1923’TEN BU GÜNE DEĞİŞTİRİLEN DEVLET SİYASETLERİ

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, “bağımsız Türkiye Cumhuriyeti” idealine kendisinden başka inananın olmadığı bir Kurtuluş Savaşı mücadelesi, 19 Mayıs 1919’da başlayıp, 29 Ekim 1923’de cumhuriyetin ilanıyla zaferini ilan etmişti.

Çanakkale zaferinden sonra Yıldırım Orduları komutanlığı görevine giderken çektirdiği resmin altına; "ÖYLE BİR GAZA EYLEDİK Kİ HOŞNUT EYLEDİK PEYGAMBERİ" yazmış bütü Atatürk.

Çanakkale zaferinden sonra Yıldırım Orduları komutanlığı görevine giderken çektirdiği resmin altına; “ÖYLE BİR GAZA EYLEDİK Kİ HOŞNUT EYLEDİK PEYGAMBERİ” yazmış büyük Atatürk.

Rus takvimiyle 1917 Ekim Devrimi adıyla bilinen Rus sosyalist devriminin önderi, Kazak Türk’ü Lenin ve diğer devrimci önderlerin her türlü fedakarlıkla destekledikleri Türk Kurtuluş Hareketi yenilmez denilen Yedi Düvel’e karşı kazanılmış bir zaferdi.

Bütün Haçlı dünyasının ortak saldırısıyla ruhunu teslim etmiş Osmanlı’nın işgal edilmiş topraklarından, Anadolu’dan çıkan genç Türkiye cumhuriyetini de içinde bulunduğu her türlü olanaksızlığın dayattığı yoksulluk, teknoloji, bilim, eğitimden yoksunluk içinde kurulmuştu.

Genç Türkiye Cumhuriyeti de 1774 Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla Rus Çarlığına ve Haçlı Ülkeleri dayanışması gereğince de sırayla diğer batılı devletlere azınlıklar üzerinde söz hakkı vermişti. Bunu arkası kesilmeyen Ermeni, Süryani, Yezidi Kürt, Derezi, Rum, Nasturi isyanları takip etmiş, cumhuriyetin ilanına kadar geçen 150 yıllık sürede sürekli insan, toprak ve hazinesini kaybetmişti.

Bu felaketlere rağmen ordusu teslim olmuş, toprakları işgal edilmiş, savşlar esnasında devleti arkadan vuranların ağırlıklı olduğu bir hükumetin idaresinde devletin tasfiyesi, kukla hale düşürülmüş padişahlık da olası isyanları önelemek için işgalcilerce korunuyordu. Böyle bir tükenmişliğin üzerine kurulan genç Türkiye cumhuriyeti de haliyle “tam bağımsızlık” ilan edecek halde değildi.

Doğal olarak, genç Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinin himayesinde olacaktı. Devletin kuruluş, örgütlenme işlemleri de buna uygun olarak yürütülüyordu. Devletin ilk siyaseti buydu.

Rusya’da küresel sermayeye bağlı, ırkçı, Çar yanlısı sözde devrimci kadro sinsi bir işbirliği ile Lenin’i yavaş yavaş zehirledi, frengili bir kadınla ilişki kurdurup belsoğukluğuna yakalanmasını sağladılar. 1924’de Lenin acılar içinde ölünce, Evliya Çelebi’nin Gürcistan anılarını yazdığı Seyahatnamesinde, “Bu Moskof milletinin çarlarının soyları ne zaman kurusa Gürcistan’a gelir bir rahip alır götürüp Çar yaparlar” tespiti aynen uygulanmış, Tiflis papaz okulu mezunu Josef Stalin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin “yeni Çarı” ilan edilmişti.

Stalin, Türkiye için büyük devletlerle dalaşmayı tercih etmedi ve bizi İngiliz idaresine bırakınca, henüz bir yaşında olan cumhuriyet ikinci kez siyaset değiştirmek zorunda kaldı.

Ancak Atatürk, boş durmadı ve Osmanlı’dan çıkan topraklar üzerinde kurulan yeni devletlerle bağlarını kurdu ve “antiemperyalist örgütlenme” başlattı.

Bu da onu hedef tahtasına oturttu. Her ne kadar gizli de yürütülse işi uyanan batılı devletler rahatsız oldular ve o da Lenin gibi ilaçlanarak zehirlendi ve yanlış tedavilerle ölüme gönderildi. Bunu Moskova Mason Locasından bir şahıs kaleme almış ve hala internette bulunabilecek bir kaynaktır.

 

Ölümünden geçen altı ay sonunda, “asla yapmayın” dediği, 12 Mayıs 1939’da “İngiltere-Türkiye Kredi anlaşması” imzalanınca ülkemiz İngiliz Mandası haline geldi. Bunda, İtalya ve Almanya’daki faşist gelişmelere bağlı gelişen yeni dünya savaşının etkisini görmek gerekir. Zira olası bir Alman, İtalyan saldırısında devletin kendisini koruyacak hiç bir şeyi yoktu. Üstelik Osmanlı’nın I.Dünya Savaşı yenilgisiyle üstlendiği savaş borçlarının ve diğer kalıntıların ödenmeleri de sürüyordu.

Bu üçüncü değişiklik iyi geldi ve Churchil, İsmet Paşa’ya, ülkemizin savaş dışında kalacağı müjdesini verdi ama hazır kıta beklemeyi de söyledi.

Almanların bütün sömürgeci Avrupa devletlerini yerle bir edip sömürgelerini ellerinden alması, İngiltereyi yerle bir edip bitirmesini takiben, Rusya’da 1942’de başlayan gerilemelerini, ABD ordularının kuzey Afrika üzerinden İtalya’ya ve oradan Almanya’ya uzanan zaferleri takip etmiş, ABD, dünyanın yeni hakimi oluvermişti.

1946’da kendi destekleriyle büyüttükleri Japonları da iki atom bombasıyla sindirince, yeni dünya düzenine geçilmeye başlanıldığında I.Dünya savaşında İngilizlerin çizdiği haritalara sadık kalındı. Çünkü Amerika, kendisini “işgalci değil kurtarıcı, kölelik değil, demokrasi, özgürlük” getiren asırlardır görülmemiş bir iyilik meleği olarak tanıttı ve böyle de kabul ettirdi.

Ama İngilizlerin çizdikleri sınırdan da hiç hoşnut olmadı. Mesela bizim Lozan Antlaşmasını hala imzalamadı.

Böylece ülkemiz Marşal yardımlı Birleşmiş Milletler ve 1952’de de bizle alakası olmayan NATO askeri paktına İngilizlerin önerileri, İsmet İnönü’nün oluru, zamanın Menderes hükumeti ve cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın onaylarıyla girdi.

Bu da dördüncü siyaset değiştirmemiz oldu. Amerika ve Avrupa ülkeleri devletin bütün kurumlarını ele geçirdiler, her bakanlığa kendi memurlarını yerleştirdiler, devlet mekanizması çıfıt çarşısına döndü.

İsmet paşa küplere bindiyse de Menderes hükumeti tınmadı bile.

1956’da Rockefeller’ın, “Türkler köklü bir maziye sahip millettir, yardımlarımızı nakit olarak yaparsak güçlenirler bize sıkıntı yaratırlar, en iyisi mali ve askeri yardıma çevirelim” önerisini ABD senatosuna kabul ettirince, umutlarını ABD’den gelecek nakdi yardımlara bağlayan Adnan Menderes’in tüm hayalleri tükenivermişti.

O   da dönüp İş Bankasının yarı hissesini SSCB’ye satarak kredi arayışına girişince, soğuk savaş psikolojisiyle ABD, kendi askeri okulunda sekiz yıl eğitim verdiği aslen, 1864’te Sultan Abdülaziz tarafından Kıbrıs’a sürülen, Müslümanlar gibi ibadet eden Gregoryen Ermenilerinden olan Hüzeyin Feyzullah (Alpaslan Türkeş) e yaptırdığı askeri darbe ile onun da falına bakıvermişlerdi.

 

Bütünüyle bir Amerikan darbesi olan bu olay da Menderes’in Amerikancılığı yüzünden Kurtuluş olarak görüldü, ordunun başarısı olarak ilan edildi ve yıllarca bayram olarak kutlatıldı. Evet baskıcı rejim gitmişti ama şapkadan çıkan tavşan Amerikan şapkalıydı ve meyveleri(!) de ardından geldi.

 

Amerikan büyükelçiliğine tankları dayayıp darbe, memurlara maaş parası isteyen Alpaslan Türkeş ve ekibi, Menderes’in diktacılığına fena bozulanlardan olan ama ılımlı, kalender kişilikli “Cemal Ağa” namlı Cemal Gürsel de cumhurbaşkanlığına getirilmişti.

 

Almanya’ya Leopar tanklarını hediye eden motor mühendisi Necmettin Erbakan “ülkeme hizmet edeceğim” deyip gelmiş, adamı, “seni teknoloji ve sanayi bakanı” mı ne yaptık diye makaraya almışlar, adam gitmiş bakmış bakanlık yok. “Bekle kurulunca bakan olursun” gibi şeyler söylemişler.

Ona iltifat eden Cemal Gürsel olmuş, çabalarıyla Devrim adlı bir otomobil ürettirmişti. Devletin sermayesini elinde bulunduran, Ermeni, Yahudi, Rum işbirlikçi tayfa “Avrupa bizi mahveder” korkusu yayarak, açılışta arabaya benzin koydurmamış, “biz yapamayız, yürümedi” diyerek otomobil üretimini iptal etmişlerdi.

Cemal ağa bu çabasının karşılığını birden ağır hastalanarak Amerika’ya kaldırılıp orada ölerek görmüştü.

Bunun ardından, NATO, yeni yapılanmaya gitmiş ve Türkiye’yi “Rus tehdidine karşı birinci derecede savunulacak ülke statüsünden” çıkarıvermişti.

Haber, geçmişte Ruslara pek çok vaadi olan İsmet paşayı korkunç endişelendirmiş, ABD başkanı Johnson’a ağır bir mektup yazmıştı. Cevabı da aynı ağırlıkta gelmiş, tarihe “Johnson Mektubu” diye geçen bu olay, İsmet İnönü’yü yıkmış ve o da Menderes gibi ve ömründe ilk defa olmak üzere siyasi yönünü SSCB tarafına kaydırmıştı.

Bu rahatsızlık uzun sürmedi ve üç yılın ardından hükumeti devretmek zorunda kalmıştı.Bir daha CHP asla tek başına iktidar olamayacak hatta üç yıl Bülent Eecevit dönemi hariç 59 yıl iktidardan uzak, sürekli iktidar sağ partilerince aşağılanarak yaşayacaktı. Onun manevi kişiliği her ne kadar sağcı da olsa bütün hükumetler üzerinde etkiliydi ve hürmet görüyordu. Üniversitelerde sosyalist hareketler hızlanmış, gittikçe büyüyordu. Hem de gerçek solculuk ki aynı dönemlerde ABD’nin Avrupa ülkelerinde yaydığı “Amerikancı Sol” ile de bağı yoktu. 1950 sonrası Amerikanın emriyle çıkartılan yasa gereği “idam ile sürgün tercihi” yaptırılan Türk solcularından Nazım Hikmet’in sürülmesindeki “sol düşmanlığı” da bu dönemde kalkmış, sosyalist T.İ.P meclise bile girmişti.

Amerika gene yapacağını yaptı, 1960’ların başında Almanya’ya götürdüğü Erzincan Milletvekili Sadık Perinçek’in oğlu Doğu Perinçek’i eğitmiş, ülkeye geri göndermişti.

Birden piyasaya sürülen bu zeki(!) çocuk, T.İ.P’i 1967’de bölmüş, Amerikancı Maoculuğu yaymış ve bir daha Türk Solu, dirilmemek üzere tarihe gömülmüş, “Solculuk” da “Kürt Solculuğu/Amerikan Solculuğu” olarak yerini belirlemişti.

Aynı yıllarda, Amerika, Filistin, Ürdün terör kamplarında Ermeni gerillaları eğitime almış, ABD’de iki konsolosluk görevlimizin öldürülmesi sahnelenmiş, “I.Dünya Savaşında, teslim olmuş, ordusu dağıtılmış, komutanları Malta’da esir tutulan Osmanlıya” rağmen soykırımı kanıtlayamamışken”, birden Ermeni Soykırımı da gündeme sokuluvermişti. 1987 yılına kadar bu başımıza bela edilmişti.

İsmet paşanın yetiştirdiği devrimci gençler Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir önderliğinde iç terör olaylarına sevk edilmişlerdi. Amerikan ve israil elçiliklerini hedef almaları ise sonları olmuş, yapılan küçük bir askeri operasyonla yakalanmışlar, “vatan haini “ilan edilip hapsedilmişlerdi. Bu olaylar olurken, Abdi İpekçi’ye, NATO üsleri hakkında araştırma görevi verip bunun sonuçlarını yayınlatan İsmet paşa artık Amerika’nın nasırına iyice basmış oluyordu.

İntikamını geciktirmeyen Amerika,1971’de İsmet paşayı tasfiye ettirmiş, Amerika’nın desteğiyle CHP’yi Bülent Ecevit almıştı.

 

Amerika’yı, Komünizme karşı yeryüzünde “dinin koruyucusu” kabul eden Necmettin Erbakan ile, ABD sever Bülent Ecevit, 1950’den beri ABD’nin tüm ısrarlarına karşı girmediği Kıbrıs Macerasına girmişler ve SSCB’nin devrimci Türk ve Rumları kullanarak Kıbrısta üs kurmasını da engellemişlerdi. Böylece, Kıbrıs’ın elinden çıkmasına kızan İngiltereyi küstürmesine rağmen ABD Akdenizde üstünlüğü yakalamıştı. Kıbrıs da bizim başımıza sürekli masraf üreten bir yük olarak kalakalmıştı.

Hata anlaşılmış, Amerikan karşıtı siyasetler uygulanmaya başlandıkça, ABD tarafından harekete geçirilen Avrupa ülkeleri ile bizde de eş zamanlı gelişen “sağ-sol” kapışması ile ülkenin havasını sisler bürümüş, faili mçhul cinayetler, ekonomik krizler, üretim yetersizliği, artan enflasyon hem devletin hem de halkın belini bükmüştü.

Amerika sevgisi ile bilinen Netekim paşa, özel bir senaryo ile sırası olmadığı halde genelkurmay başkanı yapılmış, anarşiye zamanında müdahale yapılarak büyümesi kasten engellenmemiş, sonraki yıllarda “şartların olgunlaşmasını bekledik” diyerek bunu izah etmiş Kenan Evren paşa, 12 Eylül 1980 darbesi ile büyük bir kurtarıcı olarak halka lanse edilmişti.

 

Gene siyasi sihirbazların şapkasından Amerikan şapkalı cunta tavşanı çıkmıştı.

Darbe de olsa, anarşinin kesilmesi halkta büyük memnuniyet yaratmış, gelen Turgu Özal hükumetinin, günümüzdeki bilgisayar teknolojisinin ürünlerinin kullanılabilmesi için gerekli alt yapı yatırımlarını ABD emirleriyle kurması ise “büyük kalkınma” olarak halka açıklanmıştı. Ne olursa olsun Özal gene de farklı kişiliğiyle, çocuklarının nufüz ticaretlerine rağmen sevilmişti.

Bu dönemde halka iki zehir verildi.

Birinci zehir, “memurum işini bilir” mantığıyla devlet memurlarının rüşvet alamaları “işbilenlik” olarak meşru kılınarak ahlak bozulmuştu.

İkinci zehir ise, 1973’lerden itibaren asla ilgi görmemiş, “Kürt Solcusu” Ermeni olduğu bilinen Abdullah Öcalan Suriye’ye darbe öncesi kaçırılmış, orada PKK örgütünü kurması sağlanmış, solcu Kürtlere da hapihanelerde aşırı işkenceler edilerek “Türk, devlet düşmanı “ haline getirilmişlerdi.

1987 yılına kadar gerek yasal gerek A.B. baskılarıyla çıkartılan yasalarla serbest bırakılan Kürt solcularının Kürdistan Kurmak için kurulmuş PKK çiftliğine koşarak gitmeleri sağlanmıştı.

Bu neden yapılmıştı?

Ezeli düşmanımız haçlı Avrupa ve Amerika, bizi bölmek istiyorlardı ve NATO toplantılarına katılan askeri heyetlerimizi bölünmüş Türkiye haritası olan ofislerde karşılıyorlardı. Buna engel olmak için proje üretmek gerekiyordu.

Proje üretildi mi?

Sanmıyorum ama, anlaşılan proje bu günkü statükonun kendisidir.

O zamanlar gecenin geç saatlerinde yayınlanan tek kanallı TRT’nin yayın odalarında, cuntanın akıl hocaları Doğramacılar, Aldıkaçtılar, Toktamış Ateşler ve bazı omuzu kalabalık askeri şahıslar tek konuyu tartışıyorlardı;

“21.yüzyıl, gerilla savaşlarının yoğun yaşanacağı bir yüzyıl olacak. TSK’nın bu konuda modernizasyona ve gerilla savaş tekniğinde pratiğe ihtiyacı vardır. Bu eğitim de başka ülkeye saldırılarak olamayacağına göre sanayi, tarım bakımından geri olan doğu Anadolu’da olacaktı.”

İşte geçen 31 yıl boyunca TSK gerçekten bir “Gerilla Savaş Tekniği “eğitimi ile iyi bir eğitim aldı. Ama, Kuzey Irak’ta Kürdistan ve Süryani vilayeti, Suriye sınırımızda Hatay’a uzanan bir Kürt koridoru, doğu Anadolu’da, yargısı, vergi kurumu, polisi, valisi, kaymakamı olan sadece “resmen ilan edilmemiş” üç ülkeden toprak almış bir Kürdistan kurulması da projenin parçası mıydı?

Evet. AB-D önceden bizi bölmemiş miydi?

Bu da bölünme değil mi?

Bölünme.

Demek ki 1980 darbecileri ve hükumetleri proje üretmemişler, verileni uygulamışlardır.

Şimdi, 07 Haziran 2015 genel seçimlerine kadar 13 yıldır Kürtçü oylarla devletin bölünme ve parçalanma projesinin son sahnesini oynayan siyasi iktidarın birden seçimlere bir kaç ay kala “Kürt sorunu yoktur” deyip “Türkçülüğe, Turancılığa” soyunmasını nasıl yorumlayacağız?

  • 1- “Hükumet, 13 yıldır devleti böldürmemek için uğraşmış, Kürtlerin gönlünü ve oylarını almıştır ama Kürtlerin ayrılmakta diretmeleriyle “Kürtçü siyasetine” son vermiştir.
  • 2- Cumhurbaşkanı ve hükumeti AB-D’den aldıkları emirler gereği “Kürt sorunu yoktur” açıklamasıyla, kasten Kürt oylarını kaybederek, bölücü terör örgütünün siyasi partisini TBMM’ye sokarak, “bölünme pazarlığının resmi tarafı” haline getirmişlerdir.
  • 3- “Kurulmuş olan Kürt haritası, bir süre daha Türkiye’ye bağlı “özerk eyalet” olarak yaşayacağından sorun şimdilik bitmiştir.Emperyalizmin eski “yeşil kuşak” üzerinden yürüttüğü Rusya-Çin ikilisini İran-Kore çizgisinde dizginlemek” için Güney Asya Türkleri ve Mslümanları bu ülkelere karşı kışkırtılacağından Türkçülük siyaseti yürütülecektir.
  • 4- Her ikisi de Amerikan C.I.A ürünü olduğu ilan edilmiş IŞİD-PYD kapışmasında IŞİD’ı dizginlemek, Kürt koridorunu kesmek bahanesiyle Suriye’ye girilerek ülke düşenin asla çıkamayacağı bir bataklığa sokulacaktır.

Bu dört şıktan birincisinin hiç bir gerçek payı yoktur. Diğerleri ise uygulamada olan projedir.Terör örgütü PKK, artık, siyasi partisiyle, her gün hükumete “çözüm süreci” dediği “çözülme sürecini” görüşmek üzere masaya davet etmekte, aksi halde ülkede iç karışıklık çıkartacağını hem bu partinin yetkilileri hem de Kandilden tehditlerle gündemi işgal etmektedir.

Bu gün, C.İ.A’nın örgütü olduğu iddia edilen El Cezire Tv internet sitesi yazarlarının da bulunduğu bazı yabancı basın organları da artık Türkiye’nin “Kürdistan gerçeğini kabul etmek zorunda olduğunu, başka çıkarı kalmadığını” yazmaktadırlar.

AB-D ülkelerinin terörist ilan ettiği, El Kaide’nin devamı olan IŞİD terör örgütünün de ülkemizde oldukça kalabalık bir örgütlenmesi olduğunu bilmeyen yok.

Ayrılıkçı Kürt terör örgütü ve IŞİD gibi iki örgütün her türlü serbestliğe sahip olarak cirit attıkları bir ülke olan Türkiye’nin bir Suriye macerasına girmesi hüsran olacaktır. Osmanlının çöküş dönemi itildiği projeleri baştan satılmış, gazetecilerin nöbet yerlerine kadar askerlerin konumlarını verdiği tükeniş savaşlarına benzeyecektir.

Hatta devletin bir anda Suriye’ye dönmesi de an meselesi olabilecektir.

Zira karşısında hem AB-ABD hem de Rusya- Çin-İran bloglarını bulacak Türkiye’nin de elbette Turan hayalleri de sizlere ömür olacaktır.

Kendi içi çıfıt çarşısı olmuş, her türlü bölücü, yabancı terör, yabancı istihbarat örgütlerinin büyük serbesti ile istediklerini yaptığı bir ülkenin de asla “devlet siyaseti ve hedefi” olamaz, kimseye savaş açamaz.

Önce ülke içinde emniyeti sağlaması şarttır.

Atatürk’ün ardından “iyi olsun diye” yapılan bütün siyaset değiştirmelerin tümünden sömürgeci devletlerin karlı, bizim ise daima zarar ettiğini becerebildiğim kadarıyla özetledim. Bunun tek suçlusu AKP değildir, Atatürk sonrası tüm siyasi, askeri iktidarlar sadece günü kurtarmaktan öte gitmedikleri, sorumluluklarını gereği gibi yerine getiremediklerinden suçludurlar.

Şimdi kurulacak olası koalisyon hükumetini ise geçmişin ağır yükü, küresel dayatmalar beklemektedir.

Sorunu çözmenin başlangıcı, her türlü ırki, dini, siyasi ideolojileri bir kenara bırakarak teşhisi doğru koymak, tespiti doğru yapmaktır.

Çözümü de, ayda 52.000TL danışmanlık maaşları alanlar, hükumetin tanıdığı olanaklardan istifade edenler, bu işlerde uzman olduklarını beyan edip yazılı ve görsel basında kafa ütüleyenler ile “devleti biz daha iyi yönetiriz” deyip iktidarı işgal edenler, Türk demeyi suç haline getirenler bulmalıdırlar.

Bizden çözüm isteyen, bize de parasını ödesin. Bizim, devletin ballı olanaklarından yararlanıp devleti ve milleti bu hale sürükleyenlerden neyimiz eksik?

Bence fazlamız var.

Zira en azından vatan aşkıyla bunları yazıyoruz.

Takdir sizindir.

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

Yazının kaynakçaları;Hileci Tanrının Çocuklarının Tarihi(Batılılar)15.yy.dan 20.yy. başlarına kronolojik dünyanın işgali tarihi; http://keykubat.blogspot.com.tr/search?updated-max=2010-07-19T15:55:00%2B03:00&max-results=1#axzz3el6538w9

Sola Açılan Haçlı Seferi ve Cumhuriyet Tarihimiz;

http://keykubat.blogspot.com.tr/2010/07/sola-acilan-hacli-seferleri-ve.html#axzz3el6538w9

About Alaeddin Yavuz

55 years old man,Turk, blogger, anti war, antiemperialist, socialist, since 1978's leftist, religionless, peacemaker, antiracest, retired constable, married, have two children, live in Istanbul- Turkiye Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Selçuklu ile Osmanlı'nın çöküşünde, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, Şapka yasası bahanesiyle çıkartılan çok sayıda iç isyanın, yine Atatürk'e 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ve onların ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın. Tarih boyunca devletler dinleri, dinler devlet siyasetlerini belirlemiştir. Bilinenlere göre, Sümer ile başlayan din ile devlet siyaseti belirleme, Babil, Asur, İran ve Roma ile sürmüştür. Bu günde, devletler ve dinler günümüzün Roma'sı A.B.D. tarafından yeniden düzenlenmektedir. Yeni tanrılar ve Mehdiler çoktan piyasalara sürülmüştür. Siz, dinlerinizi değişmemiş zannedin durun. Bunları seçtiğimizi zannettiğimiz, onlara çalışan siyasiler, askeri, sivil bürokratlar, eğitimciler, yazar-çizerler ve din adamları yardımıyla yapmaktadır. Din adamları tarih boyunca, daima halka çobanlık eden hakim sınıfın ortağı olmuşlardır. Temel ilkeleri, "Korkut, Kandır, Köleleştir. Ölüm sonrası sonsuz yaşamada, "ebedi mutluluk" vaadini kaçırmakla korkuturlar; Cennet, ve ebedi yaşam mükafatlarıyla kandırırlar; Siyasi ve dini otoriteye itaate razı ederek köleleştirirler. Halka hizmet eden, devlet ve egemen sınıfa karşı koruyan tek bir din yoktur. Tüm yasalar, halkın aleyhine yapılır. Egemen sınıflar yargı tanımazlar. Çobanların sürülerini koruyup, otlatıp,sulayarak beslemeleri ve satmaları gibi, din adamlarının ortağı egemen sınıflar da halkı, küçük refah artışları, dini bağnazlığı körükleyerek kendilerine bağlar, güç ve şöhret kazandıracak savaş iç savaş, terör, işgal olaylarında da kurban ederler. Aynı çobanın sürüsüne yaptığı gibi. Günümüzde Kombine Tesisleri çağdaş hayvancılık ile cağdaş devlet anlayışını daha açıklanabilir hale getirmişlerdir Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez. Takdir sizindir.
Bu yazı Güncel Siyaset, Tarih içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.