ZEYTİNİN MİTOLOJİSİ VE YAĞLI GÜREŞ

Dünya zeytin üretiminin günümüzde en yaygın olduğu bölge Ak Deniz havzasıdır. En yoğun olduğu ülkeler ise, Fas, İspanya, Portekiz, Tunus, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’dir.

Bölge dinlerine göre zeytin'in ana vatanı Levanttır. Kırmızı bölgedir.

Bölge dinlerine göre zeytin’in ana vatanı Levanttır. Kırmızı bölgedir.

Dünya zeytin üretiminin günümüzde en yaygın olduğu bölge Ak Deniz havzasıdır. En yoğun olduğu ülkeler ise, Fas, İspanya, Portekiz, Tunus, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’dir.

Bütün dünyada yaklaşık olarak 800 milyon zeytin ağacı bulunmaktadır ve zeytin tarımının %95’i Ak Deniz havzasında yapılmaktadır. Dünya zeytin yağı üretiminin %98’i Ak deniz havzası ülkelerince yapılmaktadır.

Bu nedenle, Avrupa Birliği ülkeleri, dünyanın en büyük zeytin ve zeytin yağı üreticileri olmalarının yanında, en çok zeytin ve zeytin ürünleri tüketen ülkeler olarak da bilinmektedir. Zeytin ve ürünlerinin tüketiminin %71’i A.B. ülkelerince yapılmaktadır.

A.B ülkelerinin en çok zeytin üreten ülkelerinin başında İspanya, Portekiz, İtalya ve Yunanistan gelmektedir.

Zeytin tüketiminin kuzey ülkelerinde de artması sayesinde bu ülkelerin zeytin tarımına uygun yerlerinde zeytin yetiştirilmesine başlanılmıştır.

Bunların dışında, A.B ülkeleri dışında bulunan Türkiye, Tunus, Suriye gibi Ak Deniz havzası ülkelerinden başka, Avustralya, Latin Amerika, ABD’nin güneyindeki bazı eyaletleriyle Japonya ve Himalayaların zeytin tarımına uygun bölgelerinde zeytin üretimi yapılmaktadır.

Zeytin, ağacı, anı sıcaklık değişikliklerinden çabul etkilenen, narin bir bitkidir ve birden sıfırın altına düşen sıcaklıklarda, çok sayıda zeytin ağacının yarılarak telef olduğuna gençliğimde defalarca tanık oldum.

Bu yüzden, ısısı pek değişmeyen, kuytu, sert rüzgfarlara kapalı, ılıman vadilerde, ovalarda, denize 700km kadar mesafelerde yetiştiği tespit edilmiştir.

ZEYTİNİN MİTOLOJİSİ

Zeytin, uygun iklimde yüzyıllarca yaşayabilirZeytin ağacının eski Yunanistan’da Girit adası Minoan medeniyetinde en eski M.Ö.2000-1500’lerde kullanıldığını kanıtlayan arkeolojik buluntulara rastlanılmıştır.

Doğu Akdeniz de (Ürdün, Filistin) ise günümüzden 7000 yıl önce zeytin tarımı yapıldığı arkeolojik kazılarda ele geçen buluntularla kanıtlanmıştır.

 

M.Ö. 330’larda, Pers imparatorluğunu yıkıp, onun toprakları üzerinde büyük Grek/Yunan imparatorluğunu kuran Büyük İskender’in ölümüyle, o zamanın geleneklerine göre, İskender’in komutanları arasında beşe bölünen topraklardan olan Mısır’da günümüz Manisa’nın Akhisar ilçesinden olan Ptolome, Selevkus krallığının en uzun yaşayacak olan krallığını kurmuştu.

Mısır tarihi, kültürü ve tanrılarından çok etkilenen Ptolome, Mısır’on derlenmemiş tarihi kaynaklarını derletip toplatmayı düşündü.

Bu iş için seçtiği Mısırlı tarihçi Maneto, bütün Mısır tarihini Aegyptiaca (İciptiyaka okunur) adlı eserinde topladı.

Bu eserinde de Yahudilerin kutsal peygamberi ve esaretten kurtarıcısı olan Musa’ya karşılık gelen bir kahraman da vardı.

Toplumdan kovulan cüzzamlı

Osarseph (Osarsef) veya Osarsiph (Osarsif) Mısır’ın peygamber Musa’ya karşılık gelen efsanevi bir şahıstır. Hikâyesi Ptolomeo (Eflatun) döneminde yaşamış olan Mısırlı tarihçi Maneto’nun yazdığı Aegyptiaca (Eciptiyaka-Mısır’ın Tarihi) adlı eserde yer almıştır. Ancak eser kaybolduysa da Yahudi tarihçi Filavius Josephus (M.S.I.yy.) ondan yoğun alıntılar yapmıştır.

Tarihçi Maneto, bu kitabında, Mısır’da firavun olacak Heliopolis rahibi Osarsifin de dahil olduğu, hanedan üyelerinin de olduğu yaygın bir cüzzam salgını olduğunu, bu hastalığa yakalananların da Nil nehri havzasında bulunan Avaris denilen taş ocağına sürülerek toplumdan uzaklaştırıldıklarını, bunun geleneksel bir tedbir olduğunu yazar.

Taşa ocağına sürülen hanedan üyelerinden Osarsif, içine düştüğü durumu hazmedemez ve taş ocağında isyanı başlatır, katılanlarla iktidarı ele geçirirler ve 15 yıl Mısır’ı yönetirler. II.Ramses döneminde, Nubiya dağlarına kaçan eski hanedan, Osarsif’i devirerek iktidarı geri alır ve asileri, Sina yarımadasına sürer. Hastalığı ilerlemiş olanları, kurşun tabutlara koyarak Ak Deniz’e, Kızıl Denize, Nil nehrine atarlar.

Yaşayacak durumda olanları da Kızıl Deniz’in bataklık kıyılarından yürüterek boğulup ölmelerini sağlarlar. Rahip Osarsif de isyanın başı cüzzamlı aristokrat olarak, bu Sina bataklığından geçerek Sina dağına ulaştığında adını “Musa (Muşi-Sudan geçen, Suyla gelen)” olarak değiştirir.

Kırk yıl kadar arınma dönemini geçirdikten sonra, Filistin-Ürdün vadisine yerleşmelerine izin verilir ve sağlıklı olanları bölgeye yerleşirler ve kendilerinden önce bölgeye yerleşmiş olan önceki sürgünler olan Ürdün, Filistin yani Kenan Sabileriyle birleşirler.

O çağların dinlerine göre, göklerden gelip dünyamıza yerleşmiş olan Nefilim, Anunnaki olarka adları geçen devler ve cüceler kavmi, Nil, Dicle-Fırat, İndus ve Ganj nehirlerinin suladığı bereketli topraklara yerleşmişlerdi.

Bunlar şifacıydılar. Hastalananlar, doğum yapacak kadınlar ve her türlü rahatsızlığı olanlar, tapınaklara götürülür bırakılırlardı.

Hasta iyileşirse, “tanrının şefaatine kavutuğundan hürmet edilirdi, iyileşmeyenler de şeytanın, yani, bu göksel kavmin de kurallarına uymayıp, çöllere, ormanlara, dağlara sürülmüş, yoldan çıkmış şeytanların” hizmetrinde çalışmak üzere buralara sürülürlerdi.

Arap yarımadası, Avrupa, kuzey Anadolu ve yukarısı topraklar, Orta Asya Taklamakan çölünün doğusu, yani Katay (Çinlilerin) halklarının yaşadığı bölgeler, okyanus adaları hep sürgün yerleriydi.

Tarihleri Yahudilerden 2000 yıl gerilere uzanan, kitaplarının 5.500 yıllık olduğu kabul gören Sabiler de Yahudiler gibi Mısır’dan buralara sürüldüklerinde, Ürdün nehri kıyısındaki zeytin ağaçlarının meyvalarından ürettikleri zeytin yağını, nehirde yıkandıktan sonra, vücutlarını ovmakta kullanırlardı. Acılarını hafiflettiği için de bu ağaca kutsallık atfetmişlerdi.

 

İsa başında ışık halesiyle

İsa başında ışık halesiyle

Sabilerin kutsal kitabı Cin Ze di Rabba (Öğretmen/Rab Ze Cini) adlı kitabın Hristiyanlığa uyarlanmış halinde, Allah Işık Kralı Nur’dur. Hibil Ziva yani Mesih İsa peygamberi yarattığında, onun başına “sağ eliyle” nurdan bir hale koyar, sonra bu halenin temsili olarak yeşil sarık bağlanmasını emreder. Bu Nur’un remzi olarak da zeytin ağacı ve defne ağacı dallarından bir çelengin başa takılmasıyla Allah’ın verdiği bu Nur/Işık halesinin temsil edildiği görülür.

Zeytin ve defne dallarından yapılan çelengin başa giyilmesi, ilahi nura kavuşmak olarak bu dinde algılanmış, diğer komşu kavimlerin dinlerine de geçmiştir.

Günümüz Yunanistan’ı da, o çağlarda Anadolu ve Ege’de aktif volkanların çokluğu yüzünden cehennemin ağzı kabul edilirdi. Yani Grekler de Sabiler, Yahudiler gibi kovulmuş, lanetli   kavimlerdi.

Bu gün Yunan Ortodoks Hristiyanlığı da Sabiler gibi “okunmuş zeytin yağıyla ovmak suretiyle” vaftiz ayinlerini yapmaktadırlar.

Zeytin, hem Tevrat’ta hem İncil’de hem de ikisinin de devamı olan Kur’anda övülen, kutsiyet atfedilmiş bir ağaç ve meyvesinin adıdır.

Kur’an Tin Suresi 95:1-3 ayetlerinde “Selam olsun tine (İncire) ve zeytune (zeytine) diye başlar. Göklerde bulunan Allah’ın yıldızının ışığını zeytinden alan ve göğe kandillik eden bir yıldız olduğundan bahseder.

Nur Suresi 24:35-“35. Allah, göklerin ve yerin Nur’udur. Onun nurunun örneği, içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil, bir sırça içerisindedir. Sırça, inciden bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Bu ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üzerine nurdur o. Allah, dilediğini kendi nuruna kılavuzlar. Allah, insanlara örnekler verir. Allah herşeyi bilmektedir.”

Ayrıca Nahl 16:11,Enam 6:99-141. ayetlerde zeytin ağacı ve meyvesinin kutsallığı işlenmiştir.

Yeryüzünde, su kenarlarında medeniyet kurmuş, göksel, tanrı ve kavminin, güreş sporuna düşkün oldukları, aralarında güreş yaptıkları için insanlar da tanrılarını taklit ederek, güreşe önem vermişlerdir.

Yağlı güreş, sporcunun zeytin yağıyla yağlanması

Güreş neredeyse bütün Avrasya toplumları arasında yaygın olan ortak bir spor dalıdır. Zeytin yağıyla ovularak yapılan güreşin de Sabilerin Mısır’dan sürülüp, Ürüdün nehri havzasında, yağla ovularak şifa bulmalarını takiben, yağlı güreşin bir ibadet olarak doğduğu kanaati bende oluşmuştur.

Peygamber Hz. Muhammed’in adında da var olan “Ahmed” adının Arami dilinde “kutsal yağla ovularak kutsanmak, övülmek “anlamına geldiği, Sabiler hakkında araştırma yapan İngiliz dil bilimci E.Stefana Drower’un “Sabiler” hakkında yazdığı çalışmalarda geçmektedir.

Sabilerin şeytan ibadetine dayalı dinleri, Tevrat’a, ondna doğan İncil ve Kur’an’a da kaynak olduğunu, İsa peygamberin, havarilerinin ve Hristiyan azizlerin başlarında çember veya dolunay şeklinde temsil edilmeleri, spor karşılaşmalarında sporculara zeytinden çelenk giydirilmesi olarak görmekteyiz.

Eski Yunan kaynaklarında, zeytin ağacı, taşlık arazide bile yetişip, uzun yaşamasından dolayı “güç”, meyvesinin şifası nedeniyle de “barış” sembolü olarak geçmektedir.

Grek mitine (dinine) göre, deniz tanrısı Poseidon ile akıl ve zeka tanrıçası Asena, insanlara yararlı bir hediye vermek için yarışa girerler.

Athena Akıl ve zeka tanrıçası, Zeytin ağacını hediye eden tanrıçanın Giustiniani tarafından yapılmış heykeli

Baş tanrı Zeus, bu yarışmayı düzenler ve tanrıları insanlara yararlı bir hediye vermeye teşvik eder.

Poseidon, denize yakın, kurak bir arazide bir çeşme yaratır ancak bu sudan tızlu su akınca onun hediyesi makbul olmaz.

Akıl ve zeka tanrıçası Asena ise, Akroplolis’in (Yükseklerde olan şehir) kayalarına mızrağını fırlatır ve oradan bir zeytin ağacı biter ve hızla büyür, meyve verir.

Tanrılar, Asena’nın hediyesini, Poseidon’un tuzlu su akıtan çeşmesinden çok daha faydalı bulurlar. Zeytinin odunundan ısı, taşları toprağa dönüştürmesinden bereket, meyvelerinden yiyecek, ilaç, güzellik ürünleri üretilmesi yüzünden de “barışın timsali” olarak kabul edilmesini isterler.

Böylece, zeytinin yetiştiği bu şehre de “Zeytin Ağacı Şehri” adı verilir, Asena da şehrin sahibi ilan edilir.

Dini ayinlerde, ovmak suretiyle vaftiz, kutsal yemeklerin hazırlanmasına besin malzemesi olarak kullanılmasının yanında ilaç, kozmetik, ısı, kandillerde ışık kaynağı olarak kullanılması da ona kutsiyet vermiştir.

Zeytin ağacının “ölümsüzlük” verdiği inancı gerekçesiyle de zeytin kesimi yasaklanır ve kim bir zeytin ağacı keserse, sürgüne gönderilme cezası verilmeye başlanılır.

 

Yakup peygamber'in Allah'ı Yenip İsrail adını aldığı güreşi temsil eden 19.yy. Hristiyan resmi

Yakup peygamber’in Allah’ı Yenip İsrail adını aldığı güreşi temsil eden 19.yy. Hristiyan resmi

Güreşin yağlısı ve yağsızı Yahudilerde de kutsaldır ve Tevrat Yaratılış Kitabı Yakup-Esav bölümünde, hileyle peygamber olarak kendisini babası Kör İshak’a kutsatıp peygamber olan Yakup, ağabeyi Esav’dan korkusuna baba ocağını terk eder ve ailesini alarak dayılarının yanına kaçar. Yolda, bir adamla karşılaşır, onunla sabaha kadar güreşir ve yener. O da ona “Allah’ı güreşte yenen” anlamına gelen İSRAİL adını verir.

Burada da hile vardır, zira, Arap dilinde “İSRA” peygamberlerin ömründe bir kere gerçekleşen “Allah ile yan yana geze yürüyüşüne çıkmak” anlamına gelir.

Yakup da zaten evden gece kaçmıştır. İnsan şeklinde Allah ile yürümüş olması olasıdır ama, Allah’ı güreşte yenmesi, olayı Tevrat’ın İranda M.S. II. Yy. da yasal olan şeytana tapınmayı, yalanı zeka saymayı, kendinden olmayanlara yalanı, hileyi emreden,Zervanilik dininden geçmiş gibi görünmektedir.

Yağlı Kırkpınar- Kırkpınar, Kırklareli (Kırkkilise eski adı) Sabi Hristiyanlığını yaymak ,için çıktıkları yolculukta Sivas’ta öldürülen 40 Süryani rahibinin adından adını aldığı düşüncesi bana daha uygun gelmektedir.

Tevrat’a giren sapkınlıkların dışında, güreşin mitolojisi hakkında bilgilendirmesi yönünden Tevrat’ın bu efsanesi önemlidir. Yakup’un da zeytinciliğin yoğun olduğu Sabilerin bölgesinde, onların dinin yaşandığı yerde Allah ile “yağlı güreş” tutması kadar doğal ne olabilir?

Yağlı güreşin, Araplar, Grekler arasında yaygın olması, Türklere sonradan geçtiği de buraya kadar geçtiğim bilgilerden anlaşılmaktadır.

Bu bilgiler ışığında,yağlı güreşi “Türk Ata Sporu” olarak tanıtanlara sadece gülüyorum ve bunu, Sabi, Süryani, Yahudi kurnazlığına veriyorum.

“-Orta Asya’da, zeytin mi vardı ki, eşcinsel ilişkinin sembolü olan yağlı güreş” Türk’ün ata sporu olsun?”

Düşünsenize, yazın en sıcağında bile 25 dereceyi aşmayan, kışın -25-30C lere düşen Orta Asya bozkırlarında zeytin nasıl yetişir?

Zeytin, ılıman iklim ağacıdır, Karadeniz bölgesine ekseniz bile kışın çatır çatır çatlar. Bu durumda Türkler “yağlı güreş” yapacak ha?

Aklına şaşarım adamın.

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

Yazıya kaynak olarak kullanılan metinin linki; http://www.eleas.eu/history-of-the-olive-tree

About Alaeddin Yavuz

55 years old man,Turk, blogger, anti war, antiemperialist, socialist, since 1978's leftist, religionless, peacemaker, antiracest, retired constable, married, have two children, live in Istanbul- Turkiye Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Selçuklu ile Osmanlı'nın çöküşünde, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, Şapka yasası bahanesiyle çıkartılan çok sayıda iç isyanın, yine Atatürk'e 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ve onların ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın. Tarih boyunca devletler dinleri, dinler devlet siyasetlerini belirlemiştir. Bilinenlere göre, Sümer ile başlayan din ile devlet siyaseti belirleme, Babil, Asur, İran ve Roma ile sürmüştür. Bu günde, devletler ve dinler günümüzün Roma'sı A.B.D. tarafından yeniden düzenlenmektedir. Yeni tanrılar ve Mehdiler çoktan piyasalara sürülmüştür. Siz, dinlerinizi değişmemiş zannedin durun. Bunları seçtiğimizi zannettiğimiz, onlara çalışan siyasiler, askeri, sivil bürokratlar, eğitimciler, yazar-çizerler ve din adamları yardımıyla yapmaktadır. Din adamları tarih boyunca, daima halka çobanlık eden hakim sınıfın ortağı olmuşlardır. Temel ilkeleri, "Korkut, Kandır, Köleleştir. Ölüm sonrası sonsuz yaşamada, "ebedi mutluluk" vaadini kaçırmakla korkuturlar; Cennet, ve ebedi yaşam mükafatlarıyla kandırırlar; Siyasi ve dini otoriteye itaate razı ederek köleleştirirler. Halka hizmet eden, devlet ve egemen sınıfa karşı koruyan tek bir din yoktur. Tüm yasalar, halkın aleyhine yapılır. Egemen sınıflar yargı tanımazlar. Çobanların sürülerini koruyup, otlatıp,sulayarak beslemeleri ve satmaları gibi, din adamlarının ortağı egemen sınıflar da halkı, küçük refah artışları, dini bağnazlığı körükleyerek kendilerine bağlar, güç ve şöhret kazandıracak savaş iç savaş, terör, işgal olaylarında da kurban ederler. Aynı çobanın sürüsüne yaptığı gibi. Günümüzde Kombine Tesisleri çağdaş hayvancılık ile cağdaş devlet anlayışını daha açıklanabilir hale getirmişlerdir Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez. Takdir sizindir.
Bu yazı Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.