ketura was Hagar or another woman.

“Rabbi said: Hagar is the same as Ketura. Why is she called Ketura? Because she was completely celibate [after originally being banished by Avraham].

But the Sages said: He married a different woman.

What is Rabbi’s reason for saying that Hagar is Ketura? For it is written concerning Yitzchak, ‘Yitzchak came from the way of Be’er Le-chai Ro’i’ – the same that is referred to in the verse, ‘She called the Name of God Who spoke to her: You are E-l Ro’i.’ From this we learn that she was Hagar.” (Tanchuma, Chayei Sara 8)

SEEDS OF THE ABRAHAM FROM HIS WİVES.
HOWEVER THIS ARTICLE SAYS “HAGAR IS KETURA” ALTOUGH THIS OPINION, BAHAULLAH, FOUNDER OF BAHAISM SAYS, KETURA WASA O DAUGHTER OF THE PERSIAN KING YEZDIGIRT???

We have already noted that Rashi would appear, in his commentary on chapter 25, to adopt the approach of Rabbi, despite the fact that in chapter 21 he rejects Hagar completely, interpreting the text in accordance with the Sages who disagree with Rabbi.

Rabbi’s proof for his claim is based on the juxtaposition of Avraham’s marriage to Ketura to Yitzchak’s arrival from Be’er Le-chai Ro’i – the place where Hagar dwelled. There may even be another proof: according to the description in our parasha, Yishmael dwelled in the western Negev and in Sinai up until Shur of Egypt, while the children of Ketura were sent “eastwards to the land of the east” – to the wilderness on the eastern side of the mountains of Gilad. In the story of the sale of Yosef, we witness, throughout the route from the eastern wilderness to Egypt, cooperation between the Yishmaelites and the Midianites. Likewise in the story of Gidon’s battle against Midian and the “children of the east,” we are told explicitly that the Midianites’ earrings belonged to the Yishmaelites (Shoftim 8:24). In Sefer Divrei ha-Yamim, we find a description of a great war that Reuven, Gad and half the tribe of Menashe fight against the tribes of the eastern wilderness (where the children of Ketura dwelled), known as the Geri’ites (geri’im) – i.e., the children of Hagar (Divrei ha-Yamim I 5:18-20). From all of these sources, it would appear that the children of Yishmael and the children of Ketura are the same family. In light of these verses, Rabbi maintains that “Hagar is Ketura,” and hence the descendants of Hagar and the descendants of Ketura are the same.

NOTES:

[1] Chazal maintain that Ketura is Hagar; if this is so, then chapter 25 in its entirety deals with Ketura.

[2] Yitzchak’s love for Rivka similarly develops in the wake of her similarity to Sara, his mother: “he brought her” (va-yevi’eha) becomes “he loved her” (va-ye’ehaveha).

[3] The Torah’s consistent distinction between “the land” (with its boundaries between the Nile and the Euphrates) and the “land of Canaan” (with its boundaries from the Jordan up to the Great Sea) is explained well in a detailed article by Rav Yoel bin-Nun in Megadim 17.

[4] This, too, I learned from Rabbi bin-Nun.

[5] As above.

[6] This has no political relevance at present, since the author of this article is most doubtful as to whether any direct ethnic connection exists between Yishmael and the inhabitants of the lands in question, but in any case this topic lies outside the scope of the present discussion.

Translated by Kaeren Fish

CAN KETURA BE TURKIC WOMAN?

Parashat Hayye Sarah 5764/ November 22, 2003

Who was Ketura?

Rabbi Yehuda Shaviv
Machon Tsomet, Alon Shevut
The Bible tells us (Gen. 25, 1-2): “Abraham took another wife, whose name was Ketura. She bore him Zimran, Jokshan, Medan, Midian, Ishbak, and Shua”.
What a wonderful example of rejuvenation! After all, Abraham has long been “old, advanced in years” (24:1), and now he marries a new wife and even produces six offspring with her, thus fulfilling his destiny to be “the father of a multitude of nations” (17:4). And moreover: the way of the world is that when the wife of a man’s youth dies, to a large extent he too dies; even if he is still physically alive, his vitality is sapped. Not so Abraham; not only does he not withdraw into himself, sunk in depressive longings, but he goes out to find a proper match for his son Isaac, and even pulls himself together and remarries.
Who arranged Abraham’s match? This is barely touched on in the text (unlike the detailed description in the case of Isaac). But the agadah tells us that it was his son Isaac who brought Abraham and Ketura together, as Rashi says in his comment on “Isaac had just come back from the vicinity of Beer-lahai-roi” (24:61) – “to where he went to bring Hagar to Abraham his father that he might wed her” [the well of Lahai-roi is the spot to which Hagar wandered after being cast out by Abram, see Gen. 16:14. The Midrash identifies Keturah as Hagar].
Imagine the scene: While Abraham is wracking his brain to find a suitable young woman for his son Isaac, Isaac the son is busy finding a suitable woman for his father.
It seems that both were deeply affected by the death of Sarah, wife and mother, and each was looking for ways to ease the anguish of the other and comfort him. Indeed, in the case of Isaac, the text says clearly that he was comforted for the death of his mother with the arrival of Rebecca in the tent (24:67), and it seems Abraham had a similar experience.
Who is Ketura?
220px-Foster_Bible_Pictures Sara, Hagar, İbraham

Abraham, Sarai and Hagar

We know something about Abraham’s two previous wives. Sarah was his cousin while Hagar was of Egyptian origin. About Ketura, however, the text is silent and gives no explanation[1], leaving it to the commentators to express their opinion.

Rabbi Judah says in the Midrash (Bereshit Rabba 61, 4): “She is Hagar”. This is the opinion of the Zohar as well (133b) and of Targum Jonathan. As we saw above, Rashi agrees with them.[2] However, the commentators who explained the text in its literal sense (peshat) did not accept this. Rashbam states in short: “According to the peshat, this is not Hagar”, without providing any explanation of his opposition. The difficulty might be as formulated by Rabbi Nehemia in the Midrash (ibid.): “Behold, the text reads va-yosef, literally ‘he added’. [Gen. 25:1 reads: Abraham took another wife, whose name was Keturah. The Hebrew actually says “He added on another wife”.] If Hagar were identical with Ketura and Hagar was already his wife, there would have been no need to say about her that ‘he added’ her to his wives.
Ibn Ezra raises another difficulty: “Ketura is not Hagar, because it is written: “But to Abraham’s sons by concubines” (25:6). In other words, the text is not talking about one concubine but about two, at the least. So we must understand that Ketura was added to Hagar. For Rashi this does not constitute a problem, because in verse 6 he wrote: ” ‘and for the sons of the concubine’ [pilagshim is written defectively, without the second yod]- defective spelling, as there was only one concubine, who is Hagar who is Ketura”.[3] But in the Massoretic Text of the Bible as we have it today the word is actually writtenpilagshim, with plene spelling which indicates the plural.[4]
If Ketura is not Hagar, as many of the commentators maintain, we would like to offer a possible identification. G-d’s last promise to Abraham in His first revelation was: “And all the families of the earth shall bless themselves by you” (12:3), and apparently this was the most important promise. What is its significance? Does venivrekhu really mean ‘bless’, as understood by some commentators (Rashi, Ibn Ezra, Radak)? According to Rashbam (on the parallel verse, 28:14) the meaning that comes to mind is ‘to graft’ a branch, and the connotation is ‘to bless by combining’, in other words the families of the earth will intermingle with your family.[5]
If we accept this second meaning, we find it to be the exact opposite of he commandment of G-d to Abraham to “Go forth from your native land and from your father’s house” (12:1). That commandment pointed Abraham in the direction of separation and withdrawal from other men, while this blessing points to renewed connection. Hence the entire experience of severance from his society and from his father’s house had only one purpose – to make it possible for Abraham to crystallize and shape his personality.[6]
Venice_Haggadah,_Family_of_Abraham (1)

Abraham, Ketura and theır’s child

If indeed Abraham was destined to once again maintain contact with all the peoples of the world, we can now consider the possibility that Abraham’s three wives – Sarah, Hagar and Ketura – represent his connection with the three families of the earth, for it was through the three sons of Noah– Shem, Ham, and Japheth– that humanity was again established after the flood.

And we indeed found the following words in the midrash anthology Yalkut Shimoni for Job (903): “Abraham married three women: Sarah, the daughter of Shem; Ketura, the daughter of Japheth; Hagar, the daughter of Ham”. And in fact he married them in the order in which the “fathers” appear in the Bible (6:9) – first the daughter of Shem, then the daughter of Ham, and finally the daughter of Japheth.
By marrying these three women, the blessing that G-d bestowed upon Abraham, that “all the families of the earth shall bless themselves by you”, was fulfilled, and similarly when he produced offspring from these three women, the blessing that he would be “the father of a multitude of nations” was also fulfilled.
Nuhun çocukları

Ham, Sam, Japhet


[1] Radak says this is to teach us that “with this one, he did not examine from which people and which family she came”. However he adds: “But he certainly sought a suitable woman, who would not upset him in his old age. And also he was careful that she not be a Canaanite”.
[2] If indeed Ketura and Hagar are one, then Yitzhak’s act is especially noble, because Hagar had been sent away under pressure from his mother Sarah, out of concern for him and his education (see in this connection also the comment of Rabbi S.R. Hirsch).
[3] We already found a dispute of this sort in the Midrash. See Bereshit Rabba (61, 4).
[4] Rabbi Akiva Eiger gives this case in his Gilyon Hashas, in the long list he included about the differences between the Bible as cited in the Talmud and in our Bibles (Tractate Shabbat 55b).
[5] Ibn Ezra (in his Shitta Aheret to Genesis), has reservations about this interpretation: “A great scholar wrote in his book that “they shall bless themselves by you” means ‘to graft’ other nations onto your stock. I don’t know where he got this from”.
[6] And it is thus that the statement to Abraham in the Zohar (77b in the Hebrew translation): “go forth – for yourself, for your self- improvement, to improve your level”.
Last artıcle citedn from this blog; https://www.biu.ac.il/JH/Parasha/eng/chaye/sha.html
Conclusion; Abraham Married from the jenerations of three son of the Noah. Sarai was froam Sam, Hagar was from Ham, Ketura was from Japhet’s seeds. This means, that all jews are all people of the world.
Some of Turkish blog writers discovered this thin point and wrote a very good article. That’s article links below.
But I always sceptic person and amasking; Can this information be another lie of Jews to live in comfort among peoples in cryptic lifes.
İn fact, Abraham isn’t fore father of Jews. Abraham father of Kenize Arabs (Gen 15;19–Jashua 14;16 Kenites, Kenizzite names written), who are the Khanif Abraham believers, to day Mardin Orthodoks Christiyans Assyrians. These people are known Arameans, Chaldeans and Abraham is their’s fore father, not Jews forefather.
Genesis 15;19 19 the land of the Kenites, the Kenizzites, the Kadmonites,
Jashua 14;14 So Hebron has belonged to Caleb son of Jephunneh the Kenizzite ever since, because he followed the Lord, the God of Israel, wholeheartedly.
Abraham cult is stolen cult This is my another Turkis article; http://adilyargic.blogspot.com.tr/2010/11/hz-ibrahim-kultu-calinti-mi.html#axzz53Lu9PZYG
İfyou wish read this Turkish article which is about Ketura’s seeds are Turkic tribes. ;  https://www.biu.ac.il/JH/Parasha/eng/chaye/sha.html
Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih içinde yayınlandı | , ile etiketlendi