SABİLERİN KUTSAL KİTABI, DİNLERİ, İBADETLERİ HER ŞEY

ANTİK SABİLER, ARAMİLER

(Bu yazının telif hakları (C-copyright) Alaeddin Yavuz’a aittir. İzinsiz alıntı, çalıntı yapılması halinde telif hakları yasasına göre işlem yapılır. Halkımızın kültürel katkısına hizmet amacıyla blogda yayınlanmıştır.)

Sabiler, Mısır’dan iktidar değişimi, iç isyan veya bulaşıcı iyileşmeyen hastalıklar nedeniyle İbrahim peygamberden 1500 yıl kadar önce Sina yarıomadasında sürülmüş, oradan sağlıklı olanlarının Ürdün nehir vadilerine yerleşip kurduları Nebati, Yemen’de, oradan da Arim seliyle sürüldükleri Irak Dicle-Fırat nehirlerinin yarattığı Mezopotamya adasında kurdukları Sebe /Sabi/Arami medeniyetlerinin sahipleridir.

Onlar hakkında o kadar çok derleme, çeviri ve tespitlerim varki hepsini yayınlasam binlerce sayfalık yazı çıkacak. Bu yüzden kısaltarak “100” sayfalık olannı veriyorum.

Bu yazımda, Sabilerin İran, Grek, Arap, Hint dinleriyle akrabalıklarını da bulacaksınız.

2010 yılında zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın soyu ile çok övünmesini takiben yaptığım araştırmalarda tesadüfen Gürcistan’ın Avrupa Parlamentosuna verdiği 2003 Azınlık raporunda, Enver paşa’dan kaçarak Gürcistan’a sığınan Yezidi Kürt ve Süryani isyancıların Batum ve Tiflis’e yerleştirilmeleri ve ülkeyi terk edişlerini işleyen belgede Süryanilerin 800 yıldır Gürcülerle Bizans lehine çalıştıklarını tespitimden sonra ilgimi çeken Sebe/Sabi/Arami kavmi hakkında beş yıldır yaptığım çeviri ve derlemelerin kısaltılmışını sizlere sunuyorum.

Böylece İslam’a sokulan bir çok putperestlik kalıntısına da tanık olacaksınız.

Şimdi bu konuda, batılı ünlü arkeolog ve dil bilimci Edward Lipinski’nin Aramilerle ilgili tespitlerinden yaptığım çeviri yazıyı okuyacaksınız. Ondan sonra da Kur’an-ı Kerim Sebe ve Neml Surelerinde Aramilerle /Sebe kavmi ve Yahudilerle ilgili ayetlerden oluşan Kur’an alıntılarını, Sebe/Sabi kavminin Hristiyanlık dinine geçmişleri olan Süryanileri kendi yazılarından okuyabilirsiniz.

Kolay gelsin.

ARAMİLER

Aramiler (The Arameans) ya da “The Aramaeans) Aramailer, kuzey batı Sami, yarı göçer, çoban halklar olup, geç bronz çağı ve demir çağına kökleri uzanan günümüz Suriye’sinde (Tevrat Aram) yaşayan halktır. Bunların büyük çoğunluğu geçmişte, Akad’ların (Babil ve Asurluların) gerçek halkı olup, Mezopotamya’da yaşayan diğer halklarla karışmışlardır.

Aramiler yakın doğuda ve özellikle günümüz Suriye’sinde bağımsız küçük krallıklar kurmuşlardır ama millet olarak asla birleşmemişlerdir. Bronz çağının çökmesinden sonra siyasi etkileri Suriye/Hitit temelli küçük devletlerce, son olarak da M.Ö.VIII.yy. da kurulan Yeni Asur İmparatorluğunca sınırlandırılmıştır.

Siyasi etkinliklerinin kısıtlanmasının aksina dilleri olan Aramice Bereket Hilali boyunca (İndus-Nil nehirleri arası bölge) çok yayılmış, bunların en gelişmişleri Suriye ve (Mandavi) Sabi dilleri olmuştur.

Sabiler, Habeşistan(Sudan-Etiyopya) eski Sebe İmparatorluğu halkıdırlar. Nubiya üzerinden Mısır'a göçerler ve bazen 500 yıl Mısır'ı yönettikleri olmuştur. Darbelerle veya bulaşıcı iyileşmeyen salgın hastalıklar sonucu, Ay Tanrısı Sin'in(şeytan) toprakları olan Sina yarımadasına sürülürler. İyileşenler, ve sağlıklı nesilleri Ürdün vadisine geçerler oraya yerleşirlerdi. Mısır efsanelerini "Güneş tanrısının korumasından " men edildiklerine yorup, Ay Tanrısı Sin üstüne kuradular. Diğer komşu kavimlerin dinlerinden asırlar boyunca etkilendiler. Çeşitli mezheplere bölündüler.

Sabiler, Habeşistan(Sudan-Etiyopya) eski Sebe İmparatorluğu halkıdırlar. Nubiya üzerinden Mısır’a göçerler ve bazen 500 yıl Mısır’ı yönettikleri olmuştur.
Darbelerle veya bulaşıcı iyileşmeyen salgın hastalıklar sonucu, Ay Tanrısı Sin’in(şeytan) toprakları olan Sina yarımadasına sürülürler. İyileşenler, ve sağlıklı nesilleri Ürdün vadisine geçerler oraya yerleşirlerdi. Mısır efsanelerini “Güneş tanrısının korumasından ” men edildiklerine yorup, Ay Tanrısı Sin üstüne kuradular. Diğer komşu kavimlerin dinlerinden asırlar boyunca etkilendiler. Çeşitli mezheplere bölündüler. Sebe imparatorluğun uzantısı olan Yemen’e geçtiler. Orada “Arim=SEL” ile yok edildiler. Kurtulanlar Irak’a Marş bataklığına göçtüler ve Arami adını aldılar. Hristiyanlık çıkınca kendilerine ayrı İncil yazıp “Suryo/Süryani” adını aldılar.

Bilginlerin sıklıkla kullandıkları “Aramileştirme” (Aramaization) terimi, Arami dili konuşan geç demir çağı halkları olan Akad, Asur/Babil’lileri kastetmektedir.

Aramilerin kökenleri hala belli olmamakla birlikte Mezopotamya metinlerinde Aramilerden hürmetle bahsedildiğine dair sınırlı sayıda belgeler ortaya çıkmıştır.

Yer adı (Toponym) olarak “A-ra-mu” coğrafi bölge adlarının listelendiği Ebla tabletlerinde ortaya çıkmakta ve “Arami” terimi de Halep yakınlarında bulunan Ebla tabletlerinde (M .Ö.2300) sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.

Ugarit metinlerinde geçen “a-ra-mi-ma” adılına gelince, “ ’aram-haram veya ‘aram” adına eklenen ve yer belirtmeye yarayan “ima” çoğul ekidir.

Babil dilindeki “Arammu”, güney Arabistan’da ‘rm, Arapça’da baraj anlamına gelen “Arim” demektir ve “”aram” köküne eklenen “ima” çoğul/yer ekiyle oluşturulan “aramima” kelimesi tamı tamına “Barajlar bölgesi/ülkesi” demektir. Bu yorum, tepelerle çevrili arazilerde önü kesilerek biriktirilmiş sularla yapılan sulamayı ifade eden Arapça kökenli “Arîm” (Sulanmış arazi) kelimesinden türetildiğini desteklemektedir.

Fiilin kökü olan “rm” Ugarit metinlerinde “yükseltmek, yığmak, biriktirmek” anlamında bir yer adı olarak geçmektedir.

Fr. Thureau Dangin 1911’de Irak, Süleymaniye yakınlarında bulunan Lullubi ülkesine komşu Şirvan nehri bölgesindeki eski Simurrum’da bulunan kaya kabartmalarından tespit edilen Naram Sin’in kayıtlarını günümüz diline çevirerek “Une İnscription de Narâm-Sin” adlı kitabını yayınladığında, yapılan tespitler bilim insanlarınca çok tartışılmıştır.

1970’de E. Sollberger “A-ra-am” ifadesinin “Aram’ın Tanrısı/hükümdarı” anlamına gelmediğini, ama eski Akad dilinde “vurmak- vurulmak- yakalanmak” anlamına gelen “na’ârum” fiilinden “am” ekinin eklenmesiyle elde edilen “en aram” kelimesinin türetildiğini açıklayarak anlaşılır hale getirmiş, Kuzeydeki dağlarda Simurrum’lulara karşı yapılan seferlerin anlatıldığı, Akkad hükümdarı Naram   Sin’in yıllıklarında (M.Ö.2250), “Dubul the ensi of A-ra-me” (Arami’nin baş rahibi/Kralı/Baş tanrısı Dubul) ifadesinde okunmuştur (A-ra-me burada “in” halidir).

Yıllığın Latin harfleriyle yazılışı şöyledir;

“in 1 mu {d}na-ra-am-{d}en.zu < szudun=REC448bis > si-mu-ur4-ri-im{ki} in ki-ra-sze3-ni-we{ki} isz11-a-ru u3 ba-ba ensi2 si-mu-ur4-ri-im{ki} dub-ul ensi2 a-ra-me{ki} ik-mi-u3”

İngilizce karşılığı da şöyledir;

“In the year in which Naram-Sin was victorious against Simurrum in Kiraszeniwe and took prisoner Baba the governor of Simurrum and Dubul the ensi of Arame.”

Türkçesi de ;

“Naram-Sin yılında Kiraszenive’deki (Kirazzenibe veya Kirazzenive okunabilir) Simirrum’a karşı zafer kazandı ve Simirrum’un valisi Baba ile baş rahibi/baş tanrısı Dubul’u da esir etti.” (Kynk= http://cdli.ucla.edu/tools/yearnames/HTML/T2K3.htm)

Bu cümlede geçen Dubul ve Baba adlarıyla ifade edilen kişiliklerin her ikisinin de başlarında “Ensi= rahip/tanrı” sıfatları bulunmaktadır. Bundan, şehrin kralı veya hükümdarı olan kişinin de dini önderi olan kişinin de aynı derecede “dini rütbeye” sahip oldukları anlamını tartışmasız çıkarmak gerekir.

Bu Akad/ Arami metinlerinde geçen “Baba”   adının “Türkçe olduğundan şüphe yoktur. Bunu bir yere yazarak konuya devam edelim.

Aynı dikili taştaki kabartma metinlerinden bir başka ifadede; “”Na-ra-am” En-zu-lugal “ki-ib-ra-,-t-“ im ar-ba-im i-nu Hur-şa-ma-at en-a-ra-am ü “ AM in kâb- lâ-ni Di-ba-ar sa-dû-im su-ma u-sa- am- kf-it-sû” ifadesini İngilizcesinden Türkçe’ye çevirdiğimde, “Dünyanın dört bucağının hükümdarı Naram-Sin, Hurşamat’ı vurduğunda Dibar Dağının ortasında vahşi bir boğa öldürdü…” açıklamasını elde ediyoruz.

Cümledeki “vurduğunda” ifadesini “ele geçirdiğinde”, olarak tercüme ediyoruz. “Orhan Gazi Bursa’yı vurdu!”   ifadesindeki gibi, Türkçe’de “ele geçirmek, feth etmek” ifadeleri “vurmak” kelimesi ile ifade edilir. Hurşamat kasabası ve Dibar Dağının bölgedeki bir kasaba-dağ mı yoksa mitlerde sıklıkla geçen dünya dışında o zamanki dini terimlerde kullanılan bir dağ olup olmadığı belirsizdir. Ancak kuzey Anadolu’da “Hurşamat” adlı bir kasaba olduğu bilinmektedir.

Edward Lepinski’nin “”The Arameans: Their Ancient History, Culture, Religion” adlı kitabının “Aramean Pre- History and Proto History” bölümünün 28. sayfasında ulaştığımız bu bilgilere eklemeler yapmaya devam ediyoruz.

Sonraları, “A-ra-mi” şehrinden III. Ur dönemine ait bir idari belgede örnek olarak , Subartu’daki “Ar-ra-mu” ’ya atıf yapan Babil tabletlerine karşın, Nippur yakınlarındaki Drehem taraflarındaki “Puzriş- Dagan’daki (C.E.KEİSER Cuneiform Bullae of the Third Millenium B.C. /Babylonian records İn the Library of J. Pierpont Morgan) hayvan çiftliğine getirilen hayvanların kayıtlarını gösteren listede “Eşnunna”dan sonraları “ÂŞ-NUN” olarak bahsedilmektedir ve bu yer günümüzde “Tel Asmar/Esmar/Esmer” Şehri olarak bilinmektedir.

Eşnunna, Dicle’nin doğusunda muhtemelen doğu Dicleli Subaruların yaşadığı Kürdistan dağlarının eteklerindeki “A-ra-mi” ya da “şehri Naram-Sin’in yıllıklarındaki Ar-ra-mu” ile aynı şehir olabilir. Öyle veya böyle, Aramilerin büyük çoğunluğunun M.Ö. 12. Ve 11. yüzyıllarda Cezire ve Suriye steplerinde yarı göçer/çoban kabileler halinde yaşadıklarının bilinmesine ragmen, metinler M.Ö. 22. Yüz yılda “Ensi” ya da “İşşi akkum” adı verilen idarecilerce yönetilen “A-ra-me” adlı bir şehirden bahsetmektedirler. Bu çeşitli etnik yapılar arasında kesin bir bağ olduğu kuvvetli bir olasılıktır.

Bununla beraber II.Ur belgelerinde geçen “A-ra-mi” şehrinden bahsedilmesi, doğu Dicle bölgelerinde yaşayan “A-ra-mu” lardan bahseden Puzriş Dagan” metinleri çağdaş araştırmacılar için bir başvuru kaynağıdır. (Benzer ilişkilerden N.Schneider – Aram und die Aramaer in Ur III- Zeit İn Biblica 30 (1949) adlı kitabında bahsetmiştir.)

M.Ö. IX.yy. da yaşamış Urartu önderi nin adında da, bazı yazarlara göre “Arami” anlamına geldiği de   iddia edilen “Ar(r)âmu” adına rastlıyoruz.

“Aram” adına kaynaklık eden öteki belgelere gelince bunlardan birisi da Mari’nin (M.Ö.1900) ve Ugarit’in (M.Ö.1300) arşivlerdir. Aramilerden bahseden en erken ve tartışılmamış metinler olan Tighlat Pilaser’in (M.Ö.1100) yazılarındaki “Aramiler” halkı ile Aramular ile Aramilerin yerleri hakkında çok küçük bir uyuşma vardır.(Kynk-  Lipinski, 2000, p. 25-27.)

Katar, Umman, Yemen arasında yaklaşık 650.000 km2ik bir alanı içeren bölge olan “Rub El Kali” bölgesi, Kur’an’da “Ad Kavminin” yaşadığı bölgerdir ve burada yüksek sütunlu “”Aram/İrem Şehri” halkı olan kavim de Aramilerdir. (Bu durumda “Arami” kelimesini Erami-Eremi” diye okumak gerekiyor.)

Aramilerin Mısır metinlerinde de yer aldıklarına dair araştırma girişimleri sürmektedir. III. Amenhotep’in (M.Ö.1386-1349) ve III.Anastasi’nin (M.Ö.1210) tapınaktaki defin eşyalarından çıkan topografya listelerinde gösterilen yer adlarında da ortaya çıkmaktadır.

Bu metinlerde tespit edilen bir ad, bir ülke adını belirtmezken daha çok bir insan adını belirtmektedir ve bu ad tereddütlü olarak güney Suriye’deki Beka Vadisi veya Şam vahasında konumlanmış olduğu sanılan Aramilerin yeri olarak yorumlanmıştır.

III. Anastasi’nin papirüslerinde geçen bu bölge “Merneptah’ın Kasabası/şehri” ifadesini içeren bir bölgeyi kast ediyordu. Aslında Merneptah zamanında güney Suriye Mısır Hanedanına dahil edilememişti sadece güney Filistin’de bir bölge ele geçirilebilmişti. Bu durum Amada metinlerinde ona verilen “Gezer’in Boyuneğdireni” (Subduer of Gezer) lakabıyla onaylanmıştı. (Kynk-A.H.Gardnier Egypt of the Pharaohs-Oxford 1961 S.273-/-K.A.Hıtchen op.cit. (n.47)-/-E.Wente in Erls 18 (1985) S.62* n.2’de “Years 5” kısmı okunarak metinlere ulaşılabilir. Aramaean Pre-Hıstory   and Proto Hıstory S.33)

Mısır tarihinin bu dönemleri tarihçi Maneto’nun Mısır Tarihi kayıtlarında “Hiksoslar Dönemi” olarak adlandırılan “510” yıllık “Çoban Krallar Dönemi” olarak geçmektedir. Merneptah’ın lakabının “Gezer’in Boyuneğdiren’i” olması ve tanrı “Gezer’in” açıkça Türkçe olması, Hiksoslar ile Aramilerin ve de Türklerin yarı göçer “çoban kavimler” olmaları göz önüne alındığında ortaya “Türk Hakimiyeti” gerçeği çıkmaktadır.

Yörük-Çoban halklar, Ortadoğu’da her zaman baş rollerde oynadılar ve nüfusları iklim şartlarına, komşu kavimlerin geçici yerleşimlerine ve güçlerine gore değişmekteydi. Geç bronz çağı dönemlerinde artan kuraklık komşu kavimleri zayıflattı ve çobanlıkla geçinen kavimler sürüleriyle çok uzun sure birlikte yaşadılar. Kuraklık nedeniyle şehirleşme zayıfladı ve bölge halklarının neredeyse tümü çobanlıkla geçinmeye başladılar. Yüksek derecede hareketli ve yarışmacı olan bu kabile halkları uzak mesafelere bile ani baskınlar düzenleyerek onlardan vergiler- haraçlar aldılar.

M.Ö.14.yy. ların erken dönemlerinde Tevrat’ın “Hakimler Kitabı’nda Othniel’in Aram- Naharaim kralı Kuşhanlı Rişathayim önderliğinde Aramileri bozguna uğratmasına kadar, İsraillilerin Aramilerin idaresinde yaşadıklarını görüyoruz. Öteki durumları da Yahudi Tevrat’ının Aram Şam ve Aram Rehob bölümlerinde bulabilirsiniz.

Babil kralına atfedilen El Amarna Mektuplarında “Ahlamü/ Ah-la-mi-i (Ehlamü=Gezenler,Gezginler) bu kelimenin -in hali/tümleçi “Ar-ma-ia” kelimesine rastlıyoruz ve bu kelimenin varlığına Asur, Nippur ve hatta Bahreyn Dilmun’da bile tanık oluyoruz.

Salmaneser’in (M.Ö.1274-1245) Mitanni kralı Şattura’yı, onun Hititlilerini ve Cezire’de Ahlamü paralı askerlerini bozguna uğrattığında bu ada rastlıyoruz. Buna karşılık gelen Mısır dilindeki “Şasu (Şsw=Gezgin, gezer)”, çivi yazısı tabletlerde “SA.GAZ” Apiru yani   “kanunsuz yerleşenler” kelimesine Tutankamon’un Levant (Hatay Süveyş yarımadası arası bölge) bölgesinde imparatorluğunu yaydığı dönemdeki kayıtlarda tanık oluyoruz.

Bu yüzyılı takiben Ahlamü, Babil- Hattuşaş yolunu keser ve Mari, Hana ile Fırat üzerindeki Rapikum’u ve “Ahlamü Dağlarını” (Cebel Bişri) feth ettiğini bildirir.

I.Tiglat Pilaser’in (M.Ö.1115-1077) Aramilere karşı yürüttüğü seferlerin özetini anlattığı metinlerinde ; “Aramai Ahlamü’leri” (Ah-la-ma-e) izlerken yılda iki kez olmak üzere Fıratı tam “28” kez geçtim!” dediği ifadesinde Arami adına tekrar tanık oluyoruz.

Aynı Tıglat Pileser’in M.Ö.1082-81 yıllarındaki hükümdarlığın sırasında Aramiler arasında büyük bir kıtlık ve açlık belirir. Asuriler bundan istifade ederek üzerlerine baskın yaparlar ve bütün varlıklarını yağmaladıktan sonra onları Erbil’in kuzey doğusundaki Zağros dağlarına sürerler. Buna neden olarak da önceden Aramilerin Tiglat Pileser’in Tur Abidin’in doğu kıyısındaki Katmuhu’ya ilerlemesini kesmek için Ninova’yı ele geçirdikleri için T.Pileser’in onları zor zamanlarında vurarak Dicle nehri boyunca aşağıya doğru ilerlemesini engelleyememeleri için yoldan çekilmelerini sağladığı sanılmaktadır.

Aramilerin bu bozgunlarını anlatan metnin yazıldığı tabletin çok yerinde kırıklıklar olmasına ragmen “Ahlamü” sıfatının geçmediği, daha çok Arami kabilelerinin evlerine atıf yapan ifadelere rastlanılmaktadır. Tablete gore Aramiler korkunç yaşam şartlarına zorlanmışlardır;

2) …İnsanlar birbirlerinin etlerini yediler…

3)…Aramilerin evlerini…

4)…yollarını tuttular, çaresiz bıraktılar,

5)…feth ettiler, Asur’dan

6)…Kirruri’nin dağlarına sürdüler,

7)…Altınlarını, gümüşlerini bütün mallarını aldılar,

8)…Marduk Nâdin Ahhe geçti gitti (öldü), Marduk Sapik Zêri,

9)   (oğlu) evine girdi (babasının). Marduk Nâdin Ahhe 18 yıl hüküm sürdü.

10)…Asur’un hasat edilmemiş ürünleri…

11)…Aramilerin çok sayıdaki evleri zapt edildi (eziyet edildi)

12)…Ninova kalesinin yanından nehir akıntısı boyunca…

13)…Asur kralı Tiglat Pileser Katmuhu’ya gitti.

Kynk-A.K.Grayson, Assyrian and Babylonian Chronicles (TCS5)-/-Locus Valley, N.Y. 1975 s.189-/- Aramaean Pre-Hıstory and Proto Hıstory S.36

I.Tiglat Pilaser’in metinlerinde ilk kez “Ahlamü Aramileri” (Ahlame Armaya ) şeklinde atıf yapıldığını görüyoruz ve Ahlamü adının birden Asur yıllıklarından kaybolduğuna ve “Aramailer (Aramu, Arimi) adı ile yer değiştirdiğine tanık oluyoruz. “Ahlamü Aramailer” in Aramilerin önemli ve hakim bir kolu olduğu sanılmaktaysa da, ayrı kavim de olsalar, her nasıl oluyorsa bu her iki kavim bir şekilde aynı bölgede yer almıştır.

“Aramailer’in” (Aramaeans) Asur tabletlerinde geçen daha erken bir ırk olan Martu ırkını ifade eden (Amoritler =Batılılar) şeklinde düşünülmesi daha uygundur.

Aramiler, M.Ö.11.yy. da Suriye’de yerleştiler. İbrani Tevrat’ı Hermon Dağı, Geşur, Harran’da ve Aram Şam’da (Damaskus), Aram Ma’ekah’ta ve Aram Bet Rehob’da, Beka’da, İsrail’in önlerinde Arami Krallığına karşı (M.Ö.X.veXI.yy) savaştığını anlatır. Bundan en azından iki yüz yıl sonra dikilmiş bulunan kuzey İsrail’de bulunan Tel Dan Stele’sinde “Davud’un Evi”, İsrail hanedanları hakkında tarihi bilgiler veren ve İsrail kaynaklı olmayan bilgiler keşfedilmiştir. Daha uzak kuzeyde, Aramiler, bu “yeni dönem Hitit Blogunun bildirdiğinin aksine Hamas’ı Orontes’i ellerinde bulunduruyorlardı.

Aramiler M.Ö.11. ve 10.yy.larda Beyt Eden olarak da bilinen, Beyt Adini, Til Barsip,, Beyt Aguşi olarak sonradan adlandırılan Arpad-Halep bölgesindeki Yahudiye olarak da bilinen Sam’al (Zincirli’yi) de feth ettiler. Aramiler aynı dönemde doğuya Fırat Nehrine doğru da hareket ederek oralara da yerleştiler ve “Aram Naharayim” yani “İki Nehrin Arami’leri” adını aldılar.

Mezopotamya’daki en eski krallıkları Beyt Bahyani (Tel Halaf) dir. Sam’al’ın kuzeyinde Beyt Gabari adlı Arami krallığı Yeni Hitit devleti Karkamış, Gurgum, Tabal, Kattina ve Unki arasında sandviç olmuştu. Bu sonraki devletler resmi iletişimlerinde Yeni Hitit Hiyeroglif alfabesini esas aldılar ve bu küçük devletçiklerin halkları zaman içinde Aramileştiler.

Arami krallıkları Yeni Asur İmparatorluğu dönemlerinde M.Ö.911’lerde II. Adad Nirari zamanında bir çok yakın doğu devletçikleri gibi zapt edildiler. Bu süreç, II.Asurbanipal oğlu III.Salmanaser zamanlarında da sürdü ve bütün Arami devletçikleri (Günümüz Suriyesi) doğal ve ticari kaynaklarıyla birlikte Asurluların idaresine geçti ve Aramilerin büyük oranı Asur ve Babillilerin Akadları ile ırki olarak kaynaştılar, birbirlerine karıştılar. Bu süreç Mezopotamya bölgesindeki Aramilerle birlikte diğer etnik gruplarında dini, gelenek, kimlik, kültür yapılarının emilmesiyle Arami Irki yapısının kaybolmasına neden oldu. Bunun tersine doğu Arami dili tam bir Lingua Franqa haline geldi ve Asur’un, Babil’in ve Akamenişlerin dili haline geldi ve sonuç olarak Asur/Babil nüfusu Akkad/Arami dili konuşmaya başladı.

Aramiler, M.S. VII.yy. da İslam fetihlerine kadar Anadolu’nun güney doğu merkezlerinde ve günümüz Suriyesindeki anavatanlarında nüfusun çoğunluğu olmaya devam ettiler. Çok sayıdaki Arami krallıklarından birisi de Palmira’dır. Bu gün özellikle Arap halklarının sentezlerinin yapıldığından (çoğunlukla Grek, Fenikeliler de dahil) güney Suriye’de günümüz Ürdün’ünde yaşayamış Nebatiler bile Arami-Arap karışımı halklar olarak bilinmektedirler.

M.S. II.yy. dan sonra aratan sayıda Hıristiyanlığı benimsemeye başladılar ve dördüncü yüzyıla gelindiğinde büyük çoğunluğu Hıristiyan olmuşlardı. Yedinci yüz yıldaki Arap işgalleriyle Aramiler, ülkelerinde azınlık haline gelmişlerdi ve dilleri dereceli olarak Arap diliyle yer değiştirmeye başladı ve bölgede Arapların artmasıyla İran üzerinden Fars ve Türki kavimler de bölgeye akın etmeye başladılar.

Bu seçkin halk hızla İslam’a dönmüş ve özellikle Araplardan olan Arap idarecilerin etkileriyle Arami kimliklerini kaybetmişti. Her nasıl olduysa bu nüfusun önemli biro ranı “Araplaştırma ve İslamlaştırma” sürecine “Hıristiyan” olan inançları sayesinde direnebilmişlerdi.

Aramiler, Fenike Alfabesiyle yazılan Batı Sami kökenli eski Arami Dillerini (M.Ö.1100-M.S.200)özellikle değiştirerek “Arami (Aramaic) Alfabesi” olarak tanımlamaktadırlar. M.Ö.VIII.     yüzyıllarda Arami dili, Asur ve Babil metinlerinde doğu Sami dili olan Akad dili ile yarışmıştır ve farklı lehçelerde yakın doğuda yayılmıştır. M.Ö. sekizinci yüzyılda Yeni Asur İmparatorluğu döneminde “Lingua Franqa” yaygın dil haline gelmiştir. Bu durum Grek işgali döneminde de zayıflayarak kendisini korumuşsa da M.S. yedinci yüzyılda Arap işgali ile dereceli olarak Arapça’ya yerini bırakmıştır.

Geç dönem eski Arami dili Yeni Asurlular, Yeni Babilliler, ve Akameniş Pers İmparatorluğu dönemlerinde gelişerek Pers Suriyesinin resmi dili haline gelmiş ve Suriye Hıristiyanlığında dini ayin dili olarak kalmıştır. Mezopotamya Aramicesinin bazı lehçelerinde ve halen, Türkiye, İran, Irak, Suriye, Ermenistan, Gürcistan, güney Rusya ve Azerbaycan’da ve de diyaspora Aramileri olarak ABD, Kanada, Avustralya, İngiltere’de yaşayan Mezopotamya Aramilerince konuşulan lehçelerinde Akad dilinden ödünç alınma kelimeler bulunmaktadır. Bu gün, Suriye’de Batı Arami lehçesi konuşan iki köy vardır. İran ve Irak’ta yaşayan Mandik (Sabiler) lehçesi günümüzde etnik olarak Mezopotamya’da   Harran Sabi (Gnostik Mandean) Mezhebinde olan “75.000” kişi tarafından kullanılmaktadır. Irak merkezli çoğunlukta olan, daha azı İran’da ve Suriye’de yaşayan Yahudilerin de önemli bir miktarı Arami dili konuşmaktaysa da bu durum İsrail İbranicesi tarafından oldukça kemirilmiştir.

Aramilerin eski metinlerden ve taşıdıkları adlarından da anlaşıldığına gore eski Asur-Babil tanrıları olan Hadad (Adad), Sin, İştar (Attar derler), Samaş (Şems), Nergal ile öteki Kenan- Fenike tanrıları olan Gök Gürültüsü ve Fırtına Tanrısı olan El, Kenan’ın en üstün tanrısı Anat (Atta derler) ve ötekilere tapınmışlardır.

Aramilerin esas tanrısı Fırtına tanrısı olan Hadad’dı. M.Ö. x. ve VIII. yy. larda Hitit ve Suriye ikonografisinde sıklıkla tasvirleri yapılan hadad bir boğanın arkasında dikilirken temsil edilmiştir.

Hitit din sanatında da yer alan bu vahşi boğa tasviri, insan görünümlü Fırtına Tanrısının görünebilir şeklini ifade ediyordu. Etimoloji ve dini ikonografi arasındakibağ elimizde yeterli bilgi olmadığından, örneğin, boğayı yemenin dini bir ayin olarak mı yoksa Fırtına Tanrısına ibadet edenlerin akrabalıklarını mı temsil ettiği konusundaki gibi çeşitli soruları doğru cevaplamamıza yardımcı olamamaktadır.

Aramilerin gerçeklerine dayanılarak bize önerilen, Arami adının etimolojik kökenlerinin sulak bataklıklarda yuvarlanmayı, ağaçlı çayırlarda otlamayı, avlanmayı seven vahşi mandalar, bizonlar ve öküzlerden geldiği yönündedir.

“Ârâm” çoğul adılı,Tür Abdin’in eteklerindeki ovalarda olduğu kadar orta Fırat’ın kollarının yayıldığı vadilerde bulunan çayırlar ve ağaçlık ormanlarda yaşayan vahşi hayvan sürülerini ve bir kabilenin original kökenini işaret etmektedir.” (Aramaean Pre-History and Proto History S.53,54)

Aramiler, görünüşte anavatanlarınından ayrı, aralarında yaşadıkları kavimlerin geleneklerine, dinlerine göre yaşamışlardır. Şam Kralı örnek olarak Fenike’li heykeltraşları “Fil Dişi Oymacılığı” için görevlendirmiştir. Tel Halaf Guzana’daki Kpara Sarayında Arami idareciler (M.Ö.9.yy) heykellerini Mezopotamya, Hitit, ve Hurri etkisinde süsletmişlerdir.

TAPINAK FAHİŞE KÜLTÜ AYİNİ

(Edward Lepinski’nin “”The Arameans: Their Ancient History, Culture, Religion” adlı kitabının “Aramaean Pre-History and Proto History” Bölümü S.77-78-79’den yapılan çeviridir.)

LAKE

Lake bölgesinin etnik bileşenleri M.Ö. ikinci bin yıldan beri var olup özellikle M.Ö.1000 yılından önce siyasi ve kültürel varlığı ortaya çıkamamıştır. Orta Fırat bölgesi ve aşağı Habur civarında M.Ö. 1200’lerde Arami kabilelerinin arasına yerleşmiş olan karışık kuzey Arabistan kabile gruplarınca oluşturulmuş bir halktır. Lake adı,II.Asurbanipal’in değişikliklerinde, günümüz Tel el Aşara da Serku (Sirku) da bulunan bir stelada (dikilitaş) yazılı II.Tukulti- Ninurta’nın metinlerinde şehir adına işaret etmesine ragmen bir şehir adından türetilmemiştir. Ad, Arapça’da “karşılaşmak, buluşmak” anlamına gelen “lakiya” ve hepsi de aynı anlama gelen “lukya, likaya, lika” kelimelerinden türetilmiştir.

Sümer Ay Tanrısı Sin'in kızı İnanna (Er Ruha) ve Dumuzi'nin evliliği efsanesi, Mısır'ın İsis(Aysisi) Horus efsaneleri tapınak fahişeliğinin temelini oluşturur.

Sümer Ay Tanrısı Sin’in kızı İnanna (Er Ruha) ve Dumuzi’nin evliliği efsanesi, Mısır’ın İsis(Aysisi) Horus efsaneleri tapınak fahişeliğinin temelini oluşturur.

Lake kelimesi kabileler konfederasyonuna işaret etmektedir ve erken İsrail kabile birliği ile kıyaslanabilir. Başlangıçta daha da küçük olsa bile sonraları “12” kabile halinde şekillenecektir.

Asur kaynakları, M.Ö.9.yy.da Lake ülkesinden   “12 Lakelinin Yeri” veya “İdarecileri” diye bahseder. “12 sayısı kesinlikle bu tarihlerde oluşmaya başlamış, nüfusları dalgalanan Yahudi oluşumlarına yapışmaktadır. Bu system Tevrat’ta “12 Arami Kabilesi” şeklinde de kullanılmıştır. (Yaratılış 22:20,24),”12 İsmaili Kabilesi (Yar-25:12,16) ve “12 Edomlu Kabile” (Yar-36:10,14)’de geçmektedir.

Lake’lilerin durumları bizi Tevrat’ın sistemine girmekten alıkoymaktadır. Nippur’daki merkez tapınak örgütlenmesinde “12 Şehir” düzeninde hizmet verilmesinden Sümerlerden beri Grek Delfi’nin, Etrüsklerin Fanum Voltumnae’lerine kadar rastlanılmaktadır.

“12” sayısı, yılın aylarından kaynaklanan bir nedenle aylık ibadetlerin her ay başka yerlerde yapılması nedeniyle dayatılmış olabilir. (Müslümanlarda “Cuma Camileri” kültü, Cuma namazlarının merkezi   büyük bir yerleşim yerinde kalabalık kılınmasını gerektirir. İslam öncesi Yezidi/Mecüsi geleneklere dayanır.)

“Bet Ha-lu-pe-e” Asur, Arami metinlerinde doğrudan atfedilen bir tür hanedan adı olmamasına rağmen Lakelilerin merkezi ayinleriyle ilgili doğrudan bilgiye sahip değiliz ancak, papazlık görevlerinin, M.Ö.VIII. ve VII.yüzyıllarda etkin olan Kuzey Arabistan’ın “Kraliçe Rahibeleri” ile etkileri kıyaslanabilen rahibelerce yapıldığına işaret edilmektedir.

Bundan bahseden en eski belge M.Ö.894’lerde II. Adad-Nirari’nin kabile yıllıklarında Ba-ar-a-ta-ra mâr Ha-lu-be-e veya Ha-lu-pe-e, Galube veya Halupe’nin oğlu anlamında Bar- Attar gibi “dişil adlara” işaret edilmektedir. Sonraları bunlar belki kişi adları olmuş olabilir.

“Hlp” veya “glp” kelimelerinin etimolojisi hakkında yapılan üç açıklamaya daikkat etmek gerekir.

Eğer, ad ”hlp” kökündense “vekil, yerine bakan, halife” anlamına gelir ve Tevrat “Hakimler 4:4,5’te” geçen dişi peygamber Deborah’a ya da Greklerin Delfisi gibi “dişil/rahibeye” işaret eder.

İsa-Meryem gibi "ana-oğul" tanrı-tanrıça dininin Sabilerde kaynağı dişi şeytan Er Ruha ile zina ettiği oğlu Ur efsanesidir.

İsa-Meryem gibi “ana-oğul” tanrı-tanrıça dininin Sabilerde kaynağı dişi şeytan Er Ruha ile zina ettiği oğlu dünyayı kıyamette yutacak olan dev yılan Leviathan olarak Tevrat’a geçen, Ur efsanesidir.

Oldukça aşırı ilgi çekecek Chadic (Kadik) kabilelerden, Hadjerai (Haceray/Taş Ay) topluluğunun tanrılar kültünün başı “Margai/Margay” dır. Tanrıların en güçlüsünün öğretisi, “kutsal emanetlere sahip olan” bekârlık (celibacy) çeken kadın bir rahibede kaldığına inanılırdı. İnsanlardan her kim bu kadınla ilişkiye girerse bizzat tanrının başı tarafından öldürülürdü.

Bu kadın aynı zamanda bir medyumdu tanrının, isteğiyle seçilmiş oluyordu ve Margay tanrılarından birisine yapılan kutlamalardaki dini ayinde transa girerdi ve tanrı onun vücudunda ortaya çıkarak insanlara görünürdü ve onlarla konuşurdu. Transa giren kadın bu şekilde tanrıya dönüşmüş oluyordu, toplumun önemli sorunlarına büyük bir alçakgönüllülük içinde işaret ediyordu.

Medyum tarafından verilen cevaplar veya talimatlar tanrının sözü sayıldığından sorgulanmaksızın uyulmayı gerektiriyordu. Sorular bittiğinde medium transını bitiriyordu ve tanrı bedenini terk ettiğinde bilinçsiz bir şekilde uyanıyordu.”

“Ha-lu-pe-e” adı,değişerek, aynı aile soyundan gelen bütün nesillerin “kraliçe rahibesinin” yeteneklerine sahip, toplumsal etkileri çok güçlü olan dişil hattan kan bağı takip ederek miras yoluyla en büyük ilahi varlık sayılan dini papazlıktan alt derecelerdeki dini rütbelere seçilmiş yasal “vekile/halife (eril-halef )” kadını temsil ediyordu.

İki yorum da Arami ve Arap metinlerinde “hlp” kökünden türeme , siyasi anlamda çok güçlü sayılan “kraliçe” anlamına gelen “Şarratu” ve rahibe anlamında sonraki Asur metinlerinde “Apkallatu, Kimurtu” olan “Halupe” adına temel olmaktadır.

(Halep şehri, Suriyelilerin kraliçe/rahibe analarının adını taşıyor demektir.)

S.135

Bölüm VI

Beyt Z- Zammâni

Beyt Zammani, Zamman adından, Arami Kabile devletine Asurluların verdiği addır. Şahıs adı olarak M.Ö.18.yüzyılda   Babil’de Amoriler arasında, Za-am-ma-a-nu-um, Za-am-ma-nu-um şeklinde ortaya çıkmıştır. Milattan once yedinci yüz yıllarda Yeni Asur döneminde “Za-am-ma-a-ni” şeklinde görünmektedir.

Kişi adı olarak “Zamman” belirsizdir ama “bağlamak” anlamına gelen ya da diğer anlamı büyü ile “bağcı, bağlayan” anlamında Sami fiili olan “Zamm” dan türetildiği sanılmaktadır.

M.Ö.13. yüzyılın ilk üçte birlik “1/3” dönemlerine tarihlenen orta Asur dönemi Tel Billa’daki idari kayıtlarda ortaya çıkan “Beyt-Za-ma-ni” den açıkça söz edilmektedir. Metinlerin tarihleri J.J. Finkelstein’in doğrudan ilişkişlendirdiği geç Arami devletinin “Beyt Zammani “ eyaletinin valisi/yöneticisi olan “hassihlu şa halşi   E-Za-ma-ni “ Bel-Karrad’ın oğlu Aşur Kassid’in valiliği dönemine uzanmaktadır. Eyaletin geniş toprakları Arami kabilesinin adıyla anılmasına rağmen Metinler Arami eyaletinin baş şehrine atıf yapmamaktadır….

 

Bibliography

  1. Moscati, ‘The Aramaean Ahlamû’, FSS, IV (1959), pp. 303–7;
  2. Freiherr Von Oppenheim, Der Tell Halaf, Leipzig, 1931 pp. 71–198;
  3. Freiherr Von Oppenheim, Tell Halaf, III, Die Bauwerke, Berlin, 1950;
  4. Moortgat, Tell Halaf IV, Die Bildwerke, Berlin, 1955;
  5. Hrouda, Tell Halaf IV, Die Kleinfunde aus historischer Zeit, Berlin, 1962;
  6. Roux, Ancient Iraq, London, 1980.

Beyer, Klaus (1986). “The Aramaic language: its distribution and subdivisions”. (Göttingen: Vandenhoeck und Ruprecht). ISBN 3-525-53573-2.

Lipiński, Edward (2000). The Aramaeans: their ancient history, culture, religion (Illustrated ed.). Peeters Publishers. ISBN 9042908599, 9789042908598.

SÜMER, BABİL, AKAD, ARAMİ, GREK, İRAN KAYNAKLARINA GÖRE

KUTSAL FAHİŞE KÜLTÜ

 

Bu yazıda konumuz “fahişelik” olduğu için bu kelimeyi biraz irdeleyelim.

Amerikan Oxford Unıversity’nin 1978 basımı İngilizce/Türkçe sözlüğüğünde “Prostitute” kelimesi “Fahişe, fuhşa vermek, bu amaçla satmak, vermek” olarak dilimize çevrilmiştir. “Prostitution” ise fahişelik ve kötü maksatla işe verilme olarak tanımlanmıştır.

Aynı Üniversitenin İngiliz dilinde hazırlanmış 1987 İkinci baskı sözlüğünde ise “Prostitute” kelimesi “Ödeme karşılığında kendisini(dişi/erkek) cinsel ilişkiye sunan kişi” olarak tanımlamış, kelimenin “adıl” hali olan “prostitution” kelimesini de “Kendini fahişelik işinin icracısı haline getirmek” olarak tanımlamıştır.

Kelime Arapça “Fahiş” kökünden türemedir. TDK 1998 basımı sözlükte “Ölçüyü aşan, aşırı, çok fazla; Ahlaka ve törelere uygun olmayan” anlamına geldiği belirtilmiştir. Benim kendi çıkarımlarıma göre de de “pahalı, aşırı fiyatlandırılmış” anlamlarını da eklemek gerekir. Fahiş kökünden türeme sıfat olan “Fahişe” de aynı sözlükte “Orospu” karşılığı ile yerini bulmuş. Yani, “aşırı fiyatlandırılmış kadın” anlamını çıkartmak mümkündür.

Grek tanrıçaları Demeter ve Persefon tapınakta fahişelik ederken.

Grek tanrıçaları Demeter ve Persefon tapınakta fahişelik ederken.

Fahişe kültünün ortaya çıkması için de önce devlet olarak bildiğimiz sosyal idare sistemlerini insanların kurduğu yerleşik yaşam biçimlerinin oluşması gerekiyordu.

Sümer dinlerinden Tevrat’a ilk insan dediğimiz Âdem ve eşi Hava yaratılmadan önce yeryüzünde insan şekilli dev tanrılar ve cinler vardı. Âdem ve soyunu kendilerine hizmet etsin diye köle yaratmışlardır.

Bu dini kültürlere göre, evrim tanrılar için göklerde belki gerçekleşmişti ama bu dünyada ki Âdem ve soyunun evrimi ise Hürmüz körfezinde Dicle- Fırat nehirlerinin alüvyonlarının oluşturduğu Fao Yarımadası ya da Hint Okyanusundaki Şeysel Adalarındaki bir genetik laboratuvarında gerçekleştirilmişti.

Bilge Sümer Tanrısı Enki/ Ea’nın kanı ile bir goril kanından alınarak birleştirilen ve kırmızı toprakla karıştırılarak, tanrıların özelliklerinin DNA’dan çıkartılması amacıyla yapılan “aşağılama“ işlemi ile, tanrılara şeklen benzeyen ama onların özel yeteneklerine asla sahip olamayacak bir “köle insan” prototipi yaratılmıştı. Bunların bazıları deneme amaçlı olarak tanrıların yakın hizmetinde çalıştırıldıkları gibi bazıları da tabiata salınarak gelişimleri izleniyordu.

Bir Sümer tablet tercümesinde “ilk yaratılan insanların” halleri anlatılır ve hayvandan farkları yoktur, böyle olunca “Ahlâk kavramları” da gelişmemişti. Şimdi okuyalım;

“Eski bir Sümer Masalı der ki;

İnsanoğlu yaratıldığında

Ekmek yemeyi bilmiyorlardı

Giysiler giymeyi bilmiyorlardı.

Bitkileri koyunlar gibi ağızlarıyla yerler

Suyu bir çukurdan içerlerdi”

Zamanla insanların özgürlük kavgaları başladı, tanrılar insanları daha da aşağılayarak, yaklaşık 12-14 m. Boyunda dev ve unutma, üşüme, yanma gibi zayıflıkları olmayan bedeni yapılarından günümüzdeki 1.50m ile 2.00m arasındaki boya, her türlü iklim şartlarından, çarpmalara, virüs ataklarına kadar çok kolay etkilenebilen, zayıf, korkak, aciz, edilgen insanlık geliştirildi. Zamanla tanrılar kendi yıldızlarına geri döndüler ve başıboş kalan insanlık gelişip göklere rakip olamasın diye farklı milletlere bölünüp birbirlerine düşman edildiler (Tevrat Babil’in Ykılışı). Milliyetçilik= Kavim dindarlıkları yüzünden yapılan savaşlarda yeryüzü bilgi bakımından geriledi. Birçok bilgiler kayboldu. Zamanla insanlar dağınık, kültürsüz topluluklardan devletçikler ve uzun ömürlü imparatorluklar kuruldu, daha açıklamalı bilgiler içeren dinler ortaya çıktı aşamasına geçti. Böylece çok kalabalık insan topluluklarını yönetmek için “otokontrol” sağlayan felsefe ihtiyacı hissedildi. Zaten insanların yaşamında bölük pörçük var olan din kırıntıları kurnaz devlet adamlarınca, düşünürlerce derlendi toparlandı böylece insanlar kendilerine dinler yazdılar.

İlk başlangıçta Sümerler göklere dönen tanrı ve tanrıçalarından koruyucu olarak gördükleri Güneş, Ay, Dünya, Venüs, Merkür, Mars, Jüpiter’den oluşan yedili gök cisimlerine taptılar. Onları tanrılarının bedenlenmiş hali olarak yorumladılar.

Baş tanrıları Anu, oğulları gök tanrısı Enlil, yer tanrısı Ea/Enki, oğlu Marduk, Enlil’in oğlu Ay tanrısı Sin, Sin’in kızı İnanna gibi çok sayıda tanrı ve tanrıçaları vardı.

Sümer Mitolojisi ve Dininde Tapınak Fahişeliği;

Tapınak fahişeliği adı üstünde “Tanrı-lara Adanmış Yapılar” olan mabetlerde “ibadet” kastıyla yapılan, yağmurun toprakla birleşerek tabiata yaşam vermesinin ifadesi olan “Bereket Ayinlerinde” icra edildiği bilinen cinsel ilişkilerin zamanla, tapınak görevlilerine gelir sağlamaya dönüştürülmüş, aşağılanmış adıdır.

Tapınakta Dumuziyi bekleyen İnanna Kuş donunda. Eşiyle birleşince ülkeye güne doğuyor, yağmurlar yağıyor, bereket geliyordu.

Tapınakta Dumuziyi bekleyen İnanna Kuş donunda. Eşiyle birleşince ülkeye güne doğuyor, yağmurlar yağıyor, bereket geliyordu.

Kökeni de her dinin kökeni olduğu kabul gören Sümer dinidir. Yaratılış Efsanelerinin İlki olan Sümer Yaratılış Mitolojisi de bu dini ve ibadet şekillerini belirlemiştir.

Sümer medeniyetinin Akad’lı komşularınca çökertilmesini takiben bölgede sırasıyla Babil, Pers (Medler), Asur ve tekrar ikinci Babil medeniyetleri yaşandı. Bu medeniyetlerin kültürleri de Sümer dini kültürünün etkisi altında şekillendiler.

Sümer dinini sırasıyla, Akad- Babil, Med (Medya-Eski İran), Hitit, Pers (Eski İran), Mısır, Hint, Asur (Eski Suriye), Fenike, Yahudi (Tevrat, Zebur), Grek Mitracılığı, Grek-Mısır Hermetizmi, Grek-Mısır Serapis dini, Yahudi Hıristiyanlığı/İsevilik ve ondan doğan İslam dinleri takip etmiştir.

Sümer, Akad ve Babil’in yaratılış destanı olan Enuma Eliş Destanında, göklerde olan büyük bir savaş, su tanrısı Enki/Ea’nın oğlu Marduk’un usta savaşçı yetenekleri ve bilgeliği ile kazanılınca Marduk baş tanrı olur, tanrıların ve gök cisimlerinin yerlerini ve görevlerini belirler. Efsanede bu gök cisimleri “tanrılar“ olarak da anılır. Marduk’un yaptığı düzenleme kısaca şöyle işlenir;

“O, sıkıca büyük tanrıların yerini tayin etti,

Yıldızları kendi benzerliğinde Lumali’yi kurdu,

Yılı düzenledi ve (göksel) biçimlerini tayin etti,

Her üç yıldız için “12” ay tayin etti,

Yılın başladığı günü işaretledikten sonra..” şeklinde devam eder.

İleriki dönemlerde tanrıların görevleri değişir, çocukları olur ve Sümer’leri takip eden medeniyetler de bunları kendi hesaplarına göre düzenlerler.

Babilliler, Sümerlerden aldıkları tanrılarına onlardaki dini külte uygun olarak gök cisimlerinin adlarını verdiler.

Buna göre;

Babil’in baş tanrısı olan Sin Ay ile,

Şamaş, Güneş,

Marduk, Jüpiter,

İştar/İnanna, Venüs,

Nirig, Satürn (Jensen’e göre)

Nabu/Nebo, Merkür,

Nergal, Mars gezegenleriyle anıldılar.

Yılın ayları da bundan nasibini aldılar. Şöyle ki;

Kova burcundan Şebat yıldızı da Ocak-Şubat aylarına, İştar/İnanna’ya verilen “Nin-si-anna” adından “Nisan” adı türetildi ve “Nisan” adı, Mart-Nisan, İku, Şivan’da Marduk’un yıldızıydı ve Mayıs-Haziran aylarına, Tammuz/Temmuzu, Depinu ayına yani Haziran-Temmuz aylarına, Yay burcunun yıldızlarından olan “Ab” Ağustos-Eylül, Nibiru yıldızı, Tisri ayına yani Eylül-Ekim aylarına, Aslan burcunda bir yıldız olan Şarru yıldızı Tebet/Tebbet ayına yani Aralık-Ocak aylarına adlarını verdiler. Marçesvan (Marcheswan), İnanna ve Marduk’a aynı anda ait olan yıldız Rabbu da bunlar arasındaydı. Bu aylar listesinde eksik olan “Kasım” ayı da bu yıldızlardan biri ile eşleşmiş olsa gerekir.

Gök cisimlerine, yani güneş, ay, ilk yedi gezegen, on iki burçta bulunan yıldızlara tapınma böyle başladı. Günümüze kadar çıkacak olan birçok dine kaynak olacak dini kültür bu medeniyetler çağında şekillendi.

Tanrılar için “Ziggurat” adı verilen piramidi andıran tapınaklar yapıldı. Tapınaklar sadece “tanrıların ikâmetleri” için yapıldığından halka kapalıydı. Tanrılar tapınaklara indiğinde onlara kurbanlar, sunular, adaklar, yiyecek, içecek ve her türlü ihtiyaçları tapınak görevlilerince karşılanıyordu.

Tanrıların gerçekte belirli bir şekilleri yoktu, her şeye geçebilen yeteneklere sahiptiler ama insanlara görünen belirli şekilleri ise, çoğunun başlarında, öküz, koç, keçi, geyik gibi hayvanların boynuzları olan, insan biçiminde, yiyip içebilen, madenlere düşkün, cinsel ilişkilere girebilen, uzun yaşayan ancak öldürülebilen varlıklardı.

İnsan şeklinde göründüklerinde erkek, kadın, kadın görünümlü erkek, erkek görünümlü kadın olmanın yanında homoseksüel veya lezbiyen cinsel ilişkilere düşkündüler ve “akraba ayırmaksızın” sınırsız cinsel ilişkiler yaşayabiliyorlardı.

Tanrıların böyle bir “ahlâk ya da ahlâksızlık” yaşamlarına sahip olmaları, onların kendilerine “kul/köle” yarattığı insanlar için de örnek teşkil ediyordu.

Tapınaklarda görev yapanlar; Rahipler, rahibeler, oğlanlar, sübyanlar (cinsiyeti belirginleşmemiş fahişeler), gılmanlar (çocuk eşcinsel hizmetçiler), vildanlar/civanlar (eşcinsel kadınsı erkekler), çalgıcılar, şarkıcılar, ağıtçılar, heykeltraşlar, yıldızbilimciler, falcılar, büyücüler (simyacılar), matematikçiler gibi birçok dallarda uzmanlaşmış insanlar görev yapmaktaydılar. Bunlar tapınakların inşaatları, bakım, onarım, temizlik gibi işlerini yapmalarının yanında sadece tanrılara hizmet veriyorlardı.

Sümerolog Muazzez Hilmiye ÇIĞ’ın “İnanna’nın Aşkı” adlı tiyatro tarzı çalışmasında bir Sümer tapınağı şöyle tanımlanır;

“Bir Sümer tapınağının içi;

  İki tarafta renkli mozaiklerle süslenmiş yuvarlak sütunlar, ikisinin arasında, biraz arkada bir niş içinde Tanrıça İnanna’nın heykeli. Önünde bir sunak bulunuyor. Sütunların ön kısmında, bir tarafta Sümerli kıyafetleri giymiş kadın ve erkeklerden oluşan koro, diğer tarafta arp, lir, flüt ve def çalan çalgıcılar var. Ayrıca bir kaç çeşit davul ve davulcu. Koro şarkısını söylerken içeriye kadın kılığına girmiş, boyunlarına renkli eşarplar bağlamış erkekler (Köçekler), erkek kılığına girmiş kadınlar, başları örtülü ve açık rahibeler, kırmızı giysileri içinde günah çıkaran rahipler, ellerinde iki yüzlü balta, kılıçlar, mızraklar tutan rahipler (ellerindekileri kaldırıp indirirler), çember taşıyan, renkli iplerle ip atlayan kadınlar ve erkekler…”

 M.Ö. 3000 yıllarına tarihlenen Gudea Silindir mühürlerindeki çiviyazılarının tercüme edilmesiyle elde edilen metinlerde Ay Tanrısı Sin’in kızı, Ay Tanrıçası İnanna hakkında yazılan şiirde tanrıçanın hazları, aşkları ve ölümü anlatılmıştır. Erek şehrinin ilk idarecisi Çoban Dumuzi’nin bir evlilik töreniyle İnanna ile evlilik ayini anlatılır. Dumuzi’den “İmanlı Evlat” olarak bahsedilir.

Tablette bazı yerler tahrip olduğundan tercüme yapılamamıştır.

Şimdi bu kültün yaratıcı tanrıçası İnanna’nın kendini “fahişe “olarak da tanımladığı bir ilahi metnini okuyalım;

İnanna

For I am the first and the last

I am honored one and scorned one

I am the whore and holly one

I am the wife and the virgin

I am (the mother) and the daughter

I am the members of my mother

I am the silence that is incomprehensible

And the idea whose rememberance is frequent

I am the voice whose sound is manifold

And the Word whose appearance is multiple

I am the utterance of my name

“The Thunder, Perfect Mind” Nag Hammadi Library.

Türkçesi;

İnanna

İlk ve son olduğum için,

Onurlandırılmış ve kutsanmış biriyim

Ben fahişe ve kutsal olanım,

Ben karı ve bakireyim,

Sümer'in İnanna'sı, Harran-Mardin Sabilerinde "Er Ruha" olarak geçmektedir.

Sümer’in İnanna’sı, Harran-Mardin Sabilerinde “Er Ruha” olarak geçmektedir.

Ben (anne) ve kızıyım,

Ben annemin azalarıyım,

Ben anlaşılabilir sessizliğim,

Ve hatıraları sık sık beliren fikirim,

Ben çok çalınan ses, görüntüsü çok olan sözüm,

Ben, “gök gürültüsü ve mükemmel akıl” olan adımın söylenişiyim. (Nag Hammadi Kütüphanesinden.)

“Yerlerin ve göklerin kutsal fahişesi” olarak bizlere tanıtılan Sümer’in İnanna’sının kendisini tanımlamasını okuduk. İnanna- Dumuzi evliliğinde, İnanna bakireliğini “sürülmemiş tarla” ifadesiyle belirtmektedir.

İlk başlangıcındaki “İlk ve son” olduğunu belirten cümle, Mitra/Mihri dininde Mitra’ya onu takip eden Zerdüşt’ün Ahura Mazda’sına, Grek- Mısır Kültünün Serapis’ine, Hermes’ine ve son olarak Hıristiyanların tanrısı, Müslümanların peygamberi olan Haz. İsa’ya ve Kur’an’ın tanrısı Allah’a kadar gelen bir tanımlamadır.

İnanna’nın fahişeliği İnanna’nın Dumuzi ile olan evliliği bahsinde de geçmektedir;

İnanna Ay tanrısı Sin’in kızıdır ve sayılan sıfatlarının başında babasından sonra hemen “fahişeliği” gelir;

“Ay Tanrısı’nın ilk kızı İnanna’ya selam deriz!

Göğün kutsal fahişesine selam deriz!”

Filistin Kıptilerinde İnanna/İştar/ Aşera Tapınak Fahişeliği Kültü ve Allah;

“Universite des ciences Humaines de Strasbourg” Strasbourg Üniversitesi İnsan Bilimleri, Din ve Tarih Araştırmaları bölümünden Fransız yazar Jacques E. Menard’ın internette yayınlanan “Les Textes de Nag Hammadi” Nag Hammadi Metinleri adlı kitabının 102. sayfasında Sabilerin ve Sabilikten etkilenen Kenan/Filistin, Lübnan bölgesi ve İsa’nın memleketi Nasıra Yahudilerinin dini inançlarında “Tapınak Fahişeliği kültü” hakkında şu tespitlerini Türkçemize çevirdim;

“Korkunç Büyük Ana’nın olumsuz görüntüleri, insanları sıklıkla günaha teşvik eden, kışkırtan, Mandean (Harran Sabileri) ayinlerini yapacak yaşamın elçilerini engellemek için stratejiler geliştiren, yedi gezegenin annesi dişi şeytan Ruha ’ya atfedilmiştir.

İnanna Kültünden doğan Mandean (Sabi) edebiyatında İnanna’yı “Cennetten kovulan Dişi Şeytan Ruha” adıyla görüyoruz.

(Müslümanlar, her duaya başlamadan önce “Euzubillahimineşşeytanirracim” bu da ‘Huzurdan taşlanarak kovulan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım’ ifadesini söyleyerek bu Er Ruha adlı dişi şeytana uymadıklarını söylerler)

Ruha’nın esas tabiatın bazı kıvılcımlarını hala koruyan ruh ve dünyanın ışığına ait olduğunu kanıtlayan bazı paragraflar vardır.

Mandeanların/Sabilerin Kutsal Dua Kitaplarında yaşamın açıklanmasına Ruha’ nın tepkisini okuyoruz;

Spirit (Ruha) lifted up her voice

She cried aloud and said “My Father, my father,

Why didst thou creat me? Mya God My God.

My ALLAH, why hast thou set me afar off

And cut me off and left me in the depths of the earthg

And in the nether glooms of darkness

So that I have strenght to rise up thither?

 

Ruh (Ruha) sesini yükseltti

Yüksek sesle bağırdı ve “ Babam, Babam”,

Beni neden yarattın? Tanrım, tanrım,

Allah’ım, beni uzaklara neden sürdün

Beni mahrum ettin ve yeryüzünün derinliklerine bıraktın

Ve karanlığın en alt karanlığına

Oraya çıkmaya gücüm olmasın diye?

Ruha, Gnostik Kabalizmin Shechina (Şekina) ve Sofya’sı gibi, ışığın krallığından mahrum edilmiş ve bu dünyaya sürülmüş olduğunu mükemmel olarak biliyordu. Bu Yahudi aklının tahminlerinin çelişikliği, duygu karmaşası olarak da görünmektedir.

Ruha aynı zamanda, Bronte’deki Sofya’nın aziz ve fahişe olması, Simonyalı Gnostik Sofya’nın “Kutsal Ruh ve Orospu olması gibi Kutsal Ruh ve fahişe olarak da anılıyordu.”

Ruha’nın bu yakarışı bize Kürt Yezidi kutsal Kitabı Mushaf-ı Reş’in tanrısı cehennemde çektiği cezasından sonra bağışlanmış şeytan Ezd, Ezdi, Ezda, Yezid, Tavus’u, Zerdüşt’ün Ehriman’ını, Haz. İsa’yı (Kutsal ruh-oğul-kuzu İsa teslisi), Kuran’ın kovulmuş şeytanını hatırlatmaktadır ama burada geçen “Allah” adı ise İsa’nın babası Kutsal Ruh’u işaret etmektedir.

Bâkirelik kısmına gelince ortalık bakireden geçilmiyor inanın, İnanna sonraki Babil ve Asur adıyla İştar, Pers adıyla Anahita, Mısır’da İsis, Greklerde Afrodit Hıristiyanlarda ve Müslümanlarda Hazreti (Bâkire/Virgin) Meryem. Bunların, Çin, Kore, Japon, Roma, Hint ve her milletin mitlerinde bir karşılıkları muhakkak çıkmaktadır. Özelliklerini bırakıp adlarını saysak sayfalar dolacağı için burada kesmeyi yararlı görüyorum.

Sümer-Akad medeniyetini takip eden Babil medeniyeti dininde, her bir gök cismi için günün belli saatlerinde ve har gök cismine haftanın bir günü özel olarak ibadetler yapıyorlardı. Bu ibadetler arasında, insan ve hayvan kurbanı, tahıl, buhur sunuları, metal- maden sunuları ayinlerle birlikte yapılıyordu. Ayinler daha çok, günlük yapılan işlerin taklidi olan hareketlerin ritimli bir musiki eşliğinde uygulamasıydı. Bu gün biz bunlara “Halk Oyunları” diyoruz.

Sümerliler, Ziggurat adı verilen piramiti andıran tapınaklar inşa ettiler ve bunları zemini geniş kare şeklinde yükseldikçe daralan üç gen piramit tarzında inşa ettiler. En üst kattaki tek oda tanrıya aitti.

Sümer’in tapınaklarında çalışan birçok görevlinin yanında “kadın ve erkek fahişeler de vardır;

Ve Tapınak fahişelerinden şöyle bahsedilir;

Erkek olan kadınlar,

Kadın olan erkekler,

Önünden geçer, sana selam deriz!

Kadın fahişeler,

Erkek fahişeler önünden geçer, sana selam deriz!

Sümer halkı önünden geçer, sana selam deriz!…”

Günümüz Kürt Yezidilerinin ruhbanlarının başında gelen “köçekler” de kadın elbisesi giyip tef çalarak ayinler yaparlar. Batı Karadeniz ilimiz olan Sinop, eski Venüs tapınağının olduğu ve “Tapınak Fahişeliğinin” yaşandığı bölgedir. Burada da halk oyunları arasında erkeklerin (köçeklerin) kadın elbisesi giyip dans etmeleri halen yaygındır ve Sinop civarı Kastamonu, Bolu taraflarında ve İstanbul’a yerleşmiş olanları da bu gelenekleri sürdürmektedir.

Ancak kadınların “erkek kıyafeti” giydikleri oyunlara pek rastlamadım. Demek ki kültün bu tarafı kaybolmaya yüz tutmuştur.

Bu arada tanrıların da evliliklerinde eşlerini “köle olarak alıp almadıklarını “ ifade etmelerine tanık olmaktayız. Dinlerde kadının “maldan, mirastan yoksun edilmesinin” kökleri hep bu Sümer tanrılarına çakılıp kalıyor. Dumuzi, evlendiği İnanna’ya;

 

“Dumuzi:

Sevgilim, seni kölelik için istemiyorum.

Masan bolluk masası olacak…” Tanrıça bile olsa “gelin gittiğinde” kocasının kölesi olabilmektedir. Zaten, İnanna, cehenneme kardeşini ziyarete gittiğinde, saltanatını elinden alacak korkusuna kapılan kız kardeşi Ereşkigal’in tuzağına düşüp öldürüldüğünde, “ruhu “ ile yardım istediği babası, Sin’den Dedesi ve kocası Anu’ya kadar kimse yardımına koşmaz ve sadece Amcası Ea/Enki ona yardım edecektir. Bu da Sümer tanrılarının pek “kadına yardım etmeye pek düşkün” olmadıklarını bize göstermektedir.

Tanrılar, insan veya hayvan kurbanların kanlarını içer, kalp ve beyinlerini yerlerdi. Bazılarını hizmetçi/köle/kul olarak da çalıştırırlardı. Kendilerine adananların ailelerinin “ilk doğan” çocukları ve hayvansa “ilk doğan hayvanları” tercih ederlerdi. Gerek tapınaklara adanan çocuklar olsun gerekse tanrılara kesilecek kurban hayvanlar olsun “ilk doğanlardan” olmasına önemle dikkat edilirdi.

Tevrat’ta Yahudi tanrısı Yahweh, Yahudilerden “insan kurbanını” ve “ilk doğanların kendisini adanmasını” kaldırırken, daha “kılsız” vücuda sahip olan Levi soyunu bu işle görevlendirmiştir. Tevrat Levililer bölümünde bu geniş açıklamalarla anlatılır.

Hazreti İsa’nın annesi Meryem de ailesinin beklediği “ilk erkek çocuktur”, ancak kız doğunca da gene “ilk doğan” olduğundan tapınağa bağışlanmıştır. İslam’da “hayvan kurbanının” sürmesinde bu özelliklerin geçerli olduğu inancındayım.

Bir Babil metninde “hayvan kurbanının gerekliliği” şu ifadelerle açıklanmaktadır;

İki dilde yazılmış bir tablet metninde yine hasta bir adamın iyileşmesi için oğlak vb. türü genç hayvanların kurban edildiğini okuyoruz. Bu tabletteki metin aşağıdaki sözlerle sürmektedir;

Besi hayvanları insanlığın başını kurtarması içindir,

Besi hayvanları ona (insana) hayatı için verilmiştir,

Besi hayvanları ona başı için verilmiştir.

Besi hayvanları ona ensesi için verilmiştir.

Besi hayvanları ona göğsü için verilmiştir.”

Bu ifadelerden hayvan kurbanı ile insanın, kendini kurban olmaktan kurtardığı anlaşılmaktadır.

Kurban kısmını da geçtikten sonra konumuza dönelim. Tapınaklarda cinsel ilişkiler, dini müzik eşliğinde ayinlerle yapılmaktaydı. Cinsel ilişki aynı zamanda toprağın verimliliğinin de timsaliydi. Bu yüzden M.Hilmiye Çığ, “Ürünlerin bolluğu, toprağın ve dölyatağının” verimli olmasına bağlıydı. Bu da cinsel istek ve güç ile olabilecekti. Sümerliler, cinsel güce “kalbin suyu” demişlerdi” demektedir.

Tanrıça İle Cinsel İlişki;

“Tapınak Fahişeliği” hakkında yazanlardan Frazer’in “The Golden Bough-Altın Dal-C.1,S-39” da, erken tarım kültüne göre kutsal fahişelik, Büyük Ana veya Toprak Ana kültünün evrimidir.

O Bereket Tanrıçasıydı ve onun kutsamasıyla çocuklar ürüyor, hayvanlar çoğalıyor, bitkiler yeşeriyordu.

Bereketin tanrıçası, kendisinin alt konumunda olan “oğul/sevgili” ile ilişkiliydi. Tanrıça Ananın eşi ile cinsel birleşmesiyle kutsanmış olan toprağın bereketi artıyordu.

İnanna- Dumuzi evliliğinde “çiftçinin toprağını sürmesi ile” ifade edilir;

“İnanna:

Kim benim tarlamı sürecek

Kim benim nemli toprağımı sürecek?

Dumuzi:

Ben süreceğim senin tarlanı,

Kral Dumuzi sürecek tarlanı,

Ben süreceğim nemli toprağını.”

Dünyanın her yerindeki kavimlerin mitolojilerinde toprağın “döl yatağı” olduğu, tanrıların ve insanların topraktan doğduklarına dair çok sayıda mit vardır. Bu Greklerde Gaya, Mısır’da Geb’tir. Böyle olunca cinsel ilişki de kutsallık kazanmaktaydı.

Anadolu’da yapılan kazılarda odalar dolusu çanak çömlek gibi pişirilmiş topraktan yapılmış “erkek cinsel organları” bulunmuştur ve yapılan tablet çevirilerinde bu heykelcilerin toprak sürülürken toprağa bereket getirmesi için ekildiği öğrenilmiştir. İçlerinde yağmur sularını barındıran bu heykelciklerin, yazın sıcağında buharlaşma yolu ile toprağı nemlendirmede etkili olduğu bilim adamlarınca açıklanmaktadır.

Ülkemizin sembolü olarak gösterilen Ba’al/Bel (Bel-Erkeğin beli adını ondan almıştır.) ya da Bes heykelcikleri halen kartpostallarda yer almaktadır. Bu dinlerde cinsel ilişkinin “insan üremesindeki önemi” yüzünden erkek ve kadın cinsel organları da kutsaldılar ve onlara tapınma yaygındı.

 

Her milletin “beyi” aynı zamanda o milletin babası, eşi de anasıydı. Öte yandan herkes birbirinin, babası, oğlu, kızı, dayısı, baba kızının kocası, ana, oğlunun karısı, dede torununun kocasıydı. Böylece her kavim “soyundan geldikleri tanrının ırksal özelliklerini korumuş oluyordu.

Bu da “Milliyetçiliğin kökeninin dinler olduğunu göstermektedir.

Tapınak rahip ve rahibeleri bu işin beyinleriydiler. Zamanla tapınaklar yalnızca “tanrılara hizmet veren” kurumlar olmaktan çıktılar. Çünkü her kavim kendi tanrısından üremişti ve başka kavimlerle işgaller, tecavüzler sonucu ilişkiye girilerek yapılan melez çocuklar, “ırksal özelliklerini korumak, melezleşmemek için” önceleri öldürülüyordu.

Sonraları bunlar, tehlikeli yerlere sürülmeye başlanıldılar. Deniz aşırı yerlere, çöllerin arka taraflarına, azgın nehirlerin karşı taraflarına sürülerek yaşamalarına izin verilmeye başlanıldı. Örneğin, günümüz Trakya bölgesi yani Greklerin olduğu bölge eski dinlerde “Cehennemin ağzının olduğu yerdi”. Grekler de cehennemin ağzına düşüp yok olsunlar diye sürülmüş kavimlerdi. Onların sürgünlüğü Karadeniz’in sularını tutan dağların yıkılması sonucu, Akdeniz çukuruna dolan sularla iyice “ilahi” bir özellik kazanmıştır.

Sürülen kavimler geldikleri kavimlerin tanrılarınca da dışlanmış sayıldıklarından kendilerine yeni tanrılar bulmak zorundaydılar ya da inançsız olmak durumuna düşürülmüş oluyorlardı.

Tanrılar insanlardan başka üstün yeteneklere sahip dev ve cüce cinler/şeytanlar da yaratmışlardı.

Eski kavimler bunlara tapmazlardı. Sürülen bu kavimler kendilerinden üstün yaratılmış olan bu dev ve cüce cinlerden yardım alabilmek, kendilerine koruma sağlayabilmek için onlardan medet umma yolunu tercih etmeye başlamışlardı.

Sümer mitlerinde gene M.H.Çığ’ın “İnanna’nın Aşkı” çalışmasında cinlerin özellikleri şöyle tanımlanır;

“Cinler:

Biz ne yemek biliriz,

Ne içmek biliriz.

Elimize geçeni kırar dökeriz.

Karı, çocuk bilmeyiz,

Çiftleşmekten zevk almayız.

Yeraltından kaçanı,

Nerede olsa buluruz.”

Sümer Cinleri cinsellikten uzaktılar ama tanrılarında her türlü sapıklık vardı. Gene bir Sümer destanı olan Gılgamış Enkidu Destanında, Gılgamış bir rüya görür ve bu rüyasında gördüğü adamla eşcinsel ilişkiye girer ve bu rüyasını annesine yorumlasın diye anlatır. Okuyalım;

 

“…Bilge, bütün bilimleri bilen Ninsun, oğluna dedi:

“-Gılgamış, senin o adamı görmenin, o bir karıymış gibi onun üzerinde ondan zevk almanın anlamı, onu sana denk tutacağımı gösterir. Bu, yine güçlü Engidu’dur, dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.

Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!..” İşte dinlerdeki sapıklıkların bütün günahı bu eski sapık Sümer tanrılarına aittir. Bunları bol bol okuyacağız.

Bazıları da hiç birisine tapmıyordu. Bu yüzden “Tanrı tanımazlık ve Cin/Şeytanlara tapınma” kültü doğmuştur.

Öte yandan “budunculuk veya kavmiyetçilik” ilkesi gereği “akraba ayırmaksızın” yapılan evlilikler sonucu toplumlarda “bedeni sakatlıklar, bulaşıcı hastalıklara karşı dirençsizlikler” de kendini göstermeye başlamıştı. Yani insanların “bağışıklık sistemleri” çökmüştü.

Rahipler de buna çözüm olarak “Tapınak Fahişeliği Kültüne” yeni yorumlar kattılar.

Tapınak fahişeleri kadın, erkek, çocuklardan oluşmaktaydı ve ilişkiye girilen erkekler kesinlikle “yabancı” olmalıydı ve karşılığında da “ücret” alınmaktaydı.

Yabancılarla ilişkiler sonucu doğan çocuklar da tapınak görevlisi olarak “fuhuş hizmetinde” görev alıyorlardı.

Babilliler, İştar’ın tapınak penceresinde “yabancı erkek bekleyen” bir ikonunu hemen üretivermişlerdi.

İran, Grek, Babil, Asur, Mısır kültlerinde bu “melez” ürünlerle halkın ilişkilere “ücret karşılığı” girmeleri sağlanarak da “bağışıklığı arttırılmış üstün ırk” çocuklara sahip olmanın yolu da açılmış oluyordu.

Haftanın belirli günlerinde halk haftalık gelirlerinin belirli bir kısmını tapınağa bağışlamaya zorlanıyorlardı. Tapınaklarda ilahiler eşliğinde yapılan cinsel ilişkiler, günümüz aile kutsallığına, namus kavramına tamamen zıt, ters ilişkilerdi.

Tapınağa davet edilen yabancı bazen eşcinsel olabiliyor ve kadın/kız istemiyordu. Bu durumda da eşcinsel rahipler, gılmanlar onlara hizmet ediyorlardı. Elbette “ücreti mukabilinde”.

Anadolulu Grek tarihçi Heredot’un yazdıklarına göre Babil’de İştar Tapınağında “Tanrıça” rolünü oynayan bir tapınak rahibesi bir gümüş sikke karşılığında ilişki isyeyen yabancıyla ayin eşliğinde ilişkiye giriyordu.

Ayrıca yasa gereği her yerli kadın İştar tapınağında en az bir kez para karşılığı bir yabancı ile cinsel ilişkiye girmek zorundaydı. Bu iğrenç ilişki bana bağışıklık sistemi çökmüş, Babil halkını “yabancı genlerle” takviye edip, sağlıklı halk üretme fikri çerçevesinde yapılan bir iş gibi görünmektedir.

Sümer’in Kutsal Fahişe Kültü ’nün gecikmeden Greklere geçtiğini görüyoruz.   Günümüz Yunanistan’ının Mora Yarımadasının iki yanını, Ege ile Adriyatik denizini bağlayan Korint Kanalının bulunduğu yerdeki Korint şehrinde bir tapınak yazısı, “çocuk fahişelerle yabancılara cinsel hizmet veren” tapınak kültünü kanıtlamaktadır;

“Zengin Korint ’teki tanrıça Pitho’nun, bütün yabancıları kabul eden ve onlara misafirperverlik gösteren rahibeleri, Ey Genç Hanımlar! Sizler Venüs’ün görüntüsü üzerine buhur yakıp aşkın anasını davet edenler, ilahi yardımın bizlere ulaşması için yararlılık gösterenler ve güzelliğin zarif meyvelerinin toplandığı lüks koltukların üstünde bizlere tatlı anlar yaşatanlarsınız!” (Kynk-B.F.Goldberg,The Sacred Fire; The Story Of Sex in Religion)

Yahudilerin sürekli yabancı kavimler aralarına sürülmeleri de aynı nedenledir.

Mısırlı tarihçi Maneto’ya (M.Ö.III.yy) göre, Yahudiler, tanrının seçtiği değil, Mısır’dan sürülmüş cüzzam, bel soğukluğu ve bulaşıcı sair hastalıklılardan oluşan bir topluluktur. M.Ö.1530-20’lerde Mısır’dan çıkaran önderleri Osarsif, Heliopolis’teki Osiris tapınağının başrahibi ve Osiris’ in soyundan olduğuna inanılan, tanrısal güçleri olduğundan hürmet edilen ama nasıl olduysa cüzzam bulaşmış, Mısır’ın en güçlü rahibidir.

Tanrının soyundan olduğu için bulaşıcı hastalıklara yakalanmaması ve bulaşanlara şifa vereceğine inanılan rahibin cüzzama yakalanması, “Mısır’da Tuzun Kokması” ifadesinin yerini bulmasına sebep olmuştur. Tuz kokunca, yani şifa verecek tanrının elçisi şifaya muhtaç kalınca Akeneton’a beklediği fırsatı vermiş ve bütün tapınakları yıkmış, rahipleri ve hastalıklıları kovmuştur. Sürgün güzergâhına göre Avaris’ten Sina Yarımadasını geçip, Filistin, Yuda şehri bölgesine geldiklerinde Osarsif Mısır dilinde “ sudan gelen” anlamına gelen “Mosis” yani Musa adını alır. Musa, ondan önce çok sayıda Firavun ve rahibin de adıdır. I.Tutmosis, II.Tutmosis gibi.

Mısır’dan karışık özgür, asil, köle karışımı insanlardan oluşan bir halktır. Kişilik bulmaya M.Ö.9.yy.da başlarlar ki Babil metinlerinde Yuda Şehri civarında henüz “Yahudi” adının kullanmayan ancak “12” Kabile şeklinde karışık Arap Kabile oluşumlarına ilk kez bu dönemde Babil kayıtlarında rastlanır. Yazar bunların Yahudi olabileceklerini ama “Yahudi” olduklarına dair de “12” lik kabile düzeninden başka özellikleri olmadığını, bunun da o zamanın dünyasında yaygın bir yerleşim tarzı olduğunu da eklemektedir (The Arameans:Their Ancient History, Culture, Religion- Edward Lepinski).

Bu tapınak rahip ve rahibeleri toplum içine çıktıklarında ise “kara çarşaf-peçe” ve benzeri giysilerle örtünüyorlardı. Halk onların din görevlisi olduğunu kıyafetlerinden ayırt edebiliyordu. Bir Babil tapınağında görevli bir kadın, baş kısmını bütünüyle örttüğü gibi, yüzüne “yedi kat peçe” örter, altına da “on kat etek” giyerdi. Halk da tapınak görevlilerini andırır şekilde örtünüyordu ama halkın örtünmesi daha açık veya şeffaf kumaşlardan yapılıyordu.

Ay Tanrısı Kültünde İnanna’nın Yeri;

Enlil’in Zina/Tecavüz ilişkisinden doğan Ay Tanrısı Sin’in Kızı Tanrıça İnanna Kendisini Tanıtıyor;

Yukarıda “İnanna” bahsinde dikkatinizi muhakkak ki çekmiştir. İnanna hem göklerin ve yerin kutsal fahişesidir. Hal böyleyken de her daim “bakiredir.”

Milattan sonra III. yüzyıllara ait olan bu kısa risale, Mısır’da Nag Hammadi kütüphanesine 1945 yılkında bulundu. Bilim insanı George MacRae bu risalenin adını “The Thunder and Perfect Mind” yani (Gök Gürültüsü ve Mükemmel Akıl) koydu. MacRae bu belgenin sınıflandırılmasını zor olduğunu ancak ne Hıristiyan ne Gnostik (Sabi, Mecusi, Zerdüşt, Mitracılık) ne de Yahudi dönemlerine aitti. Bunlardan çok daha eskiydi demektedir.

İnanna

Güç tarafından gönderildim

Ve üstüme yansıyana geldim,

Üzerime bakınız, siz benden yansıyansınız,

Ve işitenler işitin beni.

Kendinize götürmek için beni bekliyorsunuz

Ve beni görüşünüzden uzak tutmayınız.

Ben ilk ve sonum,

Ben onurlandırılan ve aşağılananım.

Ben fahişe ve kutsal olanım…

Ben anlaşılabilir sessizliğim,

Ve sıklıkla hatırlanan düşünceyim.

Ben çoğaltılmış olanın sesiyim,

Ve çok yerde ortaya çıkan sözüm.

Ben adımın telaffuzuyum…

İlk ve son olduğum için,

Onurlandırılmış ve kutsanmış biriyim

Ben fahişe ve kutsal olanım,

Ben karı ve bakireyim,

Ben (anne) ve kızıyım,

Ben annemin azalarıyım,

Ben anlaşılabilir sessizliğim,

Ve hatıraları sık sık beliren fikirim,

Ben çok çalınan ses, görüntüsü çok olan sözüm,

Ben, “gök gürültüsü ve mükemmel akıl” olan adımın söylenişiyim. “The Thunder and Perfect Mind” dan alıntıdır. Nag Hammadi Kütüphanesinden.

Bu nasıl oluyordu?

Bütün mitolojilerde, tanrılar ve tanrıçalar yaralandıklarında yaraları kendiliğinden çok çabuk iyileşebildiği gibi, kadınların da bekâretleri ilişkinin ardından hemen yenileniyordu. Vücutları böyle üstün özelliklere sahipti. İşte, M.Ö.3000’lerde Gudea Silindir mühürlerinden Sümerolog Samuel Kramer tarafından tercüme edilmiş, tanrıça İnanna ile kral Dumuzi arasındaki cinsel ilişkiyi anlatan bir tablet tercümesi;

 

“Kral, kalkmış başı ile kutsal kucağa gidiyor,

O, kalkmış başı ile İnanna’nın kutsal kucağına gidiyor,

Kral kalkmış başı ile geliyor,

Kalkmış başıyla kraliçeme geliyor,

Fahişeyi (Hierodule*) kucaklıyor.”

*Hierodule, Sümer dilindeki kelimenin tam İngiliz dilindeki karşılığıdır. Kelime anlamı “Holly Prostitute/ Kutsal fahişe” kitabının yazarı Nency Qualls- Corbert’e göre, cinsel ilişkiye girebilen rahibeyi tanımlayan “Kutsal Hizmetçi” anlamına gelmektedir.

İnanna, tanımlanamayan bir kişi tarafından da tecavüze uğrar. Tecavüz eden kişi kendisini şöyle savunur;

Bir gün,

Gökleri, dünyayı geçtikten sonra,

Kraliçem İnanna,

Gökleri, dünyayı geçtikten sonra,

Elam ve Şabur’u geçtikten sonra,

Geçtikten sonra,

Hieorodüle* yorgun şekilde yaklaştı ve uyuyakaldı.

Onu bahçemin köşesinden gördüm.

Öptüm onu, çiftleştim onunla! (12. Gezegen Z. Sitchin S.142)

Babil’de fahişeler arasında farklı konumlar vardı. Tapınak fahişeleri en yüksek rütbeye sahiptiler ve bunlar “entu ve naditu” adlarıyla anılıyorlardı. Meyhane ve sokak fahişeleri ise “Harimtu” adıyla anılıyorlardı. Babil dini metinlerinde geçen bir ilahide;

“Meyhanenin girişine oturduğumda,

Ben, İştar, seven harimtu’yum!”

Diyerek, tanrıça İnanna kendisini Harimtu” olarak adlandırır.

Bir başka ilahi metninde de;

“Ben, şefkatli bir fahişeyim!” ifadesiyle fahişeliğini dile getirir.

Tanrıçaların her daim “bakire”, tanrıların da her daim “bakir” olmalarına dayanarak tapınak fahişeleri de her daim “bâkire ve bâkirdiler”.

İnanna kültünden doğduğu tartışmasız olan Mısır’ın İsis kültü de M.Ö. 2500’lerde bütün Akdeniz bölgesi boyunca tapınılan bir göksel kişilik olmuştu. İngiltere’de Thames nehri kıyısında bile İsis tapınağı vardır.

Roma’da şüpheli olsa da asillerin tapınıldığı bir tapınağının olduğu ve ona tapınmanın erken Hıristiyanlık dönemlerine kadar sürdüğü bilinmektedir.

İsis, İsa gibi sınıf ayrımı yapmaksızın inananlarının merhametli evrensel bir kurtarıcısıydı.

Tanrılar arasındaki lakabı “Sadık Eş’ti” ve Set (Şit) onu elde etmek için kocası Osiris’i öldürmüştü, cesedinin parçalarını dünyanın dört bir yanına dağıtıp saklamıştı. Ama o kardeşi/eşi Osiris’ in parçalarını buldu, topladı, bilgisiyle yaşam/can verdi, ilişkiye girdi, hamile kaldı ve öcünü alması için oğlu Horus’u doğurdu ve sonuç ta öyle oldu.

İlahi sadık bir eş ve sadık, merhametli bir anneydi. Grek döneminde Serapis dini inananlarınca başında öküz başlı başlığı ile veya başlıksız, kucağında oğlu bebek Horus ile tasvirleri Roma İmparatorluğunun her yerinde yapıldı ve Hıristiyanlığa da “Bâkire Meryem” kültü bu şekilde girmiştir.

İsis aynı zamanda sevgili bir fahişeydi de. Kocası/kardeşi Osiris’in parçalarını ararken Tire’deki tapınağında on yıl “kutsal fahişe” olarak kalmıştı. Sonunda Biblos’ta Aşera (Astarte) tapınağının bir sütununa gömülmüş olarak bir tabutun içinde Osiris’in ölüsüne kavuşmuştur.

İsis’e adanan tapınaklar genelevlerin yakınlarına ya da fahişelerin buluşma yerlerine yapılırdı.

İsis, İnanna ve İştar gibidir, “Birin içinde” her şeydir, fahişedir, anadır, eştir- tamamıyla kutsaldır. Ona inananlar görünüşte onun bu “yükseltilmiş ve alçaltılmışlıklardan ibaret tezat farklı kişiliğine dikkat etmezler. Ama bazen farklılıklar da olur. İşte aynı metinden bir örnek;

“Ben yaşamı çağıranım,

Sizler ise ölümü.

Ben kanunu çağıranım,

Sizler ise kanunsuzluğu.

Ben izinden gittiğiniz,

Sizleri alıkoyanım.

Ben sizlerin dağılmışlığınızım,

Ve sizleri bende toplayacak olanım.”

Bu sözlerdeki mistik anlamları düşünmeyi, kökleri bu metinlere uzanan günümüz dinlerinin ruhbanlarına ve din adamlarına bırakıyorum. Bu metinlerin öyle sıradan sözler içermediklerine dikkat edersek, antik çağlarda tapınaklarda yaşandığı sanılan ayinlerin, “fahişe kültüne” göre de olsa pek sıradan, adiyane işler olmadığını da görmüş olduk.

İnanna Kültünün Öteki Dinlere Yansıması;

İngiltere’de Protestan Hıristiyan Kültürü egemen oluncaya kadar Galler Prensesinin tapınakta tanrıça olmayınca yapacak bir şey bulamadığını açıklamasını göz önüne aldığımızda İnanna/İsis kültünü abartmamak elimizden gelmemektedir.

Nancy Qualls-Cobert’in yazdığı “The Sacred Prostitude:Eternal Aspect of the Feminin- Kutsal Fahişelik: Dişiliğin Ebedi Görünüşü” adlı kitabın “Goddes and Her Virgin-Tanrıça ve Bakiresi” Bölümü 31. sayfada, kadının egemen olduğu ana tanrıça kültü dönemlerinde evlilik geleneklerini şöyle anlatmaktadır;

“Anaerkil toplum dini düzenlerinde “kutsal Fahişeliğin” uygulamalarında ortaya çıkan evrimler cinsellik ile hissiyat arasında ayırım yapmamıştır. Kutsal fahişe kültünün uygulamasında var olan bir başka spekülasyona göre kutsal yerlerde hizmetçilik işi yapan kadınlar işlerinden dolayı kutsallık kazanıyorlardı. Aralarında bağ olmaksızın bu kadınlar erkekler tarafından emiliyorlardı ama din büyüyordu. Böyle kadınların erkek tanrının karısı olduğu kabul gördüğünden bu yolla tanrıya daha yakın oldukları düşünülüyordu.

Bir başka hipoteze göre, kutsal fahişeliğin kurumsallaştırılmasına gösterilen saygı sivil ayinlerden kaynaklanıyordu. Erken ilkel kabilelerde evlilik törenlerinde, genç bakire kadın adayı, ilk önce kocası olacak erkeğe değil de kabileden herhangi birisine “kızlık bozma ayini” için ikram ediliyordu. Bu kabile üyeliğine giriş ayiniydi. Zamanla kabileler büyüdükçe bu uygulama değişerek ilahi yardımı umulan tanrıya adanma şekline dönüşmüştür.

Bu efsane Gılgamış-Enkidu efsanesinde anlatılır. Yabanıl hayvanlarla dağlarda yaşayan, çiftçilere zarar veren Enkidu’yu yakayıp şehre getirmek için bir fahişe görevlendirirler. Bu fahişe de görevini yapar, Enkidu’yu şehre getirir. Şehrin tanrısı ve insanların baş belası olan Gılgamış, şehrin de amansız kralıdır. Fahişenin ne olduğunu bilmeyen Enkidu onu hep yanında ister. Bu defa evlilik kurumunu da kralın ağzından öğrenir;

“…Adam ağzını açıp Engidu’ya dedi:

“Benimle birlikte kız evine (30) gel! Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır. Nişanlı seçmek için herkesin evi, Uruk kralı olan Gılgamış’a daima açıktır. O, evlenecek olanlarla once kendisi yatar, sonra da koca (31). Tanrısal yasaya göre bu, tanrının bir buyruğudur. Bu buyruk kendisine göbeğinin bağı kesilir kesilmez verilmiştir” . Adamın sözü üzerine benzi sarardı…(Dokuz satırlık boşluk.)

Sonunda Enkidu kralla kapışır, kralı döver ve karısını ona vermezse da herkes Enkidu olmadığından bu gelenek asırlar boyu sürer.

Bu uygulamanın orta çağ Avrupa’sındaki yansımaları gelin ile gerdek öncesi “ilk geceyi geçirme hakkı” bölgenin idarecisi olan, Kral, Vali veya bu işi üstlenen en üst yetkilisi olan tımar sahibine aitti ve “Jus prima noctis” veya “droit de seigneur” adıyla anılıyordu. Üstelik bu hakkını da “kızlık bozma iyiliği” karşılığında bir ücret ile çeşitlendiriyorlardı. Yani, damat adayı, kızlık bozduğu için tımar sahibine bir de ücret ödüyordu. (B.F.Godberg- Rhe Sacred Fire; The Story Of Sex in Religion)

Zerdüştlükte “Kutsal Bâkire” Kültünü anlamak için, Sümer’in İnanna’sı, Babil’in İştar’ından türetilme Zerdüşt tanrıçası Anahita’yı tanımadan olmaz;

Anahita (Masum, tertemiz, kirletilmemiş, bakire)= Aslında Sami tanrıçası olan Anath (Anas (t) )ile ilişkili olmasına rağmen Pers (İran) tanrılar ailesinde zafer ve bereket tanrıçası olarak kabul edildi. Parlayan altından bir harmani (pelerin) içinde mücevherli hükümdarlık tacı giymiş bir bakire olarak resmedildi. Yüksek bir taç giymiş olarak sol elinde (tanrıçanın taşıyabileceği büyüklükte) bir su kabı, göğüslerinde çiçeklenmiş bir nar ile resmedildi.

İran'da tapınak fahişeliğinin tanrıçası Anahita kendi güzelliğini açan bir tanrıçadır.

İran’da tapınak fahişeliğinin tanrıçası Anahita kendi güzelliğini açan bir tanrıçadır.

Kutsal hayvanları arasında Tavus kuşu ve kumru vardır. Tapınak fahişeliği kültü ona aittir. Avesta takviminde onuncu gün ve sekizinci ay ona adanmıştır.

Orta pers gelenekleri döneminde Advi Sur adıyla anılmıştır. Anadolu’da “Büyük Ana (Kibele)” tarafından asimile edilmiştir. Babil’in fethinden sonra aşk tanrıçası İştar ve gezegeni Venüs’ü Anahita’ya atfetmişlerdir.

Anahita, Ermeni mitolojisinde “Akahi” adını almıştır. Akahi ya da Horoz, vahiy getiren kuş, sabah güneşinin müjdecisidir. İnsanların ölümden sonra yaşama döndürülmelerinde, ölüm uykusundan uyandırılarak iyileştirilmelerinde önemli tesirleri olacağına inanılmaktadır. (Sabilik, Yezidilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te bu hayvan halen kutsaldır.)

Zerdüştlükte horozun kutsal bir hayvan olarak kabul edilmesi gibi Yezidilikte de `Melek Tavus` tavus kuşu şeklindedir. Ancak horoz da tavusun kutsal kitaplarına göre şekillerinden birisidir ve etinin yenilmesi yasaktır. Horozun kökeninin İmdigut/ Anzu/Anka kuşu olduğu son olarak ta tavus kuşundan dönüştürüldüğü sanılmaktadır.

İnanna’nın bahçesine bir kadının diktiği Huluppu ağacına yuva yapan İmdigut kuşu (Anzu kuşu, şeytan, Anka kuşu) horozun ilkel ve göksel halidir.

Günümüz Yezit Kürtlerinin inançlarında da İslamiyet’te de cennette namaz vakitlerin müminleri namaza çağıracak olan kuş ta horozdur ve bu yüzden kutsaldır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetname’sinde “Cennet Yaşamının”   anlatıldığı bölümde “Müslümanların cennet yaşamlarında, namaz vakitlerinde cennet horozunun ötüşüyle Allah’ın huzurunda ibadet için toplanacaklarını” dile getirerek horoz konusunu işlemiştir.

Böylece en eski dinler ile en yeni dinler arasındaki bazı akrabalık bilgilerini yeri gelmişken vermiş olduk.

Ayrıca Tavus kuşu ve ondan türediğine inanılan Horoz simgelerine sahip Ermeni Anahit, Grek Hera, Filistinlilerin Aşera gibi putlarını sayabiliriz.

tavus-kuşu_63058Şimdi Sümer ve Babil kültlerinden sonra köklerini onlardan alan, yeryüzünde en belirleyici, iz bırakmış din olan Zerdüştlük kültündeki ”cinsiyet” kavramlarına “günümüz Zerdüştlerinin” kalemlerinden değinelim. Çünkü Yahudilere topraklarını, tapınaklarını ve “özgürlüklerini” geri veren Pers kralı Zerdüşt Büyük Krus’tu. Sabileri, Yahudileri, Grekleri, Mısırlıları, Arapları ve öteki kavimleri kendi dinlerinin ilkeleri doğrultusunda değişiklikleri yapmaya zorlayıp onları “mevali/köle” yapan İranlılar, dayattıkları dinlerinin vergisini de yüzyıllar boyunca almışlardır. Bunu Grek İskender de Emevi halife Ömer de aynen Büyük Krus ve öncekilerinin yaptığı gibi tekrar etmişlerdir. Cinsel sapıklığın dinlerde bir ortak yer etmesinin sebebi bu kökenlere dayanır.

İran Zerdüşt Dininde Eşcinsellik;

İnternette yayın yapan İran Politik Kulübünün “Kültür, Din ve Mitoloji” sayfalarında yayınlanan “İran Mitolojisi, İran’ın Tanrı ve Tanrıçaları” konulu araştırma yazısından Zerdüştlük dinindeki “cinsiyet” kavramını okuyalım. Yazının Türkçeye çevirisi tarafımdan yapılmıştır.

 ““İran’da Cinsiyetin Yozlaşması

Eski Perslerde çok cinsiyetlilik tarzı vardı. Çok cinsiyetlilik cinsiyetlerin çok çeşitliliğidir. Vedalar öncesi çağlardan (M.Ö.6000-2000) beri olan bir gerçektir. Eski zamanlarda İranlıların günümüzdeki gibi cinsiyet tabuları yoktur! Eski İran toplumunda, erkek, dişi, hem erkek hem dişi (çift cinsiyetli-hermafrodit), ne erkek ne dişi (cinsiyetsiz),oğlan (gay, lezbiyen, transseksüel, travesti gibi cinsiyet kimliklerinin bütün tipleri vardı.

Şimdi sahip olduğumuz tanrı ve tanrıçaların cinsiyetlerine bakalım;

Erkek- tanrı Ehriman

Dişi- tanrıça- Anahita

Çift cinsiyetli (Hermafrodit)- Mitra

Cinsiyetsiz- Zervan

Kadınsı erkek tanrı- İndira

Dişi-erkeksi tanrı- Allatum (Ellatum-El Lat) v.b.

Eski İran’da Cinsiyet ve Ahlak

Eski İranlılar ahlakı cinsel organın (bel altının) bir hali olarak değil de aklın bir hali olarak gördüler. Kişinin anlayışı ve ruh hali onun ahlakını belirleyen öğelerdir ve kişinin cinsiyeti veya cinsel tercihleri onun ahlak düzeyinin belirlenmesinde etkili değildir. Eski İranlılar cinsiyete dayalı kavramların ötesindeydiler.

İleri İslâm İranında Cinsiyet ve Ahlak

İslam İran’ı vurduğu zaman her şey siyah-beyaz veya erkek- dişi oldu. İslam İran’ı vurduğunda ahlak, halkın cinsel organları ve cinsel eğilimlerince belirlenmeye başlandı. Heteroseksüellik (erkek-kadın ilişkisi, düz ilişki) izin verilen tek cinsel yaşam tarzı oldu ve onun dışındaki her şey tabu haline geldi. Bu nüfusun yarısının (kadınların) nasıl köleleştirilmesinin başladığını göstermektedir. Bu halkın cinsel tercihlerinin ve doğalarının onların ahlaki değerlerinin ölçülmesinde nasıl etken olduğunu gösterir. Bu İslam-i bildiğimiz “ikili yaşamın” başlangıcını göstermektedir. İslam din adamları kendilerini ikili yaşama yönlendirdiler. Yüzeyde heteroseksüel yaşamı öne çıkaran vaazlar verirken her erkek için, “dört eşlilik” (Akdi), sınırsız “geçici evlilik” (Muta nikâhları), “cariyelik” (kadın köle) edinme gibi çok eşli evliliklere de inandılar.

Bu da “yasal İslam-i fuhuşu yarattı. Ayrıca İslâm din adamlarının çoğu, cami odalarında, Kuran kurslarında, genç öğrencilerle gizlice girdikleri eşcinsel (homoseksüel) ilişkilerle de meşgul oldular. İşte bütün bunlar İslam’ın ikiyüzlü, temelsiz, çürümüş değerler sisteminin İran kültürüne soktuğu, İranlıyı kirleten İslami doktrinlerden kalan fındık kabuklarıdır.”” Kaynakça-Persian Mythology, Gods and Goddesses; A Pictorial Research and Guide;by Ahreeman X; December 10, 2006 http://iranpoliticsclub.net/culture-language/mythology1/

Müslümanları oldukça kızdıracak ifadeler kullanan bu Zerdüşt yazar, Zerdüştlüğün de “sapıklığın pirliği” olduğunu dile getirmiş olmaktadır. Bu yüzden fazla kızmaya gerek yok.

Okuduğumuz İran dinsel biseksüel cinselliğinin kaynağı olan Sümer’in Gılgamış-Enkidu efsanesinde de vahşi hayat yaşayan Enkid’unun evcilleştirilip eve getirilmesi için bir tapınak fahişesi görevlendirilir;

.” Orospu, göğsünü gevşetti. Kucağını

açtı. Ve o, kadının zevkine daldı.

Kadın korkmadı. Onun saldırısını karşıladı.

Üstünde yatması için giysisini açtı.

Yabanıl adama kadınlık becerisini gösterdi.

Onun tutkusu kadının üstünde zevke doymadı.

Engidu, altı gün, yedi gece uyanık kalarak orospuyla Allah’ın emri oldu.”

(Gılgamış Destanından alınmıştır.)

Bu fahişeler şehre gelen yabancılarla para karşılığı ilişkiye giriyorlardı bu gelirlerini tapınağın tanrı veya tanrıçasına adıyorlardı.

Eski Sümer’de tanrıça İnanna ile kocası Dumuzi’nin cinsel ilişkisi, baharın gelmesini, yağmurların yapmasını, bereketin bolluğun oluşmasını temsil etmekteydi. İnanna yeraltına (Kur’a, cehenneme) kız kardeşi Ereşkigal’i ziyarete gittiğinde, saltanatını elinden almaya geldiğini sanan kız kardeşi tarafından öldürülünce, yeryüzünde her yer kararır, kıtlıklar ortaya çıkar. Su, döllerin tanrısı Enki’nin yarattığı dev ve cüce cinler/ şeytanlarca kurtarıldıktan sonra yeryüzüne bahar, bereket bolluk gelir.

Ayrıca, Sümer ve ardılı kültlerde yağmur “erkektir” toprak ise “dişidir. Yağmur yağarak toprağı döller böylece yaşam meydana gelirdi. Cinsel ilişki de yani “erkeğin kadını döllemesi” de çocuk, yeni iş gücü demekti ve tabiatı taklit etmekti.

Günümüzün teknolojik olanaklarına rağmen halen çiftçilerin kaderi “yağmur” beklentisine dayalıdır ve ülkemizde sıklıkla bu kültlerden kalma “yağmur duasına” çıkıldığını biliyoruz.

Altı bin yıl önce, demirin bile yaygın olmadığı bir dünyada, güç bela sivriltilmiş ağaçlardan yapılan ilkel karasaban ile toprak en fazla 10-15 cm kadar kazılabilmekteydi ve ekilen tahılların çoğu kuşların ayaklarıyla eşelemeleri sayesinde yüzeye çıkartılarak tüketilmekteydi. Günümüzde küçük toprak sahibi olan köylüler halen tarlalarda kuş beklemekte, insan şekli verilmiş korkulukları sırıklara bağlayarak tarlalara dikmekte, kuşları korkutmak için, öldürdükleri bazı kuşları bu korkuluklara asmaktadırlar.

Altı bin yıl önce çiftçilik mesleğinin zorlukları karşısında insanlar “iyi ürün ve bolluk” hayalleri için haliyle yapacakları tek şeyi yapıyorlardı. “Tanrılarından yardım umuyorlardı”. Bu gün de herkesin ağzında olan şey o zamandan beri değişmemiştir.

“Allah bereket versin, Allah sağlık versin, Allah gönlüne göre versin!” gibi deyimler halen revaçtadır. Bütün teknolojik gelişmelere, ot ilaçlarından haşarat ilaçlarına ve hormonlu tahıl, sebze ve meyvelere kadar her şeyin olmasına rağmen gene “Allah” ile başlayan tarım faaliyetleri “Allah…versin!” ile sürer.

Geçmişin ruhbanlarının “yağmur-toprak, kadın-erkek” ilişkilerinde tanımladıkları “bereket ayinleri” günümüzde kadın erkek cinsel ilişkisinden soyutlanarak “yağmur duası” haline dönüşmüştür.

Şimdi, İkinci Babil imparatorluğunun Perslerce yıkılıp Büyük Krus’un (Tevrat Koreş) emriyle vatanlarına dönen Yahudiler, Babil, Asur inanışları olan ve günümüzde “Harran Sabiliği/ Mandeanlar” olarak bilinen “Ay’a, Güneş’e, Gezegenlere ve gök cisimlerine tapınılan bu dinin etkilerini arındırma yolunu tutarlar. Bu onların keşfi de sayılmaz. Çünkü eski Babil’iler Marduk’u ve Asurlular da Aşur’u “tek tanrı” olarak yorumlamaya daha önceden başlamışlardı. Bu istikamette, kendilerine özgürlüklerini veren Pers kralı Büyük Krus da Zerdüşt’tü ve Zerdüşt “tek tanrı” olan Ahura Mazda’nın “peygamberiydi.

Gerçekçi olmak gerekirse de eski insanlarda her ne kadar sapıklıklar yaygın ise de henüz Tevrat yazılmadan önce, “hırsızlık, fuhuş, ensest (İncest) / aile içi cinsel ilişkilerin Akad, Asur, Hititliler tarafından ağır biçimde cezalandırıldıklarına dair birçok yasa metni vardır. Tevrat’ın ilk beş kitabını yazdığı iddia edilen peygamber Musa’nın yaşadığı tahmin edilen M.Ö. 1100-1200 yıllarından en az bin yıl önce bu yönde çok sayıda yasa vardır.

M.Ö 1530’larda, Mısır’da Akenoton, tanrısı Aten kişiliğinde bütün tanrıların özelliğini toplamış, bütün tapınakları yıktırmış ve “tek tanrıcılığı” başlatmış, bununla birlikte tapınaklarda tanrıça İsis- Osiris/ Horus adlarına yapıldığı iddia edilen sapık ayinleri de rahip/rahibelerini de ortadan kaldırmıştır. Aynı dönemde Babil Marduk’a aynı sıfatları yakıştırarak bunu tekrarlamış, Persler Mitra ve Ahura Mazda’da, Asurlular tanrıları Aşur’un kişiliğinde Tek tanrıcılığı” uygulamaya başlamışlardır.

Babil inançlarına göre tanrıçalar kocaları olan tanrılardan ilişki öncesi hediyeler isterlerdi. Babil’in kâtip tanrısı Nabu’nun eşi Taşmetum’un çok sevdiği Nabu’dan küçük te olsa ilişki esnasında daha istekli olabilmek için “hediye “ olarak en azından “bir çift küpe” istediğine tanık oluyoruz.

Asur resmi tapınak kayıtlarında Nabu ve Taşmetum ile ilgili üç tane belge vardır. (Matsushima’nın çevirisi 1987-S.132)

Nabu ve Taşmetum’un Aşk Gazellerinden;

“Taşmetum- Altın elbisem Nabu’mun kucağına sarksın,

Sahibim kulağıma küpe taksın ki sahibime zevk verebileyim

Nabu sevgilim bana küpe tak ki

Sana bahçemde zevkler verebileyim,

…. İçinde sana zevkler verebileyim.

(Nabu)

Taşmetum’um sana karnelyan* taşından bilezik taktım- …”

Kadın erkek ilişkisine “hediye” geleneğinin bu tarihlerden önce girmiş olduğunu da bu sayede öğreniyoruz.

Bu dönemlerin ardından özellikle Grek İskender’in imparatorluğu döneminde iyice artan ahlaki bozulmalar Serapis ve Hermes dinleriyle yola getirilmeye gayret edilmiştir. Serapis dini Romalılarca Hırisityanlığın resmileştiği Justinyen zamanına kadar (M.S.VI.yy.) varlığını sürdürmüş ve tapınak fahişeliği (kadın-erkek fahişeliği) de M.S. 10.yy. a kadar Hıristiyan dünyasında “gizli-açık” varlığını korumuştur. Yahudi Sinegolarında ve Havralarında da adı geçen medeniyetlerin etkileriyle bu kült kendisini göstermiştir.

Kutsal Bâkire Meryem de aynı dini geleneklerin yoğurduğu Yahudi dini “ilk çocuğun tapınağa adanması ilkesi” gereği tapınağa adanmış bir çocuk fahişe/bâkiredir. Tapınakta yapılan tanrı izni veya onun tarafından yapıldığından tapınak görevlileri her daim “temiz, saf, bakir ve bakiredirler.”

Ama bize öğretilen ve kabul ettirilen Yahudi, Hıristiyan tapınaklarına adanan rahibeler kesinlikle “cinsel ilişkiden münezzehtir-arınmıştır” ve asla böyle şeyler akıllarından geçmez. Tanrı insanıdırlar. İşte Meryem’i bu yönde tanımlayan ayetler;

İslam’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim de Meryem’in temizliğini, bâkireliğini “Al-i İmran Suresinde şöyle onaylamaktadır;

Ali İmran Suresi 3:35,36,37

Meryem’in “Tapınağa adanması”;

3:35. “Hani, İmran’ın karısı söyle demisti: “Rabbim, karnımdakini özgür bir biçimde sana adadım; onu benden kabul et! Kuskusuz,sen, evet sen, her şeyi duyan, her şeyi bilensin!”

3:36. Onu doğurunca -Allah onun ne doğurdugunu daha iyi bildigi halde- söyle dedi: “Rabbim, onu kız olarak doğurdum ve erkek, kız gibi değildir. Adını Meryem (Kutsal Hizmetçi) koydum onun. Onu ve soyunu, kovulmus şeytandan sana sığındırıyorum!”

3:37. Allah, onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu, Zekeriyya’nın korumasına verdi.Zekeriyya, mihrapta onun yanına her girdiginde, orada bir rızık bulur ve sorardı: “Meryem, bu sana nereden?” Meryem de “Bu, Allah katındandır; çünkü Allah diledigini hesapsızca rızıklandırır.” derdi.

Daha sonra Meryem Suresinde de İsa’ya hamile kalışı anlatılır;

MERYEM SURESİ 19:17,19,20,21

19:17- Sonra gizlenmek için ailesi ile arasına perde germişti.Ona Cebraili göndermiştik,gözüne azası düzgün tam bir insan şeklinde görünmüştü.

19:19-Cebrail “ Ben temiz bir oğul vermek için sadece Rabbinin sana gönderdiği bir elçiyim” dedi.

19:20- Meryem “Nasıl olur da iffetsiz bir kadın olmadığım halde oğlum olabilir” dedi.

19:21- “ Bu böyledir. Çünkü Rabbin “ Bu bana kolaydır, onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız” diyor. Dedi Cebrail. İş olup bitti.”

Luka İncil ‘inde de şöyle geçer;

İsa’nın doğumu önceden bildiriliyor

Luk 1:26-27 Elizabet’in hamileliğinin altıncı ayında Tanrı, melek Cebrail‘i Celile’de bulunan Nasıra adlı kente, Davut’un soyundan Yusuf adındaki adama nişanlı olan bir kıza gönderdi. Kızın adı Meryem’di.

Luk 1:28 Onun yanına giren melek, «Ey Tanrı’nın lütfuna erişen kız, selam! Rab seninledir» dedi.

Luk 1:29 Söylenenlere çok şaşıran Meryem, bu selamın ne anlama gelebileceğini düşünmeye başladı.

Luk 1:30 Ama melek ona, «Korkma Meryem» dedi, «sen Tanrı’nın lütfuna eriştin.

Luk 1:31 Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracaksın, adını İsa koyacaksın.

Luk 1:34 Meryem meleğe, «Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki» dedi.

Luk 1:35 Melek ona şöyle cevap verdi: «Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, en yüce Olan’ın gücü senin üstüne gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.

Luk 1:38 «Ben Rab’bin kuluyum» dedi Meryem, «bana dediğin gibi olsun.» Bundan sonra melek onun yanından ayrıldı.”

Meryem ana Ufo ile resmedilmiş. İtalya

Meryem ana Ufo ile resmedilmiş. İtalya

İki kutsal kitaptaki ayetlere göre de Meryem’in (Kutsal Hizmetçi demektir. Tapınak kadınlarına verilen addır.) Yahudi tapınağına adanmış olduğu ve “temiz, iffetli” olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü o aynı zamanda “Ruh’ül Kudüs’ün” yani Cebrail veya onun hizmet ettiği Yahve’nin karısıydı. Bu yüzden de yüzünde olağan insanların onun yüzünü görmeleri yasaktı. Bedeninin her hangi bir parçasının insanlarca görünmesini engelleyecek biçimde yedi kat peçe, altında on kat etek giyen, başı örtülü ama kutsal ruhun indiğinde ilişkiye hazır olması bakımından kıçında don bulunmayan, tepeden tırnağa örtülerle kaplı siyah veya beyaz bir kıyafet giyiyordu.

Peçesi aynı zamanda gözüyle insanlara nazar etmesini de engelliyordu.

Oysa Tevrat da köken olarak Babil, Asur dinlerinin bu günkü bilinen adı olan Sabilik ya da Mandean dininden türemiştir. Tapınaklara “ilk doğanların adanması kültü” de Sümer’den beri devam eden bu dine aittir.

Öyleyse Meryem’in de “tapınak fahişesi” olması gerekirdi ve iffetli-temiz” oluşu da “tanrıçanın işini yaptıklarından dolayı, onun görüntüsünde kabul edilmelerine dayanıyordu.

Bu ayetlerin gerçekliği doğruysa, geçmişi öteki kavimlerin dinlerinden oluşan Yahudi dininin tapınağındaki kadın “temiz, iffetli” olur da her birisi “saf, temiz bâkire” olan Sümer’in İnanna’sı, Babil’in İştar’ı, Hint’in Kali’si, Pers’in Anahita’sı, Grek’in Afrodit’i, Artemis’i, Roma’nın Diyanası, Mısır’ın İsis’i nasıl temiz olamıyorlardı?

Üstelik Meryem- İsa kültünün Yahudilerden binlerce yıl önce bu toplumlarda var olmalarına rağmen ve bütün arkeologji bilginlerince Hıristiyanlığa konu olan İsa-Meryem kültünün gerçek olmadığı, o dönemlerde Mısır’da var olan Serapis dininde “Anne-Çocuk” kültü gereği tanrıça İsis’in kucağında Horus’u tutan sayısız heykelinin yapıldığı artık gün gibi ortadadır.

Tanrı serapis’in de uzun saçlı İsa’ya kaynaklık teşkil ettiğine dair sayısız delil varken, Mısır’In Osiris’inin, Pers’in Mitra’sının doğum tarihleri hep 25 Aralık iken ve ağırlıklı olarak İsa mitinin “Son Yemek” kültüne kadar Mitra ile birebir uymasına rağmen, “olmayan Meryem’in bakireliği, hiç yaşamamış insan tanrı İsa’nın varlığına” nasıl inanılabilir?

“Doğrusunu Allah bilir!” Diyoruz.

Ama Tevrat, öteki kavimleri bakın nasıl ifşa ediyor;

Derrick Sherwin Bailey, “Homosexuality and the Western Christian Tradition- London 1955” adlı kitabında Tevrat Yasanın Tekrarı (Döteronomi)- 23:17 ayetinde geçen “kadeşim”   dişil adının “ rahibe (dişil) olarak hizmet eden” anlamına geldiğini savunmaktadır. Buna rağmen, Kıbrıs’tan Mezopotamya’ya kadar her yerde bunların bir de “eril” karşılıkları bulunmaktaydı.

Bu ayetlerin iki farklı İngilizce tercümesini elde edebildim;

Deuteronomy 23:17-18 warns:

“None of the daughters of Israel shall be a kedeshah, nor shall any of the sons of Israel be a kadesh. You shall not bring the hire of a prostitute (zonah) or the wages of a dog (keleb) into the house of the Lord your God to pay a vow, for both of these are an abomination to the Lord your God.”

Bu da başka İngilizcesi;

Dt 23:17 No Israelite man or woman is to become a shrine prostitute.

Dt 23:18 You must not bring the earnings of a female prostitute or of a male prostitute into the house of the LORD your God to pay any vow, because the LORD your God detests them both.

Yunan tapınağında erkek fahişeler

Yunan tapınağında erkek fahişeler

İkinci İngilizce Tevrat’ta Kadeşah, Kadeş, Keleb kelimeleri konulmamış 23:17’de “Shrine prostitute=Tapınak Fahişesi” ve 23:18’de “male prostitute=erkek fahişe” deyimi kullanılmıştır.

Ayetin Türkçesine bakalım;

Putperest Tapınaklarından Kazanılan Fuhuş Parası

Yasanın Tekrarı (deuteronomy) Bölüm 23.

Yas.23: 17 “Putperest törenlerinde fuhuş yapan İsrailli bir kadın ya
da erkek olmasın.”

Yas.23: 18 “Fuhuş yapan kadın ya da erkeğin* kazancını adak olarak
Tanrınız RAB’bin Tapınağı’na götürmeyeceksiniz. İkisi de Tanrınız
RAB’bin gözünde iğrençtir. “
*D Not 23:18 “Erkeğin”: İbranice “Köpeğin“.

İbraniler ve Fenikelilerin kayıtlarında erkek fahişelere “İbr.-keleb/ Arp.- Kelb=Köpek” deniliyordu. Belirtilen ayette geçen Zonah (dişi fahişe) ile Keleb aynı paralellikteydi.

Eyüp 36:17’de de “erkek tapınak fahişeleri” bahsi geçmektedir;

Eyüp.36: 14 “Genç yaşta ölüp giderler, Yaşamları putperest tapınaklarında fuhşu iş edinmiş erkekler arasında sona erer.”

Tevrat’ta yıldız dini tapınak fahişeliğine dair ayet çoktur;

Tevrat II. Krallar Bölüm 23.Ayet 7;

2.Kr.23: 7 Fuhuş yapan kadın ve erkekleri RAB ‘bin Tapınağı alanındaki odalarını yıktı. Kadınlar orada Aşera için kumaş dokurlardı.”

Tevrat’ın kendi dışındaki kavimlerin dini yaşamlarını aşağılaması ve suçlaması, Tevrat’ın tanrıçası olmamasına, “Tek tanrıcılığına” da bağlanamaz. Çünkü Tevrat, Suriye-Mezopotamya tarihi boyunca bölgeye hükmetmiş her milletin dayattığı dine göre defalarca düzenlenmiş bir kitaptır. Bunun en güzel örneği İbrahim’in oğlu İshak’ın çocukları mitidir.

Erman/Arman şeytanının bulunan yüz temsili

Erman/Arman şeytanının bulunan yüz temsili

İshak, Esav, Yakup miti tamamen Perslerin Zervan, Hürmüz ve Ehriman mitidir. Tek farkı, Hürmüz doğuşta “iyi, nurlu ve ahmaktır”. Ehriman rahimde gerçeği ahmak Hürmüz’den öğrenir ve rahmi yarıp “ilk doğan” olur ve iktidarı kaparken, Esav, iyi, kıllı/kirli ve saftır. Yakup, Esav’ın topuğuna tutunsa da ilk olarak doğmayı başaramaz ama annesinin ve tanrısının yardımıyla, ağabeylik hakkını, peygamberlik hakkını hile ile alır ve böylece “Nurlu, temiz ve kötü” olan Yakup İsrail soyunun babası olur. Her iki dinde de “kötünün/şeytanın hâkimiyeti” tanınmıştır.

Yani Yahudiler gerçekte doğru, adil, hak sahibi olan Esav’dan değil, Hileci, Topuk tutan şeytanı temsil eden “parlak Yakup’tan” türemişlerdir. Bu yüzden kitapları da “Hile, aldatmaca” üzerine kuruludur. Bu durumda, Grek (Hileci, yalancı) İncil’i de ona göre düzenlenmiş İslamiyet de aynı yoldadır. Gerçek tanrı yerine “şeytan’a tapınma” vardır. Çünkü Bakara 2:136. Ayet ve daha bir çok yerde Yakup kutsanır.

Ayrıca Tevrat’ta Yahudilerin defalarca “gök cisimlerine tapınılan” Sabi dinine girdiklerini ve bu yüzden olağanüstü cezalara çarptırıldıklarını anlatır. İşin aslı, Birinci Babil medeniyetinin ardından Yahudiler Asur Medeniyetinin işgaline uğramışlardır. Asurlular dayatınca isterseler yapmasınlar. Bu işgali de İkinci Babil medeniyeti takip edecek ve Yahudilerin bütün kültürleri yakılıp yıkılacak ve “70” yıl Babil’de köle yaşayacaklardır. Kurnaz Yahudi rahipleri halkına “daima bağımsız yaşamış millet duygusu” verebilmek için tarihi gerçekleri çarpıtmışlar, işgalleri “sapkınlık” olarak yorumlamışlardır. Kurnazca bir dümen değil mi?

İşte Tarihler (Chronickles);

Yahudilerin Sabi Dinine Geri Dönüşleri
Manaşşe’nin Yahuda Krallığı
(2Kr.21:1-18)

BÖLÜM 33

2.Ta.33: 1 Manaşşe on iki yaşında kral oldu ve Yeruşalim’de elli beş yıl krallık yaptı.

2.Ta.33: 2 RAB’bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı.

2.Ta.33: 3 Babası Hizkiya’nın ortadan kaldırdığı puta tapılan yerleri yeniden yaptırdı. Baallar* için sunaklar kurdu, Aşera* putları yaptı. Gök cisimlerine taparak onlara kulluk etti.

2.Ta.33: 4 RAB’bin, “Adım sonsuza dek Yeruşalim’de bulunacaktır” dediği RAB’bin Tapınağı’nda sunaklar kurdu.

2.Ta.33: 5 Tapınağın iki avlusunda gök cisimlerine tapmak için sunaklar yaptırdı.

2.Ta.33: 6 Oğullarını Ben-Hinnom Vadisi’nde ateşte kurban etti; falcılık ve büyücülük yaptı. Medyumlara, ruh çağıranlara danıştı. RAB’bin gözünde çok kötülük yaparak O’nu öfkelendirdi.

2.Ta.33: 7 Manaşşe yaptırdığı putu Tanrı’nın Tapınağı’na yerleştirdi. Oysa Tanrı tapınağa ilişkin Davut’la oğlu Süleyman’a şöyle demişti: “Bu tapınakta ve İsrail oymaklarının yaşadığı kentler arasından seçtiğim Yeruşalim’de adım sonsuza dek anılacak.”

Yahudilerin Sab dininde Öküz başlı tanrıları Molek'e bebek kurban etmeleri ve namazları. Bundan sonra ilahiler eşliğinde cinsel ayin başlar

Yahudilerin Sab dininde Öküz başlı tanrıları Molek’e bebek kurban etmeleri ve namazları. Bundan sonra ilahiler eşliğinde cinsel ayin başlar

Yahudiler, gök cisimlerine tapınırken bütün Ortadoğu kavimleri de aynı yoldaydı.

Özellikle antik çağlarda “Paflagonya” olarak da bilinen Karadeniz bölgesi boyunca bulunan Venüs tapınaklarında, evli veya bekâr olsun tapınağa ibadete getirilen kadınlar “erkek din görevlileriyle”, erkekler de “kadın din görevlileriyle” ilişkiye “ücret karşılığı” girmek zorundaydılar.

Tapınak görevlileri de “asillerden” seçilmekteydi. Özellikle Efes Bergama’daki Artemis tapınağındaki rahipler, farklıydılar, onlarda “çilekeşlik/ascetism” kavramı çok ağır şartlar koşuyordu.

Artemis’e tapınanlarda rahip seçilmek herkese açıktı, ama rahip olmak isteyen kişi, cinsel organını sokak ortasında kendisi bir kesiciyle keser, koparır ve açık olan bahçe kapılarından birinden bahçeye atardı. Şansına evde birileri varsa ona ilk yardımı yaptıktan sonra rahip adayı tapınağa götürülürdü ve böylece rahiplik yaşamına başlardı. Rahip ve rahibeler bütün bedenlerini örten siyah dikişsiz kumaşlarla örtünüyorlardı. Rahibeler yüzlerini de peçeliyorlardı.

Bu dinin tapınak kıyafetleri Hıristiyanlığa aynen geçmiştir. Halktan hiç kimse “ruhbanlar sınıfına” alınmıyordu. Ruhbanlar bu ibadet gelirlerinin dışında halktan ayrıca asker yardımıyla “vergi” de toplayabiliyorlardı. (New York’lu parlamenter tarihçi Gore Vidal- Ben Cyrus Zerdüşt’ün Torunu” adlı tarihi romanı)

Tapınak fahişeliği Sinop’ta Venüs/ Afrodit’e, Efes’te de Artemis’e “para kazandırmak” amacıyla yapılmaktaydı. Artemis’in rahipleri ise “çilekeşlikleri” gereği cinsel organlarını kestiklerinden bence kendilerini tanrıya adamış günahsızlar olarak sayılabilirler.

Çünkü cinsel organını inancı uğruna feda eden bir erkeğin girdiği tapınakta fahişelik edebilmesi için, ibadete gelen dindarlara (nasıl olacaksa) kendini becerttirmesinden başka şansı yoktur ve böyle bir iddia, o insan için düşünülebilecek en aşağı, en adi, en alçakça suçlamadır. En azından Artemis tapınağı bana cinsel sapıklıklar ve tapınak fuhuşu konusunda masum görünmektedir. Yoksa, tapınağa cinsel ilişkiye girmek amacıyla gelen “heteroseksüel erkeklerin içleri rahat olsun” diye bu fedakârlığı yaptıklarını mı düşünmeliyiz? Bu mantık da bana göre, “dindarlık” kavramına hakaretten başka bir şey değildir. Ama tarihçiler neler karalamış, arkeologlar ne sürprizler keşfettiler bunları zamanla göreceğiz.

Bütün bu bilgilere rağmen tapınak içinde yaşandığı iddia edilen fahişeliği insanlar “ibadet” amacıyla gerçekleştirmişlerdir.

Belki de gerçek anlamda “cinsel ilişki” yaşanmıyordu. Bu gün ABD’de Masonlar ve onların dalları olan bir takım dini tarikatların “insan veya hayvan kurbanı yaptıkları” iddia edilen ayinlerinde bir çeşit ruh çağırma sonucu davet edilen tanrı/ tanrıça ayin salonundaki heykele giriyor, heykel canlanıyor ve her ne oluyorsa o olan orada bu şekilde oluyordu veya dindarlar öyle olduğuna inandırılıyorlardı. Bence bu da “çağdaş” sapıklıktır. Ülkemizde yüksek sosyeteye mensup bir iş adamının oğlunun basına yansımış olan kız arkadaşını öldürmesi ve parçalayarak valiz içinde çöp konteynerine atmasıyla ortaya çıkan cinayetin, “ailece birlikte” işlendiği iddiaları yüzünden yıllarca basın bu cinayeti takip etmişti.

Amerika’da da birçok aile “kayıp evlatlarını- üyelerini” bu ayinlerde kaybettiklerini ancak yargının “devlet sırrı” gerekçesiyle tahkikat dosyalarını kapattığını anlatan sayısız kitap vitrinlerde ve internet sitelerinde yer almaktadır.

Böyle sapıklıklara Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam öncesi geçmişe sahip, iddia edilen sapıklıkların kaynağı sayılan Zerdüşt, Mitra, Grek ve Roma Mitracılığı dinleri ile karışmış olan Sabilik veya Yezidilik dinlerini esas alan Tapınak Şövalyeleri Masonları veya kökleri bu dinlere dayanan bunlara benzer bir takım gizli tarikatlar böyle sapıklıklar için uygundur. Bunlar kendilerini yaşadıkları toplumda var olan dinden gösterme işinde asırlardır ustalaştıklarından kolay saklanmaktadırlar ve yaşadıkları ülkelerde her zaman “yüksek gelire” sahip kitleler arasında yer almaktadırlar.

Sapıklıklar günümüzde de geçmişte de varsa kökleri bu inanışlardan türemişlerin soyundan gelen gizli tarikat mensupları olması olasıdır. Ama yaygın dinlerde bu tür sapıklıkların devletçe dayatılması çok zordur, imkânsızdır.

Böyle esrarlı bir bakış açısı getirildiğinde, Yahudi Tevrat’ının ağır suçlamalarından arıtılarak, eski kültlere biraz daha “saygılı” yaklaşım sergilemek olanaklı hale gelebilmektedir.

4000 yıllık Mezopotamya kabartmasında tapınakta cinsel ayin.

4000 yıllık Mezopotamya kabartmasında tapınakta cinsel ayin.

Bu bakış açısı sürdürülürse, eski kültürlerle günümüz kültürü belki barışacak ve kim bilir gerçek eski doğru din veya toplumsal adil bir felsefe de tekrar ortaya çıkabilecektir. Bu oluşum belki insanlığı “kendi kendini yok eden” saçma savaşlardan da arındırabilecektir.

Çünkü “kendinden başka bütün dinleri/mitleri” aşağılayan, suçlayan, onlara ve inananlarına “soykırımı” layık gören “ırkçı, kindar, bencil” Yahudi Tevrat’ının bakış açısının doğruluğu da tartışmalıdır.

Diğer yandan Tevrat, Yahudi olmayan toplumları “tapınak fahişelikleriyle” suçlarken Yahudilerin de bu işleri yaptıklarını, tanrılarının buyruklarını unutup bu dinlere girdiklerini ve bu yüzden Yahudilerin defalarca topraklarından sürüldüklerini, Babil’de “70” yıl esaret çektiklerini, Üzeyir (Kâtip Ezra) peygamberle Tevrat’ı yeniden yazdıklarını, ardından gene tapınak fahişeliği kültüne döndüklerini tek tek yazmaktadır.

Çünkü Yahudilere “bağımsız yaşadıklarını, Tevrat’ı bağımsızlık şartlarında yazdıklarını” anlatabilmek için bu yolu mecburen seçmiştir. Aksi halde “değiştiği sabit olan” bir din kitabının hiçbir kutsallığı kalmazdı.

Oysa Yahudilerin sapık Sabii inançlarına yönelmeleri Babil, Asur, Mısır, Pers, Grek egemenliklerinden birinden çıkıp öbürüne dâhil olmaları sonucu dayatılan yeni dinlere uyum sağlamaktır. Her gelen kavim kendi dinini dayattığından Yahudiler de sık sık inanç değiştirmişlerdir. Bunun başka açıklaması yoktur. Hatta Yahudiler Mısır’dan çıktıklarında zaten putpersttiler ve “tek tanrıcılığı” da Mısır’ın Akeneton/ Amenofis zamanından beri dayatmasıyla öğrenmeye başlamışlar, Babil sürgününde ve ardından gelen Pers İran Zerdüştlüğü ile öğrenmişlerdir. Grekler çok tanrılı dinlerini dayatınca Tevrat gene bozulmuşsa da Mısır Ptolemi Hanedanı döneminde ortaya çıkan Hermetizm ve Serapis dinleri sayesinde biraz Grek biraz Yahudi “Tek Tanrıcılığa” dönüş yapabilmişlerdir. Ptolemi hanedanının M.Ö.35’lerde yıkılmasıyla Roma nın resmi tebası olan Yahudiler Serapis dininin Roma tarafından benimsenmesiyle “Tek Tanrıcı” kültürlerini koruyabilmişlerdir.

Bildik tanımlamaların dışında farklı bir bakış sergileyen aşağıdaki yazı, Ortadoğu ve doğu medeniyetlerinin “Irkçı Tevrat” ile başlayan, 19ncu ve 20nci yüzyıllardan beri süren arkeolojik kazılardan çıkartılan belgelerin özellikle “Mason/Yahudi/ Hıristiyan” dindarlarından oluşan filologların “Tevrat’ı esas alan yanlı” tercümeleriyle süren “aşağılanmalarına” ılımlı bir yaklaşım sergilemektedir.

Bir başka açıdan bakıldığında da bu yazının yazarı sanki birinden zılgıt yedikten sonra “ılımlı” yorumlamak zorunda kalmış havası vermektedir.

KUTSAL FAHİŞELER

Johanna H.Stuckey’in yazısı.

“”1941’de Beatrice Brooks’un yazdığına göre (S.231), Mezopotamya, Suriye ve Kenan bölgesi nüfuslarının inanılamayacak derecede yüksek bir oranı “geçinmek ya da dini amaçlı” fahişelerden oluşmaktaydı.

Çoğunlukla erkek bilginlerin yazdıklarından çıkardığı sonuçlar değerlendirdiğinde, “kutsal, kült ve tapınak fahişeliği” kavramının soru sorulmaksızın kabul edildiğini belirtmektedir. Dişi tapınak görevlileri, “tapınaklara ödenen ücret karşılığında” sürekli olarak cinsel ilişkilere girmekteydiler. Mezopotamya’nın aşk ve cinsellik tanrıçası İştar/ İnanna’nın “dişi müritleri” doğrudan böyle bir şüphe ile ilişkilidirler (Assante 1998.6). Yakın zamanlara kadar âlimlerin çoğu bu görüşe bağlıydılar ve bazıları da öyleydiler.

Bir temsili resimde İnanna

Bir temsili resimde İnanna

On dokuzuncu yüzyılda âlimler Mezopotamya’nın “saf ve ilkel cinsel ilişki özgürlüğünün” yatağı olduğunu düşündüler (Assante 1998.6). İşin kötüsü, “Antropolojinin Yeni Müritleri” ’nin üyelerinden Sör James Frazer ünlü Golden Bough (Altın Dal)’unda, “Bereket Kültünün” toplu olarak yapılan cinsel ayinlerin zevklerini okuyucularıyla paylaştı (Assante 2003:22,24-Oden 2000:136,138).

Sonuç olarak âlimler arasında tutulan kült Bereket Kültüydü (Stuckey 2005:32,44- Assante 2003-24,25-Lambert 1992:136).

“Kutsal Fahişe Kültü” kavramıyla ilişkili olan eski kaynaklar; İbrani İncil’i, Grek Heredot’un yazıları (M.Ö..ca.480-ca.425), Strabo (M.Ö. ca.64,19 CE) ve Lucian (M.Ö.ca.115-ca.200) ve erken Hıristiyan kilise adamları. Sonraki yazarları kuvvetli şekilde etkilediler (Oden 2000:140,147-Assante 1998:8-Henshaw 1994:225,228-Yamauchi 1973:216)

Heredot, bir kadının, “kucağına atılan bir küçük gümüş para” karşılığında İştar/Afrodit tapınağının yakınında “yaşamında bir kereliğine olsa bile” bir yabancıyla cinsel ilişkiye girmesini” bütünüyle ayıp olarak tanımladı (Heredotus 1983:121,122,-I.199). Benzer olarak Lucian, Adonis’e yas tutması için başını kazıtmakla cezalandırılan bir kadının, Astarte/Afrodit’e bağışlanmak üzere, bir yabancıyla para karşılığında yaşamında bir kez cinsel ilişkiye zorlanmasını, kadının “kadınlığının pazara çıkarılması” olarak tanımlamıştır (1976:13,15).

Afrodit

Afrodit

Hıristiyan yazarlar putperestlerin, Afrodit’in onuruna, “evlilik öncesi cinsel ilişki ayinlerini” ve “fahişelik kültünü” hoş görmekle suçlamışlardır (Oden 2000:142,144).

Eski Orta Akdeniz bölgesinde “toprağın doğurganlığını uzatmakla” ilgili çok sayıda ayinler yapılmakta olduğu doğrudur. Erken Mezopotamya’da örneğin “kutsal fahişeliği” gerektiren “kutsal evlilik” ayinlerinin merkezi bereket üzerineydi.

İngiliz Webster Sözlüğü, Fahişeliği başlangıçta “para karşılığı cinsel ilişkiye giren kadın, fahişe, orospu” ikinci olarak da “para için cinsel ilişkiye giren adam/erkek” olarak tanımlamaktadır (1996:1553). Bilginlere göre, “Külte dayalı fahişelik, muhtemelen bereket tanrı veya tanrıçasına kazancını bağışlayan, bereket tanrı-ça-sının inananları olan erkek veya dişi gerektiren bir uygulamadır.

“Kutsal Evlilik” ayini, Kral’ın tapınak fahişesi ile cinsel ilişkiye girdiği özellikle Mezopotamya bölgesine ait uygulamalardır (Yamauchi:1973:213)

Bilginler, cinsellik için yapılan ödemeye veya ayine özen göstermediler (Cooper Frothcoming). Her nasılsa, karşılığında para ödendiğinde, tapınaktaki cinsel ayin ” fuhuş” olarak kabul edilmiyordu (Lambert 1992:136). Hatta, tercihen “ibadet” olarak kabul görüyordu.

İbrani İncil’inde “Dişil tekil kelimeler-Qedeşah/Kedeşah ve çoğul-Qedeşot/Kedeşot” (Dişil fahişelik) ve Qadeş/Kadeşim (Erkek tekil-erkek çoğul fahişelik) kelimeleri olağan olarak “kutsal veya fahişe kültü” anlamında çevrilmiştir. (Dişil tekil kelime olan “Kadeşah “ ve çoğulu “Kadeşot” “dişi/kadın fahişeliğini temsil ederken “Tekil erkek kelime “Kadeş” ve çoğulu “Kadeşim” ise (Luti Erkek fahişeliği) ifade etmektedir.)

Bu dört kelime İbrani İncilinde (Tevrat) sıklıkla karşımıza çıkmazlar (Heenshaw 1994:218,221). Kelimenin kökü olan “QDŞ” ayırmak ve kutsanmış anlamlarına gelir(Brown, Driver ve Briggs 1978 (1953) 871-874). Terimlerin çoğu Tevrat’ın ilk beş kitabında Krallar ve Tarihler bölümlerinde ortaya çıkmaktadır ve özellikle, Kenan halklarının dinlerini, milliyetçi, hilafçı, kınayıcı bakışlarla yermektedirler (Oden 2000:131,132-Olyan 1988:3).

“Kutsal fahişelik” farz edildiği gibi ortaya çıkmadı ama “bereket kültü” içinde, Tevrat’ta geçen “kutsal/kutsanmış kadın” olan “fahişe” Zonah (Kadın-erkek fahişelere verilen ad. Zina’nın İbranicesi) ile kesinlikle oldu ve yaşandı (Bird 1989:76).

Bu yüzden kültün “kadeşah” adlı icracıları Kenan’da önemliydiler (Heenshaw 1994: 235,236). Aksi halde Tevrat niye böyle kadınların itibarlarını sarssın? Kenan dinlerinde bunların işlevleri tam olarak bilinmiyor ama muhtemelen “rahibe” olan bu kadınlar “kutsanmış kadınlardı”.

Eski Sami dillerinin konuşulduğu Ugarit şehri kazılarından çıkan tabletler tercüme edilmeye başlanıldığında, ortaya çıkartılan Ugarit dininin Tevrat’ın aşağıladığı Kenan halkı dini olduğu hemen ortaya çıkıvermişti. Tabletlerin binlercesi M.Ö. 1300-1200’lere yani geç Bronz Çağına denk geliyordu (Astor-1981:4) ve içerikleri arasında tanrılar listeleri, sunular (adaklar), dini görevliler de yer almaktaydı (del Olmo Lete 1999- de Tarragon 1980). Rahiplere ait metinlerdeki kelimelerin hiç birisi köken olarak “dişil kelime” değildi (de Tarragon 1980:7,8,139 ff) ama, İngilizcede “eril” bir kelime ne kadar “dişil” içerik barındırıyorsa onlarda da o kadar “kadın” içeriği bulunuyordu.

“Kdşm” kök kelimesi “Kutsanmış Olan”, “Khnm” kök kelimesi de “rahip” anlamında olup, tapınak görevlilerine atıf yapmaktadırlar (Henshaw 1994:222,225-de Tarragon 1980:134,141-Yamauchi: 1973:219).

“Kdşm” yüksek konuma sahip, evlenebilen, aile kurabilen ve öteki görevlileri tutabilendir (de Tarragon 1980:141). “Kdşm” nin ayinsel rolünde “cinsellik” yoktur ne de “Ugarit’teki “Kutsal Fahişe’nin” cinsel ilişkisine kanıt vardır (de Tarragon 1980:139,14-Yamauchi 1973:219).

Mezopotamya listelerinde Sami kelimesi olan “Karimtu/ Kerimtu” genellikle “fahişe” olarak çevrilmektedir ve yazılmaktadır ya da “dişil kişiliğe” sahip dini görevliye hitap eden bir başlık olarak kullanılır. Sonuç olarak sonradan bozulmuştur (Assante 1998:11). Bu yüzden sadece “Kadiştu” kelimesi değil “dişil kült rütbeleri” de “kutsal veya tapınak fahişesi” olarak çevrilmiştir (Assante 2003:32).

Mezopotamya Sami rütbeleri olan “Naditu, Kadiştu, Entu” gibi sıfatlar “Tapınak Fahişesi” olarak tercüme edilmektedir (Oden 2000:148,150-Assante 1998:9-Lambert 1992:137,141).

Genellikle “Naditu” rütbesi, “temiz, kutsal“ olduğu umulan “yüksek dereceli kadın rahibeler” için kullanılmaktadır (Assante 1998:38,39-Henshaw 1994:192-195).

Eski Babil’de Sippar’da M.Ö.1880-1550’lerde kraliyet üyeleri olan asil kadınları ifade etmekteydi (Harris 1960;109,123). “Naditu” nun görevleri arasında cinsel ayin yapmak olduğuna dair” bir kanıt yoktur (Oden 2000:148). “Kadiştu” rütbesi “kutsal, kutsanmış veya ayrılmış kadın” anlamına gelmekte ve İbranice “Kedeşah” ile aynı kökten gelen bir sıfattır (Assante 1998:44,45-Henshaw 1994:207,213).

Bilginlerin sonradan dikkatle incelemeleri sonucu,” Kadiştu’nun” “Fahişe Kültü” ile bağının açık olmadığı kanaatine varmışlardır (Oden 2000:149). Aslında Mezopotamya rahibelerinin birisi hariç çoğunluğunun “temiz ve iffetli” oldukları umulmaktadır.

Tek hariç olanı, Sümerlilerin Nin Dingir (Hanım Tanrı-ça veya Tanrıça Hanım) adıyla çağırdıkları “Entu” olmalıdır (Henshaw 1994:47-Frayne 1985:14). Eğer “Kutsal Evlilik Ayini” insanların katılımını gerektiriyorsa bu ayinde rahibe İnanna’nın kral ile cinsel ilişkiye girdiği ayin olmalıdır. “Entu” her ne kadar yüksek konuma sahipse de (Henshaw 1994:46) Mezopotamya hukuk kodlarına göre “katı ahlaki ilkelere” bağlı kalmak zorundadır (Hooks 1985:13). O (kadın) her neyse odur ve fahişe değildir.

Belirli bir dönem Mezopotamya’da “Kutsal Evlilik” bereket ayinlerinin en önemlisiydi (Frayne 1985:6)

Sonuç olarak ayinler Kralın katılımıyla her ne şekle girdiyse de sonunda “İnanna’nın değer biçilemeyen bereket gücü ve kudretini”   Dumuzi’nin damatlığına dayanan eşi olarak paylaşmaktadır. (Kramer 1969:57)

Ne yazık ki hiçbir metin bize heykellerin, insanların ve ayinlere katılanların tapınakta ve ayinin olduğu yatak odasında olanlar hakkında bilgi vermemektedir (Hook 1985:29). Her nasılsa Douglas Frayne, ikna edici bir metni tartışıyor ve ayine katılanlar “insan ve Nin.Dingir/Entu” ’dur diyor (Frayne 1985:14).

“Kutsal Evlilik” ayininde gerekli olanlar içinde “dişi katılımcılar” kimlikleri gizlenmiş ve daima “İnanna” adıyla çağırılmışlardır (Sefati 1998:305).

Bu ayinlerin “dişi katılımcılarının” sadece İnanna olması yüzünden bence şaşırtıcı değildir. Önerim şudur ki, Nin Dingir/Entu bir medyumdu. Eğitilerek geliştirdiği yetenekleriyle transa giriyordu ve İnanna’nın bedenini alıyordu. Böylece tanrıça ayinin ortasında yer alıyordu. Kral da büyük veya küçük ölçüde Dumuzi ile bedenini benzeştiriyordu.

Bir medyumun bedeni, vecd halindeyken olumlu anlamda içinde bulunduğu gruba, ilişki kurduğu varlıklarla ilgili yani bağlantı kurduğu kişilerin ruhlarından bilgiler verebilir (Paper 1995:87).

İbrani Tevrat’ında (Samuel I. 28:7-25) geçen Endor’un Büyücüsü, muhtemelen bir medyumdu ve Diyonisus’un müridi Maenad ve Delfi’nin konuştuğu Apollo gibi “kâhin” rahiplerdi (Kramer 1989:49).

Bu günün medyumları örneğin Çinli, Koreli, Afrikalı ve Hıristiyan Afrikalı Amerikalılardır (Paper 1997:95,104,222, 226, 303- Sered 1994:181,193). İlginç olarak günümüz medyumları hep dişilerden oluşmaktadır (Paper 1997:95)

Eski Mezopotamya’da öteki kültürlerde olduğu gibi peygamberler ve kâhinler (görücüler) vardı (Westenholz 2004:295). Bunların birçoğu trans/vecd haline geçiyorlardı. Vecd gerektiren dini görevlerinde her yerde olduğu gibi vecde geliyorlardı (Paper forthcaming). Özel olarak adlandırılan “Kutsal Evlilik” ayinindeki İnanna’nın bedeninin, dindar, gönüllü vecde gelmiş rahibelerce kullanılması ve “fahişe kültü” olmaması bana hiç şaşırtıcı gelmemektedir.

Aksi halde tanrıçanın seçtiği biri olduğu için büyük saygı görmesi ve yüksek bir mertebesinin olması gerekirdi.

Sonuç olarak ayine katılan “dişi katılımcı insanın kimliği” uygunsuzdur. O İnanna’dır.

Trajik olarak çağdaş bilginlerden birisi şöyle demektedir; “Eski çağlarda cinsel ilişki gerektirmeyen kadın kültünü, hayal edebilme konusunda bilim, bilginlerden çok çekmiştir” (Gruber 1986:138). Her nasılsa eski bilginler kayıtları hızlı düz tutanlardı.

Eski rahibeler ayinlerde cinsel ilişkiye girmek için tapınaklarına yardım amacıyla eğer para, bağışlar aldıysalar, onlar fahişe değillerdi ve sadece tanrılarına ibadet eden müritlerdi.””

Türkçe’ye Çeviren ve zenginleştiren;

Alaeddin Yavuz

İRAN VE IRAK’TA SABİLER

(ŞUBBALAR-Suya Daldırılanlar)

The Mandaeans of Iraq and Iran: Their Cults, Customs, Magic Legends, and …

Kitabın Adı;

Irak ve İran Sabileri: Kültleri, Gelenekleri, Büyü Efsaneleri ve Ötekileri…

Yazarlar;

Lady Ethel Stefana Drower,Ethel Stefana Drower,Jorunn Jacobsen Buckley

Önemli açıklama; Kısa tarihçe kısmında yukarıda adı verilen kaynaktan yapılan tercümeler ile diğer kaynaklardan edindiğim ve bloglarımda yayınladığım bilgilerden aklımda kalan önemli konuları da eklediğimden yazı tercüme-derleme bir karakter kazanmıştır.

Ürdün’de Yahudilerle birlikte yaşayan ve M.S. 2’nci yüzyılda Irak’a göç ettirilen, buradan İran ve Urfa Harran bölgelerine yerleşen bu inanç sahiplerine “Harran Sabileri” ya da Manday/ Mandiler (İng.Mandean) denilirler.

Sabiler Nastourious (Nasturi) İncil’ini benimsediler. Bizans’ın Grek İncil’ini ret eden Sabi Arap ve Ermeni Süryaniler üzerinde 12’nci yüzyıla kadar süren soykırımları karşısında bu gün kullandıkları “Ginza di Rabba” Büyük Hazine ya da “Öğretmen Za Cini” Kitabını yazdılar. Halen bu kitabı okumaktadırlar.

Theophilus G. Pinches LL.D, Babil ve Asur Dinleri adlı makalesinde Sabilerin baş tanrıları olan Ay Tanrısı Sin’in adlarından birisi de “En-zu ve An-Zu’dur”, “Aklın Tanrısı” demektir der. Aynı makalede En-zu veya An-Zu’nun kuş şeklinde şeytan olduğu da yazılıdır. Ülkemiz Urfa’da bulunan Harran Sabilerine ait bir buluntuda Sin’e oturarak ibadet eden (Namaz) iki rahip heykelinden de bahseder.

Rabba-Rab Grek Tevrat’ında “Öğretmen” olarak geçer ve İsa peygamberin adıdır. İslâm’da ise “RAB” her şeye sahip olan Allah’tır. Bu durumda “GİNZA Dİ RABBA” adını “Öğretmen Cin ZA” olarak da çevirebiliriz.   “Her şeyin sahibi ve öğretmeni Za/Sin Cin’i” de demek doğru olacaktır. Zaten bu dinin temeli şeytan ibadetidir. Şeytanların insanlara yardımcı olanlarına Can/Cin, kötülük edenlerine de şeytan denilir. Sabi Gnostikleri (Bilinircileri/Arifleri) de bilgi almak için cin şeytan ayırmazlar. Hepsine dua okurlar ve kurban keserler.

Latince “Gnostism” olarak bilinen, cinlere ve şeytanlara yalvararak onlardan gizli bilgileri vahiy yoluyla veya ilahiler ve müzik eşliğinde yaptıkları cin-ruh çağırma ayinleriyle çağırdıkları ruhun girdiği bedende birebir sorular sorarak geçmiş, gelecek ve iç yüzünü merak ettikleri sorup öğrenmeye dayalı bir inanıştır. Kendilerine bilgi veren veya verecek ehliyette olmayan cin ve şeytanları memnun etmek için de tahıl adakları, tütsü yakma, hayvan ve insan kurban etme gelenekleri vardır.

Okuryazarlığı ancak Ganzibra adını verdikleri usta rahipleri/büyücüleri cin ve şeytanlardan öğrendiklerinden onlar bilirler. Onların dışındakilere okuryazarlık yasaktır. Her vadinin, vahanın bir cini olduğuna inanırlardı. Kervanlarıyla veya yolculukları esnasında konakladıklarında “Ey bu vadinin cini, buradan beni sağ çıkarırsan sana kurban adıyorum!” diyerek adakta bulunurlar ve sağ çıkarlarsa, evlerine ulaştıklarında adak kurbanlarını keserlerdi. Yemenli Sabiler, dağlarda ve çöllerde altın ve gümüş kuyumculuğu yapan, ipekli giyinen Abkari cinlerine tapıyorlardı. (Elmalılı Hamdi Yazır Kuran Cin Suresi 56. Ayet tefsiri) Bu gün bile Yemen’de “Abkari” adı yaygın olan bir addır. Sabi dininde gümüş madeni Ay Tanrısı Sin’i ve Ay’ı, altının da Güneş tanrısı Şemiş/Şems’i temsil ettiğine inandıklarından büyü/simya işlerinde bu iki maden çok önemlidir. Sabilerin ve onlarla benzer inançta olan Gnostik Yahudilerin ülkemizde ve yurt dışında altın ve gümüş kuyumculuğu yapmalarının nedeni bu dine dayanır.

Harran Sabileri, M.S. 38 yılında Hıristiyan olduklarını, kutsal kitaplarını bu tarihte yazdıklarını iddia ederler.

Harran ve Yemen Sabileri, tarih boyunca Babil, Asur, Kalde, Akad, Mısır, İran ve Grek dinlerinden etkilendiler. Aslında Grek dinleri İran Mihriliği, Zervaniliği, Zerdüştlüğü ile Sümer, Babil-Asur dinlerinin harmanı olan Sabilik dininin Yunanlılarca millileştirilmiş halinden başka şey değildi.

Tapınaklarında kadın ve erkek rahibeleri gelir sağlamak için yabancılara fuhuş amaçlı satan Grekler de bu işi Sümer, Babil-Asurlarından ziyade Sabilerden öğrenmişlerdi. Çünkü Grekler de “Yıldız İbadeti” temelinde bir dine sahipti ve ilk yedi gök cisminin “Tanrıların Şekillenmiş Halleri” olduğuna inanıyorlardı. Tapınaklarda ille de erkeklerin ayini yürüten “Baş Rahip” olacağına dair bir kuralları yoktu. Yunanistan’dan Arabistan’a kadar Bereket Ayinlerinde yapılan “Ruh Çağırma ve Tanrının ruhu ile cinsel birleşmeye girme” ayinlerini yürüten kadın kâhinler çoktu.

Jorunn Jacobsen Buckley, “The Evidence For Women Priest İn Mandeans” (Sabilerde Kadın Rahipliğinin Kanıtı) adlı kitabının tanıtım bölümünde “Kadın Baş Rahipliği” konusunda şunları yazmıştır;

“…Kadınlar, kitap kopyalayıcılar (Yazıcılar), kütüphane sahibi ve kitap sahibi olabildikleri gibi rahibe (Papaz, keşiş anlamında) de olabilmektedirler. Elyazmaları olan Maşbutalarda (Vaftizle ilgili) kadınların Baş Rahip görevinde rahibe olduklarını göstermek için kadınların adlarıyla belirtilmeleri gereği duyulmamış ve hâkim olan adlar kullanılmıştır. Bundan başka kendi yararına bir yazmadan metin kopyalayan kadın, sözgelişi onu destekleyen kanıt olmadıkça rahibe değildir. Ama rahiplerin soyağaçlarını gösteren kayıtlar incelendiğince açıkça yazıcı ve rahip kadınlara rastlanılmaktadır.

Sabilerin adları anneleri ve babalarına göre tayin edilmektedir. Nadiren de “kızın/erkeğin anası” şeklinde ad almaları da vardır. Örneğin “Maşbuta” adı kayıtlarında geçmektedir. Geleneksel olan adlarını çoğunlukla baba tarafından kan bağını gösteren babanın adına eklenen “-nin oğlu” eki takip eder. Bazen yazıtlarında soyu başlatanın erkek veya kadınlığına bakılmaksızın “-nin kızı” tanımlamasına da rastlanmaktadır. Temiz soydan geliyorsa dişi de olsa “Başrahip” olabilmektedir…”

Süryanilerde Irkçılık;

Dina Ripsmaneylon‘un “The Hereafter in the Gnostik Religion” adlı doktora tezinde, Nag Hammadi metinleri ve Hıristiyanlığın Gnostik kökenleri üzerine yaptığı çalışmada Gnostiklerin yani Sabilerin ve onlardan doğan dinler olan Yahudilik ile Hıristiyanlığın bazı mezheplerininÜstün Irkçı” olduklarını belirtmiştir.

“…Valentinciler, Basilidyalılar ya da Simonyalılar gibi Gnostikler (Bilgiyi şeytandan, cinden alanlar) NHL’ de kendilerine çeşitli atıflar yaparlar. Benzer olarak kendilerini, “seçilmiş”, “seçkin” ya da “ışığın çocukları (oğulları)” gibi mezheplerinin terimleriyle tanımlarlar. Kökenlerinin “değişmeyen evrenden” olduğuna, dünyevi elementlerden muaf olduklarına böylece “daha üstün insan” olduklarını iddia ederler. Kurt Rodolph’a göre onlar “kendilerini başlangıçtaki ilk nesil” ya da “insanlığın seçkinleri” olarak tanımlar…” Kısaca, kitaplarında da geçtiği gibi Sabi olmak için Sabi doğmak gerekir.

Dinlerinin Belirgin İlkeleri;

Eskinin “Tapınak Fahişeliği Kültü” inananları, günümüzün “Yahya’nın Sahte Hıristiyanları” olan Sabilerin dinleri hakkında, E.S. Dower’ın kitabından bilgi vermeye geçelim;

Sabilerin usta rahipleri olan, tanrıları şeytan tarafından okuryazarlığı öğrendiğine inanılan Ganzibralar (Ganzivra, Ganzuvra yazılır.) dışındaki ruhbanları dâhil halktan Sabilere okuryazarlık yasaktır. Harran ve Irak Sabilerini tanımlayan adları olan Manday (Mandai) ve Mandiler (Mandean ) adlarının kökeni olan kelime “Manda” , öğrenmek, bilgi, tanrı, cin veya şeytan gibi varlıklarca öğretilen bilgilerden oluşan   okuryazarlık hali (Lat.Gnosis) anlamlarına gelir. Mandi olarak telaffuz edildiğinde havuzu da içine alınan ilahi kuşatmayı ifade eden “(sazdan) Bimanda=Bit manda=kulübe kültünü” ifade eder.

İran peygamberi Zerdüşt (M.Ö.4.yy.) Sabilerin Harran mezhebi için; “Onların, gün doğumu- fecir, öğle ve gün batımı-akşam olmak üzere günde üç vakit namazları vardır.” Demektedir.

“Din adamları arınma ve yıkama (vaftiz) işinde önceliğe sahiptirler. Hatta onlar da kirlendiklerinde yıkanırlar. Görevlerini yaparken yapılması emredilmedikçe kendilerini sünnet etmezler. Kadınlar hakkındaki düzenlemeleri ve kirlenmeye bağlı olarak cezalandırmaları Müslümanlarda ve Tevrat’ta geçtiği gibidir.”

El Biruni (M.S. 11.yy.),Büyük Kurus ve ardılı Artakzerkses zamanlarında özgürlüklerine kavuşan ve Babil’den Kudüs’e dönen Yahudilerden Babil’de kalan Yahudi kabilelerinin gerçek Sabiler olduklarına işaret etmiştir. Yahudilerin kalıntıları olan bu Sabiler Yahudilik ile büyücü Sabi dinlerini karıştırmışlardır.

Chwolson anıtsal kitabında Sabiler hakkında, önceleri açıkça gezegenlere tapınan Harranilerin Sabilerle dini birlikteliklerinin olmadığını, tekrar gök cisimlerine tapınmaya başladıklarından eziyet gördüklerini yazar.

Aşağı Irak Sabileri Şubbalar veya Mandayların Mısır dönemleri hakkında yazan bir Arap yazar onları “yıldız ibadetçileri” olarak tanımlamıştır.

Mandayların rahipleri arasında bozgunculuk yaparak Müslümanların hoşgörülerini istismar ettiği için kızgınlığa neden olduklarını yazar. Yapılan yasal işlemler arasında Ganzibra’nın (başrahip), “yıldızlara/gezegenlere tapınmadıklarını” ispat etmesi için Ginza Rabba kitabının tercüme edilmiş haliyle birlikte, silahlı askerler eşliğinde Bağdat’a yollandığı anlatılır. (Mahkemeye götürdüğü kutsal kitaplar arasında Divan Abatur ve Draşa d Yahya’dan satırlar içeren yazıları götürmesinin olanağı yoktur.)

Gerçekte, Sabiler göksel cisimlere tapınmıyorlardı. Fakat yıldızlar ile gezegenlerin Işık Kralının (Melka d Nura) (Nur Melik’i/Meleği/Cini) alt derecedeki ruhani hizmetkârları, itâatçileri olduklarını ve yakıştırılmış ilkeleri olduklarına ve yaşayan insanların kaderlerinin onlar tarafından belirlendiğine inanıyorlardı.

Üç türlü vaftizleri vardır, birisi Ganzibralar ve öteki rahipler tarafından Dicle ve Fırat nehirlerinin sularına daldırılarak yapılan her Sabi’ye en az bir kez yapılması gereken vaftiz (yıkanma) olup muhtemelen Hintlilerin Ganj nehrindeki vaftiz kültünden alınmış görünmektedir.

Ötekileri ise her hangi bir nedenle bir ölüye dokunma, küfür etme ya da cinsel ilişki sonrası oluşan cenabetlik halinden kurtulmak için akarsuda aldıkları boy abdestidir.

Vaftiz edilmiş, arınmış olan Sabilere “Hellali” (Helal, temiz olan) adını verirler. İslâm’da yenilmesi uygun görülen yiyecekleri tanımlayan “Helâl” kelimesinin kökeni Sabi dinidir.

Tapındıkları dev cin veya şeytanlarına Deyvi, Deyv derler. Günahların veya kötü olan şeylerin bulaşmasını önlediğine inandıkları Gdada adını verdikleri beyaz bir elbise giyerler. “Himyana” adını verdikleri bir kuşağı bu elbiselerinin üzerine bellerine bağlarlar. Ayinlerde de bu kuşak kullanılır. Burzinga adlı sarık ile erkekler başlarını örterler. Çünkü Hıristiyanlığa havarilerin başında “Nur Halesi” temsili olarak, İslâmiyet’e de sarık (Türban) kıyafeti şeklinde geçen bu Sarığın kökeni dini kitaplarındaki önemini şimdi göreceksiniz.

Kadınları yüzleri görünecek, boyun altları kapalı şekilde başlarından topuklarına kadar beyaz elbiseler giyerler. Tapınak rahibeleri yüzlerini de kapatan çarşaf-peçe veya burka giyerler. Kadın veya genç kızlarının alışveriş için dışarı çıkmalarını hoş görmezler. Çıkarsa çarşaf-peçe veya burka giymelidirler.

Çekirdeksiz kuru üzümden veya beyaz üzümden sıkılarak elde edilmiş “Hamra” adını verdikleri içkileri vardır.

Her Sabinin iki adı vardır. Birisi burçlara atfen konulmuş Malb(V)aşa ötekisi de sözel anlamı olan “lakap” yani takma adıdır.

ırak Sabilerinin Fırat nehrinde vaftizleri

ırak Sabilerinin Fırat nehrinde vaftizleri

Malbaşa olan adın her harfinin sayısal değeri olmalıdır ve kişinin doğduğu ayı, günü, saati Zodyak/Burç/Çark-ı Felek çemberinde gösterecek şekilde konulur. Bazı hallerde güne işaret edilmediği de olur. Adın harflerinin sayısal değerlerinden çocuğun annesinin adı elde edilir.

Örnek olarak, 1935 yılında, Evvel Gita (04 Şubat) ayında saat sabahın 11.00’inde doğmuş bir erkek çocuğunu düşünelim. Annesinin adı Şaret olsun (Sayısal değeri 2’dir). Evvel Gita’nın işareti Arya’dır (Koç). Çemberde Arya’dan saymaya başlanır ve doğum saati olan “11” saat bize Sartana’yı verir. Sayısal değeri “4” tür. Annenin sayısal değeri “2” ydi. 4-2=2 Çocuğun adı sayısal değeri “2” olan adlardan Zehrun olur. Bu yüzden çocuğun tam malbaşası “Zehrun bar Şaret” olur ve bu ad Şartana’nın işareti olan “4” sayı da ilave eder.

Danışılan rahiplerin başvurdukları yıldız kitabı olan el yazması Sfal Malbaşa “Burç Kitabı” dır. Sabiler, “Hibil Ziba Âdem Pagra’ya Sfal Malbaşa’yı olacak olayları önceden görebilmesi için verdi” Derler.

Olacak olayları önceden görmek için rahip olmaya gerek yoktur. Göklerdeki bulutları, kuşları, ay tutulmalarını gözleyip yorumlayabilen herkes kehanette bulunabilir. Örnek olarak ay tutulmasına yapılan yorumlarda ayın üstünde kandan bahsedilirse savaşa ve katliamlara delil

olduğu söylenir. Ancak bu tür olaylarda sağlam kehanetlerde bulunabilme yeteneğine sahip olabilmek için ailede kehanette bulunan rahip olması önemlidir.

Mandayların çoğu çocuklarına ad koymaktan, onları okula göndermeye, başlayacakları bir iş için uğurlu günlerinin hangisi olduğunu anlamak için rahiplere danışırlar.

Adların çoğunun kutsal kitaplardan seçilmesine özen gösterilir. Örneğin Yasmen (Yasemin) gibi.

Evlilik;

Evlenecek çiftler, her şeyden önce Sabi olmaları şartıyla, “Peysak” adı verilen tapınak görevlerinden ayrılmış ama işleri sadece gelin adaylarının “bekâretlerine bakmak” olan iki kadın tarafından gelin adayının bekâretinden geleneklere göre görme ve yoklama şeklinde emin olmalarından sonra evlilik ayinlerine geçilir.

Akarsu kenarına inşa edilmiş “Cemali” adını verdikleri çatısı beş köşeli sazdan kulübeler önünde Ganzibralar tarafından defne yaprağından yapılan çelengin (Klila, Mirtıl) başlarına dualar –ilahiler eşliğinde geçirilerek kulübeye sokulmaları şeklinde dini nikâhları kıyılır ve vaftiz edilirler. Kutsal içki kaplarını (Kapsa) ve orta dereceli rahipler kutsal ekmeklerini (Lofani) sağ elleriyle alarak yerler. Ölülerin arkasından yapıp dağıttıkları ekmeğe Fatıra (hareket etmiş/gitmiş, göçmüş) adı verilir (Müslümanlar yağda kızartılmış hamurdan Lokma veya yağda kavrulmuş undan şekerle karıştırılan helva dağıtırlar. A. Yavuz).

Ayrıca aynı gerekçeyle “Şa” adını verdikleri yuvarlak, silindiri andıran erkek cinsel organı şeklinde görünen bir ekmek te yerler.

Şerife” adını verdikleri saz kulübeleri de vardır.

Ayinleri yürüten rahipler topluluğuna Marnya adı verilir.

Bu gün Irak’ta azınlık olarak görünen çeşitli ırki ve dini gruplar vardır. Bunların içinden kendilerini kendi dinlerinden olanlarla evlenmeye zorlayan, uymayanları dışlayanları da vardır.

Bunlar özellikle Yahudiler, Yezidilerdir ve Sabiler (Şubbalar) dır. Bunların sonuncusu olanlar ise diğer inançtan olanlarca etrafları çevrilmiş bir avuç bir topluluktur. Bunlar asla diğer inançlarda olanlarla karışmazlar, içlerine almazlar, sıkı fıkı olmazlar. Bir Şubba dışardaki ırktan birisiyle evlenirse tarikat onu otomatik olarak terk eder.

Şubba adının tekili “Şubbi” dir. Şubba çoğuludur. Şubba, “suya daldırılarak vaftiz edilen, günahlarından, kötülüklerden arınmış Sabi demektir. Şubba, Maniheizm dininin kurucusu Muhtesile’nin doğduğu şehirdir. İnsanlar genellikle bu adı tercih etseler de resmi olarak kendilerine “Manday” ya da Mandeanlar adını verirler.

Arap yazarlar çoğunlukla Mani dini ile olan benzerliklerinden dolayı Sabilerin Majus veya Magian (büyücü) olduklarını ileri sürerler. Doğuya seyahat eden batılı gezginler onları “Yahya’nın Hıristiyanları (Saint Jean=Sen Can=Sincan)” olarak anarlar. I. Dünya savaşında bölgeyi ele geçiren Avrupalılar onları “Gümüş işçileri” olarak tanımışlardır.

Siyasi açıdan cazibesi olmayan bu barışsever insanların hakkındaki kayıtlar eski İslâm halifeliği dönemine kadar gider. Başlıca merkezleri olan Şubba Marş bölgesinde Dicle ve Fırat nehirlerinin ulaştığı yer olan Amara, Nasuriye, Basra şehirlerinin arasında Kurna nehri ile Kalat Salih, Halfaya, Suk aş Şuyuk kavşağındaki güney Irak’tadır.

Bunların bir grupları da kuzey Irak’ta Kut, Bağdat, Divaniye, Kerkük ve Musul’da bulunmaktadır. Şubba sanatkârlarının ustaları da Beyrut, Şam İskenderiye’de gümüş dükkânları işletmektedirler.

İran’da Kuzistan sayılı merkezlerinin olduğu yer iken Karun nehrinin yamaçlarınca uzanan Ahvaz, Muhammerah gibi yerlerde sayıları azalmaktadır. Irak’taki gibi de görkemli yaşamları yoktur.

Bu insanların öne çıkan ırki özelliklerine dikkat edildiğinde, pek genel olmayan tiplere sahiptirler. “Daha iyi sınıf” olarak adlandırdığım Mandayların Ruhban olanları saf kan arı, kirlenmemiş soya sahip, evleneceği kadının mükemmel sağlıklı olmasını arayanlardır.

Ruhban aileleri iki özel tipe sahiptirler. Biri tel gibi saçları, yanık tenli kara gözlü olanlar ile hafifçe yanık tenli, 12’ye 3’ oranında çakır veya kara gözlü olanlar.

Güney İran’ın Marş bölgesinde yaşayan fakir Sabiler daha koyu tenli rahip sınıfından daha kısa boylu, değişmez bir şekilde iyi görünümlü beden yapısına sahiptirler.

Sabiler bir kuralmışçasına kuvvetli, yakışıklı, uzun kıvrık büyük burunludurlar.

Sonunda farkına vardım ki bunların Aziz Yahyalarının Vaftizci Hazreti Yahya ile bir alakaları yokmuş. Önceleri Nasıra adına atfen Hıristiyanlardan aldıklarını düşünmüştüm. Vaftiz ve öteki ibadetlerinin günde beş ile üç vakit arasında olduğunu ve bu ibadete çok sıkı bağlı olduklarını gördüm. Manday öğretisi olan Nasturiliğe göre beyaz büyü ile rahip müridin bedenini ve ruhunu temizlemektedir.

Sabilere göre İsa (peygamber) Nasıralı bir tasavvuf ehlidir ama yoldan çıkmış (Bidata düşmüş) gizli öğretilere sapkın inançlara girmiş, dini kolaylaştırmıştır. (Dini arınma kurallarındaki ayrıntıları ve zorlukları küçümsemek ve kaldırmak gibi)

Yeşhu Mesiha (Yshu Mshiha)’ya atfen Sabilerde Bizans’ın İsa’sı ve onun Hıristiyanlığındaki bekârlık çeken rahip ve rahibe sınıfı, akmayan suyla vaftiz, tartışmalıdır ve korku uyandırmaktadır.

Harran Gavayşa (Tevrat 9. Bölüm) Sina Dağında Hıristiyan toplulukların kurulması olayında İsa ve Yahya kültünden bahsedilmez. Siouffi’nin hikâyesinde Yahya’nın adı ve vaftizi kurgudur. Kutsal insanların adları ile ışığın ruhlarının listesi okunduğunda “Dukrana” yı hariç bıraktığımda hiçbir ayinde bu kutsal ölülere yalvarılmadığına tanık oldum. Bu yüzden “Aziz Yahya’nın Hıristiyanları” tanımlaması yalandır. Ancak başkalarını kandırıp ikna etmek için İsa (Christ), Yahya (John=Can) adları ezbere okunan ayinlerde kullanılmaktadır.

Nasıralı Sabiler, Hıristiyanlık için Naşuray, Arapça olarak ta Nasıra derler. Bu yüzden İsa da Nasıralı (Nazareth) İsa olarak geçer.

Manday el yazmalarında Hıristiyanlar, Nasıray (Naşuray) beyaz büyü alanında ustalaşmış “Mesihin takipçileri” anlamında “Mesihiye“ ya da Kristiyanaya (Hıristiyanlar) adıyla anılırlar. Büyülü metinlerde bu ad “Naşirusa (usta rahip) ve benzeri şeklinde yazılır. Harran Gavayşa’da geçen Yahya metninde;

“O yedi yaşındayken Anuş “Ustra” geldi ve ABC’yi   (A,B,GA) onun için yazdı, yirmi iki yaşına kadar bütün Naşirusayı öğrendi” diye yazmaktadır. (Okuryazarlığın ilahi yolla öğrenilmesi anlatılmaktadır. Bu dinde, bundan türeyen Yezidilikte halka okuryazarlık yasaktır. A. Yavuz)

İleriki metinlerde Naşirusalığın acemi rahiplikten sonraki yüksek mertebe olan Naşuray veya Manday gibi sihir ve beyaz büyüde ustalaşmış rahip anlamında geçmektedir.

Ah o gerçek bir Naşuraydır!”

Naşuray Suriye Arapçasında “NŞR” kökünden gelmektedir ve “ötmek, cikcik etmek, cıvıldamak gibi kuş seslerini tanımlamaktadır.

Bu bir sihirbazın kuş sesini andıran şarkı söyleyerek yaptığı büyü ile ilişkilendirilebilir.

Ahvaz’daki Sabi rahiplerinin dediklerine göre Naşuray, Manday kavramında yıldızları, takımyıldızları ve kehanetleri gözleyen ve koruyandır.

“Eğer bir karakarga (kuzgun) bir burçta durup gark ederse ne demek istediğini anlarım. Eğer hava bulutluysa gökyüzünde kısrak veya koyun şekli varsa onların anlamlarını ve işaretlerini anlayabilirim.

Eğer ay kararmış, tutulmuşsa (gumra) ise kötüye işareti anlayabilirim. Eğer kırmızı, beyaz toz bulutu varsa görüntülerin saatlerine göre işaretlerini anlayabilirim.

İkinci anlamı Naşuray’ın doğasını ve görevini dahi açıklamaktadır. Şeytan çıkarma, ayin, formülsüz etkisiz dini işler yoktur. Sözler sihir gücüne sahiptir. Adın katıksız söylenişi en azından onu söyleyen sahibini söyleyenin hizmetine zorlar, onu çağırır. Rahipler gizlice, bilgece kalpten söylediklerini sesli olarak konuşurlar. Günümüzün Sabileri kısaca uzun yıllar öncesi ataları olan Sümerler (Şummer-Güneş halkı) gibi büyülü sözlere inanırlar.

Son kelime olan Manday veya Mandeanlar beni bu halkın kökenlerini sorgulamaya götürür. “Eski Mısır ve Doğu” (Temmuz 1934) deki Mandi (Kulübe Kültü)üzerine yazılmış makaledeki orijinalliğini ve yıllar süren uğraştan sonra satın almayı başarabildiğim en ilginç el yazması Harran Gavayşa/Gevaş (Tevrat 9.Blm) den çıkartabildiğim en kuvvetli delillere dayalı teorimi tartışırım.

İşte sonunda Tura d Maday (Madday ya da Manday’ın Dağı) hakkında aradığımı bulduğum kesin bilgi bu Manday efsanesidir. Bu el yazması kırılmış, başlangıcından kayıp vermiştir. Utanmaz yazı ve işaretlere sahiptir.   Sonunda buna sahip olmak ve dâhili tarihlerini yazmak zordu. Ginza’nın 18. Kitabı “Uzanan Mesih’in”   görünmesinden önceki 4.000 yıl öncesinin Arap kurallarına işaret etmektedir ama Ginza diyor ki “Duvardaki kerpiç tuğla onun gelişini ilan edecek!” M.S. 792’de yaşamış Bar Khuni de aynı efsaneyi işaret etmiştir.

Diğer yandan Tarmida eski öğretisinde bu öğretiye dikkat çekmiştir. Arap işgalinden sonra yazılmış bu yazıda da Yahutaya’ya (Yahudiler ve Kalde’liler için kullanılmış)) yapılan saldırıların çok kin dolu olmadığı da yazılıdır. (Yahudilerin Kralı –Nebukadnezar adlı VI. Daraltılmış efsane)

Daima sır olarak tutulacak tartışmalı tehlikeli karakterlerin varlığına rağmen Sabiler metnin anlamına ve tarihi kehanetinin bütünlüğüne ve en üstün derecede saygı göstermektedirler.

Cümlenin ortasından başlar;

“Harran’ın içinde Yahutaya (Kalde) kralı için geçecek bir yolun olmadığı Naşuray’ın olduğu şehirde onlar kabul edildiler. Kral Ardban onların üstündeydi. Kutsal yedinin işaretinden kendilerini ayırdılar ve bütün ırkların hâkimiyetlerinden uzak olan Maday’ın dağına girdiler ve Mandis (Mandiya’yı) inşa ettiler ve ışığın yüksek kralının gücü içinde yaşamın çağrısıyla oturdular.”

Ve İsa’nın doğumu özet olarak verilir;

O ışığın sözlerini saptırdı, karanlıkla değiştirdi, bütün kültlerde bidate düştüO ve erkek kardeşi Sina dağında kendilerine bütün milletleri üstlerine getirdiler ve onları Hıristiyan (Krastinaya) ve sonra Nazaret(s)/Nasıralı (Nişrat mdinta) diye çağırdılar.”

Nasıra Kum şehri olarak bilinmektedir.

Yahya’nın (Yahya, Yuhanna) mucizevi doğumunu Meday’ın dağındaki rahipliğine başlaması, eğitimi, vaftizi, Pervin/Parvan (Beyaz Dağ) daki yükselişi takip eder.

Sonra belgelerde, Meday dağındaki yerleşimi “mitqiria Haran Gavayşa” (İç Harran olarak çağrılan yer) olarak geçer.

Öykünün içine sokulan meraklı bir dip not onu bozar;

YARATILIŞ EFSANELERİ VE KUTSAL GÜNLERİ

Ginza kitabının 1,2,3,4,10,13,15, ve 18’inci kısımları ile bunlarla uyuşan bazı kısımlarında Yaratılışın Kutsal Yedilerden az olmamak üzere hesaba katılan başkaları da vardır.

En üstün varlık Malka di Nura (Işığın Kralı), Mara di Rabuta (Büyüklüğün kralı),Mana Rabba (Büyük Ruh) birinci yaşamdan ikinci yaşama geçişte 15’inci bölümde Işığın Dünyasında Yaşam ve Ziwa’nın (Ziya=Işık) yayılmasından ilk su üremiştir. Gene ışığın yayılmasından doğal ve algılanabilen olayları idare eden “Utri” ruh olmuştur.

Benzer olarak yaratılışın Hibil Ziba, Abatur ve Ptahil gibi yardımcıları da vardır. Rolleri ve karakterleri çeşitlidir. I. Kısımda Cebrail yalnız ajandır. 2’de Hibil Ziba Işığın Dünyası biçimindedir ama Ptahil fiziki evrenin yaratılmasını tam olarak yapandır. 3’te Ptahil Cebrail olarak ta adlandırılır, dünyayı gezegenleriyle birlikte şekillendirir ama insana ruh üfleyemez.

Adakas Ziba ya da Âdem Kasya veya Manda di Hayya Âdem’e ruhunu getirirler.10’ncu bölümde Ptahil gene gerçek yaratıcıdır (Burada Manda di Haayya’nın oğlu olarak anılır) ve Abatur Âdem’e (Mana kasya) ruhunu getirendir. Çünkü Abatur’un yaratıkları yukarı doğru çıkamazlar.

13’ncü bölümde yine bir yaratılış efsanesi olan Divan Abatur’da, Abatur Ptahil’e dünyayı yaratmasını emreder fakat başaramadığından Hibil Ziba görevi tamamlar.

Burada Hibi Ziba ve Abatur ayrı varlıklar olarak görülmektedir. Bölüm 15’te yukarıdaki kişilerden kimse kalmaz.

Çağdaş Manday rahipleri bu karışıklıktan Yabar Ziba’yı yaratırlar. Gelenek ona, Divan Abatur’da 10 tane ışık-Utri tayfa verir ve Şems’in kayığındaki resimlerinde dördü bir arada görülür. Kayığın tayfalarının adları Mandaylar arasında farklı olarak konulmuştur. Bunların 12 ışığı temsil edip etmediklerinden şüphelenerek rahiplerle konuştum Bir rahip bana, onların Züheyr ve Zehrun, Buheyr ve Behrun, Tar ve Tarv(b)an, Ar (Er) ve Sivyan, Rabiya ve Taliya (tam 10 kişi) olduklarını söyledi.

Ganzibralardan birisi şüpheliydi ama listede “Sam Ziba, Adonay bar Şems, Libet (Libat) öteki adıyla Simat Hayya, Kanat Izlat, Anhar, Samra d İzpar ve Gimra Bellur Dakiya; Ruha ve Semandri’il şeklindeydi.(Tam 9 ad var)

Rahibin aşağıda Şemsin kayığının sancağını/yelkenini tutan, kutup yıldızından gelen ve dört ıtriye katılacak olan Yalufa’yı aileye ekleyeceğiz.

Şems’in ışığından ve gücünden gelen bu dördüdür. Bu yüzden güneş ışığını Melka Ziba’dan alır. Ayna gibi olan yüzünden Melka Ziba’ya yansıtır. Şems (Şemiş) bütün melkilerin ve maddi dünyanın tanrısıdır. Arınmış bir ruh Şems’in duasını işitir. Günde üç kez dua eder, kuzey yıldızı 12 Busa ötekileri günlük birer busa okurken o her birinde 300 kez But(s)a,okur.

Şems yanında parlaklık gücüne sahip 10 Utri (ışık) ruhuna sahiptir. Bu 10 Utri, yeryüzünde hiçbir şeyin kendilerinden kaçamayacağını görürler. Şemsin kayığında diğer üç kişi daha vardır. Karanlığın ilkelerinden birisi, ikisi de Işık Melkileri Sam Mana ve İsmira (Simira) dır. Birisi berrak olarak gördüğünde bazen Naşuray da bu sayede görebilir. Birisi güneş kayığının alevlenen sancağını (Drabşa) tuttuğunda onun üzerinde ışığın üçtekerini öteki tutar. Karanlığın Melka’sı bazen güneş ışıklarıyla yayılan kötülüğünden sorumludur. Adonay (Adonai) olarak anılır. Gözlerinden çıkan mızrak gibi ışıklar alazlar ve yakar ve dikkatli bakışı kasırgalar gibi hava olaylarını yaratır.

Ama Şems’in ışıklarının hali bellidir ve drabşadır, yararlı ışıkları yaşam enerjisi ve aydınlık verir. Karanlığın Melki’si bazen drabşa’dan bir şeyler getirmeyi başarır ve güneş/ay tutulmalarına neden olur.

Güneşle birlikte olan on İtri’nin adları Züheyr, Zehrun, Buhair, Behrun, Sar, Sarvan, Tar, Tarv(b)an, Rabiya ve Taliya’dır.

Bunlar Şems ile çalışmazlar fakat Sin’e gelirler.

Ayın 14’ünün gecesinde Sin ile beraber olurlar. Işık, öğle vaktinde güneşin üstünde yukarı doğru yatay ışığı olan Melka Ziba’nın değil Malka d Anura’nın ışığının yansımasını verir.

Dereceli olarak O’na (Sin’e) gelirler ve dereceli olarak ondan ayrılırlar. Onlardan ayrı olduğu zamanlarda Melka di Uşuka (Kranlığın kralı) ve ve Şibyahi’nin gücü yanlışlıkla (Hile) onun için çalışır.

Resim Sol üstte; Şems’in gemisi/kayığında 10 Utri. Şems yelken direğini ya da sancak (drabşa) kutbunu tutmaktadır. Drabşa “ışık, ışın” demektir. Pers drafşa’sı ise “bayrak- sancak” anlamına gelir.

Şeyh Dukayil güneş kayığını tanımlarken yanan elektrik teli gibi alevlenen bir şey olarak tanımlamaktadır. Güneşin ışığının da Alma d Anura’dan geldiğini anlatarak devam eder. Dünyanın sonunda gezegen diğer maddi varlıklarla birlikte yanacaktır. Karanlıktan ve güneşten sıcak ve soğuk kalacaktır. Yedi dünyanın dördü güneşin ve diğer gök cisimleri dünyanın ışıkları ile aydınlanacaktır.

Şemiş’in dişil görünümü de vardır ama eşi yoktur fakat o bir Admuta/Admusa’dır (benzerlik, tamamlayan). Bütün Melkilerin anasıdır. Erkekten çok kadına benzer. Malka/Melke Ziba’nın gücü ve evren ondan üremiştir. Onun adı Simat Hayya, Yaşamın Hazinesi demektir.

Ay (Sin) etkileyici bir korkak gibi görünür. Yukarıda tırnak içinde yazıldığı gibi denilir ki;

Ay Tanrısı Sin ve sembolü Hilal Ay

Ay Tanrısı Sin ve sembolü Hilal Ay

Sin’in yüzü Ay’dır, kedi gibidir, hayvana benzer, siyahtır. Şems’in yüzünü gördüğünde ışık tekeri (Svastika) gibidir.

Sin, ay kayığındayken Karanlığın da Kralıdır. O (Melka d Uşuka) olduğunda insanları ve dünyevi varlıkları kötüye, karanlığa doğru çeker. O, geceyi gündüzü, karanlığı, aydınlığı tanrılara hizmet etmeleri için yaratmasına rağmen bunu yapar çünkü yapmalıdır. Ona, görünen ve görünemeyen çok sayıda adları olan bütün yaşayan varlıkların yaşadıkları dünyaların yaratıcısı Büyüklüğün Tanrısı tarafından bu emredildi. (Böylece Sin’in/Allah’ın da emir kulu olduğu ortaya çıktı.)

Aydaki Işığın Melki’si (Melik-Bey-Tanrı) Sin’i ve Karanlığın Kralını engelleyerek insanların çocuklarını sersemletir. Bu iki etki altında olduklarında insanlar bir iş yapmak istemezler, dirençleri kaybolur. Ama düzgün bir imana sahip olan Melka d Uşuka kendisini iyi yönetir ve insanlara zarar vermez. Bir insan imanının doğruluğundan Melki ve Şems ile görüşebileceğinden şüphe etmemelidir. Asla “Onların olduklarına inanmıyorum ve korkuyorum!” dememelidir. “Onlar vardır!” demelidir.

Bir insan “Tanrı ve ruhlar yoktur!” derse, başlangıçta Karanlığın Kralı ve ona zararlı olanlarla oturur.

Takvimleri ve Kutsal Günlerine Örnekler;

Sabiler yılın 12 ayının her birini otuz güne, Şumbulta ayının 30. Gününü takip eden Kayna ayının 1. Gününe Pervanaya (Paranoya, Panya da derler) adını verdikleri beş günü de eklerler. Böylece 365 günü elde ederler. Bu 12 ay dört mevsime bölünür. Bunlar “Sitva=Kış”,”Abar=Bahar”, Gita (Geyta)=Yaz”, “Peyz (Yaz)dir.

Her mevsim üçe bölünür. Bu üç bölüm “Evvel, Mişay, Ahir veya Kir” adları da ayların önüne konularak belirtilir.

12 ayın adları Nisan, Ayar, Sivan gibi Türkçe ve Yahudi adaş adlar taşırlar.

  • Ay     Evvel Sitva/ Şetva             Kam Daula (Kova/Deve)                               Şebat/Şubat
  • “       Mişayi Sitva                    Kam Nuna (Balık)                                           Adar/Mart
  • “       Ahir Sitva                           Kam Umbara/Ambra (Kuzu/Koç-Yeni Yıl)     Nisan
  • “       Evvel Abar                         Kam Taura (Boğa)                                        Ayar (Mayıs)
  • “       Mişayi Abar                       Kam Silmiya (Terazi-İkizler)                         Şivan (Haziran)
  • “       Ahir Abar                           Kam Şartana (Yengeç)                                   Temmuz
  • “       Evvel Gita                         Kam Arya (Aslan)                                           Ab (Ağustos)
  • “       Mişayi Gita                       Kam Şumbulta (Başak)                                   Ellül/Eylül
  • “       Ahir Gita                           Kam Kaina (Saz)                                             Teşrin/Ekim
  • “       Evvel Peyz                         Kam Arkb(v)a (Akrep)                                   Meşirban/Kasım
  • “       Mişayi Peyz                       Kam Hatiya (Kısrak-Aydaki karanlık düzlük) Kanun/ Aralık
  • “       Ahir Peyz                           Kam Gadiya (Oğlak)                                     Tabit/ Ocak

Her yıl başladığı günün sonraki gününün adıyla anılır. Örnek olarak Hebşeba Yılı yani Pazar Yılı, Rahatiya yılı Cuma yılı gibi.

Yeni yıl bayramına “Diba Rabba” denilir. Lidzbarski Diba adının “kıyım, katliam” anlamına geldiğini belirtir ve buna bir anlam veremediğini yazar. Fakat Manday rahipleri bu adın “Daba, Zaba” adlarından türetildiğini ve “altın anlamına geldiğini, yeni yılın ilk günlerinde katliamın, kıyımın özellikle yasaklandığını belirtirler. Mandaylar İranlıların Nevruz günlerini de “Nevruz Rabba” adıyla kullanırlar ve Alf Trisar Şiyala bayramının kutsal gününün adıdır.

Yeni yılın arifesine Kansiya uZehla” denilir. Bu günde tavuklar, piliçler kesilir, “Kileyka” adı verilen bayram ekmekleri pişirilir, hurmalar sebzeler hazırlanır evlerin içine konulur, dikkatlice boy abdestleri alınır, kapılar 36 saatliğine içeri pislik bulaşmasın diye kapatılır.

Bütün güne akşama kadar “Peyna d Diba Rabba” adı verilir ve rahip evi imanıyla kutsar. Sevilen hatırlı komşulardan gelenler içeri alınırlar ve gün batımından önce büyükbaş hayvanlar ile kümes hayvanları ahırlarına, kümeslerine 36 saatliğine kapatılırlar. Hiçbir Sabi onların sütüne dahi dokunmaz.

Güneşin batışından beş dakika önce her kadın ve erkek her zamankinden üç katı fazla olarak birlikte ayine (temaşa) başlarlar. Kadınlar zevk çığlıkları atarlar. Dışarı çıkmamak üzere herkes içeri girdiğinde 36 saat boyunca hiçbir nedenle dışarı çıkılamaz. Örnek olarak yeni yıldan bir gün öncesinden yeni yılın ilk gününe kadar bu sürer. Gece düştükten sonra bu gün “Eksik Gün” olarak adlandırılır.

Gevşetici ruh tabiatın çağrısına uyarak dışarı çıkarsa da rahip bütün ayarlamaların yapıldığını ve asla gevşeklik gösterilmemesi gerektiğini belirterek uyarır. Gece nöbeti tam 36 saat boyunca içeride bulunan hiç kimsenin uyumaması şartıyla tutulur. Elbette çocuklar, engel olunamayacağından bundan muaftırlar.

Yeni yılın ilk gününde hiçbir dini ayin yapılmaz. Bu esnada eğer bir adam ölecek kadar şanslı olursa 36 saat boyunca gömülmez. Ev halkınca yıkanır, kefenlenir ve ona “raşta” adı verilir. Defne dalından bir çelenk sürülerini en son ziyaret ettiği yerde yüksek bir yere geçirilir ve gelecek yıla kadar düşmanlarının kötülüklerinden koruması için bırakılır. Bu hizmet için rahip küçük bir ücret alır. Çelenk asılırken de bir dua okunur.

Ayın 15’inde Mandaylara kesim izni verilir ve o günlerde et yerler. Oldukça neşeli bir bayramdır ama ayın 22. Günü uğursuz gündür ve yapılacak bütün işler rahiplerin ayinleriyle yapılır ve bu güne “imbattal” (yaramaz, uğursuz, meymenetsiz) denilir.

Gelen ayın 25’i de imbattaldır.

Umbara ayının kötü bir günü veya özel kötü kehanet günü yoktur. Taura’nın ilk dört günü imbattaldır. 18 nci günü de Diba İhnina ya da “Küçük Bayram’dır.” Diba Turma diye de anılır.

1932 ve 1933’de bu bayram 23 Kasım’a düştü ama ben herhangi bir not yazmadım. Bu bayram üç gün sürer ve vaftizler yapılır, ölüleri anmak için hazırlanan lofani adlı ayin ekmekleri yenilir. Diba İhnina Hibil Ziba’nın yer altından dünyanın ışığına dönüşünü temsil eder. Bundan sonra da Yeni Yıl bayramı ve Panja bayramı gelir.

Sabi takviminde en büyük bayram aslında “Büyük Bayram” adlı olan “Yeni Yıl Bayramı” değil de bahar bayramı olan “Panja bayramıdır.”

Bir Şubba, ölülerini anmak ve onlar için pişirilmiş Lofanileri, zidkaları, brikaları dukraları yemek, rahipler tarafından vaftiz edilebilmek için çok uzun yollar kat ederek Panja bayramına katılmaya gayret eder. Bu ayinlerde adları geçen ekmekler yenirken hatırlanan ölmüşlerin adları da anılırken anıları tazelenmiş olur. İmbattal günlerinde ölmüş olup ayin yapılamadan gömülmüş olanlar için bu bayramda yapılan “Ahaba di manya” adlı ayinlerle ruhları mutlu edilir. Bu ayinler için aileler rahiplere uygun ücretler öderler.

4-Nasuriler ve Bekârlık (Çilecilik) ; Nasuri Hıristiyanlar olarak bilinen Manday Sabilerinde her ne kadar inkâr etselerde Josephus ve Philo’nun tanımlamalarına göre Esseneler topluluğu arasında “bekârlık” kuvvetle temsil edilen bir öğretidir. Her nasılsa Josephus (Cilt .iv.S.156) şöyle der;

Esseneler arasında bir tarikat vardır ki, yaşam şekilleri, gelenekleri, hukukları açısından diğerleriyle anlaşırlar fakat evliliğe saygıları bakımından da ayrılırlar. İnsanlığın üremesinin sürekliliği için gerekli olan insan yaşamının bir parçası olan evlilik yaşamının tamamen kesilerek evlenilmemesi gerektiğini düşünürler.”

Bunlarla benzer olarak Mani Sıddıkları da etyemezler, ruhban olmadıkları çağlarda serbest olan et yeme ve evlenmeyi rahip olduklarında terk ederler.

Her iki Sami ve İran dinindeki fikirlerde dâhili bir uyuşmazlık vardır. Bir yandan kadın ile yapılan cinsel ilişki iffetsizlik ve kirlenme (cenabetlik) iken öte yandan ibadetin temeli olan “çoğalın ve bereketli olun! ilkesiyle kabile yaşamının esasını teşkil etmektedir.

Manday Sabilerinde olduğu gibi Yahudilerde de bekârlık çekmek yaşama karşı günah işlemektir.

Evlenmemenin her iki dinde ve Babil’de de Lillitler (cüce şeytanlar) ve şeytanlarla cinsel ilişkiye girme, hamile kalma ve onlardan insanlara zararlı olan kutsanmamış insan türlerinin doğmasına sebep olduğu sanılırdı.

Sabilerin kökleri 5.500 yıla uzanan kitapları

Sabilerin kökleri 5.500 yıla uzanan kitapları

Ginza Rabba’da (Büyük Hazine/Kitap) (S.153) Hıristiyanlara der ki;” …Rahipler ve rahibeler oldular, rahipler tohumlarını kadınlardan ve rahibeler de erkeklerden geri tuttular… Bedenlerinden uzak beyaz elbiseler içinde ağızlarında oruçlu olduklarını söylediler… Sonra Lilllitler ve şeytanlar onların tohumlarını aldılar, onlardan insanlara veba aşılayan Goblin (Gulyabani) cüce şeytanlarını ürettiler. (Ayrıca Dr. Campbell Thomson’un Semitic Magic=Sami Büyüsü Sayfa 68 bknz)

Zerdüştler de çocukların üremesinden hoşlanmışlardır. (Vendidad IV 47) de Ahura Mazda;”Ey Spitama Zerdüşt, Aslında bu yüzden size, bir erkeğin Magava’nın (bekâr adam) bir kadınla olmasını ve çocuksuzların çocuklara sahip olmalarını önerdim. JJM S.14

Siouffi (S.97)(Siyuffi okunur. Kısaca Sufi denilebilir .A.Y) Mandaya bekârlığı hakkında der ki; “Dünyada her kim sapına kadar mükemmel olmak isterse kendi evinde karısından ayrı olarak ölü bir erkek gibi yaşamalıdır.”

Ancak Siouffi Ganzibra (Usta rahip/Sufi) olmayan acemi rahiplerin geçici bekârlıkları konusunda yanılır. Sabiler bu şekil uygulamaları cenabetlik halleri dışında eşinden ayrı kalmayı ret ederler. Bekârlığın bütün şekilleri aşırı çileciliktir ve onlara göre iğrençtir.

6-Anuş ‘ Utra: Yaşamın ruhu. İnsandaki ilâhi ilkelerin kişileşmesi hali. Anuş “İnsan”, Utra ise “Göksel/İlahi varlık” demektir. “El” belirteci de “tanrıyı” işaret eden bir ektir.

7- Ruha ve Yedi oğlu: Fiziki yaşamın nefesi onun çocukları olan yedi gök cismi gezegenlerdir. Hibil Ziva (Bir Ruh Işığı) II. Kitap S.252 Efsane III bağlantısını okuyunuz.

8- Maday (Madai) Medes demek değildir. Medes demek için Madayya (Madaiia) yazmak gerekir…

Tevrat Yaratılış ilk beşinci kitap 13 ve 125. Bölümlerde anlatılan sihir ve büyü ile uğraşan Medesliler, İranlılar ve Romalılar hakkında dostça olmayan terimler geçer; Aşirna umshabidna, Shamish (Şems) malka d alahya d zivh dnia lkulhum mdiniyasa asa kbişliya malkus pars… Bu kelimelerdeki “Ş” ve “S” harfleri (Şeytanı andırdığından) dikkat çekicidir.

“Bütün tanrıların kralı ve bütün şehirlerin üstüne ışığını gönderen Şems’i kavrayıp bağlarım. Baba’nın yedi sırrı adına İranlıların ve Medes’in topraklarına geleceğim ve çiğneyeceğim… Karanlığın ve ışığın ulu tanrısı Sin’i kavrayıp bağlayacağım ve Romalıları bozguna uğratacağım. Onları emniyetle sıkıca bağlayacağım. Blatina Anbilat’ın (Blatina =yıldırımlı, hızlı yapan) ve Ruyiayil adına Romalıları ve Medeslileri (İranlıları) fırlatacağım. “

9-Kuzey: Kuzey, Kutup yıldızıyla yüzleşen Sabi Mandayalardaki gibi ışığın öğretinin tedavinin, ibadetin, ölümün kaynağıdır. İyice düşünülürse yüzün kuzeye başın güneye dönük uyunursa kalkarken doğru yönde olunur. İnançlara geçmiş doğal algılanabilen olaylar da böyledir. Irak’ta kuzey rüzgârı sağlık vericiyken güney rüzgârı ise kuvvetten düşürür. Kuzeyden akan nehirler tozlu ovalara bereket getirir. Eğer iklim olayları doğru yönün (İbadet edilirken dönülecek istikamet olan Kıblenin) seçilmesinden sorumluysalar, Babiller aynı ülkede yaşarlardı ve kuzeye dönerek ibadet ederlerdi. Günümüz İranlıları ile Zerdüştler ise güneye dönerek ibadet ederler.

Sir JJ.Modi der ki;” Bunun nedeni eski İranlıların ataları olan Persler akli, fiziki iklimlere ait bütün kötülüklerin, felaketlerinin kuzeyden gelmesine kızarak nefret etmeleri yüzündendir.” Kuzeyden gelen rüzgârlar İran’a bütün hastalıkları, sel, v.b. felaketleri getirmiştir. Hatta Mazenderan, Gilan’dan gelen yağmacılar, çapulcular bile kuzeyden gelmektedirler. Oysa güney, uğurlu ve canlandırıcıdır. (JJM S.56/7 Bunlara rağmen nasıl oluyorsa İranlılar bu gün de Sabiler gibi ölülerinin başlarını güneye ayaklarını kuzeye doğru gelecek şekilde gömerler. (JJM.S.56)

Harran Sabileri Persler gibi yüzlerini güneye dönerek ibadet ederler. İncil Eski Ahit (Yahudi Tevrat’ı)’ta gerçek kıblenin kuzey olduğu geçmektedir. Daha sonraları İran hâkimiyetinde iken Yahudi Rabbiler kuzeyin kötü ruhların ve cinlerin ikamet yeri olduğunu yazmışlardır.

Irak’lı Şii Fellahlar hala cennetin koltuğunun kuzeyde olduğunu sanırlar. Benim golf takım çantam bile halen cennetin kuzeyde cehennemin de güneyde olduğuna işaret etmektedir.

S-102

VAFTİZ- BOY ABDESTİ, ABDEST

Sabilerde, Zerdüştlerde, Hint Can/Cin dini müritlerinde, Greklerde de “Vaptizo-Baptisma-Baptismos” (“V” harfi “B” okunur) kelimesinden türetme “vaftiz= suya daldırmak, boyamak” demektir. Grek idaresinde yaşayan (M.Ö. 325-50) Yahudi metinlerinde “Baptizein”, daha önceki dönemlerde “Tvilah” ve “Mikvah” olarak iki farklı vaftiz şekli tarif edilir.   “İsa’nın fermanı” ve “Hıristiyanlaştırma” olarak da bilinir. Erken Hıristiyanlık döneminde çırılçıplak soyularak veya yarıya kadar soyunarak suya daldırılma veya dökünerek yıkanma olarak uygulanırdı.

“Kanla Vaftiz” olarak bilinen “şehitlerin yıkanmadan gömülmelerine” denilirdi. (İslam’da da bu aynen korunmuştur. A.Y) Zamanla Hıristiyanlar arasında isteğe bağlı hale gelmiştir. Çocukların vaftizi halen yaygın olarak yapılmaktaysa da 16.yy. da yaşamış İsviçre’li Huldrych Zwingli adlı astronom ve din adamı buna itiraz etmiş, mantıklı bulunduğundan çocuk vaftizi kısmen terk edilmiştir.

Vaftize neden olan inanç ise insanın doğduğunda “günahkâr” olarak doğduğuna olan inanca dayanır. Vaftiz edilen bebek ya da dine yeni geçen kişinin yeniden doğduğuna inanılır.

Katolik Hıristiyanlar, Ortodoks Ruslar okunmuş, tütsülenmiş “Duru suya daldırmak, batırmak” şeklinde vaftiz ayini yaparlarken, Yahudiler ve Grekler (Yunanlılar) “duru yağa batırmak veya ovmak” yoluyla vaftiz olurlar.

Şimdi, Sabilerde (Irak ve İran Sabileri-Şubbaları) abdest ibadetini dualarıyla veriyorum. Bilgilerin kaynağı, 1937 yılında Amerika, Oxford Üniversitesi yayınlarınca ilk kez basılmış, ikinci baskısı 2002’de Gocas Pres LLC tarafından New Jersey’de basılmıştır. Yazar,1935 yıllarında Irak’a gelmiş ve Sabilerle yıllarını harcamış, onların herkesten sakladıkları dinlerini, kutsal kitaplarını, ibadetlerini, adetlerini öğrenmiş, derlediği kitabı diğer iki arkadaşıyla Lady Ethel Stefana Drower, Ethel Stefana Drower, Jorunn Jacobsen Buckley birlikte yazdıkları “The Mandaeans of Iraq and Iran: Their Cults, Customs, Magic Legends, and …” İran Irak Sabileri; Kültleri, Gelenekleri, Büyüleri ve Efsaneleri..” adlı kitabın 102-115 sayfaları arasında anlatılanları Türkçeye çevirerek dilimize çevirdim ve görüşlerinize sunuyorum;

Sabilerde Vaftiz- Boy Abdesti

Suya daldırma vaftiz

Suya daldırma vaftiz

Sabi inancında kirlenme halleri olarak bilinenlerden birisine maruz kalan her Sabi kirlenme halinden hemen sonra arınmak için abdest almalıdır.

Bu hallerde abdest alma zamanları şöyledir;

1-Doğum yapan kadının yürüyecek hale gelince, daha önce alabilirse o an,

2-Bir cenazeyi gömdükten hemen sonra,

3-Cinsel ilişki sonrası kadın ve erkek aynı anda boy abdesti almalıdır.

Üçüncü abdest şekilleri Maşbuta’dır, Maşvetta okunur. Buna tam vaftiz de denilebilir. Ayin yağları, ekmekleri, suyu, “kuşta vermek” olarak bilinen öpme gibi kutsal adakları da gerektirir.

Her Pazar (Pazar günü ve öteki gelenekler Hıristiyanlığa aynen geçmiştir) günü ölüye dokunma, evlilik, doğum, hastalık, yolculuktan dönme, küfür etme, istemeden ağızdan kötü laf kaçırma, ağız dalaşı, alçak sesle mırıldanma gibi insanı utandırabilecek veya günaha sokabilecek hallerden doğan kirlenmelerden arınmak için Rahibin sağ elini kişinin alnına koyarak akarsuya daldırmasıyla yapılır.

Sabilerin bana dediklerine göre, “Bir adam kötü bir söz söylerse vaftiz (astabağ) olsam iyi olur!” der.

Başlıca günahları, hırsızlık, cinayet, zinadır ve daha fazla vaftiz gerektirirler. Genellikle din adamları “inciten kişinin vaftiz olması iyidir” derler. Vaftizler çoğunlukla Pazar günleri ile Panja bayramına eklenen beş günde yapılan ayinlerde olur. Aslına bakarsanız Sabiler, rastalarını soğuk havalarda da şöyle özür dileyerek yerine getirirler;”-Bunu daha iyi olan bahar ve yaz günlerinde de yaptığımızda maşvata daha kolaydı!”

Şimdi, Rişama denilen ilk abdesti tanımlayacağım. Bir Sabi nehre yaklaşırken der ki; ”İbrek yardna erbaad meya hey”; “Yaşayan suların yardnasını kutsarım!” veya “ Bişmeyhun ad hey erbi asüta u zaküta envilak ya ab abahün Melka Piriavis yardna erba ad meiy hey!” (Senin, benim onun babası yaşayan suların büyük Yardna’sı iyileştiren (şifa veren) Melka Piriavis Büyük Yaşamın adıyla!) Dedikten sonra kuşağını beline bağlayarak suya yaklaşır. Sonra öne eğilerek “Bişmeyhün ad hey erbi hallilin ’idan abküşta av ‘üsfan bi haymanüsa mallalin ebmalâla ad ziba uşi tibbun b’uşri ad anhüra” (Bana abdest aldıran ışığın iyi düşüncelerini bana veren ve ışığın konuşmasını söylememe sebep olan, imanımın doğruluğunu dudaklarımla söyleyerek ellerimi arıtan Büyük yaşamın adıyla!) Der.

Bundan sonra üç kez ellerine su alarak yüzünü yıkar ve; “İbrek uşmak mişabba uşmak marey Manda-t Hey ibrek mişabba hak parşufa erba ad ‘ikara ad emin nefşi apraş’” ( Tanrım Manda d Haya senin adını üstün tutarım, kutsarım ve yüceltirim! Senin bilinen ulu büyüklüğünü överim) Der.

Sonra ellerini tekrar suya daldırarak kulaklarını ve alnını sağdan sola mesh eder ve; “Ana Aplan bar Aplaneta arşamna Bruşma ad hey uşmaad hey vuşma Mands-t-hey madkar illey! (Ana Aplan’ın oğlu Aplaneta’nın anasının malvaşasının adı, işareti, yaşamın işaretiyle benim olsun. Yaşamın adı ve Manda di Haya’nın adı üstüme söylensin!)

Sonra iki parmağını nehir suyuna daldırarak kulaklarını temizler ve “Udney şama kala ad hey!) (Kulaklarım yaşamın sesini işitsin!) Der.

Avucuna su alarak burnuna üç kez çeker ve “Anahiri irrah riha d hey!” (Burnum yaşamın kokusunu koklasın!) sözünü üç kez tekrar eder.

Bundan sonra bedeninin aşağı kalan kısmını yıkar ve;” Ruşma illavey la hiva binura u la hiva ib mişa ba la hiva bamşiha ruşmey amşey ruşmey biyardna erba ad mey hey ad ‘uniş biheyli la emşay uşma ad hey vuşma ad Manda,t-hey makdar illi!” ( Alametim ateş veya yağla ya da yağlanmayla olmasın. Benim alametim, bir insanın gücüyle elde edemeyeceği Yaşayan suların büyük Yardna’sının alameti olsun!) Duasını okur.

(Burada geçen “ateş” büyücülüğü, Mişa (yağ) Yahudilerin Musa’ya atfederek yağlanmalarını, Mişiha (yağlanmak) Hıristiyanların yağlanmalarına işaret eder. Grek Hıristiyanları yeni doğmuş çocuklarını yağla ovarak vaftiz ederler.)

Bundan sonra nehirden avucuyla su alarak üç kez ağzını çalkalar ve; ”Pumey busa tuşbihta imla’!” ( Ağzım öven dualarla dolsun!) der ve ağzındaki suyu sol tarafa doğru tükürür.

Sonra “Burkey ad mabrika u sağdi elhey erbi” ( Dizlerim kutsansın ve Büyük Yaşam’a ibadet etsin!) diyerek üç kez dizlerini yıkar.

Bacaklarını da “Lagrey ad midrika durki ad küşta uhaymanüta!” ( Bacaklarım doğru imanın yolunu takip etsin!) diyerek yıkar.

Avuçları aşağı şekilde parmaklarını nehre sokarak üç kez silkeler ve “Ana aşvina bimeşvetta ad Behram Erba bar rurbi maşvetti tinatray utisak Elreş uşma ad hey uşma ad Mmanda-t-Hey madkar illi” ( Güçlü olanın oğlu Behram’ın adıyla kendimi vaftiz ettim, vaftizim beni korusun ve beni mükemmelliğin zirvesi olan Riş’e (Baş/Başlangıç/Yaşamın evine) kaldırsın ve Manda Di Haya ile Yaşam’ın adları üstüme söylensin!)

Son olarak da sağ ayağını iki kez, sol ayağını bir kez nehre daldırır ve “ Lagrey ‘udeyhun ad şuba atrisar la tiştalat illey vuşma ad uşma Manda-t-hey madkar illey!” ( Yedi gezegenin ve 12 burcun hizmetindekiler ayaklarımın üstünde olmasın! Yaşam’ın adı ve Manda di Haya’nın adları üstüme söylensin!) diyerek abdestini bitirir.

Bu küçük vaftiz sırasında, sonsuz yaşam inancını tekrarlayabildikleri kadar günlük kirlenmelerin tehlikelerinden okunan dualar ile arınıp imanlarını korumaktadırlar.

Bu ibadette de geçen adlara baktığımızda “Yaşam”, “Manda di Haya” ve İran’ın Zerdüşt dinindeki “Behram”’ı görüyoruz. Sonraları gene Zerdüştlükten geçme Farsça olan Yazata (Yazıcı), Angel (Melek), Victory (Zafer) adlarının yükselen ruha eşlik ederler.

Ruhun göğe yükselmesiyle abdestin bağlantısı, abdest işlemiyle ruhun zafer kazanması ve Işık Dünyasına yükselmesini sağlamak olabilir.

Yapılan abdest ibadeti gibi bütün ibadet şekilleri bize gösterir ki, tüm “Su Kültlerinin” orijinal kaynağı İran dinleridir.

Hıristiyan toplulukları bazen “Yardna” (nehir, akarsu, havuz) tarzı vaftizi bazen de küçük cam şişelere taze doldurulan su olan “kanina” tarzını seçmiştir.

Ekmek te bu yüzden yapılır. Rahip avucuna bir parça tuz ve un alır ve nehir kenarına (yardna) gider, biraz suyla avucunda karıştırır, yuvarlar ve düz bir saç üstünde (Peta, pihta) adını verdikleri bisküviyi yapar. Onu ruhlar yemezler ve vaftiz olunan Sabilerin evlerinin duvarında bir yere yamarlar. Ona benzer olarak kutsal suyla yapılan Mambuha ise bir gece geçerse ekmek kutsallığını yitireceğinden aynı oturumda yenilmelidir.

Büyü /Magi

M.Ö. beşinci yüzyıldan itibaren “Magi” (Maji/Büyü) artarak Kalde’li yıldızbilimcilerle ve büyücülerle özdeşleşti. Büyü anlamındaki Grek ve Latin kelimeleri olan Mageia ve magaia’nın köken olarak Magi kelimesinden türediği sanılmaktadır. Bu şöhretin yansıması olarak M.Ö. beşinci yüzyıl Hipokrat öğretisinde “magi” nin, “nasıl ayın aşağı indirileceğini, güneş tutulmasının, fırtına ve güneşli açık havanın nasıl yapılacağını, yağmurun nasıl yağdırılacağını, nasıl yerin çoraklaştırılarak kuraklığın yapılacağını ve denizin nasıl geçilmez hale getirilebileceğini öğreten kişi” olarak tanımlamaktadır. Zerdüştlüğün Magi ile birleştirilmesiyle çok sayıda yazdığı atfedilen falcılık, dini ve büyü kitaplarıyla çağının en bilinen kişisi haline gelmişti. Grekler Zerdüşt’ün adında “Star/Arp.Sitare=Yıldız” kelimesini gördüler ve bu “Yıldız İbadetçisi” olan Eflatun’un öğrencisi Hermodorus tarafından açıklandı. M.S 1’inci yüzyılda Pliny “Doğal Tarih” adlı kitabında Zerdüşt’ü “Magi/Büyü” nün kurucusu olarak ilan etti;

“-Otoritelerin aralarındaki anlaşmaya dayalı olarak, İran’da büyünün Zerdüşt ile başladığına şüphe yoktur. Ancak şüphe duyulan şey ise Zerdüşt adında bir kişi mi yoksa daha başkaları da olup olmadığı konusudur. Şaşırtıcı şekilde usta çok uzun yaşamıştır, ondan sonra yaşamış otoritelerce ondan kalan korunmuş hakiki yazılar günümüze ulaşmamıştır.

Örneğin, Medya’lı Apusorus ile Zaratas, Babil’li Arabantifokus ile Marmarus veya Suriye’li Tarmeandas gibi çok az kişinin hafızalarında eksik olarak kalmış şöhreti dışında hakkında kimse bir şey bilmemektedir.”

Büyünün Kaldelilerde geleneğini sürdürmesine rağmen, Plato’nun “Alcibiades I- Tanrıların Hizmeti” nde tanımladığı gibi ölülerin ruhlarını çağırmak, fal bakmak, büyücülük yapmak gibi özel işleriyle tanındılar.

Osthanes adlı bir Magi’den Pliny’nin aktardığına göre “Magi”, su, küre, hava, yıldızlar, lambalar, leğenler ve baltalarla ve daha çok değişik yollarla yeraltındakilerden hayaletlere kadar çeşitli ilahi görüşmeyi öğretir, demektedir.

Roma’lı taşlamacı (hicivci)Lucian, kendi karakterlerinden birisini yeraltın göndermek için meşhur bir uzman aramaya karar verir ve uzmanlar ona:” Bu meseleye kafa yorduğumda, Babilli Magi Zerdüşt’ün başarılı öğrencilerinden birisine sormanın faydalı olabileceğini söylediler” demiştir.

Avesta’da geçen birçok ayetlere saygılarına rağmen Grek yazarların hesaplarına göre Ortodoks imanında kötü ruhlarla bir araya gelmek sert bir şekilde yasaklanmıştı ve “Büyücü”, “Daeva/Diva/Dev İbadetçileri” adlarıyla da anılan “Şeytan İbadetçileri” adlı öteki Zerdüşt öğretilerinin gruplarına katılmak ta aynı şekilde tepki görüyordu.

Ehriman’a (şeytan) ibadet etmek, onu sevmek, onun dininde ibadet etmek, Ahura Mazda kültünü altüst etmeyi, insanı Ahura Mazda’dan nefret etmeye yöneltiyordu. İran’ın batısında ilk yönelmeler, Zerkses döneminde ortaya çıkan bir “Daeva (Dev)” tapınağının yükselmesiyle görüldü. Esasında, kötünün bilgisiyle büyücüler şeytanı arzularına boyun eğdirmeyi, onu hizmetlerine zorlamayı, eğer yetersiz olduğu anlaşılırsa onu kurbanla veya dualarla yatıştırmayı hesaplıyorlardı.

Erman/Arman şeytanının bulunan yüz temsili

Erman/Arman şeytanının bulunan yüz temsili.

Ehriman ibadeti, kısmen, Ehriman’ın muhalefet ederek Hürmüz’e galip gelerek dünyanın hâkimi olması, böylece “Şeytanın Dünyanın Prensi” olması düalizmine dayalı, kısmen sapıklık şeklinde yargılanan Zervanilik olarak bilinen dinden doğmuştu.

Zervanilik öğretisi M.Ö.6.ncı yüzyılda ortaya çıkmış, dağınık belgelerde geçen bir öğretiydi. Dr. I. Gershevitch Zervan’ın M.Ö. 6.ncı yüzyılda çıktığını göstermiştir. Mary Boyce, bu sapkınlığın, Sasanilerin hanedanı devraldığı geç Akameniş krallığı zamanındaki gerçek Ortodoksluğa uygulandığını göstermiştir.

Zervaniliğin ilk olarak M.S. VI. Yüzyılda filozof Damascius’tan kalmasına rağmen, Aristo’nun öğrencisi Rodos’lu Epidemus’tan M.Ö.IV. yüzyılda yayıldığı kabul edilir.

Daha ileri dönemde bulunan bir başvuru kaynağının, Zervan’dan bahsetmemesine rağmen, astrolojik Büyük Yıl başlangıcını Zervanilik doktrinine göre kabul ettiğinden dolayı M.S. ilk yüzyılda Grek felsefeci Dio Chrisostom’un “Magi İlahileri” dir.

M.S. ilk yüzyılda yaşamış Grek yazar Plutarch’a göre;

“Theopompus der ki Büyücülere göre üç bin yıl altın yıllar olarak hüküm sürecek ondan sonra gelecek üç bin yıl savaşlarla, birbirlerine üstün gelen dövüşlerle geçecek. Sonunda Hades, (Ehriman) hepsini mahvedecek ve mutlu olacaktır. Ne güce ne de gölgeler fırlatmaya ihtiyaç olmayacak, tanrı yeryüzüne sükûneti getirecek ve dinlenecektir. Bu çok uzun olmayacak ve bir insanın uyuması kadar zaman gibi görünecektir. Büyücülerin mitolojisi böyle bir şey işte!”

Kaldelilerin Zervan Akaran’ından yapılan alıntıya göre, sınırsız zaman veya kader, Ahura Mazda ile Ehriman on iki bin yıl birbirleriyle kavga eden, her üç bin yıl boyunca çarkı feleği dönüşümlü olarak yöneten ikiz oğlanlar olarak görülmektedir. İlk üç bin yıllık dönem olan Koç, Boğa ve Terazi/İkizler burcu boyunca ışığı yaratan Ahura Mazda tarafından idare edildi.

İkinci üç bin yıl olan maddi dünyada yaşamın yani sebzelerin, ilkel boğanın, Gayomart’ın, ilkel insanın yaratıldığı dönem olan Yengeç, Aslan ve Başak burçları dönemidir. Üçüncü dönem de Ehriman’ın karanlığa hapsedildiği, bir fahişe tarafından yeniden canlandırılacağı, yaratılışının ve Ahura Mazda’nın üzerine saldırtılacağı dönemdir.

Ehriman, akrepler, siğil kurbağaları, engerek yılanları, yıkıcı güçleri, fırtınaları, ateşi Gayomart’ı ve boğa gibi kötü varlıkları yaratandır. Sonra bu ruhani yaratıklar Ehriman’ı sınırlayacaklar ve onu cehenneme taşıyacaklardır.

Şimdi Ahura Mazda arınmış boğanın toprağından bereketli olarak yeniden dirilecektir ve Gayomart insanlığın atalarını diriltecektir. İlk çift kendi istekleriyle Ahura Mazda’yı seçeceklerdir ama Ehriman, dünyadaki kokuşmuşlukları göstererek onları aldatmaya girişecektir ve insanın hâkimiyetinde Zerdüşt gelinceye kadar savaş devam edecektir.

Onun geliş zamanı son kıyamet/hesap gününden önce başlayacak, kurtarıcı/Mesih geldiğinde metal erimiş yanmış, işe yaramaz olacak, doğruluk zarar görmemiş olacak, iyi ve kötü birbirlerinden ayrılacaktır. (David Livingstone- Dying God ,Hidden History of Western Civilazition” S. 27-30)

SABİ YARATILIŞ EFSANELERİ

 Evliya Çelebice Derlenmiş Seyahatname’de Sabi Yaratılış Miti;

Açıklama;

Sabilerin “Yaratılış Destanları’nın” İslâmileştirilmiş şekillerinin anlatımında en derli toplu efsanelerin toplandığı yazılardan birisine Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı kitabının Mısır-Sudan bölümünde rastlıyoruz.

Evliya Çelebi’nin ünlü kitabı “Seyahatname” nin 9-10’ncu ciltleri sayfa 211’de Mısır, Sudan, Habeş ülkeleri hakkında bilgi verdiği bölümde Sabilerin üredikleri ana-babaları Âdem-Havva hakkında bilgi vermeye başlar. Evliya Mısır-Sudan bölümünün başında yazdığına göre, Mısır ülkesini 1672-1680 yılları arasında ziyaret etmiştir. Buradan da dönmemiştir.

Bu bölüm olsun diğer bölümlerinde olsun Evliya Çelebi yazılarına kaynak olarak, ”Tevarih Hilat-ı Makrizi”, adlı kitabın İber, Süryani, Dehlevi, Moğol, Latin ve Yunan dillerinde yazılmış olduğundan geçerli bir kaynak olduğunu vurgulamakla başlar. Taberi’nin ulu bir kimse olduğunu ve eseri “Tarih-i Cerihi Taberi” kitabı ile Hazreti Şeyh imam Suyuti’nin tarihi de çok kıymetli, geçerlidir! Diyerek kaynaklarını, İbn Abdülhalim’in “”Fütuhatı Mısır”, “Tevraihi Sabiye”, Şeyh Nasırüddün Kirmani’nin “Muhtasar”, “Kitabı Mehanic el İber”, “Tarih-i Sahabe”,”Kitabül esabe fi Marifetüssahabe” gibi 20 kadar kitabı kaynak gösterir.

Evliya Çelebi’nin giriş kısmında kullandığı dilin ağırlığı ve cümlelerin uzunluğunu göz önüne alarak bu kısmın giriş bölümünü özet şeklinde kısaltmayı uygun gördüm. Merak eden kitabın kendisini okuyabilir;

Sabi Yaratılış Efsanesi;

“”Evliya, Allah’ın İslâm peygamberi Muhammet’i yaratmak amacıyla ilk önceden Âdem’i (Safiyullah=Allah’ın Safı) yaratıp ruh verdikten sonra cennete koyduğunu, orada huri ve gılmanlarla cinsi zevk sefa yaşadığını, Allah ile aracısız konuşabildiğini, İblis hariç bütün meleklerin ona secde ettiğini, ayrıca Hava anayla da bol bol cinsi münasebette (iyş ve işret ederdi diyor) bulunduğunu, bilinen “ Bu ağaca yaklaşmayınız!” ayetini bilmesine rağmen bir gün Hava ananın lafına bakıp bir tane buğday yemesi üzerine Âdem’in Serendip’e Hava’nın da Cidde’ye sürüldüğünü yazar. Uzun yıllar aç ve sefil serserice dolaştıktan sonra bir kırlangıcın Âdem’in sakalını, Hava’ya onun kâkülünü de Âdem’e götürerek aracılık ettiğini, sonunda kırlangıç sayesinde Arafat’ta buluştuklarını, burada yaptıkları evde Hava’nın Şit’e gebe kaldığı bilgisini verir. Başka bir rivayetinde de uykuda ihtilam olan Âdem’im menisi yere dökülünce topraktan Şit’in olduğunu da yazmıştır. Âdem’in menisinin döküldüğü yerde büyüyen bir ağacın sakalı olup insana benzediğini, erkeği dişisi olduğunu, Erciş, Demavend, Elbruz, Keşiş dağında bulunduğunu, Arapların buna “Yebruussanem ve Abdüsselam” dediklerini, efsanenin de doğrusunun bu olduğunu yazmıştır.

Şit’in kızkardeşi ile evlenmeyip, babasının cennetten istediği (Rabbena zalemna enfüsena…ayetiyle) huriyle evlendiğini, Şam’ın Havran tarafında yerleştiğini belirtmiştir.

Allah Âdem’e cennete gördüğü bir cam köşkü vermiş, buna Beyt-ül Mamur adı verilmiş, Hacer-ül Esved’in bundan koptuğunu Nuh tufanıyla kararmadan öncesine kadar beyaz renkli olduğunu yazmıştır.

Âdem, Cebrail’in öğretmesiyle bu evi tavaf etmiştir. Kırk bin çocuğu olmuştur. Artan nüfus bölgeye sığmadığından bir kısmı Mısır’a gitmişler, verimli Nil vadilerinde yerleşmişlerdir.

Âdem’in dünyada geçen süre içinde cennet dili Arapçayı unutup İberi dilini Cebrail’den öğrenmiştir.

“Cebel-i Mukattam Yakınındaki Fustat’ın Vasıfları” bölümünde eski Mısır ile Sabilerin tarihine giriş yapar.

Yeryüzüne indikten sonra Mısır’a ilk ayak basanların Âdem ve oğlu Şit’tir. Onun oğlu Enuş, onun da oğlu Kenan/Kınan, onun oğlu Mehlail onun da oğlu peygamber Hud’tur.

Hud’un oğlu Ahnuh diğer adı olan Hürmüz ile de bilinir, melekler buna İdris derler. Mehlail yıldız ilmi bundan yapılmıştır. Şit zamanında mağaralarda otururlardı, Osmanlı ordusunu dolduracak büyüklükte mağaraların olduğuna tanık oldum, der.

Şit zamanında Mısır’a “İlun” derlerdi.

Ahnuh’un oğluna İdris denmiştir. İdris (Mısır’ın Ay Tanrısı Tut/Lah/Yahveh/Yahudah/Jehuti gibi adları vardır. Babil’de Nebo/Nebi, Araplarda Nebi, iran’da Hürmüz, Hindistan’da Şiva, Greklerde Hermes olarak bilinir. A. Yavuz) dünya seyyahı olup, yıldız ilmini Mehlail’den öğrendi. Hitabet, terzilikte üstad idi. Kırk yaşında nübüvvet edip Sabi kavmine peygamber oldu.

Nil kenarında 140 şehir kurdu, garip ilimler ondan türedi. Hatta Cize toprağında Hermin dağları (Giza Piramitleri) İdris’in öğretmesiyle Surid tarafından yapıldı. Tufan’ın olacağını bilip bütün kitaplarını bu Hermin dağlarında (Piramitlerde) muhafaza etti.

Âdem ve İdris’ten sonra bu ihramlar Sabiye kavminin Kâbe’si oldu. Kuzeydekini erkekler, güneydekini kadınlar ziyaret ederlerdi. İdris kitabette çok mahir olduğundan bütün dünya hallerini yazdığı kitaplarını bu ihramlarda saklardı. Şit ölünce İdris onu bu ihramlara gömdü.

Şit evladından Melik Neykravuş meşhur kâhinlerin kâhini idi. Eski Mısır’da Emşuş adlı bir şehir kurdu. İber dilinde “Yeni Şehir” demektir. Kıptiler buna Fustat derler. Tufandan sonra onarıp Mısrayim dediler. İberi diline Zarbini, Arapçada Kahire-i Muizziye dediler.

Neykravuşun yaptırdığı Erusus şehrinin büyüklüğü üç günlük yoldu. Neykravuş ölünce oğlu Natraş melik oldu. El Vahad’ta şehirler yaptı, ölünce yerine Mısram geçti çağının kâhiniydi. Bu ilmiyle aslanları kendisine hizmet ettirdi. Tahtını aslanlar ve şeytanlar taşırlardı. Bu da ihramlarda gömülüdür.

Bunun yerine geçen Akbam zamanında Assuvan şehrinde İdris göğe kaldırıldı. Kavmi olan Sabiyyeler çok üzüldüler. Derhal İblis gelip bunların derdini sorup öğrendi. İdris’i hatırlatacak şekiller, tasvirler yapmayı ve onları evlerine koymalarını önerdi. Böylece onu görmüş gibi olacaklarını söyledi. Şeytana uyan Sabiler zamanla bunlara ibadete başladılar ve putperestlik ortaya çıktı.

Melik Abkam yerine Aryak melik oldu. Harutla Marut Babil şehrinde bir mağarada ayaklarından asıldılar. Hala inlemeleri duyulur. (!)

Aryak ölünce oğlu Fluhim, onu Nil nehrine kanallar yapan, evlere su dağıtım sistemini kuran Hüseybin, onu Husal, Terran takip ettiler. Nuh kırk yaşında nebi oldu, Terran ona iman etti. Terran’ı Şeryak ve Surid adlı melikler takip etti.

Surid çok zalimdi ilk defa haraç alan melik budur. Ben-i Seyf yakınlarındaki ihramı bu yaptırmıştır. Onu oğlu Efrus, onu amcaoğlu Fergan takip etmiş ve tufan bunun zamanında olmuştur.

Kırk gün kırk gece dağ taş dalgaların altında kaldı. Bütün tılsımlar, sihirler batıl oldu. Madenler suların üstüne çıktı, dünyanın yüzü değişti. Nuh’un gemisi içindekilerle kurtuldu. Herkes elinde ne varsa kazana koyup pişirdi ve Aşure oldu.

Cudi dağına konan gemiden inen Nuh Cudi şehrini yaptı. Ham oğlu Baytar Mısır´a gönderildi Hasan da Ariş’e gönderildi o ve Belbis şehrini inşa etti. Nuh oğlu Sam da Şam’ı, Filistin ile Kudüs’ü inşa etti.

Makrizi de ayan beyan şöyle yazar ki; “Önce âdem Mısır’a yerleşip Allah’ın hitabı ile Şam’a hareket etti, Şit’in oğlu Girbab idi onun oğlu Nekravuş idi. Bu herkesten bilgili, olgun olduğundan Âdem onu çok severdi. Adını Murayım koydu. Âdem Havran taraflarında ziraate gitti. Neykravuş’un yetmiş akrabası Kabil’in zulmünden kardeşi Tecbarin ile memleketi terk edip kendilerine yer arayarak Mısır’da Güdemas dağına geldiler. Burayı yurt tuttular, âdem Mısır’da kaldığı sürece bina yapmadı. Kulübelerde oturdu.

Bunlar burada çoğaldılar. Dedeleri Âdem Şafi’yi Şam, Havran ve Basra’da ziyaret ederlerdi. Bu Nekravuş’a “Melik Mısrayim adını Âdem koydu. İlk defa Melik adını alan budur. Mısrayi 118 yıl yaşadı ve yaşadıkça zulmü arttı, ağabeyi Zerayil’den garip bilimler öğrendi, dağlarda hazineler buldu. Taşlarla Emsus şehrini yaptı. Her biri yirmişer, on beşer arşın (9-12m kadar) büyüklüğündedir. Bazıları bunu Can (Dev cinler) kavmi yaptı deseler de bunlar Cerri eskal ilmini bilmeyenlerdir.

Melik Mısrayim, Kabil’den intikam almak için Şam’a gitti. Habil de büyük askerle katıldı. Büyük savaştan sonra Mısrayim savaşı kazanıp ganimetlerle Mısır’a döndü. Mısrayim 715 yıl yaşadı ve öldüğünde bütün hazineleriyle Surid’in yanında gömüldü.

İbrahim zamanına kadar ihramlar Kâbe gibi ziyaret olunurdu. Mısrayi’Mim Kıpti kızdan olan oğlu Kıptim melik oldu. Babasının altında doğduğu ağaca tapmaya başladı. Ağaca tapınma bunun zamanında başladı. Kardeşleri ile görüş ayrılığından yeni mezhepler türettiler. Kıpti tarihi Kıptim ile başlar. Hesap işlerinde doğrulukta üstlerine yoktur. Namuslu, terbiyeli melunlardır. Şimdi Hıristiyan dinindedirler. Kıptim 480 yıl yaşadı ve Hermin dağında babası Mısrayim’in yanında gömüldü. Sonra kardeşi Eşmun melik oldu. Eşmun, dünyayı yüklenmiş bir öküz şekilli meleğin adıdır. Bu yüzden bu şehirde öküz çok olup ahmaklara da “Be hey adam, Eşmimen sığırı mısın?” derler. Eşmundan sonra kardeşi Etrib onu Sayi izledi Foncistan’da avlanırken fil tarafından öldürüldü.

Bunu Terars takip etti. Salih peygamber onun zamanında yaşadı. Onu 200 yıl yaşayan Malik, onu kardeşi Harbeta onu oğlu Kelken ve onu da kardeşi Malbeye izledi. Çok sayıda şehirler yaptırdı.

Ondan sonra da Totiş zalim büyük padişah oldu.

İbrahim peygamber Totiş zamanında Sara anayla Mısır’a geldiğinde Totiş Sara anaya tecavüz etmek istediğinde elleri kurumuş, İbrahim dua ile ellerini düzeltmiştir. İyileşince gene tecavüze kalkışınca tekrar elleri kurumuş. Sonra imana gelip İbrahim’e Sara anayı vermiş, bir de kıpti bir köle kız vermiştir. Bundan peygamber Muhammed’in ve soyunun atası İsmail doğmuştur. Totiş İbrahim’e bol miktarda hediyeler vermiştir.

Nil nehrini Süveyş’e akıtmıştır. 200 yıllık ömründe 180 yıl hükümdarlık etmiştir. Öldüğünde yerine kızı Haruba 70 yıl onu da amcasının kızı Zalika takip etmiştir. Kıptiler Zalik’nın peygamber olduğuna inanırlar. Behnisa şehrinde gömülüdür.

Tufandan bu Zalika’ya kadar 241 padişah gelmiş ve toplam saltanatları 2006 yıl sürmüştür. Zalika zamanında Amalika (Amelekler/Devler) gelip Mısır’ı işgal etmişlerdir.

Krallarının adı Aydostu. Zalika ile büyük cenk edip Mısır’a yüz sene zalim hâkim oldu. Bir aslan tarafından parçalanınca Mısır zulmünden kurtuldu. Aydos ağğaca tapardı ve öyle cüsseliydi ki bir dişi “18” batman gelirdi. Sonra Reyyan melik oldu. Sabiye tarihine göre Yusuf peygamber zamanında bu EReyyan hükümdardı. Onun yerine de Yusuf melik oldu ve 100 yıl Mısır’ı imar etti.

Şeyh Suyuti tarihine göre, Hz. Yusuf Mısır Azizinin kölesiydi. Züleyha’nın aşık olmasıyla iftiraya uğrayıp Firavun Reyyan tarafından Cize’de (Giza) hapse konuldu. Bu hapishane halen Busir camisindedir. Sonra doğruluğu sayesinde dışarı çıkıp Mısır’a melik oldu. Allah Yusuf’un duasıyla yeryüzüne on bereket vermiştir bunların dokuzu Mısır’dadır. Çünkü Mısır halkı Ahar olup acayip şeyler çok olur.

Yaşı otuza geldiğinde zulümden kurtulmak için Yusuf Mısır’dan Fayyum’a kaçtı. Bin günde bu şehri yaptı. Eteği ile taş taşıdı. Cenab-ı Bari Cibril’e “Yetiş Yusufuma Ya Cebrail” diye emir verince Cebrail yıldırım gibi yeryüzüne inip kanadını yere vurdu, toprağı yerden kaldırdı, bir kanal açıp Nil’in suyunu Fayyum’a akıttı. Burası hala etrafında 366 köy bulunan bir göldür.

Yusuf’un zamanında Reyyan firavun ölmüştü ve yerine Darem Asvan’da melikti. Yusuf’un vasiyeti üzerine cesedini bir tunç sanduka içinde Nil’e bıraktı. Süleyman zamanına kadar Nil’de durdu. Süleyman cinleriyle Nil kenarına gelince bir ihtiyar kadın Yusuf’un sandukasının Nil’de olduğunu haber verdi. Süleyman devlere emir edip sandukayı çıkarttı. Kudüs’e götürüp babası Yakup’un Cebrun dağındaki Halilülrahman’daki mezarının yanına gömüldü.””

Sabilerin kitabı Furkan mı?

 

Kur’an Yalnız Muhammet’e İnen Kitap değildir. “Kitap Ehli” ifadesiyle kast edilen nedir?;

Bakara 2:109. Ehlikitap’tan bir çoğu, benliklerindeki kıskançlık yüzünden sizi, imanınızdan sonra kâfirler haline bir döndürebilseler diye yürekten istedi. Hem de gerçek kendilerine ayan-beyan olduktan sonra… Allah, buyruğunu getirinceye değin affedin, hoşgörün.

Allah, her şeye gücü yetendir.

 

Ali İmran 3: 3. O, sana Kitap’ı, önündekileri tasdikleyici olarak hak bir yoldan indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.

Ali İmran 3: 65. Ey Ehlikitap! İbrahim hakkında neden çekişiyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirildi. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?

 

Ali İmran 3: 66. İşte siz böyle insanlarsınız! Hakkında biraz bilginiz olan şeyde çekişmeye girdiniz. Peki, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyde neden tartışmaya giriyorsunuz? Allah bilir ama siz bilmezsiniz.”

 

Kitap ehlinden sapıtmamış olanlar da vardır;

Al’i İmran 3: 199. Ehlikitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene inanırlar. Allah karşısında ürperirler; Allah’ın ayetlerini basit bir ücret karşılığı satmazlar. İşte bunlar için Rableri katında kendilerine özgü ödüller vardır. Allah, hesabı, çabucak görüverir.”

 

Ehli Kitap’tan İbrahim’in dini Hanif Dinidir;

Ali İmran 3: 67. İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hıristiyan. O, sadece Hanîf bir Müslümandı/Allah’a teslim olandı. O müşriklerden değildi.”

 

Ala 87:18. Hiç kuşkusuz, bu Kur’an, ilk sayfalarda da elbette vardır.”

Ala 87:19. İbrahim’in ve Mûsa’nın sayfalarında.”

 

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın ilk sayfaları, İbrahim ve Musa’nın kitapları olarak tanımlanmaktadır.

Bu durumda Musa’nın kitabı Tevrat/Tora dır.

Peki, Ali İmran 3:67’de tarif edilen “Hanif İbrahim’in” kitabı nedir?

 

Ali İmran 3: 4. Daha önce insanlara bir yol gösterici olarak Furkan’ı da indirdi. Şu bir gerçek ki, Allah’ın ayetlerini örtüp inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Ve Allah hem Azîz’dir hem intikam alıcı.(Öç alan)..”

Furkan, Muhammet’e inen Kur’an değildir. Ama Kur’an’ın ilkidir. Furkan’ın, 3:3. ayette sayılan İncil ve Tevrat’tan da önceki kitap olduğu Tevrat ve İncil’den önce inen kitap olduğu 4.ayette açıktır.

Bu durumda Kitap Ehline Furkan, Tevrat, Zebur, İncil inananları dahildir. Kur’an daha da geriye gitmektedir;

Ali İmran 3:33. Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrahim Ailesi’ni, İmran Ailesi’ni seçerek âlemlere üstün kılmıştır”

Namaz kılan Yahudi ve Hristiyanlar da “Hanif’tirler;

Rum 30; 30. O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.

Rum 30:31. O’na yönelmiş kişiler olarak O’ndan sakının! Namazı/duayı yerine getirin ve sakın şirke sapanlardan olmayın”

Musa’ya inen Tevrat’tan 1.500 yıl kadar önce inen Sabilerin din kitabıdır. Tevrat, İncil, Kuránda geçen, Aden’den Nuh’a Nuh’tan İbrahim’e kadar bütün dini karakterler aynı adlarıyla bu din kitabında vardır. Başka kitaplara “aynı adlarla “ bulunmazlar.

Sabilerin kutsal din kitabının adı Ginza Rabba (Öğretmen/Sahip Cin Ze veya kendilerinini deyimiyle “Hazine”) kitabıdır.

GİNZA SABİLERİN KUTSAL KİTABI

 

  1. Dünya Savaşı yıllarında gittiği Irak’ta geçirdiği yıllarda tanıdığı gümüşçü bir Sabi rahibi tarafından, kutsal kitapları olan “Ginza d Rba’nın” toplam 238 sayfalık el yazması metninin kendisine, I. Dünya Savaşından iki yıl sonra hediye edilen yazar E.S. Drower, “Canonical Prayerbook of the Mandaeans, Leiden: 1959.”, Türkçesiyle, Sabilerin Kabul Edilmiş Kutsal Dua Kitabı- 1959 Leiden Basımının İnternette “Google Kitaplar” da İngilizce yayınlanan kısmından alınmıştır. Türkçemize çevirisi bana aittir.

sidra-rabba-rechter-teil-ginza-smala-das-adamsbuch-der-mander-1-638Sabilerin kutsal din kitabı Cinze Di Rba, (Hazine, Öğretmen Ze Cin’i) bütün evren, içindeki canlı, cansız, görünen, görünmeyen bütün varlıklarıyla “Dört Yaratılışta” yaratılmıştır.

Birinci yaratılışta, evrendeki sular, ruhani varlıklar, ışık ve ilk “yaratıcı, bedenli varlıklar” ortaya çıkar.

Evren, “Işık/Nur Evreni” (Alma d- Nura*) ve “Karanlık Evreni” (Alma d-şuka) olarak ikiye ayrılır. Işık evreninde, ruhani, ışık/Nur varlıkları yaşar, sahibi de Malka d- Nura (Işık Kralı)dır ,Karanlık Evrende de ise, bedenli, toprak ve sulardan oluşan, ölümlü-uzun yaşamlı kötü canavarlar, yılanlar, ejderhalar, dev şeytanlar yaşarlar. Karanlık dünyanın sahibi de Malka d- Şuka (Karanlık Kralı), Tevrat’ta Leviatyan “yılan tanrı” olarak geçen Ur’dur. Ur, ayrıca dişi şeytan, yer altının (cehennemin) tanrıçası Ruha’nın oğlu ve eşidir.

Biz insanlar da bu sınıfa dahil olsak da, bu karanlık dünyanın varlıkları tarafından köle olarak yaratılmış olduğumuzda, o varlıklar gibi olağan üstü güçlere sahip olmamız söz konusu değildir.

Yaşamın amacı da “aydınlık ile Karanlığın” birbiriyle mücadelesinden ibarettir. Aydınlık, “iyiliği”, Karanlık ise “kötülüğü” temsil etmektedir..

Bunlara rağmen yaratılış efsanelerinde de göreceğimiz gibi “kötülüğü içinde barındırmayan” varlık yoktur. Hepsinin yüreklerinde çekemezlik, fesatlık, “egmenlik hırsları” olduğuna tanık olacağız.

Çok kısa metinler çevirmeme rağmen “nur ve karanlık dünya varlıklarındaki kötülükleri” algılamaya kendi gözlemleriniz yetecektir.

 

*Alma d- Nura “

Alma=Dünya-Evren;

Nura=Nur,Işık”

Alma di Nura Işık dünyası/evreni demektir.

 

Cinza Kitabının İlk Yaratılış Bölümünden;

Tanrıların Yaratılışı (Theogony);

Metinde geçen kelimelerin anlamları;

“Bütün işlerin üstünde olan Işık (Nur) ın sayısız dünyalarından, kavranamayan bir yaratık olan büyük Hay (Yaşam) Nukrayya’nın adıyla. Bu kitap, zaman öncesindeki, İlk Yaşam Doktrininin İlk Kitabı ve sırrıdır.”

Yaratılış efsanesinde olaylarda geçen önemli kelimeleri ve ifadeleri şöyle açıklayabiliriz;

“Başlangıçta Pira (meyve/Rahim/Amcık) pira içindeydi, Ayar (Gökyüzü) ayar içindeydi. Büyük Mana (Sır/Zeka/Akıl) uyandı ve sayısız Mana’lar üretti. Büyük ve sayısız Pira’lar, Şekinalar (Göklerde oturanlar) büyük piradan çıktı. Büyük Mana’nın isteğiyle Yardina/Jordan/Ürdün nehri meydana geldi ve ondan başka Yordanlar (İordan) var oldu.”

Gök cisimlerini doğuran Gök Ana Pira-Rahim-Döl yatağı. Ölen tanrıların döndükleri SİNE-İ RAHİM. Piramit, Kabe, Hacer ül esved onun sembolleridir. Kare şekilli evlerimiz bile "sine-i rahimdir. Elbette Mezarlar da.

Gök cisimlerini doğuran Gök Ana Pira-Rahim-Döl yatağı. Ölen tanrıların döndükleri SİNE-İ RAHİM. Piramit, Kabe, Hacer ül esved onun sembolleridir. Kare şekilli evlerimiz bile “sine-i rahimdir. Elbette Mezarlar da.

Tanrı Yaratılış metninde göze çarpan sıfatlar sırasıyla;

Nukraiia(Nukrayya)=Yaratık/Varlık (Alien-İng), tanımlanamayan (Undefinable-ing), uzak(Remote-ing), kavranamayan (unconceivable-ing)

Pira=Meyve, am/Vagina(Lat)/Matrix (rahim),Evreni her şeyiyle doğuran Gök Ana/Ak Ana.

Ayar=Gök yüzü/Ether (İng)/Sema (Arap), İlk suların üstündeki gökyüzü.

Mana=Sır, zeka, akıl (İntelligence-ing), Pira, Ayar ile aynı anda var olan yaratıcı güç, sır.

Sekina (Şekina)=Göklerde oturanlar, melekler veya göksel varlıklar, güneşler, gezegenler v.b.

Yardina/ Jordan= Nehir demektir. Ürdün nehri. Sabilere göre yeryüzünde ve gökyüzündeki bütün nehirlerin adı Ürdün’dür.

*Büyük ağız= Evreni, güneşleri, gezegenleri, barındırdıkları görünen ve görünmeyen varlıklarıyla doğuran “Gök Ana’”nın ağzı. Sabiliğe göre, güneşin bu ağzından girmesiyle gece, döl yatağından doğup çıkmasıyla gündüz olur. Sabaha kadar geçen güneş tanrıçasının yolculuğunda, Gök Ananın ağzından döl yatağına kadar güneşi yutabilecek tanrılardan kurtularak doğması için namaz kılınır. Bu inanış İran, Hint, Mısır, Grek dinlerinde de aynıydı ve tek farkı bu dinlerde Güneş’in cinsiyetinin “Erkek” olmasıdır. Ay Tanrısı Dinlerinde güneş “Dişi”dir.

Evren ve Büyük Yaratıcı Sır’ın (Mana) Yaratılışı;

“Pira, pira içindeyken, (Rahim, Rahim içindeydi.)

Ayar, ayar içindeyken, (Gök, gök içindeydi)

Azametli Ulu Mana oradayken,

Işınları genişliklere uzanırken,

Aydınlığı uluyken,

Büyük Pira’nın (Rahmin) içinde sınırsız,

Sayısız miktarda hiç kimse yokken ve

Işıması Büyük Ağızın sözlerinden, (Gök Ana’nın ağzı)

Anlatabileceğinden daha büyükken,

Büyük ve Güçlü Mana meydana geldi.

O Pira’nın içindeyken, (Rahimdeyken)

Sınırsız sayıda binlerce ve binlerce sayıda Piralar(Rahimler),

Çok defa sayısızca miktarda

Şekinalar(Gök varlıkları) onun içinden çıktılar.

Büyük Mana’dan coşarak doğan

Ürdün nehrinin beyaz suları içinde olan

Hay’ın Ulu Gökyüzünde azametiyle var olan

Büyük Mana’nın önünde,

Hepsi durup ona şükür ederler.

Meydana gelen Büyük Ürdün’den

Başka büyük Ürdün,

Ondan da sayısız başka

Büyük Ürdün nehirleri çıkmaya başladılar.”

 

Keltlerin Gök Ana'sı

Keltlerin Gök Ana’sı

Ruhların Kitabı (Vaftiz,Ekmek ve şarap)

Övgüler Tanrıya olsun

İlk Büyük Öteki Dünya Yaşamı adına! Işığın dünyasından çok uzaklarda, Yawar-Ziwa ve Simat Haya’dan güç alan Mahnus oğlu Adem -Yuhana, iyileştiren, zaferi, sesliliği,işitme ve konuşmayı, kalbin hazzını ve bütün işlerin üstünde benim için günahlarımı bağışlayandır.

Konu 1

Yaşamın adına ve yaşam bilgisinin (Manda d Haya)adına ve En eski sulardan önce var olan, parlak, ulu ve nurdan olan, bağırdığında sesiyle kelimeleri söyleyen, sözleri vücuda gelen ilk var olan varlığın adına.

Onun sesi ve sözleriyle asmalar meydana geldi, büyüdü ve ilk yaşam onun ikametinde kuruldu.

O konuştu ve dedi; “İlk yaşam İkinci yaşamın altı bin çoklu yıl önündedir ve İkinci yaşam üçüncü yaşamın altı bin çoklu yıl önündedir ve Üçüncü yaşam her utradan altı bin çoklu yıl daha eskidir. Her Utra, dünyadan ve Yedi tanrının evinden yedi yüz yetmiş bin çoklu yıl daha eskidir. Onda sonsuzluk vardır.

O zamanlarda katı yeryüzü toprağı ve üzerinde oturanlar da yoktu. Her yer karanlık sularla kaplıydı.

Onlardan, bu karanlık sulardan, “kötü” şekillendi ve oraya çıktı, ondan, binlerce ve binlerce esrarlı biri, öne geçti ve çoklu çoklu sayılarda gezegenler onun esrarıydılar.

“Başına bağladığı bir ışık halesi (çember)olmaksızın, insan yola çıkmış bize doğru geliyor” diyerek, Yediler bana hakaret ettiler ve öfkelendiler. Sonra yüzümü beni yaratan Büyüklüğün göksel tanrısı olan yaratıcıma döndüm ve ona dedim; “Selam, beni yaratan yaratıcım, (Ey) Büyüklüğün Yüce Tanrısı! Ben yolumda giderken Yediler bana kızdılar, öfkelendiler ve dediler. Giden adam, başında hale olmaksızın bize doğru geliyor!”

NUR-IŞIK HALESİ, ÇELENK

NUR-IŞIK HALESİ, ÇELENK

Sonra, Yüce Ululuğun tanrısı, görkem ve nurdan parlak bir çembercik alarak başıma geçirdi. Gerçeğin ve şifanın eli olan onun ulu sağ elini üstüme koyarak bana dedi ki; Sam- Gufna ve Sam-Gufayan ve Işığın yeri olan, sonsuz ikametteki inanan ve kutsal varlıklardan, ışığı görünen ve parlaklığı yayılan Sam -Pira- Hiwaranın benzerlikleri üstüne olsun”

Ve Manda d Haya, cesur Utra düşündü ve dedi, “Her Nasıralı doğru ve inanan adam, uykusundan kalktığında, parlaklığın, kavganın, ululuğun timsali olan beyaz sarığı almalı ve bu duayı üstüne ezbere okumalıdır. Onu kendi etrafında bükerek başına sarmalı ve duayı gizlice okumalıdır. O ulu göksel babanın evinde ona övgü olacaktır. Ve, onun varlığında, inciten, zarar verenlerden, korkuyla ondan uzak duranlardan ona zorla tabi olanların hepsi dizleri titreyerek birlikte kapıyı çalacaklardır. Mahnus oğlu Adem Yuhana ve onun bağlılarından bu duayı okuyanların günahları bağışlanmış, benim sözlerimle arınmış olacaklardır. Ve Hay galiptir.

(Bu sarık duasıdır.)

 

Asma Ağacının Meyvesi Üzüm’ün Kutsallığı

Yukarıda ilk yaratılışta, sulardan yaratılan ilk yeryüzü parçası gezegende yetişen bitkinin Asma olduğunun açıklanması dikkat çekicidir. Asma dikimine Tevrat Yaratılış kitabı, Nuh’un tufan sonrasıı, Allah’ın yanlarından ayrılmasından sonra yaptığı ilk iş olarak rastlarız.;

Tevrat Yaratılış.

9.Bölüm, 20-21.ayetler;

Yar.9: 20 “Nuh çiftçiydi, ilk bağı o dikti. “”

Yar.9: 21 “Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı. “

Üzüm

Tevrat Allah’ın İçki Sunusu istediğini, yani içtiğini yazıyor. İlk yaratılan asma olurda Allah içki içmez mi?

Çölde Sayım.28.Bölüm Ayet 7;

Say.28: 7 Kuzuyla birlikte dökmelik sunu olarak dörtte bir hin içki sunacaksınız. Dökmelik sunuyu RAB için kutsal yerde dökeceksiniz.” Ç.Not 28:5,7 “Dörtte bir hin”: Yaklaşık 0.9 lt.

 

Kur’an Nahl Sursi 16:67.ayeti Üzüm ve içki hakkında inen ilk ayettir;

16:67- “”Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvalarından da hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.””

Kur’anda aynı surenin 66. ayeti Sütü, 69 ayeti balı, Nahl suresi de özünde Hurma’yı anlatır. Kur’an’da diğer başlıca kutsanmış meyveler Tin (İncir) Suresinde İncir ve Zeytin’dir.

Kuran Enam Suresi 99. ayetin tefsirinde geçen Üzüm hakkında bilgiler;

Hurmanın arkasından da üzüm zikredilmiştir. Zira üzüm, meyve türlerinin en şereflisidir. İlk ortaya çıkan filizlerinden son haline kadar kendisinden faydalanılır. Filizinden ilk zamanlarda incecik yeşil iplikler çıkar ki ekşimtrak lezzetli bir tadı vardır. Ve bundan yemek yapmak da mümkün olur. (yaprağından edilen fayda da bilinmektedir) Sonra koruk çıkar ki, bu da gerek hastalara ve gerek sağlamlara hoş bir yiyecektir .Bundan ince zevk, safralılara faydalı şuruplar da yapılır. Yemeklere konacak ekşi de kaynatılır ki ekşili kaynatılmışların en lezzetlilerindendir. Tam üzüm olunca da yemişlerin en tatlısı, en iştahlısıdır. Yaş üzümü askıya asarak bir sene veya daha çok biriktirip saklamak da mümkün olabilir. Ve bu gerçekten biriktirilip saklanan yemişlerin en tatlısıdır. Sonra üzümden yenilecek dört şey yapılır: Kuru üzüm, pekmez, sirke, şarap. Bu dört şeyin faydalarını anlatmak ise ciltlerle kitaplara dayanır. Gerçi şarabı şeriat haram etmiştir. Bununla beraber Cenâb-ı Allah bunun hakkında “İnsanlar için bazı faydalar vardır, ancak (içki ve kumarın) günahları faydalarından çok büyüktür” (Bakara, 2/219) buyurmuştur. Üzümün en güzel şeyi çekirdeğidir. Doktorlar bundan bir takım tertipler yaparlar ki zayıf ve nemli mideler için çok büyük faydaları olur. (Gerçekten zamanımız doktorları da üzüm çekirdeklerinin çiğneyip ezerek yemek, şartıyle faydalarının çok büyük olduğunu be y an etmekte bununla ittifak halindedirler) Hasılı üzüm “yemişlerin sultanı” denmesine değer bir meyvedir. Aynı şekilde zeytinden de faydalanmak pek çoktur, tanesi yenir, yağının da yemek ve diğer hususlarda ne kadar büyük faydası ve çok kullanılır

Konu 2

Aydınlanmış ve aydınlatıcı olan Zihrundur, nurun Büyük Bilinmeyeni, ışık ve nurun Manda d Hayya’dan (Allah’tan) çıkmış ve ondan kendi soylu çocuklarının gücünden ve devam eden Ulu Yaşamdan (Allah) yayılmıştır. Kendi şkintash’ına yerleştirip sağ ve sol eliyle Üstra’ları yarattı ve onlara ışık saçan görkemli elbiseler verdi * ve onları Yaşamın evinden taşıyan bilge babaları onlara şan verdi.

Ve öğrencileri üzerinde sorumluluğu olanlar, onların anne-babaları gibi sahipleri olacaklardır. Böylece, Üstralar onların üstünde nurlarıyla parlayacaklardır. Işık ve nurları ve taçlarını başlarından çıkartıp parlayan ışık ve nurun tacını yerine koyacaklar ve “Öğretmen, anne-babadan üstündür!” diyeceklerdir. Babamız, duaya kalk, gerçeğin eli olan, şifa veren sağ elini üzerime koy! Ve Yaşam övülmeye layıktır!

Gök Ana'nın evreni yaratması ve üzerindeki görkemli elbisesi

Gök Ana’nın evreni yaratması ve üzerindeki görkemli elbisesi

(Bu “İlk Varlığın Adına” duası açılış duasıdır.)””

*Bu duada geçen “ışık saçan görkemli elbiseler verdibeyaz,mor, siyah,altın rengi,kırmızı Cübbe, elbise giymenin kökenidir.

Konu 3

Hay’ın adıyla!

Hay, Hamgagay-Ziwa’nın oğlu Hamgay Ziwa’dan Işığın oğlu Yawar Ziwa’yı yarattı. Aydınlatılmış ve aydınlatan, Shkintash’tan dışarı akan yaşam sularından ışık ve nuru, parıldayan tacı, Bilinmeyen Büyük Parlaklığı Zihrun’dur.

Işığın ve parlaklığın açıcısı olduğu için kendisinden çıkan hazinesini gönüllü Üstralara o koydu. Bütün tapınma sözleri ve övgüler kendi ikametinde olan İlk Yaşam’ın güçlülüğünedir ve Hay/Yaşam galip olsun!

(Sarık duası budur)

Konu 4

Utra’lar (ruhlar) Şkintaşlarında dururlarken sonsuz aydınlıktaki büyük yerde oturan Manda d- Hayya’a dua ve ibadet ederler ve onunla konuşurlar. Utralar Şkintaşlarındayken Tarvan d Nur’a ‘ya da ibadet ve dua ederler. Başlarının üzerindeki çember şeklindeki halkayı ve onu asacakları şeyin üzerine adarlar. Onlar onu Nur Ağacına adayacaklar ve onun üstüne asacaklardır. Ve övgüler Yaşam’a olsun!

(Bu dua, Yavar Ziya’yı yaratan Yaşam’a adanmıştır.)

Ay tanrısı Sin SARIKLI

Ay tanrısı Sin SARIKLI

Bölüm 5

Büyük Yaşam’ın adıyla! (Bismil Hay)

Bırakın ışık olsun! Bırakın Işık olsun! Bırakın Büyük İlk Yaşam’ın ışığı olsun! Övülen ilk Mana’nın (Aklın) yerinden uyanıklığın, aklın ışığı parlasın! O Yufin ve Yufafin adlı çelengi bükendir; “ O Nsibat-Utriya” olan çelengin getirenidir. O ‘Nsibat –Utriya’nın oğlu çelengin üstüne konuldu. Onu getiren odur ve “Manamanaların başları üstüne yerleştirendir. O zaman çelenk alevlendi, yaprakları alevlendi! Mana’nın ışığının olmasından önce, Mana nurunun arkasında ve Mana’nın ışığının yanında parlaklık ve saflık vardı.

Evin dört köşesinde ve sessiz gök kubbenin yedi tarafında mutluluk ve galip gelen nur vardı. Korunaklı olandan getirilen Yaşam’a (Allah’a) övgüler olsun!

(Bu dua “oku ve başına geçir” sarık duasıdır.)

Bölüm 6

Büyük Yaşamın evinden öne doğru göz kamaştırarak parlayan göksel kavganın bir tacıdır. Utralar onu, İlk Yaşam’ın gücüyle Büyük Yaşamın evinde kurdukları kendi şkintalarından (mabetleri) Yaşam’ın evinden getirdiler.

O Şekintaları kurması gereken, kuracak olan ve onları kurup yukarı kaldırarak yükseltip İkametin dayanılabilecek yerinde kurandır. Adil bir   varlıkça yükseltilerek yerinde kurulmuştur yaşasın!

Övgüler Hay’a/Allah’a olsun!

Defne’den Tac/Hale/Sarık;

(Bu dua “gevşeme”, “Işık Olsun!” duasıdır.   Bu üç dua “İlk Varlığın adına!”, “Yavar Ziva” ve “Işık Olsun” duaları olup, bunları okuyan tacını başına koyar! Ve sonra “Manda beni yarattı” duasını oku ve defne yaprağından çelengini başına, tacının üstüne giy. Defne yaprağı çelengini bük, tacınla birlikte tut. Ve sonra “Ürdün’e giderken” ile “Cevapla beni Baba cevapla” dualarını oku.)”

Konu 7

Büyük Yaşam’ın Adıyla

Mahnuş oğlu Adem Yuhana (Yahya) bana şifacı ol! Büyük yaşamın olağanüstü olan düşüncelerinin yorumlanmış ve Büyük Yaşamın yaşam bilgisinin esasını bilen varlıktan meydana geldiği için Büyük Yaşam’ın ağzı üstünde kalan, azametli, aydınlık, parlaklığın büyük esrarı ile zenginleştirilmiş ve güçlendirilmiş olandır.

Övgü Yaşamın üstüne olsun.

(Bu duayı vaftiz sırasında Pandamanı tutarken oku.)

KONU 8

Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur. Hem de başlangıçtan beri bozulmamış olan Gerçek (Kuşta)için Yaşamdan çıkan Yaşam için,Herşeyden Önce Var Olan Işık ve en eski parlaklık için, herşeyin üstünde olan ağza alınmayacak işlerin olduğu, ışığın dünyaları olan ilk Ulu Yaşam’ın gücü için.

Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur.Hem de insanların en adili olduğundan, ilk peygamber olarak seçilenin haşmeti, ve ışığında gelen ve nuru içinde güçlü olan Yukabar-Ziwa için. O dünyaları boydan boya geçti, gök kubbeyi kiraladığını kendisine açtı ve geldi.

Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur. Göklerdeki sonsuz ikamette Işığın Yerinde iyiyi isteyen erdemli,inanan insanlar ve adil rahiplerin ruhlarını alan ve umut veren ve sessizliği yorumlayan Yaşamın kaynağı, Yaşam Bilgisi Yuzatak için.

Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur. Hem de derinlerde ve hala saklı kalmış, azametli, esrarlı, utraların babası eski insan için.O karanlığın dünyasında nesillerin dünyalarında yaptıklarını gördü ve anladı.

Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur.Hem de Utraları yerleştiren Yaşam’ın ikameti için.Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur.Abatur’un ikameti için, Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur. Hem de, kılıçla kaldırılmayan, tufanla boğulmayan, alevlerle yakılmayan,ayaklarının üstündeki terliğinin kayışı bile suda ıslanmayan, sözünden dönmeyen, sadık soydan o Şit’in, Anuş’un ve Hibil’in ikameti için. Onlar, işittiler, konuştular,temize çıkmak için yargılanma aramaya çıktılar, aradılar ve buldular.Kusurlu değillerdi, mükemmeldiler, hiçlikte bütündüler. Arı yerden geldiler ve arı yerlere gittiler.

Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur. Hem de hala bedenlerinde yaşayan veya bedenlerini terk etmiş ruhları teslim etmiş, inançlı,adil olan atalarımızın yaşamları için. Onlar, Sin’in kapılarının kendilerine kapanıp, Işığın kapılarının kendilerine açılacağını tecrübe ettiler ve ayırımcılık olmadığını kanıtlamak için Yaşam’ın önünde diz çökeceklerdir.

Oradan bizim dua edin ve buradan da bizler sizin için dua edeceğiz. Tüm meyveler çürüyecek, bütün hoş kokular kaybolacak ama, Gerçeğin Adını seven suların üzerinde sona erecek   dünyaları üzerinde Yaşam’ın kokusu ebediyen var olacaktır.

Ürdün’e ilk kez   inen ruhlar kötü işleri ve zorlukları aşmışlar, günahsız olarak vaftiz edilmişlerdir. Ebedi ikamtgahı ve Işığın yerindeki ululuğu görüp yükseğe kaldıracaklardır. Işık’taki Büyük Yaşamda övülmüş olacaklardır Yaşam galiptir.

“ Buhur hoş kokuludur, buhur hoş kokuludur deyimi; Haydi, İlk Yaşam için yaşayın, Ürdün nehrinin yamaçlarında yeni bir buhur tavasına sizden önce koyduğunuz, sandal ağacı ve iki buhuru ezbere okuyunuz. Bakırı bir buhur tavası yapın taşıdığınız buhurları sırasıyla içine koyunuz ve “Bildirdik”,”Sen-Yaşam”,(77.Dua) “Kalkan gözleri aradım” ve “Kalkan Gözler” dualarını okuyun.

Konu 9

Bütün şifaların büyük ağacı ve bütün Yaşamın asması ve Sam mana-Smira, Yufin yufafin ve Üçüncü Yaşamın ve İkinci yaşamın ve Acayip ahret yaşamının, Güçlü olanına övgü, ve yüceltme ile sevdiğim, Işığın bütün ışıklarının çıktığı ikamete, onura, şöhrete, güzelliğe, görkeme, ışığa, parlaklığın tüm kapılarının yerine doğru yüzümü yukarı dönürek gözlerimi kaldırıyorum. Gerçeğin ve imanın, ihtiyacın(?),pihta’nın, gizli ve saklı yerin Büyüklüğünün tanrısına ve gizli ve korunaklı aklına, ve özellikle korunaklı yerine ibadet eder ve överek severim.

Suların üstünde duran tapınağını (Shekina) arayan,açıkladığını düşünen, Herşeyden önce var olan İlk Yaşam’ın haşmetli büyüğü, oğlu olan Sam Smira’yı överek, yücelterek ona ibadet ederim.

Ruhların bedenlerini terk ettikleri son günde, önce ona katılacaklar, onu kucaklayacaklar, yukarı kaldıracaklar, sonsuz ikamette ve göklerde gözleyecekler, toplandıklarında ondan çıkacaklar ve onu seveceklerdir.

Büyük Güçlü Işık ve çok sayıdaki aydınlığını över, yüceltir, ibadet ederim; Bütün şifaların Ürdün’ün İlk Yaşam’ının büyüğü Piriawis’i yüceltir, över ibadet ederim. Işığın göksel güçlü kaynağı, üzerinde ve suların hazineleri üstünde oturan arı Yuşamin’i över, yüceltir ibadet ederim.

Başlangıçtan önce var olan gerçek ve Yaşamdan çıkan Yaşam’ı över, yüceltir ve ona tapınırım.İlk adil ve seçilmiş olanın Sözü ve Yaşamın heyeti olan Yukabar Ziwa’yı över, yüceltir ibadet ederim.

Büyük Yaşamın evinin kapısında büyülü, doğaüstü, eski, yüksek, saklı ve korunaklı olarak yerleşmiş tahtın sahibi Korunaklı Abaturu över, yüceltir ve ona ibadet ederim. O, ondan önce terazinin başına oturacak, iyilikleri tartacak ve kötülükleri cezalandıracaktır.

O nesillerin ve dünyaların yaptıklarını gördü ve ayırt etti. Onlardan önceki büyük yaşamı yeniden inşa eden, ışıkla kaplayan, önceki babalarımızın ruhlarını oldukları yerde nur içinde parlayan elbiselerle oturtan, ruhların toplandığında onları ışıklı elbiselerle örten, yücelten, yükselten veya ruhları toplantıya çağırdığında değerlerini söyleyen ve bunlardan mahrum eden şifaların tanrısı Manda di Hayya’yı över, ulular ve ona ibadet ederim.

Manda di Haya’nın iki elçisi olan ve Büyük Yaşam’ın Ürdün’ünü yöneten, Işığın büyük yıkamasıyla vaftiz ettiği için Şilmay ve Nidbay’ı yüceltir, över , ibadet ederim.

Yaşam galiptir.

 

KONU 10;

Bir gün Ürdün Sam Smir’e verildiğinde, Ürdün’e inen Işığın oğulları bir çok dört yüz kırk dört bin sayıdaki Utralar ile Rabba Haya, Ram, Bihram onunla gittiler, ondan akan İlk Yaşam’ın arı parlaklığın büyüklüğüdür. O, onların hepsini vaftiz etti ve yarlara koydu. Onları kaldırdı, onlarla görüştü, üzerlerine kendisinden haşmet ve azamet verdi.

Yaşam galiptir.”

 

Cinze Kitabının Yaratılış ile ilgili ilk metinlerinin çevirisini burada bitiriyorum. Şimdi, Yaratılış konusunun işlendiği “The Story o f Creation in the Mandaean Holv Book the Ginza Rba Sabah Aldihisi; Submitted for the degree o f Ph.D. University College London- UMI U591390 Published by ProQuest LLC 2013. Copyright in the Dissertation held by the Author. Microform Edition © ProQuest LLC. All rights reserved. This work is protected against unauthorized copying under Title 17, United States Code.” Kaynağından yaptığım çeviri yazıma geçiyoruz.

 

Tanrıların Yaratılışında İkinci Yaratılış Efsanesi;

 

Dark_Sea_by_ThepancakesyrupCinze Di Rba kitabının III. Kitabının 84.sayfası 14. paragrafında “Tanrıyaratılış”ı anlatılmaktadır. Önceki Gnostik terimlere ek olarak ikinci uyarlamada, “Yura (Işıma/Işın)”, “Hayya Tinyanya (İkinci Yaşam), “Hapiqia Mia (Suların akmaları) yeni terimlerle karşılaşmaktayız. Bunların bazıları özel ve anlaşılması güç terimlerdir, bunlardan birisi de “Yura” dır. Bu anlatıdaki esas olaylar;

a)Yardina Rba , Büyük Ürdün Nehrinin yaratılışı

b)Büyük Ürdün’den Yaşam’ın doğuşu,

c)Yaşam/Hay’ın kendisini işaret etmesi ve İkinci Yaşamın babası olmayı istemesi,

d)İkinci Yaşam’ın Üstra’lardan Şekinaları ve kendi Ürdün nehrini yaratmayı istemesi,

e)Meydana gelen üç Üstranın İkinci Yaşamdan Şekinaları kendileri için yükseltmeyi işaret etmeleridir. Üç Üstranın İkinci Yaşam’dan istedikleri kendilerine bahşedilmiştir;

“”Pira (rahim), Pira içindeyken, Ayar (gök), hala ayar içindeyken ve Yaşayan Büyük Ürdünde var olan sulardan ve hiç biri var olmadan önce, Ulu Yura’nın (Işıma) ışıması ve nurunun ışığı çok engin ve yoğun olduğu zamandı. Sular, gökten yeryüzüne aktı, Hay(Yaşam) oturdu, Hay (Yaşam) varlık haline gelmesinden dolayı bir arzuyla, kendisini Büyük Mana’nın benzerliğinde tanıttı. İlk istekle ezel-ebed olan Üstra var oldu, onun Yaşam’ı OLLm Hayya Tinyanya “İkinci Yaşam” olarak anıldı. Işığın dünyasında ilk yaşamda oluşan Ürdün nehrinde, ikinci yaşamda meydana gelen Ürdün nehri Yardana yıkanarak ortaya çıktı. Ve, İkinci Yaşam, Şekinaları, Üstraları Ürdünden dışarıya çağırarak onları düzenledi, vaftiz etti.

İkinci Yaşam’ı isteyerek işaret eden Üstralar oluşunca, onlara kendileri için Şekinalar üretmelerine izin verildi. Üstralar, kendilerine bahşedilmiş olan, neyi İkinci Yaşamdan istemişlerdi?

Birlikte danışarak şekinalarını ürettiler. Babalarıyla konuşmak için dua ettiler, babalarına sordular ve ona dediler; İçinde yarattığın üstraların yıkanıp vaftiz edildikleri, çok büyük,kokusu mis gibi ve suları lezzetli olan Yaşayan Suların Ürdün’ünü yaratan sen misin?

Konuşan Üç Üstrayı İkinci Yaşam yanıtladı; Bana göre, babanız Hay (Yaşam) beni, Hay’a ait olan Ürdün’ü yarattı ve sizler Hay’ın gücüyle meydana getirildiniz! Sonra onlar da onunla konuştular; “Seni saran ışını ve ışığı bize veriniz ve aşağıya Hapiqya miya’nın sularının akıntılarına gidelim, şekinaları çağıralım,sana ve bize ait olacak bir dünya kuralım”” (Tablo II)

Yura

Sabi tanrı yaratılış efsanesinde, Yura, “ışıktan olan varlıklardan” birisidir. Ancak Sabi kaynakları bu konuda bize fazla bilgi vermez. Sabi sözlüğü bu kelimeyi bize “Yur, Yura-İura=Parlaklık, ışık, ışıktan olan” olarak tanımlamaktadır. Şekinalarından hazinecisi, benzeri/dmuta/ikizi” ile yaşayan “ışıktan varlık” demektedir.

 

Hayya

 

Hay=Yaşam,Hayat.

Hay,Sabi inancında üstün bir tanrıdır. Genellikle “Nukrayya (Nukriia)” yani “yaratık, varlık, tarif edilemeyen”, ‘onun azametinde daha önce bir varlık görülmemiştir’ şeklinde tanımlanır. Görülen ve görülmeyen, iki tür varlığın kaynağıdır, varoluştan önce var olan yaratıcı bir güçtür.

Hay (Yaşam) ışığın yerinden meydana geldi, sular da Hay’dan meydana geldi. Sudan ışıma çıktı, ışımadan Işık meydana geldi, Işıktan da Üstralar var oldu.

Hay, yaşamın Işığın ülkesinden,suların Hay’dan,sulardan Işımanın, Işımadan Işığın, Işıktan Hayın önünde duran ve dua eden Üstraların var olduklarını bilir. 288

Işıktan dünya, İlk Hay(Yaşam)dan art arda çıkan şekillerden meydana geldi. 290 İlk Yaşam’ın şekinasından Haya Kadmaya ortaya çıkar çıkmaz yüz altmış Ürdün nehri yarattı ve her birinin başına iki koruyucu koydu. … Sonra, 360 Işıktan dünya yarattı.291

İkinci Yaşam Yuşamin’i meydana getiren isteğiyle onu işaret ettiğinde Işığın Dünyasında İlk Yaşam, ilk yaratıcıydı.292

Allah’ın Oğlu, Beyaz Elbise (Örtünme),Sarık (Baş örtüsü) kavramlarının temeli;

Cinze’nin bir diğer bölümünde İlk Yaşam, büyük Mana’ya, dikkatlice kendisine bir oğul yarattığını bildirdi. Mana, oğlunu ışıyan bir elbise ile giydirmesini ve başını ışıktan bir sarık ile örtmesini söyledi. İlk Yaşam eğilerek ulu, üstün Mana’yı övdü, ona secde etti ve ona dedi;

“Düşündüm ve tek, ulu, haklı, “Bir” olandan, büyük, haklı, “Bir” olan, bir oğul yarattım. Ulu Mana İlk Yaşam’a “git ona, ışından bir elbise giydir ve başını ışıktan arı bir sarıkla ört” dedi.”293

Yaratılış efsanesine göre “Ulu Mana (Ulu Sır/Giz/Anlam)”a tek tanrı kabul edilen Hayya/Hay secde etmektedir. Bu durumda “Ulu Mana”, “İlk Yaşam/ Hay” ’dan büyüktür. Ama Sabiler ille de Hay’ı tercih etmektedir.

Tek Tanrı Kavramı;

İlk Yaşam/Hay, Sabilerin açıkladıkları, ibadet etmeye değer esas tanrısıdır. Paylaşılan tek olumlu görüşe göre,O; aluiya kulhun ubadiya “her şeyin ötesinde”, balma di nura -Işığın dünyasında “bütün yaratıkların üstünde” dir.”.29s

Her Sabi, vaftizinde ruşma dakia “ Arı İşaret”, ruşma di Hayya “Işığın işaretinden” almalıdır. Sabi ilahileri ve hocalarının çoğu takip eden formüle göre açılır ve biter; Şumaiyhun di Hayya “Ulu Hay’ın adıyla (Arapçası, Bismil Hay), hayya zakin “Hay Galiptir

Göklerdeki üstralara ev sahipliği eden gökler boyunca uzanan, ulu tanrının oturduğu yer olan Hay’ın Evinden Yaşayan sular akarlar.296

Ulu Hay’ın evi, Sabilerin atalarının ruhlarının oturdukları, üstraların tutuldukları yerdir.297

Yukarıdaki, her birinin adları Ulu Hay’ın evinde yazılı olan Ölümsüz Üstraların ve Ulu Işığın Büyük Yerini aramak için çabaladılar ve buldular.298

Mandeanlar/Mandacılar olan Irak Sabilerinin esas tanrılarını onların yaşadıkları yer olan güney Irak’taki kendi yerlerinden türetmişlerdir. Yaşam için esas soru, Mezopotamya ilahilerinde ve Gılgamış destanında yer almaktadır..299

Sabilerin ayin gelenekleri eski Mezopotamya dinlerinde olduğu kadar, Hay’ın Evine nasıl ulaşabilecekleri ve sırasıyla nasıl ölümsüz yaşamı kazanabilecekleri fikrinden etkilenmekle oluşmuştur. 3°°

Tanrıların Şavaşları ve Düşmüş Şeytanlar Kavramı;

İkinci Yaşam Hayya Tinyaniyya (Yuşamin)

İkinci Yaşam (Hay) 301, Hayya Kadmayya İlk Yaşamın oğlu, kendinde olan, yaratılmayan, kendiliğinden, Hay’ın kendisini işaret ederek istemesiyle meydana gelen Yuşamin’in şahsi adı olarak da bilinir, 303 İlk isteği ile sınırsız, sayısız üstralar Hay’dan meydana geldi.

Işık dünyasının altında yer alan, yarı fiziki dünyanın yaratılmasında, ikinci yaşam çok önemli rol oynar. Meydana gelir gelmez, İkinci Yaşam, yaratılışın mantığıyla anlaşılamaz hale gelir.

303.

Üç üstranın (oğulları, özellikle Abatur’un) aşağıya, hapikiya miya’ya, suların akıntılarına gönderilmesi ve orada Hay’ın adını anmaksızın, karanlığın dünyasından ışığın dünyasını ayıran suların olduğu yerde kendi dünyalarını yaratmaları büyük hiziplerin çıkmasını sağladı..306 İkinci yaşamın yaratılması, Işığın Dünyası tarafından, sonsuz yaşamın olduğu yerde asla çözülemeyecek Büyük Çekişme, kızdıran, asiliğin kötü işleri olarak düşünüldü.

”30?. Yuşamin, Büyük Olan’ın sırrını açık etti ve Işık’ın içine fırlattı. 308.

Sabi inancı, Yuşamin’in yarattığı dünyanın bütün kusurların, hataların, ilahi trajedinin kaynağı olarak yazar.30?

Sonra İkinci Yaşam onu tahtından aşağı fırlattı ve sonsuza kadar içinde kalacağı zincirlerle bağladı;

“Yuşamin, Büyük Olan’ın evine karışıklık fırtlatmak ve kavga kışkırtmak istemesi yüzünden tahtından devrildi, aşağı fırlatıldı. O, kötüyü tasarladı, bu yüzden sonsuza dek kalacağı bir zincirle bağlandı.”311

Draşa di Yahya (Yahya’nın Kitabı veya Kralların Kitabı) kitabında, Işığın Dünyası ile Yaşam’ın (Hay) kuvvetleri olan Yuşamin ve müttefikleri arasında, “Büyük İncil savaşları” nın yer aldığını okuyoruz. Yuşamin savaşı kaybetti, direnen oğulları öldürüldü,ve karıları ağlayarak, yas tutarak etrafta gezindiler. Yardinyalarında (Ürdünlerinde) rahatsız edildiler ve şekinaları yerlerinden çıkarıldılar.İkametleri, binaları yıkıldı, tacı Supat’ın (yer altı dünyası) kapısına konuldu.312

Bu trajediden sonra Yuşamin kendi hislerine döndü, pişmanlık gösterdi, Yaşam (Hay)ın adı üstüne konuldu ve vaftiz edilmeyi istedi;

“Üstüme konulan ve açıklanan adınızla vaftiz edilerek bilgilendirilmek istiyorum”313 dedi.

Büyük Yaşamdan özür dilendi ve sonuç olarak Yuşamin’in konumu iade edildi. Işığın Dünyası, Yuşamin’in şekinalarını, binalarını yeniden yapmasına, çocuklarının diriltilmesine, evindeki koruyucuların, habercilerin (mesihlerin)tayin edilmesine dair söz verdi.;

“Yuşamin bunu derken Büyük Yaşam (Hay) bir konuşma lütfetti. Her yerde oturan Naşab Ziva ile konuştu. Ona dedi; “Yuşamin’e git ve desteğinde onun kalbini yatıştır. Ona de ki;Sen bizim fidanımızsın, seni yalnız bırakmayacağız.Şekinaların bütün görkemiyle kurulacak ve ışıyacak, gücün ve binaların yeniden yaratılacak. Çocukların canlı olarak geri verilecek, krallığında koruyucuların, habercilerince hizmet göreceksin. Tacın, olduğu biçimde dikilecek ve şekinaların kralı olarak anılacaksın.”314

Diğer yandan, İkinci Yaşam Yuşamin,Sabilerce “İbadetlerinde dikkatsiz olan rahip’e ilk örnek varlık” olarak gösterilmektedir.315

Yuşamin, Işığın Dünyasında “ihmalci bir rahiptir”. 316 ATŞ, ibadetlerinin mükemmel olarak yerine getirmeyen rahibi doğrudan, açıkça uyarır; “Bununla beraber onu(rahibi) teşvik etti, uyardı ve Yuşamin ibadetlerini öyle yaptı.” 317

Sabilerde,Yuşamin, Abatur, ve Ptahil gibi “düşmüş üstraların” iyileştirilmelerinde, İncil rahipleri ile insan arasında olduğu gibi önemli rol oynamaktadır.

Düşmüşlerin iyileştirilmelerinde toplumsal ve tasavvufi biçimlendirmenin önemli bir parçası olan göksel rahip Abatur’un güçlendirilmiş insan rahip görüntüsünde yeniden yaratılmasıdır.318

Yuşamin ve oğulları olan Abatur, Ptahil, Tevrat Enok 6:!!’de geçen “günahkar melekler”dir.

Sabi ilahilerinde Yuşamin, denize karışan suları yönlendiren güçtür.321 Hatta evlilik şarkılarında, bereketin, bolluğun ışık ruhu olarak anlatılır.322 İlk Yaşam, İkinci Yaşam’dan altı bin çoklu yıl öncedir, İkinci Yaşam, Üçüncü Yaşam’dan altı çoklu bin yıl öncedir ve Üçüncü Yaşam, her tür üstraların yaratılmasından altı çoklu bin yıldan daha da öncedir.323 O,Işığın güçlü göksel kaynaklarınının üzerinde ve suların hazinelerinin üstünde oturan, arınmış olandır.324

Bazı Sabi (Mandacı) yazılarında Yuşamin “Tavus Kuşu”dur;

“Ham Ziva’nın Tavuskuşu Yuşamin’e verdiği gibi onlara kafa karıştıran tembihlerde bulunma. O (Yuşamin), Güzelliğin ve şirinliğin ülkesi olan Aziz Evinin ülkesinde, erkek kardeşi Abatur’un başına tacı giydirirken yönlendirmiş ve ihtar etmişti.325

Hatta; “Vay bana, ahmaklığı erdeminden fazla olan Tavuskuşu”326

Yuşamin, Yaşam (Hay) tarafından bağışlandı ve Işığın Dünyasında yeniden taçlandırıldı. “Bağışlanmış Rahipler içinde anıldı; “”Bağışlanmış evvelki babalarımız için, günahlarından dolayı bağışlanmış, Damut- Hayya’nın oğlu Yuşamin için” 327

Hapikaya Maya (Hapiqia Mia=Ölümün Suları)

Hapikaya Maya, Işık dünyasının sınırları olan sulardandır. Bu, ruhun gemiler* içinde karşıya geçmek için nehirde harekete geçmesine verilen addır. “Ben (Ruh) suyun kaynaklarına ulaştığım zaman Surik Ziva (Patlayan ışıma) benimle buluşmaya geldi ve beni suların kaynaklarının karşısına geçerken yönlendirdi”328 Bu gemiler, suların kaynakları olan Hapikaya Maya’nın karşısına geçirmek için “doğru ruhları” taşır. Bu olay, Mandacı Sabilerin Divanı Abatur kitabında resimlerle gösterilmiştir.329 Bu kaynaklar, Hapikaya Mayalar Yuşamin’in (İkinci Yaşam’ın krallığından çıkarak Orta Dünyaya akan taze sulardır.

Sümer ve Babil efsaneleri de “yeraltı okyanusu” olan Absu’yu “bütün taze suların aktığı “tatlı su kaynakları” olarak tanımladıklarından buna benzemektedir.330

*Bu gemilerin, “Kuffa” adıyla bilinen, hala bazı nehirlerde kullanılan, sazdan yapılan, yuvarlak, eski Irak gemileri şeklinde olduklarından şüphe yoktur. Bu dünyadan öbür dünyaya ruhları taşıyan gemicinin görünümü Gılgamış efsanesinde anlatıldığı gibidir (Bknz Dalley 1989:104-15)

Hapikaya Maya ile İranlıların “Hara (cennet) Dağına” sırayla geçmek için büyük çukurun üzerinde bulunan Kinvat Köprüsü birbirine benzemektedir.

İyi-Kötü lülerin ruhlarının Kinvat Köprüsüne gelmeden önce geçmek zorunda oldukları yol tanrı Zervan’ın idaresindedir.332 Yukarıda bahsedilen Surik Ziva, elle kutsanmış ruhları tayin edilmiş yerlerine İyi Vay’in getirmesidir.333

Mandacı Sabilerin geleneklerine göre, Hapikaya Maya (kaynayan sular), arınmış Yuşamin’in dünyasının altında, üçüncü yaşam Abatur’un dünyasının üstündedir.336

Ruh, ölü bedenden hareket ettiğinde, günahların cezalarını çekmek için acıların çekildiği Matartaya doğru olan Sur (Büyük Beyaz Dağ) dağına uçar. Ruhun arınma işlemine girmek için yapacağı yolculuğu kırkbeş gün alır. Sonra Abatur ruhu tartar ve ruhun Işığın Dünyasına sırayla geçeceği, Işığın Dünyasının sınırları olan Hapikaya Maya’ya doğru yola çıkmasına izin verir. Sular, ruhun ulaşacağı son nokta olan Işığın Dünyasına ulaşmadan önceki son engeldir. Masikta (Masiqta-cenaze ayini, ölüm töreni), nişimta’ya (ruha) suları geçmesi için yardım eder; Ölüye yapılan tören haricinde ruhu ilerletecek hiç bir şey yoktur.(Ve ölüye yapılan anma duaları, ayinleri olmayan masikta yoktur.). Ölüm törenleri, Ölüm Suları olan Hapikaya Maya üzerinde yelkenleyerek karşıya, Işığın Dünyasına geçiren, arındıran,teslim edicileri, yardımcıları içindir.337

Diğer metinlerde, günahların cezalarının çekilip, ruhun arındırılmasından sonra Ruh’u, karanlığın Kralı olan UR’dan koruyan, onun ağzından çekip çıkartan, Sup okyanusuna fırlatarak günahlarını kaldıran, teslim ediciler olan Hapikaya Maya görevlileri olan Üstralara veren Hibil Ziva(ziya)’dır;

O, günahları tamamlandıktan sonra Ur’un ağzından onları çekip çıkartıp, geniş Sup denizine fırlatır. Sonra, fırlatılan ruhlar, yaşayan sularda maşbuta/vaftiz edilip, büyük öğretilerle donatıldıktan sonra beyaz susamlar gibi olurlar. Sonra O, onları Hapikaya Maya’nın sularının karşısına yönlendirir. Hapikaya Maya sularının kaynaklarının Üstra’sı, ızdıraptan gözleri yaşlarla dolu olan ruhlara yaklaşır ve onlarla konuşur; Sizler, günahkarın ikametinde, Tibil’de (dünyada) oturdunuz. Bundan sonra o her bir kişiyi sağ eliyle alıp cennetine oturtacaktır.338

“Hapikaya Maya terimi, E.S.Drower’a göre, “Ölümün Suları” olarak tercüme edildiğinde yerinde bir tanımlama olacaktır.Mandacı Sabilere göre, Hapikaya Maya, Işığın dünyasının sınırlarıdır, Sabilerin ruhlarının son yolculuklarına çıkmadan önce vaftiz edilip arındırılacakları, ışık varlıklarınca yaratılmış sulardır. Hapikaya Maya, suların kesildiği sınır veya ölümün suları değildir. Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu bulmak için karşısına geçmek zorunda olduğu, Hibil Zva’nın babası Manda di Haya’ya açıkladığı gibi dereler veya çaylardır;

“Ruhların vaftizle arındırılacağı, Ürdün’ün Hapikaya maya su kaynaklarını yarattım. Hapikaya mayanın dereleri üzerinde ruhların yakınlara inip çıkmaları için yarlar (yüksek yokuş) yarattım.”341

Abatur (Üçüncü Yaşam);Abatur Rama;

( Yarattıklarını gözleyen,gözcü, günahlarını, sevaplarını kayıt eden, hesap gününde Günahları, sevapları adil tartan kantarcı, adil yargıç tanrı.Mısır’ın Lah’ı, Greklerin Hermes’i, Zervanilerin Hürmüz’ü, Hristiyanların Hz. İsa’sı, Müslümanların Allah’ı “Yarattıklarını gözleyen, kayıtlarını tutan, kıyamette hesap gününde yargılayacak olan Hayyül Kayyüm, El Hakim” olan “adilyargıç tanrı” budur.Ama, okudukça kafa karıştıran benzerlikler de yakamızı bırakmayacaktır. A.Yavuz);

Abatur, İkinci Yaşam Yuşamin’in oğlu, Üçüncü Yaşamdır, Üstraların babasıdır.

O, Çok önceden olandır/ezeldir, Tanrısal/ilahidir, Bilinemeyendir ve Koruyandır (Rahman), tacı Işığın Evinin kapısına konulmuştur. O, ödüllerini ve işlerini tartmadan önce terazileriyle oturandır. O neslilleri ve dünyaları gören, ayırt edendir(Gözcü);

Abatur, ezeldir (çok eskiden olan), uludur, gizlidir ve korunandır, derinlerde saklanan ve yükseklere taçlandırılandır. O, nesilleri ve dillerini anlayabilendir. O, yaptıklarına karşı şahit tutabilen, ruhları tartabilmek için üstlerine atanmış olan, yaptıklarını gören biridir.342

Abatur, Bak Ziva’dır, Ptahil’in yaratılışında etken olan Maya Siyauya (Siyah Sular) içine bakmakla üstraların babası olan Ab d Üstriya’dır, Tibil (Dünya)in de dahil olduğu fiziki dünyayı yaratan hakimdir;

“Yaşam (Hay) konuştuğunda, babam bu yüzden konuştu, Abatur doğruldu, kapıyı (Işığın dünyasının) açtı ve karanlık suların içine gözlerini dikerek baktı ve siyah suların içinde kendisinin benzeri biçimlendi. Ptahil biçimlendi ve bir mişraya/sınırlara indi.

Abatur, Ptahil’i inceledi ve ona ‘Gel, gel Ptahil, sen siyah sularda gördüğüm kişisin’.

Abatur onu eğittti ve dedi, ‘Kalk oğlum, karanlık sulara bir yoğunlaşmayla yoğunlaş” 344

Leydi Drower “Gizli Adem (Secret Adam)” da yazar;

Abatur, Awatur olarak söylenir, gizemli bir şekildir ve adının anlamı “belirsiz, değişken” demektir. Bazen Üçüncü Yaşam olarak da anılır. Tercih edilen adı Abatur Rama, Ulu Abatur’dur. Mısır’ın ruhları tartıcısı ile benzerliği apaçıktır; İran’ın, Çinvat (Ödüllendirme-Öç alma) Köprüsündeki Meher Davar’ı; hatta, mutluluk diyarına geçmeden önce ruhları işlerinden dolayı yargılayan, tartandır. 346

Harran (Urfa) Sabilerinin anlatımlarında “Ruh, maddeye bir kere döndü, kendini ona aşık hissetti, bedensel zevk veren yakan bir arzuyla, bir daha ondan ayrılmamak istedi. Bu yüzden dünya doğdu. Dördüncü yüzyıl ortalarında yaşamış Kukeanlar tarikatında önceden var olanı alan Theodore Bar-Konai döktrinlerinini özetler;

Derler ki, Tanrı, Işığın Dünyasındaki, Tanrıdan daha önce var olanUyanıklık Denizi” adlı denizden biçimlendi ve doğdu. Hatta gene derler ki, Uyanıklık Denizinden doğan tanrı, kendisinin üstünde olan sularda oturdu, onların içine baktı ve kendi şeklini gördü. Elini sulara sokarak bu şekli aldı ve kendisine arkadaş yaptı, onunla ilişki kurdu, bu yüzden çok sayıda tanrı ve tanrıçaların nesilleri oldu. Bu yüzden onu Yaşam’ın Anası olarak andılar ve yetmiş dünya ve 12 sonsuzluk(aeon) yarattı dediler.353

Abatur sahip olduklarıyla bencilleşti ve kibirli oldu, kendisini “Büyük Olan olarak adlandırdı ve “Ben Üstraların babasıyım” dedi.355 Kendisine hayat veren Büyük Yaşam’ın adını anmaz oldu. O nasihat dinlemez, bulanık suları kavramaz oldu, dünyanın yaratılmasına sebep oldu

Abatur’un isyanı, daha üst tanrılarca sert bir şekilde bastırıldı, cezalandırıldı, tahtından edildi, Işığın Dünyasından kovuldu ve ruhların yargıcı, “Kantarcı/tartıcı” olarak tayin edildi.:

Hibil Ziva, Abatur’a gitti ve ‘Kalk, sınırların evinde tacını giy, egemenliğini kur. Ve senin dünyanda oturan, ayağa kalkan, senin mührünle mühürlenmiş, terazinle tartılmış, Ürdününde yıkanarak arınmış adamın süresinn dolduğu zaman,aşağı olanın sesini ululaştır”356

Kantarların Abaturu, Abatur Muzanya;

Mısır'ın Ay Tanrısı Tut/Thoth/Lah/Yahweh hesap gününde ruhları kantarıyla tartıyor. Abatur da bu tanrıdan alıntıdır. Hristiyan ve İslam dinlerinde İdris peygamber olarak geçer.

Mısır’ın Ay Tanrısı Tut/Thoth/Lah/Yahweh hesap gününde ruhları kantarıyla tartıyor. Abatur da bu tanrıdan alıntıdır. Hristiyan ve İslam dinlerinde İdris peygamber olarak geçer.

Abatur, şekinaların (göklerde oturanların) kralı olmak istediğini açıkladığında, Işığın (Hay) Dünyasının hiyerarşisini tehdit ettiği için cezalandıııldı;

Ve Abatur onunla (Hibil Ziva) ile konuştu;Kral olmak istiyorum ve Şekinalara sahip olmak istiyorum! 366

Işığın Krallığı, Abatur kendisine bir dünya yaratıp, babalarının onaylarını almaksızın kendisini “Üstraların Babası” olarak çağırdığı için ona öfkelendiler;

Bak, yaratıp inşa ettiği dünyasına durup bir baktı. Büyük Yaşam’ın dünyası kadar ne geniş ne de büyük.Dünyasına bir kez durup baktı ve kendisini “Üstraların Babası” olarak andı… Işığın Yeri ona öfkelendi.36? Bahk Ziva kendiliğinden ışıdı ve babasının adını terk ederek onunla konuştu, “Ben üstraların babasıyım, üstraların babasıyım ben, şekinaları üstralar için yarattım. Çamurlu sularda bekleyerek düşündü ve dedi; “Bir dünya yaratmalıyım. O hiç nasihat dinlemedi, bulanık suları hiç anlamadı 68 Büyük Yaşam’a karşı bir isyanı ateşledi ve Işığın dünyasında onarılamayacak bölünme yarattı. Abatur, bütün büyük sonsuzluğun içinde onarılamayacak bir çatlak yarattı

Meydan okumanın sonucu olaral Abatur tahtından edildi, Işığın Dünyasından kovuldu. O onu mafaratya ile Arafın (günahtan arınmak için acı çekilen yer veya Gözleme Evi) arasında   oturan, ruhları terazisiyle tartan Abatur muzanya (Terazilerin Abaturu) ilan etti.370

Bunun için Abatur Rama (Ulu)nın çocuğu dünyadır, tahtından indirildi ve “Terazinin Sahibi” olmaya gitti.37

Arınmak için acıların çekildiği Araf’a gönderildikten sonra ölülerin ruhlarının tartılacağı bir büroda, daha düşük bir konumda kalmaya zorlandı. Araftan ruhlar çıktıktan sonra o terazisiyle onları tartacak, Işığın Dünyasına gitmeyi hak edene izin verecektir.

370 Mafaratya (Tekili ma(arta); Araf, Gözetleme Evleri, arınma evleri,ayırma yeri (Md S241).Ölümden sonra ruhlar, Abatur’un terazisiyle tartılmadan, gidecekleri son yer olan, Işığın dünyasına gemilerle taşınmadan önce mafarta’ya arınma ihityaçları için giderler (Mil, pp. 28, 41, 46, 74-5, 80, 90, 95,169,173 ff. See also Pallis, Mandaean Studies (1926) p. 74 ff.). 371 DM‘L p. 41: 8. The text:
Abatur, bu kararı tepkiyle karşıladı ve Hibil Zva’ya ve onunla gelen daha yüksek dereceli tanrılar heyetine; Bunu benim için siz ayarladınız (beni buna macbur ettiniz. Benin ülkem görkemlidir ve eşlerim değerli ve bana yakışanlardır. Bunlara rağmen beni “Terazilerin Sahibi” yaptınız.72

Abatur aşağılandı, çünkü anne ve babasına karşı günah işledi, Aşağı Dünya (fiziki dünya) için çabaladı ve böylece tahtından edildi. Yüksek sesle ağlayarak kendisine olandan endişelendi;

Kendi kendime dedim ki, “Ben büyük biri olacağım; o beni Tibil’de aşağı birisi yaptı. Kendime dedim ki, “Kral olacağım”; O beni dünyanın sonuna gönderdi. Kendime dedim ki,”Bilinen birisi olacağım”;O benim ellerime terazi verdi.373

Abatur’un Işığın Dünyasının kararına olan şikayetlerini Draşa di Yahya/Yahya’nın Kitabında

Da işitiyoruz. Kral, Abatur’Un şikayetlerini duyunca ona çok kızar;

“Ben kantarcı değilim! İyi olanların soyundan bir üstranın oğluyum. Ben tartıcı değilim. Ben, kralların oğluyum. Kara sulara yerleştirilmeyi ve yanımdan gelip geçen kirli ruhları tutmayı arzu etmiyorum.374

Abatur bunları dediğinde Kral tamamıyla kızdı ve dünyaya bir çağrı gönderdi.375 Bundan ötürü Abatur, içinde bulunduğu durumu Büyük Mana’ya götürdü ve ona, niçin diğer üstraların ruhlarının tartıcısı olarak seçildiğini sordu;

“Sonra, Abatur Büyük Mana ile konuşup, “Bunca çok sayıdaki bütün üstraların arasından neden beni seçip gönderdiniz?” 376

Mana, Abatur’a niçin seçildiğini anlattı ve onu yatıştırdı;

Bütün Şekinaların ve Üstraların içinde senin gibisi yok.Işık dünyasındakilerin hiç birisi senin kadar kibar değil. Sen, kibar ve yakışansın. Sen ruhlara desteksin, cömertsin, ruhlara sevgi duyuyorsun ve kabul edilebilecek olan yargıçsın”377

Abatur;İran’ın Rasn-ü Rast’ı;

Abatur, İran tanrısı, doğruluğun kişileştirilmiş hali ve yargıcı olan Yargıç Rasnu ile ilişkilendirilmektedir. Ona, bireyin ölümünü takip eden üç günlük dönem içinde ruhların işlerini/amellerini tartması söylenildi. Rasnu (Raşnu) cennete uzanan Cinvat Köprüsünü korur. Hesap gününde, ruhları tartan altından bir terazi taşır.378 Sabilerin (Mandacı) Cinze Rabba kitabı özellikle Abatur’u Raşnu olarak tanımlar.

Abatur, eski, azametli, saklı ve koruyan (Rahman) Rasnu Rast’tır. 379

Raşnu,’sözleri, işleri/amelleri, düşünceleri/niyetleri tartan yargıçtır (Niyet, söz, amel,bu üç nitelik, İslam’da da geçen yargıya temel olan kişinin işleridir. A.Yavuz); Bu üçü, insanın iyi veya kötü olduğunu belirler.380 Mandacı Sabilerin Raşnu’su ve oğlu Ptahil, Zaehner’i, bu bölümün İran Zervani mitinden alındığına ikna etmiştir. 381

Abatur, Masarata’nın ruhların Işık Dünyasına gitmeden önce bulaştıkları günahlarından arınmak için acıların çekildiği çile yeri ve dünyadaki yaşamın gözetlendiği yer olan   gözlem evinin koruyucusudur, Işığın Dünyasına girmeyi hak etmeyen Mandacı Sabi/Nasıralılar Abatur’un kapısına yönlendirilmeyecekler ve def edileceklerdir. Işığın Evine girmeyi hak etmemiş Nasıralıların Abatur’un kapısına varmalarına izin verilecek ama döndürülerek def edileceklerdir. Abatur’un evinden def edilenler, Işığın yerini görmeyeceklerdir.382

Diğer yandan, Abatur’un Işığın Dünyasının kapısını açmaya değer olacaklar ise şunlardır;

Abatur’un evinin büyük kapısından (masikta/vaftiz) ruhların üzerine indirilen ve başlarına konulan gizemli çelenk ile,emin/güvenilir, imanlı, silahlı ve hazırlıklı, ışıyan ve güzel olanlardır. Onlara Abatur’un büyük kapısı açılacak, gözleyen Mana’nın sırları ile korunacaklar ve onlara Abatur’un şekinasında yaşamak için yer verilecektir.383

Görülüyor ki, Abatur’un ruhları yargılamak, amellerini tartmak için, ruha candan, ruhun nişimtasının ayrılması ve ödüllerinin verilmesi için ona yeni bir makam verilecektir;

Yola çıktım ve eski, azametli, bilinmez olanın, Abatur tarafından korunan, acıların çekildiği gözlem evine ulaştım. Erkek kardeşlerim olan Üstralara sordum ve dedim; “Bu kimin çile,gözlem evidir? Kimin esareti altındadır? Erkek kardeşlerim Üstralar bana dediler ki;

Bu gözlem evi, eski, azametli, gizli ve rahman olan Abatur’undur. Teraziler ondan önce oraya yerleştirildi. O, amelleri tartan, ödüllendiren, ruhla canı birleştirendir.384 Büyük Yaşam/Hay,arınmışlığı kanıtlanmış olan Abatur’a bahşedileni açıklamıştır, O (Hay), Abatur’un asi olmasına izin vermeyecek ve bu yüzden görevini Abatur Muzanya (Terazilerin Abatur’u) olarak dünyanın sonuna kadar görevini yerine getirecektir. Namınızın ve Adımızın namı işin bunu yapacaktır. Güneh işlemesine kim izin verecektir? İncitmesine ve kirlenmiş sulara atmasına kim izin verecektir? Karanlıktaki güçlerin içine bizi koymasına kim izin verecektir?385

Abatur; Erkekliğin Sembolü;

FALLUS

Mısır dininde erkeklik sembolü. Greklere Hermes, İran’a Hürmüz geçmiştir.

Üstraların ve tanrı Ptahil’in babası olmasından beri Abatur Mandacı Sabilerin metinlerinde “dil(tongue Lat.)”, Greklerin “Fallus(Türkçe Sik,Yarak)”; Fallus ile ilişkilendirilen “dil”dir.

Abatur Rama, onun adı “Beyaz Sudan Büyük Nehir (The Great Jordan of White Water” demektir, “dil” olarak ta anılır.386 Dilekte bulunmak için dua ettiğinizde (CP.Sayfa 89 n 80) adı Büyük Mana olan Ulu Baba’ya ve adı “dil” olan azametli Abatur’a övgüler sunarsınız.38?

“Dil” ile neyhin kast edildiği pek açık değilse de Deutsch metinlerinde dili açıklamış ve, Zohar’a göre erkeklik organıyla benzeşmektedir ve bu yüzden orta dönem Yahudi kaynaklarında, Mandacı Sabilerin Abatur tanımlamalarında dil ile erkeklik organı (fallus) arasında fenemenolojik bir bağ vardır388 Deutsch, “The Thousand and Twelve Questions” 166.sayfadaki çalışmasında, Kabala kavramlarına paralel vurgu yapan “ilahi fallus/sik”i ilgilendiren Mandacıların “raza rba” yani “Büyük Sır” adı, erkeklik morganıyla alakalıdır ve “sikle ilgili Sefirah Yesod’un tanımlayan Zohar’ın esrarı veya “Sır” a benzemektedir.38’

Abatur, Bak Ziva olarak kendini tanıttığında, kendisini üstraların babası ve (kozmo/evreni yaratan tanrı) Ptahil’in babası olarak ilan etti ve dünyanın ötesinde erkekliğin remzi(sembol) oldu.390 Alma Risaya Zufa (Daha Küçük İlk Dünya) kendisini,tohum/belin ve babalık organının392, hürmet edilen bütün sırların “duna’sı (sik) olarak tanımlar.391

“Parlaklığı içinde oturan Yaşam/Hay” ilahisini okuduğunuz zaman Gabrayit’e, dunalar (sikler) olarak anılan bütün sırların ve nesillerin çıktığı,Terazilerin Abaturuna (erkeklik,erkeklik organına) şükredersiniz.393

Abatur, Göksel Rahip;

Mısır Ay Tanrısı Tut, tanrıların konuştuğu dili insanların anlayabilmesi için karelere böler ve insanların ilk öğretmeni olur. Tanrılardan aldığı emirleri insanlara iletir.

Mısır Ay Tanrısı Tut, tanrıların konuştuğu dili insanların anlayabilmesi için karelere böler ve insanların ilk öğretmeni olur. Tanrılardan aldığı emirleri insanlara iletir.

Kurulmuş şekintasında oturan, ululanmış, Ulu Abatur.394 Mandacı Sabi rahipleri, Abatur’u   şekintasında,öğrencileri olan tarmidiyalarla, habercileri aSgandiyalarla çevrilmiş olarak gösterirler, O,şekintasında üstralarıyla etrafı çevrilmiş olarak göksel ayinler yapan göksel bir rahiptir.395 Divanı Abatur, Mandacı rahipleri için çok önemli metinler içerir. O, rahiplere gözlem ve çile evi olan mafaratiyada ruhun aldığı günahlarla alakalı olarak farklı yönlere olan yolculuğunu açıklar. Alma Risaya Rba, Alma Risaya Zofa ve Malkuta ‘Layta gibi diğer divanlar, Abatur’un göksel rahip olduğunu resmeden, rahiplere emirler ve talimatlar içerirler:

“Ve demir bıçağı elinize aldığınızda,sağ elinizle Abatur’un elinin içine Ptahil’i yerleştirirsiniz. Ve, bir koyunu veya güvercini aldığınızda ve yüzünüzü (kuzeye) terazilerin Abaturu’u rahibin kapısına doğru çevirdiğinizde o size gözlerini dikmiş olarak bakmaktadır.397

Hatta;

“Ve, Abatur’un evini işaret ettiğinizde ruhunuzu Abatur’un yedi elbisesi ile giydirmiş olursunuz.

Ve,’mükemmelliğin oğulları olan dört varlığın evine” git ve eriş dediğinizde, bunlar Abatur’un ruhla değiştirmeyi aradığı dört kez el çırpma, alkışlama (fıkusfalar)dır.398

‘Üstra’ sözü, sadece “melkiye (krallar) gibi, başpiskopos anlamına gelen “ganziv(b)riye, atıf yapmaktadır, “rahipler” demektir. Abatur’un şekinaların400 kralı olmasından beri Mandacı Sabi inancında Göksel Ganzibra (baş piskopos) olarak anlaşılmıştır. Rahipliğin tacı, madde olan şeyler ile ışığın dünyası arasında aracılığın tacıdır.401 Kurt Rudolph, bu türün favori konusu, özellikle, göksel rahipliğin dışında, günahkar ama tövbe ettirilmiş göksel rahipliği getirmesidir’ demektedir.402

(Rahipliğin/ruhbanlığın göklere mal edilerek ilahlaştırılması, bu gün Hristiyanlıkta Papa, Başpiskoposlar, rahipler, keşişler ile Yahudilikte Hahamlar, İslam’da imamlar, şeyhler, pirler olarak hala durmaktadır. Bu ruhbanların yaratıcı ile kul arasında aracılık yapmaları, paaport benzeri “iyi hal kağıtları, tavsiye mektupları yazmaları ve göklerden vahiy veya matbu mektup almalarına, ruhların cennet yolunda bunların rehberliği ile cennete kavuşacağına inancının hala korunması çok acıdır. 5.500 yıllık Sabi dinindeki, ilkel bir inancın 5.500 yıl sonra korunması, dindarların bir adım bile yol almadıklarını göstermektedir. Oysa dinler, devleti, kabileleri, aşiretleri elinde bulunduran siyasi güçlere, ruhbanlara hizmet ederler,asla halka hizmet etmezler. Bütün dünyada dini siyasi rejim aracı olarak kullanan siyasi ve ruhban sınıfından daha çok seven eğitimsiz cahil halk yığınlarıdır. Göklerde varlığı kanıtlanmamış böyle tanrılara kitleleri inandırıp kandıran, soyan hakim sınıflara karşı direneceklerine, onların üstünlüklerini kutsallaştırıp, verdikleri sadakalara, fitrelere göz dikerek ölüm sonrası mutlu olacaklarına inandırılmış kalabalıklar böyle 6000 yıllık masallarla ebediyen uyumaya, sömürülmeye adaydırlar. Zira, İslam’ın kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’in 57. suresi olan Hadid Suresi 27. ayet “ruhbanlığı biz onlara yazmadık. İyi olsun diye onlar istediler ama ona da gereğince uymadılar.” Der. Yani İslam, ruhbanlığı kaldırmasına rağmen, İslam dünyasının neredeyse tümü ruhbanların peşinden gitmektedir; Hadid 57; 27. Sonra onların eserleri üzere, resullerimizi art arda gönderdik. Meryem’in oğlu İsa’yı da onların ardınca gönderdik. Ona İncil’i verdik; ona uyanların gönüllerine şefkat ve merhamet koyduk. Bir bid’at olarak ortaya çıkardıkları ruhbaniyeti, onlar üzerine biz

yazmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için ortaya çıkardılar. Ama ona gerektiği şekilde saygılı olmadılar. Onların, iman edenlerine ödüllerini verdik. Onlardan çoğu yoldan çıkmış olanlardır.A.Yavuz)

Abatur; Göksel Katip/Yazıcı;

Abatur, aşağı dünyalara belirli emir ve talimatlar olan ‘ngirtiya mektuplarını’(gizli emirler) 403 taşımakla yetkilendirilmiş göksel bir varlıktır. (Cebrail). Hatta O, ölümden sonra ruha ait olan, rahipler tarafından verilen mektupları da teslim alandır. Emirlerin aşağı dünyaya gönderilmesine iyi bir örnek olarak Mandacı Sabilerin Draşa d Yahya/Yahya’nın kitabıdır. O kitap, Yahya’nın, İso (İsa) dan, kutsal yasayı bozacağından kuşkulanıp onu vaftiz etmeyi ret ettiği zaman gönderilmiştir. İsa ile ilgili ayrıntılı tartışmalardan sonra, Vaftizci Yahya, İsa’yı vaftiz etmeyi öğreten Abatur’un Evinden gelen emir olan ‘ngirta’yı alır; İşum Şiha (İsa), “Abatur’un Evinden gelen bir mektup vardır, Yahya, Ürdün’de (nehirde) onu vaftiz et, onu sahillerin üstüne kaldır ve onu koy’” dedi.

Sonra Ruha, kendisini kumru/güvercin gibi yaptı ve Ürdün nehrinin üstüne bir haç fırlattı. Ürdün nehrinin üstüne fırlattığı haç, suları çeşitli renklere soktu.”Ey Ürdün (nehir), beni arındırdın ve yedi oğlumu da arındırdın dedi.404

Dip Notu;

*403-‘Ngirta Mektupları(MD S.353); Terim,ölümle yerine getirilen ayinlere de uygulanır. ‘ngirta, ağzı kil ile rahiplerce bir yüzük şeklinde (som yavar) mühürlenmiş, küçük bir şişeye konulmuş, Işığın dünyasından çıkan, bir kaç tane mayya (susam yağı)dır ve Ganzibra’nın tırnağı olacaktır. Bazı gizli duaların okunmasından sonra küçük şişe ölen kişinin kefeninin (rasta) cebine,rahibin “Hay’ın adıyla” demesiyle konulacaktır (Mil s.170).

Mektup, iyi bir iman içinde (ruşfa) ile yazılmış ve Güçlü olanın(Hay) mührüyle mühürlenmiştir. Doğru insanlar onu yazarlar, inanan insanlar ona bağlıdırlar ve ruhun ensesine onu asarak Hay’ın kapısına gönderirler(CP S61). Ngirta mektubu, ölüler için yapılan resmi geleneklerin başı olan rab Maksiya ve Sahardal (P.jiajaui=vali,yüksek idareci MD S439) tarafından gözden geçirilmiş bir tür pasaport işlevi görür ve onun mührü de Hay’ın Evinin olduğu Hapikaya Maya (suların dereleri)dan ruhun geçmesine izin verilmesi için güvencedir.

‘Ngirta Mektubu, yasal bir sözleşme gibi Mezopotamya’da çok iyi bilinir ve eski Babilden yeni Babil dönemine ve Selevkuslara (Büyük İskender) çağlarına kadar uzanır. (Bak.J.C.Mandaic Miscellany,JAOS104.1 ‘1984’ S.91-85 ve özellikle 82)

405* Işığın Babası,arı ışıktan suların içinde görüntüsünü görür…İncil1.2b’deki konuyla alakalı olarak suların üstünde yüzünü görür, düşünür ve Tanrının Ruhu bakışla şekil kazanır. (Drijvers, Numen cilt 14 ‘1967’ s 104-129 özellikle 118)

Gnostik (Bilinirci) inanışların çoğunda fikir, hakim tarafından dünyanın yaratılmasından önce dünya ile kendisi arasına bir aracı sokmak ve Üstün Olan’ın madde ile yabancılaşmasını sağlamaktır: (Wilson,1958.102)406

Mandacı Sabi metinlerinde Ptahil Hibil Ziva’nın ve Zehrail’in (Venüs yıldızı ile ilişkilendirilen Ruha’nın kızkardeşi İştar.‘GRR kitabı 5’) oğludur. Yeraltına (cehenneme) ziyareti sırasında onunla evlenmiştir. Işığın ve Karanlığın oğlu olarak düşünülmüştür ve büy yüzden savaş ilkelerine sahip olduğu için, kendi yüzünden fiziki dünyanın yaratmasında başarısız olmuştur.(Mil.n.5.S-95.407 GRR S.111.21) Haberci Cebrail lakabını kullanmasına Yahudi-Samaralılar Gnostik vaftiz eylemlerinde, ilk bin yılın başlangıcında başlanmıştır. (Zaehner 1955.59. Ayet 405)

Dördüncü Yaşam Ptahil;

Mısır tanrısı Ptah dünyayı yaratır veçömlekçi çarkında şekillendirir. Batılılar çömlekçi çarkını medeniyetin sembolü sayarlar.

Mısır tanrısı Ptah dünyayı yaratır veçömlekçi çarkında şekillendirir. Batılılar çömlekçi çarkını medeniyetin sembolü sayarlar.

2.2.6.1. Ptahil, A Mandacıların ‘Mısır’lı Yargıç/Hakimi veya Üstrası’ mıdır? Ptahil,(Dördüncü Yaşam) Bak Ziva’nın (Üçüncü Yaşam Abatur’un) Işığın Dünyasının kapılarını açıp karanlık sulara baktığında sahip olduğu oğludur.405. Ona sahip olur olmaz, Bak Ziva (Abatur) Ptahil-Utra’yı çağırdı ve onu kucakladı ve büyük olan gibi onu öptü.406

Ona, gizli ve korunan yerlerinin adlarından adlar bahşetti.Ona, “Cibr’il(Gabr’il) Haberci” adını verdi.407 Cinze’nin diğer sayfasında “Abatur doğruldu, kapıyı(Hay’ın Dünyasının) açtı, karanlık sulara gözünü dikti ve birden karanlık sularda kendi eşi şekillendi.Ptahil şekillendi ve sınırlara indi. Abatur’un aklı, Ptahil’i sınadı ve Abatur oğlu Ptahil’e “Gel, gel Ptahil, sen, karanlık sularda görmüş olduğum olansın.”

Onu kendi şeklinde gördüğünde,her tür renk ve türde elbiselerle giydirilmişti, onu soydu, onları ondan aldı, kendi ışığından elbiseleri ona giydirdi, onları dizdi.408

Ptahil’in, Abatur tarafından cennetin kapılarını açmakta kullandığı “Kam hu; Abatgur upihta; Aybaba”410 gibi adlara sahip olduğuna hükmetmemiz gerekir. Diğer yandan bazı ulemalar,PTH (‘Aç’;’Yarat’) adının bileşimi olan “Pth-İl” (Aç;Tanrı”) anlamında Ptahil’in adını ilişkilendirmekte, adının “yaratan tanrı” veya “Tanrı yaratır” demek olduğunu öne sürmektedriler.

Yamaechi bu konuda Ptahil adının biçimlenmesinin, 411’de açılan kelimeden değil de, Mısır tanrısı Ptah’ın adına “El/İl=Tanrı” adının eklenerek “Ptah-el/il=Tanrı Ptah” şeklinde olduğundan emin olduğunu Cyrus Gordon, “Ptahil, Mısır’lı “Ptah”+Samice “İl” şeklinde biçimlendiğini, Mısır-Sami dili bileşeni bir ad olduğunu yazar.412

Lidzbarski, hatta bu yargıcı Mısır yaratıcısı Ptah ile bağlar. 416. Kraeling, aynı düşünceyi Lidzbarski ile paylaşır ve “pth, açmak anlamında, “yaratma duygusu”na gelir ama esas olarak adın Aramice “İl” ile Mısır’ın “Ptah” adlarının bileşimidir der.

Hatta o, Bouset’in “İran’ın Yima’sı olduğu tezine, Mandacı Sabi Ptahil’i, İran’ın Yima’sı ve onlardan hiçbirisidır, der.

Bu tanımlamaların destekleriyle, Ptahil ve Yima (diva/cin/şeytan) gibi gözden düşmüş kötü güçlerin gözlendiğini göstermektedir. 418

Eisler’in sanısını Greklerin “usta” yaratıcı gibi tanımladıklarını Cinze kitabı Ptahil (Cebrail) olarak tanımlar.

“Ve Cebrail, haberci, varlık olarak anıldı ve dünyayı yaratması öğretildi. O, Greklerde olduğu gibi, belirli bir yoğunlaşmaya geldi, yoğunlaştı ve dünyayı (ustalıkla) yarattı. 420

Sabi Ptahil’i ile Mısır’ın Ptah’ı arasında muhtemel bir paralellik olabilir. Mercer, İbranilerin “nno=açmak”sesi gibi pth’nin, Babillerin bir puta tabi olmayı başlatan ayinle ilişkili Mısırlıların ünlü “Ağız Açma” ayinlerindeki önemli rolü oynamaktadır. 421

O hatta, “en erken Ptah ibadetçileri olan Samilerin yönlerini Mısır’a çevirdiklerinde, kendilerinden önce “Yolun Açıcısı” olan tanrılarınca yönlendirilmeden önce ne imkansız ne de olanaksızlık olduğu gibi sevimsiz bir tezle ortaya çıkmaktadır.422

“Ağız Açma Ayini” Üçüncü Ur Hanedanı döneminden beri icra edilen “taharetlenme ayininin” bir parçasıdır. 423 Jonas da Ptahil adının Sabi Hakimi olduğundan şüphesi olmadığını, Mısır maddi dünyasında rolü olan, Mısır tanrılar ailesinden alındığını, da söyler.424

Diğer yandan Deutsch, Abatur (Ptahil’in babası) ve Sabaoth (Sebeus) arasında hatırı sayılır bir paralellik olduğuna inanır.425 İkisi de Işığın Dünyasının kapısında taç giydirilmiş, fiziki dünyanın yargıçlarıdır. Abatur, melek varlıklarının ev sahibi olan Ptahil ve Sabaoth’uyarattı.426

Yukarıda bahsedilenlerin tümünün, çok yetersiz delillerin getirdiği zayıf bir ulemalığın sanıları olduğundan bahsetmek gerekir. Cyrus Gordon’un yazdığı gibi çeşitli gerekçelerle Babil’in Talmud’u olan Sabilik araştırmaları çeşitli derin ulemalarlar veya sadece Gnostiklerle birlikte çalışılmalıdır.427

Bunun için Ptahil, kendisi hakkında gerçek hiç bir şeye işaret etmeyen çok genel bir ad tipidir

PTAHİL; Maddi Dünyanın Yaratıcısı; Ptahil, fiziki dünyayı yaratan Mandacı Sabi yargıcıdır. O, babası Üçüncü Yaşam Abatur’dan, İkinci Yaşam’da hükmetmeyi bırakıp, “şekinaların ve dünyaların olmadığı” alt dünyaya inerek kendisi gibi “mükemmelliğin oğulları” için üstralar ve dünyalar yaratmak için hükmetme yetkisi almıştır.428

Cinze’nin bir başka metninde ,”Abatur onu (Ptahil’i) eğitti ve ‘Kalk oğlum, karanlık suların üstüne bir yoğunlaşmayla yoğunlaş” dedi. 429

Fakat, üstraların babası (Abatur) onu anlaşmazlıklara karşı eğitmeyi ve uygun sıfatlarla onu donatmayı umuttu.430 Ptahil, şekinaların olmadığı aşağı dünyaya indi. O pis çamurların ve bulanık suların üstünde yürüdü ama hiç katılaşma olmadı. Dizlerinin üstünde butlarına kadar çömelerek yürüdü ama gene katılaşma olmadı. İlk Ağzı olan tübürünün (anüs) üstüne oturarak suların üstünde durduysa da gene hiç bir katılaşma olmadı. Hay’ın adını, Manda d Hayya’nın (Yaşamın Bilgisi) adını söyledi ama gene hiç bir şey olmadı. Azametli suların üstüne ışıyan yedi elbisesinden birkaçını fırlattı ama gene sular sıvı kaldı. 431 İçinde onu değiştiren “yaşayan ateşi” hissettiğinde, Ptahil’i Büyük Olan’ın yanına çıkma ve ondan “Yaşayan Alev”den elbiseyi alma düşüncesi cezbetti. Cinze’nin bir diğer metninde, Ptahil, babası Abatur’Un dünyasına indi ve onunla konuştu, “Baba,bu yedi elbiseden bir kaçını aldım, sulara girdim ve koyduma ama sular sertleşmedi, toprağk hiç yoğunlaşmadı.” Sonra babası ona”(Ey Sakla=aptal-ahmak) Seni aptal, kendini benim yerime koymamaya dikkat et. Işıktan sana giydirdiğim yedi elbiseni al ve bazılarını, şimdi yoğunlaşacak olan karanlık sulara at. 434

İlk denemede başaramasa da Ptahil elbiselerin ve yaşayan alevin gücüyle suları karıştırınca maddi yaratılışı meydana getirmeyi başardı. Ptahil, karanlık suları sertleştirdi,gökleri ölçtü ve dünyaların sınırlarını tespit etti.

Gök yüzünü ölçtü, yer yüzünün merkezini cennetin merkezine bağladı.435 Ptahil, dünyayı yaratmak için yedi qalia (Kalya)/ses kullandı;

İlk sesiyle toprak sertleşti ve göklerini ölçtü.

İkinci sesiyle Ürdünün/nehirlerin kanallarını dağıttı.

Üçüncü sesiyle denizlerin balıklarını,her türden, cinsten kuşları yarattı.

Dördüncüyle tohumları, bitkileri meydana getirdi.

Beşinciyle kertenkeleleri yarattı.

Altıncıyla karanlığın bütün yapıları meydana geldi.

Yedinciyle, Ruha ve yedi gezegen var oldu. 436

Ptahil dünyanın yaratılmasıyla uğraşırken Yedi (Gezegen) ve 12 burç takımyıldızı, Beşi (gezegenler güneşsiz ve aysızdılar) sinsice yukarı tırmandı ve kubbede yerini aldılar.437 Okuduğumuz Cinze’nin bir başka metninde yaratılışın Ptahil tarafından yerine getirilmesine rağmen Hay’ın arzusuna karşın Ptahil, İkinci’yi (Yaşam/Hay) karanlığın dünyası içine fırtlattı ve Hay/Yaşam’ın Evinde olmaya layık olmayan yaratıklar, kabileler biçimlendi.438 Hay, toprağın katılaştırılmasında Abatur’a yardım etti 43? Abatur onu (sırrı) temiz sarığına sardı ve oğlu Ptahil’e teslim etti. Ptahil, aşağı, karanlık sulara gitti ve yer yüzünü katılaştırmayı başardı, göklerini ölçüp bitirdi.440

Dip notu;

434 GRR 196: 8f. Metni; Ptahil, örtülü ateşten elbisesi ile karanlık sulara indi, Zervani metninde, erkek element olan “ateş”, bereketlendiren dişi element “su”yun birlikte kosmosu üretmeleri mitine benzer şekilde ateş su ile karıştı ve maddi dünya var oldu. Zaehner, Mandacı Sabi dininin ateş elementi ile ilgili “”yaşayan ateş” ve “oburca her şeyi tüketen ateş” şeklinde iki önemli tanımına bakarak, , bu Mandacı Sabi masalının Zervani metninden alındığına inandığını söylemektedir. (Zaehner 1955:77)

 437; Erken Gnostizmin bazıları, “Tek Baba Tanrı” olduğunu, dünyayı ve insanı kendi tanrısal şekline benzer yaratan “yedi melek” yarattığına işaret etmektedirler.(Wilson, 1958:102-103)

Cinze’nin bazı dikkate değer metinlerinde Ptahil, ondan alınan evinde (dünya)aptal ve kötü bir yaratıcıdır.441 Draşa d-Yahya (Yahya’nın Kitabı) bize, dünyanın sonuna kadar dünyanın koruyucusu yapılmakla şaşırtıldığını anlatır.442 Cinze’nin bir başka metninde Ptahil’in, Işığın Dünyasındaki daha yüksek dereceli tanrılarca, evreni yarattığı için üstraların ve Nasıralıların kralı ilan edilerek bağışlandığını öğreniyoruz; Yuşamin ve Abatur, Büyük Hay’ın nehrinde (Ürdün) vaftiz edilecektir.

Bundan böyle Ptahil-Üstra, oturduğu kokmuş bulutlardan uzağa götürülecek ve İlk Yaşam’ın nehrinde (ürdün) arındırılacaktır. Nehirde onun kokusu giderilecektir. İlk Yaşam tarafından kucaklanacak ve bu dünyada çektikleri ve zincirleri hakkında anlatacaktır. Babasından çektiği acıları da anlatacaktır. Üstraların kralı olarak ilan edilecek ve ruhlar konseyinde yetki verilecektir. Onun için kalkan dua eden, onu öven Nasıralıların kralı olarak ilan edilecektir.443

Dip Notu;

439: Mani tazine göre, Yaşayan Ruh ve Yaşamın Annesi derinliğe iner ve karanlığın güçlerini bozguna uğratır ve evreni kendi bedenlerinden şekillendirirler. Bu yüzden, yaşamın ölü maddesi karanlık olmasına rağmen hakim ışık tanrısıdır.(Gardner ve Lieu,2004:3,9,6)

441: Manilere göre Saklalar, Üçüncü Elçi’nin benzerliğinde, sonra Adem ve Havva’nın ilişkisinden düşük şeytanilerin önderleridir. (Gardner ve Lieu 2004:3.9.6)

Cinze Kitabına göre Adem’in Yaratılışı;

Hristiyanlara göre Adem ve Havva cennette

Hristiyanlara göre Adem ve Havva cennette

Sabilerin Cinze di Rabba kitaplarının 10. risalesinde anlatıldığına göre Adem’in yaratılışını tanrıları Ptahil, kendine benzer şekilde öteki gezegenlerin yardımıyla yaratmış, Hava’yı da Ademle birlikte yaratmıştır. İçlerine gezegenlerin ruhlarından ve gizlerinden de koymuştur. Fakat Adem’i oturtmayı, ayağa kaldırmayı başaramamıştır.

Bunun üzerine babası Abatur’’un şeklinde “gizli göksel zeka/akıl” olan “Mana” yı getirip Adem ile Havva’nın içine koyar. Yalnız Adem hapşırarak ayakları üstünde dikilir. Cinze kitabı yaratılışı şöyle anlatır;

“Ptahil dünyayı yarattıktan sonra, oğlu Adem’i kendi biçiminde yarattı, Adem’in biçiminde de Hava   inşa edildi.

Ptahil,sahip olduğu Ruha ruhundan bir tür ruhu Adem’e koydu, yedi gezegenin her birisi de kendi ruhlarından ve gizlerinden Adem ve Hava’ya koydular.Ptahil ve yedi gezegen her nasıl onunla birlikteyseler de Adem ve eşi Hava’yı ayağa kaldıramadılar.

Bu yüzden Ptahil babası Abatur’a doğru gitti, Hayat’ın Evinden kendisine verilen gizli bir “Mana” aldı, onu Adem ve karısı Hava’nın içine koydu.

Adem hapşırdı ve yaşamı istedi. Ptahil ve yedi gezegen Ademleydiler ve ona “Yaşa Adem” dediler.

Adem, ayağa kalktı, eğildi, gözünü açan, onu ayakları üstüne kaldıran adamı övdü.”(Dinlere göre İbadet yaratılışla başlar. Yukarıda tanrıların da babalarına bu şekilde övgülerle, secde ile ibadet ettiklerine tanık olmuştuk. A.Yavuz)

Dip Notlar;

444 Cf-Ve, Rab tanrı adamı toprağın tozundan biçimlendirdi ve burnundan yaşam nefesi üfledi, ve adam yaşayan ruh oldu.(Tevrat Yaratılış 2:/7)

445-Yahya’nın Kitabı’na göre, yedi kuvvet (melek), Adem’e kendilerinden aşağıdaki güçleri verdiler; Kemik ruhu, kas ruhu, et ruhu, ilik ruhu, deri ruhu, saç ruhu.Rudolph’un yorumuna göre,fiziksel bedenin ustaca düzenlenmesine rağmen o hareketsiz kalmıştır ve onu ayağa kaldırmak imkansız olmuştur.Bu, yargıç olan oğlunu kaybetmenin yarattığı hatayı telafi etmek için araya “bilgeliği sokmak” için fırsat vermiştir.” (Rudolph 1983 102)

446-Irak geleneklerine göre, “hapşırma” “hayat-yaşam işaretidir”. Her kim hapşırırsa ömürünü uzatmış, bu dünyadan göçünü ertelemiş olur. (S.137 dip notu)

Cinze Rabba’nın   III.Risalesi (Bu araştırmanın konusu) Ptahil ve Gezegenlerin yardımıyla Adem’in yaratılmasını aşağıdaki gibi kısaltarak anlatır.;

Ptahil,Gezegenlerler konuşmaya geldiğinde; “Haydi, dünyanın kralı olabilecek Adem’i

yaratalım” dediğinde,hepsi birbiriyle kendi aralarında danıştılar ve fikir birliğine vardılar.

“Haydi ona, bize ait olacak Adem ve Hava’yı yaratmak istediğimizi söyleyelim” diyerek ona;

“Haydi şimdi, Adem ve Hava’yı yaratalım ve onu bütün nesillerin başı yapalım.” Dediklerinde Ptahil şüpheye düştü ve kalbinden dedi ki;”Eğer, Adem ve Hava’yı, nesillerin başı olarak kendi kendime yaratırsam, Adem bu dünyada ne yapacağını nereden bilecek?”

Sonra, Üstra Ptahil gezegenlerle konuştu ve ve dedi;

” Adem benim oğlumdur, dünyanın kralıdır”

Gezegenler Ptahil ile “Senden ne saklayacağız ki, bize güven, dünya üzerindeki gücümüz nedir ki?” diyerek konuştular.

Ptahil onlarla konuştu ve dedi ;”Onu bakıp besleyeceksiniz ve ona tam hizmette bulunacaksınız.”(İslam’da Meleklerin Adem’e secde etmeleri konusu Araf 7:12-Sad 38:76…)

 

Adem’i yarattılar ve yere uzattılar, ama içinde nişimta/ruhu yoktu. Ademi yarattıklarında içine ruh koyamamışlardı. Ayar Zika’dan (göksel rüzgardan) rica edip kemikleri içinde boşluk açmasını istediler ve böylece ilik oluştu. İlik içinde oluştu, güç fışkırdı ve ayakları üstüne kalktı.

Onun bedenini aydınlatacak, ayağa kaldıracak,Görkemli yaşayan alev Şavta dişata Hayata’yı çağırdılar.

Onu zıplatarak ayakları üstüne kaldıracak , kendisini titretecek, homurdatabilecek, kollarını, nabzını hareket ettirebilecek,yumruğunu sıktırabilecek, akarsuların sisi ve dumanı olan Habla dişabriyayı içine gönderdiler.

Gezegenler,Ptahile; “Bize izin ver ki, yanında babanın evinden getirdiğin ‘Ruha ruhundan’ içine koyalım.” (Ruha Ruhu, ifadesinden kovulmuş dişi şeytan Ruha’nın ruhunu anlamak gerekir. Böyle olunca, Adem’in ruhu ile şeytanın ruhu arasında fark yoktur. Sadece bedensel fark vardır diyebiliriz. A.Yavuz)

Gezegenlerin hepsi vePtahil kendilerini harcadılar. Bütün çabalarına rağmen onu ayağa kaldıramadılar. Ptahil bütün şöhretiyle, Işığın Yeri’ne doğru yola çıktı. Üstraların/Göklerde oturanların babasının önünde durdu ve babası onunla konuştu;

“-Ne yapıp ettiniz?”

Onu yanıtladı;

“-Bütün yaptıklarım başarılı oldu ama, eşitlerim ve seninkiler başarılı olamadılar.”

Göklerde oturanların babası ayağa kalktı, dışarı çıktı, aceleyle gizli yer olan Atar Kasiya’ya gitti. Bütün bozuklukları aydınlatan büyük Mana’yı getirdi. Mana’yı,ona yaşam verecek gizli sözleri söyleyerek arıtılmış bir sarığa sardı. Onu getirdi ve oğlu Ptahil’e verdi. Üstra Ptahil’e onu verdiğinde Hayat/Yaşam, “kusursuz Üstralar olan Hibil, Şitil, ve Anoş’u çağırdı, onlara “nişimta ruhları”yla ilgili emirler verdi, onları uyardı;

“-Onlara göz kulak olun, dünyaların hiç birisi onlar hakkında bilgiye sahip değildir. Nişimta ruhunun bedene nasıl düşürüleceğini kafası karışık Ptahile bile bildirmeyin. Ruhun bedene nasıl konuşduğunu,kanın damarları nasıl doldurduğunu, damarların nasıl yayılıp açıldığını da.

Yardımcı (Maulyana) Adaş Mana’yı koruyucu yapın.”(Oğullarından bildiklerini saklayan baba.Düşman aile kavramı.A.Yavuz)

 

Dip Not;

450-Bhaq Ziva Abatur’dur.

451-Nag Hammadi metinlerinde Adem’in yaratılışı. Sıra Adem’in şekillendirilmesine gelince yaratıcı bir emir çıkarttı ve güçlerin her birisi yeryüzünün tam merkezinin üstüne tohumlarını fırlattılar. O günden sonra yedi komutan adamı biçimlendirdiler ve onu Adem diye çağırdılar. Fakat bu yaratık, “yaşam aklı(Sophia zoe)”   Adem’in içine nefesini gönderinceye kadar kırk gün ruhsuz kaldı. O hareket etmeye başladıysa da yürüyemiyordu. (Rudolph 1983 96-97) Adem’in “başarısız yaratılışını” Drower,Kabalacı, Rabbici (Yahudi ulemaları),Gnostiklerdeki (Sabi) sabit görünüşe göre şöyle kayıt etmiştir. (SA.n 3.s.35)

452-Mana ruhu (MD s.246).

453-Üçlü Üstralar Havva Kasiya’yı (Sır Havva) ve Sabi metinlerindeki “kurtarıcı”yı üretmişlerdir. (SA.S.36)

 

Ptahil, onu (Mana’yı) arıtılmış sarığına sardı, elbisesinin içine katladı. Ptahil, ruhu Adem’in içine koymak istediğinde, Ben, Manda di Haya onu cebinden aşırdım(Fesat,hırsız tanrı. A.Yavuz). Ptahil onu ayağa kaldırdığında, kemikleri üstünde onu ben diktim, ellerini üstüne koyduğunda “Büyük Olan’ın ruhunu ben üfledim. Kemikleri ilikle, doldu, Yaşam’ın/Allah’ın nuru onunla konuştu. Onunla konuştuğunda Adakas Ziya onun yerine indi. Onu Büyük Olan’ın tacını giydiği evine doğru yönelttim. Canzibra’nın hazinelerini,Ürdün’de ona bakacak, Nişimta ruhunu ona getiren Üstraları ona emanet ettim.” Hay/Yaşam, nişimta ruhunu getiren üstralara teşekkür etti.457.

 

Dip Not;

 

455-Adakas Mana: Gizli yerden getirilen, Hava ile Adem’in içine konulan, onları ayağa kaldıran, gözlerini ve ağızlarını açan ruh. GRR 290: 6f.

Adakas Ziya; Adem Işığı’dır. O makro evrenin hamile kaldığıdır ancak ideal olanı mikro evrenin hamile kalmasıdır. Şaşırtıcı bir şekilde, “mevlana” kelimesi Kelam-ı Pir adlı İsmailiye metinlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu metne göre, Tanrısal mevlana (rab/sahip), en mükemmel insan biçiminde, her nesilde kendisini göstermektedir. (Stroumsa 1984 III).

456-Adakas, mikroevrenin ruhunu, mana’sını koruduğu Ademdir. Adakas, aynı zamanda, Adem’e gizli yerden getirilen öğretmendir.(Ibid S.102)

 

 

Adem’in Ruhunun İsyanı;

 

Göklerin gizli yerindeki “Mana’dan” alınıp, Adem’in içine konulan ruh, konulduğu bedeni beğenmez, göklerdeki yerini, özgürlüğünü özler ve her şeyin yaratıcısı olan Mana’ya şikayet eder;

 

“Niçin beni yükseklerden esaretin içine taşıdın, bu kokmuş bedene yerleştirdin?

Bu isyanı anlatan bir Sabi ilahisi bize bu durumu çok iyi açıklamaktadır;

“Ben büyük Hay (Yaşam)dan bir Mana(ruh/sır)yım, Ben güçlü Hay’dan bir Mana’yım. Beni Tibil’de (Dünya) yaşatan kimdir, beni bu vücut kabının içine fırlatan kimdir?

Uzun zamandır dünyada yaşıyorum ve sıkıntı çekiyorum. Ben büyük Hay’dan bir Mana mıyım, dünyanın sıkıntıları içine beni kim fırlattı, kötü karanlıklara beni kim taşıdı?

 

Oysa, böyle Işık Dünyasının ruhunun (nişimta) kurban edilmesiyle, Karanlık Dünya bozguna uğratılacaktır. Ona şöyle denilir;

 

“Ey Nişimta, kalk ve git, vücudun içine gir ve sarayın içinde mahkum ol! Zalim, vahşi ve asi olan Aslan senin tarafından yakalanacaktır. Ejderha senin tarafından yakalanacak,beninden öldürülecektir. Kimsenin gücünün yetmediği Karanlığın Kralı senin tarafından zincire vurulacaktır.” (S.86)

 

MANDA D HAYYA

IŞIĞIN GERÇEK KURTARICISI

 

Manda d Hiia (hayya), “bilgi”,”yaşamın bilgisi” olarak tercüme edilmektedir. Onun “manda” olan adının, Sabi dilinde “madita”;iaduta”;”madda” veya “madihta” adlarının “Bilgi” anlamı ile benzerliği üzerine Pallis tarafından yürütülen tartışmalar vardır.458

Manda d Hayya, Sabi dininde en çok öne çıkan ve Sabi imanında en çok hürmet edilen karakterdir. 459

Manda d Hayya adı, Hiia(İng)/Hayya=Yaşam ve Manda=Bilgi anlamına gelen adlardan oluşur.460

M.Ö.2500'lere ait Klde Ur'da Manda d Hayya'nın hayvan sembolü. Kaldelilerin adları zaten "Ay'a Tapınanlar anlamına gelir. Güneşe tapınanların kutsal hayvanı erkek inek Boğa/Öküz'dür. Şeytana7Ay'a tapınanlarda bu Kara MANDA'ya dönüşür.

M.Ö.2500’lere ait Klde Ur’da Manda d Hayya’nın hayvan sembolü. Kaldelilerin adları zaten “Ay’a Tapınanlar anlamına gelir. Güneşe tapınanların kutsal hayvanı erkek inek Boğa/Öküz’dür. Şeytana7Ay’a tapınanlarda bu Kara MANDA’ya dönüşür.

Bu konuya bağlı olarak eski Sabi mezheplerine ait din ulemaları, ilk bin yıldaki Hristiyanlığa karşı yürütülen tartışmaların parçası olarak erken Sabiler olan Nasıralıların yaptıkları gibi “kurtarıcı”, “mesih” anlamında kabul etmişlerdir.461

Cinze ve diğer Sabi el yazmalarında, Brandt’ın zannettiği gibi M.Ö.300-600 arası dönemlerde çoktanrıcılıktan (putperestlik) Gnostizm’e doğru bir değişim amaçlanmaktadır.462

Bu hipotezi destekleyen delillerden biri “masiqta/mesikta” (Çıkma/Çıkış/Göğe Yükselme) ilahisinden gelir; İnananlar, büyük acayip Hayy/Yaşam’ın adına tanıklık ederek, tanrıların putlarına, resimlerine, şekillerine tapınmaktan kaçınmışlardır.

 

458-Bazı ilahi metinlerinde Manda d- Hayya, Mand’a d-Hayya şeklinde yazılmıştır (Yamaucchi 1967;235-241)

459-Pallis 1926;146 Abatur (İkinci Yaşam), Manda d- Hayya’ya saygı göstermek için tahtından kalkar.(GRR223;14)

460-Rudolph 1983-131

461-Brandt Mandeizmin iki okulundan ilkinin, Hristiyanlığın çıkışıyla etkisini kaybettiğini ve “Işık Kralının Öğretisi” adlı Yeni Okulun ((Lichtkdnigslehre), eski putperest öğretinin tersine tek tanrıcı merkezli “ikicilik” üzzerine kurulu olduğuna inanılır. Brandt, “Hrisityanlık ve ondaki etkisi konusundaki tartışmalara karşın, Lichtkdnigslehre’in temsil ettiği “Mandacı Kurtarıcının vahiysel faaliyetlerinden bahseden Kudüs’lü Nasıralılar mezhebinin atadığı “kurtarıcı” sıfatına dayanarak “Sabi/Mandacı tasavvufun reformculuğu/yenilikçiliği” olduğu sonucuna varır. (Rudolph tarafından da alıntılanan HR, CİLT 8.1969;211F)

462-Rudolph HR 1969;212

 

Bu saat sizlere, tanrım Manda d- Hayya’’ya hayati duada bulunmak için toplananlar, dizlerini katlayıp üstüne yere oturacaklar, ellerini birleştirerek göklere, yukarı, orta ve yukarı dünyalara kaldıracaklardır. Her türlü şekil, resim, ağaç veya topraktan putlar, tanrıları tasvir eden şekillerden, anlamsız, boş ayinlerden ulu Yaşam’ın adına tanıklık ederek kaçınacaklardır. Onlara, günahın kapısı kapanmış, yaşamın kapısı açılmıştır. Dileğimiz,duamız ve acizane eğilmiş boynumuzun kalkışı, üstün, her şeyin, bütün işlerin üstünde olan Yaşam/Hayy’ın adından öncedir.”463

 

Manda d- Hayya, sık sık diğer ışık varlıları oğlu/erkek kardeşi, yedi katlı karanlık dünyanın üstüne uzanan ve Karanlığın Kralı ile anlaşmazlık çıkartan ve karanlığın dünyasına “467” inip, Işığın dünyasına geri dönmeyi sağlayan bir çeşit pasaport olan “prudga’yı”465”, bir çeşit etkili mühür olan “hatma”(466)yı alan, Hibil Ziyayla “464” yer değiştirir.

Hibil Ziya yer altına seyahati esnasında, yer altının tanrıçası olan Ruha’nın kafasını karıştırır ve ondan “gimra umrara” adlı, yer Altı Dünyasının iki sırrını elde eder.468

 

463-CP.S.34 (Masiqta S.124) Drower çevirisi.

464-Hibil Ziya, Işık Getiren’dir (Promoteus), yer altına inen, “gimra (İnci-Ruh)“ ve Mrara(bir tür bitki)” adlı yer altının iki sırrını “Karanlığın Kuyusundan” alıp getiren, ruhların koruyucusudur. (Cf.Mandacı metinleri Maşbuta, d-Hibil Ziya “Hibil Ziya’nın Vaftizi/The Baptism of Hibil Ziwa” ((The Haran Gawaita and the Baptism o f Hibil-Ziwa, translated by Drower, Vatican City, 1953).

465 GRR, p. 168: 25.

466 GRR, p. 169: 8

467-Hibil Ziya’nın yer aştına seyahati bize Enkidu’nun yer altına seyahatini hatırlatır (GRR,Kitap 5;1)

468-Gimra Umrara adı,soyut anlamlıdır, belki bu iki şey, karanlığın durağanlığını sağlayan, gösteren iki şeydir.(MD,S,90)

 

Mandacı Sabilerin ayinlerinde genellikle, “Adı benim üzerimde zikredilen Yaşam/Hay’ın adıyla ve Manda d- Hayya’nın adıyla (Yaşam/Hayy’ın bilicisi)” iki duanın ezbere okunduğuna tanık olmaktayız.

O, kendi tanımıyla “Işık’ın Kurtarıcısı’dır”;

Beni dünyaya gönderen Büyük Bir olan Işık’ın kurtarıcısıyım. Yalanı olmayan, Gerçek kurtarıcı benim. Yalanı, herhangi bir eksiği, kusuru olmadığı için seçilenim.469 Doğru olan, yanlışlığı bulunmayan Yaşam/Hay’ın kurtarıcısıyım.”470

 

Bir çok Gnostik mezhep, göze çarpan farklılıklara rağmen “havari/peygamber/öğrenci (İng-Apostle)” kelimesini “Kurtarıcı/redeemer” anlamında kullanır. Mani evrenyaradılışına göre, Yaşayan Baba, bedende acı çeken ruhu kurtarmak için oğlunu gönderir. Oğul gelir ve onu insan biçimine sokar ve insanlara erkek görüntüsünde görünür. O ruhların kurtuluşu için yaratılış düzenler ve alet olarak “12” kap üretir; bu kaplar, ölen ruhların durup bekledikleri bir küreye dönüşür. Büyük Işık, onları ışınlarıyla alır, arındırır ve Ay’ın üzerine geçirir ve böylece “Dolunay” olur. Dolunay vakti, gemisiyle doğuya doğru yelken açmıştır. Tekrar gemisini doldurur ve kaplara boşaltır, bu kendi ruhunu da kurtarıncaya kadar devam eder.”471.

 

Manda d-Hayya’nın Yaratılışı;

(Allah’ın Yaratılışı ve Yetkilendirilmesi)

İkinci yaşam Yuşamin’in Üstraları (göklerde oturan melekleri) aşağıya Hapikiya Maya’ya (Suların akıntıları/dereleri) inmeye ve Yaşam/Hay’ın adının geçmeyeceği kendilerine ait bir dünya yaratmaya karar verirler.472

Hay, Büyük Pira (Rahim) da oturan Büyük Mana’ya bunu şikayet eder ve rızasını ister. Üstraların planlarının aksine 473 Büyük Mana, Manda d- Hayya olacak olan haberci/Mesih Kabar Rba ya da Kbar Ziya’yı yaratır.474 “Yaşam Bilgisinin” “İlk Yaşam/Hayy’ın isteğiyle varlık haline gelir;”Ben, Güçlü İlk Yaşam’dan çıkan Manda d-Hayy’ım.475 Hayy, Manda d- Hayy’a, üstraların yaratılışlarından önce yaratılışının öngörüldüğünü ve görevinin önceden belirlendiğini öğretir.”476

Bu bakımdan Jonas, “Kurtarıcının ötekilerinden üstün yaratılışı ve görevi yaratılıştan önce bile olsa, yaratılışla paralel olarak seyretmektedir.” Diye yazmaktadır. 477

Manda d-Hayya, Işığın Dünyasının üstün varlıklarından biri olarak ve Büyük Olan’dan yapılan biri sıfatına yükseltildi. Ona, Işığın Dünyalarında yaşayan Üstralar, Şekinalara ile Karanlığın yeraltı dünyalarındakilerin üstünde yetki verildi.478

O,dönek üstraları zapt edebilecek,sınır taşlarıyla (kudka) sınırları belirleyecek, bu göreve layık yalnız tek varlıktı.479 O, “üstraların büyük aynası, bütün parlak kralların/meleklerin kralı” olarak yüceltildi.480

 

Manda d- Hayya’ya Yaratılışın Açıklanması;

 

(GRRp. 93)

Onlardan önce oturduğumda, onlara sordum; İlk başlangıç nasıl oldu? Öğrenmeye çalıştığımı işaret eder etmez bana sarıldılar, beni öptüler ve yanıma oturdu ve dedi; Kbar* Ziva, kibar ve onaylanmış Üstra, biz seni yetkilendirdik. Arkadaşlarını ayağa kaldıran, yiğit, iyi donatılmış, onaylanmış Üstra Kbar Ziva, biz sana idare gücü verdik. Açıklananı Üstralara açıklayan, olacakların nasıl olacağını bilen yiğit Üstra biz sana yetki verdik.

*786 kbar (kök. KBR’-Ekber” okunabilir) Ulu,yüksek olanlara verilen ad.

 

Bir yere, yöreye gittiğinde onu arkadaşlarına açıkla.

Onu, seçilmişi doğru olanlara, imanlı insanlara açıklayacaksın.

“Işığının sınırları olmayandan”, yüce olanı ilgilendireni sana anlatacağız.Onun, ne zaman var olduğu belli değildir ve ışıklarında sınır yoktur.

 

Işık yokken hiç bir şey yoktu ve ışıma yokken de hiç bir şey yoktu.

Ulu/Büyük olan yokken, hiç bir şey var değildi.

Onun ışıklarının sınırı asla yoktur.

Sular, karanlıktan öncedir. Sular yokken, hiç bir şey yoktu.

Karanlıktan önce sular vardır. Sonsuz bir şey yoktur ve Üstraların orada olmadığı zamanda hesaba katılacak, sana söyleyecek bir şey yoktur.

 

472-Bu, İkinci Yaşam Yuşamin’in (Abatur’un da olduğu) üç oğluyla, Işığın Dünyasında yapılan ilk isyan hareketiydi. Bu Mandacı/Sabi gökler aleminde büyük bir karmaşayı belirledi ve Manda d- Hayya tarafından bastırıldı.(GRR S.85 ff)

473-İkinci Yaşamın çocukları.

474-GRR S.85-86

475-CP. S.109 Mandacı metni S.145-6 Drower çevirisi.

476-GRR.S.89

477-Jonas 1958;45

478-GRR.S.87

480-DY.S.239.Metin…

 

Manda d- Hayya- Sabi Kurtarıcısı/Mesihi 481;

Mandacı kavramı olan “kurtarıcı” Hristiyanlığa ait değildir.” Sabi kurtarıcı, yeryüzüne inmez, takipçilerinin ızdıraplarını, çilelerinden kurtarmaz. Sabi kurtarıcısı, diğer Gnostik inançlarda olduğu gibi, Işığın dünyasında “dmuta’nın eşiti olan ve maddi dünyadan insanın (erkek)ilahi parçası olan “mana” ile çabukça karışan ruhun serbest bırakılmasıdır.482

Bu işlem, Yaşam/Hay’ın Bilgisi, mesih Manda d-Hayya (Yaşam/Hayy’ın Bileni) tarafından kast edilen Ürdün (Yardina) nehrinde “maşbuta/vaftiz” ve “masiqta” (ruhun yukarı çıkması) ayini esnasında tekrarlanan dinin imanıyla maddeleştirilmiştir.483

 

Kurtarıcının görevi, ruhları göksel orjinal hellerine uyandırmak, gerekli bilgiyi temin etmek tekrar göğe yükselmede gerekli şifreleri vermekttir. 485. Mandacı Sabi dini, günahı görmezden gelerek, kurtuluşun bilgiden getirileceğini ifade eder;

 

“Kalp, Işığın Dünyasındaki aydınlanma ile yükselir ve aydınlatır. Bilginin ışığıyla aydınlatamaz ve Işığın yerindenkesilen parça ile aydınlatabilir.” 486

 

Sabi Mandacı kurtuluş bilgileri Manda d- Hayya’da kişileştirilmiştir.487.Kurtarıcı, koyunlarını sürülerine katmak için yönlendiren iyi bir çobandır.”488

Kötü meleklerce kirletilen,Manda d- Hayya’ya gelip geçerken günahlarından kurtarması için baş vuran “İçine fırlatıldığımız bu bedenden bizi kurtar Manda d- Hayya” diyen, b u dünyanın meleklerine de ait günahkar ruhlar da kurtarılacaktır.

 

481 Sabiler, Anuş adlı ikinci bir kurtarıcıya da inanırlar.(İncil’in Enok’u-the Biblical Enosh).

482 Stroumsa, 1984,1.

483 Buckley, HR, 1989: 23-34.

484 Rudolph, HR 1969: 230.

485 Yamauchi, 1970,29.

486 GRR, p. 395: 20. Metin…

487 Rudolph, 1983:131.

488 GRR, 205: 22. Metin:

 

Bir başka Sabi metninde Manda d- Hayya’dan ruhlarının kıurtarılması için yakarıda bulunan bir pasaja rastlıyoruz489;” Manda d- Hayya, sizden önce kötü olmayan, erdemli ve suçlu olmayan bir günahsız olarak bizi bir ot gibi yükselt!”490 Sadece Nişimta (Ruh) “Yaşam/Hay’ın Bilgisi” ile aydınlanırsa Işığın Dünyasına dönebilir..491

Dünyanın sonunda Manda d- Hayya, insanlara ve oğullarına kendisini açıklayacak ve onları karanlıktan kurtaracak;

“Bütün dünyanın üzerinde çağrı duyuldu ve her şehirden görkemli bir hareket başladı. Manda d- Hayya, insanlara ve çocuklarına kendisini açıkladı ve onları karanlıktan Işığa kurtardı.492.

H, Bar Hayya’dır, Hay’ın oğludur, imanlı ruhları,tatlı sesiyle tacını giyen Işığın Dünyasına kaldırdı.493

Widengren, Thomas İncil’inde,”Hay’ın Kurtarıcısına Övgü” duasında “Işığın Oğlu/İsa” ifadesine rastlanılmıştır.494.

 

Manda d- Hayya, Hermetik Adam-Çoban (Poimandres) ile kişileştirilmiştir. Bütün ustalıkların aklı (Bknz Deutsch S.1999-166). B u bağlamda Drower ; “Hermetik yazılar ile Nasıralı metinleri arasında çok sayıda benzerlikler vardır. Manda d- Hayya veya Mara d- Rabuta olarak andıkları tanrıları Poimandres’li Hermes ile kişileştirilmiştir. (SA.S.112)

489-GRR,303:17. metin

490 CP.S.34. İlahi No:35 Masikta Çıkış kitabı Drower çevirisi..,

491-Rudolph 1983:358

492-GRR,207:14 Metin:

493-GRR,Kitap 9:2-kitap 16:10

494-Widengren, 1946:20

 

Manda d- Hayya ve Vaftizci Yahya; S.149

Manda d- Hayya, Vaftizci Yahya’ya bir erkek çocuğu olarak göründü. Bir mucize olarak Manda d Hayya, Ürdün nehrini vahşileştirdi ve sel felaketi yarattı, sonra da onu kuruttu. Mucizeye tanık olan vaftizci Yahya, onun kurtarıcı Manda d Hayya olduğuna inandı. Sonra sulara Ürdün nehrine dönmelerini emretti. Denizlerin bütün balıkları, göklerin bütün kuşları Manda d Hayya’ya dualar okuyarak Ürdün nehrine döndüler. Bölümün sonunda Yahya, Manda d Haya’dan ruhunu kurtarmasını istedi. Manda d Hayya, Yahya’nın ruhunu serbest bıraktı ve Işığın DÜnyasına doğru yolladı. 495

Tuhaf olarak Cinze’de, Masiqta (Çıkış) Kitabında, Manda d Hayya’nın Kudüs’te göründüğünü okuyoruz.;

“Manda d Hayya, Yahudilere (veya Yahudiye’ye) bir asma şeklinde göründü.496

O, Kuşta (gerçek)nın kapısını açabilecek, Kudüs’teki mucizeleri yapabilecek olandır;

“Sen, bütün yükseltenlerin en yukarı yükselticisisin, parlaklığın (Nurun) parlakların en parlağıdır, ışığın bütün ışıkların üstündedir ki sen, gerçeğin kapılarını açan, aklın sırlarını açıklayan, Kudüs’te dördüncü mucizeyi gösterecek olansın.497. Sen, şeytanların, cinlerin sırlarını söyleyebilen, yüksek yerlerindeki tanrıları korkutabilensin. Büyüklük senin adındır ve adın övülendir. Her şeyden önce var olan Hay’ın eşisin.498

 

495-Manda d- Hayya’nın bir resmi olan “erkek çocuğu/oğlan”, “iada zuta” (GRR.S.220:3), Mani, Valentinyan ve öteki Gnostik dinlerinde “kurtarıcı çocuk Şit” ile benzeşmektedir.(Stroumsa,1984-77.ff)

496-GRR.S.206:3 Metin;

497-Mandacı Sabi “kurtarıcısı” ve onun Kudüs’teki görünüşü “Hristiyanlığa karşı olanların tartışmalarındaki etkiya dayanır ve “Sabilerin Mandacı Sabi tasavvufundaki reformculukları olarak gören (Lichtkdnigslehre’nin temsil ettiği görüşe göre Sabi reformcuların Kudüs’te Nasıralılar Mezhebi adıyla yaptıkları işler olarak tanımlanır.(Rudolph 1969:212) Diğer yandan Stroumsa da “Gnostik Tasavvuru bölümünde, Kutsal yere İncil kaynakları” bölümünde anlatılanlar olduğuna inanır. (Stroumsa 1984:!19)

498-CP.S.36. Metin:

S.150-MANDA D- HAYYA SAVAŞÇI

Manda d Hayya’nın Silahları;

Manda d Hayya, yiğit Üstra,iyi silahlandırılmış Üstra, Karanlığın güçleri üzerinde zafer kazanandır.499 O, bütün dünyaların tanrılarının korktuğu bir göksel savaşçıdır;”Manda d Hayya, bütün dünyalarda göründüğünde, bütün tanrılar donup kaldılar.”500

Kötüye karşı görevini yerine getirdiğinde, Büyük Olan tarafından çok iyi silahlandırılmıştı. Üstraların silahları yanında aşağıdaki silahları vardı;

1-Işın ve Işık

2-Büyük bir elbise.

3-Margna (Değnek) Yaşayan Suların değneği

4-Yaşayan Alev’den çelenk

5-Büyük Olan’ın silahı.501

6-Bir mızrak (Sopa-değnek)

7-Bir peçe (Ağ da olabilir) 503

8-Büyük Olan’ın cübbesi (kaftan) 504

 

Manda d Hayya Üstraları Durduruyor;

İkinci Yaşam ve oğulları üstralar kendilerine ait bir dünya yaratmak istediklerinde Büyük Hay/Yaşam,bunu bir isyan olarak değerlendirdi. Üstraların darbesini sırasıyla bozguna uğratmak için Büyük Olan, Manda d Hayya’ya isyancıların kumpasını ifşa etti ve onu görevlendirdi; “Kalk ve yukarıdaki üstraların ne yaptıklarını, “biz dünyayı yaratacağız” derken ne planladıklarını, niyetlerinin ne olduğunu gör. Işığın Evinden yüzlerini çevirip, Karanlığın dünyasına çevirdiklerini gördün.505

 

499-Cf. Kıpti İlkel Aadam Kurtarıcı, kendisiniiçinde silahları olan bir elbise ile giydirir ve kötünün, karanlığın,sorunun suç ortaklarıyla savaşmak için yola çıkar. Bknz. Widengren 1965 :49,50

500-Ibid S.295:!+ Metin:

501-GRR S.96. Cf. Marduk’un silahları;bir asa, bir taht,bir kraliyet elbisesi,bir yay ve bir ok,bir mızrak ve bir ağdır. “Onlar, Marduk’a bir asa, bir taht, ve yanında bir kraliyet elbisesi ve dümanlarının karşı koyamayacağı ezici silahlar verdiler.: “Git ve Tiamat’ın boğzaını kes! (Jacobsen 1976:176-7)

502-GRR.S.108:!5

503-GRR.S.198:7

504-GRR.S.99:15. Meshi Manda d Hayya’nın elbisesi, kumpas kuran şeytanlara karşı ona sihirli güçler veren bir tür sihirli bir elbisedir.

Manda d Hayya, üstralara yanlışlıklarını teslim etmek ve aralarında düzeni sağlamakla görevlendirildi. Büyük Olan ona emretti “’zl’l mardia dhska d’lan Ibiş mithaşbia” Bize karşı kötülük düşünen, karanlığın isyancılarına karşı yürü!”506

Cinze’nin üçüncü kitabında Karanlığın Dünyasındaki kötü güçleri bozguna uğratmak için aşağı inmesi, Hapiqiya Maya sularının üstüne inerek onları bozguna uğratma görevi aniden kesilir. Bu karışıklık, Draşa d Yahya kitabındaki Sabi Mandacı metinlerinde bir hikaye ile düzeltilir.

Cinze kitabının 15.sinde, Büyük Olan, Manda d Hayya’ya İkinci Yaşam Yuşamin’in ikametine in ve onu isyancı üstraların kötü planlarından haberdar et, onları vazgeçirmesi işini mükammel yapması için ona yardım et der:

“Işığın Kralı seni hangi nedenle yarattı ve seni göklerde kral yaptı? Neden Yuşamin’in evine gitmiyorsun ve işini mükemmel yapmasını ayarlamıyorsun? Yuşamin,Hay’ın gücünün onun boş gücünden daha büyük olduğunu bilmelidir.”507

Diğer bir pasajda bir başkasını okuyoruz;

Hay, onun adına dokuzyüzbin üstra çıkan Yawar Ziya’yı çağırdı.508 Sonra bir şekil yarattı ve ona verdi ve ona “Yuşamin’in evine bu şekille git ve bize neyi seçeceğini ve ne diyeceğini söylesin. Onun evine gitti ve onunla konuştu. “Ey Yuşamin Dmut Hayya, babam beni buraya gönderdi…Bu şeklin Hay’ın gücüyle Yawar’a verdi bütün şekinalar titredi, sarsıldı, tahtı alçaltıldı ve düşmeye yüz tuttu. Hazır bulunan kadınlar korku içinde kaldılar.509

 

Manda d Hayy’a Yuşamin’in evine varır ve bütün gezegenler yüzleri üstüne düşer;

S.152:

O,Büyük Olan’ınaklı ile eğitildi ve Yuşamin’e doğru yola çıktı.Yuşamin’in evinin tonozu üstünde oturdu ve parlaklığını ışınımıyla örttü.(?) Parlaklığını (nurunu) ışınımyla örttü ve onun evinde bir hengame koptu. Onun evinde bir hengame koptu ve gezegenler yüzleri üstüne düştü.510

Hepsinden sonra, herşeyin iyi gittiği görüldü ve Manda d- Hayya Yuşamine karşı görevinde başarılıydı ve onu en mükemmel şekilde yerine getirebilmişti.;

“İkinci Yaşam’ın bütün kusurları ve eksikliklerinden yaratılmış olan dünyaya geldimi Yaşam/Hay’ın sesiyle söyledim, Yaşamın diktiklerini ektim ve seçilmiş olanları bir bir seçtim ve onlara iyiliği ilgilendiren şeyleri açıkladım ve öğrettim.

 

509 GRR Kitabı 14.S.356:17. Yuşamin ve Hay’ın birlikleri arasındaki savaşlar hakkında açıklamalı bilgiler için Yahya’nın Kitabının ilk dört bölümüne bakınız. Metin:

510 GRR.Kitabı15:16,S.426:12 Metin;

 

Gözlerini, Büyük Olan’ın oturduğu tahtın yerini görür yaptım. Onlara gizli ilahileri söylemeyi ve sahip olduğumuz sır ezbere okunan metinleri okumalarını öğrettim.

Onları, Hay’ın inşaasının parçaları yaptım ve Hay’In birliğine kattım. Onları, sonu olmayan ulu aydınlıkla aydınlattım ve açıklanan yerden verilen şekli onlara gösterdim.

Seçilenlerden biri onu gördüğünde kalp ağrıları iyileşti. Bildiriyi okudum ve yararsız şeytanları güçlendirdim.511

 

Manda d- Hayya’nın Karanlığın Güçleriyle Dövüşmesi;

Işığın Dünyası, kendisine karşı Karanlık Dünyasının güçlerinin kumpas kurduklarını fark etti. Karanlığın yayıldığını ve dünyayı doldurduğunu fark etti.   (veya evrenin pleroma’sı ololduğunu)512

Kötü Olan’ın düşünmeye başladığı gün, kötü kendi içinde şekillendi. Büyük bir öfke içine düştü ve Işığa savaş açtı.513

Mesih, İsyancıların güçlerini ayağının altında ezmek içim yola çıkarıldı.514 Işığın Dünyasına karşı Karanlığın savunmasının artmasının sebebi, karanlığın karışıklık, kin dolu tabiatıdır.515

 

511 GRR S.447:1 Metin.

512 GRR kitabı 3, S.99:3 f

513 Cf. Mani’inin kendi yazılarında, Işığın Krallığına karşı Karanlığın güçlerini isyana sev k eden kini;”Kendilerini onunla karıştırmak için Işığa karşı darbe yaptılar”.(Widengren 1946:44)

514 DY.S.48:1 f. Metin

515 Jonas,”Karanlık ilk önce kendi dış sınırlarına erişmeyi isted, ve kendi elemanlarınınyıkıcılık arzuları içinde bir savaş haline itilmiştir. Karanlığın kavgacı ve nefretten olan tabiatının harici daha ii bir nesne sunan Işık ile savaşına kadar onun tabiatını doldurduğunu,” söyler. (Jonas 1958:213)

 

Bunun için daha yüksek olan tanrı Manda d Hayya’yı çağırır, ona yer belirterek der;

“Kalk ve Karanlığın aylak isyancılarının olduğu Yedilerin (gezegen) evine git.516 Karanlığın kasvetli asileri tembeldirler ve onların arasında ışık/nur yoktur.”517

Başlangıçta tereddütlü olan Manda d- Hayya, Hay’ın uzun ikna edici konuşmalarından sonra, bazı şartlar altında Karanlığın Güçleri ile yüzleşmeye gitmeye razı olduğu görülür. Onun bu haline karşın, Işığın Dünyasının daha yüksek tanrıları onu “Üstraların Krallığına”, “Kuşta/Gerçeğin Sahipliğine” ve “Hazineciliğine” terfi ettirirler. Hatta, ona, Işığın Bütün dünyalarının, bütün şekinaların, ve hatta Karanlığın yeraltı dünyasının da üzerinde yetki sahibi olma hakkı verirler.518

Manda d- Hayya, evrenin yaratılmasından önce Karanlığın Dünyasının kötü güçleri ile bir yıldız savaşına girişmişti. Yeraltı dünyasına inmeden önce Manda d- Hayya kötünün evi üzerinde bazı keşif çalışmaları yaptı. Yıkıcılar ve ejderhaların dolu olduğu tükenen alevleri olan bir ocak gördü. O, asi canavarları, İyi Olan’a haince kumpas kurduklarını ve silahlar ürettiklerini gördü. O, “yerin meleklerinin” birbirine karşı kızgın olduklarını gördü. O, Ruha Kadasta (Kadiştu)yı, sahte büyülerle uğraşan humurtaları (siyah çarşaf-peçe giyen dişi ruhlar,şeytanlar) gördü. O, ondan daha güçlü olduğunu iddia eden herkese meydan okuyan kibirli Karanlığın Kralını da gördü. 519

 

516 “Mardia” teriminin, Suriye marudaları içindeki Mani yazmalarında “isyancı/asi” anlamında kullanılmaktadır. Widengren 1946 :43

517 GRL s.68:17 Metin;

518 GRR Ss.86-87 Cf. Marduk’un Tiyamat ile karşılaşmadan önceki şartları, “Eğer o tanrıların şampiyonuysa,onu en yüksek komutan olarak tayin etmelidirler.”(Jacobsen 1976:147)

 

155-Manda d- Hayya’nın Karanlığın Kralı ile Savaşı 520;

 

Karanlığın Dünyasının Leviathan’ı (dev yılanı), Büyük Olanları tahtından fırtlatıp atmak için dünyayı yutmaya karar verdiğinde, Manda d- Hayya’ ona, Büyük Olan’ın “dnpiş umitar mn almea”dünyalardan üstün sonsuz güç veren İbuşa (Kelaynak kuşu) elbisesi içinde göründü.521 Manda Hayya, ona isyancıları kırıp geçiren “margina dmia hayya” yı yani, Yaşayan Suların Değneğini gösterdi.522 O, ona, “klil işata haita” yı, şeytanları dehşete düşüren“yaşayan alevin tacını” gösterdi. Karanlığın Kralı bütün dünyayı yok etmek için yerinden kalktı, ağzının içinde yarısı gömülü olan “upalga dpumh ubarga qbar”’ın gücü vardı. O bütün karanlık suları, şeytanları, devleri, lilitleri yuttu ve yeryüzü “riqan” boş/çıplak kaldı. Manda d- Hayya, Büyük Olan’ın silahı ile canavara yaklaştığında nefesi elbisesine kadar ulaştı, fakat, Karanlığın Kralının yakıcıc alevi söndü ve karnı/merkezi, bütün karanlığın şekillendiği karanlığın kapısının üzerine düştü. Manda d- Hayya,gözlerini ona dikti ve onu dört eşarp/atkı ile bağladı. Kötünün kalbini zincire vurdu, eklemlerini kopardı, karaciğerini parçaladı. Karnını barsaklarıyla katladı, merkezini bir ağla sardı, kalbinin üstüne bir düğüm attı, bağırsaklarının içine zehir fırlattı. Karanlığın Kralını zincirle bağladı, ağzının üstüne bir gem vurdu. Karanlığın Kralının dili bağlandı, ağlayarak “Yazık, yazıklar olsun bana” diyerek “kanna” sına çekildi.523.Manda d- Hayya, Kötü’nün kendisine yalvarmasına, merhamet istemesine aldırmayarak onu yerinde hapsetti ve başına terbiyesiz dev gözcü muhafızlar koydu. 524

Karanlığın Kralı, zincirlerinden kurtulmak istediği zaman, Manda d- Hayya, Hay’ın gücüyle kalktı ve etraafında demirden bir duvar ördü.Çevresini 12 ağ/peçe ile sardı ve üstüne yedi düğüm attı. Onu zincir üstüne zincirle ve büyük bir sesle bağladı ve yedi “zahriria” parlaklıkla hareket ettirdi. Onu sopadan geçirdi ve başını yardı. Onu kadın gibi bağırttı, çocuk gibi ağlattı. Doymak bilmeyen, her şeyi yutan, yok eden ateşini söndürdü, içkisine işetti, ayaklarının üstüne sıçırttı. Onu arzularından mahrum etti ve öfke ile giydirdi.

Manda d- Hayya, zaferini kazandığında, İyi Olan için bir taht dikti ve yanına görkemli bir ışık kurdu.525

 

519 GRR. S.97

520 Mandacı Sabi rahipleri Leydi Drower’a Irak buluşmalarında “Ur, maddi dünya boyunca uzanan yeraltının güçlü bir yılan veya ejderhasıdır. Onun üzerinde “yedi kat gök, altında da Karanlığın yedi kat yeraltı/cehennemi” vardır. Onun vahşi nefesi bir alev gibidir, karın altı, bu ve ateşten olarak değişir. Kirli ruhlar ve inançsızlar, “matarada” adlı çile yerinde daha hafif arınma için onun karın altına inerler.(MII S253,n3)

521 Elbisenin düşmanlara karşı gizli güçleri vardır, giyene üstün güçler verir bu yüzden elbise silahtır. Manda d- Hayya’nın elbisesi Karanlığın güçlerine boyun eğdirecek sihirli güçlere sahiptir ve giyene bunlar silah olarak hizmet eder.(Zaehner 1955:118)

522 Cf. Selvi sopası/asası, eski Mezopotamya metinlerinde tanrıların sevgilisidir. Yaşamın sembolüdür, sihirli güçlere sahipi krallığın işaretidir.(Widengren1950:8-9) Asurlular, aynı zamanda ilahi bir sembol olarak asayı “kakku” adıyla andılar.(Chicago Assyrian Dict.S.50)

523 GRR p. 98 ff.

524 GRR. P. 102.

525 GRR p. 108.

 

157- Manda d- Hayya Ruha’nın Adem’i Baştan Çıkarma Planını Bozuyor.

Ruha 526 ve beraberindeki gezegenler, şeytanlar, Adem’i kendi dünyalarında tutmak için bir plan yaparlar.”Bir tuzak kuralım ve Adem’i yakalayalım,dünyada bizimle kalması için alıkoyalım”.527 Boynuz borazanlarla, kavallarla onu kendi toplantılarına çekerek tuzağa düşürmeyi planladılar.”Aşkın sırlarının “ (razia drhamta) uygulandığıbir bayram ayarlamayı önerdiler. Ruha ve partisi Karmel dağına çıktılar, toplantılarını kurdular ve aşkın sırlarını uygulamaya başladılar ve dediler; “Aşkın sırlarını mersin/defne ile yapalım ve bütün dünyayı tuzağa düşürelim.Aşık sırlarını şarap ile yapalım ve serhoşluğumuzla bütün dünyayı tuzağa düşürelim. Aşkın sırlarını su içerek uygulayalım.” 529 Yaşayan temiz suları aldılar ve ona bulanık suları kattılar. Kabilenin başını aldılar ve aşkın ve zevkin sırlarını onun üzerinde uyguladılar ve tüm dünyayı coşturdular. Onun üzerinde baştan çıkartmayı uyguladılar ve bütün dünya baştan çıktı. Onun üzerinde serhoşluğu uyguladılar ve bütün dünya serhoş oldu. Dünyalar serhoş edildi ve yüzlerini Sup okyanusuna çevirdiler.530

Adem’e, Adem’in oğluna düşünmeden laf söyleten “hasiruta” bulaştırdılar ve gözleri uykuyla buluşmadı. Annesi Havva’yı bıraktı, Havva, onlar uyurken kardeşlerinin evine döndü.

 

526 Ruha, Karanlığın Kraliçesi (Bknz-§2.3.9).

527 GRR p. 124: 21 f.

528 GRR p. 125: 6 f.

529 G R R p . 130

530 GRR p. 132 “Serhoşluk” terimi ve “kendinden geçecek şekilde serhoşluk” Gonstik dinlerde “ağırbaşlılık” ve “bilgi” ye atıf yapar.Jonas, “kendinden geçiren serhoşluk” teriminin özel bir yorum gereltridiğine inanır. “Gnostik anlayışta, dünyanın “serhoşluğunun” “dünya” terimi ile pek özel ruhsal bir karakteristik görünümü” olduğunu yazar. O, dünyanın her yerinde insana sunulan “şarabın kendinden geçirme” halini tetikler. Ve, “serhoşluğun duyarsızlığını, ruhun duyarsızlığıdır, kaynağı yaratıkların dünyasıdır” diye ekler. Bunu desteklemek için de Süleyman’n Odes’inden aşağıdaki alıntıyı yapar; “Süleyman XI.6-8-Sahibin deresinden, konuşan sulardan bir bolluk dudaklarıma geldi. İçtim ve sonsuzluğun suyuyla serhoş oldum. Serhoşluğum aslında kendinden geçmişlik değildi ama ben boşluktan uzağa döndüm. (Jonas 1958;71f) iama rbad- sup;Yokedilişin Büyük Okyanusu (MD.s.323)

 

O, (Adem) Kalenin duvarlarını tırmandı, Ruha’nın toplantısına doğru yöneldi. Ruha, onu sıcaklıkla karşıladı, ona güldü, memnun etti hoşlanmasını sağladı ve bütün gezegenler ona hizmet etti.531

Ona içki önerdiler, birkez, iki kez ve üç kez ve vücudu kendinden geçip dans etmek isteyinceye kadar.

Sonra Ruha,onun elinden “unapşh şalt tuttuzaniuta” tuttu ve onunla zina etmeyi arzuladı.532.

O da onun elini tuttu, onu öptü ve onunla uyumak istedi, Manda d- Hayya bir ışıltı bulutuyla göründü. Ezici bir sesle Adem’e kendini işittirdi, kalbionun desteğinden düştü. Ruha’nın büyüsünden kurtuldu, aydı ve utandı. 533 Manda d- Hayya, parlak elbisesi içinde parladı ve Ruha ve partisinin sırlarını uzağa götürdü. O, onların sırlarını açıkladı, konuşmalarını güvensiz kıldı, yeminlerini yalancı çıkarttı. Ruha’yı tahtından uzağa fırlattı. Onu deve dizgini ile dizginledi. Onu aşağıya fırlattı, kırbaçladı,başı açılıncaya kadar yardı. Onu sardı ve göklerin yüreğinin üstünde bağladı.534. Onu kadın yapan cinsel organı olan Şamis’i (Şems) kavradı. Korkak bir Yorba yaptı ve Sin’e kırbacıyla vurdu. Onu aşağı indiren kötü gezegen “kukba bişa” yı tuttu. 536 Bel’e (Jüpiter) vurdu ve başından tacını aldı.Nirig’i (Mars) mızrağıyla cezalandırdı ve organlarını, kaburgalarını kesti. Hay’ın ailesine karşı küstaah olan, dünyaya aptallıklarını yayan gezegenlerle uğraştı.537

 

531 GRR, p. 136.

532 G RR, p . 137

533 GRR, p. 138.

534 GRR, p. 139.

535 Sami§, Akk.Şamşu(m), Şems, Güneş tanrısı. Güneş. (A Concise Dict. Of Akk., S.354) Arami, eril, Arp.dişil (bknz MD.s.4439) Mandacı Sabi ilahilerinden birinde Şemeş, “kürenin üzerinde kör olan ve savaş arabası üzerind etopal olan” olarak tanımlanmıştır. (Yamauchi 1967;243, metin 22;131-133)

536 Kukba Bişa; kötü bir yıldız. Yahudi edebiyatında Merkürdür. Lidzbarski ““Man beachte, dafi nidid in der jiidischen Literatur schlechthin den Merkur bezeichnef (Lidzbarski, Ginza, 1925: n. 10 p. 132).” Demektedir.

 

159- Yaşam/Hay, Manda d- Hayya’yı Zaferinden Dolayı Övüyor;

 

Yaşam/Hay, Manda d- Hayya’ya Karanlığın Kralına ve Karanlığın diğer güçlerine karşı kazandığı zafer için teşekür etti ve ona önceden sahip olduğundan daha fazla şan bahşetti. Hay, göksel savaşçının doymak bilmez ateşi yiğitçe bozguna uğrattığı için onu yüceltti ve güçlendirdi;

“Hay, bana teşekkür etti, bana nurunu(şanını) bahşetti ve benimle konuştu; “Kuşta seni korusun, iyi olani konuştuğun sözü korusun” dedi.Hay, mutluluk içinde üstralara “ateş ile suyu tedavi eden adamın gücünü yükseltin. Günah işlememiş ateşe karşı adamın gücünü yükseltin.” Üstra, ışıma içinde parladı, yolu ayağı ile ezdi, mükemmel olan onu bütünüyle ödüllendirdi.”538

“Törenin sonunda Hay, Üstra’yı kucakladı ve öptü ve ona “büyük olan” mış gibi Kuşta’yı verdi.Tekrar, üstralar ve üstraların geri kalanları Manda d- Hayya’yı yaptıkları için övdüler;abad ukasar qruia l’uthra dkul dtibad tiksar”. O yaptı ve çekildi. Onu yücelttiler,”Her ne yaparsan yap başarılı ol” dediler.539.

 

537 GRR ss.140,141 Manda d- Hayya’nın Karanlığın Kralı ve güçleri üzerinde kazandığı zaferin her iki kısaltmasında mitler, Baal’in hızlı yılanı Lotan üzerindeki galibiyetini anlatan Ugarit mitlerine benzemektedir. Karanlığın Kralı Ur’ún,Manda d- Hayya tarafından bozguna uğratılmasıTevrat Yaratılış kitabındaki Leviathan’a karşı Yahweh’in zaferine benzemektedir. (İşaya 27-Ringgren 1973;149) Mit, Marduk’un Tiayam üzerine kazandığı zaferin bir çok benzerliklerini içermektedir.(Jaocobsen 1976:!75 ff)

538 GRR.S.109:10.f.Cf.Ugarit metinlerinde Mot’un Baal’a olan miletisi ve yedi başlı yılan Lotan’a karşı zaferi(Ringgren 1973:148-9)

539 GRR.109:21.f

 

160-Manda d- Hayya Evlilik Danışmanı

Ptahil, Ruha’nın ve beraberindeki gezegenlerin yardımıyla Adem ve Havva’nın yaratılışını tamamladıklarında, Manda d- Hayya, Adem’in bedenlenmiş haline korkutmadan yaklaştı.Adem’in yanına oturdu,Büyük Mana’nın görkemini üzerine sıçrattı. Manda d- Hayy’ya ulu bir sesle onu eğitmeye başladı, kalbini uykudan uyandırdı.540

Manda d- Hayya, Adem’i toplantılarına katarak onun hakkında kötü planlar tertipleyen şeytanların amaçlarını boşa çıkarttı. Manda d- Hayya ve öteki üstralar, Adem ve Havva için büyük bir evlilik düğünü ayarladılar cemaatle birlikte ilahiler okudular. Ruha ve onun baştan çıkaran çağrısını aşağıladılar. Gezegenlerin kötülüklerini yok ettiler ve canavarları boşa çıkarttılar. Manda d- Hayya ve arkadaşları üstralar yaşamın yoluna düştüler ve Hay, zafer kazandı,Adem’in ırkına zafer getirdi. Adem ve Havva işe başlayıncaya kadar onlarla kaldılar. Manda d- Hayya, “evlilik danışmanı” “sabus ‘nsia” oldu ve Adem’e Hava ile nasıl evleneceğini öğretti. Maznda d- Hayya, “Haydi, Hay’ın ırkına bağış/bolluk verelim, onlardan olacak olan dünyaya da bağışta bulunsunlar. Dünya,onlardan yaşam bulacaktır ve Hay, onlara cömertliğini gösterecek, kötü olanın dünyasından onları kaldırıp dünyayı onlara teslim edecektir.”.541

Manda d- Hayya, Adem’i büyük olanın binasının tepesine yerleştirdi, Havva’yı bir ışık bulutu gibi yaptı.MManda d- Hayya, Adem’i üstraların üstünde bir yere tayin etti ve onların önderi yaptı. Adem ve eşi Havva’ya harika ilahiler ve göğe çıkış için ayinler öğretti . Onlara, imanlarını güçlendirmek için Hay’ın dualarını/namazlarını öğüretti. Onlara, “İyi olanın kurduğu yere yerleştirildiniz ve yükseltildiniz.Işığın Mana’sı arasında kuruldunuz” dedi.

Manda d- Hayya, bir rahip gibi oturdu ve onlara öğretti. Onları büyük Olan’ın kutsaması ile kutsadı ve onlara dua etti. O, Adem’in Işığın dünyasını kalkıp görsün diye dua etti.

 

Ruha, bütün planlarının boşa gittiğini gördüğüne heyeti ile beraber sahneyi terk etmeye karar verdi fakat, Adem ve Hay’ın Mesihine karşı onları zevke düşürecek yeni planlar tasarladı. 542

 

540 DY.de okuyoruz; Mesih’i yarattılar ve onu neslin balına gönderdiler. O dünyayı huzursuzluğa çağırdı. Adem, uzanmış uyuyordu ve uyandırıldı.(DY,s,47) Rudolph, dünyaya Gnostik bakış, evrenin dışından teslimatın mümkün olabileceğini,insanın dine göre kapatılmış bu bölgedeki hapishanesinden kaçamayacağına” inandığını söyler. O, sadece “uykuda” değildir ve “serhoştur.” (Rudolph 1983-119) “Çağrı” ve “uyanış” için daha fazla bilgi için Jonas’ın 1958:ss80.ff. ye bakınız.

541 GRR.ss. 128

542 GRR.ss.127-129

 

Malka d- Hsuka Karanlığın Kralı Ur;

Ur, küçük Gök Ana, dişi şeytan Er Ruha'nın oğlu ve kocası. Cehennem'in kralı. "Kur" Sümer dilinde "cehennem-Yer altı dünyasının adıdır. Aan Sümer baştanrısının adıdır. Aan'ın ilk yaptırdığı iş bu dünyada cehennemi yani KUR'u inşa ettirmektir. Kur-Aan-ı Kerim= Aan'ın Ulu Cehennemi. Kur'an da "Cehennemden haber veren kitap değil midir?

Ur, küçük Gök Ana, dişi şeytan Er Ruha’nın oğlu ve kocası. Cehennem’in kralı. “Kur” Sümer dilinde “cehennem-Yer altı dünyasının adıdır. Aan Sümer baştanrısının adıdır. Aan’ın ilk yaptırdığı iş bu dünyada cehennemi yani KUR’u inşa ettirmektir. Kur-Aan-ı Kerim= Aan’ın Ulu Cehennemi. Kur’an da “Cehennemden haber veren kitap değil midir?

Mandacı Sabi miti Karanlığın Kralını (UR) değişik biçimleri ve şekilleriyle açıklayarak tarif eder. Bazen,ejderha tabiatında göründüğünde dev bir kertenkeledir ve Sabi tılsımcıları Skandolaların çizdiği şekilde, kuyruğunu ısıran yılandır.619 Leydi Drower, İran ve Irak Sabileri kitabında temsili Sabi çizimini verir. Ur,vücudu gevşek haldeyken kuyruğuna kadar uzanan “yediler” içinde sayılan dünyaları kapsar;İlki mafarata’nın   Samis’i (Şemsi), ikincisi Sabilerin arzulanan dünyası Msuni Ksufa, üçüncüsü,Sabilerin dünyası ile geriye kalan mafartalar (gözcü evleri)dır.

Yukarıdaki ateşten yedi gök Ur’un göbeğinin altındadır 61? (GRR 97:2F618GRR90:7F619)

Sabi tılsım mührü Skandola’da, Ur, öteki kötü elementleri çevreleyerak saran bir yılan, eşek arısı,akrep ve aslandır.(Mil.p38).

Öte yandan Mead, “Ur, Ophite kökenli Yaldabaoth ile bazı halleriyle kıyaslanabilen orjinal olarak Kalde’lilerin dünya anası, Ruha’nın en büyük oğlu Deus Lunus (Yılan)udur” tanımını sokar.(Bknz Mead 1924:35 n2) CF Suriye bütü kasesini 117ES çevreleyen metinde kuyruğunu yiyen yılan imajı vardır.(Segal,2000:147 plate 134)   HattaC.H.Gordon’un Leviathan, Symbol of Evil’ apud Biblical motfs, Origins and Tarfanformations. Ed A.Altmann, Cambridge (1966;1-9.181)

Dünya petrol yüzünden mahvolmuyor mu?

Dünya petrol yüzünden mahvolmuyor mu?

Siyah su (yağ-petrol) ateşi üretir. Siyah/Kara suların altında dünyaya benzer bakırdan yediler uzanır.620

 

Cinze bizi, siyah sularda şekillenen ve kötü tabiatında ortaya çıkan Karanlığın Kralı hakkında bilgilendirir;

 

Siyah sularda Karanlığın Kralı şekillendi ve kendi kötü tabiatında ortaya çıktı. Güçlü, azametli ve çok kuvvetli oldu ve binlerce ve binlerce, sınırsız sayıda hesapların ötesindeki kötü, çirkin yaratıkları yarattı.621.

Karanlığın kralı, dünyanın bütün yaratıklarının şeklini aldı: Aslan başı, ejderha başı, kartal kanadı, kaplumbağa sırtı, ejderin elleri ve ayakları gibi.622

O, ağır yürür, yavaş ilerler, sürünür, çığlık atar, tehdit eder, kükrer, inler, ahlaksızca göz eder, ıslık çalar, dünyanın bütün dillerini bilir.623. İstediğinde vücudunu gerer, uzar, istediğinde de kendisini küçük yapar.

İçeri ve dışarı doğru hareket ederek endamını gösterir ve kadın ile erkeklerin bütün cinsel organlarına sahiptitr. Bütün sırlara sahiptir.624 sesiyle,sözüyle,nefesiyle, dumanıyla, gözleriyle, ağzıyla, bacaklarıyla, gücüyle, zehiriyle, öfkesiyle, konuşmasıyla, korkusuyla, ürkmesiyle, kroku yaratmasıyla ve karanlığın bütün korkunçluğuyla hiddetlenir.

Ur- Leviathan'ın yılan temsili resmi. Tanrı Hay onu böyle yok edecektir.

Ur- Leviathan’ın yılan temsili resmi. Tanrı Hay onu böyle yok edecektir.

Şekli iğrençtir, bedeni kokar, yüzü şekilsizdir. Dudaklarının kalınlığının ölçüsü 144.000 fersahtır.62s Ağzından çıkan nefesi demiri eritir, nefesiyle kayalar kavrulur. Gözlerini kaldırdığında dağlar sallanır, duaklarının fısıldamasıyla ovalarda deprem olur.626

 

Dip Notu;

622: Yukarıdaki yılan ejderin tarifindeki Ur,bir çok ağzı, dili olan, 60 fersah uzunluğunda, denizde yaratılmış, mitsel canavar, Akad ev yılanı Başmu’duya benzemektedir. (Dailey;1989:323)

Mani El Şeytan’ı   şöyle tanımlar; “Başı aslan başı, vücudu ejderha vücudu (büyük yılan), kanatları bir kuştan, kuyruğu büyük bir balıktan, ayakları, kötü yaratıkların ayakları gibidir.(El Nedim’in fihristinden. Dodge 1970:778)

İncil’in Leviathan’ı yaratılışta Yahve’nin bozgununa uğrar, Lutan da Baâl’ın bozgununa uğrar, Ur’un da hikayesi Manda d Haya ‘nın ellerinde bozguna uğramaktır.

(Bknz:Ringgren, 1973:148-9). 623 GGR 335: 13. Cf. the Manichaean King of Darkness: “ Karanlığın Kralı,beş dünyanın dilleri arasında geçiş yapmayı bilmektedir. Her şeyi anlar, ağızlarından çıkan her şeyi işitir, bir dilden ötekine anında çeviri yapıp birini diğerine yönlendirir” (Gardner and Lieu, 2004: 201).

 

Yahya’nın Kitabından (Draşa d İahiah) alınan takip eden ayet, dünyanın karanlık tarafından tanımlandı ve karanlık dünya tarafından. Bu tanım, Işığın Kralının tabiatıyla Karanlığın Kralının tabiatları arasındaki tezata işaret etmektedir. Bu ikilemcilik, Gnostik inanışın genelini yansıtmaktadır.627

 

İki kral var oldular (veya vardılar), bu dünyanın kralı ve öte dünyanın kralı olarak iki tabiat şekillendi. Bu çağların (veya dünyaların) kralı karanlıktan bir tac giydi ve bir kılıç kuşandı. Kranlık tacını giydi, sağ eline bir kılıç aldı. Sağ eline aldığı kılıçla orada dikildi ve oğullarını kesti ve oğulları birbirini kesti.

 

Öte dünyanın kralı, ışıktan bir tac giydi. Işığın tacı,sağ eline Kuştayı (gerçeği) aldı, orada dikildi ve oğullarına öğretti. Durdu ve oğullarını eğitti, onlar da oğullarını eğitti.628

 

Dip Notu;

 

627: Jonas.1958:57. Jonas, Hay/Yaşam, ilk yaratık olan Işığın Kralıdır, dünyası görkemli ve yüksekleri karanlık barındırmaz. “Karanlığın Dünyası” nın tersine kötülük ile, yutup bitiren aç ateş ve aldatmacaların yanlışlıkların dolu olduğu bir dünyadır.(Ibid)

628 drasa d- İahia (Yahya’nın Kitabı s.46:11-47:4)

 

Cinze’nin 5. kitabı, “Ur,Ruha’nın ve erkek kardeşi Gaf’ın dölüydü” der.(Gaf, Karanlık dünyanın tanrılarından birisi)629

Pistis Sofya, eşi olmadan kendi başına uğraşarak İlk Işıktan olanı yalnız başına üretmek ister. Sonra Işığın dünyası ile arasında bir perde kurulur, doğacak olan şeyin göksel şekli aşağı dünyada belirir ve gölge perdenin altında uzar. O şey, yüzü ışıktan uzağa, dışa bakmaktadır.

 

Gölge, “Karanlık” olarak çağrılır ve madde olur, bu maddeden çıkan düşük olur ve aslan şekilli Yaldabaouth olur.630

Şaşırtıcı bir şekilde Mandacı Sabiler, Ur ile bütünleşen Leviathan adını korumaktadırlar. (ATS.The Thousand and Twelve Questions)

Ur, günahkarları ve ihmalci rahipleri yutandır.

Hatta bu yılan tarafından saldırılanlar, Karanlığın bir parçası olan yılan Leviathan tarafından işaretlenirler. Diğer yandan Sabilerin Karanlığının Kralını karakterize ettiğimzide Yahya’nın Kitabında anlatılan yılan ve aslan görünümündeki Yaldaboath’ın tarifine ulaşırız. 632

 

Dip Notu;

Mani evrenyaratılışı, başlangıçtan beri sahip oldukları krallıkları için dövüşen Işığın kralı ile Karanlığın Kralı arasındaki savaşı konu alır. Karanlık, sınırlarını aşarak Işığa saldırmaya kalkar.(Gardner and Lieu, 2004:182). 629 GRR, book V. 630

 

Jonas, “Secret Book of Egyptian Gnsotics:”, (JR) 1962: 269. 63» AT§, [287] p. 262, see also pp. 113,121,225, 262, 275. 632 Bknz, Quispel, “Gnosticism and the New Testament”, Vigiliae Christianae, 1965: 75 de der ki; “Yılan vücutlu, aslan başlı canavara benzer Chnounis veya Abrasax sihirli tılsımlar üzerindeki Yaldaboath gibidir.” Yahya’nın Kitabında, yanan ışık gibi parlayan gözleri. Heimarmene’den getiren tanrı gibidir.” (Ibid).

 

Ginza Rabba Sayfa 328;

 

Karanlığın Kralı, bütün azameti içinde şekinasında rüzgarlar gibi uğuldayarak bağırdı; “Bütün dünyaların hizmet ettiği varlık olan benden daha güçlüsü var mı?

“Eğer, banden başkası varsa, ona ileri çıkmasına ve benimle dövüşmesine izin veriyorum!”

 

Dip Notu:829 Bu Yargıcın çıkardığı ses değildir. “Ben tanrıyım ve benden başka tanrı yoktur!” (Bknz Jonas, JR, 1962: 267).

Yiyeceği dağlar olan, karnında zehir olan, kan bulunmayanım.Bütün güçlü şeytanlar, kötü ruhlar her gün yanımda hizmete hazır durup bana ibadet ederler.*

* Karanlığın Kralı bunu söylediğinde, Ruha, titreyerek tahtından aşağı indi.

830 Okuyunuz: bhim§h d-himtaiun udma lamitaika Drawer tarafından (MD P.146 himta’nın altında olduğu sanıldı. 1

 

KARANLIK KRALININ ORDUSU;

 

Karanlık dünyanın orduları, şeytanlar, devler, kötü ruhlar, tılsım ruhları, lilitler, tapınak ruhları Tcuriler, türbe ruhları prikiler, put şeytanları patikriler,

The Armv of the King of Darkness: archonlar (arkonlar), Melekler, nalayiler (vampirler), hobgoblinler (şakacı periler), kazai şeytanlar olan domuzlar, mutant şeytanlar, latabi şeytanları, ağ ruhları lihaniler, hayaler gadultalar ve karanlığın erkek-dişi her tür ve çeşitte olan, tamamıyla nefret edilen bütün şeytanlardır. 633

Giyene ilahi güçler veren pelerin, takkeleriyle Sümer piyadeleri

Giyene ilahi güçler veren pelerin, takkeleriyle Sümer piyadeleri

Bu yaratıklar, iç karartan haskiyalar, siyah aykumya, müstehcen tupsanya, asi mriddiya, öfkeli rgizya, hiddetli zidanya, zehiranya (zehir), sakliya (ahmak), ndidya (püskürten), sahnya (kokan), zapurya ( tiksinti veren)lerdir.

Bunların bazıları arasında harasya (sesiz), pisiya (sağır), tmimya (hissedilemeyen), tahmiya (kalın kafalı,sersem), algiya (kekeme), dugya (işitmeyen), gugya (şırıldayan), pigya (doğuştan ahmak,mal), sgisya (korkutucu), layadita (cahil, bilgisiz);

Bunların arasında hasipya (kibirli), hamimya (sıcak başlı), takipya (güçlü),haripya (haşin, kulakları tırmalayan, acımasız), rugzanya (kötü huylu), raktanya (şehvet düşkünü), bnya zma (kanın çocukları), yelpazelenen ateşten, galip gelen alevden olan bazıları beli üstünde sürünen, emekleyen, bazıları sularda hareket eden, bazıları çok ayaklı kertenkeleler gibi uçan, bazıları taşıyan binlercesi vardır. Çenelerinde kesici ve azı dişleri vardır. Bazıları ağaçları kazarak Gikeler gibi bazıları da Kayklar gibi neftleri ve ziftlerden zehirlerini tadarlar. Bu şeytanların bazıları Mars’ın Evi’ndeki nirig şeytanları gibi hayatta kalmak için insanları ısırarak yer bitirirler, vücutları ya da toprağın üstüne dökülen kanlarını içerler.636

 

KARANLIK DÜNYANIN KRALİÇESİ, RUHA

 

Ruha; Karanlığın Kraliçesi;

Ruha (Namrus veya Hiwat’a atfen) 63? Karanlığın kraliçesi, Baş Dişi Şeytandır.638 Karanlığın hanımefendisi, üçüncü matsarta (gözlem evi) nın yöneticisi, ilk yaratılan yer altı dünyasında oturan Qin’in kızıdır.639 –640 Ruha Karanlığın kralı Ur’ın annesidir 641 yedi gezegenin, 12 burç takımyıldızının ve beş gezegenin de annesidir. “Düşmüş Akıl Figürü (şahsiyet)” olarak kabul edilir, diğer Gnostik dinlerdeki Sofya’ya banzer. 642 Aynı zamanda farklı krallıklarda savaşır, acı çeker halde görünür.643

Ruha, yeraltı dünyasının güçlerinin önderidir ve fethetmek zorunda oldukları aydınlık dünyayı fethedecek karanlık güçlerle işbirliği halindedir.644 Mandacı Sabiler “can” için nişimta, “ruh” için de “Ruha” terimini kullanırlar. Rudolph’a göre, Ruha “ruh” ifadesi Grek kaynaklarında geçen “psyche” (fizik) “gönül/can”a göre düşük düzeyde kalır.645 Ruha, fiziksel arzulardan etkilenen insanın önemsiz bir parçasıdır.646 Sabilere göre Ruha göğün maviliği gibi semboliktir.647 genellikle aşırı güzelliğiyle çıplak, alımlı, erkekleri baştan çıkartacak güzellikte mavi (mor) manto içinde bir kadın olarak görünür.648

Dip Notlar;

634; Napta Ukira, pis bir yağ ve zifttir(petrol, eskiden gemi, kayık kalafatlamakta kullanılırdı). Bu,Mezopotamya bölgesinin sahip olduğu yağa sahip olan yerlerini açıkça gösterir. Ateşin alevi, kuzeyin petrol bölgesi Kerküktedir, zift kaynakları batıda Fırat üzerindeki Ur’un kara/siyah sularına (pis yağ) varmaktadır, güneyde Missan, Basra eski mezopotamya olarak bilinmektedir. Yeraltının üstün ifadesinin resmini çizmektedir.

GGR 334:18, 335:12

 

635:Mandacı Sabiler ile Akadlıların insan eti yiyen ve kanlarını içen şeytanlarını öğrenmek için   bakınız: Christa Miiller-Kessler, “Phraseology in Mandaic incantations”, ARAM, 1-12 (1999-2000), 293-310 esp. 302. 636 GRR p. 35:19.

 

637:Daium (Dayum) Ruha’nın diğer takma adıdır.(CP p. 62). 63® Cf. Mani Namrel ve Nepkod, dünyanın anası, Thomas XIV,deki oklarını almak ve vurmak isteyen, silahı ok olan “madalma” gibidir (Soderbergh 1949:146).

639 GRR: 6. 640 GRR book 5. Hatta bknz: SA, p. 57.

641 Zaehner stated: “Ruha’s relationship to the male ‘Ur (Ruha’nın Ur ile olan ilişkisi)dişi şeytan Az ve Ehriman’a paraleldir.” (Zaehner 1955:167, hatta bknz: Buckley 2002: 45).

642 Buckley, HR 1982: 60. Batılı dişi figür Sofya (akıl), Sabilikte,her nasılsa Cinze “yanlış akıl” olan Ruha’ya “mamlila bhukmat hrara “(O yanıltan bir akılla konuşur) tanımıyla karşılık gelir.” (GRR book 3, p. 90: 5).

 

Cinze’nin altıncı kitabı Dinanukt’ta, Ruha, kendisini “ışık ve karanlık”,”yanlış ve gerçek”,”inşaa ve yıkım” gibi açık , ikilemli ifadelerle tanımlar.

 

Ben,ezelden beri var olan yaşamım. Başlangıçtan önce var olan “kuşta” gerçeğim, Ben, ışıyanım (nur saçan), Ben ışığım, Ben ölümüm, Ben yaşamım, ben karanlığım, Ben aydınlığım, Ben yanlışım, Ben gerçeğim, Ben inşa eden ve yıkanım. Ben saldıran ve arıtanım. Ben, yeryüzü ve gökleri inşa edenden önce var olan, seçkin olanım.649

 

Dip Notu;

 

643 Buckley, HR 1980: 260. Jonas’ın, batının “Wisdom the Whore (Fahişe Aklı) olan “Sophia Prunikos” ile çok iyi birleşen figür olan yakın doğunun aşk tanrıçası, ay anası ile bu figürün nasıl bir akıl olabileceği konusunda hiç bir açıklaması yoktur.   (Jonas 1958:176-177). 644 Buckley, HR 1982: 63. Ruha hakkında yaptığı araştırmada , Buckley “Thunder: Perfect Mind” (Yıldırm. Mükemmel Akıl) kitabında arasında vurucu benzerlik bulur. “Ruha and “The thunder: Perfect Mind” in the Nag Hammadi Kütüphanesi (sHata bknz: Buckley, HR, 1980: 264). Rudolf, 1983: 91. 646 ATS p. 15.

647 Mil p. 149. 648 Ibid 149-6. ^9 GRR :Dinanokt’un 6. Kitabı p. 241: 6f.

 

RUHA,YEDİ GEZEGENİN, 12 BURCUN VE BEŞ DEV CANAVARIN ANNESİ

İlk Yedi Gçk Cismi. Sabiler bunların insan şeklinde dirilerek üstündeki varlıkları yiyeceklerine inanıyorlar.

İlk Yedi Gçk Cismi. Sabiler bunların insan şeklinde dirilerek üstündeki varlıkları yiyeceklerine inanıyorlar.

Ruha, yeraltı dünyasının tanrıçası ve bütün kötülerin anası (650) olduğu zaman, Ptahil’in dünyayı yaratmasında bazı zorluklar çıkartabileceğini fark etti ve ışık saçan varlıkları yaratmak için Karanlığın kralı olan oğlu Ur ile üç kez aile içi cinsel ilişkiye (ensest) girdi.

İlkinde, Ur’a, “annesi” olarak yaklaştı ve ona “Kalk ve engellerinden kurtulmak için annenle uyu” dedi. O uyudu ve yedi gün sonra Ruha, Yedileri (Yedi gezegeni) doğurdu.652 Fakat onun dölleri onu mutlu etmedi.Onlara sahip olduğunda yüreği desteğinden düştü.

İkincisinde, Ur’a kızkardeşi olarak yaklaştı ve ona dedi; “Ben senin kızkardeşinim,benimle yatarsan gücün iki katına çıkacak!” Ur onunla yattı ve 12 gün sonra Ruha,12 burç takım yıldızını doğurdu ve onlar da onu memnun edemediler.

Üçüncüsünde, Ura kızı gibi yaklaştı ve ona, “Kalk baba, kızına sahip ol! Beni kucakla, öp beni, uyu benimle, bakışınla bütün dünya dolsun!” Tekra onunla uyudu ve Ruha beş dev canavara hamile kaldı (Gezegenler güneşsiz ve aysızdı). Sonucunda doğanlar da Ruha’nın istedikleri değildi. 653 Ruha isteklerini gerçekleştirememiş, sihirli güçlerini de kaybetmişti ve de ur’u da engellerinden kurtaramamıştı.

Dip Notu:

 

650:Jonas, Ruha, edebi olarak ruhtur.Terimin bozukluğu din tarihinde, kötünün kişileştirilmesinde ilginç bir bölümdür, Ruha d- Kudşa figürü ilahi olmayan bu başlık ile daha da akılla çelişkildir der. Örn:“the Holy Spirit.” (Jonas 1958: 72 n. 25). DA Rus-ha’ya yedi ad verir “rahmi alevlendiren”, “hazine”, “Sonradan şehvete düşen”, “Kapsayan”, “Düşen/damlayan”, “Qin/Kin”(Karanlığın Kraliçesi Sıklıkla Ruha oalrak tanımlanır) , “O Bunları Sevdi”. DA p. 38.

 

Monocerotis takım yıldızı aynı Ur sanki

Monocerotis takım yıldızı aynı Ur sanki

651 Sabi Leviathanı Yedi Gezegenin, 12 burcun, güneşsiz ve aysız beş gezegenin babasıdır. Bazı din adamları Marduk’un öldürdüğü kaos canavarı Tiyamat ile ilişkilendirir. (Jonas 1958: 117).O, Ruha ve Gaf’ın (Karanlık Dünyanın devlerinden birisi) dölüdür (Bknz. Kitap 5 Ginza Rba). O, dünyayı saran, hiç kimsenin gücünü kıyaslaayamayacağı bir dev canavard yılandır. (GRL p. 11:11). Bdge, “Kara Suların bir bölümünde Ruha adlı büyük dişi şeytan ve Karanlığın kralı, Işığın büyük muhalifi olan oğlu Ur oturur . Burada eski Sümerlilerin, Sabilerinde saygı duydukları, Eridu’nun Büyük Sularının Ea’sına ibadet ettikleri, evren yaratılışındanTiyamat, Kingu, ve Marduk adlarına sahibiz.. (Budge 1930: 240).

 

652 Yedi gezegen, Babil tanrılar ailesinde güneş ve ayı içeren tanrılardı (Wilson, 1958: 10). Genellikle Gnostizm, yedi gezegeni göklerdeki evinden ayıran yedi gök küresi olarak tanımlamaktadır. (Ibid 105).

 

RUHA MASTANİTA,RUHA BAŞTAN ÇIKARICI

Ruha d- Kudsa (Kutsal Ruh) 655, insan kişiliğinde dişi element oluşu ve aşağı ruh halinde kişileştirildiğinden Ruha’nın takma adıdır. 656 O, “arzu dolu”, “aşk hastası eden”,”şehvet” olan baznakita’nın sembolüdür. 656 Ruha’nın takma adı “kudsa/kutsa”, İştar’ın “dişi fahişe” anlamına gelen kadiştu” dini kategorisinden “Kutsal Ruh Ruha d- Kudsa” adının dişiline karşılık gelir.658 Cinze de Ruha’nın öteki lakabı olan “Hurrin dlibat amamit” adını okuyoruz.

“Libat-Istar-Amamit.”659

İnanna/ İştar, Easter/Aşera/El Uzza Bereket tanrıçası. Baştan çıkarıcı kutsal fahişe

İnanna/ İştar, Easter/Aşera/El Uzza Bereket tanrıçası. Baştan çıkarıcı kutsal fahişe

O, Ademi baştan çıkartmak için dünyada (Tibil) gezegenlerle gizlice toplanıp anlaştı. Boynuzlar, fülütler çalarak onu, Yaşam’ın bütün kabilesini baştan çıkartıp kesmek için plan tasarladı.

Ruha ve arkadaşları bütün dünyayı baştan çıkartacak esrarı uyguladı. Yaşayan arı suları aldılar çamurlu saları içine döktüler. Kabilenin başını aldılar ona bütün dünyayı yakacak şehvetin, aşkın esrarlarını öğrettiler.

Bütün dünyayı serhoş edecek serhoşluğun esrarını öğrettiler. Bütün dünya serhoş oldu ve yüzlerini Sup okyanusuna çevirdiler. 660

Eyvahlar olsun, Ruha tarafından aldatılan ve Karapyun (yutucu) şeytan tarafından yutulacak olanlara!

Yutucu şeytan   Karapyun’un ağzı üstünde omuzunda harp ile oturan Ruha d- Kudsa’nın gözlem evine ulaştım….Ve, O, baştan çıkarmayı getirdi. Kavallarla (veya kanunla) konuştu ve ona inanan tüccar 12 adamı çağırdı.661

 

Dip notu;

658 Ringgren 1973: 81. Babil’de İştaritu (İştar’ın kadını) biliniyordu. Her nasılsa Kadiştu, Akadçada “kutsal kadın demekti. Erek tapınağında Nu-gig (lekesiz) olarak çağırılırdı.(Bknz. Westenholz, 1989 pp. 245-265, esp. p. 250)

Diğer yandan Jonas, Sabileri Hristiyanlara karşı çok kızdıran tanımını gösteren Ruha d- Kudsa’nın”Kutsal Ruh” olduğunu biliyordu. (Jonas, 1958: p. 72 n. 25), Bknz: SA, p. 47 ff.). 659 GRR p. 62:19. 660 GRR book 3 p. 125 ff. 661 GRR p. 216: 22. The text:

 

Sabilerin yargıcı olan Ptahil fiziksel dünyayı yaratırken Ruha yaratılışın bazı sırlarını kafasına sokarak yardım etti. 662 Ptahil Adem’i kendi görüntüsünde sonra Havva’yı da Ruha’nın görüntüsünde yarattı. Ptahil melekleri ve Ruha ile konuştu: “Kendi görüntümde bir erkek yaratacağım ve sizin görüntünüzde de bir dişi yaratacağım!”

Erkeği “Adem” ve dişiyi de “Havva” diye çağıracağız.663.

Ruha hile ile zamanı karıştıran bir illüzyonistti.664

Adem br Adem yani Adem’in oğlu Adem olarak, eşinin (kız kardeşinin) görüntüsünde göründü ve zina etmeleri için baştan çıkardı.665 Ama mesih Manda d- Haya onun planını son anda bozdu ve Adem’i Adem’in oğluyla zina etmekten korudu.666

O (Ruha) kirletmek ve pislikle bağlantılıdır; Kadınlar genellikle ay başı olduklarından kirlenme ile alakalı görünürler. 667 Sabi efsanesi bize Ruha’nın Nuh’un karısı “Anhurayta”(Nuray) kılığına girdiğini, Nuh’un onu aldığını ve Ruha’nın hamile kaldığını, Ham, Yam (Sam), Yafet (Yafes) adlı üç oğul doğurduğunu anlatır.668

 

Dip Notu;

Drower, “Kadınlar,ayinsel temizlikte doğalarından dolayı temizlik için bir değişmez tehlike olduklarından ve daha çok Sol’a ve Ruha’ya ait oldukları için, erkekler üstünde olan etkisinden daha çok Ruha kadınlar üstünde etkiye sahiptir” diye yorumlar.” (SA p. 73 n. 1). 668 Mil p. 261.

 

RUHA VE ONA İNANANLARIN SONU

 

Dünyaların sonunda Ruha, gezegenleri ahlaksız ve inançsızları ile büyük Leviathan Ur tarafından yutulacaklardır.669

Ruha ve Msiha (mesih) ve gezegenleri onları itiraf edecek, birbirini çağıracak, birbirine ulaşacak, birbirlerini elleriyle yönlendireceklardir. Bağlanarak engellenecekler ve kurşundan nar gibi Karanlığın kralı Ur’un büyük ağzının içine düşeceklerdir. Sonra, yelpazelenen ateş ile dumanlı bir rüzgar Kranlığın Kralı Ur’u ve Ruha’yı,ona inanan gezegenleri ve yalancıları tüketecektir.670.

 

 

ÇARŞAF-PEÇE GİYEN ŞEYTANLAR;

 

İslam'ın "Şeytan İbadetine dönüştürülmesini yaşıyoruz. İşte Ruha'nın askerleri

İslam’ın “Şeytan İbadetine dönüştürülmesini yaşıyoruz. İşte Ruha’nın askerleri

Ruha, Adem’, aldatıp dünyanın düzenini bozup, cennetin sahibi Nur Meleği (Işık Kralı) ne isyan başlatır. Melek Ptahil gelerek onları sindirir. Ruha, alttan alıp, Patihil’i kandırmaya çalışır. Ptahil’i aldatamayınca onu dünyanın düzenini yaratacağı peçe ile örtünen dişi şeytanları isyan ettirerek düzeni bozmakla tehdit eder. Ayeti;

“Ruha,onun (Ptahil’in) aklından geçeni kavradı ve dedi; Yeryüzünde (dünyamızda) çocuklarım olacak Humurtalar ile Astarte’leri yaratacağım.Gezegenler ve şeytanlar isyana kalkacaklar.”

Sayfa GRR:118 (423): Ruha, peçe giyen Hmurtaları ve Astarte’leri yarattı. Çeşitli renklerde ve türlerde Lilitleri yarattı.

 

Şeytan ve MeleklerinAdem’e Secde Etmeleri;

Şeytan Ruha ve şeytanlarının bozgunculuk tehditlerine rağmen Adem dünyamızın kralı ilan edilir Cinze Rabba 118;   Kaynak kitabı S.431-432;

“Sonra Üstra Ptahil gezegenlerle konuştu ve dedi; “Adem benim oğlumdur. O bu dünyanın kralıdır.”

Sonra gezegenler Ptahil ile konuşup dediler ki; “Kime güveneceğiz ve dünyada yetkimiz ne olacaktır?”

Ptahil onları cevapladı ve dedi; Ona bakıp besleyeceksiniz ve ona tamamıyla hizmet edeceksiniz!

Bu olaydan sonra Ptahil, Adem’e bilmesi gereken her şeyi öğretir ve Adem ile Havva, Işık Kralına, ve onun meleklerine sırasıyla ibadet etmeyi, ayinler yapmayı, yeryüzünde yaşamayı öğrenir. Ruha’nın bütün cinleri, şeytanları, ejderhaları, ruhları Adem’in emrine verilir. Üzüm, Nar, Defne, Nane gibi güzel bitkiler yaratılır, ona sunulur.Şeytan Ruha saltanatının elden gittiğini, kendisinin sayılmadığını görür buna çok kızar ve “Eğer Adem’e tesir edemezsek bu yerlerden gidelim. Buradan gidersek dünya evini hangi güneş aydınlatır, ışığı kim verir? Onu tehlikelerden kim korur” diyerek göklerdeki gezegenlerini, şeytanlarını, cinlerini kendilerine ait olan dünyaya tekrar sahip olmaya ikna eder.

 

Bunu yapabilmek için de Adem’i kendilerine katmaya karar verirler. Kendi yaratıklarını, Adem ve neslini serhoşlukla, cinsellikle, yanıltıcı bilgilerle yoldan çıkartmaya ikna eder. Her yaratık bir görev üstlenir ve topluca Karmel dağına inerler. Hepsi kendi planlarını uygulamaya koyarlar.

Güneşe de düşen görev ilginçtir;

Cinze Rabba 494;

Şems’e (Güneş tanrısı) de bütün dünyaları ahmaklığa düşürüp aldatma görevi verildi.

Ay Tanrısı Sin’e, üretilen bütün kusurlardan “kusur bulaştırma” görevi verildi.

 

(GRRp. 140)

Manda d- Hay’a güneşi cezalandırıyor;

“Şemsi, cinsel organlarından tuttum ve onu kadın gibi yaptım”

GRR 142

Sin yaratılıyor;

Ahzi mezhebi yaratıldığında bütün dünya onu, heryerde çirkin bir görünümde olduğundan Sin diye çağırdı.

1071; Agzi-İl Sin’in adıdır (Ay Tanrısı (MD p. 5)

Sin mezhebi yaratıldı,

bütün acılar, hastalıklar ondan yayıldı.

GRR Sayfa. 143 Bunlar büyü ve büyücülükle uğraştılar, kalpleri büktüler, dünyaya tökezletecek engeller koydular.

Bunların konuşmalarını kim dinlerse dünyanın sonuna düşecektir.

( Yahudilerin  Mısır’dan Sina yarımadasına sürülmeleri, Tevrat’ın Sina yarımadasında Tur-u Sina’da (Tur Dağında-Siyon’da) indirilmesi Sabilerin iddialarını doğrulamaktadır. Tevrat’ın tanrısı Yahweh’in Filistin-Ürdün bölgesi Sabilerinin cüce şeytan tanrısı olması, Kur’anda İbrahim’in babasının adının Azer olması, Azer’in de beş İran cüce şeytanından biri olması ile Tevrat’taki Yerah olan adının da gene Filistin bölgesinde cüce tanrıya karşılık gelmesi tesadüf değildir. Bu konuda bu blogda “İslam Öncesi Arap Tanrıları” adlı yazımda b u konuda geniş bilgi bulabilirsiniz. İran konusu kısmen verilmiştir. A.Yavuz)

YAHUDİLER;

Kivan Kapısı kuruldu,

 

“*1174 Kiwan Saturn, Yahudilerin tanrılarından Cumartesi gününün yıldızıydı (Saturday), god of the Jews. (MD, p. 212) Eski İran dini Saturn’ü ölüm gezegeni olarak tanımlamaktadır. (Zaehner, 1955:160).

Saatlerin ve günlerin korkularını çektiler,

günlerce oruç tutarak oturdular ,

ve yalan söyleyen peygamberler ürettiler.

Kadın ver erkekleri,

yanlışlık üstüne oturan çilekeşlerdir.

Yanlışlık üstünde oturdular ve zayıf akıllarından, yanlış fikirler ürettiler.

Bu çilekeş azizlerin hepsi, günlerin sonuna gelindiğinde hiç biri Işığın dünyasına ulaşamayacaktır.

 

ASURLULAR/SURİYE/Ba’al’lara tapanlar;

Angi Mezhebi Kuruldu,

Angi’il (Tanrı Angi) bütün dünyaların “Bel” diye çağırdığıdır.

Bel mezhebi kurulduğundan, tam yetki sahibi krallar çıktı.””

1178 Cf. Dördüncü ve beşinci yüzyıllarda yukarı Mezopotamya’da yaşayan vaftiz edilmiş Maruniler çok yaygındılar. Rahipleri aşırı derecede oruç tutan,bekarlık çeken çilekeşlerdi. (Morony, 1984: 402). u?9 BL 23599 6or: 16 & BL 2360156V: 22

1180 ang‘il a name given to Bel-Jupiter (MD, p. 25).

 

Bunlardan gelen yetki sahibi hükümdarlara dünyada gazap etme yetkisi verilmiştir.

Her gün, isyanın tahtına oturdular. Her kim yardımseverlik için uğraşırsa, onları tatmin etmeyi başaramazsa, alıkoydular, sorguladılar, dövdüler, engeller koydular, işkence ettiler. Onu, deri kırbaçlarla kırbaçladılar. O, ateşten kırbaçla kırbaçlanacaktır. Bu engelleyenler,alıkonulacak ve asılacaklardır. Ve onlar Işığın Dünyasını göremeyeceklerdir.

Kim onun aptal yolunda hareket ederse,

Düşecektir ve ona isyan olmayacaktır.

Günlerin sonunda o da düşecektir.

 

Nirig (Mars) Mezhebi Kuruldu, Muhammet/İslam

Bütün yaratılmışları aldatan,

Ve onların şeytanları yeryüzünün vahşiliği içinde her yede hareket edeceklerdir.

Dip Not;

1183 nirig, n’rig (Babil. Nirgallu,Nergal ) Gezegen Mars, Muhammet ile ilişkilendirilmiş ve Arapların sembolü olarak kabul edilmiştir. (MD, 229)

 

(Ginza d-Rabba R.Sayfa. 144)

Ve, dünyaya aptallıklarını göstereceklerdir.

Ondan çıkan (humra) tılsımları, dünyada onlara gazap etme yetkisi verecektir.Savaş birliklerinin başında at üstünde oturacak, onları kim çağırırsa, cinayet işleyeceklerdir.

Savaş birliklerinin başında ata binerek oturacaktır.

 

1184: humra veya humarta (tılsım) ruh (MD p. 135).

 

Ve dünyada kan dökecektir.

Katliam işlediği günde,

Yaptığı iyi işlerden daha çok zevk alacaktır.

Cinayet işlediği günde,

Laklak edip kalben gülecektir.

Cinayet işlemediği günde,

Mürair otu gibi vücudu kuruyacaktır.

Nirig’in (Mars) yarattığı mezhep,

günlerin sonuna gelindiğinde kurulacaktır.

 

1186 murrair, güney Irak’ta yetişen çok acı bir ot.

 

Kitap devam ediyor ama çeviriyi burada bitirmek zorundayım. Türkçemizde bu konuda daha önce yayınlanmamış olan bu çalışmam umarım yararlı olmuştur.

Takdir okuyanlarındır.

Alaeddin Yavuz
keykubat /adilyargic/ adilyargiccAlaeddin Yavuz
keykubat /


About Alaeddin Yavuz

55 years old man,Turk, blogger, anti war, antiemperialist, socialist, since 1978's leftist, religionless, peacemaker, antiracest, retired constable, married, have two children, live in Istanbul- Turkiye Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Selçuklu ile Osmanlı'nın çöküşünde, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, Şapka yasası bahanesiyle çıkartılan çok sayıda iç isyanın, yine Atatürk'e 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ve onların ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın. Tarih boyunca devletler dinleri, dinler devlet siyasetlerini belirlemiştir. Bilinenlere göre, Sümer ile başlayan din ile devlet siyaseti belirleme, Babil, Asur, İran ve Roma ile sürmüştür. Bu günde, devletler ve dinler günümüzün Roma'sı A.B.D. tarafından yeniden düzenlenmektedir. Yeni tanrılar ve Mehdiler çoktan piyasalara sürülmüştür. Siz, dinlerinizi değişmemiş zannedin durun. Bunları seçtiğimizi zannettiğimiz, onlara çalışan siyasiler, askeri, sivil bürokratlar, eğitimciler, yazar-çizerler ve din adamları yardımıyla yapmaktadır. Din adamları tarih boyunca, daima halka çobanlık eden hakim sınıfın ortağı olmuşlardır. Temel ilkeleri, "Korkut, Kandır, Köleleştir. Ölüm sonrası sonsuz yaşamada, "ebedi mutluluk" vaadini kaçırmakla korkuturlar; Cennet, ve ebedi yaşam mükafatlarıyla kandırırlar; Siyasi ve dini otoriteye itaate razı ederek köleleştirirler. Halka hizmet eden, devlet ve egemen sınıfa karşı koruyan tek bir din yoktur. Tüm yasalar, halkın aleyhine yapılır. Egemen sınıflar yargı tanımazlar. Çobanların sürülerini koruyup, otlatıp,sulayarak beslemeleri ve satmaları gibi, din adamlarının ortağı egemen sınıflar da halkı, küçük refah artışları, dini bağnazlığı körükleyerek kendilerine bağlar, güç ve şöhret kazandıracak savaş iç savaş, terör, işgal olaylarında da kurban ederler. Aynı çobanın sürüsüne yaptığı gibi. Günümüzde Kombine Tesisleri çağdaş hayvancılık ile cağdaş devlet anlayışını daha açıklanabilir hale getirmişlerdir Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez. Takdir sizindir.
Bu yazı Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

SABİLERİN KUTSAL KİTABI, DİNLERİ, İBADETLERİ HER ŞEY için 2 cevap

  1. Ahmet Dursun dedi ki:

    Kur’an’daki sâbî1 kelimesinin aslını teşkil eden sa-be-e (muzarisi: yas-be-ü, masdarı: subû’) fiilinin “güneş doğdu, çocuğun dişleri çıktı” gibi karşılıkları bulunmakla birlikte “dinden çıktı, başka dine girdi” şeklindeki anlamı daha yaygındır. Nitekim müşrikler kendi inandıkları dinden çıkması dolayısıyla Hz. Peygamber’i sâbî, İslam dinine girenleri de mesbuv diye isimlendirirlerdi.

    Gelen habere göre Araplar İslam dinini kabul etmelerini “sabe’nâ” diye ifade ederlerdi. Nitekim meşhur dilcilerden Zeccâc (ö. 311/923) Kur’an’da geçen sâbiîn/sâbiûn kelimesinin anlamının bir dinden çıkıp diğer dine girenler olduğunu söylerken Ferrâ (ö. 207/822) aynı tabiri yeni din ihdas edenler şeklinde anlar.

    Sâbî kelimesinin Araplar arasında yaygın olarak yukarıdaki anlamda kullanıldığını gösteren birçok hadîs rivayeti vardır. Bu rivayetlerden Hz. Peygamber’e Mekke’de ve Mekke dışında sâbî denildiği ve bunun şöhret derecesine ulaştığı anlaşılmaktadır. 🙂

    Mekke döneminde Hz. Peygamber’i işitip hakkında araştırma yapmak üzere bu şehre gelen Ebû Zer el-Gıfârî (ö. 32/653), Mekkelilere “sâbî dediğiniz kişiyi bana gösterir misiniz?” diye sormuştur.

    İkinci halife Ömer b. el-Hattâb (ö. 23/644) Müslüman olduğunda Mekkeliler ona “Ömer de sâbî oldu” demişlerdir.

    Hz. Peygamber’in çağrısı üzerine Müslüman olan Ukbe b. Ebî Rebi’a’ya Ubey b. Halef “sen de mi sâbî oldun?” diye baskı da bulunmuş ve onu İslam’dan döndürmüştür.

    Bir sefer esnasında Hz. Peygamber için su istenilen taşralı bir kadın sahabîye “Peygamber dediğiniz şu sâbî denilen kişi mi?” diye sormuş, sahabî de “Evet o kastettiğindir” diye cevap vermiştir.

    Öte yandan Hz. Peygamber’in gönderdiği Hâlid b. Velîd (ö. 21/642) Benî Cezîme kabilesine Müslüman olmalarını teklif etmiş, onlar “eslemnâ” (Müslüman olduk) demeyi güzel söyleyemediklerinden iki kere “sabe’nâ” (sâbî olduk) demişler; bunun üzerine Halid onlardan bazılarını öldürmüş, bir kısmını da esir almış ve ardından yanındaki diğer sahabilere alınan esirleri öldürmelerini emretmiştir, ancak sahabe bu emre uymamıştır.

    Durum Hz. Peygambere intikal ettirildiğinde ellerini kaldırıp iki kere “Allah’ım ben Halid’in yaptığından sana sığınırım” diye dua etmiştir.

    Buharî kendi dönemi için sâbî kelimesinin anlamının garipliğini düşündüğünden olacak ki, ilk geçtiği yerde bu kelimenin anlamının “bir dinden çıkan ve başka dine giren” olduğu açıklamasını yapar.

    https://scholar.google.com.tr/scholar?oe=utf-8&rls={moz:distributionID}:{moz:locale}:{moz:official}&gws_rd=cr&um=1&ie=UTF-8&lr&q=related:gqWDcM9B1roZLM:scholar.google.com/

    Beğen

Yorumlar kapatıldı.