BAŞBAKANIMIZ ERDOĞAN DELİRDİ Mİ?

BAŞBAKANIMIZ ERDOĞAN DELİ Mİ?

Delilik sokaklarda hayvanlar gibi yaşayan, toplumun merhametine terk edilmiş, aklını yitirmiş, insani akıl yürütme, yargılama yetilerini kaybetmiş, hayvanlaşmış, zararsız zavallılar ya da Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde tedavi altında bulundurulan, başında huni ile gezen, tuhaf davranışlar sergileyen insan tipleri olarak filmlerde temsil edilen insanlar değildir.

Tayyoş delirdi Ayrıca bu hastanelere kapatılanların hepsi de kafasında huni ile dolaşan, hayvani davranışları egemen olan, aklını yitirmişlerden ibaret değildir.

1990-93 yılları arasında Tunceli’de şark hizmetimi yaparken “deli” olduğu gerekçesiyle Elazığ R.S.H.Hastanesine götürmemiz, zamanın valisinin yazılı emriyle istenmişti.

Adamı gördüğümde şok olmuştum. Adam, takım elbiseli, gayet iyi ve temiz giyimli ve elbiseleri jilet gibi ütülü ve kaliteli kumaştan, saç-sakal traşı olmuş, düşleri fırçalı bir adam.

Bir de öğrendim ki, zamanın valisi ile Siyasal Bilimler Fakultesinde sınıf arkadaşlığı etmiş ve ikinci sınıfta okuldan ayrılmak zorunda kalmış olması da işin cabasıydı.

Oysa onu götürmekle görevli olan ben ve polis okulundan sınıf arkadaşm olan devrem, polis arkadaşımın üzerinde spor ayakkabı, blucin, spor gömlek ve omuzumuza attığımız bir hırka vardı. Memur olduğuımuz için haliyle saç-sakal traşı sorunumuz yoktu.

Karakol amirime bu adamın neresi deli diye sorduğumda olayı açıkladı.

Adam 1980 darbesinde sıkıyönetim komutanının emriyle belediyede işe konulmuş, geçen on yıl içinde de belediyeden karayollarına, validen karakol amirine kadar “kendince suçlu” tespit ettiği kişileri dilekçe yoluyla ilgili bakanlıklara şikayet ediyormuş.

Defalarca bir çok kuruma müfettişler gönderilmiş, arkaları boş çıkınca, bir daha bir daha müfettişler tahkikatlar yapmışlar sonunda bir şey bulunamayınca şikayetin “aklı selim olmayan” birince yapıldığı kannatine varmışlar.

Meğer bu adam, gerek iş yerinde gerek başka memuriyette olan birisine yaptıkları işin kendi dediği gibi yapılması yönünde öneride bulunuyormuş. İsteği ret edilince çok sinirlenip kavga ediyormuş ve ardından dilekçeleri destan gibi yazıp yolluyormuş.

Bu yüzden de belediyedeki işinden de olmuş ama geçinsin diye bir miktar veriliyormuş.

Kısaca adamın deliliği, onun dediğine “hayır” denildiğinde ortaya çıkıyor, “hayır” diyeni dövmeye kalkıyor, bazen de dövüyormuş.

Abadullah Gül tarafından sukunete davet edilirken

Abadullah Gül tarafından sukunete davet edilirken

Bundan önce İstanbul’da, 1980 cuntasının “dinsizlik, ateistlikle” suçlayarak işinden attığı bir özel dershane müdürünün, Kuran’ı ezberlediğine, her önüne gelene “ben Kur’anı ezberledim, deli değilim” diye konuştuğuna, ailesinin tedaviye götürmek için yardım istemek üzerine eve vardığımızda “Beni, işkenceye götürecekler” diyerek beşinci kattan atlarken yakalayıp güç bela kurtardığım, güvenini kazanarak ikna etikten sonra da hastaneye varıncaya kadar hiç sorun çıkarmayan delileri görmüştüm ama bu modeli hiç görmemiştim.

Bu anlatıldığına göre “Hayır” dendiğinde, kendisine “sen şöylesin, şusun, busun” dendiğinde birden saldırıya geçen bir tipti.

İnanamadım. Neyse bindik otobüse çıktık Elazığ yoluna, şehre de yeni gelmişiz zaten. Halktan onu tanıyanlar yanımıza gelerek fısıltıyla bizi uyardılar. İnanmak zorunda kaldık.

Aradan yarım saat kadar geçti, adama “hayır” dedirtmemek için konuşmaktan kaçınıyorduk.

Adam birden başladı anlattıkça anlatıyor ve “doğru değil mi, öyle değil mi…” şeklinde sorular sordukça cevap vermeyince bu defa kızmaya başladı.

Baktık olacak gibi değil, adamı sakinleştirmek için “hayır” demek yerine ikna yollu susturalım dedik. Ama işe yaramadı ve bize saldırdı. Güç bela ellerini arkasından kelepçelemek zorunda kaldık. Baktı gücü yetmiyor, yumuşadı. Sonunda hastaneye götürüp teslim ettik de bu defa da teftişten dönen hastane psikiyatristinin insanı sinirden deli eden bakışlarının tacizine uğradık.

Sıra bize gelince resmi belgeyi doktora uzattığımda doktor şaşırdı. Olayı anlattım, o da emri okudu ve adamın deli olmadığı yolunda kanaat getirirken birden adan psikiyatriste saldırınca, onun emri ile bakıcılar adamı koğuşa götürdüler.

Sonra doktor, bölgede akraba evlilikleri yüzünden deliliğe sık rastlanıldığını, sonbahardan ilk bahara kadar böylelerinin ailelerince toplanıp getirildiklerini ve tedavi edildiklerini, getirdiğimiz deliyi de, “çocuklarını tedaviye getirmiş bir baba” olarak değerlendirdiğinden bize öyle baktığını açıklayarak özür dilemişti.

Tarihimizde böyle bir deli de Said-i Kürdi/Nursi Deliüzzaman’dır. O da TBMM’de vekillerin namaz kılmaları için emirname çıkartmış, meclis karışmış, sonunda Atatürk çağırtarak, “Hocam yaptığınızı gördünüzmü, hareket bölündü, lütfen bu isteğinizi geri çekiniz” diyen Atatürk’e kızım Van’daki tekkesine çekilmiştir. Ömrü boyunca Atatürk’e düşman olmuştur.

Zaten ona ilk deli diyen, batıda “Sıbyan Mektebi (İlk okul), doğuda Medrese denilşen Siirt’teki öğretmeni Fethullahtır.

İkincisi de ayrılıkçı Kürt aşiret resilerinin mektup gönderdikleri elçi olarak Dolmabahçe sarayında padişahın huzuruna çıktığında, mektubu hakaret sayması üzerine onunla ağız dalaşına girdiğinde onu Üsküdar Toptaşı hastanesine gönderen Sultan II.Abdülhamit’tir.

Deliüzzaman kendisine “hayır” diyen yada da inandığı fikri ret eden, eleştiren padişah da olsa postasını koymuştur. Bu deli dolu olmak değil, o zaman karşılığı “kelle kestirmek” olan bir hakaret suçudur.

Doğu Anadoluda gerek Aleviler, Yezidiler gerekse Şafilerden diğer gayrimüslümlere kadar “delilik” hali kısa bir testten sonra “ilahi kişiliğe” dönüşebilmektedir.

Bazı yerlerde, deli olduğuna kanaat edilen birini çullara sararak bağlarlar, kırk gün kadar bir bardak su çok az yiyecek ile kimse ile görüştürmeden tutarlar. Gün dolduğunda çuldan çıkartıp soru sorarlar. Eğer mantıklı bir cevap verirse ona “ermiş, pir” gibi sıfatlar takarlar.

Yunceli’de ben döndükten sonra heykeli dikilen halkın “sevişen Hüseyin “dediği, okumuşlarında “Seyd-i Şen” yani Şen Seyit, peygamber soyu dedikleri sokaklarda yaşayan biri vardı.

Herkes evine alır yıkar,karnını doyururdu ve “sır sahibi olduğuna” inanılırdı.

Bir tane de İsmet vardı, o da Almanya’da barda Amerikan askerlerince dövülmüş, başına zincirle vurulduğundan dengeyi yitirmişti. Almanca ve Türkçe gazeteleri tersten bile okurdu ama kimse yüzüne bakmazdı. Çünkü delinin “okuryazar olmaması şartı” bu inancın temelidir.

Deliüzzaman bile bu yüzden soy adını “Okur” olarak seçmiştir. Böylece Allah’ın ruhunun bulunduğu, Allah’ın kelamını sarf ettiği “ölen tanrı” oluyordu. Doğu buna saygı duyuyordu.

Başbakan da geçen 12 yıl içinde kendisini eleştiren, protokolda protesto edip ayağa kalkmayan   kim varsa onlara yapmadığını bırakmadı.

Mevki, makam gözetmeksizin herkese doğrudan saldırdı, en ağır lafları söyledi, davalar açtı, mahkum ettirdi. Ona karşı koyan herkes şerrinden nasibini aldı.

Eskişehir’den doğuya geçtiğinizde yaygın olan bu “deliye ilahi kişilik değeri” verme inancı yüzünden halktan yıllarca hak etmediği derecede oy aldı. Orduya, devlet bürokrasisine, Atatürk ve rejimine kini olanların da yüreklerini yağ bağlattı.

Bu resim yazıdan bir yıl sonra eklenmiştir.

Bu resim yazıdan bir yıl sonra eklenmiştir.

Sonunda bunu “deli dolu” dediğimiz halkın sevdiği karakterde biri değil de “ilahi sırlara sahipdeli” ya da çarmıha gerilip ölen ve iki gün sonra dirilen “Ölen Tanrı İsa” gibi sıfatları öne çıkartılmaya başlandı.

Üç yıl önce bir hoca kendisini “asrın peygamberi” olarka ilan etti bu da TBMM’de MHP’li Oktay Vural’ın aracılığıyla gündeme getirildi. Olaydan bir yıl sonra başbakan “kitap okumadığını, merak ettiklerini danışmanlarına okutup dinlediğini” söyleyerek, böyle bir “ölen tanrı imajı” vermişti.

Geçen yıl Düzce AKP milletvekili Fevai Aslan başbakanın “Allah’ın sıfatlarının çoğuna sahip olduğunu” söyledi.

Yardımcılarından Bülent Arınç, Twitter yasağından sonra “Allah iterse twitter açılır” diyerek onun bu sıfatını öne çıkartmıştı.

Ülkemizdeki bütün gayrimüslüm azınlıklar ile Kürdistan isteyen Kürtler, başbakanın “Allah’ın kendilerine bir lutfu” olduğunu vurguladılar ve ilahi sıfatlar yakıştırdılar.

Son zamanlarda “deli olduğu” yönündeki iddialar yaygınlaşmaya, kabul görmeye başladı. Dünkü Danştay toplantısında Barolar Birliği başkanı Metin Feyzioğlunun eleştirisine tahammül edemedi ve çilek gibi kızararak ayağa kalktı ve baro başkanını “edepsiz” olmakla suçladı.

Eleştiriye tahammülü olmadığını gösterdi.

Neden?

O etrafında bunca yiyici, yalaka, yalamanın aşırı üflemeleriyle şişmiş, devlet gücünü kendi gücü sanmış, kendinde ilahi sıfatlar olduğuna inanmış, adamı meteoroloji balonu gibi şişirip hbir anda havalara sokan iktidarın gazı onu megalomani her dediğinin her şeyin en doğrusu olduğuna inanan bir karaktere büründürmüştür.

Oysa, Danıştay gibi kurumların davetlerinde yapılan eleştirilere verilecek cevaplar aynen muhalefet partilerine yapıldığı gibi yapılır, doğrudan ayağa kalkılarak, portakal gibi kızararak, salya sümük, el kol hareketleriyle, ağzına geleni sayarak yapılmaz.

Ki cumhurbaşkanı Abdullah Gül onu her şekilde ikaz ettiği halde, çekilip yerine oturtulduğu halde duygularına gem vuramamıştır. Kendince haklı yanları olsa da yapılması gereken davranış budur.

Sosyal medyada aldığı tepkilerden birisi

Sosyal medyada aldığı tepkilerden birisi

Eleştiriler içinde doğrudan hakaret, küfür içermedikçe tepki belirtilen usule göre yapılır. Başbakanın içine düştüğü ortam bütün dünyada alay konusu olacak bir haldir.

Devlet adamlığının gereği her ülkede böyledir.

Geçmişte firavunlar, krallar, padişahlar da eleştirilmiş ve halen de krallar vardır, siyasiler gibi eleştirilmektedir.

Hiç birisi başbakanın dediği gibi,“Çıkar cübbeni siyasete gir görüşelim” ya da “Sen de firavun, kral, padişah, devlet başkanı ol da görüşelim” dememiştir.

Bunlar megalomanlığın deliliğe varmış hezeyanlardır, tedavi edilmelidir. Ama tedaviyi kim önerecek, kim gönderecek ve kim gidecek?

Önerecek doktor, gönderecek yargı, bürokrasi mensubu kesin doğduğuna pişman edilir.

Başbakan da 12 yıldır iliklerine kadar sindirdiği “devlet kudretine” bağımlı olmuş, bırakmayı aklından geçirmemektedir. Ayrıca nüfuz ticareti, devletin tasfiyesine varan kamu mallarının satışlarından kazandığı paraları artık villalarının odalarına doldurmaktadır. Yavrucuklarına olağanüstü bir miras hazırlamıştır. Şimdi görevinden ayrılırsa, iğne batmış balon gibi inecek, yargılanacak, malları elinden alınacak belki de mahkum edilecek.

Bu durumda olan birisi görevi ancak tabutla bırakır.

Ama devlet, hırsızlara, megalomanlara teslim edilecek bir varlık değildir. Acilen gereği yapılmazsa o devletin gereğini yapacak, tasfiye edecek, hem halkımızı hem de bölge halklarını ateşlere atacaktır.

Takdir okuyucunun dur.

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargicc

Başbakan hakkında atılan manşetler.

About Alaeddin Yavuz

55 years old man,Turk, blogger, anti war, antiemperialist, socialist, since 1978's leftist, religionless, peacemaker, antiracest, retired constable, married, have two children, live in Istanbul- Turkiye Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Selçuklu ile Osmanlı'nın çöküşünde, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, Şapka yasası bahanesiyle çıkartılan çok sayıda iç isyanın, yine Atatürk'e 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ve onların ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın. Tarih boyunca devletler dinleri, dinler devlet siyasetlerini belirlemiştir. Bilinenlere göre, Sümer ile başlayan din ile devlet siyaseti belirleme, Babil, Asur, İran ve Roma ile sürmüştür. Bu günde, devletler ve dinler günümüzün Roma'sı A.B.D. tarafından yeniden düzenlenmektedir. Yeni tanrılar ve Mehdiler çoktan piyasalara sürülmüştür. Siz, dinlerinizi değişmemiş zannedin durun. Bunları seçtiğimizi zannettiğimiz, onlara çalışan siyasiler, askeri, sivil bürokratlar, eğitimciler, yazar-çizerler ve din adamları yardımıyla yapmaktadır. Din adamları tarih boyunca, daima halka çobanlık eden hakim sınıfın ortağı olmuşlardır. Temel ilkeleri, "Korkut, Kandır, Köleleştir. Ölüm sonrası sonsuz yaşamada, "ebedi mutluluk" vaadini kaçırmakla korkuturlar; Cennet, ve ebedi yaşam mükafatlarıyla kandırırlar; Siyasi ve dini otoriteye itaate razı ederek köleleştirirler. Halka hizmet eden, devlet ve egemen sınıfa karşı koruyan tek bir din yoktur. Tüm yasalar, halkın aleyhine yapılır. Egemen sınıflar yargı tanımazlar. Çobanların sürülerini koruyup, otlatıp,sulayarak beslemeleri ve satmaları gibi, din adamlarının ortağı egemen sınıflar da halkı, küçük refah artışları, dini bağnazlığı körükleyerek kendilerine bağlar, güç ve şöhret kazandıracak savaş iç savaş, terör, işgal olaylarında da kurban ederler. Aynı çobanın sürüsüne yaptığı gibi. Günümüzde Kombine Tesisleri çağdaş hayvancılık ile cağdaş devlet anlayışını daha açıklanabilir hale getirmişlerdir Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez. Takdir sizindir.
Bu yazı Güncel Siyaset içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.