ECEVİT BELGESELİ- CAN DÜNDAR


Can Dündar – Rıdvan Akar

‘Bu parayı alamam’

12 Eylül günlerinde geçim derdine düşen Bülent Ecevit, Dünya gazetesine yazdığı bir İsmet İnönü yazısı için kendisine gönderilen parayı “İçime sindiremiyorum” diyerek iade etmişti

Bu belgeler ilk kez yayımlanıyor

Bülent ve Rahşan Ecevit çifti henüz aşklarının o efsunlu ilk yıllarında geleceğe ilişkin düşler kuruyorlardı. Onların düşünde ne zenginlik, ne kariyer, ne de şöhret vardı. Tevazu dolu bir yaşamda, kırlar içindeki bir evde Rahşan Ecevit resim yapacak, Bülent Ecevit de şiir yazacaktı. Ekmeklerini nasıl olsa kazanırlardı. Sanata adanmış bir yaşamda, bir lokma ve bir hırka ile yetineceklerdi. Biri profesör, diğeri milletvekili çocuğuydu. Cumhuriyet aydınlarının yüzünü Batı’ya dönmüş o elit ikliminde siyaseti küçümsüyor, memurluğu akıllarından bile geçirmiyorlardı.
Ancak siyaset bir girdap gibi onları kendine çekti. Bülent Ecevit, Türk siyaset tarihinin en çok konuşulan, en çok tartışılan ve en çok sevilen liderleri arasına ismini yazdırdı.
Ecevit ciddi, kararlı bir devlet adamıydı. Yaşayan en eski politikacıydı. 50 yıllık bir politika deneyiminden süzülen devlet tecrübesi onu adeta devletin kara kutusu haline getirmişti.
“Karaoğlan” belgeselinin hazırlığı sırasında yarım asırlık siyaset hayatında biriktirdiği özel arşivini ilk kez bizimle paylaştı. Bu özel arşiv, Ecevit çiftinin “Kütüphane Ev” diye nitelendirilen ve yaşamlarını sürdürdükleri Or-An’daki evlerinde muhafaza ediliyordu. Ecevit, “Erica” daktilosunu edindiği günden itibaren kişisel notlarını, devlet adamlığı sürecinde kendisine yollanan bilgi notlarını, belgeleri bu arşivde değerlendirmişti. Ecevit’e yollanan mektuplar, “gizli” ya da “çok gizli” mahreçli yazışmalar klasörlerde birikmişti.
Ecevit’in bugüne kadar hiç bilinmeyen bu özel arşivindeki tarihi belgeler bu yazı dizisinde ilk kez kamuoyuna açıklanıyor.
Bu belgelerde kimi zaman 1970’lerin o kargaşa günlerinin izlerini, kimi zaman öfke dolu bir polemiği, kimi zaman da bir ailenin yaşadığı özlemi ve sıkıntı dolu günlerin izlerini okuyacaksınız.
Ecevit şimdi tarihin huzurunda yatıyor.
Biz ise bu dizide siyasetin yarım asırlık çınarını, arşivinde biriktirdiği belgelerle daha yakından tanımayı umuyoruz.

Türk siyasetinde hiçbir lider eşine olan aşkını onun kadar iyi dile getirmedi. Hiçbir lider, aile yaşamlarından taşan sevgiyi, siyasi yaşamından önemli görmedi.
“Bülent Bey” ve “Rahşan Hanım” arasındaki ilişki diğer liderler ve eşlerinden farklıydı. Rahşan Ecevit sadece siyasi yaşamı boyunca değil, Bülent Ecevit’in yaşamının her aşamasında, her anında ve her projesinde onunla birlikte oldu. Kâh lider Ecevit’in eşi olarak kurduğu Köylü Derneği ile siyasi yaşamının bir parçası, kâh yaptığı çevirilerle maddi sıkıntıları paylaşan eşi, kâh yaptığı yemeklerle eşinin cezaevi yaşamını kolaylaştıran aşçı, kâh yasaklı Ecevit’in siyasi yaşamdaki aksiydi.
İkisi de hayat boyu akçeli konulardan uzak durdular. Gösterişsiz, sade bir hayattan yana oldular. Ve ikisi de bu tercihlerinin bedelini, her dar günde ciddi sıkıntılar çekerek ödediler. Bu sıkıntıların bir kısmı mektuplara, anılara yansıdı, bir kısmı özel arşivde unutulmuş birkaç belge olarak kaldı.

Londra’da açlık günleri
Sıkıntıları aslında evlenmelerinden hemen sonra başlamıştı. Ecevit nikâh sonrası Londra Basın Ataşeliği’ne tayin oldu. Ayda 30 sterlin alacaktı. O maaşla ikisinin birden geçinmesi olanaksızdı. Rahşan Ecevit o yoksul günleri şöyle hatırlıyordu;
“Yiyecek kıtlığı vardı. Paramız olmadığı için vesikayla alınacakların tümünü alamazdık. Alabildiğimiz kadarıyla idare ederdik. Bülent kirası ucuz olsun diye şehirden uzak bir yerde yaşıyordu.
Öğlenleri yemeğe gelemezdi. Ben de öğlen yemezdim. Akşam yemeği beraber yiyelim diye, aldığım yiyecek malzemesinin çok küçük bir kısmını kullanırdım.”

Yüzüklerini sattılar
Ecevitler Londra’da resmen açlık yaşıyorlardı. Önce nikâh yüzüklerini, sonra saatlerini sattılar. Rahşan Ecevit, ailesine yolladığı bir fotoğrafta öyle zayıf görünüyordu ki, zafiyet endişesiyle ailesi kızlarını Ankara’ya çağırdı. Bir ay yedirip iyice besleyip geri yolladı.
Londra sonrası Ecevit Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. Rahşan Hanım Amerikan Haberler Merkezi’nde çalışıyor, tercümeler yaparak eve katkıda bulunuyordu.
2 odalı evlerinde istedikleri gibi mütevazı bir yaşam kurmuşlardı. Rahşan Ecevit’in ailesinin alt katına yerleştiler. Kayınpeder, damadı Bülent’in kira teklifini reddetmiş, maddi sıkıntıları hafiflemişti. Eve giren para ayda 175 liraydı. Bülent Ecevit daha ilk günden evin akçeli konularını eşine bırakmış, para ile ilişkisini asgariye indirmişti.

‘Mutfaktaki kaşıkları sattım’

Rahşan Ecevit bir yandan eşinin verdiği demeçlerin izini sürmekle, onun istediği belgeleri bulmakla, ona çamaşır, yemek taşımakla uğraşıyordu. Bir yandan da geçim sıkıntısı nedeniyle evdeki eşyaları satmaya başlamıştı. O günleri şöyle anlatıyordu:
“Bir şeyler satıyordum, yani evde satılabilecek şeyleri satmaya çalışıyordum. Mesela en son hatırlıyorum çay kaşıkları bulmuştum mutfakta gümüş, en son onları satmıştım 6 tane… Gümüş çay kaşığı götürüp onları vermiştim işte ne verdilerse avucuma onunla geçiniyordum. Bülent’e hasretimden geceleri ağlıyordum.”
Yine de duruşma günleri yüzünden gülücük eksik olmuyordu. “Asık bir yüzle sana gelmek istemezdim tabii, seni üzerdim başka türlü olsaydı” diyordu.

Ecevit pullarını satışa çıkarıyor

Rahşan Ecevit’in geçinme derdi hapisteki Bülent Ecevit için endişe kaynağıydı. Eşine belli etmeden kadim dostu Mehmet İsvan’a bir mektup yolladı. Yıllardır biriktirdiği pul koleksiyonu satılsa acaba kaç lira ederdi?
Mehmet İsvan’dan 8 Temmuz 1982 tarihinde şu cevap geldi:
“Kardeşim Bülent,
Maalesef, pullar hiç para etmiyor. Türk pulları yaklaşık 4.000, yabancı pullar 10.000 civarında. Bu rakamlardan belki birkaç bin lira fazla alabiliriz, fakat satmaya değecek bir değeri olmadığı anlaşılıyor.”

Ecevit: İçime sindiremiyorum

Ecevitler 12 Eylül günlerinde geçim derdine düşmüşlerdi. Birikmiş tasarrufları eriyordu. Kıt kanaat geçindikleri eski dava arkadaşları tarafından biliniyor, ancak hiç kimse parasal bir yardımda bulunmayı teklif etmeye cesaret bile edemiyordu. Bu cesarete sahip olacakların alacakları yanıt belliydi.
İşte bu koşullarda Dünya gazetesinde görev alan partili arkadaşı Orhan Birgit, Ecevit’ten bir yazı istedi. İsmet İnönü’nün ölüm yıldönümüydü. Askeri yönetim, İnönü için Ecevit’ten alınmış bir yazıya itiraz edemezdi. Ecevit yazıyı gazeteye yolladıktan birkaç gün sonra CHP’deki kadim arkadaşından bir mektup aldı. Bu mektuba verilen yanıt, bir siyaset adamının o bıçak sırtı günlerdeki onurlu duruşunu anlatıyordu.

MEKTUPLARDAN…
‘O gıdasızlığa hiç kimse dayanamaz Rahşanım’

1982’nin o karanlık günlerinde Ecevitlerin yazışmalarında hüzün vardı:
BÜLENT ECEVİT:
“O yorgunluğa, o uykusuzluğa, o gıdasızlığa, o gerilime kimse dayanamaz Rahşanım. Bunun kimseye yararı da olmaz. Ben cezaevine girmeden önce bana ‘Artık koşuşturma’ diye çıkıştığını unutma. Kendine de hatırlat. Haydi benim Rahşanım. Toparla kendini. Seni dün gördüğüm hale geleceksen, dünyayı kurtarmak benim işime gelmez. Beceremem de zaten…Sevgilerle”
RAHŞAN:
“Sevgili Bülendim,
Çok güzel şeyler yazmışsın. Seninle dertleşmiş kadar oldum. Zaten sorunum da bu… Beraber olmadığımız için günüm sıkıntılar içinde kalıyor. Sen olmayınca patlayacak gibi oluyorum bazen.. Seni çok seviyorum ve seninle birlikte olmak istiyorum. Ama seni de üzüyorum.”
BÜLENT:
“Evren’in Burdur konuşmasının özetini dinledim. Bildiklerini yapmakta çok kararlılar. Nereye baksam, görünürde hiçbir umut yok. Bir aydınlık belirtisi yok. Gelen bayram kartlarından, birkaçındaki mum ışıklarından başka… Sanırım daha çok uğraşmanın bir yararı da yok. İçimizdeki dürtüyü yenebilsek de seninle bundan sonraki yaşamımızı bir adaya dönüştürebilsek. Sevgilerle…”
RAHŞAN:
“Sevgili Bülendim, Benim dürtülerim yok olmadı, ama herhalde hafifledi ki her an bırakabilecek durumda olduğumu hissediyorum. Şu sırada en büyük isteğim, gönlümüzce bir yönetimde ‘Adamız’da, her şeyden uzak, yazıyor, çiziyor olmak. Onun için de Allah’ın nereden, ne vereceği belli olmaz. Allah büyüktür diyorum. Seni çok seviyorum. Bekliyorum. Rahşan…”

Gazete alacak para bulamıyordu

Ecevit siyasete girdikten ve CHP Genel Başkanı olduktan sonra özel yaşamlarındaki en önemli değişiklik ilk kez kendilerine ait bir ev için kooperatife girişleri oldu. Or-An sitesinde bir eve girmişler, 2 bin lira taksitle ev sahibi olmuşlardı. Ancak 12 Eylül sonrası yine yalnızlık günleri başladı. Ecevit’in mahkûmiyeti her ikisi için de şok oldu. Uzun bir aradan sonra ilk kez ayrılacaklardı. Daha da kötüsü maddi sıkıntı içine düşmüşlerdi. Ecevit koğuş arkadaşı Şerafettin Elçi’ye “Benim param yok, o nedenle çok gazete alamıyorum” diye dert yanmıştı.

Yıl 1972… CHP’nin tarihi kongresi sonunda yeni Genel Başkan Bülent Ecevit

Baykal’dan ilk kutlama

Olağanüstü kongrede İsmet İnönü’nün kürsüde “Ya Bülent, ya ben” restine karşı delege “Ecevit” dediğinde “Karaoğlan” efsanesi başlıyordu. Deniz Baykal telgrafında “Önderliğinizde her güçlüğü yeneriz” diyordu

CHP’de “ortanın solu” ideolojisine karşı çıkanlar ile Ecevit arasında süregelen hizip mücadelesinde kritik an gelmişti. Sonunda oylama yapıldı ve Ecevit’e 31 oy çıktı. CHP’nin genç kadroları “devlet adamları deposu” diye eleştirdikleri Parti Meclisi’ne hâkim olmuş, 43 yıllık partiye 41 yaşında genç bir adamı genel sekreter seçmişti. Tarih 18 Ekim 1966’ydı.

“Bülent’in kesin zaferi”
İsmet İnönü o gece günlüğüne şu notu düştü:
“Bülent’in kesin zaferi. Konuşmamı yaptım. İki taraf çetin mücadele ettiler. Bir tarafta Bülent, ortanın solu, öte tarafta eskiler Turhan ile beraber Kasımcılar.”
CHP tarihinde ilk defa bir genel sekreter ilçelerden köylere bütün CHP teşkilatlarını tek tek gezerek partiliyi ve delegeyi tanımıştı. Ecevit gittiği her yerde coşkuyla karşılanıyor, CHP’nin geliştirdiği “ortanın solu” ideolojisini halka anlatıyordu.
CHP lideri İsmet İnönü de, bu genç ve dinamik genel sekreteri övgüyle izliyordu. Ecevit’e yolladığı telgrafta “hasretle yolunu beklediğini” söylüyordu (yanda).

‘Ecevitçiler’ çizgisi
Ecevit çalışkanlığı, hitabet gücü ve parti içinde demokratik sol duruşuyla giderek sivrildi. 12 Mart sonrası İnönü ile düştüğü fikir ayrılığı nedeniyle CHP Genel Sekreterliği makamından istifa etti. İstifasından sonra parti içindeki çalışmalarına hız verdi. Artık parti içinde “Ecevitçiler” diye bilinen bir çizgi oluşmuştu.
Öylesine çarpıcı bir slogan seçmişti ki, hiçbir partili Ecevit’e sempati duymayı “İnönü’ye ihanet” olarak görmemeye başlamıştı. Ecevit “İnönü’yü sevmek Ecevitçi olmaya engel değildir. Ecevitçi olmak İnönü’yü saymaya engel değildir” diyordu.
Bu dönemde CHP adeta ikiye bölünmüştü. Aydın İl Başkanlığı’nın genel merkeze gönderdiği mektup, bu bölünmeyi teyit ediyor, il teşkilatının “Ecevitçi” olduğu vurgulanıyordu.

C.H.P. AYDIN İL BAŞKANLIĞI SAYI:
“Bugün il teşkilatımıza Ecevitçiler hâkimdir. Bu hâkimiyeti Ecevit’in Genel Sekreterliği zamanında yapılan, kendisinin de bulunduğu fevkalade kongrede yaptıkları yakışıksız baskılarla elde etmişlerdir. Anladığım kadar, oradaki hava, ortanın solu ile biraz daha solun çarpışmasıydı.
Ecevit’in mutemet adamı Gençlik Kolları Genel Başkanı Süleyman Genç’in de gençleri tahrikiyle ortanın solunu yendiler ve İzmir il örgütünü ele geçirdiler. Memlekete, partiye uzun seneler hizmet etmiş arkadaşlarımızı küstürdüler, onları hizmetten alıkoydular. Dikili İlçe Sekreteri Mehmet Kasapoğlu, Genel Başkan’dan, bu işe gecikmeden çare bulmasını istemektedir.”

ACELE SAYIN BÜLENT ECEVİT CHP İL BAŞKANLIĞI ELİYLE VAN
25 ANKARA
28864 82 25 10 12
20 TARİHLİ TELGRAFINIZA CEVAP VERMEKTE GEÇ KALDIĞIM İÇİN ÖZÜR DİLERİM. SEYAHAT SÜRATİNİZE YETİŞMEK GÜÇ OLUYOR. MAZUR GÖRMENİZ İÇİN BU DA BİR SEBEPTİR. SEYAHATİNİZDEN MEMNUN OLMANIZ BENİ BAHTİYAR ETMİŞTİR. ADIM ADIM SİZİ İZLEDİM VE BİR SÖZÜNÜZÜ KAÇIRMADIM. BAŞARINIZ PEK BÜYÜKTÜR. SİZİ YÜREKTEN KUTLARIM. ÇALIŞMALARINIZIN GENİŞ ÖLÇÜDE FEYİZLİ NETİCELERİNİ PARTİMİZ ALACAKTIR. SEVGİLER VE SAYGILARIMI SUNUYORUM. HASRETLE YOLUNUZU BEKLİYORUM. BUGÜN ANKARA’YA GELDİM. YANINIZDA OLAN ARKADAŞLARINIZIN HEPSİNE AYRI AYRI SEVGİ VE TAKDİRLERİMİ SÖYLEMENİZİ DİLERİM.
İSMET İNÖNÜ
25.10.1966

Bölünme tablosu

Antalya İl teşkilatında ise durum daha “vahim”di. Genel merkeze yollanan mektupta “bölünme” tablosu şöyle çiziliyordu:

Antalya
16.10.1971
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği’ne
ANKARA
“İlimiz parti örgütünde son zamanlarda şiddetle hissedilir bir huzursuzluk hüküm sürmektedir. Bunun aramızda halledilmesi imkânsız hale gelmiştir. Nedenleri aşağıda madde madde açıklıyoruz:
1- Antalya Parti İdare Kurulu adeta birbirine düşman iki gruba ayrılmışlar.
2- Bu gruplar CHP İl çerçevesi dahilindeki partililer olarak da ikiye ayrılmış durumdadır.
3- Bizim grup İl İdare Kurul üyesi olarak isimleri aşağıda yazılan 8 kişidir. Başkanın dahil olduğu karşı grubun dahil olduğu karşı grup ise 6 kişidir.
4- Bizim grubun iddia ve fikirleri ile, Antalya Merkez İlçe Başkan ve İdare Kurul üyeleri, İl Kadın Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri, İl Gençlik Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri, Merkez İlçe Gençlik Kolu Başkan ve İdare Kurul üyeleri aynı saftadır.” Veli Vural
İl Gençlik Kolu Bşk.

Baykal’ın telgrafı

Ecevit’in gözü, artık o güne kadar sadece Atatürk ve İnönü’nün oturduğu genel başkanlık koltuğundaydı. 1972 yılındaki olağanüstü kongrede İnönü’nün kürsüde “Ya Bülent, ya ben” restine karşı delege “Ecevit” dediğinde dağlara taşlara yazılan “Karaoğlan” efsanesi başlıyordu.
Ecevit’i genel başkanlık koltuğunda ilk kutlayan isimlerden biri de Deniz Baykal’dı. Ecevit’e yolladığı telgrafta, önderine dönük sadakat cümleleri vardı:

ELT….SAYIN BÜLENT ECEVİT BADE SOK. BADE APT. 22/25 KÜÇÜKESAT / ANKARA
İK 514 İSKENDERUN 1981 55 15/5 10/00
CHP GENEL BAŞKANLIĞINA SEÇİLİŞİNİZİ, SİYASAL HAYATIMIZDA YENİ BİR DÖNEMİN BAŞLANGICI OLARAK HEYECANLA UMUTLA KARŞILADIM. ÖNDERLİĞİNİZ ALTINDA HALKIMIZIN MUTLULUĞU İÇİN ASIL AMA GEREKEN HER ENGELİ AŞACAĞIMIZA, YENİLMESİ GEREKEN HER GÜÇLÜĞÜ YENECEĞİMİZE GÜVENİYOR, DAHA BÜYÜK SORUMLULUKLARA, DAHA ÇETİN SINAVLARA DOĞRU SONSUZ BAŞARILAR DİLER, SAYGILAR SUNARIM.
DENİZ BAYKAL

Neden çocuk yapmadılar?

Rahşan Ecevit o dönem çocuk sahibi olamamalarını parasızlığa ve hareketli yaşamlarına bağlıyordu:
“Çok fakirdik. O fakirliğin içine bir de çocuk girsin istememiştik. Ama ondan sonra da İngiltere’den döndük, daha sonra da siyaset başladı. Siyaset başlayınca da çocuğa yer kalmadı. Çünkü, gezilere hep beraber gidiyorduk, bir çocuk olsaydı kim bakacak diye düşünmüştük.”

Arsalarını Gelibolu’da ağaç kampanyasına bağışladılar

12 Eylül döneminin ardından yeni bir parti için kolları sıvadılar. Önce Ankara’da Akay Caddesi’nde minik bir büro tutuldu. Parasız günlerdi.
Yine evdeki eşyalardan başka satacak bir şeyleri kalmamıştı.
Maddi varlıklarını bütünüyle davalarına ve ülkelerine hasretmişlerdi. O günlerde Gelibolu yarımadasında çıkan yangın sadece doğaya değil, insanlığın ortak tarihine zarar veriyor, toplumsal hafızayı siliyordu. Ecevitler böylesine etkilendikleri bir coğrafyanın o eski haline dönmesi için açılan kampanyaya kayıtsız kalamadı. Bir parti genel başkanı için kaçırılmayacak bir propaganda fırsatı, tevazu dolu suskunlukla sır haline geldi. Ecevitler Or-An’daki evleri dışında sahibi oldukları Kaş’taki tek arsalarını satıp Gelibolu için ağaç kampanyasına katıldılar
Aslında Gölbaşı’nda bir arsaları daha vardı ancak o arsayı köylüler ekip biçtiği için utançlarından köylülerden talep bile edememişlerdi.

Ecevit’in arşivinden Erbakan ile Suudi Arabistan Petrol Bakanı arasındaki görüşmenin tutanakları

Türkiye’yi Batı’dan koparma pazarlığı

1974’teki gezide Suudi Arabistan’da Petrol Bakanı Yamani ve Kraliyet ailesinden Anas Yasin ile görüşen Başbakan Yardımcısı Erbakan, “Petrol ve kredi vermezseniz Türkiye’nin Batı’dan kurtarılması mümkün olmaz” diyordu. Anas Yasin’den “İsrail ile savaş halinde olan ülkelere bile kredi vermiyoruz” cevabı alan Erbakan, yaşadığı hayal kırıklığını ise “Biz Suudi Arabistan’ı şuurlu biliyorduk, yanılmışız” sözleriyle anlatıyordu

Bülent Ecevit koalisyon ortağı Necmettin Erbakan’a güvenmiyordu. Başbakan Yardımcısı olan Erbakan’ın kritik görüşmelerinden haberdar olmaya, bu görüşmelerde ülke ve siyaset adına yapılan konuşmalar ve vaatler konusunda bilgi sahibi olmaya özen gösteriyordu. Ecevit’in kaygılarını haklı çıkaran bir gelişme, Suudi Arabistan Petrol Bakanı Zeki Yamani ve Kraliyet ailesinden Anas Yasin ile yaptığı görüşme tutanaklarında ortaya çıkıyordu.
İlk kez yayımlanan Ecevit’in arşivindeki bu çarpıcı belgede, Erbakan’ın Suudi bakana kredi için adeta yalvardığı ve “Türkiye’yi Batı’dan koparmak için” bu krediye ihtiyacı olduğunu söylediği görülüyordu.

ÇOK GİZLİ ZATA MAHSUS 55

30 NİSAN 1974 SALI GÜNÜ ARABİSTAN BÜYÜKELÇİSİ
ANAS YASİN İLE SAYIN N. ERBAKAN ARASINDA
CEREYAN EDEN GÖRÜŞME

NOT: 29 Nisan Pazartesi günü Suudi Arabistan Petrol İşleri Bakanı Zeki Yamani ile Sayın Erbakan arasında cereyan eden görüşmeye Anas Yasin katılmıştır. Bu görüşme sonunda Yasin, petrol ve kredi konuları hakkında Kral Faysal ile temas yapacağını, bu temasın sonuçlarına ilişkin bilgiyi vermek üzere yarın sabah (30 Nisan) geleceğini Sayın Erbakan’a söylemiştir. Bu sözlerin üzerine 31 Nisan sabahı gelmiş ve Sayın Erbakan ile aşağıdaki görüşmeyi yapmıştır.
Yasin: Şimdi Kral’dan geliyorum. Petrol ve kredi hakkında Türkiye’nin isteklerine büyük önem gösteriyor. Türkiye için çok iyi teveccühleri var. Bu iyi niyet çerçevesinde ilgili makamlara talimat veriyor, beni Prens Fahd’a gönderdi. Şimdi oraya gitmek istiyorum. Prens Fahd ile yapacağım temaslar hakkında size bilgi veririm.

‘Çok şey bekliyorduk’
Erbakan: Sayın Büyükelçi, petrol ve kredi hakkında ne kadar büyük önem gösterdiğimizi tekrarlamak istiyorum. Burada bulunan büyük heyetimizle beraber Suudi Arabistan’a gelirken çok şeyler bekliyorduk. Nüfusunun %99’u Müslüman olan 40 milyonluk Türk milleti de bu ziyaretten çok şeyler bekliyor. Şimdi bu büyük ümitler karşısında eli boş olarak dönemeyiz. Mutlaka bir şeyler götürmemiz lazım. Götüremezsek Türkiye’de durum çok feci olur ve bundan böyle Suudi Arabistan ile dostluğumuz hakkında milletimize bir şey söylemeye yüzümüz tutmaz. Bakın şimdi siz…
Konuşurken şöyle bir kroki çizdim. Çizilen kroki şöyledir:

  • Batı
  • Türkiye
  1. Arabistan

    Anlatmak istediğim husus şudur: Suudi Arabistan Türkiye’ye istediği petrolü ve krediyi verirse Türkiye’yi kendine ve dolayısıyla Arap ve İslam ülkelerine çeker. Vermediği takdirde Türkiye, arzu etmediği halde, yüzünü Batı’ya çevirir, oraya bağlanır ve oradan Türkiye’nin kurtarılması mümkün olmaz.
    Yasin: Zatıalinize önceden söylemiştim. Zeki Yamani de söyledi, 1975 yılının sonuna kadar petrolümüz yoktur. 1976 yılının başından itibaren elde edeceğimiz hisse ise Suudi Arabistan hükümetinin yabancı petrol şirketleri ile 1974 yılında yapacağı temaslara bağlı. Biliyorsunuz, yabancı şirketlerle aramızda aktedilen ortaklık anlaşmasını tadil etmek istiyoruz. Bu husus gerçekleştiği takdirde bizden petrol alan ilk ülke Türkiye olacaktır.
    Kredi konusunda ise istediğiniz kredi miktarı çok büyüktür. Suudi Arabistan şimdiye kadar hiçbir ülkeye bu kadar kredi vermemiştir. İsrail ile savaş halinde olan ülkelere bu kadar kredi vermedik.
    Bununla beraber, İsrail ile olan ilişkilerini kesen Afrika ülkelerine dahi kredi vermiyoruz. Mesela Gine Başbakanı buradadır. Prens Fahd’ın yemeğinde beraberdiniz. Ülkesine kredi vermediğimiz için çok üzgün ayrıldı. Yarın Tunus Başbakanı geliyor. O da kredi istiyor.
    Şu anda Riyad’da 9 heyet var. Hepsi petrol ve kredi talep ediyorlar. Suudi Arabistan bu petrol ve kredi taleplerini kabul ederse, kendisi sıkıntıya düşer ve kendi kalkınma projelerini, yatırımlarını temin etmek için yabancı ülkelerden kredi sağlamaya mecbur olur. Onun için bu talepleri önemine göre sıraya koyuyoruz.
    Recep tarihinde genel bütçemizi tespit ettikten sonra, mali durumumuz belli olur. O zaman mümkün olduğu takdirde bu taleplerin bir kısmını karşılamaya çalışırız.

    ‘Arabistan’ı şuurlu sanıyorduk’
    Erbakan: Siz Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu biliyorsunuz. Öyle anlaşılıyor ki siz bu durumu anlamadığınız için Türk milleti ile olan bağlarınızı bilerek koparacaksınız. Halbuki buraya gelmeden evvel Suudi Arabistan’ın şuurlu bir ülke olduğuna inanıyorduk. Türk milletinin sıkıntılarını bildiğinize inanıyorduk. Şimdi görüyoruz ki biz bu düşüncelerimizde yanılmışız. Durumu açıklayayım. Yahudiler yani Siyonistler uzun yıllardan beri Türk milletine hükmediyor. Büyük baskılar altında bulunduruyor. Bu 40 milyon Müslümanı büyük bir hapishane koğuşuna tıkıp nefes aldırmıyor.
    Biz, millet olarak bu uzun yıllar zarfında bu hapishaneden kurtulmak için çırpınıyoruz. Gösterdiğimiz bu büyük gayret neticesinde hapishane koğuşunun bir duvarını deldik. Şimdi elimiz dışarıda, belki bir dost yardımımıza koşar da koğuşun kapı kilidini açmamıza yardım edecek bir demir parçasını elimize verir diye hâlâ bekliyoruz.
    Yasin: Beyefendi, bunu söylüyorsunuz ama Kültür Anlaşmasında “iki Müslüman millet” ibaresine itiraz ediyorsunuz. “Müslüman” kelimesini kaldırdınız. “İslam Konferansı” ibaresini de kaldırmak istediniz. Suudi Arabistan olarak, bu iki ibare bizim için çok büyük önem taşır.
    Bu hususta Kral hazretlerinden kesin talimat var. Yabancı ülkelerle aktedeceğimiz anlaşmalarda bu iki ibareyi bulundurmak mecburiyetindeyiz. Bizim ana davamız budur. Bunlar olmadığı takdirde işler ters gider.

    Gezisi çok eleştirilmişti

    Erbakan’ın gezisi dönüşte büyük eleştirilere maruz kalmıştı. Millet Meclisi’nde gündem dışı bir konuşma yapan DP Ankara Milletvekili Necdet Evliyagil, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın Suudi Arabistan gezisini sert bir dille eleştirmiş, “Koskoca Türk devleti olarak bir zaman idaremiz altındaki topraklardan ve bunların idarecilerinden gereksiz ve gösterişli davranışlarla yardım istemeye gitmek gurur sarsıcı olmuştur” demişti.

    Ecevit’e uğurlama

    Murat 131 marka otomobili kullanan Başbakan Ecevit. Başbakan Yardımcısı Erbakan bir görüşme sonrası onu kapıdan uğurluyor.

‘İsrail’le ilişkiyi keseriz’

Erbakan: Size söyledim. Hapishane koğuşunun kapısını açmamıza yardım edecek, biraz evvel bahsettiğim demir parçasını verdiniz mi, durumumuz kendiliğinden değişir. Hem de çok değişir. Mesela, biz sizden 1 milyar dolarlık kredi istiyoruz. Bunu 3 veya 4 yıla paylaştırmak mümkün. İlk sene 250 milyon dolar verirseniz, yani 1974 yılı içinde 250 milyon verirseniz aynı sene Türkiye’nin İslam Konferansı’na tam üye olarak katılmasına vesile olursunuz. Ertesi sene 250 milyon dolar daha verirseniz, Türkiye İsrail ile olan ilişkilerini keser ve durum iki memleket arasında ve dolayısıyla diğer Arap ve Müslüman ülkeler arasında geniş adımlar atarak büyük ilerleme kaydeder; bu durumda Türkiye’yi kelimenin tam manasıyla kazanmış olursunuz.
Yasin: 250 milyon verirler belki fakat 1 milyar vermezler. Mamafih, bu konuyu Prens Fahd’la biraz sonra görüşeceğim. Neticeyi size bildiririm.
Erbakan: Eğer şimdi vermezlerse, kısa zamanda vereceklerine dair bir taahhüt isteriz. Zaten petrol hususunda dün Yamani’den bir yazı istedik. Yamani ile dün yaptığımız görüşmede bizim sunacağımız bir yazıya cevaben böyle bir yazıyı verebileceklerini söyledi. Bize verilecek yazıda aşağıdaki hususların taahhüt altına alınmasını isteriz.
(1) 1974 ve 1975 yılları için Fransa ile yapılan anlaşmanın petrol fiyatları çok yüksek olduğundan, Fransa tarafından tatbik edilmemesi neticesinde Suudi Arabistan’ın elinde kalacak petrolden Türkiye’nin ihtiyaçlarının karşılanacağına dair Suudi Arabistan Hükümeti’nin taahhüt vermesi
(2) 1974, 1977 ve 1978 yılları için Suudi Arabistan ile yabancı şirketler arasında yapılacak temaslar neticesinde Suudi Arabistan’ın hissesi ne olursa olsun, bu hisseden Türkiye’nin bu yıllardaki ihtiyaçlarının karşılanacağına söz verilmesi,
(3) Gerek 1974 ve 1975, gerekse 1976, 1977 ve 1978 yıllarında Türkiye’ye verilecek petrolün fiyatlarında özel indirim tanınması.
Biz bu husustaki mektubunuzu biraz sonra hazırlar, isterseniz size veririz.
Yasin: Mektubunuzu alamazsam, onu aldırmak için bir araba gönderirim veya sizinle çalışan Abdülilah el-Sa’dam’a (Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği’nde çalışan bir memur) verirsiniz.
Erbakan: Kredi için de siz ve Yamani, Kral’a bir mektup yazmamızı tavsiye ettiniz, biz yazarız fakat bu mektubun cevabında da bir taahhüt isteriz.
Yasin: Bu mektup hususunda şimdilik bir şey söyleyemem. Şimdi Prens Fahd’a gidiyorum. Prens’le yapacağım görüşmeden sonra mektubu hazırlayıp hazırlamayacağımızı söylerim. 12.00’ye kadar gitmezsem Prens’i kaçırırım. Müsaade ederseniz gideyim.
Erbakan: Pekâlâ sizi bekliyoruz.

Suna Kan’ın evinde kurulan koalisyon

  • CHP 1973 genel seçimlerinde oyların yüzde 33.3’ünü alarak birinci parti çıktı. Ancak Ecevit, tek başına iktidar olamıyordu. Koalisyon için Adalet Partisi ile yaptığı görüşmelerden sonuç alamayan Ecevit, MSP’den gelen olumlu sinyal üzerine harekete geçti. Erbakan ile buluşma için seçilen yer hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Ecevit’in yakın aile dostları sanatçı Suna Kan ve eşi keman virtüözü Faruk Güvenç’in evi. Koalisyon pazarlığındaki notları Ecevit kendi el yazısıyla tutmuştu

    Genel başkanlık koltuğuna oturmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden Ecevit ilk tarihi başarıya imza atıyordu. 1973 genel seçimlerinde CHP oyların yüzde 33.3’ünü alarak birinci parti olmuş ve Meclis’te tam 185 milletvekili ile temsil hakkı kazanmıştı. Ancak tek başına iktidar olamıyordu.
    Ecevit, koalisyon için seçimin asıl mağlubu Adalet Partisi ile yaptığı görüşmelerden sonuç alamadı. Sonunda MSP’den gelen olumlu bir sinyal Ecevit’i harekete geçirdi. Erbakan ile buluşacak ve koalisyonu konuşacaktı. Buluşma için seçilen yer hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. Ecevit’in yakın aile dostları sanatçı Suna Kan ve eşi keman virtüözü Faruk Güvenç’in eviydi.
    CHP ile MSP arasındaki pazarlıklar kıran kırana geçti. Koalisyon pazarlıkları sürecinde Ecevit pazarlık tutanaklarını kendi el yazısıyla tutmuştu. Tarih 20 Kasım 1973’tü. Yani hükümetin kurulmasına henüz bir ay vardı.

    BÜLENT ECEVİT-NECMETTİN ERBAKAN GÖRÜŞMESİ

    20 Kasım 1973
    10.00 – 12.00

    ERBAKAN
    Bir AP-CHP koalisyonu başarılı olmaz. 6 ayda yürüyemez hale gelecektir. Partizanca düşünsek, MSP’nin en lehine çözüm budur. Ama biz memleketi düşünüyoruz.
    CHP-MSP koalisyonunda işlerin daha rahatlıkla yapılacağında şüphe yok. Ama buna üçlü kademeden geçilerek gelinmesinde fayda görüyoruz. Üçlü (CHP-AP-MSP) koalisyonda sürtüşme olur, ama AP’nin bulunuşunun fonksiyonel etkisi olmaz. Üçlü koalisyonu ilk kademe olarak daha uygun karşılıyoruz. İcraatın süratini azaltır fakat icraatı kaldırmaz ortadan. Buna çok daha rahat evet diyebiliriz.
    İkili (CHP-MSP) için geçen seferkinden daha rahat durumdayız. Artık eskisi rahat rahat hücum edemez AP bize. O bizim tabanımızı rahatsız ediyordu. Şimdi biz onun tabanını rahatsız edebilecek durumdayız. Üçlünün başarısızlığı görüldükten sonra ikili olabilir.
    AP’de çözülme eğilimi görüyoruz. Bu da hızlanır. Yarın Genel İdare Kurulu’muzu toplayacağız.

    Üçlü için düşüncemiz
    Prensip olarak evet veya hayır diyebilmek için bazı noktalarda aydınlanma ihtiyacını duyuyorum.
    İki parti program üzerinde kolaylıkla anlaşabiliriz. Bunda güçlük görmüyorum. Kabine nasıl teşekkül edecek? Bütün mesele burada.
    Üçlü için düşüncemiz:
    1 Başbakan.
    2 Başbakan Yardımcısı: Biri MSP’den, biri AP’den…
    (Demirel kendisi kesin olarak girmez)
    Bakanlıklar:
    Başbakanlığı, AP ile CHP arasındaki 30 sayı farkına tekabül eder sayarsak…
    CHP: Başbakanlık ve 9 bakanlık.
    AP: 1 Başbakan Yardımcılığı, 8 bakanlık.
    MSP: 1 Başbakan Yardımcılığı ve 5 bakanlık. Bunun biri İçişleri Bakanı olur ve özel bir usulle doldurulur. MSP bünyesinde değil, anarşiyi engelleyebilecek, partizan olmayan bir kimse… Üzerinde mutabık kalacağımız.
    Üç önemli bakanlık var. Bunlardan her biri bir partinin olmalı:
    Milli Eğitim, Köy İşleri, Çalışma.
    Sosyal konulu bakanlıklar CHP’de toplansın. Siyasi bakanlıklar AP’de toplansın. Ekonomik bakanlıklar MSP’de toplansın.
    Böylece bakanlıklar arasında bir ahenk olsun. Bir süre yürüdükten sonra üçlüden ikiliye kolaylıkla geçilebilir. Herhalde ekonomik bakanlıklar AP’ye verilmemeli. Bunda ısrarlıyız. Çünkü o zaman sömürü düzeni aynen yürüyecektir.
    İkili hükümette:
    Bir Başbakan
    Bir Başbakan Yardımcısı (MSP kendisi girecek ve ekonomik işler kendisine bağlı olacak).
    Bakanlıklar:
    MSP: Mümkünse 10 kadar.
    CHP: 14 kadar.
    Adetlerin kesinlikleri mühim değil. Mümkünse ekonomik bakanlıklar MSP’de. İçişleri için güvenilir bir tarafsız bulunur. MSP için Milli Eğitim ve Köy İşleri Bakanlığı üzerinde de durmak istiyoruz.
    Nedeni: Bugün efkârı umumiyede bulunan menfi faktörleri silmede yararlı olur.

    Bakanlık paylaşımları
    Milli Eğitim CHP’de olursa, bütün maarifi ve okulları aşırı solcuların istila edeceğinden kuşku duyarlar (büyük sermaye çevreleri). Köy İşleri CHP’de olursa, aşırı solcuların köylere kadar sızacağından kuşku duyarlar.
    CHP hakkında efkârı umumiyede bazı kuşkular var. Onun için bunda yeni hükümete her çevrenin güvenle bakması bakımından fayda görüyoruz. Yeni hükümetin memleketi aşırı sola götüreceği endişesinin önlenmesi yararlı olur. Aksi halde büyük sermaye çevreleri her şeyi yaparlar. Bize nispeten daha çok güvenirler. Bazı aşırı unsurlar sizin de kontrolünüz dışında gelişebilir. Sizin başbakanlığınızda bu unsurların ortaya çıkması memleketi büsbütün umutsuzluğa düşürür.

    Sermaye çevreleri
    İkilide ekonomik bakanlıklar MSP’de bulunsun derken, bilhassa sermaye çevrelerinin reaksiyonunu düşünüyorum.
    Sermaye çevreleri bize karşı nispeten munis gözle bakabilirler. Yoksa bu konularda program şüphesiz beraberce tespit edilecek. Sanırım büyük ayrılıklar da meydana gelmeyecektir.
    Bu noktalarda anlaşabilirsek, kendi kurullarımızda bazı endişeleri giderebiliriz. Bunun aksine ısrar edilirse, beklenen faydalı bir çözüm güçleşir. Üçlü bizim için büyük kolaylık.

    Ecevit’e göre tarihi bir fırsattı

    Ecevit bir yandan Erbakan’ı dinliyor, bir yandan da notlar alıyordu. Erbakan’ın söylediklerine ilişkin aldığı notlar şöyleydi:

    ECEVİT
    (Üçlüyü kabul ettirmenin imkânsızlığı… 12 Mart öncesinde orduya kadar sızmalar olduğu halde CHP’ye sızma olmadığı… Bizim bu bakımdan her sınavdan geçtiğimiz… 12 Mart sonrasında üzerimize projektörlerin çevrildiği, hiçbir şey bulunamadığı… Asıl, henüz yeni bir parti olarak, “etkin” denen çevrelerin MSP üzerindeki kuşkularının önem taşıdığı…)
    Bu kuşkular karşısında, biz, Milli Eğitim’i size verelim desek de buna imkân bulamayız. Bunu, sezgi olarak değil, kesin kanı olarak söylüyorum.
    İçişleri, sırf emniyetle ilgili olsa, mesele yok. Tarafsız biri gelsin. Ama valiler, kaymakamlar ona bağlı. Hükümetin vilayetteki uzantıları bu bakanlığa bağlı. Politikayla ilgisi olmayan bir kimse nasıl yapabilir? O nitelikte birini bulursak ne âlâ… Ama Milli Eğitimin size verilmesi olanaksız. Bakanlar Kurulu tasdikten çıkmaz.

    ERBAKAN
    Genel İdare Kurulu’na, Milli Eğitim’in bize verilmesini Ecevit düşünmüyor, dediğim anda, Kurul orada durabilir. Bizim için kesin kriter. Milli Eğitim için anlaşırız, ama Cumhurbaşkanı’ndan engel çıkarsa o zaman düşünürüz.

    ECEVİT
    Üçlü veya ikili olamazsa ve biz bir azınlık hükümeti kurarsak, desteklemeyi veya güvensizlik oyu vermemeyi düşünebilir misiniz? Bir süre düşünmeniz için bazı bakanlıkları boş da bırakabiliriz.

    ERBAKAN
    Azınlığı destekleme başlangıca nazaran daha zordur. Başlangıçta koalisyon için anlaşmayı daha kolay buluruz. Kurulmuş, işleyen bir hükümete sonradan katılmak zor olur. Azınlık hükümetine güvenoyu verme durumuna giremeyiz. Öteki partilerle aynı paralelde olma durumu daha ağır basar.
    Ecevit onlarca yıldır iktidar koltuğundan uzak tutulan İslamcı hareketin koalisyonu kadrolaşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini görmüştü. Maliye ve Milli Eğitim Bakanlığı gibi iki stratejik bakanlık konusunda kıran kırana yapılan pazarlıklarla bu bakanlıkların MSP’ye verilmesine engel oldu. CHP’liler bu koalisyondan rahatsızdı. Ecevit ise bu koalisyonu bir tarihi fırsat olarak görüyordu.
    Taraflar arasındaki pazarlık görüşmelerini CHP adına Deniz Baykal, MSP adına ise Oğuzhan Asiltürk sürdürüyordu. Ecevit düşüncelerini bir bilgi notuyla Baykal’a gönderdi.

    Ecevit’e MİT’ten gelen belgelerdeki müthiş sır

    Bülent Ecevit’e 1979 yılında ulaştırılan MİT belgesine göre, 105 kişinin hayatını kaybettiği Kahramanmaraş olaylarında MİT parmağı var. Ecevit, MİT’teki kendi kaynaklarından gelen imzasız belgeye “Çok ciddi bir kaynaktan gelmiştir. Değerlendirilmelidir” notu düşmüş…


    Bülent Ecevit, 1978’de başbakan olduktan sonra, birden olaylar, suikast girişimleri ve provokasyonlar çoğaldı.
    Ecevit, devlet içinde daha derin bir devlet olduğundan kuşkulanıyordu. MİT’ten gelen imzasız raporlar kaygılarında haksız olmadığını ortaya koydu.
    Ecevit, bu raporları, “Ekli bilgi çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu düşerek güvendiği kişilere dağıttı ve arşivinde sakladı. O raporlar, 30 yıl sonra bugün ilk kez arşivden çıkıyor.

    Gündem kontrgerilla
    1977, Türkiye için olduğu kadar Ecevit için de zor bir yıldı. Mayısta İzmir’de bir suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Çiğli saldırısından 5 gün sonra Taksim’de suikasta uğrayacağını bizzat Başbakan Demirel’den öğrendi.
    Buna rağmen hazirandaki seçimlerden 1. parti olarak çıktı. 1978 Ocak ayında hükümeti kurdu. Gündem, “kontrgerilla”ydı.
    Aralıkta Maraş’ta iç savaş provası yapıldı: 105 kişi öldü.
    Ecevit, başında oturduğunu sandığı devletin içinde daha “derin” bir devlet olduğunu fark ediyor, ama bir şey yapamıyordu.
    Araştırma sürecinde Ecevit’e MİT’teki kendi kaynaklarından gelen imzasız raporlar yardımcı oldu. Ecevit bu raporları özel arşivinde saklıyor, bazılarını, “Ekli bilgi çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir. Değerlendirilmesinde yarar vardır” notuyla yakınlarına yolluyordu.
    İşte biri: Ecevit arşivindeki 15 No’lu belge, başbakan olduğu dönemde kendisine gönderilen “MİT Hakkında Özel Not…”
    Çok çarpıcı bir cümleyle başlıyor: “Teşkilatı, Atatürk’ün milli yolundan saptıran, birkaç cuntacının oyuncağı olmasıdır. (..) 3 yıl içinde 70’e yakın Atatürkçü uzman personel bu zihniyettekilerce, kimisi korkutularak istifaya zorlanmış, cesaretle karşı koyanlar da resen emekliye sevk edilmiştir.”

    Müstakil müsteşarlık
    Raporun yazarı, iddialarını örneklerken dönemin asker kökenli MİT müsteşarının, İstihbarat Başkanlığı’nın brifing salonundaki toplantıda söylediklerini Ecevit’e iletiyor. Müsteşar o toplantıda kendisinin Başbakan’a gitmediğini, yardımcısını da göndermediğini belirterek, şöyle diyor:
    “Biz şeklen başbakanlığa bağlıyız. Biz müstakil çalışırız ve istediğimiz makama istediğimiz bilgiyi veririz, istemediğimizi vermeyiz. Bizi kimse zorlayamaz. Bunu böylece biliniz ve hareketlerinizi ona göre ayarlayınız.”

    Kaçakçılardan para aldı
    Raporda, “Son 3 yılda MİT’i tarikatçı, tutucu, kafatasçılarla doldurarak Türkeşleştirmeye çalışan cuntacıların” tek tek adları veriliyor. Bir hukuk müşaviri “Türkeş’in dünürü, koyu kafatasçı” olarak tanıtılıyor.
    Psikolojik Savunma Başkanı’nın “Nakşibendi” olduğu ve Türkeş’le öteden beri sıkı bir işbirliği sürdürdüğü kaydediliyor. İstanbul Bölge Daire Başkanı’ndan, “Beyrut’ta, Filistinlilere silah kaçakçılığı yapanlara yardım ettiği için para almış ve İsviçre bankalarına yatırmıştır” diye söz ediliyor.

    Statükoyu koruma
    Ankara Bölge Daire Başkanı’nı tanıtan paragraf çok çarpıcı:
    “1972’de Ecevit’in otosunu sabote etmeyi planlayan ve uygulaması için emir veren kişi… İstanbul’da işkencelerinde başarılı olduğundan Ankara’ya atanmıştır.”
    Aynı raporda, olaylarda MİT’in gerekli bilgiyi hükümete iletmediği kanısı dile getiriliyor ve amaç şöyle vurgulanıyor: “İktidara kendilerini kabul ettirerek statükolarını koruma gayreti içindedirler.”

    Olaylarda 105 kişi öldü

    Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’nda 19 Aralık 1978 akşamı “Güneş Ne Zaman Doğacak” adlı filmin gösterildiği sırada patlayan bir bombanın ardından başlayan ve 7 gün süren olaylar sonucunda 105 kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı. Olaylar sırasında 917 ev, işyeri ve araç tahrip edildi. Ülkücü sloganlar atan binlerce kişi Alevi mahallelerine saldırdı. Birçok ile sıçrayan olaylar sonucunda 26 Aralık’ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. 835 kişi hakkında dava açıldı. 8 Ağustos 1980’de karara bağlanan davada, 22 kişi idama mahkûm edildi. 14 kişiye ömür boyu hapis cezası, 327 kişiye 15 yıla kadar hapis cezası verildi.

    ‘Asıl görevini yapmayan MİT MHP’nin organı haline geldi’

    Ecevit’in arşivindeki 3 Ocak 1979 tarihli rapor, MİT’teki MHP hâkimiyetine dair daha somut veriler içeriyor. Okuyoruz:
    “Bugün MİT, MHP ve kontrgerilla ile müşterek bir çalışma içerisine girmiş, asıl görevini yapmayıp tamamıyla MHP yanlısı bir kuruluş haline gelmiştir.
    Diyarbakır ve Bölgesi Daire Başkanı, bölgesindeki MHP’lilere gelen kaçak silahların yurda sokulmasında her türlü kolaylığı sağlar. Karı koca müthiş ülkücü olduklarından yaptıkları bu hizmete karşılık MHP’lilerden ve silah kaçakçılarından bol para alırlar.
    MİT Hukuk Müşaviri ve Psikolojik Savunma Başkanı, Türkeş’in talimatıyla hareket eder. 1968’de Ecevit’in geçmişi hakkında bir broşürü Ankara Kardeşler Matbaası’nda bastırıp MHP, AP ve MSP’lilere gizlice dağıtmışlardır.
    CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas ve Kahramanmaraş) çıkacağına dair 1-2 ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa, olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten (..) (..) (..) (..)’in (isimler yazarlarca gizlendi. RA.CD) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. (..) “Türkeş, oraya ..’in tavassutuyla ..’u tayin ettirerek Güney Bölgesi’ni ele geçirmiş ve Kahramanmaraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir. Eğer MİT olayın içinde olmasaydı, Kahramanmaraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi.
    MHP’nin bir organı haline gelen MİT, CHP zamanında meydana gelen büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait hiçbir istihbarat ve bilgiyi vermeyip saklamış, sadece sola ait bilgiler aktarmak suretiyle olayları sola mal etmiştir.
    Kurulan sıkıyönetim mahkemelerine sağa ait raporların verilmemesi, sadece sola ait raporların verilmesi hususunda Türkeş, MİT’teki elemanlarına talimat vermiştir.”

    MİT’TEN SUSURLUK RAPORUNA ELEŞTİRİ:
    ‘Abdullah Çatlı’nın eylemlerini açıklamak imajımızı bozar’

    Bülent Ecevit, 1997’de Mesut Yılmaz başbakanlığında kurulan ANASOL-D hükümetinde başbakan yardımcısıydı.
    O dönemde Susurluk skandalıyla ilgili olarak Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan rapor önüne geldi. MİT, bir “bilgi notu” hazırlayarak raporla ilgili görüşlerini hükümete “Çok gizli” notuyla iletti. Ecevit’in arşivde sakladığı bu “bilgi notu” özetle şöyle:
    “AÇIKLANMASI SIKINTI YARATABİLECEK HUSUSLAR:
    İncelenen raporun bazı bölümlerinin kamuoyuna yansıtılmasının sıkıntı yaratabilecek hususlar meyanında olduğu…
    6.2. Servisler Arası İlişkiler:
    CIA ve MOSSAD ilişkilerinin öne çıkarılması, adeta lanse edilmesi, MİT Müsteşarlığı’nın güvenilirliğini ve ilişkilerin selametini de etkileyebilecek bir görünüm arz etmektedir.
    6.3. Emniyet, Jandarma ve Silahlı Kuvvetler’in yurtdışı operasyonlara yöneldiği iddiaları:
    “Emniyetin A. Öcalan’a yönelik operasyon hazırlıkları dışında, Emniyet, Jandarma ve Silahlı Kuvvetler’in yurtdışı operasyonlara yöneldikleri” hususlarının iddia düzeyinde dahi olsa da kamuoyuna yansıması, çeşitli ülkeler nezdinde Türkiye’nin ve güvenlik güçlerinin itibarını zedeleyebilecek, kurumları zan altında bırakabilecek hususlar olarak görülmektedir.
    6.6. A. ÇATLI’nın 1984 Öncesi Eylemleri:
    Ermeni terör örgütü ASALA’ya karşı 1982-1984 yılları arasında gerçekleştirilen eylemlerin açıklanmasının, Türkiye’nin imajı, Türkiye-Ermenistan ve Türkiye-Fransa ilişkileri açısından uygun olmadığı, Türkiye aleyhine kullanılabilecek bir argüman niteliği taşıdığı değerlendirilmektedir.

    ‘Öcalan operasyonu rapora girmemelidir’

    Ecevit’in arşivindeki MİT’e ait bilgi notu:
    6.1. MERSEDES Operasyonu:
    Suriye’de A. Öcalan’a yönelik operasyonun tüm safahati ile raporda yer alması, (Sayfa 22) Türkiye’yi terörist devlet konumuna getirebilecek niteliktedir. Nitekim, Suriyeli ilgililerin olayı CIA veya MOSSAD’a mal edebildikleri ifade edilirken, devlet sırrı olması gereken konunun rapora detayları ile aktarılmasının izahı mümkün olamamaktadır.
    Her vesile ile siyasi platformlarda Suriye’yi terörist bir devlet olarak tanıtma ve kabul ettirme politikamızı zedeleyebilecek bu hususların ne denli gizli kalabileceği endişe konusudur.

    ‘Demirel ile aynı kefeye konduk’

    Ecevit 12 Eylül’den sonra Demirel’le birlikte Gelibolu’ya götürüldü. Haberleri izledikçe doluyor, öfkeleniyordu. Ama konuşması yasaktı. Düşüncelerini yanında getirdiği daktilosuyla kâğıda döktü. Darbeyi analiz ettiği ve CHP’lileri mücadeleye çağırdığı bildirileri partiye sızdırdı. Bunların birinde ‘Demirel’le aynı kefeye konduk. Bu kefede ben yok ediliyorum. Demirel’se güçlendiriliyor’ diyor


    12 Eylül’de Ecevit, Hamzakoy’a götürüldü. Sürgünün sıkıcı, ağır bekleyiş havasında gelişmeleri izledi ve darbeden 4 gün sonra parti teşkilatına dönük bir bildiri kaleme aldı. Başına “Demeç değildir” uyarısını koyduğu bu bildiride “CHP’yi ve kendisini devre dışı bırakmak için tezgâhlanan bir oyun”un ve AP ekonomik modelinin uygulamaya konulduğunu söyledi.
    Parti örgütüne, “Hükümete girmeyin. Orduyu karşınıza almadan mücadeleyi sürdürün” mesajı verdi.
    12 Eylül’ün en sıcak günlerinde kaleme alınan bu bildiri Ecevit’in teşhis yeteneğinin ve uzak görüşlülüğünün belgesiydi. İşte Ecevit arşivinde 49 ve 50 numarayla kayıtlı, 16-17 Eylül tarihli o iki belgeden özetler:

    49 numaralı belge
    Gelibolu 16 Eylül 1980
    BÜLENT ECEVİT
    DİKKAT: DEMEÇ DEĞİLDİR, ARKADAŞLARIN DEĞERLENDİRMELERİ İÇİN ÖZEL DÜŞÜNCELERDİR.
    12 Eylül 1980 müdahalesi “yansız” bir müdahale değildir. Zaten “yansızdır” diyen bazı yazarların yanlılığı da bunu kanıtlamaktadır.
    Yansız değildir. Çünkü Demirel yönetimindeki Adalet Partisi’nin ve özellikle son azınlık hükümetinin rejimle ilgili olarak gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştirme gücünü bulamadığı her şey, müdahalenin temel amaçlarını oluşturmaktadır. Ekonomide AP azınlık hükümetinin bu yıl başlarında uygulamaya koyduğu ekonomik modelin aynen benimsendiği açıklanmıştır. Bu modelin mucidi ve yöneticisi de görünüşe göre, şimdiki rejimin hiç değilse ekonomik ve sosyal konularındaki başlıca yetkilisidir. MESS’in temsilcisi iktidarda…

    50 numaralı belge
    17.9.1980
    Bu bir demeç değildir.
    1979 Mayıs Gönen konuşmasından itibaren sürekli uyarılarda bulundum. Belli bir oyun tezgâhlanıyordu. CHP’yi ve beni saf dışı bırakmak için. Demokrasiyi yıkmak ve şimdiki gibi bir ekonomik model geliştirme planı uygulandı. 9 aydır geniş tabanlı hükümet kurulmasını öneriyordum.
    Bunalımdan ordu müdahalesine gerek kalmaksızın, demokrasinin kendi mekanizmaları ile çıkış yolunu göstermeye çalışıyordum.
    Eskiden bunu önerenler bile bu kez başka bir plan uygulamak istedikleri için çağrılara karşı çıktılar. Bütün demokratik mekanizmalar tıkandı. Terör alabildiğine kışkırtıldı.
    MHP genel merkezinde Dev-Yol makbuzları bulundu. Terörün nasıl sağdan kışkırtıldığını gösterir bu… Sonuç olarak ordu müdahalesi kaçınılmaz duruma getirildi. Ordunun kusuru değil, ordu icbar (mecbur) edildi.
    Yılbaşından beri uygulanmakta olan ekonomik modelin gereği demokrasiden ve işçi haklarından kurtulmaktı.

    ‘Malum modele göre rejim’
    Bunu başından beri söylüyorum. Dediğim oldu. Demokrasi sona erdi, işçi hakları işlemez duruma getirildi, malum ekonomik model devam ediyor.
    O modele uygun bir rejim oluşturulacaktır ve bu yeni rejimin sağladığı olanaklarla ekonomik model daha başarı ile uygulanacaktır.
    Yani AP’nin kendi getirip de etkin biçimde uygulayamadığı model şimdi daha etkin olarak uygulanacaktır ve AP’nin yıllardan beri istediği ama gerçekleştiremediği Anayasa ve rejim değişiklikleri de gerçekleşmiş olacaktır.
    Modelin devam edeceğinin açıklanması ve Özal’ın daha geniş yetkilerle yerinde kalması bunları açıkça gösteriyor.
    Gerek dünya konjonktürü dolayısıyla, gerek bu modeli desteklediği için, Batı, bu gelişmelerden tedirgin olmayacaktır, hatta memnun olacaktır. Şu sırada bu gelişmelere karşı bir mücadele açmak da yararsızdır. Çünkü halk, can güvenliğinden başka bir şey düşünmez hale getirilmiştir, planın sonucu olarak aydın kesim de kendi yozlaştırdığı demokrasiden umut kesmişti.

    Terörden beklenen fonksiyon
    Şimdi birçok CHP’li bile AP hükümetinden kurtulmuş olmanın ve can güvenliğine kavuşmuş olmanın sevinci içinde olabilir. Sonrasını, ilerisini düşünenlerin çok olduğunu sanmıyorum. Terörden beklenen fonksiyon yerine getirilmiştir. Yer yer sağ-sol eylemcilerin bir günde barışıp koklaşmaları perde ardında nasıl oyuncu eller tarafından oynatıldıklarını kanıtlıyor.
    Her türlü sola karşı çok olumsuz bir ortama giriyoruz. Çok uzun nefesli ve sabırlı bir çalışmaya hazırlanmalıyız.
    Türkiye’nin bu duruma getirilmesinde ordunun bir kusuru yoktur.
    Orduyu karşımıza almadan ve tedirgin etmeden mücadelemizi sürdürmeye çalışmalıyız.
    Eğer ısrarlı cepheleşme telkinlerine kapılmış olsaydık ve fraksiyonların bizi çekmek istedikleri tuzağa düşmüş olsaydık, bu müdahale çok farklı olurdu. CHP bugün son derece güç durumda bulunurdu. Bu konudaki dikkatimizi sürdürmeliyiz. Bir süre sonra, söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılabileceği ortama geliriz.

    Hamzakoy notları…
    ‘Demirel oralı olmadı’

    Sayın Korgeneral Hüsnü Çelenkler, buraya getirilişimizin ikinci günü, bize ve Demirellere verdiği çayda, buradan çıkınca beyanat vermeyeceğimizi yazılı ifade edersek erken bırakılabileceğimizi, Ankara’nın isteği üzerine bildirdiğinde, Demirel hiç oralı olmadı, “Benim bir talebim yoktur” dedi. Bu da durumun ne kadar kendi gönlünce oluştuğunun farkında bulunduğunu gösteriyor. Bu aşamada artık Demirel’e göre, kendisinin konuşmaması önemli değil, ama benim konuşmamam çok önemli.
    TSK’yı bu oyuna getirebilmek için hem koşullar hem de TSK’nin geleneksel duyarlılıkları çok ustaca istismar ediliyor.
    Bu arada, en az 1.5 yıldır, CHP’nin içinden çökertilmesi ve benim, tüm öteki liderlerle bir kefeye konmam ve yıpratılmam için açılmış kampanyada da plan içinde yerli yerine oturuyor.
    Belki artık bazı kimseler oyunun farkına varıyorlar, ama işten geçtikten sonra… Artık ne ben konuşabiliyorum ne de farkına varanlar bir şey yapabiliyor.
    Gelibolu’da bile, görünürde, Demirel’le aynı kefeye konduk. Ama bu kefeye konulunca ben yok ediliyorum. Demirel’se güçlendiriliyor.

    Telefon mesajları
    ‘İş, orduya yüklendi’

    26 Eylül 1980 Cuma günü Gelibolu/Hamzakoy’da kaleme alınan bu belgenin başına “DÜŞÜNCELER” notu konmuş.
    “Bu sabah telefonla Hasan Yıldırım’a, Gündüz Ölçün’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya telefonla…” diyen not şöyle sürüyor:
    “Demirel’le benim aynı yerde gözaltına alınıp konuşmamızın yasaklanmasında veya CHP ile AP’nin siyasal faaliyetinin yasaklanmasında, eşitlik var gibi görünse de, ne eşitlik ne adalet var.
    Çünkü işler öyle bir raya oturtuldu ki, artık ne Demirel’in ağzını açıp bir söz söylemesine ne de Adalet Partisi’nin veya MHP’nin herhangi bir siyasal faaliyette veya eylemde bulunmasına gerek var.
    Onların söyleyegeldiği veya söylemek isteyebileceği her şey, daha güçlü ve etkin kişilerce ve yanıltma olanağı da kaldırılmış olarak her gün vurgulana vurgulana söyleniyor.
    Adalet Partisi’nin rejim alanında, ekonomik ve sosyal alanlarda yapmak isteyip de yapamadıkları, şimdi, önünde durulmaz güçlerce fazlası ile yapılıyor.
    Tabii bunlar aslında Adalet Partisi’nin de değil, belli çıkar çevrelerinin istekleri. Adalet Partisi eliyle bu isteklerin gerçekleşemeyeceği, her şeyin mahvolacağı anlaşıldı.
    Eğer biz (CHP) terör tuzağına düşse idik, Adalet Partisi iktidarda kalarak da plan yürütebilirdi, çünkü CHP’ye karşı bir AP-ordu ittifakı fiilen gerçekleştirilebilirdi.
    Biz bu oyuna gelmeyince, iş tümden ordunun üstüne yüklendi. Ordu da bu yükü üstlenmekten başka bir şey yapamayacağını sandığı bir duruma sürüklendi.

    Anayasa ve ve sağ uyarısı
    Şimdi, o çevrelerin istekleri Anayasa değişiklikleri fazlasıyla gerçekleşecek.
    Seçim yasası o çevrelerin isteklerine uygun biçimde, sağı tek başına büyük bir güç olarak iktidara getirecek biçimde değişecek.
    Haklar ve özgürlükler, uygulamaya konulan ekonomik modele hiçbir engel çıkarmayacak biçimde ve ölçüde kısılacak.
    Sendikal haklar artık fiilen kaldırıldı. TÜRK-İŞ esir alındı (zaten buna hazırdı TÜRK-İŞ yönetimi.) Direnebilecek sendikalar da faaliyetten alıkonuldu.
    Basına fiili sansür uygulanıyor. TRT, Demirel’in has adamına yeniden teslim edildi.
    Ekonomi, büyük çıkar çevrelerinin has adamına tam yetkiyle teslim edildi.
    Anayasa Mahkemesi, Danıştay işlevsiz duruma getirilecek.
    Üniversite özgürlüğü kaldırılacak.
    Yani Latin Amerika modelinin gerekli kıldığı rejim tam anlamıyla ve ‘anayasal’ olarak kurulmuş olacaktır.”

    ARAYIŞ’A NOTLAR
    Hapishaneden dergisini yönetiyordu

    13 ARALIK 1981

  • Yabancı gazete ve dergiler çok düzensiz geliyor. Cezaevine girişimden beri yalnız 5-6 Aralık ve 9 Aralık günlü International Herald Tribune’ler geldi. Oysa bu arada, benim cezaevine girişimle ilgili yazının, Türkiye hakkında baş yazının ve Türkiye Eki’nin çıktığı sayılar olacak. Onlar bile gelmedi. Elde varsa, bu ay başından itibaren birikmiş IHT nüshalarını rica ederim.
  • Tasarruf olsun diye, TIME’a abone yaptırmıştım ARAYIŞ’ı. Oysa hem abone olduğumuz sayı geliyor hem de dışarıdan alınıyor. Dışarıdan alınanın kesilmesi gerektiğini birkaç kez söyledim, ihmal edildi.
  • Son sayıdaki “DANIŞMA MECLİSİNDE VİCDAN MUHASEBESİ” başlıklı “Haftanın Yazısı” çok iyi olmuş.
  • Sosyal Demokrat Sendikacılar, İzmir’deki İktisat Kongresine uzun bir tebliğ sunmuşlardı. Metni evde benim masamın civarında olabilir. Rahşan’a onu bulmasını yazıyorum. Ondan iki fotokopi çıkarılarak biri lütfen bana gönderilsin, biri de tam metin olarak ve göze çarpacak biçimde ARAYIŞ’ta yayımlanmalı.
  • Dergideki öteki yazılar da genellikle güzel. Ancak, MHP duruşmasından alıntılar daha çarpıcı olabilir. Bazı alıntılar adeta sanıkların lehinde. Örneğin “Dilerseniz Kullardan da Şahit Bulabilirsiniz” başlıklısı.
  • Aynı sayıda Prof. Bahri Savcı’nın, ayrı sayfalarda iki resmi yayımlanmış. Bu gibi şeylere dikkat edilmeli.
  • Geri yolladığım “The Middle East” dergisinin 25. sayfasında “Mossad’s Secret Rivale” başlıklı yazıda, Irak’taki Kürt hareketini bir ara İsrail gizli istihbaratının destekleyip beslediği anlatılıyor. Yazının bununla ilgili bölümü ARAYIŞ’a aktarılabilir.

    ‘Başörtüsü ile uğraşmayın’

    27 ARALIK 1981
    Arayış hâlâ elime geçmediği için son sayıda bu konuya değinildi mi bilmiyorum. Değinilmediyse bence hiç değinilmesin.
    Başörtüsü ile uğraşmanın gereksiz olduğuna inanıyorum. Gardırop Atatürkçülüğünün tipik bir örneği… Zaten ondan da dönüş yapacaklardır.
    Olsa olsa Atatürkçülüğün başörtü yasaklanarak kanıtlanamayacağı belirtilebilir. Atatürk’ün irticaa karşın da büyük güvence olan partisi kapatılmış, vasiyeti çiğnenmiş, yeni bir ulusal kültür oluşuma katkı için kurduğu kurumlar ortadan kaldırılıyor. Atatürk’ün her türlü dogmacılıktan uzak bilimci yaklaşımı bırakılıyor; tüm bunların günahı, başörtü yasaklanmakla örtülemez.
    Kaldı ki bazılarının farkında olmadığı bir gerçek var: Atatürk kadınların kılığına kıyafetine hiç karışmamıştır. O konuda hiç yasa çıkartmamış, herhangi bir zorlamaya da gitmemiştir. Özendirme yoluyla ve zamana, gelişmeye bırakarak bu sorunun çözümünü daha uygun bulmuştur. Bu da sanırım Atatürk’ün kadınlara karışmayı Türk gelenekleri açısından uygun görmemiş olmasındandır. Kadınlara her hakkı ve özgürlüğü tanımıştır, her olanağı sağlamıştır, ama ne giyeceklerine müdahale etmemiştir.
    Kaldı ki, başörtüsü ile ilgili bir sorun varsa, bu sorunu başörtüsünde değil din sistemindeki bazı yanlışlıklarda, özellikle Kur’an kurslarında aramak gerekir. Bu konularda devlet dine saygı ile çağdaş bilimsel yaklaşımı daha çok bağdaştırıcı bir yol izlese, böyle bir sorun ya kendiliğinden sona erer ya da sakıncasız boyutlara iner.

    Kapak uyarısı

    9 OCAK 1982
    Sayın Şahin Mengü,
    Yeni atılım yapılıncaya kadar kapağa dokunulmamasını defalarca söylemiştim. Fakat aldırış edilmedi. Üstelik de derginin batmak üzere olduğu bir sırada bu gereksiz lükse gidildi. Şimdi geri dönülmesi için bana soruluyor. Neyse…
    Masrafın altından kalkılamadığına göre elbette ayrı kapaktan vazgeçilmeli. Ama hiç değilse, kâğıt fiyatındaki yeni artış yüzünden eski kapak sistemine dönüldüğü, göze çarpacak biçimde izah edilmeli ve okurlardan özür dilenmeli…
    Saygılarla.

Reklamlar

About Alaeddin Yavuz

55 years old man,Turk, blogger, anti war, antiemperialist, socialist, since 1978's leftist, religionless, peacemaker, antiracest, retired constable, married, have two children, live in Istanbul- Turkiye Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Selçuklu ile Osmanlı'nın çöküşünde, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, Şapka yasası bahanesiyle çıkartılan çok sayıda iç isyanın, yine Atatürk'e 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ve onların ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın. Tarih boyunca devletler dinleri, dinler devlet siyasetlerini belirlemiştir. Bilinenlere göre, Sümer ile başlayan din ile devlet siyaseti belirleme, Babil, Asur, İran ve Roma ile sürmüştür. Bu günde, devletler ve dinler günümüzün Roma'sı A.B.D. tarafından yeniden düzenlenmektedir. Yeni tanrılar ve Mehdiler çoktan piyasalara sürülmüştür. Siz, dinlerinizi değişmemiş zannedin durun. Bunları seçtiğimizi zannettiğimiz, onlara çalışan siyasiler, askeri, sivil bürokratlar, eğitimciler, yazar-çizerler ve din adamları yardımıyla yapmaktadır. Din adamları tarih boyunca, daima halka çobanlık eden hakim sınıfın ortağı olmuşlardır. Temel ilkeleri, "Korkut, Kandır, Köleleştir. Ölüm sonrası sonsuz yaşamada, "ebedi mutluluk" vaadini kaçırmakla korkuturlar; Cennet, ve ebedi yaşam mükafatlarıyla kandırırlar; Siyasi ve dini otoriteye itaate razı ederek köleleştirirler. Halka hizmet eden, devlet ve egemen sınıfa karşı koruyan tek bir din yoktur. Tüm yasalar, halkın aleyhine yapılır. Egemen sınıflar yargı tanımazlar. Çobanların sürülerini koruyup, otlatıp,sulayarak beslemeleri ve satmaları gibi, din adamlarının ortağı egemen sınıflar da halkı, küçük refah artışları, dini bağnazlığı körükleyerek kendilerine bağlar, güç ve şöhret kazandıracak savaş iç savaş, terör, işgal olaylarında da kurban ederler. Aynı çobanın sürüsüne yaptığı gibi. Günümüzde Kombine Tesisleri çağdaş hayvancılık ile cağdaş devlet anlayışını daha açıklanabilir hale getirmişlerdir Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez. Takdir sizindir.
Bu yazı Güncel Siyaset, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.