YECÜC MECÜC KÜLTÜ VE TÜRKLER


YECÜC MECÜC

VE

TÜRKLERE YECÜC MECÜC İFTİRASI

Önce;


CİN ŞEYTAN YECÜC MECÜC

a-Cinler ve Şeytanlar

İnsan şekilli Lillit/ Cin/ Şeytan
Adem’in ilk karısı olduğuna da inanılır.

Binlerce yıllık insanlık tarihinde “din”  olarak bilinen ve günümüzde terk edilmiş veya taraftarı azaldığı için ya da çoğunluk tarafından Kabul görmediği için “mit” adı verilen dinlerden yeryüzünde en yaygın ve “tek tanrılı” olan dinlere kadar her türlü inançta “iyi-kötü” zıtlaşmasından doğan bir çatışma vardır.

Çatışan tarafların kendi türlerinden halkları ve orduları da vardır. Bu varlıkların hepsi bize göre çok üstün doğa üstü güçlere sahip, her kılığa giren her cisme geçebilen, tabiata, canlı cansız her nesneye hükmedebilen, yaratma gücüne sahip varlıklardır.

Biz insanların yaratılışlarında her ikisi de bir şekilde kimisinde hazır olarak bulunmaktadırlar. Bunlardan kötü olanı, biz insanlara zarar veren, kötü ahlaka, kötü olan her şeye yönelten ve tabiatı da ışıksız, karanlık, güneşsiz görmek isteyen, bizleri “köle ve yiyecek” olarak kullanan bazen de aklımızı kazanmamıza yardım edip bizi hayvanlıktan kurtaran “yasak meyveyi” yediren bir yılan olarak karşımıza çıkar.

İyi ile kötü arasında yeryüzünde toplum yapılarına göre farklılıklar vardır. “Köle emeğine” ihtiyaç duymayan Yörük/ Göçer/ Çoban toplumlarda iyi ve kötü ruhlar veya cinler vardırlar ve bunların kötüleri insanlara zarar verir, iyileri de insanları kötülerin zararlarından korur. Halkları arasında şaman veya rahip olarak Kabul ettikleri ve kendilerinden “üstün vasıfları” olduğuna inandıkları bu kişiler de bu çoban halkları kötü ruhlardan korumak için bir takım ayinler yapar ve bazılarında başarılı olur.

Ancak hiç bir göçer toplum dininde “tanrının insanı kendisine kul/ köle” olarak yarattığı geçmez.
Bunlar insanlardan insan ve hayvan kurbanları, tahıl ve yemek adaklar istemelerine rağmen insanlar bunların baskılarından kurtulmak için yol bulmakta serbesttirler ve bu konuda şamanların olağan üstü efsaneleri vardır.

Özünde “çoban” kavim olan biz Türkler de biraz sopayla biraz da şartların zoruyla bu yerleşik kavimlerin köleci dinlerine yaklaşık 4.000 yıldır bir şekilde girmişsek de “köleciliği” halen benimseyememiş bir toplumuz.

Bu iki toplumun inançlarını kısaca özetlediğimizde, yeryüzünde başlangıçta “kölecilik” kavramı olmadığı, zamanla yerleşik yaşamı seçen toplumların göçerleri veya komşularını köleleştirerek “köle emeğiyle zenginliğe kavuşma” hırsları yüzünden ayrılık çıktığı herkesçe kabul edilebilecek bir gerçektir.

Sonunda yerleşik toplumlar güçlü çıkmışlar ve yeryüzünün idaresini ellerine almışlar bu sapık, adaletsiz tanrı kavramlarıyla zenginleşmişlerdir. İşte onların “köleci tanrılarının “ yapılarına göre bu “iyi-kötü” kavgasını buradan itibaren işlemeye başlayalım.

Kötü veya iyi olan ve çatışan bu iki göksel varlığın tek hedefi aslında bizlerizdir. Çünkü her ikisi de bizi köle olarak görmektedir. Bizi yaratma nedenleri onlara “kulluk/ kölelik” etmemiz içindir. İslam peygamberi Muhammed’in babasının adı bile “Abdullah” tır. “Abd” “kul, köle” , “Al/El” belirteçtir ve adın başına konur ve bazen “-onun” anlamını verir, “lah” da Kabe’nin en büyük şeytanı/ Cin’i öteki bilinen adıyla Hubel’dir ve Abdullah- Abd-el-lah ta, “El Lah’ın kölesi” Türkçe haliyle Allah’ın kölesi demektir.

Yerleşik toplum dinlerine göre, bu göksel yaratıcı veya kolonici varlıklar bu dünyaya gelmişler ve uzun yıllar kendi halklarını çalıştırmışlardır. Sümer’de İgigi veya Anunnaki İsyanı diye bilinen olay sonrasında kendi işçileri çalışma şartlarına isyan etmişlerdir. Onların sırtlarındaki yükleri hafifletmek ve hatta tümüyle yüklenmek için de bizleri kendilerine köle/ kul olarak yaratmışlardır.

İlk din olarak da Kabul edilen Sümer’in Enuma Eliş Yaratılış destanında şu ifade sadece “cin” farkıyla aynıdır;

“Enuma Eliş Destanında” insanın yaratılış amacı şöyle anlatılır;

-“Biz insanları tanrılara hizmet etsinler diye yarattık!”

Kuran Zariyat Suresi 56.ayet;

“-Biz, insanları ve cinleri bize kulluk etsinler diye yarattık!”

Birisi ilk dinse İslam da son dindir ve iki ayet arasındaki farktan “köle cinlerin” insandan sonra yaratılmış olduğunun açıklanmasından başka fark yoktur.

Nefil- cupidler- İnsanlarla evlenenler. 
 İlk insanlar da onlar gibi devlerdi

Ancak, tanrılar ve melekler de cinlerden üstün yaratılıştadırlar. Sümer mitinde şeytan olan tanrı Ea, Enki, baş tanrının oğludur ve insanı Adapa/ Adamo’yu yaratan da odur.

Gene Sümer metinlerinde yeraltında suların tatlı-acı şeklinde ayrılmasından, nehirlerin, derelerin akışından volkanların hareketine, Kur adını verdikleri cehenneme/yeraltı dünyasına gidenlere veya kaçırılanlara kölelik ettiren ve orayı koruyan dev ve cüce cinler de vardır.

Tek tanrılı dinlerin Şeytan’ı veya İblis’i işte bu rütbesi yüksek “tanrı şeytanlardandır”. Öteki cinler ise halkı veya bizim gibi köleleridir.

Zamanla özellikle yerleşik kavimlerden olup da “o toplumun kurallarına karşı geldiklerinden veya savaşta yenildiklerinden yada başak bir şekilde toplumdan atılanlar çöllere, ormanlara, buzullara doğru sürülmüşlerdir. İşte bu terk edilmişlikleri yüzünden eski tanrılarının da kendilerine yardım etmeyeceği korkusuyla bulundukları yerlerde var olduğuna inandırıldıkları bu varlıklara “iyi- kötü” demeden sarılmış, tapınmışlardır. Bu sığınmada “güvenlik” duygusu önde görünse de işin aslı geri dönüp kovulduğu toprağı ele geçirmek, öcünü almak için kendisine güç verecek kendinden üstün bir varlığa sığınma duygusu bu inanç sapkınlığının temelidir.

Jainism/ Caynacılık/ Cincilik adlı Hint dininde her şeyi yaratan tek bir yaratıcı ve onun karşıtı olan kötü/şeytan kavramı yoktur. Bu din göklerde tabiatın yarattığı üstün varlıklar olduğunu kabul eder ve bunların hepsine “Fatih” anlamına gelen “Jin/Cin” adını verir. Bu dine göre bu varlıklar evrenin fatihleri ünlü gök savaşçılarıdırlar.

Aynı tanımı Tevrat Yaratılış Yar.6: 4 “İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.” Demektedir.

Bu göksel varlıklara “CİN” adı dışında, kullanılan “kahramanlık/ fatih” sıfatı değişmemektedir.
Çevirmenin Notu 6:4 “Nefiller”: İbranici sözcük “Düşmüş kişiler” anlamına gelir. Septuaginta bunu “Devler” diye çevirir. Aynı sözcük Say.13:32-33 ayetlerinde de geçer

Tevrat’ın Cin dinindeki bu tanımı doğruladığını görmek şaşırtıcı gelmesin.

b-İslam’a Göre Cin ve Şeytanların Özellikleri;

Müslüman topluma yazdığımıza göre Kur’an ve Hadislerde tanımlanan ortak tanımlamalarına bakarak “dinlere göre var olduklarına inanılan” bu ruhani varlıkların tespit edilen ortak özellikleri aşağıdaki gibidir;

Cinlerin Özellikleri;

Grek İşgali döneminde Mısır’da çıkmış olan
Serafim Dininin Cin’i/Şeytanı Serap!

Ateşten yaratılmışlardır.

  1. Duyu organlarıyla algılanamayan ruhâni varlıklardır.
  1. Çeşitli şekillere girebilirler
  1. Cinlerde insanlar gibi  ilahi emirlere itaat etmekle mükelleftirler.
  1. Hz. Peygamberin peygamberliği cinleri de kapsamaktadır. Bunun için Rasülüllah (s.a.v.) İslamı cinlere de anlatmıştır.
  1. Cinlerin bazıları müslüman olsa da ekserisi kafirdir. Mü’min olanları cennete, kafir olanları da cehenneme girecektir.
  1. Cinler gaybi bilmezler. Ancak uzun süre yaşadıkları için   insanların  bilemedikleri bazı bilgileri bilme imkanları vardır. Bu durum onların insanlardan daha üstün olduklarını ifade etmez.
  1. Hadislere göre Cinler tıpkı insanlar gibi yerler içerler, evlenirler ve çoğalırlar, erkeklik ve dişilikleri vardır, doğar büyür ve ölürler. Cinlerin ömrü insanlara göre çok uzundur.
  1. Cahiliye döneminde Sabiiler, Süryaniler, Eski Yunan ve Romalılar cinleri ilah derecesine çıkarmış ve dev, peri, şeytan adlarıyla anılan bu varlıklara tapınmışlardır.
  1. Bunlarla sihir ve tılsım yapmışlardır.
  1. Cinler bazı durumlarda insanlara zarar verseler de (bazan çok basit varlıklar da insana zarar verebilmektedir)  müslüman kimsenin bunlardan korkmaması ve bunların şerlerinden Allah’a sığınması gerekir. İnsanın bunlardan çok üstün olduğuna gönülden inanması lazımdır.
  1. Bunların tuzağına düşmemek veya düşen kimsenin  kurtulması için  Hz. Peygamber Ayet’el- Kürsi ve Nas-Felak surelerinin okunmasını tavsiye etmiştir.

Şeytanların Özellikleri;

İran şeytanı Ehriman.Ermeniler adını bundan alır.

  1. Kur’an-ı Kerim’de şeytandan iblis diye bahsedilir.Cinler gibi bunlar da ateşten yaratılmış ruhani varlıklardır.
  1. Bunlar gözle görülmeyen fakat varlığı kesin olan kibirli ve âsi bir varlıktır.
  1. Hz. Adem’e secde etmeyip isyanı nedeniyle Allah’ın rahmetinden kovulmuştur.
  1. Araf suresinde ifade edildiği gibi Cenab-ı Hakk onun cezasını ertelemiş ve kıyamete kadar insanları saptırmak için ona imkan tanımıştır.
  2. Şeytan ilk iş olarak Hz. Adem ile eşi Hz. Havva’yı yanıltarak cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur.
  1. Allah yolundan ayrılan, sapıklık ve azgınlık yapan insanlar şeytanın esiri olmaya ve şeytanın kendilerini çepeçevre sarmalarına vesile olurlar.
  2. Kur’an-ı Kerim’ de Allah’a hakkıyla inanan  ve O’na  ibadet eden kimseye şeytanın hiç etkisi olmayacağı bildirilmektedir.

Elmalılı H.Yazır Nas Suresi tefsirinden;

Bahru’l- Muhit’de Ebu Hayyan der ki: “el-Vesvâs, şeytanın ismi demişlerdir, bununla beraber vesvas şehvetlerin fısıldadığı vesveseye de denilir ki yasaklanmış olan nefsin arzularıdır.” “el-Hannâs, “İzi üzere geri dönen, zaman zaman gizlenendir.” Ve bu vasıf, şeytanda yerleşmiştir. Kul Allah Teâlâ’yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da imân ile ve meleğin ilham iyle, hayâ ile siner, çekinir. Şu halde bu iki mânâ “vesvas”ta mevcuttur, da “Şeytanlardan ve insanların nefislerinden” demek olur.”

Yani o vesvese veren vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri fizik ötesi sahada gizli takımdan, cinnîler soyundan, biri de normal düzeyde açık ilgi kurulan, bilinen insanlar soyundandır. Bu mânâ En’âm Sûresi’nde geçtiği üzere “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak içi n birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.”

Nitekim şu Farsça beyit de bu mânâda söylenmiştir:

“Evvel ü âhir-i Kur’ân niye sîn geldi?

Yani rehber iki âlemde bize Kur’ân bes.”

Bunu, bizde bilinen “Allah bes, bâki heves” (Allah yeterlidir, geri kalan hevesdir.)

c-Yahudi melezi Hicaz Araplarında “Cinlere Tapınmanın “ Başlangıcı;

Şekil 142- Umman’da Meclis El Cin/ Cinler Meclisi Mağarası

Bazıları şöyle der: “Bir adam ıssız bir vadide yatmak veya konup geçmek istediği ve başına bir tehlike gelmesinden korktuğu zaman yüksek sesle, “Ey bu vadinin azizi!* Ben senin itaatinde bulunan beyinsizlerden sana sığınıyorum.” der ve böylece o vadideki cinnin kendisini koruyacağına inanırdı.Cin Suresi 72:6. Burada cinlerin öyle yalan ve saçmalıklara cesaret edebilmelerinin nedeni ve insanlar üzerinde otorite kurabilmelerinin sebebi anlatılmış oluyor ki şudur: “İnsanlardan bazı kişiler cinlerden bazı kişilere sığınıyorlardı. Böyle sığınma dualarına tılsım ve efsûn adı verilir.”

Kuşkusuz bu inançtaki kişiler başı sıkıldıkça veya herhangi bir amaca ermek istedikçe, işi, önce cinne sığınmak olur.

Ebu Hayyan’ın zikrettiği gibi Mukatil şöyle demiştir: Araplar’da cinne sığınmak Yemen’de bir kavimden başladı, sonra Beni Hanife’ye geçti, sonra Araplar’da yaygın hale geldi.

*Aziz kelimesinin cinler için kullanıldığına dikkat edelim. Elmalılı hoca da bir (!) ile bunu yapmış.

Cin Suresi 19-19. “Allah’ın kulu (Abdullah) kalkıp ona yalvarınca” Burada lâfzı, Nâfi ve Asım’dan Ebubekir kırâetlerinde şeklinde; Hafs’ta ve diğer kırâetlerin hepsinde şeklinde okunur. Şeklinde okunması, başındaki vav ile cinnin sözlerine bağlanmasından deniliyor. Bu surette fiilindeki “onlar” mânâsına gelen zamir cinlerin yerini tutmaz. Lakin buradan bir tek âyet arada cinlerin sözlerine bağlanınca yukarıdaki hoşluk ve incelik görünmez. Onun için şeklinde okuyuşta baştaki vav atıf (bağlaç) olmayıp Allah tarafından yeni bir cümle başlangıcı olması daha uygundur, şeklinde okunması ise, “bana vahyedildi” diye başlayan cümlelere bağlanmasındandır. Bu şekillerde fiilindeki “onlar” mânâsına gelen zamir “cinlerin” veya “cinlerin ve insanların” yerini tutar.

“Abdullah,” Allah’ın kulu. Bu, vahiy kendisine indirilmiş olan Hz. Peygamberin kendisidir. Allah’a kulluğunu yerine getirmede kendine özgü niteliği ile beraber alçak gönüllülüğünü de göstermek için bu ünvan ile nitelenmiştir. Yani, bana şu da vahyedildi ki: “O Allah’ın kulu, Muhammed, kalkmış ona dua ederken” ibadet ederken o kulun üzerine keçeleneceklerdi, yani o dinleyen cinler aceleciliklerinden çoğalıp kalabalıklaşarak etrafına öyle toplandılar ki, az daha keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi. Zira hiç görmedikleri bir ibadet görüyor ve işitmedikleri bir dua dinliyorlardı.

(Elmalılı burada abartmış. Muhammed’in Sabi olduğu bilinen bir halidir. Sabilerin yedi gezegen için yedi vakit namazlarını Muhammed gece namazları ile kendisi sürdürmüştür ve beş vakit namazdan akşam namazına üç rekât ve yatsı namazına da üç rekat vitir namazı ekleyerek yedi vakit ibadeti beşe bağlamış görünmektedir. Kureyşliler de sabah gün ışığını öpmek, selamlamak ve akşam batışını selamlamak için günde iki vakit namaz zaten kılıyorlardı. Kureyşliler Muhammed’İn namaz kılmasına değil onlarca çok günah olan öğle ve ikindi namazları kılmasına deli oluyorlardı.

Yukarıdaki bilgilerden sonra biz önce Tevrat’tan türeme dinlerin sonuncusu olan İslam’ın “İblis’i ile başlayalım;

d-İblis

İblis, Kur’an’da şeytanın adıdır.Grek dilinde “diabolos”  şeytan demektir ve Arap dilindeki “Balasa- Umutsuzluğa düştü” kelimesinden türemiştir, ve “Tanrının merhametinden yoksun kaldı” anlamında yorumlanabileceği gibi “El Şairan, Şatan” yani “Tanrının/Allah’ın düşmanı” olarak da yorumlamak mümkündür. Kelimenin bu son anlamı Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında ortak olan bir yorumdur.

Allah bütün meleklere yarattığı insanın /Adem’in önünde secde etmeyi emrettiği zaman sadece İblis “kendisinin ateşten ve Adem’in  ise topraktan yaratıldığını öne sürerek” büyüklenmiş, secde etmeyi ret etmiştir. Bu yüzden de cennetten kovulmuştur. Arapça “vesvese eden-fısıldayandır ve bu yolla insanları tanrının yolundan saptırmayı halen sürdüren bir melektir. Haliyle de yerinin cehennem olduğuna inanılmaktadır. Her iki dinde de paylaşılan bir inanış da evrensel bir varlık olan “kötü” kavramının şahsi kişiliğiyle insanın casusu olan Şeytan’dır (Devil/ Demon).

Şeytan ve El Şairan her ikisi de şahsi olarak bireyi yoldan çıkmaya teşvik eden yapıdadırlar ve Şairan da Caan/Cinlerin başı olarak da düşünülmektedir. Bu durumda tanrıya karşı olan iki varlıktan şeytan insanı iyiye karşı getiren ve şairan da kötüye doğru teşvik edendir.

e-Seraphim (Serafim/Sarap/

Ateş-Yanan Serap cini resmi

Serap “Yanan” demektir.Tevrat Sayılar

(21:6-8)

,Çıkış-(8:15), İşaya Kitabında dört kez (6:26,14:29,30:6) da geçer. Çıkış bölümünde yılanlar- Seraphim/Serafim adıyla “yanan” zehrin yakması anlamında geçer.

İşaya 14:29’da “nahaş” yılanlar adıyla ve engerek yılanı anlamında kullanır.Kudüs’teki tapınakta İşaya onu tanrıya eşlik eden kanatlı serafim adıyla göksel varlık olarak tarif eder.”Tanrıyı tapınakta yükseltilmiş tahtında otururken ve üstünde altı kanatlı , iki yüzü de ayaklarına kadar örtülü, Serafim dururken gördüm” demektedir.

M.S. II.yy.da Book of Enoch (Enoş’un Kitabı”nda ” tanrının tahtının yanında duran göksel drakones (yılanlar) olarak Cherubim (Çerubim) ler ile ilişkilendirilmiş olarak anlatılır. Vahiyler bölümünde de Ejderha Şekilli Melekler” olarak geçmektedir.

Thrones-Tronlar-Tahtçılar

(Lat-Thronus-çoğ-Throni);

İncil (Yeni Ahit) Tarsus’lu Paul’un Kolosyalılar  bölümünde 1:16’da tanrının tahtı ile ilişkilendirilerek geçer.

Tanrının otoritesinin ve adaletinin sembolleri olan göksel meleklerdir.

İncil tanrısı İsa’nın hizmetçileridirler. Matthew Bunsın’a göre Yahudilikte “abalim, arelim, erelim adlarıyla bilinirler. İbrani sözü “Erelim” “tahtçılar” anlamında değil kahramanlar, savaşçılar” anlamındadır.

“İşaya 33:7’de Yahudi folkloründe tahtı çevreleyen ilmi ile değildir şeklinde tarif edilmiştir.

Bence bu tam Türkçe’dir ve “yüksekte olana ulaşmak” anlamında bir kelime olan “ermek” kök kelimesinden türetilmiştir. Sayıları birden fazla olduğundan bu melekler “erelim” yüksekte olana erişelim” anlamında adlandırılmışlardır. Yüksekte olan nedir? Elbette tanrının tahtı ve cennet yüksektedir.

e- Ofalimler

Bu meleklerin öteki adları olan “Ophalim- Ofalim” de “Tekerlekler 

” anlamına geldiğinden bunlar uçan gök araçlarını kullanan ve çok yükseklere eren meleklerdir. Tevrat Danyal 7:9’da “Thrones- Tahtçılar” olarak geçerler. Hıristiyan hiyerarşisinde yüksek özgürlüğe sahip göksel varlıklardır.

Bu yüzden onlar “Tanrının tahtını taşıyan melekler” denir.

Hezekyel bölümünde “Gözlerin içinde örtülü büyük tekerlekler olduğu söylenir” (Hez:1;18)Üçüncü sıradaki Tahtçı melekler (gökyüzü birinci katmanda) büyük kuvvet ve hareket sahibidirler. Çok büyük kuvvete sahip olup büyük enerji yaymaktadırlar

.

Francesco Maria Guazzo ile Michael Psellus’un “şeytanlar” üzerine birlikte yaptıkları bir çalışma “Compendium Maleficarum” adıyla 1608’de yayınlandı.

Bu kitapta şeytanlar özetle şöyle sınıflandırılmışlardır;

Gökte oturan şeytan Melek Mikail ile temsil edilmiş

Havada yaşayan üstün şeytanlar

Asla insanlarla bağ kurmazlar.

Havada yaşayan ast derecede bulunan şeytanlar-fırtınalardan sorumludurlar

Mağarlarda, ormanlarda ve tarlalarda oturan şeytanlar– Yeryüzünün- toprağın şeytanlarıdır.

Su hayvanlarını yok eden dişi şeytanlar sularda yaşayan şeytanlardır.

Toprağın yeraltındaki parçasında oturan şeytanlar, gizli hazineleri saklayan şeytanlardır.

Karanlık ve kötü şeytanlar gecelerin şeytanlarıdır. Bunlar gün ışığından uzak dururlar.

1801’de francis barret “the magus” (zerdüşt rahibi-astronom),peter binsfield de 1589’da “seven deadly sins” yedi ölümcül günah) adlı kitabında şeytanlari özelliklerine göre siniflandirmişlardir.

İkisini birleştirerek şöyle yazdim

Lucifer-gurur

Memun-hırslı-aç gözlü-baştan çıkarır ve kapana kıstırır.

Asmodeus-şehvetli-alçak ve intikamcı

Leviathan-kıskanç

Beelzebub-hevesli doymaz, obur, aç gözlü- purperesliğe yöneltir

Satan/şeytan/amon-kizgin,öfkeli,hiddetli, gazapli- sihirbaz ve büyücü

Belphegor(belfegur)-tembel, uyuşuk-

Pythius-yalanci ve yalnci ruhlar

Belial-kötü olan her şeyin yaraticisi

Merihem- salgin hastalik ve salgin hastaliğa sebep olan ruhlar

Abaddon-savaş çikaran ve tahribatçı

Astaroth-sorgucu ve suçlayıcı

16.yy.da her şeytanin bir ayi etkilediği inanci yaygin olduğundan, yildiz falciliğinda da aylara adlari verilmiştir.

Belial-Ocak

Leviathan

Şubat

Şeytan

Mart

Belfegur-Nisan

Lusifer-Mayis

Beris-Haziran

Beelzebub-Temmuz

Astaros-Ağustos

Tahmmuz-Eylül

Baal-Ekim

Asmoday-Kasım

Moloç-Aralık

Kaynak-bunson, matthew.

Angels a to z. New york:crown trade paperbacks, 1996.

louis ginzberg: legends of the jews 5:23, n. 64; 5:417, n. 117[1]

f-Tevrat ve Kur’an’da Cin/İblis/Şeytan;

Şekil 145-Yahudilerin Yahweh’i yani Allah’ı. Yılan kuyruğuyla bir Leviliyi boğmuş kanını içecek, kalbini ve beynini yiyecek

Peygamber Muhammed’İn halkı olan Hicaz Araplarına yüzünü göstermeyen Yahweh/ El Lah, Allah,
Yahudilere bin yıl koruyuculuk eder. Onlarda onu böyle “insan yiyen şeytan, vampir gibi resmetmişler

İslam’ın doğuşunda, Hicret yıllarında Medine’li (Yesrib) Yahudi ve Hıristiyanlar başlangıçta Muhammed ve Müslümanlara saygılı davranmışlarsa da hareketin gelişmesi üzerine onunla, “Muhammed, Tevrat ve İncil okumuş onları anlatıyor” diyerek alaya almışlardır. Bundan başka Bedir ve Uhud savaşlarında da Kureyşlilere istihbarat sağladıkları tespit edilince Muhammed onları cezalandırmış ve şöyle bir hadiste bulunmuştur. “Tevrat ve İncil okumasanız da olur” İşte bu hadisten sonra Müslümanlar Kur’an’ın emri olmasına rağmen bu kitapları okumamışlardır. Aslında Kur’an’ın geliş amacı önceki kitaplardaki bozulmuş ve değiştirilmiş bölümleri düzeltmek ve değişmemiş olanlarını doğrulamaktır (A.İmran-3:2). Bu durumu “Bakara 2:106” gayet kesin açıklamaktadır. Diğerleri de Tevrat ve İncil okunmadıkça Müslümanların “hiçbir şey olamayacaklarını” söylemektedir. Bakara 2:136. Ayet Tevrat ve İncil’de geçen peygamberlere ve onlara verilen emirlere Müslümanların iman ettiklerini ve peygamberler arasında ayırım yapmadıklarını anlatır. Bunlar da “Müslüman dört kitabı okumalıdır” anlamına gelir (Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an). ;

Bakara-2:106-Biz bir yenisini,ya da benzerini getirmedikçe  veya unutturmadıkça, bir ayeti yürürlükten kaldırmayız.Allah’ın her şeye gücü yeter.”

Bakara 2:136-Ve deyin ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına ne indirildiyse; Musa’ya, İsa’ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rableri tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik. O’nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. Ve biz, ancak O’nun için boyun eğen Müslümanlarız.

Maide Suresi 5:68/2 – “De ki; Ey kitap verilenler, siz Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça hiçbir şey değilsiniz.” Diyerek emrinin geçerliliğini bu gün de sürdürmektedir.

Ali İmran Suresi 3:2/2;

3:2/2 “Allah O Allah’tır ki kendisinden başka hiçbir Tanrı yoktur. Diridir. Allah her an yarattıklarını gözetip durandır. Ya Muhammed, O sana kitabı öncekileri onaylayıcı  olarak indirdi. Bundan önce insanlara kurtuluş yolunu öğretmek için Tevrat ve İncil’i indirmişti.”

Yukarıdaki ayetlerin ışığında Allah’ın “yaşayan ve diri tanrı” olduğunu (A.İ.3:2) ve işinin gücünün bizleri “gözetlemek” olduğunu öğrendik. Şimdi şu “şeytan/cin” denen varlıkların tanrı ve bizimle bağlarının neler olduklarını anlamaya çalışalım;

Önce bu şeytan ve cinlerin nasıl varlıklar olduğunu Kur’an bize açıklasın;

Kehf 18:50-51;

  1. “Hani, biz meleklere“Âdem’e secde edin” demiştik de İblisdışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim beri yanımdanonu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”

A’raf Suresi 7:11-12;

7:11-“And olsun ki sizi yarattık, şekil verdik sonra da Meleklere “Âdem’e secde edin diye emrettik.” İblisten başka hepsi secde ettiler.”

Cennetten Kovuluş;

7:13-“Ve Allah buyurdu; ”Cennetten meleklerin içinden in öyleyse. Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.”

Bu konu Tevrat Yaratılış 3. Bölümde de vardır;

Yar.3: 14 Bunun üzerine RAB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın” dedi, “Karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.”

Kehf 18:50. Ayete göre İblis, tanrının “beri yanındandır” yani onun soyundan veya soyuna yakındır. Bu tespit tanrı ve cinlerin soylara, nesillere sahip olduklarına değinmektedir. Şeytan/İblis’in cinlerden olduğunu anlatmaktadır. Cinler ve şeytanlar meleklerdir. Buna geleceğiz.

Tanrı onlarla kendi arasındaki ilişkiyi aşağıda açıklar;

18:51.” Ben onları ne göklerle yerin yaratılmasına, hatta ne kendilerinin yaratılmasına tanık tuttum. Ben, sapıp gitmişleri yardımcı edinecek değilim.”

Bu ayetle, cinleri/şeytanları da yarattığını ve onları “yaratırken, yaratılışlarını onlara göstermediğini” açıklamaktadır. Ayrıca “yardımcıya”  ihtiyaç duyduğunu ama “yoldan çıkmışlardan” yardımcı” edinmediğini de son ifadeden anlıyoruz.

Aşağıdaki ayet ile yalnız olmadığını ve “yardımcıları” olduğunu “biz” ifadesinde görüyoruz . Şeytan/cinlerin bize “tanrı gibi görünecek” üstün yaratılışta olduklarını, tanrının yaratılışına yakın sıfatlara sahip olduklarını” da  öğreniyoruz;

Enbiya 21;29

21;29. “İçlerinden her kim, “Ben O’nun berisinden/alt mertebesinden bir ilahım!” derse böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri iste böyle cezalandırırız biz.”

Onun berisinden, alt mertebesinden” ifadesi, şeytan ve cinlerin yaratılışlarının tanrıya yakın olduğunu ve “ben tanrıya yakın veya aynı hatta daha üstün yaratılıştayım ve tanrıyım” diyerek “tanrılık” iddiasında bulunabileceklerini ve de cezalandırılacaklarını anlatmaktadır.

Ancak “her varlığa geçebildikleri için belli şekilleri de yoktur, görelim. Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın Kuran/Şaffat Suresi tefsirinden;

Saffat Suresi 37/64-66- “O cehennemin kökünde, dibinde çıkar da dalları tabakalarına dağılırTomurcuğu, meyvesinin doğum noktaları, sanki şeytanların başları gibidir”. Buna üç mânâ verilmiştir:

1- Son derece çirkinlikten kinaye olmak üzere hayalî bir benzetme.

2- Şeytanlar, çirkin suratlı korkunç yılanlar demektir.

3- ” Ruûsü’ş-Şeyâtîn” (Şeytanların başları), çirkin manzaralı (görünüşlü), bilinen bir otun meyvesiymiş ki Yemen’de Esten denilirmiş.

Biz de dördüncü bir mânâ anlamak istiyoruz ki, zalimleri en çok aldatan, meftun eden nokta, onun çiçek açıp meyvesini verecek olan noktalarıdır. Gelir kaynakları gibi görünen o noktalar öyle iğfal edicidir ki, sanki şeytanların başları yahut reisleri gibi.”

Şeytan’ın “Yılan” oluşu Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmasının anlatıldığı Tevrat Yaratılış 3.Bölümde açıktır;

Yar.3: 1 RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandıYılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu.”

Yukarıdaki ayet tefsirlerde cinlerin “yılan/kertenkele” temelli vücut yapıları olduğunu gördük. Bu bize İbranilik, İsevilik ve İslam’ın temeli Pers dini olan Zerdüştlük’te tanrı /iyi cin Ahura Mazda ya da Hürmüz’ün görünüşünün “kapkara bir kertenkeleydi” ifadesiyle açıklanmasını hatırlatmaktadır.

Başka bir örnek Rahman Suresi 55:76. Ayetin tefsirinden; “Ve güzel abkarîler ve döşekler üzerine (dayanırlar)”. Abkarî, esasen abkare mensup demektir. Ebu’s-Suud ve diğer müfessirlerin beyanına göre abkar, Arapların itikadına göre Çin beldelerinden birinin ismidir ki, onlar acayip gördükleri her şeyi abkara nisbetle tavsif ederek abkarî derler.

Mu’cemu’l-Büldân’da şu izah vardır: “Abkar”, dolu yani buluttan inen donmuş sudur. Ayrıca abkaracinlerin sakin olduğu bir yer anlamı da verilmiştir. Mesela “sanki abkar cinni gibi” denilir.

Rahman “55:76” da cinleri çok iyi dokumacı olduklarını ve cennette onların dokudukları kumaşlar üzerinde uzanılacağını da öğrenmiş olduk. Yani bunlar yiyip, içen, konutta oturan, lüks yaşam süren varlıklardır.

Enbiya Suresi 21:81-82-Süleyman ve Şeytan

21:81. Ve Süleyman’a kasırgayı boyun eğdirdik. İçini bereketlerle doldurduğumuz toprağa doğru onun emriyle akıp giderdi. Her şeyi bilenleriz biz!

21:82. Kendisi için dalgıçlık eden, daha başka iş te yapan bazı şeytanları da onun emrine verdik. Biz onları koruyup gözetiyorduk.

Enbiya 21:81-82’de “dalgıçlık” ve başka işler de yapan şeytanlar ve cinlerin Sülayman’ın emrinde çalıştırıldıklarını görüyoruz. Bu melekler “sopaya gelebilen” özelliklere de sahipler. Devam edelim;

Tanrı öyle bir patrondur ki, yaratıklarının aralarında “işbirliği” yapmalarına asla izin vermez. Sorunu anında çözer. Şeytan Âdem ile Havva’nın yasak meyveyi yemelerini sağlayıp “akıllanmalarını” sağlayınca, tanrı “Âdem ile şeytanın soyunu birbirine düşman” eder;

Yar.3: 15 “ Seninle kadınıonun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.

Tanrının melekleri de bu cin/şeytan soyundandırlar. Onun lanetledikleri yukarıda geçtiği gibi sadece “yoldan çıkmış” olanlardır. Üstelik bu cin/şeytan/melekler  “tecavüz edilebilir” varlıklardır.Lut kavminin Allah’ın meleklerine “tecavüz” etmeye kalktıklarını bakın Kur’an ayeti nasıl açıklıyor;

Kamer Suresi 54:37;

54:37- “Ve Lut’un konukları olan meleklere tecavüz etmeye kalkıştılar. Biz de onların gözlerini silme kör ederek “Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımı tadın dedik”.

Grek kültündeki gibi bunlar belki de “Hermafrodit’tirler”. Böyle olunca yani hem erkek hem de dişilik organlarıyla “tam takım” olunca Lut kavmi eşcinsel olduğu için bunlara bayılmışlardır.

Kuran Necm Suresi meleklere yani, Hicaz- Mekke/Medine/Taif bölgesi Araplarının “Allah’ın Kızları” adıyla tapındıkları üç putun “melek” olduğunu ve onlara “erkek/dişi” denilemeyeceğini söylüyor. Bunu söyleyen Kur’an’dır, peygamberdir;

Necm Suresi 53:19,20,21,22,23.;

53:19. “Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza‘yı?

53:20. Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat‘ı?

53:21. Size erkek O’na dişi öyle mi?

53:22. Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim”.

Allah’ın kızları, El Lat, El Uzza ve Menat

53:23. Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığı (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.”

Özellikle Mekke’lilerin tapınmayı en çok tercih ettiği put olan Uzza’yı da, insanlar ona tapmayı bırakıp Allah’a tapsın diye peygamberin emriyle Halid Bin Velid, Nahle Ovasındaki Semüre ağacını kestikten sonra vampir dişlerini ortaya çıkararak üstüne gelirken öldürür. Elmalı’lı H.Y. Kuran Nur Suresi Tefsirinde bu olay genişçe anlatılmaktadır.

Şimdi, Tevrat ayetlerinde Allah/Yahweh’in ve meleklerinin yani cin ve şeytanlarının özelliklerine bakalım. Aslında “aklı olanlar için”  bu kadarı fazla bile ama, din tüccarlarının “inkâr ve yalanlamaları” sınırsız olacağından örnekleri daha çok uzatacağım;

Âdem yaratıldığında bu günkü bizlerin boyutunda olmadığı dini kaynaklarda tartışılmaz bir gerçektir. Okuyalım;

 

 Tevrat 5. Ve 6. Bölüm Yaratılış;

Yar.5: 5 “Adem toplam 930 yıl yaşadıktan sonra öldü.”

Yar.6: 1 “Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.”

Yar.6: 2 ”İlahi varlıklar(Nefilimler)insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.”
Yar.6: 4 “İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Açıklama “Nefiller”: İbranice sözcük “Düşmüş kişiler” anlamına gelir. Septuaginta bunu “Devler” diye çevirir. Aynı sözcük Say.13:32-33 ayetlerinde de geçer.

Bu ayette Nefil veya Anak adıyla anılan bu “düşmüş kişilerin”  kişilikleri “eski çağ kahramanları ünlü kişilerdi” ifadesiyle tanımlanması Hint Cin dininde “Cin” adının karşılığının “Fatih” olduğunu hatırlatmaktadır. Cin tanımlamasındaki bu ortak tespit her iki dinin akrabalığını göstermektedir.

148- Filistin bölgesinde Devlere ait ülkeler Refaim, Anakim! Tevrat Araştırmacılarının hazırladığı harita.

İlahi varlıklar olan Nefiller/ Anakları biraz tanıyalım. Bu konuda değişme/yenileme olmadığından (Bakara 2:106) Kur’an tekrar etmemiş;Âdem’in ömrü dokuz yüz otuz yıl. Hiç de az değil değil mi?

Âdem zamanında yeryüzündeki cinler ve şeytanlar devlerdi ve bütün mitolojik dinlerde tanrılar daima devlerdir ve insanlar yanlarında çekirge gibi kalır. Âdem soyu da bunlar gibi iri ve güçlü yaratılmıştı. Yoksa 10 metreden uzun bir devle 175 cm uzunluğunda bir kadın evlenebilir mi ki? İşte Tevrat bize bu devlerin bayağı kalabalık halklar olduklarını anlatıyor. Ancak bunlar da “melez olduklarından” göklere götürülmezler ve burada kalırlar.

Tevrat Yasa 2.Bölüm;

Yas.2: 10 -Daha önce orada Anaklılar kadar uzun boylu, güçlü ve kalabalık olan Emliler yaşıyordu.

Yas.2: 11 Emliler Anaklılar gibi Refalılar’dan sayılırdı. Ama Moavlılar onlara Emliler adını takmıştı.

Yas.2: 20 -Bu bölge Refalılar ülkesi diye bilinir. Refalılar önceden orada yaşıyordu. Ammonlular onlara Zamzumlular adını takmıştı.

Yas.2: 21 Zamzumlular Anaklılar kadar uzun boylu, güçlü ve kalabalıktılar. Ama RAB onları Ammonlular’ın önünde yok etti. Ammonlular Zamzumlular’ın topraklarını alıp yerlerine yerleştiler.

Çölde Sayım 13.Bölüm

Grek mitinde Olimpos dağındaki tanrılarla savaşan devler

Say.13: 31 Ne var ki, kendisiyle oraya giden adamlar, “Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü” dediler.

Say.13: 32 Araştırdıkları ülke hakkında İsrailliler arasında kötü haber yayarak, “Boydan boya araştırdığımız ülke, içinde yaşayanları yiyip bitiren bir ülkedir” dediler, “Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu.

Say.13: 33 Nefiller’i, Nefiller’in soyundan gelen Anaklılar’ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük.”

Meryem Suresi 19:74- Biz onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki onlar varlıkta ve gösterişte bunlardan daha üstündüler.”

Görüldüğü gibi yeryüzünde Âdem soyu ve tufan sonrası yaşayan Nuh soyu hep “Yecüc/Magog/ devlerden” ibaretti. Allah ve meleklerin “şeklinde” yaratıldıklarından görünüş farkı yoktu sadece “yetenek ve akıl farkı” vardı.

Tevrat bu konuda “UFO” kitabı gibidir. Ondan okuyacağınız örnekler aklınızdan hiç çıkmayacaktır.

Mısır Mendes’in teke tanrısı Benebdjedet. Janus tanrısı bundan türetmedir.

ALLAH HEZEKYEL’İN İÇİNE GİRİYOR

Tevrat Hezekyel Peygamber 3.Bölüm;

Hez.3: 24 “Ruh içime girdi, beni ayaklarımın üzerinde durdurdu. Benimle şöyle konuştu: “Git, evine kapan.”

Şimdi Allah ve meleklerin şeklini okumadan önce “Oğuz Kağan Destanını şimdiden hatırlayın. Oğuz Kağan’ın görünüşü, Öküz başlı, kurt göğüslü, dana bacaklı vb. idi. Acaba Yahudiler ondan mı aldılar;

Tevrat Hezekyel Peygamber 3.Bölüm;

Hez.1: 2 Kral Yehoyakin’in sürgünlüğünün beşinci yılında, ayın beşinci günü,

Hez.1: 3 Kildan* ülkesinde, Kevar Irmağı kıyısında RAB Buzi oğlu
Kâhin* Hezekiel’e seslendi. RAB’bin eli orada onun üzerindeydi.

Hez.1: 4 Kuzeyden esen kasırganın göz alıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu.

Hez.1: 5 En ortasında insana benzer dört canlı yaratık duruyordu;

Hez.1: 6 her birinin dört yüzü, dört kanadı vardı.

Hez.1: 7 Bacakları dimdikti, ayakları buzağı ayağına benziyor ve cilalı tunç gibi parlıyordu.

Hez.1: 8 Dört yanlarındakanatların altında insan elleri vardı. Dördünün de yüzleri, kanatları vardı.

Hez.1: 9 Kanatları birbirine değerek dosdoğru ilerliyor, ilerlerken sağa sola dönmüyordu.

Önde dördünün yüzü insan yüzüne,Hez.1: 10 Her yaratığın dört yüzü vardı:

sağda dördünün aslan yüzüne,

solda dördünün öküz yüzüne,
arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı.

Hez.1: 11 Yüzleri böyleydi. Kanatları yukarıya doğru açılmıştı. Her yaratığın iki kanadı yanda öbür yaratıkların kanadına değiyor, iki kanatla da bedenlerini örtüyordu.”

İnanmadınız değil mi? Bunca örnekten sonra, Kur’an, âli İmran Suresinde geçtiği gibi “öncekileri doğrulayan” kitaptı ve doğrulama işini de öyle Tevrat/İncil ayetlerine “bir- iki cümle” ile atıf yaparak yapar. Kur’an’da yazmaz böyle şeyler, diyebiliyor musunuz hala?

Öyleyse Kur’an konuşsun;

Dört Kanatlı, Ateşten Serafim Melekleri

Fatir Suresi-35:1-“Gökleri ve yeri yaratan, melekleri, ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamd olsun. O  yaratmada ne dilerse onu arttırır. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.”

Evet, bu kanatlar Tavrat ve İncil’de “6” altı’ya kadar çıkmaktadır. Şeytan’a Cebrail’e karşılık gelen ve “ateşten yaratılmış” olduğu geçen Serapim adlı “6” altı kanatlıdır ve “yanan ateş” içinde gezer ve ondan bir çok vardır. Bu melek Mısır kültünde de Tevrat öncesi bilinen bir melektir.

Şimdi de Allah ve “yazıcı melekleri” Yahudileri öldürüyorlar, onu okuyalım;

Yeruşalim Cezalandırılıyor

Tevrat Hezekyel Blm 9;

Hez.9: 1 Sonra yüksek sesle, “Kenti cezalandıracak olanlar, ellerinde
yok edici silahlarıyla buraya gelsin
” diye seslendiğini duydum.

Hez.9: 2 Kuzeye bakan yukarı kapı yolundan altı kişinin geldiğini
gördüm. Her birinin elinde ölümcül bir silah vardı.
 Aralarında
keten giysili, belinde yazı takımı olan bir adam vardı. İçeriye
girip tunç sunağın yanında durdular.

Hez.9: 3 İsrail Tanrısının görkemi bulunduğu yerden, Keruvlar’ın
üzerinden ayrılıp tapınağın eşiğine gitti. RAB keten giysili,
belinde yazı takımı olan adama
 seslendi:

Peki böyle yazıcı, cezalandırıcı melekler Kuran’da var mı?

İnfitar (Yarılmak) Suresi 82:10,11,12;

10-Oysa üzerinizde gözetleyici melekler var.

11-Değerli katip melekler.

12-Her ne yaparsanız bilirler.

” Okuduğunuz gibi varmış.

Rab/Allah/Yahweh aslında bir “Uçan Dairedir”.  Peygamber onun aracına da “melek ve tanrının görkemi/keybeti” der. Yukarıdaki Hez.1:4 ayeti hatırlayalım;

Hez.11: 23 “RAB’bin görkemi kentin ortasından yükselip kentin
doğusundaki dağa kondu.”

Bu Oğuz Kağan’a (Öküz Kağan’dır) benzeyen “Öküz tanrı sadece Hezekyel’e mi görünmüştür?

Yok bakın Danyal (Daniel) peygamber de görmüş ödü kopmuş;

Tevrat Danyal 10.Bölüm;

Dan 10: 4 Birinci ayın* yirmi dördüncü günü, Büyük Irmak’ın, yani
Dicle’nin kıyısındayken,

Dan 10: 5 gözlerimi kaldırıp bakınca keten giysi giyinmiş, beline Ufaz
altınından kemer kuşanmış bir adam
 gördüm.

Dan 10: 6 Bedeni sarı yakut gibiydi. Yüzü şimşek gibi parlıyordu.
Gözleri alevli meşalelere benziyordu. Kollarıyla bacakları cilalı
tunç gibi parlıyor,
 sesi büyük bir kalabalığın çıkardığı gürültüyü andırıyordu.”

Bir çeşit yarı organik transformer gibi bir şey, sesi de kalabalığı andırıyor yani hoparlör hışırtısı olduğuna göre hatta tam o işte. Daha örnek çok ama bu kadar yeter merak eden Tevrat, İncil  ve Kuran okusun hiç UFO yayınlarına gerek yok.

Yahudiler tanrılarının ayetteki gibi resmini yapmamışlar ama, Greklerin Promoteus’u (Kayanın arkasından ateşli çalan) bu tarife çok uygundur.

Şimdi Oğuz Kağan Destanından Türk tanrısı Oğuz Kağan’ın şeklini öğrenelim;

“Oğuz Kağan Destanının İslâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü.

Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü…

Şekil 152- Çin’de Beyaz Piramitlerde Kazım Mirşan’In tespit ettiği Oğuz Kağan heykelciği. Mısır tanrılarının başında görülen Çift Tavus Kuşu tüyü şeklindeki Buhar’ı andıran başlığı da vardır.

Tevrat’ın tanrısı Yahweh ve melekleri ile aynı soydan Türk tanrısı. Tevrat biraz daha açıklamalı tanımlamalar yapmış. Sonunda hepimiz aynı varlıklara veya aynı soydan göksel varlıklara tapıyoruz. Oğuz Kağan’ın da Rumlarla savaşı vardır ve çocuklarının Suriye bölgesine de hükmettikleri efsanede geçer. Hiçbir Türk büyüğü, Yahudi atası olduğu iddia edilen İbrahim gibi, tanrısı soyuna Fırat ile Akdeniz arasındaki küçücük Kenan topraklarını verecek diye yüz yaşında bulunduğu biricik oğlunu tanrısına kurban etmeye kalkmamıştır ve hiçbir Türk tanrısı da Türklerden böyle istekte bulunmadan bütün dünyayı ayaklarının altına sermiştir. Hiçbir Türk efsanesinde “insan kurbanı” işlenmez. Çünkü yoktur.

Türkler, Yahudiler tarih sahnesine çıkmadan önce de tarihte her zaman vardılar ve var olacaklardır. İki din arasındaki tek fark Türklerin efsaneleri kendilerine aittir Yahudi ve Ortadoğu bölgesi halklarının efsaneleri ise başka yerlerden derleme dinlerdir. Bunları göreceğiz.

Tahtçı melek/ Uçan daire havada,

ilkel insanı eğiten uzaylı Melek yerde.

Uzaylı kavramının kaynağının dinler olduğunu

gördük!

Buraya kadar İblis/Cin/ Şeytanların, etten- kemikten bedenlere sahip, yiyip içen, giyinen, uçan, yürüyen tekerlekli, göklere çıkan dağlara konan araçlara binen ve bizleri kendilerine “köle yaratan” ve emeğimize ihtiyaç duyan göksel kavimler olduklarını, başlangıçta Âdem ve soyunu da kendi beden yapılarına uygun boyda ama yetenekleri kısıtlı biçimde yarattıklarını gördük. Âdem soyundan başka Cin ve Şeytanlardan da kendilerine köleler yarattıklarını öğrendik.

Şekil 153- Sümer’in Gök Tanrısı Enlil (Dana Bacaklı) Yaşam Ağacının yanında. Yanındaki karısı Ninlil olabilir.

Sümer bölümünde Ea’nın cehenneme girip de çıkamayan İnanna’yı kurtarmaları için cinsiyetsiz cüce ve dev cin/şeytanlar yarattığını, onun yaratmasından önce de yeraltında/cehennemde görevli cinler ve şeytanlar olduğunu da okuduk. Kur’an’da karşılıklarını da öğrendik.

Bunlar tapınılıp şefât umulacak varlıklar değil aksine güvenliğimiz için tedbir alınması gereken varlıklardır.

Kesinlikle de bu gün yeryüzünde yaşayan hiçbir insan ırkı ile de ilişkileri yoktur. Buraya kadar okuduklarımızdan başka sonuç çıkaramıyoruz.

g-İnsanın Yaratılışı ve Lanetlenişi;

Çünkü, Müslümanların kitabı Kur’an ve ondan önceki İncil de Tevrat’a dayalı kitaplardır. Tevrat “Yaratılış” Bölümünde “İKİ İNSAN YARATILIŞI” vardır. Birisi buraya kadar işlediğimiz Devler ve Cüceler olan göksel kavimlerdir. “İNSAN” olan bunlardır, ve yaratıcı tanrı onları “kendi görüntüsünde” yaratmıştır. Okuyalım;

Tevrat Yaratılış- 1. Bölüm-1:26,27,28.ayetler;

Yar.1: 26 Tanrı, “İnsanı kendi suretimizdekendimize benzer yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”

Yar.1: 27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.

Yar.1: 28 Onları kutsayarak, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun”.

Şimdi Âdem’in yaratılışını okuyalım. Tevrat Yaratılış 5.Bölüm;

Adem’den Nuh’a
Yar.5: 1
 Adem soyunun öyküsü: Tanrı insanı yarattığında onu kendine benzer kıldı.

Yar.5: 2 Onları erkek ve dişi olarak yarattı ve kutsadı. Yaratıldıkları gün onlara “İnsan” adını verdi”.

Kutsal kitap, Adem ve soyuna da kendilerine benzer olduklarından “insan” adı verildiğini yazıyor .

Şimdi de Tevrat-Sümer Tabletleri ve Kuran bağlantıları üzerine yoğunlaşalım;

Tevrat-Tekvin-Yaratılış

Kayin ile Habil

BÖLÜM 4

Yar.4: 1 “Adem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin’i doğurdu. “RAB’bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim” dedi.”

Yar.4: 2 “Daha sonra Kayin’in kardeşi Habil’i doğurdu. Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi.”

Uzun bir zaman sonra insanlar çoğalırlar ve tanrı rahatsız olur, tümünü yok etmeye karar verir. Önce bunun Sümer sonra Tevrat ve Kur’an kaynaklarına inelim;

Sümer;

Kararı veren de savaşçı tanrı sembolü “Hilâl” olan  Gök Tanrısı olan Enlil’dir. Adem soyunun gökyüzünde pay istemeleri sonucu,dışlanıp terslenirler ve ölümlü hale getirilmeleri,üzerine de yaşamlarını zevkli geçirmek için cinsel ilişkilerle kendilerini avuturlar.

Cinsel sapıklığın her türlü sınırını aşmış olsalar gerek ki,Enlil’den atalarımız için “İmha Kararı” çıkar.

Sonunda Ölüm fermanı yazılır;

”Diyar genişledi, halk çoğaldı

Diyarda vahşi boğalar gibi yayıldılar

Tanrı onların çiftleşmelerinden rahatsız oldu

Tanrı Enlil onların seslerini duydu.

Ve büyük Tanrılara dedi ki;

İnsanoğlunun sesleri artık bunaltıcı hale geldi.

Çiftleşmeleri beni uykumdan etti.”

İnsanlık için ceza isteyen Enlil’in bu isteğinin ardından, insanları ve davarlarını etkileyen hastalıklar görülmeye başlar. Veba, diğer salgınlar, baş ağrıları ve baş dönmeleri, titremeler, yüksek ateş baş gösterir.

Mezopotamya metinleri kıtlık döneminin uzunluğunu anlatırken “Şa at tam”’ dan söz ederler.

Yazar, Zacharıa Sitchin bunun “1” Anu Yılına yani 3600 dünya yılına eşit olduğunu tespit ettiğini yazar.

“Yukarıdan sıcaklık …… değildi,

Aşağıda sular kaynaklarından yükselmediler,

Toprağın rahmi doğurmadı,

Bitkiler filiz vermedi,

Kara tarlalar beyaza döndü,

Geniş düzlük tuza boğuldu.”

“Bir şa-at-tam boyunca toprağın otlarını yediler

İkinci şa-at-tam boyunca intikamdan dolayı ızdırap çektiler

Üçüncü şa-at-tam geldi,

Görüntüleri açlıktan değişmişti,

Yüzleri kabuk bağlamıştı.,

Ölümün sınırında yaşıyorlardı.

Dördüncü şa-at-tam geldiğinde ,

Yüzleri yeşil görünmeye başladı,

Sokaklarda kamburu çıkık yürüdüler.

Geniş omuzları darlaştı.

*Tam olarak 14.400 yıl

Beşinci şa-at-tam geldiğinde insanlar bozunmaya başladılar.

Anneler kendi aç kızlarına karşı kapılarını sürgülediler.

Kız evlatlar, yiyecek sakladı mı görelim diye annelerin gözetlemeye başladılar.

Altıncı geçişte yamyamlık başladı.

Altıncı şa-at-tam geldiğinde kız evlatlarını yiyecek diye hazırladılar,

Çocukları besin diye hazırladılar.

Bir ev diğerini yedi bitirdi.

Metinler Atra Hasis’in adaklar hazırlayarak sürekli Tanrı Enki’yi ziyaret ettiğini yazar.

Enki, diğer İlahların kararları ile elinin kolunun bağlandığını bir şey yapamayacağını söyler.

Sonunda Enki Atra Hasis’i görmemek için bir yelkenli ile bataklıklara yelken açar.

Yedinci geçiş dönemi geldiğinde yani 25.200 yıl sonra İnsanların vücutları ölülerinin gölgesi gibi göründüğü ve gücü yetenin diğerini yediği bir zamanda, yani insanları kurtarmak için bu yaptıkları ve sonra yapacakları ile “daha sonra kendi ırkı, babası ve kardeşleri tarafından “ŞEYTAN” ilan edilecek olan “BABA ENKİ”den insanlara bir mesaj gelir;

Enki sağda, sulardan hayvan türlerini yaratıyor

solda kanatlı ejder köpeği.

Dikkat edin hepsi ÖKÜZ BAŞLI-Boynuzlu.

“Diyarda büyük gürültüler çıkarın”

“Tanrılarınıza saygı göstermeyin”

“Tanrıçalarınıza dua etmeyin,”

Tam bir saygısızlık olmalıydı.

Gizlice evinde büyük tanrılarla toplantılar yapar

Gizlice alt dünyada çalışan su savaşçılarını yeryüzüne çıkarır, ilkel işçilerden bir kısmını bir takım düzenlere sokar.

Enlil durumu öğrenince çavuşunu ağabeyini yani Enki’yi çağırmaya gönderir. Onu planları bozmakla suçlar: Şeytanlık suçlamaları bunun ardından gelecektir.

Sürgüyü, denizin parmaklığını

Roketlerinle sen korumalıydın(Enki’ye)

Ama sen insanlar için önlemlerini gevşettin.”

Şeytanın Suçlanmasının en açık halini okuduk.

Enki bunun kendi isteği ile olmadığını söyleyerek inkâr eder.

“Sürgü, denizin parmaklıklarını roketlerimle korudum,

Ama,….benden kaçtığında

Bir balık sürüsü gözden kayboldu,

Sürgüyü kırdılar, Denizin muhafızlarını da öldürmüşler.”

Der. Ama buna da kimse inanmaz.

Sonra yaklaşan tufana terk edilirler. Gene Enki, insanı yuvarlanan bir gemi inşa ettirip, Attra Hasis  ya da Utnapiştum ve her şeyin tohumundan yükleyerek insanı kurtarır.

Enki’nin Emirlerine göre, gemiye binmek ve mühürlemek için dışarıda kalıp işareti beklemesi gereken Atra Hasis herkesi gemiye bindirmesine rağmen yerinde duramıyordu.

İnsanla İlgili” bir ayrıntı sağlayan eski metin bizlere “Atra Hasis’in sürekli girip çıktığını, safra çıkardığını ve çok üzgün olduğunu anlatır.

Utnapiştum tüm akrabalarını ve ailesini gemiye bindirdi. Yanları sıra canlı yaratıklardan bulabildiklerimin hepsini ve tarlalardaki evcil ve vahşi hayvanlardan bulduklarını da yükledi.

Uzay gemilerinin motorlarının çalışması, geminin kapatılması için beklenen işaretti. Geminin tüm kapakları kapatılır ve içeri binenlerle birlikte Utnapiştum gemiyi Enki’ni görevlendirdiği Gemici Puzur Amuri”ye devreder.

(*Hud Suresi: 41-Nuh,”Gemiye binin, onun yürümesi ve durması Allah izniyledir. Allah acır ve bağışlar” dedi.—

-Kamer-Suresi:14-Hakkında nankörlük edilmiş olan Nuh’a mükâfat olarak gemi gözetimimiz altında akıp gidiyordu.)

Tufan günü tanrıların dünyadan kaçtıkları gündü.

“Şafak vakti bir titreme emreden Şamaş, bir patlamalar sağanağını indirdiğinde gemiye bin, girişi de kapa” Şamaş Şippar’daki uzay üssünün komutanıydı. Şuruppak, Şippar’ın 18 Beru güneyinde idi.(180 km)

Roketler göklere yükselmeye başladıklarında Utnapiştum da gereğini aynen yapar.

Gılgamış metinlerine göre;

Uzay araçlarına sıkışan tanrılar önce dünyada bıraktıkları insanları görmeye çalışırlar. İnsancıkların tufana terk edilmeleri, bütün tanrı ve tanrıça soyunu mutlu etmez. Ama emir demiri onlarda da kesmektedir.”

Ana Tanrıça Ninhursag bizzat sarsılmıştı:

“Tanrıça gördü ve ağladı;

Dudakları ateş gibi yanıyordu;

Yaratıklarım sinekler gibi oldu;

Yusufçuklar gibi nehirleri doldurdular;

Yuvarlanan deniz babalıklarını aldı.”

h-Ardından Tufan olayı;

Din bilginlerinin ve diğer araştırmacı bilim adamlarının son 200 yıldır yapılagelen arkeolojik kazılardan elde edilen bilgiler ışığında günümüzden yaklaşık 13.000.yıl önce Dünyamızın yakınından geçen büyük bir gezegenin neden olduğu büyük su baskını olayına Tufan denir.

Gerek Sümer-Akad tabletlerinden gerekse din kitaplarında bahsedilen öğretilerden hiçbir canlının yaşayamayacağı kadar yüksekliğe ulaşan su yeryüzünü tümüyle silip süpürmüş, tek bir canlıyı dahi sağ bırakmamıştır.

Şekil 154- Enki’nin Tufandan kurtarmasını anlatan tablet resmi.

Sümer-Akad tabletlerinde ölümsüzlüğü arayan ve insanları ölümsüzlüğe kavuşturmak için savaşan yarı tanrı Gılgamış gökyüzünde suların başlangıcında görevlendirilen ve Tanrılar arasına kabul edilen Ziusudra’ya (Utnapiştum’a ulaşır-Sümer’in Nuh’u) ve Ziusudra Tufan sonrası insanlığın hayatta kalış sırrını Gılgamış’a açıklar.

Ona açıklanan sır şudur:

Tufanın gerçekleşeceğini önceden bilen Tanrılar, insanlardan gizli olarak aralarında toplanırlar ve insanlığın yok edilmesine karar verirler.Bu karar aralarında oy birliğiyle alınır. Her şey gizli yapılır. Tufana yedi gün vardır.

Enlil tanrıları toplar;

“Gelin hepimiz öldürücü tufanla ilgili bir yemin edelim

İlk önce Anu yemin etti.

Enlil de yemin etti. Oğulları da onunla yemin ettiler.

Enki başlangıçta ret eder ama sonunda o da yemin eder.

Artık İnsanların mahvı kesindi.”

Ancak, insanı kendi kanından ve kırmızı topraktan yaratan Tanrı Enki bu yasayı delmek için uygun bir yol bulur.

Şuruppak bölgesinin hükümdarı olan Ziusudra’yı çağırır. Hasırdan bir perdenin arkasından ona yaklaşan felaketi anlatır ve olayın gelişimi hakkında bilgilendirir.

Şu şekilde öğüt verir:

“Şuruppaklı adam,Ubar Tutu’nun oğlu.Evini yık, bir gemi yap.

Malı mülkü bırak,canını kurtar.

Mallarını düşünme hayatını kurtar.

Gemiye tüm canlı şeylerin tohumunu yükle,

Yapacağın geminin ölçüleri şöyle olacaktır…

Ziusudra, yapacağı garip şekilli gemiyi, saltanatını, mallarını terk edişini nasıl açıklayacağını sorar.

-Onlara diyeceksin ki: “Gök Tanrısı Enilil’in bana düşmanca olduğunu öğrendim,demek ki şehrinizde kalamam ayağımı Enlil’in toprağına basamam.

-Öyleyse Absu’ya (Aşağı dünyaya-Afrika-Habeşistan cıvarı) gideceğim,Efendim Ea (Enki) ile birlikte oturmaya.

– Efendim Ea ayrıca diyarı zengin hasadıyla bereketli kılacağını söyledi ,deyince herkes yardımına koşar.Geminin kalafatlanması için ziftlerin eritilmesine çocuklar bile yardım eder.Ziusudra da her gün kurbanlar keserek,şarap ikram ederek, ziyafetler vererek çalışanları teşvik eder.Yedinci günüde gemi hazır olur.Güç bela kalaslar da iterek gemiyi Fırat Nehrine indirirler.Utnapiştim gemiye,tüm ailesini ve akrabalarını bindirir.Tarlalardaki hayvanlardan da alabildikleri kadar numune alırlar.Ayrıca geminin yapımında çalışan tüm zanaatkarları da gemiye bindirir.

Artık Tanrısı Ea’nın bahsettiği işareti bekliyordu. O işaret de:

Şafak vakti Tanrı Şamaşın emredeceği patlamaları duyduğunda gemiye bin ve girişi de kapa! İdi.

Ve şafağın ilk ışıkları parlarken patlamalar başlar, yani tanrılar dünyayı araçları ile terk etmeye başladıklarında o da gemisini gemici Puzur Amurri’ye devreder. Aynı anda korkunç gök gürültüleri ile başlayan fırtına ile birlikte ufuktan beliren kara bulutlar yükselerek gökyüzünü kaplar. Her yer kararır, fırtına iskeleleri, evleri ve büyük yapıları uçurmaya başlar.

Diyar çömlek gibi kırılır, parçalanır. Dağlar sular altında kalır, insanlar suların içinde çığlıklar atarak boğulurlar ve sele kapılmış saman tanesi gibi dönerler.

Fırtına altı gün ve altı gece sürer. Sonra deniz durulur, sel durur, rüzgâr susar. Her taraf kille kaplanmış, içlerinde hayvan ve insan cesetleri görülmektedir. Enlil ve Tanrılar meclisinin isteği olmuştu. Enki’nin de isteği olmuştu.

Etrafın sakin olduğunu keşfeden Ziusudra gemiden bir lomboz açarak dışarı çıkar ve geminin üstüne çıkarak oturur. Yaşananlardan çok etkilenmiş ve korkmuştur. Gözyaşları yüzünden aşağı akmaya başlar. Etrafına bakar ve hiç bir kara parçası göremez. Uzun bir zaman sonra bir dağlık bölge ortaya çıkar ve gemi Kurtuluş dağına oturur.

Dağ gemiyi sımsıkı tutar ve hareketine izin vermez.

Bir dinlenme yeri bakması için bir kuş gönderir ama kuş geri gelir. Bir serçe gönderir ve o da geri gelir. Sonra bir Kuzgun (Leş Kargası) gönderir o geri gelmez. Bir yer bulmuştur. Ziusudra bunun üzerine tüm kuşları salar ve kendisi de dışarı çıkar Bir sunak kurar ve sunakta bir kurban keser.

Kokuyu alan Tanrılar sinekler gibi Ziusudranın çevresine üşüşürler. Kurban’dan yiyerek karınlarını doyururlar.

Sıra hesap sormaya gelir. İnsanlar nasıl kurtulmuşlardı? Kim aralarındaki anlaşmaya ihanet etmişti. Enlil’in oğlu Ninurta Ea’yı göstererek “” Ea’dan başka kim plan yapabilir?Her meseleyi bilen sadece Ea’dır.

Ea’ da ” Tanrıların sırrını açığa vuran ben değildim. Sadece tek bir insanın son derece akıllı olan bir insanın kendi bilgeliği ile tanrılarının sırrını anlamasına izin verdim.”

Gerçekten bu insan bu kadar akıllı ise onun yeteneklerini görmezlikten gelmeyelim ve onun hakkında bir karar alalım” der.

Ea’nın konuşmasından etkilenen Enlil, Ziusudra’nın gemisine biner Ziusudra’nın ve karısının arasına girerek ikisine de diz çöktürerek alınlarına dokunarak onları kutsar ve:

– ” Ziusudra, ve karısı şimdiye kadar insan idi, Bundan sonra biz tanrılar gibi olacaklar .Ziusudra, çok uzakta suların ağzında oturacaktır.” der.

Götürüldüğü yerde Tanrıların En büyüğü olan Anu oğlu Gök Tanrısı Enlil ona hayat vererek bir Tanrı gibi ebedi hayata yükseltir.

Tabletlerin sonunda insanoğlunun üremesiyle ilgili düzenlemeler vardır. “İnsanlar arasında üçüncü bir sınıf olsun. Doğuran kadınlar ve doğuramayan kadınlar olsun. Erkek genç bakireye, genç bakire genç erkeğe ilgi duysun. Yatak serildiğinde eşi ve kocası birlikte yatsınlar”

İnsanlığın yok olmasını isteyen gök tanrısı Enlil artık kalan insanların yaşamasına izin vermiştir.

Şimdi Tevrat’a bakalım;

Tevrat-Tekvin-BÖLÜM 6

Şekil 155- Sümer tablet resimlerinde ilk insan türleri gösterilmiş.

Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.
D Not 6:2,4 “İlahi varlıklar”: İbranice “Tanrı oğulları”. Bunların melek ya da Şit soyundan gelen insanlar olduğu sanılıyor.

Yar.6: 3 RAB, “Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür” dedi, “İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak.”

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi. 
D Not 6:4 “Nefiller”: İbranice sözcük “Düşmüş kişiler” anlamına gelir. Septuaginta bunu “Devler” diye çevirir. Aynı sözcük Say.13:32-33 ayetlerinde de geçer.

Yar.6: 5 RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte.

Yar.6: 6 İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı.

Yar.6: 7 Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım” dedi, “Çünkü onları yarattığıma pişman oldum.”

Yar.6: 8 Ama Nuh RAB’bin gözünde lütuf buldu.

Yar.6: 17 Yeryüzüne tufan göndereceğim. Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok edeceğim. Yeryüzündeki her canlı ölecek.“

Ancak Kur’an Tevrat’ın “Tufan” hikâyesini doğru bulmaz ve değişiklikleri düzelterek bildirir ki Sümer kaynaklarına daha uygundur;

Kur’an-ı Kerim göre Tufan:

Kur’an-ı Kerim’de Nuh ve Hud Surelerinde Nuh Tufanı olayı biraz farklı anlatılır. Ben ayetlerin bir kısmını aldım. Merak eden Türkçe Kur’an’ı Kerim alarak tamamını okuyabilir.:

Nuh Suresi 71:1,2,3,4,23,..27;

“ “ 1- Can yakıcı bir azap gelmeden önce onları uyar diye Nuh’u kavmine gönderdik.

” ” 2-Nuh,”Ey milletim, şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” dedi.

156- Tufan sonrası dağa oturan gemi- temsili resim

” ” 3- “Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun, bana itaat edin”

” ” 4- “Bu takdirde Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlar ve sizi bir vakte kadar erteler. Şüphesiz ki Allah’ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz, keşke bilseniz.”

” ” 23- “İnsanlara sakın ilahlarınızı bırakmayın, hele Vedd, Suva, Yegüs, Yeük ve Nesr‘den asla vazgeçmeyin dediler.”

” ” 24-Böylece birçoğunu sapıttılar. Ya Rabbim sen bu zalimlerin sadece şaşkınlığını arttır.

” ” 25- Onlar günahları yüzünden suda boğuldular. Ateşe sokuldular. Kendilerine, Allah’a karşı yardımcı da bulamadılar.

” ” 26-Nuh şöyle dua etti. “Ya Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma”

” ” 27-“Çünkü onları bırakırsan kullarını sapıtırlar, yalnız ahlaksız ve nankör insanlar doğururlar ve yetiştirirler. Ya Rabbim, beni, anamı ve babamı iman etmiş olarak evime girenleri inanan erkek ve kadınları bağışla. Yalnız zalimleri yok et.”

Hud Suresi 11:25…48;

“  “25-Biz Nuh’u kavmine gönderdik. Nuh dedi ki: Şüphesiz, ben size apaçık bir uyarıcıyım.”

” ” 26-“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Gerçekten ben başınıza acıklı bir günün azabının gelmesinden çekiniyorum.”

” ” 27- Kâfirlerin elebaşları ” Biz seni kendimiz gibi bir insan görüyoruz. Aramızdan, ayak takımından başka sana uyan yok. Bize üstünlüğünü de görmüyoruz. Aksine sizi yalancı sanıyoruz.” dediler.

” ” 32-Dediler ki “Ey Nuh, bizimle çok uğraştın ve tartışmalarda çok ileri gittin. Gerçekçi isen tehdit edip durduğun azaba uğrat bizi.”

” ” 36- Nuh’a şu vahiy indi :” Kavminden sana iman edenlerden başkası inanmayacaktır. Onlar için tasalanma”

” ” 37- Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda gemiyi yap. Zalimler için başvurma. Onlar suda boğulacaktır.

” ” 38- Nuh gemiyi yaparken inkârcılar alaya kalkıştılar. Nuh dedi ki ,”Bizimle alay ediyorsunuz, Sonra biz de sizinle alay edeceğiz.”

” ” 39-“Artık rezil edici ve sürekli azabın kime ineceğini göreceksiniz.”

” ” 40-Buyruğumuzla sular kaynamaya başlayınca, “Her cinsten birer dişi ve erkek çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve de inananları gemiye bindir.” dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı.

” ” 41-Nuh,”Gemiye binin, onun yürümesi ve durması Allah izniyledir. Allah acır ve bağışlar” dedi.

157-Tufan öncesi hayvanlar ve insanlar gemi inşasında çalışırlarken

” ” 42-Gemi dağ gibi dalgalar içinde onları götürürken, Nuh oğluna, “Ey oğulcuğum, bizimle birlikte gel, kâfirlerle bir olma” diye seslendi.

” ” 43-Oğlu, “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım” deyince Nuh, “Bugün, Allah’ın gazabından bağışlananlar dışında kurtulacak yoktur” dedi. O sırada aralarına dalgalar girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.

” ” 44- Yere “suyunu tut”, göğe de Suyunu tut” denildi. Su çekildi. İş de bitti. Gemi Cudi dağına oturdu. Zalimlere de “Rahmetten uzak olun denildi.

” ” 45-Nuh Rabbine dua etti. “Rabbim, oğlum, ailemdendi. Şüphesiz senin takdirin haktır ve sen de hükmedenlerin hâkimisin”

” ” 46 -Allah buyurdu: “Ey Nuh, o senin ailenden sayılmaz. Çünkü yaptığı iyi bir iş değildi. Artık bilmediğin şeyi benden isteme. Bilgisizlerden olmayasın diye sana öğüt veriliyor .”

” ” 47-Nuh,”Ya Rabbim, bilmediğimi istemekten sana sığınırım, Acı ve bağışla” dedi.

” ” 48-Ey Nuh, selamet ve bereketle gemiden in, aralarında inkârcılar da bulunan bir çok millet de nimetimizden yararlanacak. Sonra, onlara yakıcı bir azap vereceğiz.” denildi.

Nuh gemiyi inşa ederken

Kamer Suresi54:11,12,13,,14,15;

54: 11-Biz de boşalan sularla gök kapılarını açtık

54:12-Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su belirtilen ölçüye göre birleşti.

54:13-Nuh’u tahtadan yapılmış mıhlarla da çakılmış bir gemiye yükledik.

54:14-Hakkında nankörlük edilmiş olan Nuh’a mükâfat olarak gemi gözetimimiz altında akıp gidiyordu.

54:15-And olsun ki biz o gemiyi ibret olarak bıraktık. Öğüt alan yok mudur?”

Tufan sonrası insanlığın Nuh veya Ziusudra’nın neslinden üremiş olduğu inancı ilkel ve çağdaş dinlerce de kabul edilen bir gerçektir. Suriye Araplarının İslâm öncesi taptıkları tanrılar arasında “Nuha” adında insanken “tanrı” düzeyine yükselmiş bir tanrı kayıtlarda vardır.

Üstelik Kur’an-Kerimde:

158- Gemi inşası tamamlanırken. Temsili

“Hud Suresi 11:37,41;

11:37- Gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda gemiyi yap.”,

11:41-Nuh,”Gemiye binin, onun yürümesi ve durması Allah izniyledir.”;

Kamer Suresi 54:13,15;

54:13- Nuh’u tahtadan yapılmış mıhlarla da çakılmış bir gemiye yükledik.

54:15-And olsun ki biz o gemiyi ibret olarak bıraktık. Öğüt alan yok mudur?”

Sümer Tabletindeki anlatım:

“Şuruppaklı adam, Ubar Tutu’nun oğlu. Evini yık, bir gemi yap.(Muhtemelen büyük, tahtadan bir ev)

Malı mülkü bırak, canını kurtar.

Mallarını düşünme hayatını kurtar.

Gemiye tüm canlı şeylerin tohumunu yükle,

Yapacağın geminin ölçüleri şöyle olacaktır…

Anlatımları, Sümer’li Ziusudra’nın Tanrısı Enki’den yapacağı geminin ölçülerini alması, gemisine bir kaptan vermesi, gemiye binenlerin, Ziusudra’ya yardım eden halkından insanlar, zanaatkârlar, eşi ve tarlalardan bulabildikleri hayvanlar olması ile Nuh’un da gemisine her hayvandan Allah’ın bildirmesi ile her tür hayvanın çift çift binmesi ve Nuh’a inananların binmesi de denk düşmektedir. Olayı ile de tam olarak uymaktadır. Her iki anlatımda da Nuh veya Ziusudra’nın yanlarına çocuklarını aldığına dair bir kayıt yoktur. Nuh’un gemiyi yaparken yanına katılan inananların inşaata yardım ettiği de düşünülebilir.

Hud-Suresi-40 “Buyruğumuzla sular kaynamaya başlayınca, “Her cinsten birer dişi ve erkek çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve de inananları gemiye bindir.” dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı”

Hikâyedeki ifade de :”Utnapiştim gemiye, tüm ailesini ve akrabalarını bindirir. Tarlalardaki hayvanlardan da alabildikleri kadar numune alırlar. Ayrıca geminin yapımında çalışan tüm zanaatkârları da gemiye bindirir.” görüldüğü gibi benzerlik içindedir. Ayrıca tüm canlıların tohumlarını alır.

Yerden suların kaynaması ise tamamen kıtaların yüzmesi teorisini doğruladığını göstermektedir. Ayın hareketleri ile bir Med-Cezir denilen gel-git olayı olmaktadır. Dünyanın yakının dört büyük uyduya sahip, dünyadan da büyük bir gezegenin geçmesi ise anlatımlara göre suyu tüm yeryüzünü kaplayacak kadar kabartmış, hava olaylarını tetiklemiş, fırtınalar, kasırgalar doğurmuş ayrıca da dünyanın merkezinde erimiş bulunan lavların da yaklaşan gezegenin çekimine kapılarak yanardağların ağzından fışkırmasına sebep olduğunu yine Kur’an-ı Kerimden öğreniyoruz.

Nuh Suresi Ayet 71:25– “Onlar günahları yüzünden suda boğuldular. Ateşe sokuldular. Kendilerine, Allah’a karşı yardımcı da bulamadılar.”

Tablet anlatımında ise – “Diyar çömlek gibi kırılır, parçalanır.” der. Yani arazide bir parçalanma olur. Bu da ya bir arazi çökmesini veya kim bilir batık kıta olan Arap Yarımadasının, deniz dibinden lavla

rın fışkırmasıyla bağları kopan kara parçası, birdenbire kabaran suların hareketi sonucu denizin dibinden kaldırılarak, muhtemelen ABSU denilen aşağı dünya Madagaskar adası civarından sürüklenerek Asya Kıtasına çarpmasına sebep olmuş olabilir.

Çünkü bu bölgenin ilginç bir yapısı olduğunu Evliya Çelebi “Kızıldeniz kıyılarında tuz kayalıklarının olduğunu, denizci kavimlerin buralara bu nedenle saldırı yapamadıklarını anlatır. Göze net olarak görülemeyen tuz kayalıkları tahta veya demir olsun gemilerin parçalanmasına sebep olduğu için Portekizli ve Hollandalı denizcilerin buralara asker çıkaramadıklarından bahseder. Bu kıtanın Allah tarafından korunmalı yaratıldığını söyler.

Resimde Earth (Dünya), Moon (Ay) , Tiamat( Dünya), Twelfth planet (12.gezegen Marduk gezegeni’nin dünyamızı parçalaması anlatılır).Bu daha eski olaydır. Sümer tabletlerindeki bilgilere göre Tufan bu gezegenin dünyaya yakın geçmesiyle olmuştur denilmektedir.

Belki o zamana kadar Ağrı Dağı da yoktu. Bu olayın tetiklemesi ile sönmüş bir yanardağ olan Ağrı Dağının volkanik olaylar sonucu sonradan yükselmiş olabileceğini de varsayabiliriz. Eski Yunan mitolojilerinde de Ege ve Anadolu’nun volkanik efsaneleri bilinir. Daha yeni yeni bu volkanlar durulmuş durumdadır. Belki de Akdeniz çukuru da Marmara Denizi de bu olayda oluşmuş olabilir.

Çünkü eski Karadeniz’in Adriyatik kıyılarına kadar vardığını Evliya Çelebi seyahatnamesinde anlatır ve Estergon Kalesinin bir dağ tepesinde olmasına rağmen gemi bağlamak için iskele babalarının kale önünde bulunduğunu yazar.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de Akdeniz toprağının eskiden Mısır-Yunan ortak toprağı olduğunu, bu iki kavmin de kardeş olduğunu, hatta yakın bir zamana kadar Mısır’dan Kıbrıs’a yol olduğunu bunun deniz olayları sonucu çöktüğünü alıntılar yaparak belirtir. Tablet metnindeki “Diyarın çökmesi ” ile Kur’an-ı kerimdeki “Onlar günahları yüzünden suda boğuldular. Ateşe sokuldular” derken bu korkunç yeryüzü değişiminin de bu esnada olmuş olabileceği de akla yatkındır.

Tufanın sona ermesi olayını yüce Kur’an-ı Kerim: Kamer Suresi 54;12-“Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su belirtilen ölçüye göre birleşti.” ve “Hud Suresi11:44- Yere “suyunu tut, göğe de Suyunu tut” denildi. Su çekildi, iş de bitti. Gemi Cudi dağına oturdu. Zalimlere de “Rahmetten uzak olun denildi.” şeklinde açıklamaktadır.

Yeryüzünden kaynakların fışkırmasını dünyanın yakınından geçen “Marduk Gezegeninin neden olduğu adı geçen tablet metninde anlatılmaktadır. Peki, Gökten su nasıl geldi. Yani uzay boşluğundan. Bunun mantığı nedir? Uzay boşluğunda su nerededir?

Bunun cevabı da tablet metninde şöyle verilir: Tanrı Enlil sunulan kurban etinden yedikten ve Enki tarafından ikna edildikten sonra” Ziusudra, ve karısı şimdiye kadar insan idi. Bundan sonra biz tanrılar gibi olacaklar. Ziusudra, çok uzakta suların ağzında oturacaktır.” der. Birçok metinde de uzay boşluğundan “Büyük engin” diye bahsedilir. Bütün ilkel inanışlarda önce “Büyük Engin’in” yaratıldığı sonra toprağın yaratıldığı ve topraktan yıldızların yaratıldığı anlatılır.

“Nuh Tufanı Kavimler Tarihi ve Türkler” başlığıyla beş yıl kadar önce yayınladığım yazıda yaptığım bazı yorumları da ekleyerek Tufan mitini biraz daha anlaşılır kılmaya çalıştım.

Unutmamamız gereken olayı hatırlatayım, Nuh ve halkı Âdem soyudurlar, beden yapıları olarak bize hiç benzemezler. Tufan sonrası bunlar bir süre yaşarlar ve göklerde tanrı adına savşalara katılırlar. Göklerden pay isteyince de terslenirler. Aralarında savşlar olur ve sonunda yenilirler. Bundan sonra Nuh soyunun yok edilişi ve “daha şağı” düzeyde yaratılmış olanlarıyla yer değiştirmeleri sağlanır. Bizim türümüz geliştikçe eski türleri sırayla yok ederler. Şimdi bunları görelim;

Sonunda her iki olayda da insan ilkel işçi, karabaşlı ve kuldur. Yaratan Tanrısı sonunda onu yarattığına pişman olmuştur. Ama bir türlü neslini kurutmayı başaramaz. Engeller, tablette kendi oğlu Enki tarafından, Kur’an da da kendi merhametinden ortaya çıkar. Ona da merhamet denirse yani. Dünya dolusu milyarlarca insanı harca, üç beş kişiden nesil üret. Buna merhamet de. Dünya Allah’ın Genetik ve sosyoloji laboratuvarı gibidir. Sürekli yeni türler üretip yok ediyor. Onların zekâlarını ölçüyor. Bir bahane bulup yine yok ediyor. Okuyun;

Hicr Suresi 15:4,5,6;

“ “15:4-“Biz hiç bir ülkeyi kaderinde yazısı olmadan yok etmedik.

” ” 15:5- “Hiç bir millet ecelini ne önleyebilir ne de geciktirebilir.

” ” 15:6- Gerçek şu ki : “Dirilten ve öldüren biziz. Hepsinin gerisinde biz kalırız.”

Yani buyur buradan yak. Kaderi önceden yaz sonra onu yaptın bunu yaptın imha et dur. Her halde bunun başka işi yok Dediği gibi yarattıkların durmadan gözlemekle akıl fesadına uğramış görünüyor. Yarat,s uçla, yok et, yeniden yarat, geliştikçe geçmişleri hakkında tartışmalara neden olan aracılarla bilgi ver. Gökyüzüne çıkacak duruma gelince de yok et. Bunda bir arıza var.

Bu olayın en mantıklı açıklaması “Yaratık Preditör’e Karşı” filmini seyretmek. Burada uzaylı kavimler dünyamızın insanlarını onlarla savaşacak kadar güçlendiriyorlar. Sonra bizimle savaşarak tatbikat yapıyorlar. Eğer kaybetme durumu olursa dünyanın belli noktalarına asırlar öncesinden yerleştirilmiş patlayıcılarla, ses silahlarıyla (Kuran ve Sümer tabletleri) insanları bitiriyorlar. Sonra yeniden bir insan veya başka bir tür oluşturup dünya yaşamını kendi denetimlerinde tutuyorlar.

Bu barış zamanında bir devletin, halkının bir kısmını silahlandırıp kendisine isyan ettirerek ordusuna tatbikat yaptırması gibidir. Birçok devlet bunu deneyerek rakiplerine karşı caydırıcılıklarını korumaktadırlar. Bir seyredin bu filmi bakalım. Bu da bir açıklama.

Çünkü yarattığından bu kadar pişmanlık duyan, durmadan yok edip yeniden yaratan çocuksu bir Tanrı gerçeği ile yüz yüzeyiz. İşin aslı böyle daha akılcı görünmektedir ya neyse.

Bu aşağıdakiler bizim Niğdeliler miydi acaba?

Hicr Suresi 15:80,81,82,83;

“ “ 15:80- Hicr Halkı da peygamberlerini yalanlamıştı.

” ” 15:81- Dağlarda güven içinde ev yontuyorlardı.

” ” 15:82- Sabaha karşı korkunç bir çığlık onları yakalayıverdi.

” ” 15:83- Yaptıkları kendilerini koruyamadı.”

Şekil 160- Bu Sümer tabletinde Gılgamış ve öteki tanrı-çalardan çok “Secde etmiş” köle insanın boyutuna baktığımzda boyu 7m.15cm olan Gılgamıştan aşağı irilikte olmadığını görüyoruz. Bu resim ilk insanların tanrıların boyutunda olduklarını gösterir.

Adamlar başlarına geleceği bildikleri için saklanmak için kayaların içine evler yapıyorlar. Gel de Sümer tabletlerine putperestlik de. Bire bir cuk diye uyuyor. Kur’an’da “Biz ” zamiri, Allah’ın tek başına olmadığını, gösteriyor. Gök orduları da var sırada daha:

Fetih Suresi 48:7- “Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah’ındır. Allah güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bak okudun mu?

Kur’an’da helak edilen kavimlere bakınca, Nuh, Ad, Semud ve Ress’liler en çok anılan kavimlerdir. Bu yok etme ve cezalandırmanın da:

İsra Suresi 17:58-Kıyamet gününden önce ortadan kaldırmayacağımız veya şiddetli bir azaba uğratmayacağımız ülke yoktur. Bu kitapta yazılıdır ” şeklinde devam edeceği anlatılır.

Görüldüğü gibi nankör olmayan bir insan yaratmayı başaramamış, sürekli kendisine inançsızlık eden ve bu yüzden de sürekli yok edilen ve yeniden seçilmiş, her defasında da güçten düşürülmüş bir insanlık yaratan Tanrımız var. Uyduğu bir kaç kuralı da var.

Bir kaç örnek daha:

En’am Suresi 6:121-Her şehirde, şehrin günahkârlarını hileler, düzenler kursunlar diye büyülttük, öne geçirdik. Aslında onlar kendilerine karşı hilekârlık yaparlar da bilmezler.

” ” 6:133-Şüphesiz, size vat edilen şeyler gelecektir. Olacakların önüne geçemezsiniz siz.

Mürselat Suresi 77;

“” 77:16– Biz öncekileri yok etmedik mi?

” ” 77:17-Sonrakileri de onlara katacağız.

” ” 77:18- Biz suçlulara böyle yaparız.

” ” 77:23– Buna gücümüz yeter. Biz ne güzel güç yetireniz.

Kıyamet Suresi 75:36– İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?

*(Yani sürekli gözlem altındayız. Neredeyse 3 bin yıl süren ortaçağın ardından, birden ortaya çıkan sanayi devrimleri, son 40 yıllık bilişim, uzay teknolojilerindeki ilerlemeler de bunu doğrulamaktadır)

Nisa Suresi 132- Ey insanlar, Allah dilerse sizi ortadan kaldırır, başkalarını getirir. Allah’ın buna gücü yeter.

*(Arkeoloji müzelerindeki yılan bacaklı, şahin suratlı, at gövdeli yaratıkların bir hayal ürünü olmadıklarını anlatmak istiyor anlaşılan.)

İsra Suresi 16-*Bir ülkeyi yok etmek isteyince, onun şımarık güçlerine ve zenginlerine emir veririz, onlar yoldan çıkarlar. Artık o ülke helak olmayı hak eder.*

Bu arada Merak edenler için;

Gılgamış da kendisine ve İnsanlığa Tanrılarının biçtiği ölümden kurtulmak için Ziusudra’dan yani Sümer’in Nuh’undan) ölümsüzlük otunu alır, Geri dönerken de bir kuyuya düşer ve otu bir yılan elinden alır gider. Gılgamış Anası Tanrıça olduğu halde insan sayılır ve ölüme mahkûm edilir. O tarihten beri de insanlar ölürler. Bu süreç en fazla insan ömrünün 30-35 yıla kadar düştüğü zamanları da görür. Belki “Kırkından sonra azanı mezar paklar” deyimi de bu zamanlardan kalmıştır. Hatta hikayede de görüldüğü gibi insanların çoğalmasından rahatsızlık duyan Tanrısı insanların cinsel ilişkilerine kısıtlama getirir. Kısır kadın ve erkekler olsun der. Gen yapısını bozarak akraba ilişkilerinde de sakat insanlar doğmasını sağlar vs.vs. Kur’an-ı Kerimde de Nisa Suresinde evlilik yapılamayacak kişiler anlatılır. Diğer Tevrat, Zebur, İncil’de de bu konulara önem verilir. Hikâyenin sonunda da böyle bir düzenleme vardır. Sümer, Babil, Akad yasalarında da akraba evlilikleri ölümle cezalandırılmaktadır.

I-Tufan Nereleri Etkiler?

Ve atalarımız toprak oldular.

Ama Güney Kutbundan Kuzey Kutbuna doğru geçen Marduk gezegeni suları Ortadoğu bölgesi üzerinde kabartır. Tufan buralarda olur. Kutupları da eritir.

Bu nedenle Amerika kıtaları ile Orta Asya kültürlerinde “Tufan” bahsi geçmez.

Türk Karahan Yaratılış destanında da olduğu gibi.

j-Tufan Sonrası Gelişmeler;

Tufan Ve Nuh’un Çocukları

Şaffat Suresi (Elmalılı H.Yazır Tefsiri)

“”75-77-*} Tufan felaketi. Hem neslini, baki kalanlar kıldık. “O’nun üç oğlu; Sam, Ham, Ya’fes ve bunların eşlerinden başka, diğer gemide bulunanların hepsi nesil bırakmayarak vefat etti” demişlerse de biz bunu Hûd Sûresi’nde geçen “Denildi ki: Ey Nuh! Bizden sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere selam ve bereketlerle gemiden in.” (Hûd, 11/48) âyetine uygun bulmuyoruz. Çünkü “seninle birlikte olanlar” dan maksadın, “O’nunla beraber iman edenler pek azdı.” (Hûd, 11/40) diye buyurulan az kişiler olduğu açıktır.

O halde buradaki Kasrın (Tahsisin) gemidekilere değil, boğulanlara göre izafî olması daha uygundur. Bununla beraber denilebilir ki, bütün gemidekilerin nesilleri tağlib yoluyla (çoğunluk itibarıyla) onun zürriyeti hükmünde tutulmuş ve bu şekilde baki kalanların hepsi onun zürriyeti olarak sayılmış, ona ikinci Âdem denmiştir.

Taberî der ki: Arap Sam evladından, Sudan Ham evladından, Türk ve diğerleri Ya’fes evladındandır. Ebu Hayyan da “Bahr”de bunu naklettikten sonra şöyle kaydediyor: Bir grup da şöyle söylemiştir: “Allah Teâlâ Hz. Nuh’un zürriyetini baki bırakıp neslini uzatmıştır. Bununla beraber bütün insanlar onun nesliyle sınırlı değildir. Ümmetler içinde ona ait olmayan da vardır“. Alûsî, de şu mütalaada bulunmuştur: Sanki bu grup, suda boğulmanın ge n el olduğunu söylemiyor. Nuh (a.s.) kâfirler aleyhinde dua etmiş, fakat dünya halkının hepsine gönderilmemiştir. Çünkü peygamber gönderilmenin genel olması ilk önce peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’in özelliklerindendir. Genel olduğunu s öyleyip de kasrı, boğulanlara nispetle yapmış olması da caizdir.””

Tufan sonrası kurtulan insanlar da rahat bırakılmazlar ve uzaylı koloniciler olan tanrılarınca (cinler/şeytanlar) oradan oraya dolaştırılırlar. Bazen aslanlara yem edilirler bazen kendileri tuttuklarını yerler. Ademoğlu onlar için hem akıllı bir köle, hizmetkar hem de yiyecektir zaten. Bu yüzden de insanlardan sürekli kurbanlar alırlar.

Buna rağmen atalarımızı kendilerine rakip görmektedirler.

Sonra aşağıda alıntı yapılan Babil’in Yok Edilişi” bölümünde okuyacağınız gibi Mezopotamya’da medeniyet kuran insancıklar birden yok edilir ve göksel tanrılarının tüm ırkları tarafından döllenen Adem soyu ile ömrü kısalmış, bağışıklık sistemi çökertilmiş, kendilerini tehdit edebilecek bir medeniyet üretememeleri için, “dilleri ve ırkları ayrılmış, birbirlerine düşman edilmiş” yeni tür insan ırkları üretilir.

Tevrat-Yaratılış BÖLÜM 11

Yar.11: 5 RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi.
Yar.11: 6 “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi,
Yar.11: 7 “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.”
Yar.11: 8 Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.”

İnsanların “göklere çıkmak istemeleri onlar için tehlikeye işarettir. Bu da engellenmiştir. Anında “değiştirme” işlemine başlarlar;

Yar.11: 7 “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.”

Yar.11: 8 Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.

Yar.11: 9 Bu nedenle kente Babil (*) adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.”
(*)Babil=Tanrıların Kapısı

Şekil 162- Babil’in Asma Bahçeleri ve Babil Kulesi

163- İnsanlar değişime tabi tutulduktan sonra boyutları günümüzdeki haline getirilir. Bu sümer tabletinde dev tanrıların ayakları altında ezilen günümüz insanının atalarından birisi.

Kur’an’da olayla ilgili sayılabilecek bazı ayetleri aşağıya derledim.
Rum Suresi 30:22- “O’NUN DELİLLERİNDEN BİRİ DE GÖKLERİ VE YERİ YARATMASI, AYRI AYRI DİLLERİNİZİN  ve renklerinizin olmasıdır. İşte şüphesiz bunlar da bilenler için ibretler vardır”.
Müminun Suresi 79– “Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur. Hepiniz O’na döneceksiniz”.

Bakara Suresi:2:203– “İnsanlar tek ümmetti. Allah Peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi”.

Ali İmran Suresi:3:137-Sizden önce neler gelip geçmiştir. Dünyayı gezin de Peygamberleri yalanlayanların sonunu görün.
Yunus Suresi 10:19– İnsanlar tek bir millettir. Sonradan düştüler ayrılıklara. Rabbinin önceden bir takdiri olmamış olsaydı, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında hemen hüküm verilir suçlular da helak olup giderdi”.

Diğer yandan yeryüzünde, kendi soyları ile Adem Soyu arasında yapılan evliliklerden kalan “Melez İnsan Türleri”, Tufan’ın Kuzey ve Güney Amerika, Mu Kıtalarında pek etkili olmamaları yüzünden Tufandan kurtulmayı başarmış “Mu Kıtası, Atlantis Kıtaları halklarından olan Türkler ve Türk soylu kavimler de ortalıkta dolaşmaktadırlar. Nedense yeni üretilen bu İbrahim soyu da diğer Keldani, Asuri, kavimlerinde de bu ırklara karşı büyük korku duyulmaktadır.

Hz. Musa, bu günkü Hatay Adana bölgesinde yaşayan bu melez kavimler hakkında bilgi toplamaları için 70 tane ajan gönderir. Ajanlar döndüklerinde bölge halklarından açıkça korkularını dile getirirler. Grek mitolojisinde de dev titanların (teitan/şeytan) bulutların üstündeki Olimpos kentinde yaşayan tanrılarla savaşı mitinde de bu konu tekrar edilir.

Çölde Sayım:13: 33 “Nefiller’i,  Nefiller’in soyundan gelen Anaklılar’ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük kendisiyle oraya giden adamlar, “Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü” dediler.”

Sonra Hz. Musa Yahudilerin isyanlarını yatıştırmak için ikna yoluna gider;

Çölde Sayım.14: 9 Ancak Rabbe karşı gelmeyin. Orada yaşayan halktan korkmayın. Onları ekmek yer gibi yiyip bitireceğiz. Koruyucuları onları bırakıp gitti. Ama RAB bizimledir. Onlardan korkmayın!”

Yasa.9: 3 Bilin ki, yakıp yok eden ateş olan Tanrınız RAB önünüzden gidecek. Onları ortadan kaldıracak, size boyun eğmelerini sağlayacak. Onları kovacaksınız, RAB’bin verdiği söz uyarınca bir çırpıda yok edeceksiniz.”

Yas.31: 6 Güçlü ve yürekli olun! Onlardan korkmayın, yılmayın. Çünkü sizinle birlikte giden Tanrınız RAB’dir. O sizi terk etmeyecek, sizi yüzüstü bırakmayacaktır.”

Yas.7: 16 Tanrınız RAB’bin elinize teslim edeceği halkların tümünü yok edeceksiniz. Onlara acımayacaksınız. İlahlarına tapmayacaksınız. Çünkü bu sizin için tuzak olacaktır.”

Dese de bu saldırı olmayacak Yahudiler cezalandırılacaklardır. Saldırı Musa sonrası gelen peygamber Yeşu ve Hezekyel ve ardılları zamanında olacak ve bu kavimler bitirilecektir.

Bu konuyu Kur’an doğruluyor mu bakalım;

Şekil 164- Sirius- Şira yıldızından gelen Öküz başlı Niburu/ Marduk Halkı-Cinler/ Şeytanlar/ Melekler-  Kaya kabartma

resmi. Başlarının üstündeki Kanatlı Gezegenleri Niburu/Marduk! Mısır, Babil, Asur ve her yerde bu temsili görmek kolaydır.

Yunus Suresi-10:30: “Orada HERKESE DÜNYADA YAPMIŞ OLDUKLARI bildirilir ve gerçek Mevlaları olan Allah’a döndürülürlerUydurdukları ve uydukları putlar onları bırakıp kaçmışlardır.”

Demek ki Tevrat’ın bu ayeti değişmemiş ve Kur’an tarafından doğrulanan bir ayettir.

Bu ayetlerden çıkaracağımız sonuç ta, Babil’in yok edilişi olayından sonra her ırkın tanrısı onları dölleyen kavimlerin lideri ve halkı olduğu kavramını çıkarmak zor olmayacaktır.

Göklerden gelen değişik insan türü ırklar, dünyada alacak bir şey kalmayınca kendi gezegenlerine dönerler.  “Koruyucuları onları bırakıp gitti”, “uydukları putlar onları bırakıp kaçmışlardır.”

Ayetlerinden çıkarılabilecek en doğru sonuç budur.

Müminun Suresi;

30-Doğrusu biz Nuh’u ve kavmini imtihan etmiş olduk ama bu olayda sizin için nice ibretler vardır.

31-Sonra onların ardından başka bir nesil var ettik.

32- Onlara aralarından “Allah’a kulluk edin. Ondan başka ilahınız yoktur, sakınmaz mısınız?” diyen bir elçi gönderdik.”

Aslında son gelen İbrani Dini Kitabı olan Kur’an ayetleri, yeryüzünde Ham, Sam, Yafes soyundan kimse kalmadığına şahitlik etmektedir.

Yalnız dikkat edilmesi gereken en önemli nokta İbrani Tanrısı yalnızca “ORTADOĞU BÖLGESİ” yani eski Sümer Tanrılarının bölgesi ile ilgilenmektedir.

Sümer tablet tercümelerinde de sanki dünyanın başka yeri yok gibidir.

Bunun iki nedeni vardır;

1-Yeryüzünde diğer kıtalarda başka uzaylı ve dünyalı kavimler yaşamaktadırlar.

Tevrat Yaratılış; .4: 14 “Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni.”

Habil’i öldüren Kabil, Allah’ tarafından cennet diyarından doğuya sürgün cezası verilir. O da ayetteki gibi korkusunu dile getirir. Yani Tanrı da dahil başkaları da vardır.

Mu, Atlantis ve Amerika kıtalarında yaşayan medeniyetler gibi.

2-Tufan olayı öncesi “yengeç ve oğlak dönenceleri” dışındaki kutuplara yakın bölgeler buzullarla kaplıdır.

Yani yaşam olanağı yoktur.

Belki de “Neanthertal” adı verilen günümüz Avrupa Cromanyon insan türü ile aynı zamanda yaşadılar.Zaten kalıntıları da Almanya’da aynı adla anılan bir köyün mağarasında bulunduğunu da göz önüne alırsak farklı bir bakışa sahip olmak üzereyiz.

Uzaylı kolonistler Neanderthal insan türünü dayanıklılığı yüzünden “buzul bölgelerinde” çalıştırmaktaydılar. Yani her iki insan da aynı anda yaşamış olabilir. Hatta diğer türleri bile.

Yani iklim şartlarına, yapılacak işin şartlarına göre “köle” üretiyorlardı. Bir kısım türleri de  yanlarında getirmiş olabilirlerdi.

Şekil 165- Gılgamış dönemini anlatan bir mühür resminde “Dev ve Cüce Tanrılar” yani göksel melekler, Cinler gösterilmiş.

Bizler ise onlara karşı görevlerimizi tamamlamıştık. Artık emeklerimize ihtiyaçları yoktu, be nedenle yok edip dünyayı terk etmek istediler. Aşağıdaki Kuran ayetinde açıklandığı gibi “Ademoğlu” tanrısı olan “İnsan Soyuna” “göğe çıkmak istemekle” rakip olmuştur, göklerde yeterince rakipleri de varken bir de bizle uğraşmak ya da bizleri onlara karşı korumak sorumluluğundan kurtulmak istemiş olabilirlerdi.

Yalnız aşağıdaki ayet bizlere “rakip” gözüyle baktıklarını göstermektedir;

Nahl Suresi:4– “İnsanı bir damla sudan halk etmiştir. Böyleyken onlar yaman bir hasım kesilirler.”

Babil’in yok edilişi ve Tin Suresinde anlatıldığı gibi de “aşağının aşağısı yapılırlar.

Düşünün, yeryüzünde gelişmesi 20 yıl alan kaç hayvan var? Çünkü bedenimiz hayvan temelli yapıya sahiptir.

Sonra da “rakip olamayacak hale sokarlar;

Kuran-Tin Suresi:
4-“İnsanı en yüksek şekilde yarattık.
5-Sonra onu aşağının aşağısı kıldık.”

İnsanları rakip olmaktan çıkarıp aciz varlıklar haline getirmek için bu değiştirme işlemine ilk önce yeryüzünde egemen olan Mu halkından yani Türkler ve onlarla birlikte olan göklerden gelip yerleşenlerden bu işe başladılar. Onları yok etmek için de yeni savaşçı şeytanlar yarattılar.

İşte Cüce tanrı Bes buna bir örnektir;

k-Cüce Tanrı Bes;

 Cüce Bes- Cücesinin yanında insan çekirge gibi (Sol yan)

Özellikle Mısır Hanedanlık dönemi sonrası tapınılan bir ev tanrısıdır. Ev halkının, özellikle hamile kadınların, çocukların koruyucusudur. Bu gün Sudan olarak bildiğimiz  Mısır’ın Orta Krallık (Nubia) bölgesinden getirilmiştir. Yeni Krallık dönemlerinde onun kültü pek yaygın olamamıştır. Sudan dilinde Kedi (besa) Tanrı olarak bilinir. Ancak bu kelime aynı zamanda “Koruyucu” anlamını da içermektedir. Mısırlılar yılanlardan, farelerden ve haşarattan ürünlerini korumak için kedileri belli bir düzen içinde tutarlardı. Böylece Tanrı Bes doğal olarak seçilerek ibadete değer bulunmuştur.

İnsanı, evi, ev halkını, kadın ve çocukları yılan, çiyan bilumum haşarat ve kötü ruhların saldırılarından korumak için Bes’in küçük bir heykelini bulundurmak da yeterliydi.

(Bu olaylar semavi inanışlarda da devam etmiştir. Tevrat’ta da çölde cezalı iken Allah’a karşı gelen Yahudilerin üzerine Yahve (Allah) gökten yılan yağdırır. Birçok Yahudi yılan ısırmasından ölür. Hz. Musa’nın yakarması üzerine “Allah” Musa’ya “Tunçtan bir direk yapmasını ve bu direğe sarılı bir yılan heykeli yapılmasını, bu yılanın gözlerine bakan herkesin yılan zehrinin etkisinden kurtulacağını söyler. Sonuçta aynen öyle olur. Yahudiler yılan zehrinden Musa sonrası da bu sayede kurtulmuşlardır. Sultanahmet’teki “Üç Başlı Yılanlı Sütunun” da sözde bununla alakalı olarak Jüstinyen döneminde dikildiği bilinir. Evliya Çelebi de İstanbul’da yılan olayı olmamasını bu heykelin tılsımına bağlar.)

Kötülüğün ve kötü ruhların kovulmasının ötesinde de Bes, müzik, dans, cinsel hazzın, zevkin sembolü olmuştur. Daha sonraki dönemlerde de “Tanrı Bes ve eşi Beset” olarak resmedilmiştir. Bu dönemlerde de kıtlığın kaldırılması, zenginliğin süresinin uzatılması, talihsizliklerden korunma, tedavi etme amaçlı olarak tapınılmıştır.

Yeni Krallık dönemlerinde Tanrı Bes’in resmini, dansçı kızların, müzisyenlerin ve hizmetçilerin bellerinde, kalçalarında, uğur ve koruma amaçlı dövme olarak kullanmışlardır Finikeliler ve Kıbrıslılarında bu tanrıya tapındıkları bilinir.

Bes önceleri arka ayakları üzerinde dikilebilir şekilde tasvir edildiğinden bu onun görüntüsünün bozulmasına ve uzun dilli, yay ayaklı, bazı vücut parçaları kedi organları, bazen de aslan başlı çirkin bir cüce tanrı olarak bilinmesine yol açmıştır.

Tanrı Bes’in bir özelliği de, kendinden daha büyük tanrıların bile bazı ruhani yaratıklarla baş edemedikleri için Bes’in yardımına muhtaç olmalarıdır. Ruhani ve maddi her türlü yaratıkla baş etmede bir savaş ustası olan Bes, aynı zamanda müzik, kadın düşkünlüğüne ek olarak çekik gözlü yapısı yüzünden birçok Afrika milletinin yanında Çin, Moğol gibi Asya kavimlerinin de “atası” olduğu iddiaları vardır.
Çin’li ve Moğolların Türklere besledikleri düşmanlıkların altında bu cüce tanrı Bes aracılığı ile “Semitik kavimlerin” bir akrabalığı olması mümkündür.

Halen, Moğolların ülkelerinde yaşayan bazı “Türk” kökenli kabileleri “nüfusları 1000 (bin)i aşınca fazlasını öldürdüklerini Atlas dergisi bir sayısında işlemişti.

Üçüncü orta dönem sonunda ise Bes esrarlı, gizemli hal almış ve muska tılsım olarak  bilinmiştir. Kötü ruhları savaşarak yok ettiğine de inanılmaktaydı. Kongo veya Ruanda da BÜYÜK GÖL bölgesinde yaşayan  TWA (Pigme) Halkından geldiği sanılmaktadır. Eski pigme halkı da Tanrı Bes’i aynı boyutta resmetmişlerdir.

İstanbul Arkeoloji Müzesine ana binaya girdiğinizde de sizi dev boyutta taştan bir heykel karşılamaktadır. Bu da bu cüce tanrı BES’den başkası değildir. Bazen de esrarlı yapısı ve gizemleri nedeniyle bu şekilde resmedilmiştir.

l-Tanrıların Ölçüleri;
Şimdi şu devlerin nemenem bir şey olduklarını “Gılgamış Destanından okuyalım;

Önce katran dağlarının canavarı Humbaba;

“…Humbaba… onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, saldırısı ölüm. Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya yeliyorsun? (37) Humbaba’nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona karşı dayanamaz…”

Onunla savaşmak için yapılan silahların ölçüleri bize göre şaşrıtıcı boyutlardadır;

“Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum. Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.

Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek istiyorum. Silâhlar gözümüzün önünde dövülsün.”

Elele verip silâhçı ustasına gittiler. Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar.

Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık (1 Okka 1.5.kg) nacaklar dövdüler.

Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler.

Kabzaların başı on beş Okkalık (22.5.kg), kılıçların kını on beşer okkalık; altından. Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık(450kg) silâhlar taşıdılar.

Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar; halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı.”

Şimdi Gılgamış’ın ölçülerine bakalım;

Şekil 168-Sümer tanrılarının köle/ kul insanlarca taşınması gösterilmektedir. Sol baştaki başında “Bulut” taşımaktadır.

“Büyük tanrılar Gılgamış’ı şu ölçüde yarattılar:

Boyunun uzunluğu on bir endaze (7,15m), göğsünün genişliği dokuz karış(180.cm=2m kadar).  (Gılgamış’ın bedeninin betimlemesini son yeni Babil yazmasında korunmuş olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya çalışabiliriz.)

Adımlarının genişliği …… idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı.

Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar gürdü.

Bedeni her bakımdan ölçülüydü.

Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı.

Gövdesi pek iriydi.”

(Bir endaze “65cm”, bir karış da “20cm” kadardır.)

Cüce Tanrı Bes’in İstanbul Arkeoloji müzesindeki bulunan heykeli de yaklaşık bu ölçülerdedir.

Fecr Suresi 89;7. Ayet Tefsiri; 89;7. “Sütunlar sahibi İrem’e”.

“..İbnü İshak da; “İrem, Âd’ın hepsinin atasıdır.” demiştir. Bu duruma göre İrem’in sıfatı olan da “sütunlu”, direkli demek olarak üç şekilde tefsir edilmiştir:

  1. İmad, direk ve sütun mânâsına “amed” gibi tekil veya çoğul olarak, “refiu’l-imad” yani direkleri yüksek tabirinde olduğu gibi “uzun boylu” veya “boyları uzun” olmaktan kinayedir. Çünkü “Sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldığını ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldığını hatırlayın.“(A’râf, 7/69) buyrulduğu üzere Ad kavmi uzun, iri cüsseli olduklarından boyları direğe benzetilmiş demektir…”

Bu da tanrılarla evlilik sonucu üremiş, cennete götürülmeyen ve imha edilen insan/devlere bir örnek. Davut’un bir sapanla attığı taşla öldürdüğü Filistin ordusunun medarı iftiharı dev Golyat’ın ölçülerini Tevrat’Tan okuyalım;

Tevrat Sayılar Bölüm 17:4,5,6,7. Ayetler. GOLYAT;

Davut Golyat’ı sapanla avlarken resmedilmiş

1.Sa.17: 4 Filist ordugahından Gatlı Golyat adında usta bir dövüşçü
ortaya çıktı. Boyu altı arşın bir karıştı*.
Tevrat çevirmeninin Notu: 17:4 “Altı arşın bir karış“: Yaklaşık 2.9 m.

1.Sa.17: 5 Başına tunç* miğfer takmış, pullu bir zırh kuşanmıştı. Tunç
zırhın ağırlığı beş bin şekeldi*.
D Not 17:5 “Beş bin şekel”: Yaklaşık 57.5 kg.

1.Sa.17: 6 Baldırları zırhlarla korunmuştu. Omuzları arasında tunç bir
pala asılıydı.

1.Sa.17: 7 Mızrağının sapı dokumacı tezgahının sırığı gibiydi. Mızrağın
demir başının ağırlığı altı yüz şekeldi*. Golyat’ın önü sıra kalkanını taşıyan bir adam yürüyordu.
D Not 17:7 “Altı yüz şekel”: Yaklaşık 6.9 kg.

İşte yeryüzünde eski kavimleri bu yaratıklarla yok ettiler ve genlerinden yeni güçsüz türler ürettiler. Tin Suresi 4. Ve 5. Ayetleri hatırlayalım. Başkalarını da ekleyelim;

İnsan Suresi 76;

İnsanların EVİRE ÇEVİRE denenmelerine bir örnek.

 Bu papirüs resminde Sfenkslere yedirilen “asi” 

insanlar! Horus “ruhları hapsettiği” ölümsüzlük 

 anahtarıyla havada kartal şeklinde bekliyor.

İnsan başlı Sfenks- Lillit

76:1-Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?!

Arapçası;

76:1. Hel eta alel’insani hıynüm mined dehri lem yekun şey’en mezkura.

76:2-Çünkü Biz insanı bir takım katkılarla karıştırılmış bir nutfeden yarattık; onu evire çevire deneyelim diye de onu işiten ve gören bir varlık yaptık.”

76:2. İnna halaknel’insane min nutfetin emşacin nebteliyhi fece’alnahu semiy’an basıyra.

Surenin 76:2 ayetindeki “Onu evire çevire deneyelim diye” ifadesi,deneme sürecimizi ve bize olan güvensizliklerini göstermektedir. Öyle namaz, oruç vb ibadetleri yaparak cennete girmek kolay değil gibi görünüyor. “Cennete girebilmek için “ibadet eden ve kurallara uyan insanın cennette sonsuz yaşamda nasıl tavır sergileyeceği tartışma konusu tanrı katında muhakkak ele alınmıştır. İnsan, dünya hayatında “doğru olduğundan değil de “cennete girebilmek için doğru yaşamışsa” onun bu yaşamı, cennete girdikten sonra doğru olacağı anlamına gelmez. Çünkü, dine inanıp verilecek ödüle inanmış birisi hırslarını ve arzularını dünya hayatında erteleyebilir. Bu uyumu bir karşılık ilkesine dayandığından cennette bunları yapmayacak demek değildir. Deneme oldukça uzun sürecek belki de bitmeyecek gibi görünmektedir.

Belki de insan “cennet beklentisi olmaksızın” doğru bir yaşam sürmeyi özümseyinceye kadar deneme sürebilir. İşte burada solcuların “dürüstlük ve adalet” ilkelerine “mistik, dini” beklentiler içinde olmadan sarılmaları bu doğruluğa gerçek bir örnek teşkil etmektedir. İnsan dünyevi veya uhrevi hiçbir beklenti içinde olmadan doğru olduğu zaman cennetlik olacaktır ki bence böyle doğru bir insan mevcut dinlere inanmasa bile cennete girecektir. Çünkü o insan beklentisiz olarak doğruluğa kendini adamayı başarmıştır. Bence cennetlik insan budur. Mevcut dinleri değiştiren peygamberler veya filozoflar da doğruluğu uygularken “karşılıklılık” gözetmeden bu işi yapanlar cin ve şeytanlardan diğer adıyla “gözcülerden” medet ummayanlar olduklarından peygamberdirler.

Tufan sonrası eski kavimlerin koruyucularının gittiklerini Tevrat Çölde Sayım 14:9 ve Kuran Yunus 10:30. Ayette görmüştük. Ancak, Babil’in Yok Edilişi bölümünde de yere inerek kule yapımını engellediklerini ve bütün insanların dillerini, şekillerini değiştirdiklerini okumuştuk. Tevrat ve Kurân ayetlerinden anladığımız bir başka şey de “her değiştirilen kavmin gökte bir koruyucu kavmi” olduğudur. Çünkü “koruyucuları gitti” ifadesi başka bir şey düşünmemize engel olur. Bundan sonra gidiş olur, yani “ilk değiştirilen” eski kavimlerin koruyucuları gider ve “gözcüler” kalır.

İşte, şeytan ve cinlere tapınma bu aşamada başlamış olmalıdır. Koruyucularından yoksun olan kavimler yardım umabilmek için kendilerine yumuşak davranan veya kabul edilebiliri hediyeler, sunular veya kurbanlar karşılığında “koruma” sağlayanları olmuş olmalıdır.

Bu da Şahin başlı lillit/ sfenks. 

 Gerçekten “medet umulan” değil, 

“celp olunmuş asker” değil mi?

Şahin başlı Lillit

Yasin Suresi 36:74-75

36:74-“Tuttular bir de Allah’tan başka bir takım ilahlar edindiler. Güya yardım olunacaklar. “

Bu hizmetten memnun kalan kavimler de onların korumalarını sürekli kılabilmek için aralarında “soy bağı” bile uydurmuş olabilirler.

Şaffat 37:158-“Onlar, Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular”. Öyle de olmuş.

İkinci dünya savaşında sınırımıza dayanan Alman ordusunu gören İsmet İnönü’nün Hitler’i “peygamber” diye tanıtmış olması buna bir yakın tarih örneği sayılabilir. İşte Kur’an da bu cin/ şeytan korumasını “akrabalık” düzeyine getirmeyi ve onların aslında bize “düşman” olduklarını anlatmaya çalışıyor;

Yasin 36:75-“Onların onlara yardıma güçleri yetmez; onlar ise onlar (tanrılar) için celp olunan askerlerdir.”

Yasin Suresinin “36:74-75”. Ayetlerinde insanların “Güya yardım olunacaklar” ifadesiyle, Allah’a ve meleklerine karşı bazı insanların ki o zaman için bütün Arap yarımadası başta olmak üzere yakın ve uzak komşuları da cin ve şeytanlara tapmaktadır, “cinlerden yardım aradıklarını” da söylemektedir. “36:75.” Ayet ise onların zaten “Allah’ın celp olunmuş-emir altına alınmış askerleri” olduğunu öğreniyoruz.

Yani insanlarla sürdürülen bir oyun var. Allah bir şekilde insanları bıktırmış veya umutsuzluğa düşürmüş olsa gerek ki insanlar cin/şeytanlardan yardım ummaya kalkmışlardır. En olumlu açıdan bakışla, koruyucu kavimlerle birlikte tanrının göklere çekilmeleri bu sebeplerden biri olabilir.

Zerdüştlük yaratılış mitinde şeytan/kötü cin Ehriman’ın korkusundan yıllarca sarmaşık olarak birbirne sarılı kaldıktan sonra Hürmüz’ün isteği ile insan kılığına dönen ilk insan çift Maşya ile Maşyoi’nin cinlerin kendilerine yaptıklarını görünce çocuklarını “şefkatlerinden dolayı” yemeleri üzerine Hürmüz/ Ahura Mazda devreye girerek onların yüreklerinden “şefkati” kaldırır ve onları çocuk yapmaya teşvik eder. Elli gün aralıksız “çocuk yapmak görevimiz” diyerek çiftleşirler.

İnsan için “iyi” olan Hürmüz aslında “kötü” gösterilen Ehriman/ Angra Mainyu şeytanının gerçek patronu olduğunu bu olayda kanıtlamıştır. Ebedi köleliklerine isyan eden ilk insan çifti çocuklarının ve onlardan türeyecek soylarının bu aşağılık kölelik düzeninde yaşamalarını görmek, hayal etmektense onları başka imkanları olmadığından “yiyerek” yok etmeyi seçmişlerdir. Çünkü cinler de onları yiyecek, kanlarını içecektir.

Köle emeğine ihtiyaç duyan iyi şeytan Hürmüz de yüreklerinden şefkati kaldırıp cinsel duygularını

. Doğal olarak da “gök tanrılığını” zar oyununda kaybedip “yer tanrısı” olarak kalması yüzünden kardeşi Enlil ile arasındaki uyuşmazlık onun tufan öncesi çıkan isyanlarda ve Tufan’da Ziusudra’yı arttırmış ve insanlığın bu günlere gelmesine sebep olmuştur.

İnsanların “aldanma” içinde oldukları” Kehf 18:50.” ayetin sonunda ifade edilmişti. Ama bu aldanma her halde her ikisine yapılan kölelikten ve ikisinden birisinin “iyi olduğuna inanmaktan” başka bir şey değildir.

Gözcü de elbette yer tanrısı Ea veya onun çocukları ve ordularıdır. Sümer tabletlerinde bu dünya ve güneş sisteminin de içinde bulunduğu “32” takımyıldızın Ea’ya ait olduğu geçmektedir.

Ea, bu dünyada yaratılan Adapa/Adamo/ Âdem’in yaratıcısıdır ve beraberindekileri kurtarması, Marduk’u (oğlunu) yaşam odasında yaratıp, ardından darbe ile baş tanrılığa getirmesine uzanan maceralarını bizlere okutmuştur.

Nuh halkı gemiye binmeden önce!

Mu, Atlantis kıtaları ve onların türü olan halkları korumak için de muhakkak bir devin kalmış olması gerekir ki bunu da Tevrat’ta görüyoruz;

m-Yecüc- Mecüc

Şimdi, kendilerine köle olarak yarattıkları devler ve cüceler yani Yecüc (Dev)/Mecüc(Cüce) Tevrat ve İncil  ayetlerinde de Gog (Dev)/Magog (cüce) olarak yarattıkları varlıklar konusunu inceleyelim;

Tevrat Yaratılış Bölüm 9:1 ve 10:2,3,4,5;

Nuh’un Oğulları
Yar.9: 18 Gemiden çıkan Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafet(s) idi. Ham Kenan’ın babasıydı.

Yar.10: 2 Yafet’in oğulları: Gomer, Magog, Meday, Yâvan, Tuval, Meşek, Tiras.

Yar.10: 3 Gomer’in oğulları: Aşkenaz, Rifat, Togarma.

Yar.10: 4 Yâvan’ın oğulları: Elişa, Tarşiş, Kittim, Rodanim.

Yar.10: 5 Kıyılarda yaşayan insanların ataları bunlardır. Ülkelerinde çeşitli dillere, uluslarında çeşitli boylara bölündüler.”

172- Asena, Atlas ve Zues- Grek Cin/ Şeytan tanrıları.

Yafes peygamberin ikinci oğlu Magog Arapçası Mecüc Türkçesi “Cüce” demektir. Yafes peygambere dünyanın 3/4’ü verilmiştir. Tevrat’a göre adı da zaten “genişlik” demektir. “5.” Ayette geçen “su kenarında yaşayanlar” yani denizci kavimlerdir. Orta Asya’da da iki veya üç büyük deniz olduğu jeologlarca tespit edilmiştir.

Birincisi Taklamakan çölü, ikincisi Aral Gölü ve bir de Moğolistan’ın üst kısımlarında olduğu yazılmaktadır. Ayrıca Mu kıtasının yeri de Filipin, Endenozya Adalarının aşağısında Güney Amerika Kıtasına yakın yerlerde büyük bir kıta olduğu anlatılmaktadır. Yani onlar da denizcidir.

Muhtemelen yeryüzünün de eski hakimi olduklarından, göksel savaş sonrasında da yeryüzünün idaresi “değiştirilmiş” olan yeni türlerine teslim edilmeliydi. Savaştıkları Marduklu kolonicilere karşı da muhtemelen bir “Gog” yani dev onları korumalıydı.

İşte Tevrat’ın tanrısı Yahudileri Mısır’dan çıkarıp Kenan topraklarında çoğaltınca, Musa’nın ardından gelen ikinci peygamber Yeşu aracılığı ile Gog’a savaş ilan etmekte ve meydan okumaktadır;

Gog Kınanıyor

BÖLÜM 38

Hez.38: 1 RAB bana şöyle seslendi:

Hez.38: 2 “İnsanoğlu, yüzünü Magog ülkesinden Roş’un, Meşek’in, Tuval’ın önderi Gog‘a çevir, ona karşı peygamberlik et”.

Hez.38: 3 De ki, ‘Egemen RAB şöyle diyor: Ey Roş’un, Meşek’in, Tuval’ın önderi Gog, sana karşıyım”.

Hez.38: 15 Sen ve seninle birlikte birçok ulustan oluşan tümü ata binmiş büyük bir kalabalık, güçlü bir ordu uzak kuzeyden geleceksiniz.”

Bölge olarak ayette geçtiği gibi (Yar-10:5) “su kenarında” yaşamaktadırlar ve Orta Asya da “Yafes’in oğlu Magog’a” verilmiştir. Ayrıca Anadolu’da da yerleri vardır. Savaş “uzak kuzeyde oturan Gog’a “ açılmıştır. Bu “uzak kuzey”, Yahudilerin yerleştiği Lübnan- Filistin’in kuzeyinde kalan Anadolu mu yoksa Orta Asya- Sibirya bölgeleri mi takdir artık sizin.

Sonra da ikinci kitap olan, İncil’e bir göz atalım;

Vahiyler-Şeytanın Sonu:7-10

7-“Bin yılı dolunca şeytan kapatıldığı yerden çözülecek”.

8-“Yeryüzünün dört köşesindeki ulusları kandırmak için yerinden çıkacak. Gog ile Magog’un (*) ordularını savaş için bir araya toplamaya gidecek. Onların sayısı denizin kumu gibidir”.

(*)Gog ve Magog=Devler ve cüceler ya da Kur’an’da “Yecüc ve Mecüc”.Tevrat’a göre Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından olan Magog soyu. Afganistan’da Himalaya dağlarından kıyamet vakti çıkacak yıkıcı, savaşçı bir kavim ya da yaratık ordusu.

9-Bunlar yeryüzünü boydan boya aştılar, kutsal yaşamlıların toplandığı yeri ve sevilen kenti kuşattılar. Ama gökten ateş indi ve onları yiyip yuttu.(*1)

(*1)-Hz. Muhammed’in Miraç görgülerinde de Seyhun Nehrinin kuzeyindeki çekik gözlü kavimler bu sınıfta gösterilmektedir.1200’lerde başlayan Cengiz Han ve ardılı Hülagü Han’ın ve Timur’un akınlarının da Sina yarım adasında Memluk Sultanı Bars Bey’in yarımadayı ateşe vermesi ve topun ilk kez kullanılması ile Moğolların Mısıra girmeleri engellenir.

10-“Onları kandıran iblise gelince ateş ve kükürt gölüne atıldı. Canavarla yalancı peygamber de oradadır. Çağlar çağı gece gündüz işkence çekecekler.”

Magog soyu da Tevrat ve İncil yazarlarına göre, melek olan ve Allah’a karşı gelen dev Gog’un emrine giren Yafes’in oğlunun soyu oluyordu. Onlar öyle deyince takipçileri olan Kur’an da aynı yoldan gitmiştir.

Kur’an Enbiya (Peygamberler) Suresi 21;

21:96. Ye’cûc ve Me’cûc’ün önü açıldığı zaman onlar, her tepeden akın ederler.

21:97. Hak olan vaat yaklaşmıştır. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. “Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik!” derler.

21:98. Siz ve Allah’ın berisinden, kulluk/kölelik ettikleriniz, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz.

21:99. Eğer onlar ilah olsalardı, oraya girmezlerdi. Oysaki hepsi orada uzun süre kalacaklardır.”

Ayetler dikkatle okunduğunda 21:98.ayette Yecüc/Mecüc tanımlaması tartışmaya gerek bırakmayacak kadar açıktır. “Allah’ın berisinden” kelimelerini daha önce bu surenin 21:29.ayetinde “İblis/şeytan ve cinler” için kullanılmıştı.

173- Grek şeytan tanrılarının babası Kronos çocuklarını yerken!

21;29. “İçlerinden her kim, “Ben O’nun berisinden/alt mertebesinden bir ilahım!” derse böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri iste böyle cezalandırırız biz.”

Bu ayet açıkça cinlerden veya şeytanlardan biri çıkıp ta “tanrılık” iddiasında bulunursa ona hak edeceği karşılığın cehennem olduğu anlatılmaktadır. 21.99. ayette açıkça “ilah olsalardı oraya girmezlerdi” ifadesiyle “ ilahlık ilkelerinden sapmış melekler” şeytan olmaktadırlar.

Yani Yecüc/ Mecüc bizler değil Cin/Şeytan neslidir. Yani meleklerdir. Benim yaptığım tespit tamamen doğrudur. Ki zaten bu tespiti yapan kavimlerin kendileri şeytan ve iyi veya kötü cinlere tapmaktadırlar. Kendi kitapları olan Tevrat, Kur’an bile onların bu iftiralarını çürütmektedir.

İncil “8”. Ayet te Gog ve Magog’un şeytan olduğunu ve ordularını toplayacaklarını yazmaktadır. İnsanlardan katılanların da kim olacağını o zaman görürüz.

Kehf 18.Yecüc Mecüc

18:94. Dediler: “Ey Zülkarneyn! Ye’cûc ve Me’cûc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana vergi verelim mi?”

18:95. Dedi: “Rabbimin beni içinde tuttuğu imkân ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranıza çok muhkem bir engel çekeyim.”

18:96. “Bana demir kütleleri getirin!” İki ucu tam denkleştirince, “Körükleyin!” dedi. Onu ateş haline koyunca da “Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim!” diye seslendi.

18:97. Artık onu ne aşabildiler ne delebildiler.”

Kehf Suresi zaten Enbiya suresinden önce inmiştir ve ondaki eksik tanımlamayı da Enbiya suresi düzeltmiştir.

Tespiti ben böyle yaptım ama bakalım İslam ulemaları ne demişler? Elmalılı Hamdi Yazır Hoca efendi, toprağı bol olsun elinden geldiğince eskilerden derleyebildiklerinden seçtiklerimi aşağıya ekledim;

n-Elmalılı Tefsiri Yecüc Mecüc

“YE’CÛC ve ME’CÛC; Yahut Yacûc ve Macûc isimleri Arapçaya başka bir dilden nakledilmiş Arapça olmayan kelimeler olduğu anlaşılıyor. Avrupalılar da bunlara Yagug ve Magug (Gog ve Magog) demişler ve onları şeytan soyundan sayarlarmış. Nitekim orta çağları açan kavimler göçünde Batı Roma İmparatorluğunu istila eden Hunlara böyle demişlerdir ki, Barbar deyiminden daha şiddetli demek oluyor.

Gerçekten kitap ehlinden bazılarının Ye’cûc ve Me’cûc’u Hz. Âdem’in bir ihtilamından meydana gelmişler diye bir efsane naklettiklerini bazı tefsirler de rivayet etmişlerdir. Halbuki Tevrat’ın birinci sifrinin onuncu faslında Yecûc, Yâfis’in oğullarındandır diye açıkça ifade edildiği gösteriliyor. Bu sebeple olmalıdır ki, Vehb b.Münebbih ve daha bazı zatlar, Ye’cûc ve Me’cûc’un Yâfis’in çocuklarından iki kabile olduklarını kesin olarak ifade etmişler ve müteahhirîn (hicrî 3. asırdan sonraki) bilginlerden birçokları da bu görüşe dayanmışlardır. Bununla beraber Kur’ân’da tesniye (ikil) zamiri ile “Yüfsidâni” denilmeyip de “Müfsidûne” denilmesinin, sayıca kalabalık olduklarına işaret olması gerekir. Onun için iki değil, yirmi kabile diyenler olduğu gibi, yeryüzündeki insanların onda dokuzuna kadar Yecûc ve Mecûc’un çok kalabalık olduğunu nakledenler de olmuştur.

Ebu Hayyan der ki: “Bunların sayı ve şekilleri hakkındaki sözlerin hiçbiri sahih haber değildir.” Kısaca Ye’cûc ve Me’cûc vaktiyle bir veya iki kavmin özel ismi olsa da doğrusu İslâm dilinde herkesin bildiği mânâ şudur: Aslı ve soyu belirsiz, din ve millet tanımaz karma bir insan topluluğudur ki, çıkmaları kıyamet alâmetlerindendir. Yeryüzünü bozacaklardır.

86-88 Nihayet güneşin battığı yere ulaştı. Yerleşmiş olduğu yerin gün batı tarafından ta sonuna kadar vardı. Tefsir bilginlerinin de yaptıkları açıklamaya göre, Okyanus denilen Atlas Okyanusunun batı kenarına ulaştı. Bu Okyanus denizinde “Halidat” ismi verilen adaların bir zamanlar uzunluk (boylam) başlangıcı olarak kabul edildiklerini kaydediyorlar. Bununla birlikte biz bugün bu Halidat adalarının ne olduğunu tayin edemiyoruz. Özetle uzak batıya vardığı vakit güneşi (sanki) siyah bir çamura batıyor buldu.

Veya “hâmiye” kırâetine göre, kızgın bir pınar içinde batıyor buldu. Tefsir bilginleri buradaki aynı, su pınarı; hamieyi balçıklı; hâmiye’yi de kızgın mânâsına tefsir etmişlerdir ki, güneşi balçıklı veya kızgın bir pınar içinde batıyor buldu demek olur.

Bu şekilde bu su pınarından maksat, okyanus ve özellikle denizin ufuktaki batış noktasıdır. Batıya varıncaya kadar geçtiği memleketlerde birtakım saltanatların batışını görerek giden Zülkarneyn, uzak batıda geçtiği yolda önüne çıkan Okyanus kenarında güneşin batışını seyretmek için ufka baktığı zaman Allah mülkünün genişliği ve yüceliği içinde o koca okyanus etrafı gök ile çevrilmiş bir kuyu havzası gibi sınırlı bir su kaynağı manzarasını alıyor.

Zulkarneyn olduğu iddia edilen Grek İskender!

Fakat içilebilecek parlak ve duru bir kaynak gibi değil, kara balçıkla bulanmış, dibi görünmez karanlık bir kuyu gibi görünüyor ve güneş bunun ufkunda batarken zayıflamaya başlayan parıltısı, allı morlu yansımalarıyla puslar içinde çalkalanarak karanlık bir batağa batıyor da, battığı nokta balçıklı bir göz gibi bulanıp kararırken aynı zamanda renk ve buharıyla kaynayan kızgın bir köz halinde bulunuyor.

Demek Zülkarneyn’in vicdanında güneş batışının bıraktığı intiba bu olmuştur ki, bu müşahedenin en ibret verici mânâsı, en son bir sınırda duracağı kesin olan dünya ululuğunun sınırlı olduğunu görmek ve geçici olduğunu anlamaktır.

“Biz dedik ki: E y Zülkarneyn!…” Bu söz, doğrusu

Zülkarneyn’in peygamber olduğuna açıkça delalet eder.

“Zülkarneyn dedi ki: Her kim haksızlık ederse ona azab edeceğiz…” Demek ki Zülkarneyn azab verme veya iyilikte bulunmak gibi dilediğini yapmakta serbest bırakıldığı halde, yine sebepsiz hareket etmedi. Azab etmeyi zulmedenlere, iyiliği ve mükâfatı da iman edip faydalı işler yapanlara tahsis etti. Güç ve seçimini kötüye kullanmaya kalkışmadı. Çünkü kendisinin de sonunda Rabbine geri gideceğini biliyordu.

89- 90- Sonra da, yani batıda yapacağı icraatı yaptıktan sonra da bir yol tuttu. Batıda batan güneşin doğuya dönmesi gibi, batıdan doğuya giden bir yol peşine düştü, nihayet güneşin doğduğu yere kadar gitti. Yani yeryüzünde güneşin arada engel bulunmaksızın doğduğu noktaya kadar gitti ki bu noktanın, Afrika’nın doğu kıyıları olması ihtimali olsa da açıkça anlaşılan Asya’nın uzak doğusu olmasıdır. Vardığında onu (güneşi) öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki biz onlara, güneşin berisinde bir siper yapmamıştık. Binaları yok, hatta elbiseleri yok. Güneşin altında yanıyorlar. Nitekim bugüne kadar bile Sudan’da, Avusturalya’da böyle çıplaklar vardır. Bununla birlikte maksat, örfte herkesçe bilindiği üzere önemli bir örtü ve siper olduğu takdirde çadırlar bile önemli bir örtü olamayacağından dolayı, bu mânâ çölde yaşayanların çoğunu kapsar.

89:91- İşte o böyle idi. Halbuki onun yanında neler vardı, biz onları tamamen biliyorduk. Yani onların öyle çıplaklığı karşısında Zülkarneyn’in mülkünde o kadar çok sebepler ve vasıtalar vardı ki, tamamını ancak Allah biliyordu. Zülkarneyn’e her şeyden sebep (vasıta) veren Allah, bunları güneşin altına koymuş, bir örtü vasıtası bile vermemişti. Bundan dolayı bunları gördüğü zaman, Zülkarneyn’in ne h isler duyduğunu, ne işler yaptığını da Allah bilir.

89:92– Sonra da diğer bir yol tutmuştu. Batı ile doğu arasında bir yolda gitti ki, bu da ya güneye veya kuzeye doğru olabilir. Bununla beraber tefsir bilginlerinin anlattıklarına göre kuzeye gitti.

89:93- Nihayet iki seddin arasına vardığında,

SEDDETMEK: Bir şeyin gediğini sağlam kapamaktır. İki şey arasına engel olan perdeye sed denildiği gibi, dağa da sed denilir. Nitekim burada iki dağ diye tefsir edilmiştir. Bazıları tabii olana sin’ in ötresi ile “süd”; insan tarafından yapılana da üstünü ile “sed” deniliyor, demiş. Bazı bilginler de birincisi “süd” gözle görünen, ikincisi “sed” gözle görülmeyendir demiştir. Bu âyette iki şekilde de okunduğundan ikisinin de aynı mânâda olduğu anlaşılır denilmiş ise de, bu iki okuma şeklinin değişik birer nükteyi kapsamış olmaları da düşünülebilir. Buna göre iki sed, yapma iki engel olabileceği gibi iki deniz, iki yer kıtası, iki dağ gibi yaratılmış (tabiî); yahut görünen ve görünmeyen de olabilecektir. Tefsir bilginleri, bu “seddeyn”i “iki dağ” diye tefsir etmişlerdir. Ancak bu iki dağı belirlemek için ipucu yoktur. Bu konuda rivayetler ise üç görüşte toplanıyor:

Şekil 175-Bu dünya haritasına göre hesap ediniz. Lacivertler İngiliz Uluslar topluluğudur. Etki alanları daha geniştir. Grek İskender eğer Zülkarneyn ise bu haritaya göre pek de iş yapmış sayılmaz. Zülkarneyn Nereyi sed ile bölebilir sizce? Atlantik ve Pasifik okyanusları Sed olabilir mi? Keşifler çağında, Vatikan Kızılderilileri ve ada yerlilerini bu yüzden mi soykırıma tabi tuttu?

1- Bu iki dağ, kuzeyde doğu tarafında Türk toprağının bittiği yerdedir. Denilmiştir ki Zamehşerî ve Ebu’s-Suud bu görüşü benimsemişlerdir. Türk toprağından maksat, Maverâünnehir denilen küçük Türkistan ise, bu görüş, Çin seddi yerine işaret demek olur.

2- Ermenistan ile Azerbaycan tarafında Türkistan topraklarının bittiği yerde denilmiştir. Kâdî Beydâvî bu görüşü tercih etmek istemiştir. Bu görüşe göre bu dağlar, Kafkas dağları ve iki sed arası, Demirkapı yeri oluyor ki İbnü Haldun ve Ebu’l-Fidâ gibi tarihçilerin açıklamasına göre, burada Nûşîrevân bir sed yapmıştıEbu Reyhan demiştir ki, bu yerin, insan bulunan meskun yerlerin Kuzeybatı tarafında olması gerekiyor.

3- Kuzeyin son kısımlarında iki yüksek dağdır ki, Hazkiyal/Hezerkyel (a.s.)’ın kitabında “âhirü’l-cirbiya” denilmiştir. Bu cirbiya ismi ise bize Sibirya ismini andırıyor. Bunun ise batı tarafının son bölgesi, Ural dağları, doğu tarafında da Behreng/Berring boğazı tarafları olmasından dolayı önceki sözlerle de ilişkisi vardır. Bu şekilde iki dağın arası İstanoy dağları ile Ural dağlarının arası demek olan Sibirya’nın kendisi midir? Batısındaki Ural dağları ile Kafkas dağları arası mıdır? Yoksa doğusunda Behreng’e doğru Kamçatka tarafındaki dağların arası mıdır, tam olarak belirlemek mümkün olmuyor.

Kur’ân’ın ifadesinde ise bu iki seddin yerini anlayabilmek için, batı ve doğu yönlerinden başka bir ipucu yoktur. Bundan ise Rusya’nın batı tarafı ihtimali olduğu gibi bir zamanlar Asya’nın Behreng boğazından Amerika’ya bağlantısı bulunduğuna ve Zülkarneyn de eski tarihte yaşadığına göre, Asya’nın doğusunda, Amerika’nın batısı n da bulunan Behreng ismindeki yer olması da pek muhtemeldir. Bunlardan başka doğuda Çin seddi, batıda Bâbü’l-ebvâb meşhur olduğuna göre iki sedden maksat, bunların olması daha açıktır denilebilir. Her ne kadar Zülkarneyn’in zamanında bunlar henüz bulunmuyorsa da Kur’ân’ın inişi sırasında bulunmaları ve meşhur olmaları tanımlama için yeterli olabilir. Bu şekilde bu iki sed arasından maksat, Türkistan olması gerekir. Bu da bundan sonraki kavim hakkında zikr edilecek rivayete uygun oluyor.

Kısaca iki sed arasına vardığında onların ötesinde bir kavim buldu ki neredeyse söz anlayamayacak bir durumdaydılar. Yani başka dil bilmedikleri gibi zihinleri basit, anlayışları kıt idi. nın ötresi ve ın esresiyle kırâetlerine (okumalarına) göre; hemen hemen söz anlatamayacak bir halde idiler.

95-Buna cevap olarak Zülkarneyn dedi ki: Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanat, sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Yani ona ihtiyaç yoktur. Allah tarafından bulunduğum makam, malî kuvvet ve diğer vasıtalar itibariyle sizin tasarladığınız dereceden daha yüksek ve daha faydalıdır. Ben, sizin öyle malî ücretinize tenezzül etmeksizin istediğinizden daha iyisini bağış ve armağan olarak yapa b ilecek bir güç ve yetenek içindeyim.

Öyle ise siz, bana güç ile yardım ediniz. Yani malî masrafa karışmayınız da adamla, işçi, sanatkâr, araç gereç temin etmede emrimde hazır bulunarak fiilen yardım ediniz. Ben onlarla sizin aranıza sağlam bir du v ar yapayım. Yani sedden daha sağlam bir şey, daha büyük, daha sağlam bir gergi yapayım. Bu duvarın o kavim ile Ye’cûc ve Me’cûc arasında yapılması, söylendiğine göre adıgeçen iki sed arasında değil, onların ötesinde bir yerde olması gerekir. Çünkü bunu i s teyen o kavim, seddin ötesinde bulunduğundan dolayı, Ye’cûc ve Me’cûc ile araları daha ilerde olması gerekiyor.

96- Bana demir kütleleri getirin.

“ZÜBER” “Zübre”nin çoğuludur. Zübre, büyük demir parçası demek olup Kamus’ta zikredildiği üzere örs mânâsınada gelir. Yani demir aletler ve takımlar ile demir kütlelerini, demir cinslerini getiriniz dedi, getirdiler. Nihayet iki ucun arasını denkleştirince iki sadef, karşılıklı iki baş veya iki yanı meydana getiren iki eğik ki; buna iki dağ, iki dağın tepeleri veya tepeleriyle kenarları arasındaki yanları, yani yamaçları demişlerse de o kavim ile Ye’cûc ve Me’cûc arasında seddin bir sınırını oluşturan karşılıklı iki uç veya sedde konulan kütlelerin bitiştirilecek yanları demek de olabilir.

Karşılıklı iki uç arasını düzeltince “Körükleyin” dedi. Onu tam bir ateş haline getirdiği vakit “Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim” dedi. Bunu bazı bilginlerin dediği gibi demir kenetli, bakır perçinli kayalardan meydana gelmiş bir bi n a gibi anlamak mümkün olabilir. Fakat ifadenin görünüşü bundan çok yüksek bir sanat ve işleme bağlı olan demir tuğlalı, bakır sıvalı öyle bir bina tasvir etmektedir ki, zamanımızda çok ilerlemiş olan sanat eseri ve sanayi vasıtaları ile bile onu imal etme y i düşünmek zordur.

Demir kütlelerinden bir dağ ördürüp de körükleyerek tamamını bir ateş haline getirdikten sonra üzerine erimiş bakır dökmek şüphesiz korkunç bir işlemdir. Acaba eski medeniyette demircilik böyle dehşetli bir ateşi idare edecek, böyle büyük bir işlemi yapabilecek kadar yükselmiş miydi? Olabilir. Fakat bunu ya tefsir bilginlerinin dedikleri gibi Zülkarneyn’in bir mucizesi kabul etmek veya bununla beraber sanatın gelecekte ilerlemesinin mümkün olduğuna işaret etmekle, yapılan duvarın son derece kuvvet ve sağlamlığından bir kinaye ve misal gibi anlamak daha açıktır.

Yardım etme işi daha fazla bu manaya bir ipucudur denebilir. Yani o kavmin kuvvet ve gayreti ile Zülkar-neyn’in o yardımı, Ye’cûc ve Me’cûc’e karşı öyle herkesi aciz bırakacak bir duvar meydana getirdi ki, bunun sağlamlık derecesini anlayabilmek için, körüklenerek ateş haline getirilmiş demir kütleleri ile; harcı, sıvası erimiş bakırdan meydana gelen yalçın bir sed tasarlamak gerektir.

97-Bu şekilde hem bir sed, hem bir süd (kapı) olan bu duvar öyle yüksek ve sağlam bir şey oldu ki, o Ye’cûc ve Me’cûc artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. Halbuki ne yüksek dağlar aşılmış, ne sağlam istihkamlar delinmiştir. Demek ki bunun sırrı Zülkarneyn’in döktüğü akıcı maddedeydi. Demek ki o, normal bir madde değil, ilâhî bir kuvvetti.

98- Onun için dedi ki : Bu Rabbimden bir rahmettir. Yani ne sizin işinizdir, ne benim; yalnız Allah’ın nimetlerinden Allah’ın bir lütfudur. Bununla beraber bunun da bir eceli (sonu) vardır. Rabbimin vaadi geldiği vakitte, onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi hakdır. Kıyamet muhakkak kopacaktır. İlerde Enbiyâ Sûresi’nde geleceği üzere “Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc’un (seddleri) açılıp da her dere tepeden boşaldıklarında” (21/96) âye t inin sırrı belirip Ye’cûc ve Me’cûc çıkacak, yeryüzünün düzeni bozulacak, kıyamet kopacaktır. Bazıları bunu Çin seddi zannetmişler ve bundan dolayı Ye’cûc ve Me’cûc’un, Moğollar ve Tatarlar olduğu hayaline kapılmışlardır.

Aslında Pekin civarında denizden başlayarak Altay dağlarının altlarına doğru yüzlerce saatlik bir mesafede uzanıp giden Çin seddi, hicretten dokuz asır kadar önce dördüncü Çin sülalesi devrinde, kuzeyden Moğol ve Tatarların saldırılarına karşı yapılmış olduğu tarihî bir bilgi olarak naklediliyor ve büyük eserlerin en büyüklerinden sayılıyorsa da yapılmasından fazla bir zaman geçmeden aşılmış, geçilmiş olan bu seddin sağlamlığı ve yapılış şekli, Kur’ân’da zikredilen vasıflara uygun olmadığı anlaşılıyor.

Diğer taraftan bazıları da Demir kapı seddi demişler ve bundan dolayı Ye’cûc ve Me’cûc’u bu günkü Rusya sahasında düşünmüşlerdir ki, bu sed de harap olmuştur. Doğrusu Kur’ân’daki vasıflar, ikisine de uygun olmadığı gibi, diğer yerlerde bilinebilen sedlerin de hiçbirine uymuyor.

Allah doğrusunu daha iyi bilir ya, Kur’ân’ın bahsettiği bu duvar, Zülkarneyn’den onun yapılmasını isteyen kavmin bu sayede oluşturdukları toplantı kurulları olsa gerektir ki, demir kütleleri gibi dayanıklı ve sağlam olan unsurlarına akıtılan Allah feyzi ile meydana gelmiş olan maddî ve manevî bir sed demek olur. Eğer bu kavim tefsir bilginlerinin naklettikleri şekli ile Türk idiyse, burada, Zülkarneyn’e kuvvetle yardım eden Türklerin geçmişte yeryüzünü bozgunculuktan kurtarmak için ettikleri hizmetin önemi anlatılmış olduğu gibi, yüce Peygamberimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra İslâm’a yapacakları hizmete de işaret edilmiş demektir. Ve şu halde Türklerin yok olması, Ye’cûc ve Me’cûc seddinin yıkılması ve yeryüzü düzenini bozulması demek olacaktır ki, kıyametin alâmetlerindendir.

Özetle doğu ve batıyı dolaşan Zülkarneyn’in en büyük işi, sırf Allah’ın bir rahmeti olan bu duvarın yapılmasıdır ki, yıkılması yeryüzünde insanlığın pek büyük bir felaketi olacaktır.”

Elmalılı hoca Türk Milletini yücelten bir yorum getirmiş ve ben de buna katılmaktayım. Hatta Mu kıtası hakkında yazılanlar ve çizilenler de eklenince hocanın tespiti gerçek ve doğru tespittir. Ama aşağıda okuyacağımız hadislerde yani bizzat İslâm peygamberinin sözlerinde Türklere hiç de o gözle bakılmamaktadır.

Bence peygamber ya vahiy ettiği Kur’an’ı anlamamıştır ya da halkının ve komşu kavimlerin “cin ve şeytanlara” taptığı bir ortamda, onları iyi ve tek olan bir cine tapınmaya ikna etmek hem de heykelleri ve resimleri o zaman için ortalarda iken kolay bir iş değildi. Düşünün, Araplara “Rahman” adını tanrı olarak kabul ettirememiş ve Kâbe’nin en büyük şeytanı/ Cini Hubel/ Lah/ Ellah/ Allah putunu mecburen yeni dinin tanrısı yapmak zorunda kalmıştı.

Ki, Kafirun Suresi 109:4– “Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim”. Ayetine rağmen Kâbe şeytanı /Cinni El Lah/ Allah/ Hubel Hicaz Araplarının ısrarları üzerine Kur’an’ın baş tanrısı olmayı başarmıştı.

Ama peygamber en azından o bu cinlerin ve putların heykel ve resimlerinin tümünü kırdırdı, yaktırdı, yok ettirdi. Bu bile büyük başarıdır.

Öte yandan “hepimiz Yecüc/ Mecüc ordusuyuz”   diyecek hali de yoktu. Aynı Yahudi Tevrat’ı ve Grek İncil’inin kurnazlığını o da böylece sürdürmüş oldu.

Şimdi, asla hak etmediğimiz şekilde tanımlanmamızı okuyalım;

o-İslâmî Hadislerde Yecüc- Mecüc;

Sidon harabelerini kazan Osman Hamdi Bey’in
kızına hediye ettiği madalyondan
Yecüc- Mecüc Dev  ve Cüc tasviri.
Tevrat’a göre Sidon Devlerin yaşadığı bölgedir.

İşte aşağıda Hz.Muhammed (S.A.V)’nin bizzat kendi hadisleri;

Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir”.

Bu hadise dikkat etmek gerekir. Peygamber, Burak adlı bir at/ araç ile Kudüs’teki “muallak Taşının” üstünden Cebrail eşliğinde Mirac’a yani göklere çıkarıldı ve cennetleri gördü yani göğün katlarını oluşturan galaksileri, Nebulaları, takımyıldızları gezdi. Orada kendisine izin verilenler ile görüşmeler yaptı. Yani Mecüclerin ülkesi gösterilen Orta Asya’ya veya Sibriya’ya gitmedi ancak yükselirken gördüyse de ne olduğunu anladığını bile sanmıyorum. Mirac’ta konuştuğu Yecüc ve Mecücler göklerde yaşayan ve Allah’a tabi olmamakta direnen göksel varlıklar olarak anlaşılmalıdır.

Bir diğer hadis;

“Küçük gözlü, kırmızı yüzlü ve suratları kalın deriden yapılmış kalkanlara benzer, Türkler’e (Yecüc- Mecüc’e) karşı savaşlar yapmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır.”

Türkler ne yaman bir düşmandır. Onların düşmanlarına verecekleri ganimet, çok az, alacakları pek çoktur” dediğini okuyoruz.

Abdullah Bin Büreyde’nin babasından hikâye ederek anlattığına göre Hz. Peygamber buyurmuştur ki;

“Sizler, şüphesiz, çekik gözlü, bir kavimle çarpışacaksınız. Onlar sizleri üç defa sürüp kovalayacaklar ve sonunda Arap yarımadasında size yetişeceklerdir.

Birinci istilada onların önünden kaçanlar kurtulacaklardır. İkinci takipte de bazılarınız kaçıp kurtulacak, bazılarınız helak olup gideceklerdir.

Üçüncüde ise onların istilalarının kökü kesilecektir.”

İslam Hadis İlminin büyük yazarlarından biri olarak tanınan Aliyyül Kari’nin “Türklere dokunmayınız, ilişmeyiniz” hadisine ilişkin İslamcı açılımı ise aşağıdaki gibidir;

p-TÜRKLER MAYMUNMUŞ;

Gotik şeytan Hristiyan tasarımcılarınca çizilmiş

Kaynak adları, Hz. Muhammed’in hadislerini toplayan altı kişiden en doğru yazmakla ünlenenlere aittir. Buhari-K. Cihad 95,96; Müslim K. Fitan 63,64-66“Türklerde insanlığa has yumuşaklık ve çelebi insanlara mahsus merhamet yoktur. Belki onlar başka bir tür insan cinsidirler. Onlara insan değil de nesnas (uzun kuyruklu bir maymun türü)denilse daha uygundur. Türkler, Yecüc ve Mecüc artıkları ve onların kardeşleri ve temsilcileri olduklarını söylemek onların neme nem insanlar olduklarını beyan etmeye kâfidir. Bununla beraber hiçbir şek ve şüphe edilmemelidir ki onlar son derece zararlı ve fesad ehlidirler. İslam ülkelerine ve Müslümanlara verdikleri zararın haddi hesabı yoktur. Allah onların yüzlerini kıyamete kadar bize göstermesin.” Kaynak-Mirkatü’l Mefatih)

Çünkü,o da atası Hz. İbrahim gibi kendilerine en uzak yerden düşman seçme alışkanlığını tekrarlamıştır. Her yaratılan yeni kavim kendisine dost ve düşman seçer.Onlar da öyle yapmışlardır.

İslam orduları İran’ı feth etmiş ve Ceyhun nehri kıyılarına dayanmıştır.Çünkü Hz.Muhammed onu ve arkadaşlarını bu bölge halkından oldukça korkutmuştur.

Haber kendisine ulaştığında Hz.Ömer Hz. Muhammed’in kendisine verdiği bilgiler dahilinde kaygılanır

İşte bir de Hz.Ömer’in Taberi’den alınan bir kaygısı:

“Keşke oralara kadar ordu göndermemiş olaydım.Ceyhun nehri ile aramızda ateşten bir deniz olmasını ne kadar isterdim.Çünkü oraların ahalisi (Türkler)oradan çıkacak ve üç defa dağılarak yeryüzünü istila edeceklerdir.Üçüncüsü onların sonu olacaktır.Bu bela ve müsibetin Müslümanların üzerine gelmesinden ziyade Horasan ehlinin üzerine gelmesi benim için evladır.”

r-Hadislerle Arap Milliyetçiliği örnekleri işte;

“Arap’lar Arap’ların eşitidir. Mevali de Mevali’nin. Ey Mevali, içinizde Arap’lar ile evlenmiş olanlar suç işlemiş olurlar, kötü yapmış olurlar. Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi

“Ey Arap kendinden olanla ve kendi denginle evlen ve yapacağın çocukların safiyeti bakımından dikkatli ol ve asla zenci ile evlenme. Çünkü zenciler çarpık yaratık olduklarından onlarla evlenenlerin çocukları sakat ve çarpık doğar.” Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi

Bir hadiste Hz. İsa’nın Peygamberimiz (sav)’e Mirac sırasında şunları söylediği bildirilmektedir:

Yahudi temsili resminde Yakup (Hileci demek) peygamber Mecüc tanrısı Yahve/Allah ile güreşiyor. Ama sevişiyor gibiler değil mi?

“Yecüc ve Mecüc her tepeden saldırmaya başlarlar. Ve uğradıkları her suyu içip tüketirler, karşılaştıkları herşeyi bozup altüst ederler, bunun üzerine halk feryad ederek Allah’tan yardım diler. BEN DE (HZ. İSA) ALLAH’A DUA EDEREK Yecüc ve Mecüc’ü öldürmesini isteyeceğim. Bu duam kabul olacak ve yer onların leşleriyle pis pis kokacak. Ben Allah’a tekrar dua edeceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su onları taşıyıp denize atacaktır”

Kripto Ermeni veya Harran Sabi’si Hermesçi olan Said Nursi Deliüzzaman bir sözünde Dabbetü’l Arz’ı (Gog-Deccal) şu şekilde tarif etmektedir:

O Dabbe bir nev’dir (tür, çeşit). Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye (hayvan topluluğu) olacak. Belki “bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi…” (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde (bedeninde) dişinden tırnağına kadar yerleşecek.32
…Allahu a’lem, o Dabbe bir nev’dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak…

Bediüzzaman bu sözünde, Dabbenin tek büyük bir hayvan olursa her yere yetişmesinin mümkün olmadığına, bu nedenle de bir tane hayvan değil, bir hayvanlar topluluğu olduğuna dikkat çekmektedir.

„…’bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi.’ (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek…“

İncil de Yecüc- Mecüc kehanetlerini yukarıdaki kadarıyla bırakmaz;

Ve;

Kıyamet yaklaştığında Kudüs yakınlarındaki Magedon denilen yerde, Şeytanın önderliğinde Gog- Magog denilen yaratıklar türeyecek, Armageddon savaşlarını yaparak tüm dünyada karışıklık çıkaracaklardır.

(1.Dünya Savaşında Çanakkale’ye saldıran İngiliz savaş gemilerinden birinin adı da “Armageddon” du hatırlayalım.)

Bunun akabinde, Hz. İsa yeryüzüne inecek  kendisine inanan geçmişteki insanları dirilterek bin yıl

(Milenyum ) yer yüzünde adalet ve egemenliği sağlayacaktır.

” Rab’bin kendisi, bir emir çağrısıyla, baş meleğin seslenmesiyle ve Tanrının borazanıyla gökten inecek. Önce Mesih’e ait ölüler dirilecek.” Selaniklilere 4. Bab, 16-17

Bundan sonra Kıyamet olacak;

Tanrı Öfkesinin bağbozumu-Vahiy 19-Melek orağını yeryüzüne salladı, bağbozumunda yeryüzünün üzümlerini topladı. Bunları Tanrı’nın kızgınlığında üzümün çiğneneceği büyük tekneye koydu (Yani insanların kanlarını çıkarıp içecekler)

20-Tekneye basılan üzümler kent dışında çiğnendi. Tekneden AKAN KAN (*) üç yüz yirmi kilometrelik bir alanı kapladı, atların gemlerine dek yükseldi.

Yahudi olmayan kavimlerin bu şekilde şıralarını çıkardıktan sonra da kuşlara yem edilmesi ve son olarak da dünya ile birlikte ateşe atılmaları var.

Ancak Yahudiler ve Hıristiyanlar öyle cennete kolay gidemeyecekler, onların temiz ve seçilmiş olanlarından sadece hiç kadınla ilişkiye girmeyen ve bu yola kirlenmeyen J) oğlanlar Cennete gidecekler. İşte ayeti.

Bir kilise ikonunda İsa “3” yaşlarındaki
Gılmanlarıyla resmedilmiş.

İncil “Yuhanna Vahiy-Kuzu ve Kurtulanlar 1-5; “Sonra Sion Dağında Kuzuyu (Allah-İsa) ve onunla birlikte 144.000 kişinin durduğunu gördüm… Bunlar kadınlarla ilişki sonucu lekelenmeyenlerdir. Çünkü kız oğlan kızdırlar. Kuzu her nereye giderse Onun ardı sıra gidenlerdir. İnsanlık içinden Tanrıya ve Kuzuya kurtulmalık (fidye) karşılığında sağlanan ilk üründürler. “

Hıristiyanların imanı yerinde olanları ve Yecüc-Mecüc’e karşı Armagedon savaşlarına katılanlar ise “Yeniden yaratılacak dünyada her kusurdan arınmış cennet yaşamına devam edeceklerdir. Yani cennet yok. Gene burada devam.(Vahiy son bölüm olsa gerek. Her şeyde de sayı numara vermekten bıktım) Merak eden açsın okusun.

Tevrat’ta Allah’ın “erkek çocuk” aldığını kanıtlıyor

Say.8: 18 “İsrail’de ilk doğan erkek çocukların yerine Levililer’i seçtim”

Kuran Vakıa Suresi-17-“Çevrelerinde ölümsüzlüğe erdirilmiş gençler (gılmanlar-oğlanlar) dolaşırlar.”

Tur Suresi-24;”Kendilerine ait sedefte saklı inci gibi civanlar dolaşır çevrelerinde”

Yani öyle bir Allah düşünün ki, cennetine “oğlan” dolduruyor ”Keyfine düşkün bir Allah” olmalı. Bu ifadeye kızanlar, bu ayetlerin tefsirlerini (Meal değil) okuyabilirler.

Bunun nesine tapılır ki? Anlayan beri gelsin. Bunlar apaçık başka yıldızların kavimleri işte. Kıyamet denilen günde topluca gelip “bağbozumu yapacaklar. Bizleri yiyecekler. Nesine tapılır ki bunun. Aslında askeri tedbirler almak gerekmiyor mu?

Neyse zaten az kaldı, tapınaklar insanları kurtarır umarım.J)

Buraya kadar “şeytana tapıp” başkalarını “şeytanın askeri” ilân etmeye meraklı işgalci ve soykırımcı, hileci (Grek, Yakup, Paris adları hileci, üçkâğıtçı” demektir.),sahtekâr tüccar, eşcinsel, cinsi sapık, insan kurban eden, cinlere, şeytanlara tapan ve ırkçı batının, masum “çoban” kavimlere attığı iftiraları okuduk. Yani, dev ve cüce kavimlerden oluşan göklerdeki kötü cinlerin yeryüzüne ineceklerini ve Asya’nın “çoban” kavimlerinin bunların askeri olacaklarını iddia ederek ezeli düşmanlıklarını ve yeryüzüne “tek ırkın” hâkim olmasını isteyen, başkalarına “yaşam hakkı tanımayan”  hileci ve üç kâğıtçı kavimlerin bu dinlerinden herkes acilen kurtulmalıdır.

TÜRKLER YECÜC MECÜC DEĞİLDİRLER

Eski Türk masallarında ve yine Türk olan Keloğlan masallarında geçen zengin,bereketli toprakların,hazinelerle dolu evlerde oturan devlerin olduğu “Kaf Dağı” ardında bulunan, devlerle hizmetçileri cücelerin yaşadığı ülke..
Orta Asya’dan bakıldığında elbette, Kafkaslardan (Kaf=Dağ;Kas=Sarp,yüksek) Ağrı,Cudi, Zağros, Hindikuş ve Himalaya dağlarının ardındaki kavimlerdir.Yani,Hindistan,İran,Anadolu, Yunanistan, Mısır bölgeleridir.

Bu zenginlik nedeniyle Konfiçyus’un ve Tao’nun kitaplarında bile “Batıya göç” kutsal olarak gösterilir.Hatta Tao,diğer adı ile Lao Zu bile,”Tao Te King” adlı 500 kelimelik kitabını bitirdikten sonra bir ineğe binerek “Batıya göç” eder ve bir daha kendisinden haber alınmaz.
Timur istilalarına kadar batıya olan göçler,işgaller hep bu zenginliği ele geçirmek için yapılmıştır.

Yani,gerçek Yecüc-Mecüc kavimleri kendileri olan bu milletler,eski Mu Kıtası dini olan RA-MU dinini ters yüz ederek,kendilerini “kutsanmış temiz“,bizim gibi gerçek,temiz kavimleri de “lanetli” göstermişlerdir.

Tevrat’ta her ne kadar Yafes’in soyundan Mecüc-Magok soyunun,İran üzerinden orta Asya’ya yayıldıkları, buralarda savaş,felsefe,bilim alanında büyük gelişmeler gösterdikleri yazılsa da doğru değildir.

Çünkü Yahudilere verilen Kenan toprakları zaten Yecücler ve Mecücler ülkesidir. Yani devler ve cücelerin yaşadığı ülkedir.

Türkler, “Mu Kıtasından” gelenlerdir. Hz.Muhammed de Türklerin “Adem Soyu” olduğunu bir hadisinde bildirmiştir.

İşte aşağıda Hz.Muhammed’in bizzat kendi hadisleri;

“Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir”.

Ama Muhammed kendi bildirdiği Kur’an ve hadisleri kavrayamamış veya çarpıtmıştır. Bu şekilde halka verilen hadislerin yol göstermeleri üzerine Araplar İran ve Anadolu üzerine saldırmış ve şeytanlarının yardımıyla ele geçirmiştir. Bize gelmeden önce de Zerdüşt olan Persleri ve Kürtleri de ciddi bir soykırımdan geçirmişlerdir. Süleymaniye’de bulunan bir belgede Arap işgali şöyle anlatılır;

”Kutsal yerler yakıldı. Ateşler söndü ve büyüklerin en büyüğü kendisini gizledi. Arap zülmü Şehrizara kadar olan tüm köyleri harap etti. Kadınlar ve kızlar esir alındı.

“Yahudi ve Hıristiyanlar “ Kuran’ı sizden iyi bilirler. 250 yıldır Kuran’a da her türlü müdahaleyi de yapmaları ele geçirdikten sonra da İ.S.650’den İ.S.950’ye kadar geçen sürede Araplar sonradan “Mavera ün Nehr” yani “nehrin öte yanı” adını verecekleri Seyhun-Ceyhun nehirlerinin arasında bulunan ve “Güney Türkistan” olarak bilinen bölgeye saldırmışlar ve Hz. Muhammed’in hadisleri doğrultusunda Yecüc-Mecüc” kavmi olarak niteledikleri atalarımızı “Soykırım”a tabii tutmuşlardır.

Dağıstan’da İ.S.716’da Cürcan’da esir aldıkları Türklerden 12.bin kişiyi değirmen bulunan bir su yatağına götürüp keserler ve akan kanları ile DEĞİRMENDE ÖĞÜTTÜKLER BUĞDAY UNUNDAN EKMEK YAPIP YERLER. Buna da “İntikam Ekmeği” derler. Sadece bu şehirde kırk bin Türk Halife YEZİD tarafından vahşice katledilirler.

Yecüc-Mecüc nitelemesinde Arap/İslam bakış açısından Türkler, başta Araplar olmak üzere insanlığa felaket getirici bozguncu, baş belası, bu nedenle de kıyamete kadar insanlıktan duvarla ayrılmayı hak eden bir kavim olarak görülüyor.

Bu noktada kimse Türklerin böyle bir duvarla insanlıktan ayrılmadığı, dolayısı ile Yecüc-Mecüc’den kastedilenin Türkler olmadığını söylemesin. Çünkü bu durumda başka bir kavim de yoktur ve de olmamıştır.

Aşağıdaki mektuplar örneğinde olduğu gibi belki de “Son Uyarı” yapma gereği bile duymadıklarını görüyoruz. Kafadan “teslimiyet ve kölelik” önermektedirler ya da “soykırım”   ile tehdit etmektedirler.

Şimdi de Halid Bin Velid’in İranlı komutan Hürmüz’e yazdığı mektuba bir bakalım. İranlılar da Yafes’in oğlu Meday soyundandırlar ve ilk kurdukları devletin adı da “Medya’dır. Babil ve Asur’u onlar yıkmışlardır;

Siz İslam Dinine giriniz, emniyet ve güven içinde yaşamanıza devam edersiniz. Eğer İslam Dinine girmezseniz, o zaman bizim hâkimiyetimizi kabul ediniz. Zimmi olun.(Yaşamasına anlaşma ile izin verilen)biz de sizi koruyalım. Başkalarının size taarruz etmesine fırsat vermeyelim. O takdirde bize cizye,(haraç)vermeniz gerekir. Yok bunu da kabul etmezseniz size yapacak bir şeyimiz kalmamıştır. Aramızdaki hükmü Allah verecektir. Fakat biz öyle bir ordu ile gelmişiz ki, bu ordunun erleri ölümü sizin hayatı sevdiğinizden daha fazla seven kimselerdir.”

Şimdi de Hıristiyan fatihlerin Amerikan yerlilerine okudukları “Requerimiento” (Rekverimiento-Uyarı) mektubunu okuyalım;

Reddettiğiniz veya işi kurnazlığa vurup bizleri oyalamağa kalkıştığınız takdirde sizlere dosdoğru bir şekilde derim ki Allah’ın yardımıyla var gücümüzle üzerinize saldıracağız, amansız bir savaş verip sizleri boyunduruk altına sokacağız. Sizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı köle haline getirip satacağız. Hükümdarımızın emriyle bedenlerinizi istediğimiz gibi kullanacağız, mallarınızı alacağız ve sizlere elimizden gelen her türlü kötülüğü yapacağız.”

Mektuplar biri birinin aynısıdır. Ancak bunlar açıkça bir tehdit içermekte ve niyetlerini göstermektedir.

Tevrat’ta Türkler “kıyılarda yaşayanlar ve Allah’a ilk bel bağlayanlar*” olarak da geçmektedir. Biz, Nuh soyu değiliz. Bütün bu iddialar Musa’dan 800 yıl sonra Tevrat’ı yazan Ezra’nın uydurmalarından başka bir şey değildir.

İşte Kuran’dan bir ispat;

İsra Suresi :5-Bu ikiden birinin vakti gelince üzerinize pek güçlü olan kullarımı göndereceğim. Onlar da yurdunuzda her şeyi araştıracaklar.Bu yerine gelecek bir vaattir. ”
“Her yeri araştıracak olan pek güçlü kullarım” diye tanımlanan millet Cengiz Han ve sonrası gelenlerdir.

Eğer bunlar Yecüc-Mecüc ise Tanrı bunlara neden “Lanet kullarım” demiyor da methediyor?

Türk milleti, bu uydurma yecüc-mecüc milletince yapılan çok büyük iftiralara maruz bırakılmıştır. Sebebi de, Tanrılarının bile ayar tutturamadığı için aramıza saldığı bu Tüp Bebeklerden türeme kavimleri aramızda yaşatmamızdan, genetiklerini güçlendirmemizden başka nedir ki?

İyilik et kemlik bul.

Haritadaki İngilizce metnin tercümesi;”İ.Ö.70.000 yıl önce kutsal kitapların esinlenip yazıldığı yerin coğrafi yerleşimi.”

M.Ö.70.000’LERDE YAZILMIŞ KİTABA GÖRE MU’KITALI DÜNYA HARİTASI Sol altta yazarın 1927 tarihli imzası

İnsanlığın Yıldızlara gidip gelen medeniyetinin olduğu Türklerin anayurdu MU KITASI.

Bana sorarsanız, Zülkarneyn, küresel bir imparatorluk olan, Mu Kıtasının Asya’dan Avrupa’ya uzanan kolu olan Büyük Uygur İmparatorluğunun Kağanıydı, batıda gördüğü “güneşin balçıkta batması” ise bataklık olan Hollanda, Belçika, Finlandiya bölgeleriydi ya da Atlantis’in batmasından dolayı çamur olması muhtemel Atlantik Okyanusu da olabilir.

Büyük Uygur İmparatorluğu Haritası

Hollanda ve Belçika bölgesi bu bataklıkları bilindiği gibi önce Atlantik kıyılarına büyük setler ördüler ve bataklık sularını yel değirmenlerinden pompalar yaparak okyanusa pompalayarak kuruttular. Portekiz’den Hollanda’ya kadar bölge efsanelerinde Atlantik Okyanusunda dev yılanlar, ejderler ve canavarlar olduğundan denizciler açılmaya korkuyorlardı. Keşifler sırasında bir çok denizci bu yüzden Atlantik okyanusundaki keşiflere katılamamıştır. Çok kaynak olduğundan buna kaynakça göstermeye bile gerek duymuyorum.

Ayrıca Uygur Hanının elinde de Sümer tanrılarının açıldığında iki uçlu mızrak olan, “Mumya’nın Dönüşü” filmine de konu olan “Asa” vardır. Sağdaki Uygur Ecesi “sol elinde” bu asayı tutmaktadır ve elleriyle Tanrı soyunun meleklerin işareti olan “6” işareti yapmaktadırlar. (Dedelerimiz de masonmuş bak yav.) Bu arada saltanatın da “Ece’de” olduğunu görüyoruz.

Sağda Uygur Ecesi, elinde Hükümdarlık asası (Açılır mızrak olur başka hünerleri de vardır) Soldaki Uygur Hanı “6” yapıyorlar. Hanın tacında “tek göz” var.

Herkes Sami kavmiyetçiliğinin ürünü olan aldatmacalardan, hilelerden kurtularak özüne dönsün!

Yüce Türk Milletine “Mecüc” lanetli cüce diyen şeytanlara ve cinlere tapan Arapların kitabı halen bizlerin bıraktığı kültürün bozulmuşu olan şeytana tapma ibadetlerini “haklı gösterme” çabasındadırlar. Kureyş Yezidileri günde sabah ve akşam iki vakit namaz kılarlardı. Kur’an’ın aşağıdaki ayeti bunları “mazur gösterme, kazanma” derdine düşmüştür.

Yezidi İbadeti “İki Vakit namaz”

Kehf 18.28. “Benliğini, sabah-aksam yüzünü isteyerek rablerine yalvaranlarla beraber tut. İğreti dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırıp uzaklaştırma. Ve sakın, kalbini bizim zikrimizden/ Kuranımızdan gafil koyduğumuz, boş arzularına uymuş kişiye boyun eğme. Böylesinin işi hep aşırılıktır.”

Zaten ne olduklarını da kendi şeytan tanrıları onlara ne güzel anlatmaktadır;

Yasin Suresi 36;6– “Babaları uyarılmamış bir kavmi uyarasın diye gönderildin. Çünkü onlar habersiz gafillerdir. Doğrusu çoğunun üzerine azap gerçekleşmiştir. Artık onlar iman etmezler.”

Artık kıyamet gelmiş ve bir peygamberle uyarılmamış lanetli bir kavim. Kıyamette “uyarmadı demesinler” diye peygamber gönderilen bir kavim. Bunlardan her şey beklenir.

Türk milletine gıcık şeytan tanrı eski kavimlerin “ömürlerini kısaltmayı haklı gösterirken, yer kürenin topraklarını da “kutup bölgelerinden” kırptıklarını/eksilttiklerini” itiraf derdine düşmüştür. Yani toprağımızı çalıyorlar.

 Enbiya 21;44. “Gerçek su ki, biz onları ve atalarını, ömür kendilerine uzun gelecek kadar nîmetlendirdik. Hâlâ görmüyorlar mı ki, biz yerküreye geliyor, onu uçlarından eksiltiyoruz. Galip gelenler onlar mı?”

Ayrıca tanrının yani Allah’ın öteki koruyucularla göklerdeki cennetine çekildiğini, dünyamızı bıraktığı gözcülerle “gözetlediklerini”, onlara göre “mahlûkat- hayvan” olduğumuzu, günahlarımızı ve sevaplarımızı yazdıklarını, saatimiz dolduğunda “bizleri helak” edecekleri tehdidini de Kur’an’da görüyoruz. Bizim gibi hayvanları bu gözcüler ya da çobanlar neden beklerler?

Çoban sürüyü neden beklerse ondan beklerler. Neyse Kur’an’ın ifadesini geciktirmeyelim;

Yunus Suresi-11-“ Önünde ve ardında insanoğlunu izleyen melekler vardır. Allah’ın emri ile onları gözetirlerBir millet iman ve gidişini bozmadıkça Allah o halkın durumunu değiştirmez, Allah bir milletin kötülüğüne hüküm verince artık o hüküm durdurulamazMahlûklar için Allah’tan başka koruyucu yoktur”.

Ya bunlar nöbetten sıkılır da bir an önce dönmek ya da hoşça vakit geçirmek için bize savaş, anarşi ve hayal edemeyeceğimiz felaketler hazırlıyorlarsa yandık ki yandık!

Böyle yanlış yapan melekleri yani vampir cin ve şeytanları tanrı cezalandırabilir mi? Ceza korkutucu olur mu?

Eyüp peygamberi bile şeytanın bir sözü ile “al istediğin gibi dene” diye eline teslim eden tanrının şeytana, kıyamete kadar bizleri yoldan çıkarmak için izin verdiğini ve “geciktirilenlerden olacağını” söylediğini unutmayalım.  Biz Eyüp peygamber olsak hava cıva.

Tanrının cezalandırdığını kabul edelim ama bu ceza çobanın sürüye verdiği cezayı geçmez gibi geliyor. Mahlûkat için tanrı meleğini harcar mı hiç?

Hele şeytan gibi fikir üreten, zeki, işine sadık bir “sınav meleğini” harcayabilir mi?

Onunla kim bilir kaç gezegen dolusu kölesini her an sınava çekmektedir bu tanrı.

Siz tanrı olsanız şeytan gibi usta sınav meleğinizi harcar mısınız?

Bence kıyamet “diriliş” değil de İncil’deki kuşlara yedirme yem etme olayı ile ilişkili gibi geliyor. Dünya bahçesine insanı bırakmışlar, bunca yıldır çıkarılmış, kaybolmuş veya hazırda ne kadar maden, ziynet ve akla hayale gelmedik insan ürünü varsa tümü onlara kalacak. Bahçenin meyveleri sadece “hayvani” yanımızla vereceğimiz lezzetten çok ürünlerimiz daha cazip bir lezzettir.

Ayrıca “olgunlaştığımızı” görsünler diye yıldızlara yükselen gökdelenler de dikerek;

“-Görün, gelin, bizi yiyin!” Diye bağırmıyor muyuz?

Dinlerde böyle varlıkların yazdığına inanan akıllı insan türünün bunun tersini yapması, saklanması ve saklaması gerekmez mi?

Onlar da bizlere bu yüzden mi görünmüyorlar dersiniz?

Belki de görünmek için çabalama vardır. Büyük şeytanları İsa gelip bu dünyayı yok edecek ve seçilmiş 144.000 Yahudiye yeni denizleri olmayan yuvarlak bir dünya verecek beklentisiyle özellikle bunları dikmedikleri ne malum!
M.Ö.2000-1500’lerde 75 yaşında “çocuk ve Kenan toprakları” vaadiyle tanrısının peşine takılan, 25 yıl dolaştıktan sonra vefat eden Ur’lu İbram’ın ardılı olduğunu iddia eden Yahudiler ile işbirlikçileri olan kovulmuş İran, Hint, Mısır, Babil büyücülerinin torunları günümüzde ataları İbram’ın vadini İncil’de İsa’nın kıyamette vereceği yeni  ”denizsiz yuvarlak dünyaya” arttırmışlardır.

“Tek tanrıcılığı ve şeytana karşı savaşı ile ” ile öne çıkan Zerdüştlükten İslam’a gizlice “kötünün ve hilenin” öne çıkarıldığı, “iyinin ahmaklığının ve pasifliğinin” çaktırmadan beyinlere zerk edilmesiyle, insanların sinsice şeytana tapınmaya itildiklerini gördük. Bu “yerleşik kavim dinlerine” daha dikkatli yaklaşmak hatta uzak durmak sizlerin tercihine kalmıştır.

Göçebe kavimlerin yerleşik kavimlere, “- dünyanın sonunu getireceksiniz, yerleşmeyin!” diye yalvarmaları, saldırıp engellemeleri, dağ dervişlerinin tüccarları taşlamaları, tüccar, hileci, dünyada güçlü olmak için insanlığın düşmanı olan şeytan ve cinlere kölelik eden yerleşik kavimleri engelleyememiştir.

Atom bombası patlama anı

Yerleşik kavim ve göçebe kavim dinlerinde de geçtiği gibi şeytan gerçekten insanların düşmanıdır ve “ ölümlü dünyada güç ve saltanat uğruna” yüz yaşında bulduğu tek oğlunu gözünü kırpmadan şeytana (Yahve/ Allah) kurban eden bir İbrahim örneğine inandırılan insanlara  bu gün sunulan dünya “ömrünü tamamlamış bir dünyadır”.

Dinler hakkındaki bilgiler doğruysa ki öyle görünüyor, göçebe kavimlerin bu gezegeni korumak uğruna artık yapabilecekleri bir şey de kalmamıştır.

Bu yüzden bu kavimlerin dinlerinin “kelime oyunlarına dayalı” kökenlerini bu kadar incelemeye ve açıklayarak tanıtmaya çalıştım.

Ama,Tevrat’ta Nuh oğlu Sam soyundan olduklarını iddia eden Sami soyu oldukları iddiasındaki Araplar, Farslar Türkleri aşağılamaktan geri duruyorlar mı bir bakalım;

Sami soyu güden Siyonistlerin TÜRK MİLLETİNE iftiralarından birisi “TÜRKÇE CEHENNEM DİLİDİR” İFTİRASIDIR. Meğer, Kur’an’ın Türkçeye çevrilmeme nedeni bu sapık inanışmış;

TÜRK DİLİ CEHENNEMİN DEĞİL TANRININ DİLİDİR.

2007 yılında ölen İran’ın önemli din ulemalarından kabul edilen Ayetullah Müctehidi, Youtube’ta da yer alan bir konuşmasında Türk dilinin “cehennemin dili”, Fars ve Arap dilinin ise “cennetin dili” olduğunu söylemiş.

Sözünü de peygamber Muhammet’in bir hadisine dayandırmış. Bu hadisin sözde iddiasının kaynağı olduğunu söylemiş.

Asırlardır “Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesinde demek bu yüzden karşı çıkmış bu şerefsizler.” Yani biz zaten cennete giremeyeceğiz okumasak da olur. Bu şeytanın döllerine köle yaratıldık öyle mi? Vay sizin dininize de kitabınıza da inananın aklına sıçayım sizin de elbette, ölmüş de olsanız.

Azerbaycan’ın Araz News haber sitesinde 08 Nisan 2014 tarihinde bu konu işlenmiştir.

İran’ın I. Dünya savaşından sonra İngiltere’nin yaptığı Yeni Dünya Düzeni gereğince İran’ın başına sözde “Fars” olduğu iddia edilen Şah Rıza’yı getiren ve Türk katliamı yaptıran ırkçı İran kültüründe büyüyen bu şeytan Ehrimanın oğlu, ırkçılıkta epey ileri gitmiş.

Çünkü peygamber Muhammet’in hadislerinde özellikle Yecüc-Mecüc konusunda Türklerin kast edildiği, “çekik gözlü, yüzleri kalkan derisi gibi kırmızı, savaşçı, çevik, asla bulaşılmaması gereken kavim” şeklindeki ifadesinden ve diğer hadis kaynaklarında da “Türk” adının Muhammet tarafından kullanılmadığını tespit ettiğimize göre Ayetullah Müctehidi Tehrani adlı kendisini “Allah’ın kelamı=Ayetullah” ilan etmiş sapığın iftirası kesinlikle hadislere dayanmamaktadır.

Ama böyle bir inanış var mıdır, varsa nerede geçmektedir ki bu şeytan Ehriman’ın dölü bunu öğrensin ve bu terbiyesizliği yapsın?

Evet, böyle bir ifadeye yakın zamanda, “google kitaplar” da rastladığım, ABD’li profesör Justin Perkins’in 1843 yılında ABD’de yayınladığı “Eight Years in Persia=İran’da Sekiz Yıl” adlı araştırma kitabında, kendisinin İran Urumiye’de Türkçe öğrenirken öğrendiğini anlattığı yazısında gördüm. Ve o konuyu dilimize çevirdim;

Eight Years in Persia- Harward Unıv. Yayınları 1843 Justişn Perkins. S.223;

“…….Nasturi rahibimiz, baş rahip, ve vaiz Haziranın ortalarında, Tebriz’de çıkan veba salgını yüzünden evlerine gittiler. Urumiye’den yakında ayrılma ihtimali içinde Tebriz’e dönmelerinin uygun olacağını düşünmemiştim. Bizi terk etmelerinden sonra dikkatimi Türkçe öğrenmeye vermiştim. Azerbaycan Türkçesi, yazılı bir dil değildir ve öğrenme olanakları sağlamak da sınırlıdır. Bu dilden, Türkçe-İngilizce on bin kelimelik bir sözlüğü Alman misyonerlerin hazırladıkları küçük dil bilgisi sözlüklerinden yararlanarak düzenledim. Bunlar, mükemmel olmasalar da görevimiz esnasında zaman zaman gerektiğinde yardımcı olmaktadırlar.

Burada konuşulan yaygın Türkçe, farsça ve Arapça ile zenginleştirilmiş, parlatılmış Osmanlı Türkçesinden farklıdır ve bölgenin şartlarına göre halkın biçimlendirdiği karakterleri içerir.

….Türk dili, fazlasıyla doğal olup, dilde hakimiyete, komutaya dayanır. Eski Sakson dilimizden çok daha görkemli olan, kendine özel ses bükülmeleri, düşmeleriyle kendi anahtarı altında yuvarlanır gider.

Efsanede geçtiği gibi, “Yılan, Havva’yı baştan çıkartmayı arzu etti” ifadesi, yaygın konuşulan üç doğu dilinden biri olan tartışma ve ikna edici özelliğe sahip Arapçadan yapılmıştı. Havva, kibar konuşmayı, aşkı ve cinsel tahriki işaret eden Fars dilinde Adem ile konuşmuştu.

Melek Cebrail, onları cennetten kovmakla görevlendirildi ve, Arapça, Farsça ve homurdanarak boşuna zaman kaybettiğini gördü ve gök gürültüsünü andıran ve tehdidin dili olan Türkçe yapılan bir uyarıyla kovma işlemi gerçekleşti.

Sonunda Cebrail konuşmaya başladı, korku yüreklerini kapladı, aceleyle kaldıkları mutluluk mekanını terk ettiler.”

Bu karakteristik özelliğini hala barındıran Türkçe, İstanbul ve Küçük Asya’da hakim bir dildir. Fakat uzak doğuda öne çıkan büyüklerini, Muhammedi Türkçe olarak işaret edenlerin dillerinde,alçalan, yükselen, dileyen ses tonlarıyla bükülebilen ve galibiyeti ifade eden, konuşanlarının hürmet ettiği bir dildir.

Kuzey İran’da bütün sosyal sınıflar arasında konuşulan tek dil Türkçedir ve bölgeye gelen misyonerlerin ilk dikkatlerini çeken şey budur….””

İran Cebraili Faravahar. İslam ulemaları da Muhammet de Cebrail’i bu şekilde tasvir etmişlerdir. Bütün siyer kitaplarında buna rastlayabilirsiniz

Daha sonra da “Peygamberlere vahiyleri Cebrail’in Farsi ve Arabi dillerde fısıldadığına inanılırsa da bu inanış yaygındır. Cebrail bütün peygamberlere vahiyleri Türkçe olarak fısıldamıştır.” Şeklinde konuyu bağlayan Justin Perkins’e bu tespitinden dolayı, “173” yıl sonra da olsa bir teşekkürü borç biliyorum.

Yazar Justin Perkins’in yazdığı bu kitapta konuştuğu İran’lı Nasturi rahibi bir tespitte daha bulunur ki bu Müslümanları çok kızdıracak bir tespittir.

Bu İran’lı Nasturi din adamı, “Sahte, yalancı peygamber ” diye andığı Hz. Muhammet’in tebliğ ettiğine inanılan Kur’an’ın da, Peygamber Muhammet’i “9” Dokuz yaşında iken Büşra şehri Arabistan Kiliseleri Episkoposu iken, bu kiliseye davet edip, sırtında “peygamberlik mührünü” görüp açıklayan meşhur rahip Bahira’nın yazdığını, İslam’ın da bu yüzden uydurma din olduğunu da iddia etmektedir.

Buraya kadar İngilizce’den Türkçe’ye çeviren 

Alaeddin Yavuz

Türk, hem Türk olan kişi hem de halkı için tekil ve çoğul içerikli bir addır.

Tevrat ve ondan eski Sabi dibindeki kaynakları es geçiyorum.

Yıllar önce yaptığım, kısmen yayınladığım yazılarıma eklediğim, Arap ebced-Huruf ilmi, İbrani Kabalası, Grek huruf ilmine göre hazırlanmış harflere verilen sayısal ve sembol değerlerine göre ortak çıkardığım sonuç aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi :

Hindistan Kalküta Konark Güneş Tapınağındaki
kıyamette yeryüzüne ineceğine inanılan çark/Teker.

T=Tekerlek/Medeniyet Tüm kültürlerde tekerlek/Çark medeniyeti temsil eder zaten.

Ü=Sesli harflerin tümü ÖKÜZ BAŞI/ÖKÜZBAŞLI anlamı taşır.

R=Baş, tanrının veya yaratılmış mahlukatın başıdır.

K=El, organ anlamında eldir.

Birleştirdiğimde:

T=Medeni/Çağdaş

Ü=Öküz başlı

R=Baş

K=El

Öküz başlı Baş’ın (Allah’ın) Çağdaş/Medeni Eli. Anlamını çıkartmıştım. Bunun açılımı da şudur : TANRI, YERYÜZÜNDE MEDENİ TÜRK MİLLETİ İLE DÜZENİNİ SAĞLAMAKTADIR, YOLDAN ÇIKAN KAVİMLERİ ONUNLA TERBİYE ETMEKTEDİR. Atilla, 451’de Roma’yı kuşattığında Vatikan ne demişti? :

“TÜRKLER TANRININ KIRBACIDIR, BİZİ ONLARLA CEZALANDIRIYOR”

Gerisi size kalmış.

Diğer yandan baktığımda:

Türk efsaneleri dışında, Farsça sözlüklerde “Güzel İnsan” karşılığı vardır.

Kanatlı Cebrail, peygamber Muhammet’e vahiy
tebliğ ediyor. 16.yy. İran minyatürü.
Cebrail’in ÇEKİK GÖZLÜ” olduğuna dikkat
ediniz. Bu durumda, Türkler ALLAH ve
MELEKLERİNİN SOYUdur.
Araplar,Farslar bize köle yaratılmış,
aşağı düzeyde türlerdir.

Bütün milletlerin kendilerine adlarını veren dinleri vardır. Ben bir de farklı olarak şuna inanırım, milletlere ve yurtlarına adlarını veren komşularıdır, başkalarıdır.

“-Biz Farslar, üç milletten olduk, Türk, Hint, Fars” diyen İranlı komşularımız bize güzel ad vermişler. Teşekkür ederim.

Mitolojik tanrılar kılsız olurlar, kıllıları, Musa’ya kendini Türkçe adıyla “Adı BEN olan tanrı*” diye tanıtan Tevrat’ın Yahve’si de sevmez ve Levilileri buluşma çadırına almadan önce tüm vücutlarındaki kılları kazıtmalarını emreder. Lübnan DÜRZİLERİ, yeniden dirildiklerinde, çekik gözlü kavimlerden birine mensup doğacaklarına inanırlar. (Kynk-Dürzilerin ve Dinlerinin Kökenleri -Philip K.Hitti. N.York-Colombia Univ. yayınları 1928;-The Orijins of the Druz People and Religions-N.York 1928)

*( Tevrat Mısır’dan Çıkış 3.Kitap 13.-14.ayetler;

Çık.3:13 Musa şöyle karşılık verdi: “İsrailliler’e gidip, ‘Beni size atalarınızın Tanrısı gönderdi’ dersem, ‘Adı nedir?’ diye sorabilirler. O zaman ne diyeyim?”
Çık.3:14 Tanrı, “Ben Ben‘im” dedi, “İsrailliler’e de ki, ‘Beni size, Ben Benim diyen gönderdi.'”

Bu konu James Churchward’ın Mu’nun Çocukları kitap dizisinde işlenmiştir.

Muhammet, çekik gözlü kavimleri İslam öncesi tapındıkları çekik gözlü kılsız boyları 5 metreden aşağı olmayan cüce/mecüc tanrılarının soyları olarak tanımlar.

16.yy.da yapılan bu İran minyatüründe İnsan başlı at”
(Burak) üstünde duran peygamber Muhammet’tir.
Yanında bulut üstünde duran da Allah’tır.

Bütün İslam eserlerindeki minyatürlerde melekler çekik gözlü olarak tasvir edilmişlerdir. Yani onlara göre biz Arapların Allah’larının soyuyuz göklere aitiz ve güzeliz. 

İtirazı olan, İranlıların cehennem, cennet tasvirlerine baksın. Sayfamda bir kaç minyatür olacak.

Hatta Allah bile bulut üstünde, çekik gözlü cehennemde ceza çekenleri Burak üstünde oturan Muhammet ile seyreder. Resimler alttadır. Birinde, çekik gözlü Cebrail Muhammed’e vahiy bildiriyor. Diğerinde, bulut üstünde sağ üstte oturan Allah’tır.
Bu tarihi tespitlerden sonra bazı batılı tarihçi ve dil bilimcilerin, Sümer, Hint, Fars, Asur, Mısır, Grek medeniyetlerini incelediklerinde bunların tanrılarından, dini ritüellerine, ilahilerine, efsanelerine kadar yazılı kaynaklarında “Türkçe” diline rastladıklarını görmekte, “Ey Dünya İnsanları Hepimiz Türk’üz” diye kitap yazan ABD’li yazar Gene D. Matlock boşuna mı yazıyor dersiniz?

Bütün insanlığa, “kaynağını dinlerden alan aptallıktan, yeryüzündeki bütün savaşların, fitnelerin sebebi olan DİNİ IRKÇILIK” saçmalığından vazgeçmelerini öneriyorum.

Çünkü insanlığın aşağıdaki yazımda açıkladığım kültürel ilerlemeyi başarması gerekmektedir artık.

TANRI KRALLAR ÇAĞININ GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

En eski din olarak kabul edilen Sümer dininden örnekle başlarsam daha yararlı olacaktır. Sümerlerde krallar, tanrılar ile insanların cinsel ilişkilerinden doğmuş yarı tanrı melezlerden seçilirdi. Her kral tacını ve çobanlık alameti asasını baş tanrıları Anu/Aan’dan alır, rüyasında gördüğü görümler ve vahiylerden oluşan emirlerle halkını yönetirlerdi. Buna Anutuluk da denilirdi.

Bu inanış, Hint İran, Mısır Arap ve Grek dinlerine geçmiş, onlardan doğan Sabilik, Yahudilik, Grek, Roma Mitra dinlerine geçmiştir.

Zerdüşt kitabı Avesta, iran şahlarının soylarının güneş tanrıları Ahura Mazda (Armazd)’ın soyundan olduğunu, kıyamette Armazd’ın Pers/Fars olarak görüneceğini, diğer kavimlerin de Angra Mainyu (Aynraman/Arman/Ehriman) soyundan geldiklerini yazmaktadır.

Sabiler, Arabistan Arapları ve Yahudileri Adem oğlu Şit soyundan geldiklerini, Adem’i İkinci Yaratılış tanrılarının yarattığını, gökte ve yeryüzünde yaratılan Ademlerden bahsetmektedir. M.Ö.2300’lere ait Petra krallığı Ugarit, Ebla metinlerinde dişi şeytan E r Ruha, babası Ay tanrısı Sin’e “Allah’ım…” diyerek yakarmaktadır.

E.H.Yazır’ın Kuran tefsirinde eski Arap tefsir yazarlarının tespitlerinde, Arapların Mekke ve Taif’te bulunan Allah ve üç kızı ile ilişkisinden oluşan 360 tanrı olduğunu ve Arap kabilelerinin her birinin bu tanrılardan birinin soyundan geldiklerini, krallarına Amir/Emir, ruhbanlarına Şeyh denilmesinin bu akrabalıklara dayandırıldığı, İslam ile bu cahiliye devrinin son bulduğu anlatılır.

Bu yarı tanrı krallar zamanla yerini olağan insanlardan seçilen haberci peygamberlere bırakmışsa da, mutlaka geçmişe dayalı soy kütüğünü gösteren seçkin bir kabile üyesi olmasına da dikkat edilirdi.

Bütün Yahudi peygamberlerinin çoğunun Harun peygambere dayanması ilkesine rağmen, Davut, halktan İşay’ın, sakalı terlememiş, saraya iç oğlanı alınmış oğlu, Süleyman da Davut’un Hititli askerinin karısı ile yaptığı zina sonucu doğan çocuğudur. İkisinin de Yahudi olmama olasılıkları yüksektir. (Tevrat Saul kitabı)

İsmail soyu Yahudilerinden olan peygamber Muhammet de Kâbe’nin koruyucuları olan Kureyş soyundan gelen Ezd kabilesinden bir İsmaili Yahudidir. Gene de özünde mitolojik değerlere uzanan bir soyağacı gerçeğinden son peygamber ile de kurtulmuş sayılmayız. (İ.İshak -Siretül Resülullah veya herhangi bir , “peygamberin hayatı(Siyer)” kitabından Muhammet soyuna ulaşabilirsiniz.)

Arapların Eşari İslam anlayışlarını, İranlıların 12 İmam Şia geleneklerini sürdürmelerindeki ısrarları da bu “soy gütme gelenekleridir.”

Peygamberlerden mucizeler bekleme geleneği de bu mitsel inanışların kalıntılarıdır ve elan da dinlerde yaşamaktadır.

Tevrat Danyal peygamber kitabında, Büyük İskender’in (M.Ö.IV.yy) İran’ın fethinden sonra kendisini “Tanrı” ilan etmesiyle başlayan “Tanrı Kral” geleneği, İskender’in ölümünden sonra imparatorluğun dörde bölünmesiyle Mısır’da kurulan Ptolome Grek imparatorluğunun son varisi Kleopatra da Roma imparatorunun karısı sıfatıyla “İmparatoriçe-Tanrıça” olarak kabul görüyordu.

Başlangıçta Yunanistan’ın işgaline kadar Roma İmparatorlarının arabalarına binmeden önce yanlarında kendilerine “ Hominem te esse memento! Memento mori!, that is Remember you are a man, and remember that you are mortal!” “Bir insan ve ölümlü olduğunu hatırla” diyen bir köle bulundurma geleneklerine sahiptiler.

Yunan Ptolome hanedanı geleneği olan “Tanrı Kral/İlahi Monarşi” geleneğine Roma’nın geçişi aşamalı şekilde olmuştur.

İlk olarak, Jül Sezar’ın evlatlığı da olan imparator Agustus, Grek tarzı idareci kültünü eyaletlerde, vilayetlerde uygulamaya başlamışlar ancak Roma’da ve Latin dili konuşulan ülkelerde bunu zorlamamışlardır.

Yaşadığı dönemde çok sevilen biri olan Agustus, ölümünden sonra resmen “Divus” yani “İlahi olan(tanrı değil)”  ilan edildi. Başka kaynaklar da bunu, Sezar’ın (M.Ö.44) ölümünden sonra ilah olduğuna inanıldığından bahisle, “divi filius” (İng-Son of the Deified=İlahileştirilmiş’in Oğlu) sıfatını aldığını yazarak bunu doğrulamışlardır.

Bu geleneği imparatorun yerine geçenler aynı şekilde onurlandırılarak takip ettiler. İmparator Vespasian’ın sön sözü “-Sevgili kendim, tanrılaştığımı düşünüyorum” olmuştur.

Neron’un şansölyesi Seneca, imparatorun yerine geçen Claudius için “Apocolocyntosis” adıyla alaycı bir eleştiri yazısı kaleme aldı. Yazıda Claudius’un Olimpos dağında tanrılığı kabulünü bir kelime değişikliği “APOtheosis” yaparak alaya almıştı.

Sağlığında ilahilik sıfatını alan ilk imparator, öldürmekten, cinayetten hoşlanan bir paranoyak olan Domitian’dı. Üçüncü yüzyıla kadar yerine geçenler onun kadar şaşaalı olmasalar da, çok sayıda yıkıcı iç isyanlarla boğuştular. İmparator olmak için yerine geçmeye çalışanlar (bir yüzyılda 50’den fazlaydılar), iktidarlarını, “ilahi/tanrısal” sıfatlarını kullanarak yasallaştırmayı denediler.

Bu çağlarda Yahudi ve öteki dinlerdeki muhalifler yüzünden Hristiyanlara yapılan baskılar asla tesadüfi değillerdi.

Hristiyanlığı resmi din ilan eden ancak diğer dinleri yasaklamayıp, kendisini de diğer dinlerin tanrılarının en büyüğü ilan eden Constantin de kendisini ilahlaştıranlardandır.

Hristiyanlığı resmi din ilan etmeden önce tanık olduğu mucizesi şöyle açıklanır;

Konstantin’in gökte gördüğü iddia edilen “Hoc vince=Bununla Fethet” işareti

“Konstantin, kendisinin tanrının en sadık duacısı olduğunu söyleyerek ona seslendiğini ve karşılaşacağı zorluklarda kendisine tanrının sağ elini uzatarak açıklamalarda bulunacağını ve ona büyük içtenlikle yalvarırken göklerden muhteşem bir işaretin ona güneşin ışığının üzerinde göründüğünü, gözleriyle cennette Haç’ın ışığının/nurunu (Hoc Vince) gördüğünü ve kendisine “-bununla feth et” denildiğini söylediği yazılır.

Bu görümle, kendisini hayretler içinde kalmış, bütün ordusu ona tanık olmuş, seferlerinde onu takip etmiş, mucizeye tanık olmuşlardır.

Ve bu olayın nedenlerini düşünmeye başladığında birden gece olmuş, sonra uyumuş ve rüyasında İsa kendisine, göklerde gördüğü aynı işaret ile görünmüş, onun benzerliğinde bir nesne yapmasını emretmiş ve düşmanlarının işlerinden ancak onu kullanmasını söylemiştir.”

Bu şekilde, İran dini temelli Roma Janus şeytan ibadeti dinini kaldırmak için Konstantin, üniformalarının, kalkanlarının, sancaklarının üzerlerine parlak HAÇ sembolü işlenmiş, Tanrı İsa imanıyla yürekleri dolu ordusuyla 28 Ekim 312’de Roma’ya saldırdı. Muhalifi olan Maksentius’un ordusunu Milvian köprüsü üzerinde katletmesinin ertesi günü kendisine açılan şehir kapısına doğru yürüdü.

Roma Senatosu Konstantin’i “Batının İmparatoru” ve sürekli kazandığı zaferleri nedeniyle de Roma’nın tek hâkimi imparatoru olarak ilan etti.

Yüzyıllarca Hristiyan katliamı, sürgünü yapan Roma imparatoru, kendisinden önce İran’a sefer açmaya kalkan Roma imparatorlarının, “İran, tanrının seçilmiş kavmidir, felaketleri üstümüze mi çekmek istiyorsun” suçlamasıyla öldürülmesini ve asırlardır İran’a karşı başarı sağlayamadıklarının verdiği ezikliği, Hristiyanlığı kullanarak İran dini etkisinden halkını kurtarıp, onları savaşa razı edebileceği gerçeğini görmüş olmasıyla böyle bir masalı uydurduğunu bütün din tarihçileri yazmaktadır.

Nasılsa, zaten tanrı veya yarı tanrı sıfatı taşıyan imparator Konstantin, İsa’nın gelinleri olan “12” havarisi/öğrencisi/peygamberinden öne geçmiş ve İsa/Allah ile doğrudan görüşmüş, Roma’yı da askeri darbe ile ele geçirerek, Roma Hristiyanlığının temelini atmıştır.

Bunun ikinci adımı da Hristiyanlığı yazan Nasıra’lı Ferisi Yahudilerini de diğer Yahudileri de “İsa/Allah’ı öldürtmekten mahkûm etmek” ve onların dinini benimserken devletten uzak tutmak, soykırımlarını sürdürme siyasetini de eksik etmemiştir.

İsa, Nasranilere göre insan doğmuş ve sonradan tanrı sıfatına ermiş bir yarı tanrıdır. Aslında Nasranilerin İsa’yı peygamber saydıkları, Roma Katolik baskısıyla bu yoruma zorlandıkları inancındayım. Çünkü, İsa’yı dişi şeytan Er Ruha’nın erkek şeklinde göründüğüne inanan Süryanileri Roma’nın soykırıma uğratmaları gerçeği önümüzde durmaktadır.

Constantin zaten, ölünce tanrılığa erişecek bir yarı tanrı, Roma dini dışındaki kavimlerin tanrılarının en büyüğü olan yaşayan tanrı iken, İsa’nın peygamber olması, tanrı kralın, kulluğa terfisi kesinlikle yakışık almayacak bir durumdu. Böylece, İran ile ne zaman savaşa tutuşsalar, devleti zayıflatmak için sürekli isyan çıkartan Yahudiler ve Yahudi Hristiyanlar Roma’nın aşağılık, asi tebalarıydılar. Bu köle Yahudilerin çıkardığı bir dinin kabul edilmesi Roma için zaten yeterince aşağılayıcıydı ve Yahudi köle İsa (Urisa)’nın peygamberliğinin, Hristio’dan Christ/Krist adıyla peygamberlikten tanrılığa yolculuğu da bu gerekçeyle açıklanmış olmaktadır.

Roma tanrısı iki yüzlü Janus

Sadece III. yüzyılda, Hint, İran ve Sabilerden ithal edilen ilahilik sembolü olan başları ve taçları üzerinde, “Işık/Nur Saçan Hale” ile imparatorların resmedilme gelenekleri başladı. Hale’nin bir diğer temsil şekli de başlara giyilen sarık (türban)tı. Haç da Zerdüşt İran Mitra dininden Grek ve Roma Mitra dinine geçmiş zaten mevcut olan bir semboldü. Bu yüzden Roma, Vatikan’ı inşa ettiğinde, taştan doğan Mitra kişiliğindeki iki yüzlü şeytanları Janus heykelini kaldırıp yerine İsa’nın değil, Roma’da Hristiyanlığı yayan havari Petrus(Taş/kaya)’un heykelini dikmesi de manidardır. Ben, sadece verilere bakarak tanrı sıfatlarının eskiye uygun şekilde yeniden düzenlenerek sembolik değişiklik yapıldığı inancındayım. Hristiyanlığın, gerçek anlamda kabulü ve yaygınlaşması ancak, Hristiyanlık dışındaki tüm dinleri yasaklayan Jüstinyen(M.S.540’lar) döneminde gerçekleştiğine tanık oluyoruz.

İsa ve havarileri başlarında hale ile

Hristiyanlığın kabulü ile başlarının üstünde nur/ışık halesi ile resmedilme geleneği terk edildiyse de önemli kısımları kaldı. Altıncı yüzyılda imparatorların vergi toplama memurlarının, “comes sacrarum largitionum (Kutsal/Ulu Bağış’ın Hesapçısı)”  ifadesiyle belirlenmiş rütbelerinde bu izlere rastlamak mümkündür. Hristiyan imparatorlar artık tanrı olarak sayılmıyorlar, azizler gibi resimleri yapılmıyordu ama 540’larda Jüstinyen’in başında hale ile resmedilmesi hariç elbette.

Bu gelenek sadece Roma’da kalmamış, günümüze de intikal etmiştir. Müslüman ülkelerde de, peygamber Muhammet ölünce yerine seçilen HALİFE’ler, de yeryüzünde tanrının işlerini yapmak, dinini koruma görevleri nedeniyle şefaat umulan insanlar olarak görülmüşlerdir. 12.yy.da Mısır’da kurulan Dürzi Fatımi kralı El Hakim tartışmasız “Allah” olarak ilan edilmiştir.

İran Sünniliği olarak da bilinen Yezidilik aslında bir şeytan ibadetidir ve bir mezhebi de Dürziliktir. Osmanlı padişahlarının da adlarına baktığımızda “Bayezid” adı “Ba=Ruh/Cin,Tanrı ve Yezd/Ezd, Ezd adlı  tanrının birleşik adı olan “Yezid’in Ruhu” günümüzdeki Humeyni dinindeki haliyle “Ruhullah” adının karşılığıdır. Başka açıklaması da eski Hint, Moğol, Tatar, dillerinde BAY-TANRI; EZD=İran tanrısı Yezd’in adıdır. Birleştiğinde “Tanrı/Bay Ezd” adına ulaşırız. Bunlara Yıldırım Bayezit, II.Bayezit adlarını örnek verebilirim.

Osmanlı padişahlarına uzun yıllar mekan olmuş Topkapı Sarayı Bab-ı Selam (Selam kapısı) girişinin üzerinde “BESMELE” yazılıdır. Bu yüzden atla giriş yapan tüm yerli ve yabancı elçiler buradan atından inerek geçmek zorundaydılar ve sadece padişah bundan muaftı. Çünkü, o yeryüzünde Allah’ın, dininin temsilcisi ve koruyucusuydu. Neyse bu zor görevi 03 Mart 1924’de bir şekilde son buldu. Demek ki hiçbir kutsiyeti olmayan uydurma bir görevmiş. Yoksa Allah onu niye görevinden alsın ki?

Topkapı Sarayı Bab-ı Selam kapısı

Padişahların kutsanması bununla da bitmiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Bitlis Hanı Abdal Han’ın isyanı bastırmakla görevli Melek Ahmet paşanın ALLAH YERİNE PADİŞAHTAN YARDIM DİLEDİĞİNE TANIK OLUYORUZ.Okuyalım;

““-İlahi! Kuvvet ve kudret, yardım ve fesat senindir. Verme, koruma ve doğruluk, iyilik ve büyüklük yine senindir. Dini Mübin gayretine bir fırka Muhammed ümmetini başıma topladım. Elimi yüzüme alıp, kapına dilenmeye geldim. Onu hiç boş döndürmedin. Yine eşsiz padişahımdan dilerim ki, Ahmed’in bu ricasını da kabul edip bu kadar insanı acındırma. BU YEZİDİ HAŞERATINI SEVİNDİRME!

Allah’a atfedilmiş sıfatlardan “hayır ve şer” kavramı “yardım ve fesat”  şeklinde verildiği gibi nerdeyse Allah’ın Esmaül Hüsnalarının en önemli sıfatları da padişaha bu duada atfedilmiştir.

Bitlis’li Süryani Ermeni dönmelerinden Said-i Kürdi; Said-i Meşhur olarak da bilinen yarı deli, okuryazar olmayan birisi, İngiliz Mason İslam dinlerinden olan Efganilik’ten düzenleme, Selefi Mısır (Dürz-Yezidi) dini geleneğine uygun üretilmiş Nurculuk adlı sayıklamasında, gençliğinde rüyasında içki yüzünden uyarılması istenildiği gerekçesiyle 16 yaşında cezalandırmak için gittiği valinin korkusundan kaçarken atının çarptığı bir çocuğu öldürdüğünü, köylülerin saldırı üzerine bir su havuzuna sokarak çocuğu dirilttiğini (vaftiz), Bitlis Rus işgalinde (1916) sözde Ruslara savaşırken göğsüne isabet eden üç top güllesinden zayıf düştüğünü ancak hafif yaralanmasını anlatması ile, her biri bir topçu bataryasını imha edecek güçteki üç Rus kovanöı top mermisi ile misket gibi oynadığını ifade etmesi de bu şirklere çağdaş örneklerdendir. (Ruslar, Bitlis işgaline yardımlarından dolayı Said-i Kürdi’nin yandaşları Şeyh Said ile Dersim’li dönme Ermeni Seyit Rıza’ya kahramanlık madalyası taktıklarını gösteren video kaydını yayınlamışlar, bu kayıt elan Odatv” internet gazetesinde mevcuttur. Ki bu kayda göre Said-i Kürdi ve yandaşlarının Bitlis’i savunmayı bırak, Ruslara teslim ettikleri için madalya almış, Türk ve Müslüman soykırımı yapmış hainler olduklarının da delilidir. Ki bu video yayınlanmadan önce  bunu “Deliüzzaman mı Bediüzzaman mı” ve “Said-i Kürdi Deliüzzaman’ın Yahudi, Vatikan, Hristiyan Kökenleri” başlıklı araştırma yazımda bu kişinin yazdırdığı Lema, Şua, Risale adını verdiği broşürleri inceleyerek çözmüş, delillendirmiştim.

Bu osmanlı’da da kalmamış günümüz siyasilerinden R.T.Erdoğan’a da Düzce milletvekili Fevai Aslan tarafından “Allah’ın sıfatlarının çoğuna haiz” denilmesi, diğerlerinin “-Erdoğan’ı gördüğümüzde Sallallahüvessellem” deriz gibi sayısız  “ilah tanrı”  geleneklerinin yaşatılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz.

Bunları sayısız şekilde çoğaltmak mümkündür.

Müslümanlarca “Allah’a Şirk koşmak” olarak tanımlanan bu davranışların hem İslami literatürde hem de evveli Hristiyan, Ortodoks Hristiyan ve Yahudi literatürlerinde ve mitolojide hala kullanılması aslında insanlığın hiç ilerlemediğinin de kanıdıtır.

Bu şartlarda Müslüman olan İranlıların ve diğer İslam toplumlarının Allah ve Cebrail’i, meleklerini “çekik gözlü tanrılar” olarak minyatürlerde tasvir etmeleri de tuhaf karşılanmamalıdır.

İslam’ın çıkışını “Hak geldi batıl zail oldu” diye avunanlar, peygamberin, sahabelerinin,ensarın adlarının başlarına R.A;SAV ve benzeri sıfatlar ekleyerek, bir takım mucizeleri atfederek putlaştırmaları aslında İslam’a göre kafirliğin ve müşrikliğin, bilerek-bilmeyerek temsilciliğini yapmaktadırlar. Çünkü, en eski İslam kaynaklarında bunların hiç biri yoktur.

İslam ile dahi, Nasranilerin, Roma’nın “yarı tanrı kral, peygamber” kültünden, mucizeleri olmayan, doğruyu adaleti tavsiye eden “İnsan peygamber kültüne” geçmeyi bu Arapların ve diğer ensest kavimlerin soy düşkünlükleri yüzünden insanlık başaramamıştır.

Bunun iki yolu vardır. Ya sosyal adaleti üstün tutan  İslam’In başında çıkmış Mürcie anlayışının devamı sayılabilecek Sosyalist İslamcılara kulak vermek, bu tarz bir din yapmak veya dinleri tümden yeryüzünden kaldırmak insanlığın ilerlemesi için büyük fayda sağlayacaktır.

Bu olması gerekendir, ama olacak olan ise bunun tersidir ve 20.yy. da tüm kazanılmış demokratik hakların ve özgürlüklerin elden çıkarılıp, halkların cehalete ve köleliğe teslim edileceği “dinci siyasal rejimler” çağı sadece Türkiye’yi değil, Amerika başta Avrupa ülkelerini de tehdit etmektedir.

Binlerce yıllık, din savaşları ile yeryüzü insanlık ailesinin birbirlerini yok etmeleri son bulmalıdır, bulmazsa, gezegen yaşamının son bulacağı kesindir.

Hepimiz bu gezegende yaşıyoruz, insanlığın geleceği hakkında takdir insanlarındır.

Alaeddin Yavuz

24.Ağustos 2017

Bu blogun yazılarının telif hakları ©/ adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz‘a aittir. Copyright © of this article is belong to adilyargic/adilyargicc/keykubat/Alaeddin Yavuz.

Bu yazım, 09 Şubat 2012 tarihinde “Sümerden islama cin ve şeytan kültü” yazımdan alınmış ve yeniden düzenlenmiştir.

Yazının ilk hali için tıklayınız; http://adilyargicc.blogspot.com.tr/2012/02/cin-ve-seytan-kultu-cinler-yecuc-mecuc.html

Reklamlar
Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih, Uncategorized içinde yayınlandı

ASALA TERÖR ÖRGÜTÜ HAKKINDA ÜLKEMİZDE YAPILAN İLK TESPİTLER


18 Eylül 2010 Cumartesi

ASALA TEROR ORGUTU

(ASALA)

Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia

Marksist-Leninis-Militan (Saldırgan)

(Ermenistan’ın Özgürlüğü için Gizli Ermeni Ordusu)

29.10.2010 tarihinde “keykubat.blogspot.com” blogumdaki yayınımın bu bloga taşınmış halidir. Bazı tespitler, dilimize yaptığım çevirilerle ülkemiz gündemine ilk kez bu yazıyla girmiştir.

İlk eylemini 1973 ABD Californiya Büyükelçimiz Mehmet Baydar ve yardımcı olan Kosolos Bahadır DEMİR’i Ermeni-Türk dostluğu adına evine yemek için davet ederek öldüren,1915 tehcirinden sonra Amerika’ya yerleşmiş Gürgen Mıgırdıç Yanıkyan ile yapmıştır.Eylemi 1960-1970 arasında Ermeni diyasporası arasında büyük yankı yapmıştır. 1975-1986 yılları arasında, faaliyet göstermiştir.

1975 yılında Lübnan iç savaşı sırasında,papaz James Karnusyan ve ileri gelen çağdaş yazarlardan olan Kevork Acemyan ile Filistinli sevenlerinin yardımı ile Agop AGOPYAN (Harutyun Taguşyan)tarafından Lübnan-Beyrut’ta kurulmuştur.

“Orly Grubu” ve “Üç Ekim Grubu” adları altında faaliyetler yaptı.

ASALA’nın esas amaçlarını belirten ifadede;

1915’de sözde öldürülen 1.5.milyon Ermeninin sorumluluğunu alenen kabul ettirmek için Türk yetkilileri iknaya;Wilson Ermenistan’ı olarak da bilinen 1920 Sevr Antlaşması gereğince ve Ermenistan’a bırakılan topraklarden çekilmeye zorlamaktı.

İlk kez 1980’lerde Birleşmiş Milletlerin terörist örgüt listelerine girdiyse de “Silahlı Mücadele” gibi kavramlar kullanmadı.

1991’de Macaristan’da Türk Büyükelçiliğine bir başarısız saldırı gerçekleştirdiyse de ,iç çekişmeler yüzünden,1990’lardan itibaren atıl kaldı.

Başlangıçta ASALA, büyükelçilerimizin katili mahkum “Gurgen Yanıkyan Grubu” olarak anılmaktan sıkılmıştır.Irkçı,faşist Nasyonal Sosyalist olduğu halde kendisini Sol ideolojiye teorik yapılanmaya sahip örgüt olarak tanıtanlar Lübnan doğumlu,ebeveynleri ve dedeleri sözde soykırımdan kurtulmuş sürgünlerden(diyaspora) oluşmaktaydı.

Örgütün yapılanmasının zirvesi,Ermeni Halkının Genel Komuta merkeziydi.Örgütün eylemleri, Batı Avrupa,Ortadoğu,Amerika’daki Türk diplomatlarını suikastle öldürmekten ibaretti.İlk öldürülen diplomat 22.Ekim 1975’de Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil’di.03 Ekim 1980’de Cenevre’de,”3.Ekim Grubu” takma adı ile yapılan başarısız eylemde iki militan yaralandı.ASALA sekiz maddelik bildirisini 1980’de yayımladı.

Asala’nın 36 Türk diplomatını öldüren militanları,Beyrut Filistin Kurtuluş Örgütü kamplarında eğitildi.

1975’den beri dünya basınında Ermenilerin öçlerini almak için yaptıkları çabaları gündeme getirmek için,üç düzineden fazla Türk diplomatı aileleri ile birlikte,düzinelerce saldırıda hedef alındı.

Bu dikkate değer saldırlarla sözde Ermeni soykırımı küçük bir grup tarafından başarılı bir şekilde uluslar arası kamuoyunun gündemine getirildi.

MIPT VERİLERİNE GÖRE ASALA’NIN FAALİYETLERİ

National Memorial Institute for the Prevention of Terrorism (MIPT)

(Terörizmi Engellemek için Milli Anıt Enstitüsü)

MIPT,1995 yılında Oklohoma Federal Binasında meydana gelen bombalama olayı sonrası,terör örgütlerinden zarar görenleri eğiterek topluma kazandırma ve terör örgütlerini ve olaylarını izlemek izlemek amacı ile kuruldu.Bütün terör örgütlerinin faaliyetlerin ve istatistiklerini tutmaktadır.

Bu örgütün kayıtlarına göre,ASALA,gerçekleştirdiği 84 eylemin ardında 46 ölü 299 yaralı bırakmıştır.

Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse;

1975 Viyana

1976 Beyrut

l977 Vatikan

1978 Madrid

1979 Haag, Paris

1980 Bern, Vatikan, Atina, Paris, Sidney

1981 Paris (3 kez), Kopenhag, Cenevre, Iran, Roma, Napoli

1982 Los Angeles, Ottawa (2 kez), Boston, Lizbon, Rotterdam, Bulgaristan

1983 Belgrat, Brüksel, Lizbon

1984 Tahran, Viyana (2 kez)

1991 Budapeşte.

Türkiye’nin diplomatik temsilcilikleri gibi, Türk Hava Yolları bürolarına da yöneltilen bu saldırılar, Batılılar tarafından haklıymış gibi sunuldukça, teröristler işi azıttılar; 1982’de Ankara Esenboğa havaalanını basıp bombaladılar ve 10 kişinin ölmesiyle 72 kişinin yaralanmasına neden oldular.
Avrupa’da ASALA hâlâ da önemsenmiyordu; ama 1983’te Paris’in Orly havaalanındaki THY bürosu önünde bomba patlatılıp 5 kişinin öldürülmesine, 63 kişinin de yaralanmasına yol açıldığında, olay ilk kez ciddiye alındı.

Fransa ASALA’ya resmen, ‘eylemlerini dışarıda yapma’ uyarısında bulundu.

Arkası gelemeyen saldırılar yüzünden Türkiye,Kıbrıs,Yunanistan,Suriye,Lübnan ve SSCB gibi ülkeleri örgüte mali destek vermekle suçladı.

Bu olaylardan sonra Türkiye’deki Ermeniler tepki gruplarının saldırılarına maruz kaldılar.

1982 Ankara Esenboğa Hava Limanına yapılan ASALA saldırısından sonra Cumhurbaşkanı Kenan Evren ASALA’yı bitirmek için bir karar çıkardı.Görev M.İ.T’in Dış Operasyonlar Bölümüne verilmişti.Dış İstihbarat Müdürü Metin (Mete) Günyol,İstanbul Bölge Müdürü Nuri GÜNDEŞ ile Evren’in M.İ.T üyesi olan kızı operasyonu başlattılar.

Levon EKMEKÇİYAN Ankara Mamak ceza evine alındı.İdam ile itiraf arasında tercih yaptırıldı. Arkadaşlarına zarar verilmeyeceği konusunda söz alınca,ASALA’nın çalışma şeklini Kenan EVREN’in evlatlığı,M.İT’in başkanlık bölümünden Erkan GÜRVİT’e itiraf etti.Sonunda da idam edildi.

1983 baharının başlarında,Fransa ve Lübnan’a ekipler gönderildi.Günyol uyuşturucu trafiğinin Fransa bağlantısını yürüten,İsviçre’de yattığı cezasını henüz tamamlamış olan Abdullah ÇATLI ile bağlantı kurdu.

M.İT’in iki Fransa ekibi Sabah KETENE operasyonunda birleşti.Lübnan bağlantısı M.İ.T.’i yönetenleri ve M.İ.T. memuru Hiram ABBAS tarafından yönetilen Özel Harekat Dairesinden oluşmaktaydı.

22 Mart 1983’de Ara Toranyan’ın arabasına konulan bomba patlamamıştı.Takip eden saldırı da başarısızdı.1.Mayıs 1984’de de Henry Papazyan’ın arabasındaki bomba da patlamamıştı.

Saldırı sırasında Fransız hapishanesinde olmasına rağmen(Tekrar uyuşturucu ile suçlanmasına rağmen) Çatlı,Agop AGOPYAN’ı öldürmek için izin istedi.

Sabah KETENE’nin idaresindeki 2.Fransa timi 1984 Alfortville Anıtı ve Salle Pleyel konser salonu saldırılarını yaptı.(Çatlı da katılmak istemişti.)

Lübnan bağlantısının herhangi bir şey yapıp yapmadığı bilinmemektedir.

Asala karşı saldırılarından sonra ÇATLI polisin cazibesine kapıldı.Mehmet AĞAR idaresindeki Polis kuvvetlerine katıldı.Böyleyken M.İ.T ,Çatlı ve AĞAR’ın da dikkatini çektiği ,kendi karşıterör yapılanmasını kurmuştu.Susurluk Araba Kazası olarak bilinen olayda istenmeyen ikisinden kurtulmayı denemişti.Ağar,önceden uyarıldığından, Çatlı’nın yanında yer almayarak hayatını kurtarmıştı.

ASALA,1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali ile organizasyon desteğini kaybetmişti.Filistin Kurtuluş Örgütü de dahil sempati duyan diğer Filistinli örgütler desteklerini çekince,örgütün operasyonlarını gösteren malzemeler

Fransız İstihbarat Servisine 1983’de geçti.

28 Nisan 1988’de kurucu Agop AGOPYAN,Atina’da sokakta yürürken , Hovsep A., Vartan G., Garabed K., and Albert “Sultan-Minas” adlı eski ASALA elemanları tarafından yapılan bir suikastte öldürüldü.

Sabahın 04.30’unda vücudu kurşunlardan kevkire dönmüştü.Tarakçıyan da 1980’lerde kanserden ölmüştü.Diğer ASALA elemanlarına saldırılar 1990’larda devam etti.

M.İT.’in resmi kişilerinden Nuri Gündeş’e göre,ASALA,1983 Orly Hava Limanı saldırsından sonra Ermeni Diyasporasından gelen maddi desteğin kesilmesi ile çözülmüştü.

VİKİPEDİA’dan Çeviri= Keykubat

ASALA’YA DESTEK AMAÇLI KURULAN DİĞER ERMENİ ÖRGÜTLERİ;

  •    Aslında 1965-1985 arası dönemi de, Ermeni propagandası faaliyetleri olarak iki bölümde incelemek mümkündür. Zira 1965 yılını, 50. Yıl kutlamaları bahanesiyle Ermeni hareketlenmesinin yeniden ateşlendiği ve ABD başta olmak üzere Dünyanın çeşitli yerlerinde Türkiye karşıtı Ermeni propagandasının başlangıç yılı olarak görebiliriz. Bu çizgiyi 1973’e kadar taşıdığımızda 1965-1985 Ermeni hareketlerinin ikinci boyutuna gelmiş oluruz. Çünkü, 1973 yılı ABD’de Santra Barbara cinayetiyle yeni bir görünüm kazanır. 1973’ten 1985’e kadar süren terör boyutuyla, Ermeni hareketleri faaliyet alanlarında çeşitlilik göstermeye başlamıştır.

Ermeni Devrim Federasyonu (ARF) yani Taşnaksutyun Komitesi: Sosyalist sistemle donanan bağımsız bir Ermenistan kurulmasını amaçlar. Asıl gayesi Sevr’i hortlatmaktır, çünkü programında “Birleşik Ermenistan’ın sınırları Nahçıvan, Ahılkelek ve Karabağ yanında Sevr Anlaşmasıyla Ermenistan’a verilen! toprakları kapsamaktadır” demektedir.

Yine programında Taşnaksutyun (ARF), “Ermeni halkına karşı hâla cezalandırılmamış (Sözde) Soykırım suçu kınanmalı ve işgal edilen (!) toprakların iade edilmesi ve Ermeni halkının kayıplarının telafi edilmesi ile bu durum düzeltilmelidir” diyerek amacının tamamen Türkiye üzerine kurulu olduğunu açıkça beyan eder. Yayın organı; Hairenik ve Armenian Weekly’dir.

Hınçak Sosyal Demokrat Partisi (Hunchakian Social Democratic Party of Eastern U.S.A.): Faaliyet alanı tamamen Türkiye-Türk Düşmanlığı’dır. Bu örgüt, Ermeni Irkının korunması, Ermeni haklarının iddiası ve takibi ve Ermenistan’la ilişkilerin geliştirilmesi gibi çalışmaların yanısıra tamamen öteki organizasyonlar gibi çeşitli iftira kampanyalarıyla ABD’de ve Dünyada “Türk İmajı”nı zedelemek” için gayret göstermektedir.

Milli Ermeni Amerikan Cumhuriyet Meclisi (National Armenian American Republican Council: NAARC): Genel olarak Ermeni meselesine ilgi duyan adayları seçmek için ülke genelinde Amerikan seçim süreci içinde Ermeni ve etnik oyları kontrole almak ve harekete geçirmek için faaliyet yürütür. Sözde Soykırım hususunda Ermeni Lobisi;

a) Türk Devleti’ne “1915’de 1,5 milyon Ermeni’nin soykırım sonucu öldürüldüğü” iddialarını kabul ettirmek.

b) Türk Devleti’ne özür diletmek ve tazminat ödetmek.

c) Doğu Anadolu’da “Ermeni toprakları!” veya “Batı Ermenistan!” diye iddia ettikleri bölümün kendilerine verilmesini sağlamak ve buralarda bağımsız bir Ermenistan devleti kurmak.

Bütün bu iddiaları kabul ettirmek için Ermeni Lobisi Dünyanın diğer yerlerinde, ABD’de ve özellikle de 1985 yılından beri ABD parlamentosunda hummalı bir çalışma içerisindedirler. Parlamentodaki Ermeni Lobisi stafları diye nitelendirebileceğimiz senatörlere her yıl Şubat, Mart ve özellikle 24 Nisan öncesi ve 24 Nisan günlerinde sözde soykırımı anma toplantıları adı altında konuşmalar yaptırmaktadırlar.

  • http://www.eraren.org/index.php?Lisan=tr&Page=DergiIcerik&IcerikNo=203
  •   Johnson Mektubu olayından dört yıl sonra,yukarıdaki bilgilerin de ışığında, Lübnan’da ASALA denilen bir örgüt kurulacak,sonra buna başka örgütler de eklenecek, ABD-Türkiye, Yunanistan-İngiltere arasında “Kıbrıs kaynaklı” çakma kayıkçı kavgalarına bağlı gözüken bir Ermeni desteği başlatılacak,bir Ermeni yazar,pek gündemde olan bir olay olmadığı halde,biri başkonsolos diğeri konsolos iki Türk elçilik görevlisini dostlu adına çağırdığı yemekte,yemek yerine kurşun ikram ederek öldürecekti.
  •    Bu olay,Ermeni Soykırım iddiasını dünya siyasetine taşıyacaktı.Bu olaylar olurken Türkiye’de 1967’de M.Ali AYBAR’ın tasfiyesi ile T.İ.P”,sonra Dev-Yol yani “ulusalcı sol” bölünecek , Amerikan kökenli Maocu T.İ.İ.K.P,Halkın Yolu, Kürdi Rizgari,Kürdi Azadi,D.D.K.O,PKK gibi Kürtçü,T.H.K.P.C ,DEV-SOL gibi SSCB yanlısı örgütler türeyecekti.
ASALA-PKK ORTAKLIK BELGESİ (Ektir)

5    05 Mayıs 1980’de,yani 12 Eylül 1980 askeri ihtilalinden “4” ay önce,kayın pederi MİT Elazığ Bölge sorumlusu Ali Yıldırım tarafından Suriye’ye kaçırılan, Tuncel’li dönme Ermeni Abdullah Öcalan’ın örgütü PKK, 06.Ağustos 1980’de ASALA yani,Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu ile İngiltere’de eylem birliğine giriyordu. Haber,aynı günkü Hürriyet gazetesinde manşetin sağında yer alır.(O gazete soldadır. Gazeteyi Tıkla.)

  •     PKK’nın kuruluşu sorunsuz tamamlanınca ASALA’da kurucusu Agop AGOPYAN’ın Atina’da, Fransız istihbaratı talimatı ile hareket ettikleri kanaati yaygın olan kendi arkadaşlarınca delik deşik edilerek öldürtülmesiyle, imha ettirilerek yerini, Artin Agopyan (Abdullah Öcalan) önderliğindeki bir başka Urfa Ermenisinin idaresindeki  PKK’ya terk ediyordu. Bir Agopyan tasfiye edilirken, reenkarnasyon misali hareketi büyüterek bir başka Agopyan’ın alması dikkat çekicidir.

Not-(Abdullah Öcalan’ın gerçek adının “Artin AGOPYAN” olduğu bu yazından çok sonraları açıklandığından, doğruluğundan emin olunduktan sonra bu yorum eklenmiştir.)  

A-

İşte Sözde Atatürk’çü,Ermeni dönmesi Kenan Evren 07.01.2011

ASALA mücadelesinde,Türk derin devletinin dışarıda tek bir örgüt militanı bile öldürememesi ilginçtir.Benim tezlerimi doğrulamaktadır.

ASALA’nın görevini devir alan PKK için de 1984’den 2010’a kadar durum aynıdır.

“07.01.2011 Ektir;Yaklaşık dört yıldır,devletin asıl ihanet yapılanmasının İsmet paşa tarafından ordu dahil devletin her kurumunda oluşturulduğunu,Menderes zamanında tümüyle işgal edildiğini yazıyorum.

 

Bölünme projesi ABD+NATO ürünüdür.Her ikisinin de en büyük ortağı adı TSK olan kurumdur.

Tümüyle olmasa da genelkurmay ve hükumet yapılanması halen günümüzün İsmet paşası Kenan paşanın icazetiyle ABD-NATO onayıyla yapılmaktadır.

Fethullah Gülen cemaatinin yani Işıkçıların “Saadet-i Ebediyye” adlı temel kitabının yazarının da Emekli Eczacılık öğretmeni Albay Hüseyin Hilmi Üçışık’tır.Kitabın 1967’deki asıl yazarı Kürt Arvasilerden Kadıköy Emekli Müftüsü Ahmet Mekki Üçışık’tır.Bu kitap 12 Eylül darbesinde,sıkıyönetim zamanında  Nur cemaatince, askerlerin izniyle kahvelerde açıkça dağıtıldı.Halka açıkça Kürt Nurculuğu =İlluminaticiliği istikamet olarak verildi.Yıllarca dini tartışmalarla halk Nurcuların saldırılarına terk edildi.

Türkeş’in Ülkücüleri Kürtçü Nur Cemaatine ilk sattığı yıllar da bu yıllardır.Sonuncusu da F.Gülen’in MHP’ye bağışladığı 3.5.milyarTL’nin ardından 1991’dir.

Artık,gerçekler ortaya dökülmekteyse de devletin tasfiyesi de gündemdedir.Atatürk’e kurşun sıkanlar,devrimleri engelleyen 26 Kürt,on’un üzerinde gerici isyan çıkartanlar, Türk askerini uykuda kesen Kürt İşbirlikçileri,Ermeni dönmeleri,Grek,Rum tohumları iktidardadır.Karar yüce milletindir.

İnsan diyor ki,bütün bunların arkasından ince bir siyasetle olanları unutturacak bir şeyler çıkıversin de bu kabuslar bitsin,ben de yazdıklarımı “kuruntu” olarak anayım.

Siz demiyor musunuz?

Şimdi de iftiralara dayanamayanların sadece bizler olmadığımızı,bizleri de ister haksızlığa tahammül edemediklerinden,isterse “gaz alma siyaseti” için de olsa bir şekilde düşünenlerin olduğunu gösteren, Türkçe’mize çevirisini kendim yaptığım bir yazıyı ekliyorum.

 

Yalanlar,Lanet Yalanlar ve Ermeni Ölümleri.

24 Nisan 2009 –

Ermeni Anma Gününde, Cumhurbaşkanı Barack Obama’nın Osmanlı İmparatorluğunun son gününde 1.5.milyon Ermeninin öldüğünü ifade eden bir bildiri “yayınladığını hatırlıyorum.

Ve Cumhurbaşkanı yanıldı.

Mark Twain tefsirine göre,üç tür yalan vardır: lanetli yalan,ve I.Dünya Savaşındaki soykırımda ölenlerle ilgili olarak Ermeniler ve Ermenilerin ve eko odaları tarafından iddia edilen Ermeni sayısında yatıyor.

Ölümlerin sayısı geçen bir yüzyıl içinde neredeyse 1.5.-2.0 milyon arasında gidip gelmeye başladı.

Ama Ermeniler ve çağdaş yandaşları tarafından yapılan en iyi tahminlere göre bu sayı 300,000- 750,000 arasındaydı.

(Anadolu’da 2,4 milyon Osmanlı Müslüman Ölümü ile kıyaslanmalıdır.)

İlaveten,bu ölümlerin bir tekinin bile Amir olan “1948 amir Soykırım Sözleşmesine” aykırı olmaması gerekmektedir.

Suçlananın,bütün içinde bir grubun veya bu bütünün önemli bir kısmını ırk, milliyet, din veya etnik köken nedeniyle ,fiziksel imhadan sorumlu olmasını gerektirir.

Siyasi veya askeri bir güdü ile olan ölümler tanımlamanın dışında kalacaktır.

Hemen savaştan sonra,anılar hafızalarda tazeyken Ermenilerin kendi kayıplarının sayılarını yüksek tutmak,soykırım kastıyla öldürüldüklerini uyduruvermek gibi dürtüleri yoktu.

Onların amacı devlet olmaktı.

Ermeniler,Başkan Woodrow Wilson’un 14 ilkesinden bir olan “kendi kaderini tayin hakkı” kavramı ile cesaretlendirilmişlerdi. (*Doğu Anadolu’da,uygun,yeni bir devlet kurmayı umdukları yerde iken bir azınlık olduklarını unutmuşlardı.)

(*Keykubatın açıklaması=Bu parantez içindeki açıklama,Ermenilerin ,savaş sırasında tebası oldukları devlete karşı “Vatana ihanet suçu” işlediklerinin kanıtıdır.Batı ülkelerinde ve dünyanın her yerinde böyle bir suça Osmanlı’nın Ermenilere verdiği “tehcir-göç ettirme” cezası mükafat kalır.Çünkü her millet böyle bir ihaneti “soykırımla cezalandırır.Tarihte böyle olmuştur.)

Ermeni liderler,askere katılanlara,bir millet olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için Osmanlıların ve nüfus sayılarının bozguna uğratılmaları gereğini işaret ediyorlardı.

Paris Barış Konferansındaki (1919)Ermeni heyetinin başı olan Boghus Nubar Fransız Dışişleri Bakanı Stephen Pichon’a “kendinizin de kabul ettiği gibi Ermeniler, savaşın başından bu yana,İtilaf antlaşmasına sarsılmaz bağlılıkla büyük acılara ve fedakarlıklara maruz kalarak,müttefiklerin yanında bütün cephelerde,ön saflarda mücadele ederek “fiili savaşanlar” olarak ilan edilmişlerdir.” diye yazmıştır.

Ermenilerin bağımsızlıklarını kazandıkları 29 Ekim 1918’de ,Nubar Dış İşleri Bakanına önceden yazdığı bir mektupta;”Onun için kavga ettik,onun için sınırsız kan döktük. Halkımız,zafer kazanan orduların içinde centilmen bir rol oynadı.” Demişti.

Lozan Antlaşması ile,devletleri bir deniz kazasına kurban gidince,1921’de Sovyetler Birliği tarafından ilhak ediliveren Ermeniler icat ettikleri soykırım tezlerinin arkasına ,eski ses kayıtlarını tekrar kaydetmeye başladılar.

Türkiye Cumhuriyetinin tanınmasından, sınırlarının değişmesinden,”bir parça et koparabilmek” anlamında savaş tazminatı arıyordu.

Tezlerini daha da inandırıcı kılmak için Ermeniler,ölümlerin sayısını yukarılara çektiler.

Türklere karşı savaşırken ölmüş olan savaşçılarının sayılarını da,kıyıma uğratılmış,silahsız,masum kuzular gibi göstermek için hikayelerinin çizgilerini de değiştirdiler.

Bir Ermeni din adamı olan Vahan Vardapet’in, savaş öncesi Osmanlı Ermeni nüfusu tahmini 1.26 milyondur.

Barış Konferansı’nda, Ermeni lideri Nubar nüfusun 280.000’nin İmparatorlukta kaldığını ve 700.000’nin başka yerlere göç ettiğini belirtti.

Bu Ermeni rakamlarını kabul ettiğimizde ölülerin sayısı 280.000’dir.

Ermenistan-Amerikan Derneği’nden George Montgomery’nin savaş öncesi Ermeni nüfusu tahmini 1.4-1.6 milyon ve ölü sayısı 500.000 veya daha azdır.

Ermeni Van Cardashian, Senato Dış İlişkiler Komitesine 1919 yılından önce verdiği ifadesinde,savaş öncesi Ermeni nüfusunu 1,5 milyon ve savaş sonrası ölü sayısını 750.000 olarak belirtmiştir.

Devletin ortadan kalkmasından sonra,Ermeniler,Osmanlı Müslümanlarını horlayan,Hıristiyan bağnazlığını sömüren soykırım senaryolarına döndüler.

Onlar daha önceki başarılı anti Osmanlı propagandalarını hatırladılar.

Amerika Birleşik Devletleri Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçisi Henry Morganthau savaş sırasında açıkça ırkçıydı ve kendini propagandaya vakfetmişti.

26 Kasım 1917 günü, Morgenthau,Başkan Wilson’a yazdığı bir mektupta,Türkler ve Almanları kötüleyen “hükümetin savaş politikasını zafere çevirmek için” onlara iftira eden bir kitap yazma niyetinde olduğunu itiraf etti.

Büyükelçi Morgenthau’nun Hikayesi” adlı biyografisinde,Morgenthau,Ermenilere karşı kayıtsız şartsız hayranlığını ve Türklere karşı düşmanlığını (kafasına medeniyetin ve insanlığın asla girmediği biri olarak) ırkçılığını ele vermektedir. (Ahlaken,Ermenilerin Türklere göre daha zeki-üstün olduklarını da söylemektedir)

İngiltere başbakanı Gladston’un ,1876’da,batıda 60.000 Hıristiyan Bulgar katledildiği hakkındaki duygusal sayısı hayal gücünü zorlamaktadır.

Gerçek sayı daha sonraları,3.500 kadar Türk’ün Hıristiyanlarca katledildiği şeklinde bir İngiliz Büyükelçisince sağlanacaktır.

Ermeniler,başlangıçta 280.000- 750.000 arasında belirledikleri ölüm sayısını güvenilir sularda olup olmadıklarını denemek için de rakamı 800.000’e çıkardılar.

Zaman,yeterince bilgilendirilmemiş politikacıların seçmenlere nüfuzlarına dönük bağış kampanyalarıyla kolayca akıp gitti.

Ermeni tarihçi Kevork ASLAN yolu ile Ermeniler bu rakamı 1.5’a ve 1.8.milyona zıplattılar.

Geçen on yıllar içinde ölüm platosu üzerinde yerleşmiş bulunan 1.5 milyon Ermeni çoğunluğu, %200-500 arttırılarak halen var olan çağdaşlarının bile tahminlerinin üstüne çıkarılıyordu.

Şimdi,suların güvenilirliğini denemek için 2.5-3 milyon ölüm olduğuna dair kongre soy kırım kararı için şanslarını deniyorlar.

ASALA+PKK+AKP=DEVLETİN TASFİYESİ;

Bu şişirilmiş ölüm rakamları şampiyonlarının,neden Ermeniler sahnesinde de hatalar olduğuna dair herhangi bir açıklamaları yoktur?

Giderek bir saçmalık olduğuna inanılan ABD-Afgan savaşında yıl içinde 2.109 olan Afgan sivillerin ölüm sayısının ,geçerli bir sayı olduğu sonucu çıkarılabilir.

Ermenilerin gerçekten hüzünlü bir hikayesi varmış.

Bu hikaye,Savaş yılları sırasında Osmanlı Müslümanlarınca anlatılanlara göre fazlasıyla trajedik olaylar üst üste gelmiştir;

bir ayağı çukurda ve çökmekte olan imparatorluğun altında,savaştan,travmatik yokluklar, tedavi edilemeyen salgın hastalıklar, kötü beslenme,açlık ve etnik temizlikten dolayı Anadolu’da 2.4.milyon ölüm olayı olduğunu anlatan acı hikayeleriyle çakışmaktadır.

Doğrultulmuş tarihi gerçekler,Türk-Ermeni uzlaşmasının giriş salonunu oluşturacaktır.

Bu nedenle,ilgili arşivlere girilerek I.Dünya Savaşındaki ölümlerin sayısının belirlenmesini,niteliklendirilmesini,sağlamak için Türk hükümetinin neden tarafsız,bağımsız,uluslararası bir komisyon önerdiğini açıklamaktadır.

Kendi suçlamalarının ve sayılarının şüpheli olması yüzünden Ermeniler ayak diremektedirler.

* Bruce Fein Türk Amerikan Koalisyonunda yerleşmiş bir siyasetçidir.

Yazıyı yayınlandığı sitede İngilizce okumak için tıkla

Keykubat

http://en.wikipedia.org/wiki/Armenian_Secret_Army_for_the_Liberation_of_Armenia

http://www.belgenet.com/arsiv/ermeniteror.html

Yazının resimli orjinal hali için tıkla https://keykubat.blogspot.com.tr/2010/09/asala-teror-orgutu.html

Tarih içinde yayınlandı | ile etiketlendi

18.ve 19.YY. MASON İSLAM DİNLERİ


19.YY’ın İSLÂMİ MASON DİNLERİ, KÖKENLERİ

ve

İSLAM DÜNYASINI HAÇA TESLİM EDEN İŞBİRLİKÇİLER!

ÖNSÖZ;

Yazım, 19.5.2011 tarihinde “keykubat.blogspot.com” blogumdaki yayınımdan alınmıştır.

Bu yazımı hazırlamaktaki amacım herhangi bir dini, mezhebi ve buna inananları yermek, horlamak, kötü göstermek değildir.

Binlerce yıldır yeryüzünde bir “doğu- batı” egemenlik savaşı vardır. Batı bu savaşı 15.yy.da coğrafi keşiflerin ardından kazanmıştır. 20.yüzyıl başında da yeryüzüne olan hâkimiyetini ilan etmiştir.

Doğunun batı karşısında kaybetmesinin başlıca nedenleri tamamen doğunun “güç serhoşluğu içinde uyumasına ve içine kapanmasına” dayansa da, Ortadoğu’da egemen olan Müslüman Osmanlı’nın çökertilmesinde “Müslüman maskeli”, ehl-i Sünnet olmayan dini mezheplerin, fırkaların, gayrimüslüm azınlıkların işbirlikçi isyanları” bu parçalanmayı hazırladıysa da yeterli olamamıştır.

Asıl darbeyi indiren ise, Mason Amerikan ve İngiliz sermayesinin Vatikan işbirliğinde, “Müslüman din adamı veya uleması” olarak bilinen ama kalben “gayri MüslümMüslüman olmayan” olan  kişilerin üzerinden cahil halka yeni uydurma yeni dinlerin ve tarikatların kabul ettirilmesiyle başarılmıştır.

İşte bu yıkımı gerçekleştiren sömürgeci sermaye tarafından uydurulan bu yeni din veya fırkaların* günümüzde Müslüman halklar tarafından artık geniş kabul görür hale gelmesiyle Müslümanlar arasındaki birlik ve “sömürgeci karşıtlığı”  düşünceleri, ilkeleri yerle bir edilmiştir, unutturulmuştur.

Günümüzde Halçlıların alenen haçlı seferi ilan edip Müslüman ülkeleri tek tek işgal etmesine başta o ülkelerin halklarının “bizi kurtarın” diye çanak tutmaları vehametin boyutlarını göstermektedir.

İşte Müslüman halkları ve devletleri böyle teslim olmuş inek sürüleri haline getiren bu “işbirlikçi hainlikleri” ve onların elebaşılarını halkıma ve Müslümanlara bildirmek için bu yazıyı yazdım.

Yazıda aşağılanan ve horlananlar “işbirlikçiler, teslimiyetçiler, papaz din adamları ve hocalardır”.

Bloglarım benim beynimin helasıdır. Okuma merağım yüzünden kafamda birikenlerin de “boşalması” doğaldır. Bu boşalma, dışkı da çıkardığım sonuçlardır.

Her ne kadar kokuttuysam affola! J))

* (İslam dininin özelliklerini yitirmiş ama İslam iddisını sürdüren yeni masonluğa benzeyen dinler)

KRONOLOJİ;

1- Masonluğun İlkeleri ve Anayasası Hakkında Kısa Açıklama;

2-Masonluğun Temellerini Oluşturan Dinlerin Kökenleri

a-Thoth-Lah-El Lah-Allah

b-Lah’ın Sıfatları

c-Hermetizm Hakkında Kısa Açıklama

d-Allah Adının İslam Öncesi Kökleri

3- Harran Sabileri, Sabiler ve Mecusilik

a-Sabiler

b- Sabilerin Kuran’da yeri

4- Mitraizm

5- Zerdüştlük

a-Zerdüştlük

b-Zerdüştlük’te Ateşin Yeri

6-Manihezim

7- Ülkemizde Kökleri Olan Bozuk Hıristiyan Mezhepleri

a-Paflikyanlar (Pavlusçular)

b-Gnostikler, Gnostizm (Bilinircilik)

c-Üniteryanlar (Uniterianism)

8- Yezidi Kürtler,Şeyh Adi ve Halife Mervan İbn Hakim

a-Emevi Halifesi Mervan İbn El Hakim;

b-Şeyh Hadi İbn Musafir El Hekkari El Emevi (1070 Beka Vadisi (Lübnan)- 1162).

c-Yezidilik, Vehhabilik ve Nurculuk Arasındaki Bağlar;

d- Sadi-i Kürdi’nin Nurculuğunun,Yezidilik ve Vehhabilik Olduğunun Kanıtları;

e-Yezidi, Vehhabi Nurcuların Alkol Dayatması da, Yezidilik ve Vehhabiliktir.

f-Said-i Kürdi’nin Yahudi, Süfyaniliği, Ardılı AKP’lilerin Yezidi Kökleri

9-Dereziler veya Dürzüler

10-İsmailiye Tarikatı

a-İsmailiye Tarikatı, Hacer-ül Esved’i Çalıyorlar ve Teslim Esnasında Kırıyorlar

b-Arapların Türk Hacı Katliamları;

11-SAHTE ALEVİLER KİMLERDİR?

12-HURUFİLERİN BEKTAŞİLERE KARIŞMASI

13- 19.YY. İSLAMİ MASON DİNLERİ

a-Melamiler ve Kalenderler

b-Vehhabilik

c-Muhammed (Mehmet) bin Abdülvahhab (Abdülvahhab’ın oğlu Muhammed)’e kardeşi karşı çıktı
d-BAHAİLİK (NURCULUK)

d1-Kürtler Bahaullah’ın “Tanrılığını” Ret Gerekçelerini” Açıklıyorlar

d2-Ahmet Mekki Üçışık’ın Saadet-i Ebediyye kitabının 436.sayfasında bu konu şöyle geçmektedir;

e-AHMEDİYE (Kadıyani)

f-Selefiler

14-Masonlar Hıristiyanlığı da Değiştirdiler;

15-SONUÇ

Masonluğun İlkeleri ve Anayasası Hakkında Kısa Açıklama;

İngiltere Büyük Mason Locası Sembolü

1096-1099 yılları arasında yapılan I.Haçlı Seferinden sonra Kudüs’te Kurulan Haçlı Devleti kralı Fransız asilzadesi Edesa Kontu Bourcq’lu (Bolonya’lı) Baldwin’in ya da II.Baldwin’den, Kudüs’e gelen Hıristiyan hacıları korumak amacıyla koruyucu birlik kurma izni alan Fransız Hughues De Paynes ile arkadaşı Godfrey De Saint Omer adlı kişilerce “Tapınak Şövalyeleri* ” adıyla İ.S.1118 sonrasında kuruldu.

*(Latince Adı=Pauperes commilitones Christi Templique Solomonici / Süleyman Tapınağı ve İsa’nın Fakir Askerleri) Kynk- Malcolm Barber, The New Knighthood: A History of the Order of the Temple. Cambridge University Press, 1994-

1440’ta İskoçya’da Güller Savaşında rakipleri kral II.James’i öldürttükten sonra idareyi ele geçirdiler. William Saint Clair’in isteği üzerine Masonlar, önceden edindikleri hazinelerini de kullanarak Roslin kentini ve burada Rosslyn tapınağını Hz.Süleyman’ın Allah için inşa ettirdiği tapınağın ölçülerine uygun olarak Yahudi Kralı Herod’un İ.S. I. yy. da inşaatını yaptırdığı ve Romalılarca yıkılan üçüncü tapınağın ölçülerinde inşa ettiler. İlk kez “Duvarcı” anlamına gelen “Mason” adını aldılar. Onlara göre yerleri ve gökleri düzenleyen tanrı evrenin mimarıydı. Geometrinin ve bilginin sahibiydi. Bu yüzden tanrıyı temsil ettiğine inandıkları üç “G”yi de, “Gnosis (bilgi), Geometry (Geometri) ve God (Tanrı) adlarından esinlenerek sembolleri yaptılar.

Masonluk Bir Din mi” (1) adlı kitapta, “Özgürmasonluk”, göze çarpan bir şekilde “ne bir din ne de onun yerine geçen” olarak açıkça tanımlanmaktadır. Ayrıca bir Mason tanrısı yoktur ya da Özgürmasonluk tarikatında, özel, ayrı bir tanrının adı da yoktur” Denilmektedir.

Özgürmasonluğun mürit adayı olmak için “üstün bir varlığa inanmak gerekir, fakat bu terimin yorumlanması adayın vicdanına bağlıdır. Sonuç olarak, Özgürmasonluk, Budizm, Hıristiyanlık, Hinduizm, İslam, Yahudilik ve Sih’lik gibi sayılanlarla sınırlı olmasa da adaylarını bu inançlardan olanlardan seçer.

1318’de Masonların yakılmaları

Neticede, Özgürmasonluk, “Kutsal Yasaların Kitaplarını –Volume of the Sacred Law-VSL” yani din kitaplarının kapsamlı terimlerini kullanır.

Özgürmasonluğun temeli olan UGLE bu VSL’lerin yani Kutsal Yasaların Kitaplarının mihrabın üzerinde durmasını gerektirir ve bir çok loca çok sayıdaki bu VSL’lerden kendine uygun olanını adayının seçmesini zorunlu kılmaktadır.

19.yüzyılın erken dönemlerinden beri, Baruch Spinoza, Johan Wolfganag von Geothe gibilerin düzensiz (2) Kıtasal Avrupa geleneğinde çok yaygın olarak, dogmatik olmayan yani nasa dayanmayan “üstün varlık”ın ya da “Üstün Evrensel Tek Varlık” ateistik idealizm (tanrı-ları tanımazlık davacılığı) ve agnostisizm (tanrının varlığına şüpheyle bakma) yorumlanması verilmiştir.

Özgürmasonluğun “Swedish Rıte-İsveç Ayini” olarak bilinen İskandinavya uygulamasında ise genellikle sadece Hıristiyan olanlar kabul edilir.

Deniz Feneri “T” Masonların Haçı Sembl

Özgürmasonluğun anayasası İngiltere Baş Büyük Locasının en büyük üstadı James Anderson tarafından düzenlenmiş, birinci ve ikinci baskıları da 1723 ile 1738’de yayınlanmıştır.

Anderson’un anayasası “Gothic Constitutions-Gotik Anayasalar” adı altında Masonik elyazmaları şeklinde olup, İngiltere Büyük Mason Locasının üstadı George Payne tarafından ilk kez 1720’de derlenmiştir.

1723’de “Tarih, değişiklikler, düzenlemeler, & Kardeşliğin En Eski Ve Doğru İbadet şekilleri, Özgürmasonların Anayasası”- “The Constitutions of the Free-Masons, Containing the History, Charges, Regulations, &c. of that most Ancient and Right Worshipful Fraternity, For the Use of the Lodges” ” başlığı ile yayınlanmıştır.

Bu anayasa 1723’de Filedelfiya’da Benjamin Franklin (1707-1790-1750’de Pensilvanya Meclisine seçildi.) tarafından tekrar yazılıp bastırıldıktan sonra, Amerika’da basılmış ilk Mason kitabı olmuştur.

Mason Anayasası, “ Bir Mason, kesinlikle sanattan anlamalı, asla aptal bir ateist ya da dinsiz özgürlükçü bir hovarda olmamalıdır ve ahlaki yasalarda belirtilen şartlara uymaya zorlanır” cümlesiyle başlamaktadır. Her ülkenin masonlarının kabul edilmiş kendi inanç değerlerini de belirtilen ilkelere ekleyerek uymalarını emretmekle sürmektedir.

Deniz Feneri Derneği Sembolü

1738’de yayınlanan Anderson Anayasasında Yahudilerin gizli kitabı Talmud’da Allah’ın Nuh peygambere emrettiği “yedi temel ahlak kuralına” (3) uyulması da eklenmiştir.

Bir mason, gizli tarikat ayinlerinin ayrıntılarını saklayan, karşılıklı yardımlaşma ve dostluğa dayalı gizli uluslararası bir tarikatın-örgütün üyesidir. 14.yy.ın gerçek masonları yetenekli duvar ustaları olmalarının ardında bazı işaretlerin gizleri, sırları olduğuna inanırlardı. Günümüz mason tarikatı üyeleri en üst sıralarda görünen uzmanlardan ve işadamlarından oluşur.

İnsanlar genellikle masonları hastanelerde yardıma muhtaç çocuk, yaşlı kimsesizlere yardım eden, hayırsever dernekleri için yardım toplayan insanlık yararına hayırlı işler yapanlar olarak bilirler. Masonlar, böyle yaparak insanları mason derneklerinin kapalı duvarlarının içinde yaptıklarını merak etmekten alıkoymuş olurlar.

(Ülkemizde Deniz Feneri, Duyan Yok mu, İlim Yayma Cemiyetleri, Işık Evleri, Tarikat Öğrenci Yurtları, Fakir Öğrenci Okutma Kampanyaları vb. örgütlenmelerin aslında pek masum olmadıkları da ortaya çıkmış olmaktadır.)

İran Nur Mason Locası Sembolü

Masonluk, tüm dinler gibi bütün gizemleri, Hermetizm* simya (sihir-büyü-kimya) konularında ve her türlü sanattan anlayan ustalar ve bilgelerce seçimle yönetilirler, kendilerini ve sırlarını gizlerler ve insanları ya da ilgilendikleri hedef kişiyi yanıltmak için kutsal sembolleri yanlış yorumlarlar, insanları ışığa çağırırlar ama ışıktan uzaklaştırırlar.

Kynk-Albert Pike (Ahlak ve Dogma) *(Grek tanrısı büyücü, hileci, hırsızların, fahişelerin, kazıkçı tüccarların koruyucusu Hermes’e tapınma)

Masonların bazıları Masonluğu yarı din yarı da “kendilerini kabul ettirip saydıracak yardımlaşma dernekleri, hayırseverlik kuruluşları vb. gibi hoşa giden sosyal arkadaşlık bağlarını güçlendirecek örgütler kurmak olarak görürler. Bazı derinine inen masonlara göre ise masonluk amaçlarına göre farklıdır. Onlara göre Masonluk, “açıklanmış bilgi, yeni bir öğretiye tabii olma ve başlangıç demektir.

Eski çağlarda masonlar, duvar örmek, bina inşa etmenin arkasında bir takım sırları olan ezoterik inanışlara dayanan inançlara sahip tek tarikattılar.

Mason Sembolü “G” Harfi ve Göz

Yazılan bilgilerin ışığında “Masonluk-Duvar işçiliği” örgütlenmesini Mısır, Hint, Sümer dini inanç temellerini koruyarak Yahudi Tevrat’ını esas alan Sam peygamber soyu kavimlerin inanç ve dinlerini birleştiren, Yahudileri en üstte tutan Semitizm- Siyonizm olarak tanımlamak doğru olacaktır. Yaptıkları da zaten yeryüzüne Yahudilere teslim edecek Siyonizm siyasetini yürütmekten başka bir şey de değildir.

Masonların en yüksek dereceden üstatlarının “sihirbaz” olması ve “simya- büyü- kimya” alanında da usta olması Said-i Kürdi’nin,Van Valisi Hasan paşanın sarayında gördüğü bir “Kimya kitabını” okuduktan sonra kendisine “kimyager” demeye başlaması ve aklında ne kaldıysa onların üzerinden uydurduklarını bir kimya öğretmenine kabul ettirmeye çabası önce öğretmeni sinir eder. Öğretmen bakar ki bunun dediklerine “doğru” demedikçe kurtuluş yok, tutar buna “Bediüzzaman” yani “Zamanın Harikası” der. Bediüzzaman adını deli Said-i Kürdi çok sever. Deli diye “meşhur” lakabıyla anılan Said, Cumhuriyet döneminde bu adı kullanmaya başlar. Gerçek adı Said Okur olan Deliüzzaman (Zamanın delisi) 82 yıllık ömründe “1+1=2” yazamamış olmasına rağmen ilk gördüğü kimya kitabından sonra “kimyager” olur.(Aspirini de icat etmediğine ve loboratuar bile görmediğine göre nasıl kimyager oluyorsa oluyor işe. Yalandan kim ölmüş?) İngiliz ajanlarının ayarlamasıyla, Suriye’ye vaaz vermeye gittiğinde bile kendisine “kimyager” der.

İsrail NUR Mason Locası

Halefleri arasında Molla Muhammed Afgani de 1907’de Said daha 30’lu yaşlardayken ölmüştür ve “dinsiz” olduğu gerekçesiyle İskoç Mason Locası başkanlığından kovulmuştur. Sonra dinsizliği ilke edinmiş Fransız mason locasına kayıt olur. Sonra da Mısır’da mason locası açarak üstadı olur ve masonluğu yayar.

Amerika’nın Afganistan ve Irak’ı işgalde “bahane” olarak kullandığı C.I.A ürünü çakma El Kaide örgütünün kurucusu ve geçenlerde Pakistan’da öldürüldüğü muammalı bir şekilde açıklanan Usame Bin Ladin’in “Ladin” olan soyadı da “Dinsiz” anlamındadır ve ailesi de G.W.Bush’un petrol şirketi ortağıdır.

Mason İngiliz imparatorluğu İslamiyeti yıkmak için 18.yy.’dan itibaren “dört İslami Din” kurar.

Bunların ilki Vehhabilik, ikincisi Bahailik (Allah’a inanan ayrı sapık bir masonik dindir), üçüncüsü Ahmediyelik (Kadıyanilik), dördüncüsü ise, önceleri Sevr Antlaşması gereğince kurulması planlanmış İslami Kürdistan için Said-i Kürdi Deliüzzaman üzerinden piyasaya sürülmüş olan bu üç sapık, teslimiyetçi sayıklamayı da içeren Nurculuk ya da Yezidi Kürt İslamı’dır. Adnan Menderes’in hükümeti döneminden başlayarak Kürt nüfusunun planlı bir şekilde arttırlması8nın teşviki ve Türk yurdunu işgali ile başlayan “bölecekler, bölünmeyelim bırakın Kürtler göç etsin” yalanı günümüzde bütün Türkiye’nin adının Kürdistan ilan edilmesi iddialarına kadar gelmiştir.

Amerika Arap Nur Mason Locası Smbl

Suudi Arabistan’da Usame ailesinin de kral Fahd ailesinin de kökenleri Necd’li Abdülvehhab’a dayanır. İngiliz ajanı Hemper’in sapıttırması ile 1735’lerde “İlk Masonik İslam” tarikatı olan Vehhabilik tarikatını, Basra’ya din eğitimi almaya gelen Necd’li Muhammed Abdulveehab’ın adıyla kurarlar. Bu eylem I. Dünya Savaşında Arapların Osmanlıdan çıkmasıyla sonuçlanır.

Vehhabilik ile iyi yol aldığını gören Mason İngiliz ajanları aynı yıllarda İran’da Hazar Gölünün güney kıyısında Mazenderani vilayetinin NUR şehrinde buldukları bir kripto Yahudi olan Bahaullah’a da “Bahailik= Nurculuk” akımını kurdururlar.

Ermeni NUR Mason Locası Smbl

Ülkemizde, Atatürk’ün ölümünden sonra 1950’de DP hükümetine Amerika ve İngiltere’nin baskılarıyla doldurulan Nurcuların gerçek öğretisi, Vehhabilik, Bahailik, İsmailiye, Kadıyanilik ve Kürt Yezidiliğini de içeren Tevrat ve İncil esaslı bir Masonik öğretidir. Emperyalizme (sömürgeciliğe) teslimiyeti esas alır. Bu saçmalıklar Türk ve Müslüman ülkelerinde “Hilafet Emri” adıyla Türkiye adına dağıtılmıştır. Her iki dünya savaşından sonra Müslüman ve Türklerin emperyalist devletlere “direnişsiz teslimiyetleri” bu saçmalıklar sayesinde olmuştur. Devletin bütün kurumlarının yabancılara “özelleştirme” adı altında hesapsızca satılması, İzmir’in “6-7” mil (12-14 km) açığında iki adamıza Yunanlıların yerleştirilmesi ve Yunan makamlarının askeri üsler kurmasını, Afganistan, Irak, Libya işgallerinde “Neden Haçlı ordularının askerliğimiz” yaptığımızı anlayamıyorsanız ve anlamak istiyorsanız, kökleri yüzyıllara uzanan Müslüman maskeli papazların ve dönmelerin ihanetlerini öğrenmeniz gerekir ki seçimlerde onlara oy vermeyesiniz.

Bu gü AKP iktidarı ve Gülenizm bu teslimiyetçi Nurculuk saçmalıklarının daha da Masonlaştırılmış halidir.

Diğer yandan, “sol” ya da “sağ” geçinen ve Cumhuriyet tarihimiz boyunca mecliste daima yer almış siyasi partiler de bu “mason dini” içindedirler. Masonluk Avrupa ve bütün dünyada “hem sağı hem de solu” tek merkezden maddi ve siyasi olarak destekleyerek, kışkırtarak yönetmiş, milletleri bölmüş, birbirine kırdırmış sonra da I. Ve II.Dünya savaşları sonunda olduğu gibi “Özgürlük Demokrasi Getiren İnsanlık Havarisi” olarak yüzü kızarmadan ortaya çıkmıştır. Yüzü elbette kızarmazdı çünkü kızarması için ona karşı duracak kimse yoktu. Herkesi köleleştirmişti.

Gerçek İslamiyet Osmanlı’nın yıkılışına kadar “anti emperyalist” olmuş ve son nefesine kadar direnmiş ve Türkiye Cumhuriyetini, işgal edilmiş bir imparatorluk arazisinden çıkarmıştır. Bunu teslim ve tasfiye görevini işte bu “işbirlikçi”, Müslüman maskeli sapık inançlara sahip Nurcular yürütmektedir. Gerçek “anti emperyalist” İslaimyet ile “teslimiyetçi, çakma İslam Nurculuk ve diğer sapık sayıklamalar ” arasındaki farkları öğrenmek isteyenler buyursunlar okuma maratonuna!

Alaeddin Yavuz.

(1)“Is Freemasonry a Religion?”. United Grand Lodge of England. 2002.

(2) “Düzensiz” ifadesi İngiltere Birleşik Büyük Mason Locasıyla diğer Büyük Locaların arkadaşlıkları-bağları anlamına gelmektedir.

(3) “The Noachide Faith in Masonic Sources-Mason Kaynaklarında Nuh İmanı” adlı kitap.

Nur Mason Locası Üstadı.

2-Masonluğun Temellerini Oluşturan Dinlerin Kökenleri;

a-Thoth-Lah-El Lah-Allah

Thoth, Lah- Hiyeroglif Alfabesini Yaratıyor.

Ortadoğu’da yani Hindistan’ın İndüs nehri ile Mısır’ın Nil nehri arasındaki, Tevrat ve İncil’de de Adem ile Havva’nın yaratıldığı, insanlığın yeryüzüne bu topraklardan yayıldığına inanıldığından “Bereket Hilali” adıyla da bilinen bu topraklardaki bütün dinlerin kökenleri Eski Sümer medeniyetidir.

Sümer’in su tanrısı,ilk adem’i “Adapa’yı” yaratan,yeryüzünü kıtalarıyla ve yıldız ve gezegenlerin yörüngelerini tayin ederek,barındırdıkları yaşam türleriyle birlikte gökleri düzenleyen,tufanın sularını kutuplara nefesi ile süren,nebatat dahil bütün canlı türlerini ve tanrıları yaratan,yaşamaları için gerekli aklı veren,gök tanrılığını zar işinde küçüğü Enlil’e karşı kaybettiği için sürekli sorun yaşayan,göklerde 36 takım yıldıza sahip olan,yeryüzü tanrısı “Ea veya Enki’sinden” çalınanarak üretilmiş “Tanrı tanımlamaları” dır.

Enki’ye, yani Yılan Tanrı Şeytan’a tapınma kültü, Sümer’den Mısır’a Mısır’dan Hindistan’a zaman içinde yayılan bu kültür, Sümer, Mısır ve Hint Kültürlerini oluşturmuştur. Ve bunların oluşturduğu “ortak kültür” den kendilerine dinler yapmış, hileci, tüccar Greklerin uydurdukları kültüre de Grek (Yunan) Kültürü denilir.

Çünkü okuyacağımız dinlerin temelinde onun özelliklerini hep göreceğiz. Hind’in Kali’si, Pers’in Ahura Mazda’sı, Mitra’sı, Greklerin hileci tanrısı Hermes’i ve ondan türetilmiş Hermetizm de bu tanrının sıfatlarından türetilmiştir. Hermetizm de aşağıda okuyacağınız dinlerin ve günümüzün Mason emperyalizminin de esasıdır.

Konumuz Tevrat’a dayalı dinler olunca da, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet dinleri  daha çok Mısır kültürü ağırlıklı olduğundan Sümer’in Enki ve Ea adıyla bilinen “bilge Su, Yılan ve Yer Tanrısından (şeytan)” türetilmiş olan, Mısır’ın hileci tanrısı Thoth, Lah (şeytan) adlarıyla da bilinen tanrısını tanıyarak başlayalım;

b-LAH’ın Sıfatları;

Mısır’ın ,Ra’sının ve

-Mısır tanrılar meclisinin katibi,

-verilen sözlerin,yapılan antlaşmaların koruyucusu,

-hakim,

-ahret gününün, (tanrıların ve insanların) evrenin tarafsız,adil yargılayıcısı,hakimi,

-baş tanrı Ra’nın sözlerini insanların diline çeviren,

-tanrıların yazılarını karelere bölerek insanların okuyup yazmalarını kolaylaştıran ALFABEYİ keşfeden,İnsanların ilk baş öğretmeni,(Yazarın yorumu) 

-İncil’in “Rab-Öğretmen Tanrısı,Kuran’ın ilk suresi olan Alak Suresinde “kağıt-kalemle okuma-yazma öğreten” Allah tanrımlarının kaynağı.(Yazarın Yorumu) 

-Ra’nın dili ve kalbi olarak saygı gösterilen,

-Ra’nın gece yolculuğunda,kayığında yanında bulunan,

-Ra’nın gözü,tapınakta bulunan bütün tanrıların da yargıcı, tabiatı ve evreni ölçülerine göre düzenleyen,

-şarkılarıyla gök cisimlerinin ve güneşin seyirlerini,mevsimleri düzenleyen,cennetlerin ve cehennemlerin de mimarı,

-bütün sırların sahibi,maji-büyü ustası, büyücülerin en büyüğü,

-insanlara yol göstermek için yazdığı çok önemli kayıp 42 temel kitabı bulunan,”Üç kez ululanmış”,”Üç kere ULU” olarak anılanı

-Bütün tanrıların “RA”nın görüntüsü oldukları inancına dayanılarak,Ra’nın en gelişmiş hali olarak da kabul edilmiştir. 

-Yunanlı Eflatun’a göre “her şey” olan, bilge ay tanrısı,İbiş kuşu gagalı insan vücutlu Thoth-A’ah’ın (Dod-A’ah) çalınmış sıfatları ile uydurulmuş bir tanrıdır.Benzer veya aynı sıfatlarla saygı gösterilmektedir.

Thoth’un diğer adları, Lah, Djehuty (Cehuti), Jehuti (Yehuti okunur. Yahudi’nin köküdür), Tahuti , Tehuti, Zehuti, Techu (Teçu), veya Tetu yanında Khemenu’nun tanrısı sıfatı da vardı.Grek tanrısı Hermes Trismegistos’un onun adından esinlenilerek üretildiği Grek Trismegistos’unda “Üç kere Ulu,Ulu” denilmiştir.

c-Hermetizm hakkında kısa açıklama;

Grek Hileci Tanrısı Hermes

Benim çıkarımlarıma göre, Hermetizm öğretisi, Mısır’daki ,Lah- Jehuti (Yahudi) adlarıyla bilien Thoth kültünüm Greklere geçmiştir.Zeus’un habercisi (mesihi) olan hileci, düzenbaz Hermes’e Lah’ın kişiliği Grek rahiplerince kazandırılmıştır.

O asırlarda, tüccar olan kavimlerin “hileci, dolandırıcılıkları” yüzünden aşağılanmaları ve saldırılara uğramaları yüzünden Grekler kendilerinin anlatabilmek için felsefe okulları kurmuşlardı. Buralarda yetişen zeki adamlar, kitleleri etkileyerek ticaretin yaygınlaşmasında büyük rol oynadılar. Büyük İskander zamanında Makedon- Grek vilayeti haline gelen Mısır’da da Grekler Lah- Thoth kültünü “Hermetizm” adı altında Mısır’a dayattılr. Böylece Mısır’da “Hermetizm” kültü oluştu. İskenderin ölümünden sonra Grek Selevkos (İ.Ö.305-240) hanedanının hâkimiyeti burada “65”yıllar sürdü. Sonra Antakya’ya çekilen hanedan (İ.Ö.240-64) burada 176 yıl devam etti ve Romalılarca yıkıldı.

Büyü, simya’ya dayalı bü dini kültün ikinci büyük merkezi de gene kripto avam Greklerin Semtik Araplarla karıştıkları Harran’daki Sabi Kültüne de bu yayılmacılık dönemlerinde hakim olmuşlardı.

Harran’da da kurulan okullarda büyü ve simya (kimya adı bundan gelir.) ve bunlara dayalı dini bilgiler öğretilmekteydi. Peygamberlerin, ermişlerin, dervişlerin ve ulemaların “mucize gösterme” gelenekleri de bu Hermetizm kültünden gelmektedir.

Harran Sabileri olan Yezitlerin Tanrıları Hermes Trimegistos ise zaten,19.yy.dan bu yana Mısır’da yapılan kazılardan elde edilen bilgilerle 20.yy.ın ikinci yarısından sonra Mısır Bilimcilerin tercüme eserleriyle binlerce yıl sonra yeniden tanınmaya başlanılan eski Mısır’ın bilge tanrısı, Ra’nın ve tanrılar meclisinin katibi, tanrılarla oynadığı kumardan kazandığı “beş günle” bir yılı “365 güne” çıkaran, tanrıların dilini insanların anlayabileceği şekilde karelere bölerek ilk “hiyeroglif alfabesini” icat eden, evrenin  ve göklerin mimarı, bütün bilimlerin sahibi, sihir ve büyü ustası, ahret gününü ve hesap günün belirleyen, cennet ve cehennemi kuran, yerleri, gökleri ve cehennemi de gözleyen “göz”, zamana ve mekana hükmeden, insanların ve yaratılmışların bildiği her şeyi bilen, tüm yaratılmışlar ile bütün tanrıların yargıcı “Adil Yargıç” Thoth bilinen öteki adlarıyla “Lah”, “Jehuti”  (Yehuti-Yahudi)nin Greklerce çalınmışıydı. Lah’a Araplar başına belirteç ekleyerek “El  Ellah=El İlah=Tanrılar Tanrısı-Baş Tanrı” diyorlardı. Onun da kökeni Sümer su tanrısı Ea-Enki’ye uzanmaktaydı. Hicaz Arapları zaten El Lah’a Enki olarak da tapınmaktaydılar.

Arap-Yahudi melezi Hicaz Araplarının İslamiyet öncesi “El Ellah-Allah” adıyla taptıkları,(Arapça’da adların başına İngilizce’deki “The” gibi “El” belirteci getirilir.”El ‘El A’ah-ELA’AH-İlah ve yüceltilmiş hali ile El Ellah-Türkçe söyleyişi ile Allah”ın kendisidir. Bu yüzden halen Mısır ve Arap dünyasında İbiş kuşları halen kutsal sayılıp korunmaktadır.

Bütün Mısır firavun mezarlarında yüzlerce İbiş Kuşu mumyasının bulnmasının yanında,eski Türk filimlerinde Münir Özkul’un canlandırdığı “aptal görünüşlü-kurnaz köylü İBİŞ” karakterinin kaynağı da bu kuşun İslam almeinde de sayıldığına işarettir.

Bunun en kolay ispatı, Hz. Muhammet’in babasının adının Abdullah olmasıdır. Yani “Abd-El-lah-Allah’ın kölesi” dir.

d-Allah Adının İslam Öncesi Kökleri;

Allah’ın Kızları- Uzza, Lat, Menat

Ellat Sümer’in (İ.Ö.4000’ler)  yer altı tanrıçası Erşkigal’in adıydı.”Allah” adı da “lat” kelimesinin “”erkek” halidir. Sümer sonrası dönemlerde bu Allah adı İslam öncesi Suriye, Ürdün, Lübnan bölgesinde yaşayan Nebatilerde de de İ.Ö. 2300’lere uzanan kayıtlarda yer almaktadır.

Tarihçi Heredot,Nebati Araplar için;”İlahi Afrodit ve Diyonisus” gibi başka tanrıların koruması olmadığını farz ediyorlardı….ve Afrodit ile Diyonisus Orotalt için ALLAT (El Lat) diyorlardı.(Negev-S.101)

İbranice “Elohe”, Keldanice,”Alaha- laha”, Aramice, “Elaha”, Süryanice “Alaha”, Nebati metinlerinde “LLLah”

Hz.Peygamberin dedesi Abdulmuttalip’in (Muttalip’in “Talip Yezidi Yemen Sabilerinin baş tanrısıdır.

Yemen Sabi (Her dine dönen, dönme, Yezid) kabileler birliğince kutsal olan Sumay’ın da koruyucusuydu. İyileştirici, şifa verici olmasının yanında kervanların da koruyucusuydu. Yani biraz  Lah biraz da Hermes’ti“.  Abd-el mut-talip= Talip’in mutlu kölesi” anlamına gelmekle birlikte Kabe’nin baş putu El Lah’ın da “99” adından biri olabilir.) El Ellah yani Hubel’den on çocuğu olmasını diler. Olursa birini Allah’a kurban adar.

On çocuk olur ve birinin adını da “Abdullah” koyar. Abdullah 18 ile 20’li yaşlara geldiğinde elan evlatlarından birisini El Lah’a kurban etmemiş olan Abdülmutallip  gece rüyasında El Lah’ı görür ve El Lah (Allah) evlatlarından birisini kendisinden kurban ister. Sabah ilk işi bölgenin kahinini bulmak olan Abdülmutallip çocuklarını alarak Kabe’ye götürür ve baş put olan Allah’ın önünce çember şeklinde dizilirler. Kahin “fal oku” denilen ortasında top geçirilmiş oku çemberin ortasında yer alarak çevirir ve okun dönmesi durunca Abdullah’ı işaret eder. Ancak Hz. Fatma’nın tek oğlu olan Abdullah’ın kurban edilmesine karşı çıkarak kabilesini Kabe avlusuna doldurarak itirazı ile kurban işlemi durdurulur. 130-140 deve kefaret kurbanı ile boynu kesilerek kurban edilmekten kurtulur. Ama bir yıl içinde evliliğinden altı ay sonra da ölür. Muhammed böylece yetim doğar.

Elmalılı Hamdi Yazır, meşhur Kuran tefsirinde Fatiha Suresi’ni açıklarken ilk önce “Besmele” konusunu işlerken “Allah” adı hakkında yaptığı tespitlerden konuyla ilişkili olanları aşağıya alınmıştır;

“Önce Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliği asrında bütün Arapların bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor:

“Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah’ derler.” (Zümer, 39/38)

Bundan dolayı şimdi bizde olduğu gibi o zamanda bu ismin, Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur. Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir. Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir… Eğer “el” belirleme edatı ise kelime herhalde başka bir şeyden nakledilmiştir ve yüce Allah’a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür… Belirleme edatı “el” kalkınca da “lâh” kalır.

Gerçekten Arapça’da “lâh” ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. “Lâh” gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan “ilâh anlamına da bir isimdir ve bundan “lâhüm”, “lâhümme” denilir…. Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib Fil vak’asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; “Ey Allah’ım! Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!” diye Allah’a yalvarmıştı. (Bkz. Fîl Sûresi Tefsiri) .

Şu halde “lâh” isminin başına “el” getirilerek “Allah” denilmiş ve özel isim yapılmış demektir…” diyerek “Allah veya El Lah’ın” İslam öncesi kullanıldığını belirtmektedir.

Ayrıca bu yazısında Arapların, El Lat için; “Bi’sm-i El Lat” kısaca “Bismillat” dediklerini de geçmiştir.

Kuran’ın başlangıç tümcesi olan “Besmelenin” naçiz Arapçamızla açılımını;

“Bi’ism-el lah-er rahman er rahim” olarak yaptığımızda “er-rahman ve er-rahim” sıfatlarıyla yücelik katılmasına belki de bu yüzden ihtiyaç duyulmuş olunabilir.

3-HARRAN SABİLERİ ve SABİLER- MECUSİLİK

a-SABİLER (İng.Mandenler-Bilgili,arif olanlar.)

SABİLİK, İlk Tek Tanrılı din olan Güneş Kültü dininin, yüce Tanrının Sembolü olarak kabul ettiği Güneşi, Tanrının kendisi yerine koymuş bir inanış biçimidir. Sabiler, başta Güneş olmak üzere, yedi yıldıza tapınırlardı. Bunlar, en yüce tanrı olan Güneş tanrısı “Şamaş”, onun dişil yönü olarak kabul edilen Ay tanrıçası “Sin”, ve diğer vasıflarının temsilcileri olan Merkür tanrısı “Nabu”, Venüs tanrısı “İştar”, Mars tanrısı “Nergal”, Jüpiter tanrısı “Marduk” ve Satürn tanrıçası “Ninutra” idi. Sabiler, bu tanrı ve tanrıçaların yanı sıra, Hermes’i, Pisagor’u, Orfe’yi de birer yarı tanrı olarak görüyorlardı.

Kuran’da Tek Tanrılı dinler arasında, SABİLİK de sayılmaktadır. Bunun nedeni, İslamiyet’in birçok söyleminin ve tapınım tarzının Sabilikten geliyor olmasıdır. Namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme ve kutsal yerleri ziyaret etme, yani hac gibi ibadet tarzlarının yanı sıra, her namaz öncesi abdest alma gibi adetler, hep Sabi kökenlidir.

Sabilikte, yedi gezegenin her biri için, günde yedi kez namaz kılınırken, bu sayı İslamiyet’te beşe indirilmiştir.

Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği, İslamiyet’ten önce Sabiler arasında görülmektedir.

Muhammed öncesi Hicaz Arapları da ay kültü dine sahiptiler.Diğer dinlerin tersine ,Araplarda ay,erkek,güneş dişiydi.”Ay Tanrısı Kültü ve Allah’ın Kızları” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz. Çocukluğumda annemin bana öğrettiği, bir yeni ay duası vardı, hatırladığım kadarı ile şöyleydi;

“Ay’ı gördüm alâ, amentübillah, ay mübarek olsun, Elhamdülillah”.

İslam, tek tanrılılık yanında,Mecüsi temelli Hicaz Araplarının ve Sabiilerin ay tanrısı kaynaklı inananları da,diğer eski inanç mensuplarını da bünyesine çekebilmek için kendinden önceki dinlerin yaptığı gibi,onları dolaylı yoldan doğrulama yolunu tercih etmiştir.

Sabilikte, her gezegen için her gün namaz kılınmasının yanı sıra, haftanın günlerinin her biri, bir gezegene özel ayinler düzenlenmesi için ayrılmıştır. Pazar günleri Güneş ayinlerine, Pazartesi Ay ayinlerine, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs ve Cumartesileri de Satürn ayinlerine ayrılmıştır. Latince kaynaklı batı dillerinde günlerin isimleri, bu güneş kültünün günümüze yansımasından başka bir şey değildir. Örneğin Pazar “Sunday” Güneş günü, Pazartesi “Monday” Ay günü ve Cumartesi “Saturday” de Satürn günüdür.

b-Sabîlerin Kuranda;

Bakara Suresi 62. “Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabîler; bunlardan her kim Allah’a ve ahret gününe gerçekten iman eder ve iyi bir amel işlerse, elbette bunların Rableri yanında mükâfatları vardır. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmayacaklardır.”;

Maide Suresi 69. “Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Sabîler ve Hıristiyanlar her kim Allah’a ve ahret gününe iman edip de dürüstçe çalışırsa, artık onlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir.”

Ve

Hac Suresi 17. “İman edenler, Yahudi olanlar, Sabîler (yıldıza tapanlar),Hıristiyanlar, Mecusiler (ateşe tapanlar) ve müşriklere gelince, muhakkak Allah kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır; çünkü Allah her şeye şahittir.”

Ayetlerinde bahisleri geçmektedir.

(Blog yazarın notu.)

Son Hac 17.ayete ise ,iman edenler sayılırken Yahudi,Hıristiyan ve Sabi’lere Mecusilerin de eklendiğini görüyoruz.Sadece “Müşriklerin (eş koşanları) “ve” bağlacı ile ayırması dikkat çekicidir.Bu tercümandan kaynaklanmıyorsa,Tevrat Danyal suresinde geçen,Allah’ın Yahudi ve Greklerden önce İranlıları (Mecusileri) seçtiği konusu doğrulanmış olmaktadır.

İran’ı fetheden Hz.Ömer’in komutanları ve valilerinin,hatta zalim Haccac’ın bile İranlıları soykırıma uğratmamalarının ardında bu ayetin yattığı da ortaya çıkmıştır.

http://aykiritarih.blogspot.com/2006/05/sabilik.html

http://keykubat.blogcu.com/ay-tanrisi-kultu-allahin-kizlari/2454676

(Urfa’da) Harran putperest yıldız dinlerine tapan Süryanilerin* yaşadığı bir merkezdi.Yedi gezegenden biri için adanarak kurulan yedi şehirden birisiydi.Ay tanrısı Sin adına kurulmuş büyük bir tapınağı vardı.

*(Süryani-Suriye’li Hıristyanlara verilan bir addır. O çağlarda Hıristiyanlık olmadığından, “Suriyeli” anlamına gelir.)

Yıldızları gözlemek için kulesi vardı. Dünyanın ilk üniversitesinin burada kurulduğu,il kilise ve ilk caminin burada inşa edilmesine rağmen yıldızlara ve putlara tapmakla bilindikleri için bu durum göz ardı edildi.

Kökenleri Kaldelilere dayanan Harran’ın okullarında sihir ve büyü öğretilirdi.

Kuran’ın Kökenleri” adlı kitabın yazarı W.St.Clair Tisdal,(S.236-237)Suriye’de oturan Seth ve İdris’in takipçileri Sabilerden bahseder.Geceden,gün doğumuna 30 gün Sabilerin oruç tuttukjlarını,secde etmeksizin cenaze namazı kıldıklarını,Hz.Muhammed’in orucu,şafaktan akşam karanlığınına değiştirerek,cenaze namazını ise aynen  kopyaladığını yazar.

Tek tanrılı yıldızlardan gelen meleklerin adlarına tapınan,kökenlerinin Nuh peygamber soyuna dayandığına inanan bir Ortadoğu inanç geleneğidir.Hileci Grek tanrısı Hermes (Trismegistus’*(Üç kere ulu) un (İdris peygamber) peygamberleri olduğuna inanırlar.

*( Sümer Enki -Mısır Thoth,Lah-Arap Taaut,El Lah-Hubel-Baal)

Güneş,Ay,Merkür, Venüs,Dünya, Mars,Jüpiter,Saturn yıldızlarıdır.Bu inancın İ.Ö.IV.yy’da Büyük İskender’in Harran’ı ele geçirmesiyle Hermes kültünün bölgeye yerleştiği sanılmaktadır. Yemen’li Sabilerle alakaları yoktur.Yemen’li Sabiler,Sabi yazarken Sat yerine Sin harfini kullanırlar.

Tam olarak Yahudilik veya Hıristiyanlığa göre ibadet etmezler.Grek kaynaklarında, Theosebeians (Seosabians-Allah’tan korkanlar) ve Sebomenoı (İnananlar),Phobeomenoı (Fobeominoy-Bir’in Dindarları) olarak adlandırıldılar.

İslam ulemalarına göre,Sabi-üna (Sabi’li) Seba’a sözünden gelir ve “bir dinden öbürüne giren” anlamındadır.

Taberi,Sabiün kelimesinin Sabi’nin çoğulu olduğu ve “din değiştiren,dönen,dönme” demek olduğunu,birisinin veya inancın sahiplerinin mevcut dinlerini bırakarak diğerine geçenleri tanımladığını söylemiştir.Araplar böyle insanlara “Sabi” derlerdi.

İbranice’de Sabi,”serhoş,içkici” demektir.

Irak Küfe şehrinde IX-X.yy’da doğan,Mısır Hiyerogliflerini Kıpti (Çingene) Mısır diline ilk çeviren ve yazan, sihir üzerinde uzman,Mısırolog ve tarihçi, Simyacı,çiftçi,Suriye Nebati’li  Ebu Bekr Ahmed ibn ‘Ali ibn Kays el-Wahşiyah el-Kasdani el-Kuseyni al-Nebati el-Sufi’nin öğretilerine dayalı bir dindir.

Meleklere,putlara,yıldızlara ibadet ederler.Günde üç kez namaz kılarlar. domuz, köpek, eşek, yırtıcı kuş,fasulye, lahana, mercimek yemeleri yasaktır.

Ali El Mesudi,(Irak-896-957)Harran Sabileri,Y unanlıların avam (aşağı halk) tabakasıdır. Felsefeleri, Mütekaddimun felsefesinin (Sünni-Selefi) haşeviye kısmı olduğunu söylemektedir.

İslam Ansiklopedisi yazarı Carra De Vaux,makalesinde,Sabi adının “s-b” kökünden geldiğini ve “suya daldırma-vaftiz” anlamına geldiğini yazmıştır.

Ebu Bekir El Kassas,(İ.S.980),”Kendilerine Sabi adı veren, Süryani dili konuşan,Harran bölgesinde yaşayan  bir grup vardır ki hiçbir peygamberi kabul etmez,Allah’ın hiçbir kitabına inanmaz,kitab ehli değil,putperesttirler.Kestikleri yenmez,kadınları ile nikah edilmez” demektedir.

Kaynak Wkipediya

4-Mitraizm:

Mitra, Hint dilinde dost, yaren, arkadaş demektir.

Hint akıl ve doğru sözün sahibi,yapılan akitlerin, yeminlerin koruyucusu, ahret gününün ve evrenin tarafsız yargıcı” Adalet Tanrısı olarak tapınılan Mitra –Varuna ikili tanrı kavramından esinlenerek İranlılar kendilerine has bir “Mitra” inancı ürettiler.

İran’ın mitra’sı elinde kırbacı ve kılıcı ile taştan doğmuştu. Yani “bakire doğum” ürünüydü. Çünkü bütün Sümer, Mısır, Hint ve diğer kavimlerin tanrıları, insan şekilliydiler, çift cinsiyetliydiler. Erkeklik ve dişilik organları vardı. Her ilişki sonrasında bakirliklerini ve bekâretlerini vücutları yeniliyordu. Sümer’in Kutsal Fahişe tanrıçası İnanna da böyleydi.

İnsanlardan kurban isteyen Kutsal boğayı öldürerek, kötü yer altı ruhlarına kurban keserek yatıştırmak zorunda kalan insanlardan Kurban kesme zorunluluğunu kaldıran Mitra’nın boğayı öldürme sahnesini gösteren bir heykel Persepolis Nakşi Rüstem harabelerinde vardır.

Kutsal boğayı öldürmekle insanların tanrılara “insan kurban” etmelerini ortadan kaldırmıştı. İnsanlarla konuşan, onlara akıl, bilim öğreten dost bir tanrıydı. Diğer kavimlerin tanrıları gibi “insan kanı içmiyor, kalp ve beyinlerini çıkarıp yemiyordu. Onu gören insanlar ölmüyorlardı.

Hz.İbrahim’in tanrısı Yahweh’te onun çadırına gelerek “undan ekmek yaptırarak yiyen, İshak’ın yerine koç kurbanı isteyen bir tanrı olarak Zerdüştlük öncesi Mitra’dan türetilmiş özelliğe sahipti.

Mitra da Güneş tanrısı Bilge Tanrı Ahura Mazda’nın oğludur. İlahi ışıkla insanları ve doğayı aydınlatır.

Sabilik ya da Yezidilik olarak da bilinen bu din bundan sonra ortaya çıkacak, Zerdüştlük, Yahudilik, Hıristiyanlık ve onun baskılarına direnenlerın kuracaklarıgnostik, üniteryan, Ortodoks,presibiteryan vb. mezheplerinden İslam ve mezheplerine kadar bütün dinlerin kökenidir.

5-ZERDÜŞTLÜK

İ.Ö.620’lerde peygamber Zerdüşt doğar ve bir süreliğine Mitra inanç kültü tatile çıkar.

a-ZERDÜŞTLÜK

Zerdüşt ‘ün Hayatı Zerdüşt kelimesi (Zoroaster), Zarathustra ‘nın Yunanca karşılığıdır (Zarath: Yaşlı,cılız; üstra: develer demektir. Yaşlı ve cılız develere sahip olan anlamını ifade eder. Daha sonradan,Zarath (Zarad) Altın renkli,altın gibi sarı olarak düşünülmüştür.Altın sarısı,güzel develere sahip olan,ya da altın rengi ilahi nurlar saçan anlamında kullanılmıştır.Halk dilinde Zerdüşt, yaşayan yıldız olarak nitelendirilir).

Zerdüşt’e vahiy gtiren kutsal ruh Farohar-Faravahar,İlahi nurla insanları,

dünyayı aydınlatmaktadır.(Kızılderililerin “Ulu Büyük Ruh”u)

-Yukarıdaki resme ek olarak Şahin-Kartal Horus da birlikte

düşünüldüğünde Mısır’dan çalınma olduğu açıkça görülüyor, değil mi?

2-Zerdüşt,Faravahar veya Farohar,Zerdüşt kökenli Ay Tanrısı kültüne inanan Arap kültürüne “ruh” olarak geçen,insanın doğumundan önce ve ölümü sonrası da yaşayan maddi olmayan varlığı anlamına gelmektedir.Ruh,yeryüzünde beden olmadan da,tek tanrı Ahura Mazda (Akıl Tanrısı) ile birleşinceye kadar,yani,”Fraşo Kereti” haline gelinceye kadar bir şekilde yeryüzünde yaşamına devam etmektedir.

Zerdüştlüğün temel ilkesi,İngilizce’ye çevrilmiş şekliyle “No God but Ahura Mazda” yani İslam’ın da temel ilkesi olan “Allah’tan başka tanrı yoktur” ilkesinin kökeni olan,“Ahura Mazda’dan başka tanrı yoktur.” ilkesine dayanmaktadır.

Zerdüşt ‘ün doğumu, M.Ö. 570 olarak tahmin edilmektedir. Zerdüşt, İran dinleri üzerinde önemli bir etki bırakmıştır. “Tektanrılı bir inanç” telkin ettiği için onu bir peygamber olarak kabul edenler bulunduğu gibi, ona bir hakim veya şaman olarak bakanlar da vardır. Gatha ‘lar diye adlandırılan kutsal metinler ona dayandırılır.

Peygamber Zerdüşt,o da başında güneş tanrısı sembloü olan “Nur-Aydınlık” ile etrafını aydınlatmaktadır.

Zerdüşt, Ulu,tek Tanrı olarak telkin ettiği Ahura Mazda’nın ilahi nuruyla vahiy yoluyla bağlantı kurduğunu ve aydınlandığını ifade etti. Ona göre alemlerde mücadele eden, İyilik ve Kötülük diye adlandırılan iki asli ruh (ilkine “Spenta Mainyu”, ikincisine “Angra Mainyu” denilir) var idi.

Zerdüşt’ün diğer sıfatı ya da vahiy meleği olarak bilinen “Farahavar veya Farohar=ruh, bundan sonra “ruh” diyeceğiz.” aynı zamanda onun öğretisinin de adıydı.Ruh iki temel ilkeye dayanmaktaydı. ”Spenta Minu,Angra Minu”.İlki yüzünü sondakini geri bırakacak şekilde ona çevirmiş oluyordu.Yani,”iyilik” isteyen yüzünü “kötülükten” çevirecekti.

Farohar,aynı zamanda,Zerdüşt’e vahiyler getiren,insan yüzlü,sakallı,beline kadar insan olan,belden aşağısı 180 derecelik açıyla gergin olarak ikiye ayrılmış kanatları ve gergin olarak açılmış kuyruğuyla bir kuş adamdı.Özünde temsil ettiği de “insan ruhuydu”.

Belinden kuyruk sokumuna kadar metal bir daire,daireyle kuyruk sokumundan bağlantılı öküz boynuzu şeklinde aşağıya doğru açılmış helikopter ayağını andıran ayakları vardı.

Kanatlarının her biri üç sıra-kat- tüy dizilişine sahipti.Her sırası da ruh’un üç temel ilkesini belirtmekteydi.

1-“Good reflection”yani “Hayırlı-iyi niyet ,”2-”Good word” yani “Hayırlı Söz”,3-”Good deed” yani “Hayırlı Amel“di.(Good,kelimesi burada “hayırlı” olarak çevrilmelidir.Dini edebiyatta “iyi=hayırlı” olarak anlaşılır ve söylenir.İngilizce’de bu anlamı da içermektedir. Çünkü,bu inancın anavatanı bu topraklardır.Bu topraklarda “iyi düşünce,iyi söz,iyi iş” sözleri kullanılmaz.)

Ruh’un bedeninin kuyruk sokumunda bulunan daire,insan ruhunun başlangıcının ve sonunun olmadığını temsil ediyordu.

Sol elinin yukarıyı işaret etmesi de “insanoğlunun gelişmek,dallanıp,budaklanarak çoğalma” isteğinin temsiliydi.

Kanatlarının üzerine değen sağ elinde tuttuğu halka da,Zerdüşt’ün imanına olan sadakatini temsil eden “akit halkasıydı”.

Ruhları hapseden hard disk elindedir.

Yani,insan tanrısına ve emirlerine bağlı kalacağını vaat ediyordu.Bu vaadi de o halkada kayıtlıydı.Bir çeşit “hard disk” yani.

Zerdüşt inancı Pers İmparatoru Büyük Darius-Daryus-Krus’un (550–486 İ.Ö)“Tek Tanrı” inancında taviz vermeyen tutumu sayesinde Pers sınırları ve yakınlarında ,Tuna’dan Afrika’da Moritanya’ya, İngiltere’den Çin’e,Kırım’dan Yemen’e kadar,o zamanın dünyasının her yerinde yayıldı.

Zerdüşt, Yüce Tanrı olarak telkin ettiği Ahura Mazda ile yakın irtibatı bulunduğunu ilan etti.

Ona göre alemlerde mücadele eden, İyilik ve Kötülük diye adlandırılan iki asli ruh (ilkine “Spenta Mainyu”, ikincisine “Angra Mainyu” denilir) var idi. Ahura Mazdah ‘ın bu iki ruhla alakasını bugün pek iyi bilemesek de O, iyilikle beraberdir. İnsanoğlu, bu iki ruh arasından birini seçmeye mecburdur ve seçimi onun kaderini etkileyecektir.


b-Zerdüştlük’te Ateş’in Yeri;

Ateş Zerdüşt dini inancı tarafından kutsal olarak kabul edilmektedir.Ateş Zerdüştizm ‘de çok önemli bir yere sahiptir. Avesta ‘ya göre ateş tanrı Ahura Mazda ‘nın ruhu ve oğludur. (İsa’nın teslis kavramı. Müslümanlarda ateşe tükürmek,işemek gibi şeyler günah sayılır.)

Esas olarak ateşe üç anlam veriliyordu veya bu anlamlarda ateş kutsanıyordu. Ateşin başlangıcı olarak ev ateşi yani ocak ateşi kabul ediliyordu. İkincisi kurbat ateşi olup, bu ateş devamlı yanan ve kötülükleri uzaklaştırandır. Üçüncüsü ise halk topluluklarınca meydanlarda yakılan ve etrafında eğlenilen,aynı zamanda ateşle temasa gelerek veya bu ateşin içinden geçerek suç ve günah işlemiş olanlar, kime karşı suç veya günah işlemişse onun yakacağı ateşin içinden yürüyerek kendini temize çıkarması günahını veya suçunu affettirmesi, yani kendisinin suçsuz ve günahsız olduğunu ispatlaması geleneği bakımından önemliydi. (Aleviler ateşten atlarlar,Hıristiyanlar,İsa’ya inanmayanları ruhlarını günahtan temizlesin diye topluca yakarlar.Kaynağı bu dindir.)

Zerdüştlüğe göre esasta yeryüzündeki her türlü canlı ve cansızda ateş vardır. İnsanda ,hayvanda , bitkilerde gökte ve yerde bu ateşi değişik zaman ve durumlarda açık görmek mümkündür. Bunlarda insanda bulunan ve insanların ilişkilerini sağlayan ve aynı zamanda Tanrı ile ilişkide olan ateşin en kutsal ateş olduğu belirlenir.

Bu ateşin 215-216 değişik ateşten meydana geldiği ve her bir ateşin ise çalışan bir meslek grubuna ait olduğu belirtilir. Aynı zamanda insanların değişik şeylerden yaktığı ateşin, insanları kötülükten ve günahlardan arındırdığına inanılır. Ateşin, dünyanın yaratılışında altı unsurda karışık varlığı ile ateşten yaratıldıkları belirtilir. Bu unsurlar gökyüzü,yeryüzü,veya toprak,su,bitkiler,hayvanlar ve insanlardır.Bunların bünyesindeki ateşi değişik şekillerde ve olaylarda gözle dahi görmek mümkündür diye belirlenir.

Zerdüştlükte sabah güneşinin öğleye kadar geçen zamanda bereket getirdiğine inanılırdı.(Hintlilerde,Sabilerde de vardır.Müslümanlara Sabah Namazı şeklinde geçmiştir.)

Bu inanca göre ateş, sadece günah ve suçlardan arındırıp temizleyen yetkisinin dışında aynı zamanda ilahi güç, kuvvet ve kudret veren bir kaynak olarak da görülür. Çünkü ateşin tanrı Ahura Mazda ‘nın oğlu olduğuna inanılmasının yanında, insanların ruhlarının da ateşten geldiği ve ölümden sonrada ruhun yapılmış olduğu gökteki ateşe çekileceği ve onunla birleşeceğine inanılmaktadır.

Hindistan’da yaşayan Parsiler günde “beş defa “ (Müslümanlarda 5 vakit namaz) ateşin temizliğini korumak için temizleme ayinleri yapılır. Bu ayinler, rahiplerin nezaretinde yürütülür. Ayinlerde Avesta ‘dan ilahiler, parçalar okunur.(Müslümanlar da namazda Kurandan kısa sureler ve ayetler okurlar.Kiliselerde rahipleri de benzer işlemi yaparlar. İbrani dinlerin tümü bu dinden sonra gelmiştir.)

Zerdüşt ‘ün ölümünden sonra insanlar, onun karşı çıktığı Mitra, Anahita gibi tanrılara tekrar tapınmaya başladılar.

Gatha ‘lar diye adlandırılan kutsal metinler ona dayandırılır.

6-MANİHEİZM

Mani inanışından bahsetmek aşağıdaki konu için faydalı olacaktır.;

Mani dininin dünyayı görüşünde “tanrısal aydınlık” ile karanlık iki rakip olarak karşı karşıya durur.

Bu ikisinin birbirleri ile mücadelesinde aydınlığın bir kısmı karanlığın içinde (dünyanın içinde) tutsak kalmıştır. Herhangi bir canı söndürmek, hatta bir meyveyi dalından koparmak bile tanrısal maddeye zarar verip aydınlığın tutsaklığını daha da uzatır. Işığın (aydınlığın) tutsaklığına ancak „seçilmişler“in yardımı ile son verilebilir.

Seçilmişler hiçbir canlıyı incitmezler ve asla cinsel ilişkide bulunmazlar. Bu yüzden kendi başlarına geçimlerini sağlayamazlar ve „dinleyenler“ (bir tür asistanlar) onların ihtiyaçlarını temin ederler.(Budist rahiplerinin dilenmesinden alınmış bir ritüel)

Seçilmişlerin sindiriminde ışık ile karanlığın birbirinden ayrıldığına, dua ve şarkı yardımı ile bu elde edilen ışığın tekrar tanrıya geri döndüğüne inanılır.

Ancak dinleyenler de günahlarını temizlemek için birçok enkarnasyonlardan geçmeleri gerekir. İnanca göre dünyanın sonunda ışık ile karanlık ebediyen ayrılacaklardır.

7-Ülkemizde Kökleri Olan Bozuk Hıristiyan Mezhepleri;_

a-PAFLİKYANLAR (Pavlusçular)

Mani inanışından türemiş,düalist-ikicil bir Ermeni mezhebidir. Pavlikyan,Bavlikyan veya Paulician adı ile bilinirler.İsa’nın öğretilerini Atina’ya kadar yayan aziz Pavlus’un öğrencileri anlamına gelmektedir.

Samsat’lı Pavlus ile alakalarının olmadığı bilinmesine rağmen onun öğrencileri olarak da nam salmışlardır.İnandıkları Pavlus’un hangi Pavlus olduğu karanlıktır.Paflikyan adı ilk kez İ.S.719’da Ermeni kilisesinin Duin Sinod’unda kullanılmış,bu Sinod denen kişi de onlarla ilişki kurulmasını yasaklamıştır.

Manilikten kaynaklandığı zannı uyandıran Paflikyan öğretisi,”maddi varlığı olan tüm varlıklar kötüdür” demektedir.

Eshi Ahit’i yani Ahd-i Atik’i,İncil Tevrat’ını kabul etmezler,İsa’nın yeniden doğacağına inanmazlar.

Onlara göre İsa Tanrının yeryüzüne gönderdiği bir melektir ve gerçek annesi göklerdeki Kudüs’tür.Gerçek öğretisi yaydığı inançtır.Ona inanmak insanı son yargıdan kurtarır,gerçek vaftiz-günahlardan mesh edilerek arınma onun sözlerini duymakla olur.

Haça değer vermezler,İsa’yı ret ettiği için aziz Petrus’un mektuplarına kıymet vermezler.Luka İnciline ve Pavlus’un mektuplarına değer verirler.Kiliseyi,dogmalarını,geleneklerini de ret ederler.

Kilise,ayinler,maddi her şey kötüdür.

Herkes kutsal metinleri okuyup yorumlama hakkına sahiptir.Resim ve heykellere karşıdırlar.Mistik yetkilerin tümünü de ret ettikleri için dünyaya ait bütün değerlerden kendilerini arındırmışlardır.

Örgütlenmelerinde önde gelen kişileri tarikatın farklı yörelerindeki kurucularıdır.Bu kurucular,Aziz Pavlus’un öğrencileri ve ruhlarını onun öğrencilerinin ruhlarından almış olanlardır.

Toplantılarını da proseuchai-(PRUSUÇAY) dua evleri denilen yerlerde yaparlardı.Cem evleri gibi.

Azizlerden sonra konsül oluşturan “synechdemoi-(SNEÇDEMOY)Yoldaşlar ile toplantılarında düzeni sağlayan “notarioi-(notaryoy)-yani Noter-onaylayıcı,tasdik edici gelir.

*Baskı altındayken inançlarını saklamanın hatta ret etmenin gereğine inanırlar.Bu yüzden dışarıdan kiliseye bağlıyken de inançlarını gizlice sürdürmeyi başarmışlardır.

Düşmanları tarafından dua evlerinde bile ahlaksız davranışlarda bulundukları ileri sürülmüştür.(Bu suçlama günümüze kadar gelecek ve yurt içi ve dışında da sürecektir.)

Maddenin onlar için sadece simgesel bir değeri vardır.Bu inançları onların iktidar ve politik hakların varlık nedenini de inkar ediyorlardı.Bu açıdan dinde,inançta eşitliğe dayalı bir kavram geliştirmişlerdi.

Bu hakim olan Katolik öğretisine göre “eşitlikçi bir dinsel anarşizm” anlamına geliyordu.

En büyük amaçları,ırk ayrımından arınmış,inananların mistik birliğine ulaşmaktır.

b-Gnostikler-GNOSTİZM (Bilinircilik-Bilgiye tapmak)

Bilinircilik adıyla bilinen ilk Hıristiyan akımıdır.Kelime anlamı olarak Yunanca Gnosticos-bilgiye sahip insan sözcüğünden türemedir.Tanrısal mutlak bilgiye bir anlık aydınlanma ile,sezgiyle ulaşılabileceğini savunur.İsa’nın tanrının oğlu olduğuna inanmazlar,haç’a değer vermezler,İsa onlara göre sadece insandır.Çilecidirler,Grek uydurması Hıristiyan dogmalarına inanmazlar.

Sabilik,Manilik,Hermetizm inançları ile uyuşurlar.

Helenleşmiş Zerdüşt (Mecüsi)lük,platonculuk ve Yahudilikten etkilenerek oluşmuştur.

İran,eski Yunan-Grek,eski mısır,Babil veya Yahudi kaynaklı olabileceği kanaati yaygındır.

İnançlarının temeli,ışık-karanlık,iyilik-kötülük,maddi beden ve evrenin kötülüğü-ruhun ilahi evrene ait olması yani ikicilik temeline dayanır.Ruhun bedende hapis hayatı sürdüğü,bundan kurtulmak için “ilahi bilgi” ye (Gnosis’e)ulaşmaktır.

İlk resmi Hıristiyan devletini ilan etmiş olan Ermeni kilisesi de “Gnostik” bir kilisedir.

Ölümü kurtuluş olarak görmesi,insanlarda “intihar düşüncesini uyandırıp güçlendirmesi açısından sakıncalı ve sapık bir öğretidir.

c-UNİTARYANLAR (Unitarianism)

Grek rahiplerince uydurulan,bu gün bütün dünyada yaygın olan Hıristiyanlık inancına havarilerden Aziz Pavlus’un soktuğu “teslis-üçleme” kavramını ret eden kavramlar Pavlus’un sağlığında başlamış ve ölümünün ardından sürmüştür.

İ.S.256 doğumlu (Saint Arius of Alexandria)-İkenderiye’li Aryus tarafından şekillendirilen, ”Tanrının birliği-Vahdet-i Vücut” anlamına gelen,teslisi ret eden,İsa’yı, insan,peygamber, kabul eden Tanrının birliğine dayalı bir Hıristiyan mezhebidir.

İS.325’de İznik konsülünce iddiaları ret edilen Aryus’un öğretisi “Aryanizm” olarak da bilinmektedir.

İnsanın günahkar doğduğuna,günaha meyilli olduğuna,yazılan kitapların,yazarlarının insan olduğu için hata yapabileceklerinden doğruluklarına inanmazlar.

Tanrının birliğini,onu ve yarattığı insanları sevmeyi,ebedi hayatın sonsuzluğu kavramlarına inanırlar.

Dua etmenin tanrının işine karışmak olduğuna,ölüm sonrası ebedi hayatın olacağına,tanrının varlığına inançları nedeniyle cehenneme girmeyeceklerine ancak,yaşam kalitesi hakkında bir garanti olmadığını kabul ederler.

16.yüzyılda İngiltere ve İspanya’da matbaanın icadından sonra yaygınlaşmış,inananları çok ağır cezalara çarptırılmış,aforoz edilmiş veya öldürülmüşlerdir.Macaristan’da da Feredric David tarafından krala 1571 sonrası kabul ettirilmiştir.

Macaristan,Transilvanya,Polonya,İngiltere,Amerika’da kurdukları bir çok teşkilat vardır.

Belki de ülkemize gelen Macar asıllı George Soros,Macar Yahudisi Sarkozy,G.bush,Tayyip, Fethullah Gülen Hoca,Said Nursi gibilerin bu tarikatlarla ters düşen kaç yönü var ki?

O dönemlerde, Irak-Basra ve Harran’da , Suriye’de yaşayan ve tanrıları Grek Tanrısı Hermes Trimegistos (Şeytan) olan Harran Sabilerinin (Yezidler)  rahiplerinin de Kudüs ve civarında bu şövalyelerle bağlantıya geçmeleriyle Yezidiliği ve haliyle Tevrat ve İncil’in de kökenlerini bunlardan öğrenmiş olmaları gerekir.

Sabiler (dönmeler) zaten namaz da kıldıkları için İslam öncesi Hicaz ve Yemen Yezitlerine de fikir babalığı yapan, yeni yayılmış İslam ve Hıristiyanlık inançlarında olan halkların arasında da onlardanmış gibi takiyye yapan inanç grubuydular.

Şeyh Hadi’nin 12.yy’da kurduğu, Kürtleri Hicaz Emevi soyuna mevali (Köle) yapan Kürt Yezidiliği inancında da tanrıları Tavus’un Sümer’in Enki’si olduğu açıktır.

Diğer yandan, İslam’da ilk “Mezhep” ayrılıklarının ortaya çıkmaya başladığı yıllar VII.yy. sonlarında  doğan, Sünni Mezhebinin kurucusu  İmam Hanefi (699-767) ile başlamıştır. Bu dönem de Emevi Hanedanı “Arap Irkçılığına” dayalı bir siyaset gütmesi ve Semitik olmayan azınlıklara soykırım yapması yüzünden geçen zaman içinde isyanlarla zayıflamıştı. Bu arada da Bizans saldırılarına karşı da direnememiş toprak kaybı hızlanmıştı. Başta Anadolu’da genişleme kaydeden Bizanslılar çok sayıda Müslümanı sırf inançları yüzünden yaşlı-çocuk ayırmadan katlediyorlardı.

İ.S.750’lerde, Hz. Muhammet’in küçük amcası  Abbas Bin Mutallip* (Mutallip oğlu Abbas) soyundan olanların kurduğu Abbasi Hanedanı, iktidarı Emevilerden kanlı bir şekilde devir alıp, isyancıları hoş tutmuş, Türkleri de önemli mevkilere getirmişse de Doğudan gelen Türk akınlarına ve, Kuran’da lanetlenen  Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye soyundan gelen Yezidi Emevilerin Hıristiyanlarla işbirliği yaparak çıkardıkları isyanlara karşı uzun süre dayanamamıştır.

* Abbas Bin Mutallip, Hz.Muhammed’in dedesi Abdülmutallip’in en küçük oğludur ve Hz.Muhammed’den de üç yaş büyüktür. (Kynk.A.M.Üçışık Saadet-i Ebediyye)

Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, torunu halife Yezid soyundan gelenlerin iktidarı olan Yezidi  Emevilerin aksine Abbasiler “ırkçı olmayan” siyasetleri sayesinde Sünni İslamiyet’i Türklere ve diğer azınlıklara sevdirmeyi başarmış ve güç bela 1258’lere kadar bu sayede devleti ayakta tutabilmişlerdir.

Tam bu dönemlerde 11.yy. sonunda başlayan Haçlı Seferlerine karşı da toprak kaybeden Abbasiler, Urfa’da Haçlılarca kurulan Edesa Ermeni Devletindeki halkı, bölgede İslam’ın etkisi kırılınca “kripto Greklerin de etkileriyle “Büyük İskender zamanından kalma  Hermes Trimegistos’a tapınmaya dönmüşlerdi. Arami, Süryani ve Ermenilerle Yezidi Kürtlerin “takiyyeye dayalı” Müslümanlıkları Sabiliğe geçişle son bulmuştu.

Bunu da yapanların başında Emevi halifesi Mervan’ın soyundan gelen Yezid Seyh Hadi Bin Musafir El Emeviye geliyordu. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Yezidlik=Sabilik inançlarının birbirine sokulduğu yeni bir din ortaya çıkarıyor ve bu gün bile Müslüman dünyasının “Virüsü” olacak olan Vatikan işbirlikçisi “Kürt Yahudiliğini-Yezidiliğini” kuracaktı.

Bu da Tapınak Şövalyeleri Tarikatı tarafından benimsenecek ve günümüzün Masonluğunun esaslarını belirleyecek olan Semitik Masonluk haline gelecek, son üç yüz yıldır Müslümanlara dayatılan uydurma dinlerin de temeli olacaktı.

Çünkü yazının başında açıkladığım kısa Masonluk Tarihini hatırlarsanız, Tapınak Şçvalyelerinin Kudüs Krallığını ve Urfa Ermeni Edesa Kraalığını ele geçirmeleri ile, Hıristiyanlarla ilişki kurmasından şüphelenildiği için kendisine yapılan  Abbasi baskısından kaçarak Sincar Dağlarına kaçan Şeyh Hadi’nin Himalaya yaylalarından yoğun olarak Selçuklu Türkleri arasına karışarak gelmiş Kürtleri Yezidi Süfyani Emevi soyuna köle eden dini uydurması da aynı döneme gelmektedir.

İktidarı Abbasi soyuna kaptıran Emevilerin, Selçukluların bölgeyi doğudan, Haçlıların batıdan ele geçirmesiyle zayıflamış bulunan Abbasilerden hanedanı geri almak uğruna, Haçlılarla “Soy Bağı” kurarak işbirliği yapmaları, Karmatilerin, Fatımilerin kapışmaları, kesinlikle tesadüf olamaz.

Emevi soyunun günümüz Suudi Vehhabileri, B.A.E, Dakar, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Basra’da iktidarı ABD’ye dayanarak elleirnde bulunduran Necd’li El Halife ailesinin ve Ortadoğu Arap ülkelerinde “Vehhabi” destekli ailelerin krallıkları ve hükümetleri ellerinde bulundurmaları boşuna değildir.

Buı yüzden biraz da Şeyh Hadi’yi, cedlerini,dinini tanıyalım;

8-Yezidi Kürtler,Şeyh Adi ve Halife Mervan İbn Hakim

Yezid tanrısı Tavus-Şeytan Haç ile

a-Emevi Halifesi Mervan İbn El Hakim;

 Hakem b. Ebi’l-As b. Umeyye olup, Alkame b. Süfyan El-Kinani’nin kızı Amine (Emine) nin oğlu, Emevi Halifesi Mervan İbn El Hakim’in (İ.S.624-684) soyundandır. Mervan’dan sonraki Emevi halifelerine bu yüzden Mervaniler denilmiştir. Mervan’dan önceki Emevi hanedanı halifeleri de, Ebu Süfyan soyundan geldikleri içinde onlara Süfyaniler denilirdi.

Mervan’ın babası sağlığında Hazreti Muhammet’e olan düşmanca davranışları yüzünden Taif’e (Mekke’ye yakın) sürülümüştü, kardeşi, III. Halife Hz. Osman döneminde af edilerek geri getirilmişti. Mervan o dönemlerde Haz. Osman’ın kâtipliğini yaptı. Bu dönemde, “Yezitlerin devlet içine doldurulmasından rahatsıoz olan Haz. Muhammet yanlılarının rahatsızlıklarından doğan tepkiler üzerine Haz. Osman’ın sarayı kuşatıldığında ve takip eden Cemel vakasındaki çatışmalar ile aldığı yaralar nedeniyle sağlıklı bir omür sürme şansı kalmadı. Muaviye zamanında Mervan birkaç kez Mekke valisi olmuştur.

Halife I.Yezit’in ölümüyle Medine’den kovulmuş ve halife II. Muaviye döneminde Suriye’ye yerleşmiş ve orada kalmıştır.

Merci Rahit harbinden sonra bulduğu, kendisini destekleyecek adamların başında gelen ve Basra’dan Emevilerin başkenti olan Dımaşk’a gelen Ubayd Allah Bin Ziyad’ın öneri ve yardımlarıyla Halife seçilmeyi başarmıştır.

Bunu böyle geniş açıklamamın nedeniyse kendilerini Hz. Muhammed soyu olarak kabul eden ve adlarının başına “Seyyit” namını getiren, Kürt ruhban ve aşiret reislerinin kökenlerinin Ebu Süfyan soyuna dayanmalarını göstemek içindir.  Çünkü Kürtler, Hz. Ömer zamanında Emevi İslam İmparatorluğu idaresine girmişler, Emeviler Kürt beylerini ve ailelerini kılıçtan geçirdikten sonra Kürt aşiretlerinin başlarına “emevi soyundan” beyler yani “Emirler”  atanmıştı. Kürtler, “Emir” rütbesini “Mir” şeyh rütbesinmi de “Şıh” olarak değiştirmişlerdir.

Bu zamana kadar Mecusi (Sabii- Yezit) olan Kürtler Hürmüz adlı tanrıya tapıyorlardı. Bu işgalden sonra Müslüman olmuşlardır.

Atatürk’ün ölümünden sonra, cumhuriyete ve Atatürk’e isyan eden gerici ve işbirlikçi bütün hainler özellikle 1950 seçimleriyle devletin başına geçmiş ise, Haz. Muhammet’in de ölümünden sonra onun düşmanı olan Ebu Süfyan ve yandaşlarının iktidarı ele geçirmeleri halife Mervan’ın kısa açıklamasında hemen dikkat çekmektedir.

Bu yüzden ben kendi payıma hep şöyle derim;

“-Hz. Muhammet öldü İslamiyet, Atatürk öldü bağımsızlık ve cumhuriyet bitti.”

Bu konuda geniş bilgi için Zehra Emeksiz’in “İslam ve Ortaçağ Araştırmaları” adlı eserinden olayların gelişme sıralarına bakabilir.

http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:OoZZ5RguWMgJ:www.akademiktarih.com/tarih-anabilim-dal-/40-orta-lam-tarihi-aramalar/42-mervan-bel-hakem-.html+Mervan+%C4%B0bn+El+Hakim&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr&source=www.google.com.tr

İşte kökenleri, Hz.Muhammet ve soyuna düşman olan, gene ona karşı olan Yezid- Sabi Suriye’liler ile Kripto Grek Basra’lıların destekleriyle hilafeti ele geçirmiş Emevi Süfyan soyundan olan Kürt Yezit Dininin kurucusu Şeyh Adi’ye geri dönelim.

b-Şeyh Hadi İbn Musafir El Hekkari El Emevi (1070 Beka Vadisi (Lübnan)- 1162).

İran’ın eski dini olan Mecusilik-Zerdüştlük-Yezidilik olarak bilinen inancın Kürtlere has uygulamasını İslam öncesi Hicaz Yezidiliği ile birleştirerek Kürt Yahudiliği de denilen Kürt Yezidiliğini kurmuştur. En eski inanışlardan olan Sufiliği incelediğinden Sufi  olarak da bilinir.(Sufiler Müslüman değillerdir)  Mezarı Kuzey Irak’ta Sincar bölgesinde Laleş şehrindedir. Bu yer Yezidilerin hac yeridir. Yezidilerin Tavus Melek-Şeytan diye taptıkları, Kürt olmayan Emevi kökenli şeyhleridir. Uyanık Emevi şeyhi Hadi, kendi soyu olan I. Halife Hz. Ebubekir, Hz.Muhammed’in düşmanı amcası Ebu Süfyan’ın oğlu Şam Valisi Muaviye ve oğlu Halife Yezid’i de Kürtlerin TANRISI ilan etmiştir.

“Kitab-ul Cilve” ve “Mushaf-ı Reş” adlı iki kitabı vardır. Ayrıca Yahudilerin Talmud’u gibi bir de gizli kitabı olduğu bilinir. İnançlarının temeli Yezitlik, Tevrat ve İncil’e dayanır. Kuranı ret ederler. Her evlenen Yezid Mushaf-ı Reş’te emredildiği için, düğün sonrası bir Kilise ziyaret etmek zorundadır.

Daha sonraları Hakkari’ye gelerek yerleşmiş ve “El Hekkari” lakabını adına eklediğinden  Şeyh Hadi Bin Musafir El Hekkari El Emevi adı ile anılmıştır. 1111’de yerleştiği Laleş şehrinde kurduğu tekkeye kendi adından türetilen “Adeviye Tekkesi” ve tarikatına da “Adeviye Tarikatı” denilmiştir.

c-Yezidilik, Vehhabilik ve Nurculuk Arasındaki Bağlar;

Bir de İslami kaynaklara gene Kürt kökenli bir yazarımızın gözüyle bakalım;

“” Eski Kadıköy Mühtüsü, Arvasizade Esseyid Ahmet Mekki Üçışık’ın 1967 yılında yayınladığı Tam İlmihal adlı eserinden, Yüksek Kimya Mühendisi ve Eczacı, zehirli gazlar uzmanı, Said efendi oğlu, Emekli öğretmen Albay Hüseyin Hilmi Işık 1980 yılında, derlediği Saadet-i Ebediyye adlı kitabın “Bozuk Dinler” adı altında 441 ve 442. Sayfalarında yer alan Yezidilik hakkında şöyle demektedir;

Seyyid Şerif-i Cürcaninin (T’arifat) kitabında kısaca ve (Milel Nihal) kitabında geniş yazıldığı gibi Hariciler “yedi fırkadır (parti-grup)”.Bunlardan İbadiyye fırkası Abdullah Bin İbad adındaki kimsenin adamlarındandır. Bu adam, Hazreti Ali, Hz.Muaviye ile hakem yapmak sureti ile uyuştuğu için Hz.Ali’den ayrıldı. Trablusgarb’a gitti. Orada İbadiye fırkasını kurdu. Bundan sonra adamları (Hicri.153-M.741) yılında halifeye isyan edip Trablusgarb’ı ele geçirdiler.

Kendilerinden başka olan Müslümanlara kâfir dediler. Harp zamanında mallarını almak caizdir dediler. Büyük günah işleyen mümin değildir dediler. Hz. Ali ve eshab-ı kiramdan çoğunu kâfir bildiler. (H.1129-Miladi 1717) de tevellüt edip (doğan) 1122 (M.1808) de vefat eden Abdülaziz bin İbrahim adlı biri (Kitab-ün Nil) adında kitap yazarak İbadilerin Cezayir’de çoğalmalarına sebep oldu.(H.749-M.1349) da ölen İsmail Cilati’nin (Kavait-ül İslam) kitabına çok önem veriyorlar. Bu kitap Mısır’da basılmıştır. İbadiye fırkası dörde ayrılmıştır. Bunlardan Yezid bin Enise’nin adamlarına Yezidi denildi. Bunlar, Acem’den bir peygamber gelecek, buna gökte yazılmış bir kitap inecek, Muhammed Aleyhisselam’ın diniden çıkacak, Sabiyye (Her dine dönen-Sabi- Hermetist Harran Yezidi) olacak, yani yıldızlara tapınacak diyorlar. Küçük büyük her günahı işleyen kâfir olur diyorlar.

1385 (M.1966) yılında Irak’tan Anadolu’ya gelen Yezidi şeyh Emavinin bildirdiğine göre, Yezidiliği yayan adam ADİ adında bir Suriyelidir. Abbasilerin baskısından kaçarak Irak’In şimalinde (kuzeyinde) Sengal (Sincar) dağlarının ortasındaki Ladeş Vadisine sığınmış, “Adeviye”  adında bir din kurmuştur. Kürtler ve Araplar arasında yayılan bu dine Yezidilik denildi. Hicri 550’de (M.1138) seksen yaşında öldü. Yerine kardeşinin oğlu ikinci Adi geçti. Bundan sonra yerine oğlu şeyh Hasan geçti. Bunun zamanında çoğaldılar ve sayıları seksenbin oldu. Yezidilerin inanışları Müslümanlık ve Hıristiyanlık inanışlarının karışığıdır.

Kitab-ül Cilve adındaki en önemli kitabları Arabi ve Kürtçe olup Maksimilyan Bütner tarafından Almanca’ya terceme edilmiş ve 1913 yılında basılmıştır.

Şeytana tapınırlar, İblis’e melek Tavus derler, şeytana söveni öldürürler, dertleri belaları iblis yaratır derler. Müslümanlar ve Hıristiyanlardan işittiklerini Yezidilik olarak anlatırlar. Müslümanların ibadetinin hiçbiri bunlarda yoktur. Eylül ayında, Ladeş Vadisindeki Baadır köyünde bulunan ölülerini ziyaret etmeye hac derler. Her gün güneş doğarken ona karşı dururlar, sabahın ilk ışıkları geldiğinde toprağı överler akşam güneş batarken de ona yalvarırlar. Bu yaptıklarına namaz kılmak, ibadet etmek derler. Ocak ayında üç gün oruç tutarlar, bozuk işlerini namaz, oruç, hac, ibadet diye anlatırlar. Bu sözlerini işiten bunları Müslüman sanır.

Yezidilerin “okuma yazma öğrenmesi büyük günahtır”. Bunu için çok geri ve cahildirler. Müslümanlıktan haberleri yoktur. Sakal kesmeleri de günahtır.

İnsanları dünyada ve ahirette sıkıntıya sürükleyen bu bozuk dine karşıilk olarak Musul Emiri İmamüddin Zengi harekete geçerek kumandanı Bedreddin-i Lü’lü şeyh Haseni’nin üzerine yolladı. Onları dağıttı.

Başkanları emaviye göre bu gün “on milyon” Yezidi vardır. Bunlar, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Azerbaycan’da vardırlar.

(A.M.Üçışık’ın bilmediğini de ben ekleyeyim;1915’de Ermeni tehciri yapılırken Ermenilerle birlikte isyanlara katıldıkları için Gürcistan’a kaçan Yezidiler, Gürcistan hükümetince Tiflis’te, Ermenistan’a kaçanlar da Rus Çarlığında Erivan’a ve 1992’den beri Karabağ’a yerleştirilmişlerdir. Diğer işbirlikçi Süryaniler ise Gürcistan Batum’a yerleştirilmişlerdir. İsveç Azınlıklar Komisyonuna eski Gürcü kralının oğlu Chikladze’nin sunduğu rapordan Keykubat)

Cahil olduklarından komünistlik propagandalarına çabuk aldanmaktadırlar. Rusya’da üç milyon komünist Yezidi bulunduğunu ve Irak’taki Abdüsselam hükümetinin astığı 1200 komünist içinde Yezidilerin de bulunduğunu Emavi açıklamıştır. Emevi halifelerinden Yezidin bunlarla hiçbir bağlılığı yoktur. (Ama Yezidiler birinci kutsal kitapları olan Mushaf-ı Reş’te halife Yezidi, Ebubekir ve Muaviye’yi Tanrı sayarlar. Kykbt). Şimdiki reisleri Emavi 1930’da Ladeş’te doğdu, halen Irak ordusunda generaldir. Irak’ta bulunan Müslüman Kürtlere karşı Irak ordusu ile birlikte harp etmektedirler.

d-Sadi-i Kürdi’nin Nurculuğunun Yezidilik ve Vehhabilik olduğunun Kanıtları;

Behçet-ül Fetava’da diyor ki,”Bağdat’ta bir çok kimse kendilerine Müslüman dedikleri halde harama helal diyor, güneşe tapıyor ve İblise ta’zim ediyorlar. Ulül emre isyan edip bulundukları yerde başkanları ile birlikte küfür ahkâmını yapıyorlar. Bulundukları yer “Dar-ül harb olur) İslam askeri bunlarla harp edip erkekleri Müslüman olursa öldürülmez. Kadınları irtidattan vaz geçip Müslüman olursa cariye olarak vaty helal olur.

Yezidilerin “İran’da peygamber gelecek” dedikleri için kâfir oldukları Berika ve Hadika kitaplarında yazılıdır.”

Bu yazıda benim dikkatimi çeken ve önceki verdiğim bilgilerde yer etmeyen en önemli konu, “Yezidilerin inançlarında okuma yazma bilmenin büyük günah sayılmasıdır.”

Mitraizm ya da Yezidilikte en önemli faktör “Yezidlik inancında OKUMA-YAZMANIN BÜYÜK GÜNAH” sayılmasıdır. Hz. Muhammet’in “Ümmiliği” ile Deliüzzaman Said-i Kürdi’nin okur ama “Yazamaz” olmasının ardında bu konu vardır. Elmalı’lı Hamdi Yazır “Kuran Rum Suresi tefsirinde”, A.M.Üçışık Saadet-i Ebediye’nin “Bozuk Dinler- Yezidilik-Adeviyelik” bölümlerinde bu konuyu işlemişlerdir.

İsterseniz, bu konuyu Kuran’ın “Rum Suresi’nin tefsirinde”, Elmalı’lı Hamdi Yazır Hoca nasıl tespit etmiş ona bakalım;

2-Rumlar yenildi.

 

“Peygamberimizin gönderildiği sıralarda doğu Roma ile İran, dünyanın en büyük iki devletiydiler. Hindli Süleyman Nedevî efendinin Asr-ı Saadet tarihinde ifade ettiği üzere peygamberliğin beşinci, yani Milâdın 613. yıllarında bu iki komşu ve rakib devlet, birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi.

İran, İkinci Hüsrev’in, Rum Hirakl’in hükmü altındaydı, sınırları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbiriyle birleşiyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir bölümü ve küçük Asya (Anadolu) Rumlara tabi idi. İranlı’lar, Rumlara iki taraftan saldırdılar. Dicle ve Fırat üzerinde (e z reât ve Busrâ) mevkilerinden Suriye’ye, Azerbeycan ve Ermenistan tarafından küçük Asya’ya saldırdılar. İran orduları, Rum kuvvetlerini her iki cepheden geri atarak denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye’deki bütün mukaddes şehirleri zabtetmiş, Milâdın 614. yılında bütün Filistin’i ve Kudüs’ü ele geçirmişti. Bu istilâ sırasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dini binalar tahrib edilip kirletilmişti. İranlılara katılan yirmi altı bin yahudi, altmış binden fazla hıristiyanı kılıçtan geçirmişlerdi. İran k i srasının sarayı, öldürülen otuz bin kişinin kafatası ile donatılmıştı.

Bu istilâ tufanı, burada durmayarak Mısır’ı da basmış, Milâdın 616. yılında İranlı’lar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye’ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu’yu ele geçirerek İstanbul’un boğaziçi sahillerine kadar gelmişler, doğu Roma İmparotorluğu’nun başkenti olan Kostantıniye (İstanbul) şehrinin karşısında görünmüşler, saltanatlarını Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu’ya yaymışlardı.

İranlılar, girdikleri her yerde ateşgedeler (Ateşe tapanların, ateş yaktıkları tapınaklar) meydana getiriyorlar ve böylece Hıristiyanlığın çıktığı yerlerde ateşperestliği yayıyorlardı. Doğu Roma İmparatorluğu’nun bu yenilgisi karşısında kendisine tabi bulunan birçok vilâyetler isyan etmiş, Afrika’daki ülkeler, Avrupa tarafındaki vilâyetler, hatta İstanbul’a komşu şehirler, bu devletin egemenliğinden çıkmak istemişler ve çıkmışlardı. Kısaca doğu Roma İmparatorluğu darmadağın olmuş, helâk olup yerlere serilmişti.

Romalıların bu yenilgi haberi Mekke’ye ulaştığı zaman müşrikler sevinmiş ve Müslümanlara karşı onların yenilgisinden duydukları sevinci açığa vurmuşlar:

Siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz; bizim kardeşlerimiz, sizin kardeşlerinizi tepelediler. Biz de sizi tepeleriz” demişlerdi.

Bunun üzerine Hz. Muhammed’in bir mucizesi olmak üzere bu âyet inip buyuruldu ki:

“-Gerçi Rumlar yenildi yerin en yakınında, Mekke toprağının, yani Arabistan’ın en yakınında; Şam’da yahut Rum başkentinin pek yakınında, yani Anadolu’da İstanbul civarında demek olabilir ki, ikisi de doğrudur. O sırada Rum İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki, iç isyanlarla devlet ihtilâle uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, imparator Hirakl,İstanbul’u terkederek Kartaca’ya kaçmayı bile kurmuştu.

İranlıların galip kumandanları, zaferin verdiği sarhoşlukla şu barışı teklif etmişler: İmparator, İranlılar tarafından istenecek her şeyi verecektir.

Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir. Rum İmparatorluğu, bütün bu aşağılayıcı şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde barışı imzalayacak delegeler göndermişlerdi.

Bu delegeler, İranlıların yanına vardıkları zaman Husrev, şu sözleri de söylemiş: “Bu yeterli değildir. Bizzat imparator Hirakl, karşıma zincirler içinde gelerek asılıp çarmıha gerilmiş olan ilâhına karşılık ateşe ve güneşe tapmalıdır.” İşte o yenilgi, böyle bir yenilgiydi. Böyle bir çöküş içinde Romalıların birkaç yıl zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine kesinlikle hüküm vermek şöyle dursun, ihtimal vemek bile normal olarak akılların havsalasına sığacak bir şey değildi. “”

Haz. Muhammet döneminde de Hicaz  (Mekke, Medine- Yesrib, Taif bölgesi- Kızıldeniz civarı) Arapları, İran’ın ve Harran Sabilerinin tanrıları olan “Ezd, Ezda, Yezdan”  Harran, Basra, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Dakar (B.A.E.) ve Necd’li Araplar aynı ada Grek tanrısı Hermes’i de ekleyerek birleştirdikleri Hubel-El Lah (Allah) adlı güneş tanrılarına taparlar ve İran Dirhemini de para olarak kullanırlardı.

Müslümanların, Bizanslıların yenilgisinden “üzüntü” duymaları, Kureyşlilerin de Müslümanlara söyledikleri şu söz ise, İslam dininin “sömürgeci, köleci Grek- Yahudi” kültüne dayalı Hıristiyanlığa karşı bir oluşum olmadığını aksine, peygamberle uyarılmamış, İbrahim peygamberin oğlu İsmail soyundan gelmeleri nedeniyle, Hicaz Araplarını “Yahudileştirme ve Hıristiyanlaştırma” ve onlara yamama amacı güttüğünü ortaya sermektedir. Muhammet, Arapları resmen Yahudileştirmek ve Hıristiyanlaştırmak derdindedir.

Kureyşlilerin Müslümanlara söyledikleri cümleyi tekrar okuyalım;

Siz ve Hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz; bizim kardeşlerimiz, sizin kardeşlerinizi tepelediler. Biz de sizi tepeleriz” demişlerdi.

Oysa, Yahudi Tevrat’ında “İsmail” adlı bir peygamberin yani İbrahim peygamberin “İshak” dışında bir oğlu olmadığı geçmektedir.

Oysa, Grek, Etiyopya (Habeşistan), Nasturi ve Süryani İncil’lerinde İbrahim peygamberin “İsmail” adlı bir oğlu olduğu geçmektedir.

Buna rağmen, Yahudiler, kitaplarında yazmadığı ve vahiyleri “Cebrail’in”* getirmesi yüzünden, Grek İncil’ine inanan Bizans’lı Hıristiyanların da, Müslümanların Hz. Meryem’i “Theotokos- Tanrı Anası”, Hz. İsa’yı da “Tanrı” kabul etmemeleri yüzünden “kâfir” ilan etmişlerdir. 1400 yıllık düşmanlığın nedeni de budur.

*Tevrat Danyal peygamber bölümünde, Allah, Danyal peygambere, kendisinin İran Şahı ile yaptığı savaşta “21 gün” esir düştüğünü ve kendisini Mihail adlı meleğin kurtardığını anlatır. “Allah’ı kurtarmaya gitmeyen Cebrail” Yahudi ve Hıristiyanlar bakımından bu nedenle kötüdür. Bu nedenle de İslam’ı “Şeytani” saymışlardır. Hatta, “Muhammet, Tevrat, İncil okumuş onları anlatıyor” diye alay ettikleri bir yana, Uhud ve Bedir savaşlarında Yahudi ve İseviler Kureyşlilerin tarafında geçmişlerdir. Bu nedenle Bakara “106 ve 136 ” ile Meryem  “68/2”  ayetlerinde , “ 106- Biz değiştirmediğimiz veya yerine bir yenisini koymadığımız ayetleri Kuran’da tekrar etmedik”,  “ Tevrat ve İncil okumadıkça bir temeliniz olmaz” diye Tevrat ve İncil okunmasını emreden açık ayetler olmasına rağmen, peygamber, “Tevrat ve İncil okumasanız da olur”hadisini söylemesinden sonra Müslümanlar bu kitapları okumaktan uzak durmuşlardır.

Hicaz Araplarını Yahudi ve Hıristiyan dünyasına yamamaya çalışan İslam inancı, gördüğü bu tepkiler yüzünden, onlara karşı direnen İran Yezidiliğinin yerini almıştır.

Sekizinci yüzyılda Abbasilerin İslam İmparatorluğunun idaresini Emevi ailesinden alması ile Emevilerin başlattıkları “Vatikan’a yamanma çabalarını”, Onbirinci ve on ikinci yüzyıllarda, Selçukluların İslam’ın önderliğini alarak Abbasileri de devre dışı bırakmaya başlamasıyla, Hicaz Arapları Türklere karşı Vatikan tarafına geçme siyasetini başlatmışlardır.

İslam’da bozulmaların gerçek nedeni de Hicaz Araplarının Muhammet ile başlayan “Yahudi ve Hıristiyanlara yamanma ile Üstün Irk siyasetleridir.”

Bu siyasetleri Yezidilik ile, Muhammet’in bıraktığı Kuran’ın temel ilkelerini değil “tümünü ret” etmekten, günümüzün “Hıristiyanlaşmış İslam’ı olan Nurculuk- Fethullahçılık” dinlerinin doğmasına kadar uzamıştır.

Emevi-Süfyan kökenli halife Mervan soylu Şeyh Hadi delisinin saçmalıklarıyla yeni “üstün ırkçı ve putperest” temele dayanan Kürt Yezidilerin yoğun olduğu Güney Doğu Anadolu’da okulların yakılmasından öğretmenlerin öldürülmesine bu sapık inanç sebep olmaktadır. Ezan’dan namaza, oruçtan hacca, zekâttan Kurbana kadar her şeyi içeren ama “Şeytana tapan ve Muhammet’i ve İslam’ı kötü gören, Kilise veya Sinegogları benimseyen bu sapık inancın günümüzdeki adı  sözde “Sünni Müslümanlık ile süslenmiş gösterilen sapık Vehhabilik ağırlıklı “NURCULUKTUR”

Nurculuğun piri ve büyük İslam âlimi diye tanıtılan, ömrü boyunca İslam Kürdistanı kurmak için çalışmış, kurtuluş savaşında düşmanın her türlüsü ile işbirliği yapmış Said-i Kürdi (Nursi) nin “beş yıllık” ilköğretim hayatını, “Molla Camii” adlı “heceleme” öğreten kitabı bile bitiremeden ve asla yazı yazamadan tamamlamasındaki ısrarıdır. Yezidiliğin bu kuralı açısından bakıldığında “inancı gereği” yazma öğrenmediğine, onun Yezit olduğuna kanaat getirmek kolaylaşmıştır.

İkinci olarak da İbadiye tarikatının kurucusu “Yezid bin Enise’nin” kitabındaKüçük büyük her günahı işleyen kâfir olur diyorlar.” İfadesidir. Bu ifadeyi biz Said-i Kürdi’nin kurtuluş Savaşı sırasında TBMM’de “milletvekillerinin tümünün namaz kılması” için verdiği fetva üzerine meclis üyeleri arasında karışıklık çıkmış bazı üyeler davayı bırakarak memleketlerine dönme kararı almışlardır. Durumu düzeltmek üzere Atatürk Said-i Kürdi’yi çağırıp;

-“Hocam gördünüz mü davaya zarar verdiniz. Lütfen bu tür şeyleri bırakınız!” diye uyarıda bulunmuştur. Ama hazret bizlere Yezid bin Enise’nin şartını hatırlatan bir sözle karşılık vermiştir ve Atatürk’e de ““Namaz kılmayan küllen kafirdir,taşlanarak öldürülmelidir,ona Müslüman denmez, siz de..” * öylesiniz yani “kâfirsiniz” anlamında sözle suçlayınca Ankara’daki işi bitmiştir. Van’a giderek tekkesine çekilmiştir. Oysa İslamiyet’te sünnet, farz, vacip gibi kavramlar vardır, bunları işlemeyerek günah işleyen ise kesinlikle “kafir” sayılmaz ve sadece “günah” işlemiş sayılır. Cezası ahrete intikal etmiştir.

* (Kaynak Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım : İlk Hayatı | 38)

Namaz kılmayanın “öldürülmesi” İslamiyet’te yoktur. Farzları , vacipleri ve sünnetleri kılmayan kaza eder veya yapmazsa sadece günaha girer. Sadece önemli olan konu ise bir Müslüman’ın namazları arasında “üç Cuma namazını” geçen boşluk olmamalıdır.Aksi halde dinden çıkmış sayılır. İslamiyet budur.

Said’i kürdi’nin bu “öldürme” kuralı ise tamamen Mason İngiliz ajanı Hemper’in Necdli Mehmet Abdülvehhab’a öğrettiği ve onun üstünden kurdurduğu Vehhabilik dininin “Feth-ül Mecd” adlı kitabının 17., 48.,93., 111., 273., 337., ve 348.sahifelerinde yazılı sapıklılardır.

Said-i Kürdi’nin Nurculuğu tam bir Vehhabiliktir. Sapıklıktır.

e-Yezidi, Vehhabi Nurcuların Alkol Dayatması da Vehhabiliktir.

Ama, Nurcu Yezit Said-i Kürdi ise tamamen bu sapık ilan edilmiş inancın taraftarıdır. “Alkol düşmanlığı“ dayatması da aynı gerekçeye dayanmaktadır. Alkol Kuran’da “6666” ayet yani Kuran cümlesi içinde sadece “iki ayet’de” geçmektedir ve “haramdır”, günah da değildir. Nurcu Adnan Menderes hükümetinden Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi iktidarına ondan Nurcu RE.T.E’nin AKP hükümetine kadar “alkol düşmanlığından” nemalanmaları ve bunu bir siyaset haline getirmelerinin ardında gene bu sapık inançların kaynaklarını görmekteyiz.

Adamlar kafalarına göre din uydurup şeriat hükümleri koymaktadırlar ve adına da “İslam” demektedirler. Demogojinin en aşağısını yapmaktadırlar. Müslümanları yavaş yavaş Hıristiyanlaştırmakta hatta şeytani Mason dinlerine sokmaktadırlar.

f-Said-i Kürdi’nin Yahudi, Süfyaniliği, Ardılı AKP’lilerin Yezidi Kökleri;

Said-i Kürdi’nin Bitlis- Nurs köyünden olması ve özellikle Siirt, Mardin, Urfa, Hakkâri bölgelerinde “”yazı yazmayı öğrenemediğinden ve aşikar olan deliliği yüzünden “Said-i Meşhur “ diye çağrılmasından dolayı, sır sahibi olduğuna inanılması” yüzünden Siirt havalisinin Yezitlerinden oluşan halkça korunması, harf, şapka, kılık, kıyafet ve her türlü devrime karşı savaşması, jandarmaların taktığı kelepçeyi açmaktan, Ağrı dağının patlayacağına varan kehanetleri ve “Tahrir-i Hayatım” adıyla yazdırdığı kitabında kendisine yakıştırarak anlattığı nice “insanüstü” alametlerini de “Yezid Tanrısı Şeytan Tavus” olduğunu ispat etmek için yazdırdığına kanaat etmek kolaylaşır.

Atatürk’e daha sonra “Süfyan” diyen Deliüzzaman-ı Said-i Kürdi bu yüzden yargılanmıştır. Oysa Kürt aşiret reisleri, emirleri, şeyhlerinin hepsinin de Emevi Süfyan soyundan olmaları ise ilginçtir. Kürt feodalleri arasında “Seyitlik” yani peygamber soyundan olma hastalığının gerçek nedeni de Ebu Süfyan’ın torunu Halife Yezid zamanında İslamiyet’e sokulan Kürtlerin beylerinin öldürülerek yerlerine “Süfyan soyundan”  Emirler tayin edilmesi ve soylarının onlardan gelmesi yatmaktadır.

“82” yıllık ömrü boyunca hiç evlenmemiş olan Said-i Kürdi’nin davasını güden günümüzün Fethullah Gülen’inden Devlet Bahçeli’sine kadar bu insanlar İslam’ın farzı, Hz. Muhammet’in Hz. Osman’a emri olarak da hadislerde geçen bir farzı yerine getirmemektedirler. Bu tarikat mensuplarının açtıkları öğrenci yurtlarında “eşcinsellik” yaygındır. Hem Kuran’da “yerilen, hem de öncesi olan Tevrat’ın Levililer 20.Bölümünde ise “eşcinsellik” suçunun cezası ölümdür. İşte ayet; “EŞCİNSELLİK SUÇU-· Lev.20: 13 Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürülecekler. Ölümü hak etmişlerdir.” Demektedir.

Bütün Haçlı seferlerinde ve gene bir Haçlı Seferi olduğu I. Dünya Savaşı Süveyş Kanalı İngiliz Orduları baş komutanı Sir Alleby’nin ağzından 1917’de açıkça ifade edilmişti.(Kyn.G.Barbarin-Büyük “Piramidin Sırları” kitabı). Bütün Avrupa basınında o zamanlar gene Türklerin ve Müslümanların “eşcinsel” oldukları kampanyası başlatılmıştı. Keşiflerle dünyayı fethetmelerini Tanrı saydıkları Hz.İsa’nın kendilerine hediyesi” olduğuna inanan Hıristiyan dünyası hakkında yaptığım tespitlerde, savaşa ilk önce aralarındaki “eşcinsel erkekleri” sürerek onlardan kurtuldukları, savaş arifesi ve sırasında 1eşcinselliği yasakladıkları” gerçeğine şahit oldum. En son olarak da 2001 ikiz kule komplosunun ardından ABD başkanı G.W.Bush’un “Haçlı Seferi” ilan etmesini ilk önce Avusturya’da devlet memurları ve askerler arasında “eşcinsel memur tespit çalışmalarına” başladıklarının Avrupa basınında yer almasıdır.

AKP’nin 2005 yılında AB kriterlerini bahane ederek Üniversitelerimizde “Gay-Lezbiyen-Biseksüel Kulüpleri Kurulmasını yasalaştırmış ve “34” Üniversitemizde bu kulüpler halen faaliyetlerini sürdürmektedirler. Yasa, dava konusu edilmiş ve mahkemeye verilmişse de derneklerin “kapatılmaması yönünde karar çıkmıştır. İşte olayın haberi;

“”Gay ve Lezbiyenlere Serbestlik AKP’ye Nasip Oldu!

“AB’a uyum hızlı başladı… Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Gay ve Lezbiyen derneği tüzüğünü ahlaka aykırı bulmadı(!)

Peşinen kanunlara konmuş
Başsavcı kararında, 5253 Sayılı Dernekler Kanunu’nun, AB Siyasi Kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olunan uluslararası insan hakları sözleşmeleri dikkate alınarak hazırlandığı belirtildi.

Başörtüsü’ne getirilemeyen özgürlük
Kararda AKP’nin AB’ye uyum çerçevesinde hazırladığı son Türk Ceza Kanunu’na atıfta bulunularak “Yeni TCK’nın yapılandırılmasında ‘cinsel yönelim ayrımcılığının’ tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmak ahlâksız olmak anlamına gelmez. Aslolan tüm ahlâk bilimleriyle uğraşanların ortak birleştikleri nokta olan insan iradesinin hür olması gerektiğidir” denildi.

1                    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, KAOS Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırma ve Dayanışma Derneği’nin adında ve tüzüğünde ahlaka aykırı bir durum bulunmadığı gerekçesiyle, derneğe kapatma davası açılmasına yer olmadığına karar verdi. Basın Savcısı Kürşat Kayral, Ankara Valiliği’nin derneğin adında ve tüzüğünde ahlaka aykırılık bulunduğu iddiasıyla derneğe kapatma davası açılması istemiyle yaptığı başvuruyu karara bağladı.”

2           http://www.milliyet.com.tr/2007/05/13/ekonomi/eko06.html

Görüldüğü gibi ne İslamiyet ne de Tevrat ile bağdaşmayan “sapıklıkları” yasalaştıran bu Nurcuların “Müslümanlıkları” konusundaki verilecek yargıyı insafınıza bırakıyorum.

Bazı İslam din bilgini geçinen, “bilgisi eşeğinin götürdüğü yerle sınırlı”, günümüz ilkokul öğrencisi kadar coğrafya, matematik bilgisine sahip olamadan “din uleması” ilan edilmiş ortaçağ İslam filozoflarının “İslami tarikat” bazılarının da “din” dediği Emevi soylu Yezid Şeyh Adi’nin saçmalıklarından ibaret olan “Adeviye” dininin günümüz izlerini sürdüğümüzde bakın nelerle karşılaşıyoruz;

Şimdi şu haberi okuyunuz;

“Gül’ün annesi ameliyat oldu!”
“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün annesi 77 yaşındaki Adeviye Gül, Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde katarakt ameliyatı oldu.” http://www.7g24s.com/test/haber_ara.php?anahtar=atar

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün annesinin adının “ADEVİYE”  olmasına dikkat ediniz.”Adeviye” tarikatı, yukarıda yazdığımız gibi şeytana tapan, kendini Allah (Şeytan) ilan eden Şeyh Adi Emeviye’nin tarikatının adıdır. Osmanlı döneminde bu sapık tarikat (veya din) mensupları “namaz kılmaları” yüzünden “Sünni Tarikatlar” arasında sayılmıştır.

Oysa namaz eski Mısır’da, Yezidilerde (İslam öncesi Hz.Muhammed’in kavmi olan Hicaz Araplarında da Yemen’den Harran’a) Şamanlarda, Hint inanışlarında halen “doğuya dönerek” tan vakti ikindi üstü veya gün batımında iki-üç vakit kılınır. Namaz, Hint dilinde “Namas”  şeklindedir ve “Selam” demektir. İbadet için “Namas kar= Güneşe Selam” ifadesi kullanılır. Namas Yoga gibi vücut egzersizleri için kullanıldığında ise “Namaste=Sana Selam-Kendine selam” anlamında söylenir.

Yani Abdullah Gül, Sünni Müslüman değil Yezittir. Çünkü sözde Sünni Kürtler olarak kendilerini ilan eden, “Kürt Milliyetçiliği” gütmektedirler. Gerçek Sünni Kürtleri de Nurculuk” adlı sayıklama ile asimile etmişlerdir. Kürt Milliyetçiliği de Mushaf-ı Reş’te Yezidi Kürtlere emredilmiştir. Oysa “Bir Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü takvasıdır” ayetiyle İslamiyet “ırkçılığı” yasaklamıştır. Mesela DTP’li Ahmet Türk’ün de annesi gerçek Yezittir ama adam saklamamaktadır.

Aslında kutsal kitap olarak yazdığı Mushaf-ı Reş (Kara Kitap’ta” Hz. Muhammet’i tanrısı şeytan Tavus’un “ Nurlandırdığını” onun nuruyla peygamberlik ettiğini, aslında kötü birisi olduğunu, Muaviye’nin onun kölesi olduğunu ve onun soyundan gelenlerin Muhammet’in neslini kurutacağına dayanan kehanetin anlatılmasına ve hatta Allah’ın Kızları olarak bilinen El Uzza’nin Halid Bin Velid tarafından öldürülmesinin intikamını, Muaviye’yle evlenen 80 yaşında bir kadının sabahında 20’lik bakireye dönüşmesi ve Halife Yezid ve babası Muaviye tarafından da Muhammed soyunun kurutulmasını anlatır. Bu durumda kendini Kürt Tanrısı ilan eden bu şeyh bozuntusunun Müslümanlığının kabulü olanaksız olmasına rağmen, Şeyh Hadi’nin gerek Emevi soyuna dayanması, gerek namaz ibadetlerinin olması ve gerekse de  Kürtlerin kaybedilmemesi için olsa gerek Sünni Müslüman tarikatı olarak kabul edildiğini görüyoruz.

Yezidilikle ilgili yararlanılan kaynaklar;

1-Kreyenbroek, Philip G; Jindy Rashow, Khalil (2005), God and Sheikh Adi are Perfect: Sacred Poems and Religious Narratives from the Yezidi Tradition, Iranica, 9, Wiesbaden: Harrassowitz Verlag

2-Spät, Eszter (1985), The Yezidis (2 ed.), London: Saqi (published 2005)

Günümüzün ayrılıkçı terör örgütünün kültürü de bu Kürt Yezidiliğine dayanmaktadır. Tevrat, İncil ve şeytan Tavus üçlemesine tapınan ve asla “İslami hiçbir ibadet şeklini” ibadetlerinde bulundurmayan Yezidi Kürtler kendilerini Yahudi Kürtler olarak da ifade etmektedirler. Amerikan devlet yapılanmasını elinde tutan Mason yapılanmasının destekleriyle devlet kurmalarının da daha kabul edilebilir bir başka açıklaması yoktur.

Yukarıda da anlatıldığı gibi, Sabi=Yezid inançlarının hakim olduğu  Irak- Harran- Filistin arası bölgede Tapınak Şövalyelerine “Kuruluş izni” veren Kudüs Kralı II.Baldwin ile Tapınakçıların bölgede geçirdikleri  yüz yıl içinde Hıristiyanlığın asli kökenlerini teşkil eden eski Mısır, İran ve Sümer kaynaklı  Sabilik-Yezidilik-Mecusilik gibi inançları tanımışlardır. Böylece de ”Dinlerin Sırlarını Çözdükleri” inancıyla muhtemelen Sabi-Yezidi olmuşlardır. Durum da böyle görünmektedir.

Şeyh Hadi’nin Lübnan’dan kalkıp Hakkari’ye gitmesi 1110’lardır.Adeviye tekkesini kurması ise 1111’dir.Tapınak Şövalyelerinin kuruluşu ise Edesa Kontuyken Danişmendlilerce esir edilen,1113’de azad edildikten sonra 1118’de hileci-kalleş Baldwin’in Kudüs Kralı olmasından sonraya denk gelir.

Kürtlerin Afganistan- Keşmir bölgelerinden Türklerle birlikte gelmeleri ile Emevi Şeyh Hadi’nin onlara yeni bir Din yapması ve bu dinin de İslam değil de putperest içerikli, sözde üç dini birleştirmesi o zamanın Sabi’liğini (Hermetizm) inşa etmesi şeklinde yorumlanırsa doğru olur. Yezidi Ebu Süfyan’ın soyu olan Emevilerin de aslında hiç Müslüman olmadıklarını halife torunu Yezid Şeyh Hadi kurduğu bu putperest dinle göstermektedir.

Yezidi Emevi hanedanının İ.S.750’de yıkılması ile iktidarı devralan Abbasilerin Türkleri devletin kilit yerlerine yerleştirmelerinden rahatsız olan Emevi’lerin  Haçlılarla iş birliği yaparak çıkardıkları isyanları, hele hele 899’da Emevi soylu Karmatilerin Abbasilere karşı çıkardıkları isyan sonucunda, Kâbe’deki Hacer-ül  Esved’i çalarak fidye karşılığında kırarak geri vermelerini, Kuveyt-Bahreyn adası bölgesinde bağımsız devlet kurmalarını da  hesaba katarsak, Kürtleri bu topraklara getirip yerleştiren Türkler ile Kürtlerin arasına “nifak sokma ve kendilerine yamama” işinden başka bir şey değildi.

Şeyh Hadi şeytanının haçlı işgalinde bulunan Lübnan’da doğması, o kültürde yetişmesi, 1104’de Edesa’nın Danişmedlilerce ele geçirilmesinden sonra Hakkâri’ye giderek tarikatını kurması bu işin sinsi bir Haçlı-Yezidi işbirliği olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun meyvelerini Haçlılar,15.yüzyılda keşiflerden sonra çıkaracakları Yezidi Kürt, Arami, Ermeni, Süryani isyanlarıyla almaya başlayacaklardır.

  1. Ve 20.yüzyıllarda Osmanlı topraklarının parçalanması ve işgalinde Emevi soylu Vehhabi, kripto Grek, Aramî, Süryani, Ermeni ve Yezidi Kürt isyanlarında günümüzde de Afgan, Irak, Libya işgallerinde bu işbirliği yüzler kızarmadan sergilenmektedir.

9-Dereziler veya Dürzüler;

Ahmet Mekki Üçışık’ın Saadet-i Ebediyye kitabının 440.sayfasında bu konu şöyle geçmektedir;

“Dereziler,”dürüz”,yani,Derezilere yanlış olarak Dürzü deniliyor.İbn-i ABİDİN üçüncü ciltte “Mürtedleri (Dönekleri) anlatırken buyuruyor ki;

Dereziler Müslüman adı taşır, Namaz kılanları vardır,fekat imanları bozuktur.Tenasüha (ruh göçüne) inanırlar,Şeraba,alkollü içkilere,ve zinaya halâl diyorlar.

“Uluhiyyet-tanrılık” insandan insana geçer diyorlar.

Öldükten sonra dirilmeye, namaza, oruca,hacca inanmazlar.Bunların manaları,dünyada yaşama yollarını düzeltmektir. Derler.

Peygamberimize çirkin şeyler söylüyorlar. Şam Müftüsü, allame Abdurrahman (İmadi Fetvası)nda bunların Nusayriye ve İsmailiyye gibi inandıklarını bildirmektedir.

Dört mezhebin alimleri bunlardan cizye alarak “İslam memleketlerinde oturmalarına izin vermek helal olmaz “ dedi. Bunlardan kız almak, kestiklerini yemek caiz (dinen uygun) değildir.(Fetavat-ı Hayriye) de bunlar uzun uzun bildirilmektedir. Bunlara, zındık (dinden çıkmış, kâfir), mülhid (Allahsız) ve münafık ( ayet ve hadisleri çarpıtan, dinin anlamını değiştiren) denir. İnanışları bozuk olduğu için “kelimei şehadet” getirmekle de Müslüman sayılmazlar.

Dini İslam’a geçmedikçe Müslüman olmazlar.

Bunlar kitaplı- kitapsız kâfirlerden daha zararlıdırlar.(İbn’i Abidinden tercüme edilmiş.)

Nusayriye, Şî’lerin yirmi fırkasından onuncusudur, Rafızilerin en taşkınlarıdırlar.

Allah, Ali’nin ve çocuklarının şeklinde göründü derler.

On birinci imam Hasen bin Ali Askeri’nin adamlarından olduğunu iddia eden İbni Nusayr’ın uydurduğu çirkin sözlere inanırlar.

Bu gün kendilerine “Alevi” diyorlar….

Mısır’daki Fatımi hükümdarı ehl-i sünnetten ayrıldı. Bozuk yollara saptı. Bunlardan Hakim bi-emrillah Müslümanlıktan da çıkmıştı.

Dirar isminde bir hakimi kandırdı, İslamiyet’i yıkmağa uğraştı. Dirar’ın öğrencilerinden Hamza bin Ahmed, sapık inanışlar uydurmuş, hakimi ve Mısır’daki Derezileri bu bozuk yola sokmuştu. Dereziler bu inanışlarını Lübnan ve Suriye’deki Derezilere de aşıladılar.

Selman-ı Farisi (r.a) yı çok severiz derler.

İnanışlarını gizli tutarlar, iri, inadçı, yağmacı, merhametsiz kimselerdir.

Yavuz Sultan Selim’e tabii oldular. Sultan II.Murad zamanında isyan ettiler ise de Bosna’lı damat İbrahim paşa terbiyelerini verdi.

Suriye’deki Hıristiyanlarla da savaştılar.

Dereziler, Arabistan’dan Irak’a gelmişlerdir. İranlılar Irak’taki Hire Devletini yıkınca, Hire’lilerle birlikte Deeziler de Halep, Şam ve Mısır’a göç etmişlerdi. Şam’ın fethinde İslam askerine yardım ettiler. Fatımiler zamanında yolu sapıttılar.

10-İsmailiye Tarikatı;

Ahmet Mekki Üçışık’ın Saadet-i Ebediyye kitabının 440-441.sayfasında bu konu şöyle geçmektedir;

İsmailiyye;   “Milel Nihal” kitabında diyor ki; “Şiiler yirmi fırkaya ayrılmışlardır. Bunlardan biri İsmailiye fırkasıdır. Bunların yedi ismi vardır. Birinci isimleri “Batıniyye” dir. Çünkü, Kuran-ı Kerimin  açık manalarına inanmayıp  kendilerine göre başka manalar çıkarırlar. Kuran’In zahir (görünen) ve batın (ezoterik-gizli) manaları vardır. Derler. Batın “iç-öz” anlamına gelir. Cevizin kabuğu değil içi özü işe yarar derler.

Halbu ki, Kuran-ı Kerimdeki ve Hadis-i Şeriflerdeki kelimelere “açık” manaları verilir. Başka bir ayet daha iyi anlaşılıyorsa o zaman birinci ayete de buna uyacak şekilde değişik mana verilebilir.

Böyle bir mecburiyet olmadan  açık manayı bırakıp başka manalar vermeleri küfür ile ilhad (eş anlamlı) olur. Çünkü bu şuretle şeriatı değiştirmek, bozmak  istiyorlar.

(Örnek olarak, Huruf ilmi denilen Arap Alfabesinin belli harflerinin sayısal değerleriyle hesaplayarak geleceği bilmek, ayrıca Kuran harf ve kelimelerinin doğaya hükmeden gizli güçleri olduğuna inanmak, bu yolda ayinle düzenlemek, büyü muska vb. yazmak. Son bilimsel keşiflerin Kuranda olduğunu bu yolla açıklamak gibi işler günümüzde televizyon programlarında yoğun olarak yapılmaktadır. Kykbt)

İkinci isimleri “Karamita”dır. Çünkü, bu fırkayı meydana getiren Hamdan Karmat denilen  kimsedir. Hamdan, Irak Basra’da Vasıt şehrinde bir köy ismidir.

(Keykubat’ın Notu-Yahudiler, Hicaz Arapları, Yemen, B.A.E., Bahreyn, Katar, Kuveyt, Bağdat, Basra, Harran, doğu Anadolu, bütün Karadeniz , Ege, Akdeniz’den Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz’e kadar sahil kentleri ve bölgeye bitişik şehirlerin halkları “Semitik Araplar” olarak bilinirler. Grek’lik te kanlarında vardır. Hint, Arap ve Grek karışımıdırlar. SİYONİZM DENİLEN İDEOLOJİNİN TAKİPÇİLERİDİRLER.

Bölgede kurulan bütün “doğu- doğu kültürü kökenli” devlet oluşumlarının yıkılmasında bu “kripto” kavimler işbirlikçilik etmişlerdir. Dün Osmanlı’nın yıkılışından bu gün de ülkemizin bölünme, Arap ve Müslüman ülkelerde “İslami uyanış-İslami Devrim” adı altında mevcut rejimlerin yıkılması aşamasına gelmesinde başrolü oynayan sözde Müslümanlar, El Kaideciler, Libya işgalini yapan “NATO” adlı Haçlı Ordusuna destek olarak askeri destek sağlayan Fethullah Gülen’ci Nurcular ve daha bilmem neciler yani her türlü işbirlikçiler bunlardır.

Suudi Arabistan’ın Vehhabi Suud ailesi, B.A.E, Katar, Dakar, Bahreyn’in kaymağını ABD- İngiltere koalisyonu ile birlikte sömüren El Halife ailesi, B.O.P Projesinin ve “mali finansörleridirler”. Diğer sayılan yerlerde yaşayanlar ise politikanın kabul ettirilmesi, terör örgütleri, sivil toplum örgütleri içinde yer alarak, ameli ve fikri savaşçılığını yapmaktadırlar. I.Dünya Savaşından beri ,bu coğrafyada devletlerin başına bu kökene mensup kişiler getirilmiştir. Gerçek Müslümanların, “hoca- din adamı kılıklı papazları ve sapık işbirlikçilerini, yeni oluşturulan bu Mason Dinlerini ayırt edebilmeleri için bu yazıları buraya koymaktayım.)

Üçüncü isimleri “Hurumiyye- (Haramcı)” ’ dir. Çünkü bir çok haramlara helal diyorlar.

Dördüncü isimleri “Seb’ıyye-(Yedici)” dir. Çünkü, şeriat sahibi olan peygamberler yedidir derler. Bunların altı’sı,  Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammet’tir (S.AV) , yedincisi ise Mehdi olacaktır derler. “Natık” adını verdikleri bu peygamberler arasında “yedi imam” gelmiştir. Her asırda yedi imam bulunur derler.

Bunların en yayılan isimleri “İsmailiyye”dir. Çünkü, Ca’fer Sadık’ın (r.a- Hz. Muhammed’İn torunu. Kafir olduğu için Mekke’den kovuldu, Mısır’da  Caferilik mezhebini kurdu.) vefatından sonra büyük oğlu İsra’il Müslümanların imamı oldu denilir.

(Oğlunun “İsrail” olan adına bakılırsa, Semitizm- Siyonizm siyaseti Müslümanlar arasında o zaman başlamış görünüyor.)

Bunların meydana çıkmaları şöyle oldu; Hindistan’daki Mecusiler, yani “ateşe tapan kafirler”, İslamiyetin üç kıta üzerinde sürat ile yayıldığını görünce; “Müslümanları kılıçla yenmeye imkan yoktur, onları içten yıkmaktan başka çare yoktur. Onların kitaplarına kendi inancımıza göre mana verip gençlerini, cahillerini yoldan çıkaralım” dediler. Başları olan Hamdan Karmat şu temel prensipleri koydu;

1-Din bilgisi olanlarla konuşulmayacak. Din alimi bulunan yerde kendimizi gizleyeceğiz.

2- Karşınızdakinin isteğine keyfine göre konuşacaksınız. Örneğin zahidin (Dinin emir-yasaklarına uyan) yanında, zahitler övülecek. Fasık’a ( dini bilgisi olmayan cahil) düşkün olduğu günahların yasak olmadığı söylenecek. (Ehl-i sünnet- Sünnet ehli, bilgili Sünni Müslüman- yanında ehl-i sünneti överler ve hepimiz kardeşiz derler.”

3-Müslümanlar, şeriatın emirlerinde ve yasaklarında şüpheye, karasızlığa düşürülecek. Örneğin, “Özürlü kadına oruç kaza ettiriliyor (aybaşı geçince oruç tutma şartı) da namazları niye kaza ettirilmiyor? –Bevl (idrar-sidik) daha pis olduğu halde bevl çıkınca niçin gusül abdesti farz olmuyor?- Beş vakit namazların iki veya üç, dört rekat olmasındaki farklılıklar nedendir?  Gibi sorularla kafalar karıştırılacak, inançlar zayıflatılacaktır.”

4- Sırlarını yabancılara söylememek için söz alırlar. Allah Kuran’da Misâk (Sözleşme-akit) emrediyor, derler. (Yani konuşulan insan kafasını karıştıran şeyleri “şu söyledi” diye konuşamaz hale getirilecek, ve hain göze görünmeyecek. Ajana inanan salak Müslüman, bunları laf diye başka yerde dökecek, “kafirlik- zındıklıkla” suçlanıp belki öldürülecek, toplumun birliği bozulacak.)

5- Din ve dünya büyükleri bizi övüyor, beğeniyor, derler.

(. R.E.T.Erdoğan ABD başkanı Obama ile telefonda görüştü, haberleri, Avrupa bizi istiyor, Amerika bizi destekliyor ifadeleri. 1950 sonrası yazdığı saçmalıkları Batı Emperyalizminin işgalindeki Müslüman ülkelerde, İngiltere ve ABD Nur Risaleleri denilen sayıklamaları,“Türkiye’den geliyor, hilafet emri” diyerek bedava dağıtarak bağımsızlık savaşları durduruldu, bütün Müslüman ülkeler, Said-i Kürdi denilen delinin saçmalıklarını, “Hilafet emri” sandığı için teslim oldular, ülkemizde dahi bütün “sağcı sendikaların” öncülüğünde, işçi direnişleri “anarşi, komünizm” olarak gösterildi, öğretildi.

İşte, Deliüzzaman-ı Said-i Kürdi el Yezidi (Zamane delisi Yezit Said-i Kürdi)efendiye iftira atmadığımızın delili, kendi yazdırdığı eserinden. Pakistan’dan Fas’a kadar her yerde saçmalıklarının Müslümanları köleleştirmesinden ne kadar mutlu görünüyor;

“-Ali Ekber Şah’ı, Said Ramazan’ı, Abdurrahim Zapsu görmüş;Pakistan’da çok hürmet etmişler “Seyyid Salih-Emirdağ Lyh 61;

“Birisinin günahıyla başkası mesul olamaz. Bu sırra binaen, şimdi âsâyişi bozmaya çalışan mânevî, dehşetli kuvvetler mevcut olduğu halde; Fransa, Mısır, Fas, İran gibi yerlerden daha ziyade bu mübarek memlekette çalışıldığı halde emniyet ve âsâyiş bozamadıklarının en büyük sebebi, 600 bin Nur nüshaları ve 500 bin Nur talebeleri zabıtaya bir mânevî kuvvet olarak o mânevî tahribata karşı dayandıklarını zabıta mânen hissetmişler ki, yirmi sekiz seneden beri resmî memurlara muhalif olarak Nurlara insafkârâne ve merhametkârâne vaziyet gösteriyorlar.” ” Kynk- Emirdağ Lyh 68.

“Asayişi bozan” dediği sömürgecilere karşı vatanını savunan direnişçilerdir. “ Beş yüz bin Nur talebesinin de ülkemiz ve hadaef ülkelerde “halkın özgürlük hareketine” karşı “işgalci güçlerin çıkarına savaşmalarıyla “ da övünmektedir.

Arapların 1950’den itibaren büyüyen Türkiye kini bu yüzdendir. Atatürk’e de “Sömürgecileri bozguna uğrattığı” için başarısına duyduğu “deli kıskançlığı ve özünde Yahudi’liğinden”, kendisinin esir düşmesinden “6” ay sonra memleketi Bitlis’i kurtarmasına duyduğu nefret de bundandır.

Emperyalist batılı devletler, ordularıyla yapamadıkları işi bir kaç satır “risale- büroşür” adlı kağıtların okutulmasıyla başarınca sevinçlerinden Said-i Kürdi’ye (Nursi) 1958’de Vatikan’dan teşekkür belgesi verildi. Bilmiyoruz, belki de “aziz” ilan etmiştirler, Günümüzde, gene İslam ülkelerinin parçalanmaları projesi olan B.O.P projesinin “ruhani önderi” ilan edilmiş olan Fethullah Gülen’in ABD- Pensilvanya’da onlarca dönümlük çiftlikte F.B.I. ajanlarınca korunması, iktidar- muhalefet dahil her sözünün “emir” kabul edilmesi.2003’de Irak’ın ABD-NATO Haçlı Ordusunca işgali sırasında başbakan RE.T.E’nin “Yabancı ülkelerin özgürlükleri uğruna yurt dışında en çok askeri şehit veren ABD’dir. Amerikan askerlerine duacıyız” demesi, gene Irak işgalinde, NATO-ABD  ordusu ile hareket etmeyen Türk askerinin başına çuval geçirilmesi, Türk ordusunu Irak işgalinde devre dışı bırakan generallerin ve subayların, onlara siyasi destek veren siyasi parti ve basın mensuplarının, bürokratların “Ergenekon” adlı uydurma bir kumpas ile cezaevlerinde mevcut yasal şartların dışında “özel kanunlarla” tutuklu olarak yargılanmaları, terör örgütünün tamamen serbest bırakılarak bölünme eşiğine getirilmemiz ve daha niceleri. )

6- Aldatmak için ilk önce herkesin inandığı şeyleri “genel doğruları” savunurlar.

7- İbadetlere lüzum yoktur, iş kalbin temiz olmasıdır, derler.

8-Avladıkları gençlere, ehli sünnet itikadını kötülemeye, ehli sünnete “gerici” demeye başlarlar. Son olarak haramları işlemeye alıştırırlar. Bunları yaptırmak için hadis-i şeriflere, ayeti kerimelere yanlış anlamlar verirler. Bunlar “batıni” manalarıdır, her alim bunları anlayamaz derler.

Örnek, cennet, ibadetlerden kurtulmak ve lezzetli şeyleri yapmaktır, derler.

(Said-i Nursi’nin Nurcularından Cüneyt Zapsu’nun “Babası  Abdurrahim Zapsu,Said-i Kürdi’nin en yakınıydı”  kadınlı erkekli namaz kılmaları, halktan topladıkları bağışları BİM marketlerinde satıp, üç beş fakire verdikleri yardımları da göz boyamak için “Deniz Feneri” adlı televizyon programında yayınlamaları, Almanya’da çalışan Türklerin ve Kürtlerin “şirket ortağı yapacağız” vadiyle paralarını “Deniz Feneri e.v.” adlı şirketle toplayıp, Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerde yatırım yapmaları, Kombassan Holding, TV7 vb. şirketleri kurarak işçilerin paralarının üstüne yatmaları, ortaya çıkan yolsuzluğun Almanya’da soruşturmasının bitmesine rağmen Türkiye’de henüz davaya başlanılmamış olması, başbakan RE.T.E’nin oğullarına, damatlarına gazeteler alması, yüklü sermayeye sahip Anonim Şirketler kurması ve daha nice yolsuzlukları “din, Allah” adı ile kılıfına uydurmaları .Porno filmli zikir ayinleri düzenlemeleri.

Devletin bütün kurumlarına tarikat mensuplarını yerleştirmeleri, üniversite sınav sorularını “şifreleyerek” Nur Cemaati mensuplarına vererek sınavları kazanmalarının sağlanması. Ortaya çıkan rezalete rağmen sorumlu Y.Ö.K Başkanı Ali Demir’in istifa etmesinin önlenmesi. Kayseri Belediyesi yolsuzluğunun üstünün örtülmesi. Yani hep lezzetli şeyleri yapmaları…)

Cehennem ibadetlerin yüklerine katlanmak ve haramlardan sakınmaktır, derler. İl zamanlar, bir çok bilgileri Grek (Yunan) filozoflardan aldılar, örnek, “yaratıcı ne vardır ne de yoktur.Ne alimdir, be cahildir. Ne kadirdir ne acizdir. Bütün sıfatları da böyledir. Çünkü bunlar var denilse mahluklara benzetilmiş olur, yoktur denilse, yokluk kondurulmuş olur, dediler. Yaratan kadim de değildir, hadis de değildir, dediler.

Bunlardan Hasen bin Muhammed Sabbah, gittikleri yolun bozuk olduğunu anlayıp, gençlerin din bilgilerini öğrenmesini ve âlimlerin eski kitaplarını okumalarını yasakladı. Ehli Sünnet âlimleri ile görüşmeyi, kitaplarını okumalarını şiddetle yasak etti. İlm-i Zahir’in (görünen, zamanın  biliminin) çoğalması, ilm-i batını (Kuran’a başka anlamalar yüklemeyi) örter, söndürür dedi.

Şeriatle alay eder, şeriatın emir ve yasaklarını inkâr ederler. Hayvanlar gibi dinsiz, kanunsuz, yaşamak yolunu tuttular. Çeşitli fırkalara bölündüler. Bu gün Suudi Arabistan’daki Vehhabiler  bu fırkalarından birisidir.

(Said-i Kürdi’nin de günümüzde onun “teslimiyetçi siyasetlerini” sürdüren Deliüzzaman-ı Said-i Kürdi’nin Nurcuları olan AKP hükümeti ve Fethullah Gülen Cemaati’nin de en büyük destekçisi ve işbirlikçisi, Arabistan’da İngilizlerin iktidar ettiği Vehhabi Suud  Ailesi, onların soyundan kökenleri Necd şehrine dayanan Birleşik Arap Emirlikleri- B.A.E, Dakar, Katar, Bahreyn, Kuveyt’te iktidarı ellerinde bulunduran El Halife ailesi, Basra, Harran Yezidileri (Sabi’leri) olan Nasturi, Arami, Süryani ve Yahudi Kürtleri olan Nurculardır.)

İsmaililerin “Süleymaniyye” kolunun kurucusu olan Süleyman bin Hasan 1597’de ölmüştür. “Nühab-ül mültekıta” adlı kitabında bu bozuk fırkanın gizli felsefesini uzun uzun açıklamaktadır.

a-İsmailiye Tarikatı, Hacer-ül Esved’i Çalıyorlar ve Teslim Esnasında Kırıyorlar!

Halife’nin Mısır’lı Fatımilerden olmasına karşı çıkardıkları “haklı” isyan sonucunda Bahreyn adası ve Hürmüz Körfezi bölgesinde ayrı bir devlet kuran İsmailiye Tarikatı mensupları sonunda Kabe’yi de basarlar;

“İslam âleminde sapık inançlarını yaymak isteyen Karmatilerin reisi Ebu Tahir Süleyman, İ.S.929’da Kâbe’yi basıp tavaf edenleri de kılıçtan geçirerek, Hacer-ül-esved’i alıp Bahreyn’e götürdü. 22 sene sonra vücudunda çıkan yaralardan korkarak, Kabe’ye geri getirdiği söylense de başka bir rivayette;.

Karmatilerin reisi Ebu Talip El Karmatinin (Hacer bölgesi, bu gün) Bahreyn’de Kabe yolunda bulunan kendi camisi olan “Mescid El Dirar’a” bu taşı koyduğu,ancak hastalığı yanında, Abbasilerden aldığı fidye ödemesi sonrasında, Kufe Cuma Camisinin bahçesine “Emir üzerine aldık,emir üzerine getirip teslim ediyoruz” denilerek  bir çuval içinde fırlatıldığı ,bu yüzden yedi parçaya ayrılarak parçalanan taşın yapıştırıldıktan sonra yerine konduğunu Osmanlı tarihçisi Kutb El Din tarafından 1857’de yazılmıştır. taşın gerçekliği-değiştirilip değiştirilmediği konusunda başta İran olmak üzere Müslüman ülkeler arasında sorunlara da neden olduğu geçmektedir.”

(İbni İshak’ın “Siret-ül Resulallah-Hz.Peygamberin Hayatı” kitabından alıntı.)

 

Kaynak Evliya Çelebi Seyahatnamesi S.171-172-174

b-Arapların Türk Hacı Katliamları;

“…Zamanımızda kadın taifesinin kabesi, doğup büyüdüğü kapısının eşiğinin iç yüzüdür.Dışarı çıkmaya.Çünkü bu Kâbe yoluna çıkanlar,kadınların neler çektiğini bilirler.Mesela Konakçı Ali Paşa senesinde Reşit oğlu adlı Araplar,hacıları vurup nice ehli ırz kadınları,cariyeleri,üryan edip,götürüp inciterek o nazlı hatunlara hizmet ettirdiler.Nicesi öldü,nicesi para verip kurtuldu.Nicesi orada kalıp evlat sahibi oldular.Hakirin bu tasvirifarza aykırıdır ama yüreğim yanıktır.O faciada hakir bulundum,gözümle gördüm.”

Kaynak -Evliya Çelebi Seyahatnamesi C.9 .S-161 ve 165.

11-SAHTE ALEVİLER KİMLERDİR?

Alevi’lik deyince öyle bir kerede karar verilecek bir konu olmadığını bilmeyen yoktur eminim.

Bu konuyu birazcık açayım;

“Ali’vi-Ali’den gelen-Ali’yi seven,“Âli’vi-Uludan gelen-yücelikçi-yani insanı öne çıkaran anlayıştır.

Son zamanlarda böyle tanımlamaları aslı olmasa da görmeye başladık.

“Alev’i” yani,Alev’den gelen,”Alev”i sevenler.Ateşçilerdir.Güneşe tapan, Mecusiler.

Ne kılığa girerlerse girsinler,”neyiz” derlerse desinler,ille de “Mecüsilik” de direnmeleridir.

Hz.Ali ve İslam konusunda takiyye yapmaları,yalan söylemeleridir. Bunlar,bizim “dönme Ermeni” dediğimiz –Tunceli-Dersim kökenli Alevilerdir.

Dersim Aleviliğinin tarihine doğru geri gittiğimizde ise,eski Ermeni inanç yapılanması ve özelliğini kaybetmiş bir takım Ermeni,Türk ve Anadolu halk gruplarının izleri ile karşılaşırız.

Bu inanç yapılanmasının,sırası ile Med’ler dönemi,Mitracılık,Persler, Grek,Grek-Bizans dönemi Mecusilik-Mazdacılık,Apostolik (Havarici) Gregorcu Ermeni ve Katolik Roma ve Ortodoks İstanbul Kiliselerince de sapık ilan edilmiş olan Pavlusçulak,Gnostiklik(Bilinrcilik), İslam kültürü döneminde,Hurufilik,Rafızilik, İsmailiyecilik ve Dereziliktir.

Son marifetleri de AB-D sivili toplum kuruluşlarından ve hükümetlerinden aldıkları desteklerle ve diğer Alevileri de kandırarak,Bektaşiliği ele geçirerek kendi inançları doğrultusunda yönlendirmeleri şeklindedir.

Bunda da,diğer Alevi yapılanmalarının zayıf kalmaları ve kendilerini destekleyecek kültürel ortamı kuramamış olmalarıdır.(Vatana ihaneti beceremedikleri için olsa gerekir.)

Özünde “Ermeni inancı milliyetçiliğine” dayalı bu yapılanma bu gün devletin resmi-sivil tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçirmiş,Alevi-Sünni,Türk-Kürt ve etnik ayrımcılığı körükleyen her türlü faaliyetin içinde yer almaktadır.

İnançlarının temelinde,”baskı altında oldukları sürece inançlarını inkar etme,(Pavlusçular bölümü)yanındaki gibi görünme gibi her türlü yalanı da mübah sayan” kuralları sayesinde,dünyanın her yerinde rahatça yaşayabilmektedirler.

Ama,başından beri “sapık cinsel ilişkileri”(iftira saymaktadırlar) yüzünden dışlanıp soykırımlara da uğratılmışlardır.Belki bir çoğu sapıklık içinde olmasa da,olanları onları tanıtmaya yetmektedir.(Her toplumda böyle bireysel olaylar çıkabilir.Yalnız bunların olayları ya abartılıyor ya da gerçekten fazla çıktığından “yeter gibisinden” gündeme getiriliyor olabilir)

Sahte Alev-i’lere,Osmanlı zihniyeti ile Cumhuriyet dönemi gözüyle okuyalım.Bakalım eskiler neler yazmışlar?;

Günümüzde Bektaşi Aleviliğinin temsilcisi olarak kendilerini gören bu yapılanma hakkında, ”Eski Kadıköy Müftüsü” namıyla bilinen,Işıkçı,Arvasi oğlu Esseyid Ahmet Mekki ÜÇIŞIK , ”Saadet-i Ebediyye-Sonsuz Mutluluk” adlı 07.Temmuz 1967 baskılı kitabının 448. sayfasında “Bektaşilik-Bektaşilik Tarikatı Nasıl Bozuldu” başlığı ile Tokatlı İshak Efendi’nin yazdığı “Kaşif-ül Esrar” adlı kitabından alıntı bir yazı koymuştur.

Yazı 5 sayfadan ibaret olduğu için, yazarın diline sadık kalmaya çalışarak kısa alıntılar yapacağım. Merak eden alsın okusun;

“İslamiyyeti yıkmak için çalışanlardan biri Bektaşiler oldu.Bektaşi deyince,iki dürlü insan anlaşılır;

Birincisi, hakiki, doğru,Bektaşi olup Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin gösterdiği hak yolunda giden temiz Müslümanlardır.

Bektaşilerin ikincisi,”yalancı Bektaşilerdir”.Eskiden Bektaşi denilen kimselerin çoğu bunlardı. Zemanla azaldılar, yok oldular.

Bu sahte Bektaşiler, Müslimanlar arasında rahat yaşamak ve dinsizliklerini saklayarak gençleri aldatabilmek için bu kıymetli ismi maske olarak kullanmışlardı.

Böyle kıymetli isimler altında saklanan, dinsizler,az değildir.Mesela Cehenneme gideceği bildirilen Rafıziler kendilerine ALEVİ demişlerdir.

Eskiden,Hz.Ali’nin “radyallahü anh” soyundan olanlara “Alevi” denirdi.Bunlara sonradan “Seyyid” ve “Şerif” isimleri verildi.

“Alevi”,hazreti Ali’yi seven ve onun yolunda bulunan hakiki müsliman demektir.

Görülüyor ki “Alevilik” üç çeşit kimselerin isimleri olmuştur.Bunlardan yalnız birisi bozuk olup,sahte alevidir.

“Melami” ismi de böyledir.Hiç ibadet yapmayan,her çeşit günahı,kötülüğü işleyen şeriate uymayan sapıklar kendilerine “Melami” diyorlar.

Bunlar şeriate uyan müslimana “sofu”,müteassıp” adını takıyorlar.Halbuki Melami,beş vakit nemaz gibi farzları camide kılıp haramlardan sakınan nafile ve sünnetleri evinde gizli kılıp şöhretten sakınan temiz kimse demektir.Şimdi nemaz kılmayanlar “biz Melami olduk” diye Müslümanları aldatıyorlar.

Müslümanları aldatmak için kendilerine kıymetli bir ism takan dinsizlerden biri de Bektaşi adı altında toplanan Hurifilerdi.Bunlar,önceleri iç yüzlerini saklıyorlardı.(H.1288 –M.1872)yılında maskelerini kaldırmağa,başladılar.”Cavidan” adındaki gizli kitaplarını ortaya çıkardılar.Bu kitapları altı formadır.Bir formasını hurufiliğin kurucusu olan Fadlulullah bin Ebi Muhammed Tebrizi,Farisi dili ile yazmış,beş formasını da bunun talebelerinden bazıları düzmüştür.Bunlardan Ferişteh oğlunun Aşkname (Işkname) adındaki formasında küfrleri öteki formalardaki kadar açık olmadığından bunu 1871’de İstanbul’da taş üzerinden bastılar.

Fadlullah Hurufi adındaki zındık,Hamdan adındaki bir Kurmutinin dervişi idi.Karamitlere “İbahıyye” de denir.Bunlar,haramlara halal deyip,yetmiş,seksen sene hacıları soydular. Müslümanları öldürdüler.Hükümet kurdular.Hükümetleri yıkılınca,dağıldıkları yerlerde gizlendiler.(Bir başka Ergenekon hikayesi).

Bunlardan Hamdan-i Kurmutinin Küfe şehrinde yetiştirdiği müridlerinden Fadl,İran’da Esterabad şehrinde gizlice küfr yaydı.Dokuz yardımcı buldu.Nokta ilmi diye bir şey uydurdu. Bu iş mübahdır,nokta çift geldi.Falan şey haramdır.Nokta tek geldi derdi.İbni Hacer-i Askalani hazretleri “Enba-ı Fadl” adındaki tarihinde,Fadlullah ve Hurufilik hakkında geniş bilgi vermektedir.

Fadlullahın küfrleri yayınlınca,Timurlengin oğlu Miran Şah,babasının emri ile,H.796-M.1393 senesinde Fadlulah’ı öldürdü.Bacağına ip takılıp sokaklarda sürüklendi.Böylece İslamiyyet büyük bir düşmandan kurtuldu.

Yavuz Sultan Selim han,ehl-i sünnet alimi (Maveraün nehir’den Antakya’ya yerleşmiş,Arap bir vaizin oğlu,Kudüs,Mısır’da eğitim görmüş,Memluk’lu Melik Kaytebay müftü yapmıştır.) Mola Arab’ın öğütleri ile Rafıziliğin yani Kızılbaşlığın yayılmasını önlediği gibi Timurleng de İslamiyyet için çok tehlikeli olan Hurufiliğin yayılmasını önleyerek İslamiyet’e büyük hizmet etmiştir.

Bunun için sahte olan Bektaşiler Timurleng’i sevmez,onu hep kötülerler.

12-HURUFİLERİN BEKTAŞİLERE KARIŞMASI

Fadlullah öldürülüp Esterabad yıkılınca, dokuz yardımcısı kaçdı.Bunlardan “Ali-yül-a-lâ” adındaki kimse,Anadolu’da bir Bektaşi tekkesine geldi.”Cavidan”ı gizlice yaymağa,cahilleri aldatmağa başladı.

Hac-ı Bektaş-ı Velinin yolu budur dedi.

Haramlara mubah,nefsin arzularına serbestdir dediği için sözleri kötü insanlar arasında çabuk yayıldı.

Sözlerine “sır” deyip,çok gizli tutulmasını emr ederdi.Sırları yabancılara açanları öldürmeleri bile vaki olurdu.Sırlara Cavidan kitabında “A,C,V,Z” gibi harflere işaret ederdi.

Herbiri kafirlik olan bu işaretler” Miftah-ul hayat” adındaki kitapta açıklanmıştı.Bu kitaba da “sır” dediler.Elinde “sır” kitabı olmayan Cavidan’ı anlayamaz.

1397 yılından beri pek çok zavallıları aldattılar.Dinden çıkardılar.Aralarına Masonlar da karıştı.Yehudi parası ile beslendiler.1823 senesinde küfrlerini açıkça yaymağa başladılar.

Sultan II.Mahmud Han,tarafından “Ulu”ları katl edildi.Bektaşi tekkeleri dağıtıldı.Yerlerinin Nakşibendilere verilmesi için ferman buyurdu.Dağılarak gizli çalıştılar.1871’de tekrar ortaya çıktılar.Ferişteh oğlu Abdülmecid’in “Işkname” Aşkname risalesini 1871’de bastılar.Yayılmağa başladılar.Bunlara aldananlara “Işık Taifesi” denildiği,Bursa’lı İsmail Hakkı Hazretlerinin “Hucet-ül baliga” kitabı başında yazılıdır…

Bektaşi adı altında saklanan Hurufiler,Müslümanları aldatmak için birkaç yoldan saldırıyorlardı.;

1-Fadl-ı Hurufi,ilah,tanrı diyorlardı.Cavidan’da diyor ki,Tanrılık,ezelde görünmez bir kuvvet idi.Önce harfler şeklinde,sonra peygamber şeklinde ,nihayet Fadl’da açığa çıktı.Önce Adem peygamber şeklinde göründü,melekler bunun için Ademe secde etti.Dört kitabın manasını Cavidanda bildirdi.

2-Hazreti Ali’nin sözleri diyerek uydurdukları “Hutbet-ül Beyan” ve başka kitaplarda hadisler düzerek “Ali’yi sevenlere günah zarar vermez” diyorlardı.”Böylece,ibadete lüzum yoktur.Haramlar helaldir,” diyerek amelsiz,ibadetsiz Cennete girmek isteyen cahilleri aldattılar.Bir kimseyi böyle aldatıp,ibadetten,imandan ayırdıktan sonra “Sır” kitabını öğretmeye başlarlardı.

Çünkü Cavidan’da “Ehl-i Beyt’in” adı bile yoktur.

Hutbet-ül Beyan’ın Türkçe şerhi de vardır.

3-Bütün dinlerin bir olduğunu,hepsinin 16 kemerbend i,çinde toplandığını söylerlerdi.On altı kemerden her biri,bir peygamberin şeriatı imiş.O kemeri kullanan o peygamberin şeriatını yapmış olurmuş.Mesela Adem aleyhisselamın kemerini takan hep deri giyermiş.Çünkü,Adem aleyhisselam deri elbise giymiş.

Musa aleyhisselamın kemerini takan,”kısrağa” binmezmiş.İsa aleyhisselamın kemerini takan evlenmez imiş.Hıristiyanların üç uknûmuna yani üç tanrı olduğuna inandıkları Ferişteh oğlu Cavidan’da yazıldır.

Yine orada, Hz.Ali denilen zât, Fadl-ı Hurufi idi diyor.

Bir başka sahifesinde, Fadl-ı Hurufi, Muhammed aleyhisselamdan ve Aliden (haşa) daha üstündür.Onlar,şeriatlerin inceliğini Fadl kadar bilmiyorlardı,diyor.Yazıları birbirini tutmuyor.

Sahte olan Bektaşiler Alevi de değildir. Müşrikdirler.

Yehudiler, Masonlar tarafından desteklenerek, cahil Müslümanları dinden çıkarmaktadırlar. Yeni aldatılanlara “Cavidan”ı göstermeyip, kendilerini “Alevi” olarak tanıtıyorlar. Halbuki,”Şî” alimleri,sahte Bektaşilerin “kafir” olduklarını söylemektedirler.

4-Haramlara, yalan söylemeğe “caiz” dedikleri için “Hamzaname” ve “Battalgazi” gibi uydurma kitaplar yazdılar.(Bu da Cüneyt Arkın’ın bir filmi ile gerçek oldu.)Baba denilen ulularından uydurma kerametler aldılar.

(Blogcunun notu-Ermenilerin bu özelliği,kendi kiliselerini üstün,seçkin göstermek için Aziz Pavlus’un Ermenistan’ı gezerek kendilerinin ilk Hıristiyanlığı ondan öğrendiklerini söylerler.

Benzeri olay,İslam dönemi Tunceli Aleviliğinde de vardır.Tunceli’nin sırtını verdiği yek pare kayanın sipsivri göğe yükseldiği “Düldül Tepe” adlı bir tepe vardır.Anlattıklarına göre,Hz.Ali buraya gelmiştir.Atı da kaçarak bu tepeye çıkmıştır.Orada otlarken susayınca ayaklarını kayaya vurarak su çıkarmıştır.O tepenin adı Hz.Ali’nin atının adından “Düldül Tepe” olarak kalmıştır.Gelecekt başka bir inancın hakimiyetine girdiklerinde bu efsanenin hemen o şekle de dönüşmesi kaçınılmazdır.Yahu,hangi kayıtta Hz.Ali’nin oraya geldiği yazmaktadır diye sorunca da “tıss” cevabı duymaktasınız…:))

Yalanlarından biri de “Bektaşiler içinde bazı azgınlar var ise de bizim babamız öyle değildir” derlerdi.Halbuki sahte Bektaşiler içki içmektedirler.Hiç nemaz kılmazlardı.

Bunların en meşhurları; Osmancık’ta “Koyun Baba”,Elmalı’da “Abdal Musa”,Eskişehir’de “Şücaeddin”,Dimetoka’da “Kızıl Deli”,Kalkandelen’de “Sersem Ali” adındaki babaları,hep “Cavidan “ okumakta kafirliği yaymakta idiler.Koyun Baba’nın sahte Bektaşilerden olduğu “Müncid” lügatinde (sözlüğünde) yazılıdır.

Sahte Bektaşiler de sahte Aleviler gibi bıyıklarını uzatırlar. Bıyık uzatmak Hz.Ali’nin sünnetidir” derlerdi.

Halbûki bıyıkları kısaltmak hadis-i şeriflerle emr edildi. Bunlar,”seviyoruz” dedikleri Hz.Ali’nin bu sünneti yapmadığını,”sevmedikleri” ,düşmanı oldukları Muaviye’nin de bu sünnete uyduklarını söylüyorlar.

Sahte Bektaşilerin, zikirleri, ibadetleri okumaları yoktur. Her sabah pîrin evinde, meydan odasında toplanırlardı. Birisi elindeki tepsi içinde adam sayısında şerâb kadehi ve birer dilim ekmek, peynir olarak odaya girer. Bunu saygı ile,gülbank çalarak karşılarlardı.Herkesin önüne gelerek birer dane verirtazim ile alır,yüzlerine sürer,sonra yirler,içerlerdi.Bütün ibadetleri bundan ibaretti.

Evli olanı, kadınlarını, kızlarını da toplantıya getirir. İçerler ve dans ederler. Birisi birinin kadınını veya kızını beğenirse, erkeğe gelip “sizin bahçeden bir gül koparacağım” der,izin ister.O da zevcesini (eşini) çağırıp,”bu canın talebini hak et” der.Sonra,takbil ederdi.

Bu talep karşılıklı olursa, iki adam da babanın önüne gelip izn isterler. Baba izn verince,ömrleri boyunca birbirlerinin ayalini istifraş(tanımaya çalışırlardı) ederlerdi.

Hakiki Bektaşilerde böyle kötülükler yoktur.

Sahte Bektaşi babaları, papazlar gibi günah çıkartırlardı. Günahın durumuna göre, baba,”kırklar kurbanı” kes, yahut,”üçyüzler nezri(adak)” ver, der. Birkaç lirasını alıp “avf ettim” derdi.

Bektaşi bir kadın, Bektaşi olmayan bir erkekle buluşsa, babaya gelip “üstümden bir köpek atladı” der. Baba para alır,günah avf olur.

Kitaplarının başlıcalarının adları da Cavidan, ışkname,Tuhfet-ül Uşşak,Risale-i Bedreddin, Risale-i Nokta,Risale-i Fadlullah,Risale-i Huruf,Turabname ve Vilayetname’dir. Toplam 60 civarında kitapları vardır.

Kitapların hepsi, Allah-u Teala’yı inkar etmeye ve şeriatı kaldırmaya dayanmakta, Fadl-ı Hurufiye tapınmağa sürüklemektedir.Bütün kafirlerden,bütün fırkalardan daha kötü oldukları,yukarıdaki bilginlerden anlaşılmaktadır.

Hacı Bektaş-i Veli yolunda olan temiz Bektaşilerde bu kötülüklerin hiç biri yoktur.”””

13- 19.YY. İSLAMİ MASON DİNLERİ

a-Melamiler ve Kalenderler;

Mevlana Abdurrahman Camii,1893’de Hindistan’da basılan Frasça (İran dili) “Nefahat-ül üns”kitabının başındave seyyid Abdülhakim-i Arvasihazretleri, “Er rıyad-ut tesavvufuye”  kitabının 104.sayfasında buyuruyorlar ki;

“Tasavvuf yolunda nihayete varanlar, iki türlüdür. Birincisi resülullahın (s.a.v) izinde giderek kemale erdikten sonra irşad için halk derecesine indirilmiş olan “mürşid” lerdir.

İkincisi, yükseldikleri derecelere bırakılıp insanların yetişmesi ile vazifeli olmayan “evliya”dır.

Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır. Birincisi Allah-ü tealadan başka herşeyi unutup yalnı onu istiyen müridlerdir. İkincisi ahireti, cenneti istiyen taliplerdir.

Allah-ü tealayı irade edenler, isteyenler de iki türlüdür. Biri,”sofu” lar olup nefislerini temizleyip nihayetten birkaç şeye kavuşmuşlardır.

İkincisi, “Melami” lerdir. Bunlar, sıdk (bağlılık) ve ihlas kazanmaya çalışır. İbadetlerini, hayratı gizler, sünnetleri, nafile ibadetleri de çok yaparlar. Bu ibadetlerin görünmesinden korkarlar. Bunlar çok kıymetli ise de mahluk (insan- hayvan) ile meşgul olduklarından tevhit makamına varmıyorlar. Melamiler muhlistir (inancında içten) sofular ise muhlastır. (içtenliği daha derin olan).

Ahiretin talipleri dört türlüdür. Zahidler, fakirler, huddam ve âbitler.

Bütün bu sekiz sınıfın taklitçileri vardır. Bu taklitçilerin her biri de ya doğru ya da yalancı olur. (Biz burada yalnı Melamilerin iki türlü taklitçilerini bildireceğiz);

Melamilerin doğru taklitçileri ibadetlerinin görünmesine ehemmiyet vermezler. Adetlere uyarlar, herkese tatlı söyleyerek kalp kazanmağa çalışırlar. Nafile (farz, vacip, sünnet olmayan) ibadetleri yapmazlar. Farzlara dikkat ederler Dünyaya düşkün değildirler. Bunlara “Kalender” denir. Bunlar, riya gösteriş yapmadıkları için Melamilere benzerler. Abdullah Dehlevi hazretleri 79.mektubunda  buyuruyorlar ki, “Kalender, batınını (içini- ruhunu) temizlemek, nefsini yok etmek için çalışır. Çok ibadet yapmaz. Sofu ise, bunun ikisine de çalışır. Mahlukları görmez. Kalenderden daha üstündür.

Zamanımızda Kalender ismini taşıyan bir çok kimse bu saydığımız şeyleri yapmıyorlar. Bunlara Kalender yerine Haşvi dense yerinde olur.

Haşvi, Allah-ü tealayı mahluklara benzeten, madde, cisim diyen kafirlere verilen addır. 72. Bid’at fırkasından biri olan  “Müşebbihe” ve “ Mücessime” denilen fırkadakilerin çoğu “haşvi” olmuştur.

Melamilerin yalancı taklitçileri zındıklardan bir kısımdır ki her türlü günah işlerler. Kalplerimiz temizdir, her işi Allah rızası için yapıyoruz derler. Riyadan, gösterişten kurtulup halis Allah adamı olmak için günah işliyoruz, derler. Allah-ü tealanın ibadete ihtiyacı yoktur. Kulların günah işlemesi ona zarar ziyan vermez. Asl günah, mahlukları incitmek, can yakmaktaır. İbadet te insanlara iyilik ihsan etmektir, derler. Bunlar dinsiz zındıklardır.

Bu gün Melamilerin bir şeyhi vardır. Onun yanında bir iki dakika oturanın kalbi “Allah” dermiş. Gönülde için şarab ile hemen serhoş olurmuş. Kendini “rabbi”  ahengine uygulayarak gerçek insan olurmuş. Şah damarından daha yakın Allah’In  varlığını duyup  Onunla orada yaşarmış. Kendi özünden üstün bir etki ve yetki tanımazmış. Çzünden ve kendi tekliğinden başka varlık yokmuş.

Bu sözler Allah-ü teala’yı inkar etmek olup küfür ve zındıklıktır (Tanrıya ve ahrete inanmayan).

b-Vehhabilik;

İslam’a açıkça çekinmeden ilk şekil vermeye girişen İngiltere’dir. İngiliz casusu Hemper’in İstanbul’da Kars’lı Ahmed adlı bir şeyhin yanında İslamiyeti öğrendikten sonra Basra’ya (Irak) “Müslüman olmuş bir İngiliz” şahsiyetinde gittiğinde tanıştığı, Mehmed bin Abdülvehhab isimli iyi niyetli, İslami bilgisini arttırmak için Mekke’den ailesi tarafından eğitim amacı ile gönderilmiş,Necef’li bu genç adamı sapıttırması ile başlayan ve 1738 yılında İngiliz hükümetinin maddi destekleri ile Mekke’li Suud ailesinin işbirliği sayesinde“Vehhabilik” tarikatını ilan etmesi ile İslam’da en büyük kırılma veya “Yeni İslam Modeli ” bu günkü adıyla “İlk Ilımlı İslam” işlemi Haçlı zihniyetince başarılmıştır.

“Mirat-ül Haremeyn” adlı kitapta yazdığına göre de;

Vehhabiliği kuran Mehmed Bin Abdülvehhab’tır. H.111,M.1694’de Necd’de Hureymile kasabasında doğmuştur. H.1206,M.1787’de ölmüştür. Önceleri seyahat ve ticaret için, Basra, Bağdat, İran, Hindistan, Şam taraflarına gitmiş oralarda eline geçirdiği Ahmed İbni Teymiye’nin ehl-i sünnete uymayan kitaplarını okumuş, zeki, kurnaz, çenesi kuvvetli, olduğundan “Şeyh-i Necdi- Necd’li Şeyh” diye nam salmıştır.

Şöhretini arttırmak için Medine-i Münevvere’de (Hz.Muhammed’in mezarının bulunduğu camii) ve sonra da Şam’da Hanbeli mezhebi alimlerinden de okuyup Necd’e dönünce kitap yazmıştır.

Bozuk düşünceleriköylüleri ve Deriyye ahalisi ile reisleri Muhammed bin Suud’u aldatmıştır.

Vehhabilik ismini verdiği düşüncelerini kabul edenlere “Vehhebi” ya da Necdi” denir.


Cahilleri aldatmak kolay olduğundan, Vehhabiler çoğalarak kendini kâdi Muhammed bin Su’ud’u da emir ve hakim tanıtmışlardı. Kendilerinden sonra çocuklarının da bu makama geçmesini kabul ettirmişlerdi. “Mirat-ül Haremeyn” adlı kitabın basıldığı 1306 (1887) yılında Necd emiri Abdullah bin Faysal’dı.

Mehmed’in babası Abdülvehhab iyi bir Müslümandı. Bu ve Medine’deki alimler, Abdülvehhab oğlunun sözlerinden bozuk bir yol tutacağını anlamış, herkese onunla konuşulmamasını nasihat etmişti.

Fakat 1150 (1733) Vehhabiliği ilan etti. Yazdığı kitaplarda hele bunların en kötüsü olan “Kitab-üt Tevhid” de ve torunu Abdurrahman bin Hasen’in buna yaptığı “Feth-ül Mecid” adındaki şerhte sayılamayacak kadar çok yanlış fikirler varsa da dinlerinin temeli üç meseledir;

1-Amel, ibadet, imanın parçasıdır, diyor.Bir farzı yapmıyan mesela, farz olduğuna inandığı halde namaz kılmayan “kafir “ olur, diyor. Bunu öldürmeli ve mallarını Vehhabilere dağıtmalı diyorlar. Bunlar, “Feth-ül Mecid”in 17.,48.,93.,111.,273.,337., ve 348. Sahifelerinde yazılıdır.

Said-i Nursi’nin Atatürk’e TBMM’de, Yezid bin Enise’nin şartını hatırlatan bir sözle karşılık vermiştir ve ““Namaz kılmayan küllen kafirdir,taşlanarak öldürülmelidir,ona Müslüman denmez, siz de..” * öylesiniz yani “kâfirsiniz” anlamında sözle suçlayınca Ankara’daki işi bitmiştir. Van’a giderek tekkesine çekilmiştir. * (Kaynak Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım : İlk Hayatı | 38)”

Ayrıca bu tür ağır şartlar Tevrat’ın Levililer bölümünde Yahudilere konulmuştur. İncil’de bu “ağır Tevrat Şeriatını ve erkeklerin başlarını örtmesini” Hz.İsa’nın kaldırdığı belirtilir. Kuran’da tekrar edilmemiş konular için de Tevrat, Zebur ve İncil okuncağını, Bakara 106.-136. Ve Maide 68/2.ayette açıkça belirtilmiştir. Bir çok ayette te “İbrahimin Kitaplarında, Musa’nın Kitaplarında yazmaktadır” ifadesi vardır.

2-Peygamberlerin (a.s) ve evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları bahane ederek dua eden “kâfir” olur, diyorlar.”Feth-ül Mecid”, Vehhabi kitabının 500.sayfasında, diyor ki,”Resulullah hayatta iken dua etmesini istemek caizdir. Hatta diri olan her salih kimseden dua etmesi istenir. Nitekim Hz. Ömer, Mekke’ye umre yapmaya gideceği zaman Resulullah, “Ya Ömer, bizi duandan unutma” dedi. Dirilerin de, cenazeye, kabirde olan meftaya dua etmeleri caizdir. Fakat kabirde olandan dua istemek caiz değildir. Allah-ü teala, işitmiyenlerden ve cevap vermeyenlerden dua istemenin şirk olduğunu bildirdi. Ölüler ve gaip (bilinmeyen, kayıp) olan, uzakta olan diriler işitmez ve cevap vermezler. Bunların faide ve zararları olmaz.Eshabtan ve ve onlardan sonra gelenlerden hiç biri Resulullahın kabrinden bir şey istemedi. Peygamber öldükten sonra ondan bir şey istemek caiz olsaydı, Ömer (r.a.) ondan yağmur yağmasını isterdi. Halbuki kabrine gelip ondan yardım istemedi. Diri ve hazır olan Hz. Abbas’tan dua istedi. Aynı kitabın 70.sayfasında diyor ki; “”Ölüden ve yanında bulunmayandan bir şey istemek onu Allah’a şerik yapmak olur…”

Vehhabilerin bu iftiralarını yine aynı kitapları yalanlıyor.. “Feth-ül Mecid”in 201.sayfasında “Buharide, Abdullah İbni Mesud diyor ki,”Yediğimiz taamın (yemek) tespih sesini işitirdik.”

Ebu Zer diyor ki,”Resulullah (s.a.v.) avucuna taş parçaları aldı, bunların tespih sesleri işitildi. Resulullah’In hutbe okurken dayandığı odunun inlemesi haberi sahihdir. (gerçektir)” diyor .

Demek ki Resulullah’tan başkaları da “herkesin işitemeyeceği sesleri” işitirmiş. Bu taşlar Hz. Ebubekir’in elindeyken de tesbihlerinin işitildiği, aynı haberin sonunda bildirilmektedir.

Haz. Ömer’in Medine’de hutbe okurken, İran’da harb eden ordu komutanı Sariye’yi görerek “Sariye dağdaki düşmandan korun” dediğini ve Sariye’nin işiterek dağı ele geçirdiğini bütün kitaplar bildirmektedir.

Vehhabiler, puta tapanlar için gelmiş olan ayeti kerimelerle bu sözlerini ispata kalkışıyorlar.

Halbuki ehli sünnet, peygamberler ve evliyalar ibadet etmez. Fakat bunların Allah-ü teala’nın sevgili kulları olduğuna ve Allah,ü tealanın bunların hatırı ve hürmeti ile kullarına merhamet edeceğine inanır. Zararı, faydayı yaratan ancak odur. Ondan başka ibadete kimsenin hakkı yoktur, der. Kabre gidip kabirdeki zat vasıtasıyla Allah-ü telaya dua eder….”

3-Mezarlar üzerine türbe yapmak, ve türbelerde namaz kılmak ve orada hizmet ve ibadet edenlere kandil-mum yakmak, ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak caiz (dinen uygun) değilmiş. Haremeyn (Mekke, Medine) ahalisi bu güne kadar kubbelere ve duvarlara tapınıyor imiş. Ehl-i sünnet olan ve Şi ve Alevi olan Müslümanlar bunun için müşrik oluyormuş. Bunları öldürmek ve mallarını yağmalamak helal imiş. Kestikleri “leş” olurmuş. Bunun için hacıların Mina’da kestirdikleri kurbanları yemiyorlar. Toprağa gömüyorlar.”

Oysa, Türbe “oda” demektir. Türbe yasak olsaydı, Eshab-ı Kiram Resulüllah efendimizi ve Hz. Ebubekir’i ve Hz. Ömer’i oda içine defne etmezlerdi. Türbe ölüye tapınmak için yapılmaz. Ona sevgi ve saygı göstermek, okumağa ve dua etmeye gelenleri yağmurdan korumak için yapılmaktadır.

Salihleri, (iyi insanları), alimleri sevmemizi onlara saygı göstermemizi dinimiz emretmektedir.

Mecma-ül Enhür” adlı kitabın ikinci cildinde 552.sayfasında diyor ki; “Muhammed bin Hanefiyye, Abdullah bin Abbas’ı defn edince kabri üzerinde çadır kurdu. Ziyaretçiler, üç gün bu çadırda okudular. (Ölenin ruhu için Kuran ayetlerinden seçmeler okuma)

Görülüyor ki Eshab-ı Kiram yolunda olan “türbe yıkmaz, türbe yapar”. Vehhabilerin Eshab-ı Kiramın yolunda olmadıkları buradan anlaşılmaktadır…..

Ahmet Mekki hoca efendi daha birçok örneklerle Vehhabilerin sapıklıklarını ispata devam etmektedir. Ben de naçizane derim ki, “türbeler ve yatırlar” bir dinin tarihidir, inanan halkın kültürünün, imanının ispatıdır. Eğer bunlar ortadan kalkarsa o toplum birbirne düşer ve başka milletlerin kölesi olur.

İngiliz- Mason dini olan Vehhabiliğin de amacı insanlara “sözde akılcığı” öğütlerken onları köklerinden koparmak niyetindedir.

Dünyayı işgal etmekten ibaret olan “Yeni Dünya Düzeni” adlı “satranç oyununun” hassas, can alıcı hamlelerinden birisidir ve İslam dünyası bunu Vehhabiliği takip eden Bahailik, Kadıyanilik, Nurculuk gibi İngiliz- Mason localarında pişirilip kotarılmış “teslimiyetçi” ama süslü, hoşa giden, “bağımsızlık mücadelesi” ve “dini yaşam biçimini, ve Müslümanların birliğini, inanç özgürlüklerini korumaya yönelik cihad” gibi zorluklardan kurtaran, ama “teslim olmayı şart koşan”, böylece kendisini ve nesillerini “köleleştirecek” saçmalıklara “din” diye rıza göstermeye, İslam ve Türk dünyasını ve diğer “hedef” milletleri “başımıza getirdikleri sahte hocalarla ve siyasetçilerle” teşvik etmektedirler.

Vehhabiler, daha sonra İngiliz sermeyesi ile güçlenecek, Medine’de 1789 yılında Hz.Muhammed’in mezarını “Putperest Türkler mezara gelip mum yakıp bez bağlıyorlar” gerekçesiyle top atışı ile yok edeceklerdir. Osmanlı bunu onaracaktır.

Sıra Mekke’ye de gelmiş,ancak Kabe top atışlarından bu Vehhabi isyancıların ve Mekkeli Sünni Arapların da desteği ile def edilmiştir.Ancak 1900’lere doğru geldiğimizde ortaya çıkacak olan İngiliz yüzbaşısı Lawrence Vehhabilerin askeri örgütleme işini de tamamlayacaktır.

Bu kırılma daha sonra Osmanlı’da 1900’lerde “Türkçülük” akımının doğmasına ve Arapların İngilizlerle birleşerek Vehhabi olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in 80.000 kişi ile katılıp Türk askerini içeriden vurması ile Osmanlı’ya son darbeyi 1917 Süveyş Kanalı Savaşlarında vurması ile son şeklini alacaktır.

Ardından “Mecidiye altını” olarak aldıkları maaşları yutmuşlardır diye Türk askerlerinin karınları yarılarak bağırsaklarında “Mecidiye altını” arayacaklardır.

c-Muhammed (Mehmet) bin Abdülvahhab (Abdülvahhab’ın oğlu Muhammed)’e kardeşi karşı çıktı 

Vahhabiliğin kurucusu Abdülvahhab’ın kardeşi Süleyman bin Abdülvahhab bilgin bir adamdı. Bir gün kardeşine sordu:

-“Erkânı İslam kaçtır?” O da;

-“Beştir”, cevabını verdi. O da;

“Sen bunlara altıncısını ilave ediyorsun, sana tabî olmayı (bağlanmayı) din erkânından sayıyorsun” dedi. Bir diğeri ona;

-“İslam’ın şartı müslümanları tekfir (kâfir saymak) etmek değildir.” demişti”

Kynk-Ziya Yörükkan, Vahhabilik, İstanbul 1953, shf. 61-63

Vehhabi’lerin Medine-i Münevvere’yi yani Hz. Muhammet’in mezarının bulunduğu camiiyi ve türbesini, Cumhuriyet ilan edildikten, Arapların Osmanlı’dan ayrılmalarından sonra Atatürk zamanında da tekrar ettiklerini Avrasya Tv’de yapılan bir yayında, Prof. Nevzat Yalçıntaş;

1926’da Suudilerin Peygamber Efendimiz’in kabrini yıkmak istediğini, bunu önleyen kişinin ise Atatürk olduğunu açıkladı. Prof. Yalçıntaş, Atatürk’ün olayı duyar duymaz Suudilere “Eğer siz resulün bir taşına dokunursanız, biz de aşağıya ineriz” ifadelerinin yer aldığı ağır bir telgraf çektiğini belirterek gündeme taşıdığını belirteyim.

Dört yıl önce yıkılıp turistik otel yapılan o meşhur Ecyad Kalesi de Kabe’yi bu İngiliz uşağı Vehhabilerin saldırısından korumak için yapılan kaledir.

Onun otel yapılması da Osmanlı’dan 1789 yılındaki bozgunun “öcünün alınmasından” başka bir şey değildir.

Hitler’in zulmünden kaçarak ülkemize sığınan ve İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan, Yahudi asıllı büyük bilgin Prof.Dr.Neumark, öğrencilerine şunları söylemişti: “Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etti… Vahhabiliği kuranlar İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı, her yerde İslamiyeti sapık inançlara kanalize etti.”

Mustafa Karaca, Kasım 2005’te, Nokta Kitap Yayınları arasında çıkan “Evanjelizm Ve Vahhabilik” adlı eserinde şu değerlendirmeleri de yapmaktadır:

“Arap dünyasını Osmanlı’dan koparmak isteyen İngiltere, önce Vahhabi akımını teşvik etti. Daha sonra, Mekke Şerifi Hüseyin’e Ortadoğu’da kurulacak büyük Arap devletinin liderliğini vaad ederek kandırdı. Şerif Hüseyin’in İngilizler ile pazarlıklarını oğlu Emir Faysal yürütüyordu. Sonunda Şerif Hüseyin hiçbir şey elde edemedi. Kıbrıs’ta sürgünde öldü. Büyük Arap Devleti de kurulmadı. Şerif Hüseyin hatıratında İngilizler ile işbirliği yapmaktan pişman olduğunu yazdı (s.97).

Vehhabiliği İran’da bir diğer İngiliz ajanı Molla takip edecek,”dört dini” birleştirerek yeni bir din yaratacaktır. Akka şehrinden İngiltere Kraliçesine övgüler dizecektir.

d-BAHAİLİK (NURCULUK);

Mirza Hüseyin Ali el-Mazendarani en-Nuri “Bahaullah

23 MAYIS 1844’de İran Şiraz kentinde Seyyid Ali Muhammed Bap (Kapı) bütün Müslüman dünyasının beklediği Mehdinin kendisi olduğunu ilan etmiştir. Binlerce kişi ona itaat ederek Babi oldu.

İran’da dini bütünlüğü bozduğu ve halkın inançlarını suistimal ettiği gerkçesiyle 1850’de Tebriz’de kurşuna dizilmiştir. Yerine yakın müritlerinden Mirza Hüseyin Ali el-Mazendarani en-Nuri “Bahaullah”  adıyla vekil oldu.1852’nin 15.Ağustosunda ’de Nasıreddin Şah’a düzenlenen süikas ile Bahailer ilişkilendirilince inanç mensupları ağır baskılar altında kaldılar. Bu baskılar sonucu, Hüseyin Mirza Siyah Çal adlı bir zindanda kaldı. Kaçar Hanedanı ile Osmanlı arasındaki görüşmeler sonucunda Bağdat’a sürgüne gönderildi.

1854’de Süleymaniye Kürtlerinden davet gelmesi üzerine yakınları ve adamları ile gizlice, İran kaynaklı Nakşibendi tarikatının bir kolu olan Sufilik inancına sahip Kürt bölgesine gitti. Yolda eşkiyalar tarafından bazı arkadaşları öldürüldü.

d1-Kürtler Bahaullah’ın “Tanrılığını” Ret Gerekçelerini” Açıklıyorlar;

Onun çok güzel el yazısı olduğundan dolayı “okuryazar olmayan cahillerde” bulunan kutsal kişiliğe sahip olmadığı söylenildi.

Kürdistandayken, kendisinin görevinin kutsallığını anlatmak için Sufi tarzında “Bülbüle Övgü” adlı şiirini Arapça olarak yazdı.Bahaullah (Baha=Nur,Bahaullah=Allah’ın Nuru)” demektir.

İran, Mirza Hüseyin Bahaullah’ın, İran’daki Sünni, Sufi Kürtleri üzerindeki etkisini bildiğinden, onlarla bağlantısını kesti.Kürt Baban aşireti ile iyi ilişkilerini sürdürdü.

Alıntı yapılan yazar;Juan R.I.Cole-Mişigan Üniversitesi Tarih Bölümü

http://www-personal.umich.edu/~jrcole/bahabio.htm

1863’de beklenen Bab’ın kendisi olduğunu söyledi.1868’de İran’ın İstanbul Büyükelçisi Mirza Hüseyin Han’ın baskıları sonucu Bağdat’tan Edirne’ye getirilen Mirza,beş yıl sonunda bazı yandaşları ile bu günkü İsrail Hayfa şehri yakınındaki antik Akka şehrine sürgün edildi,yandaşlarının bir kısmı da Kıbrıs’a gönderildi ve burada yaşadığı hapis hayatı 1876 I.Meşrutiyetin ilanı ile sona erdi.

1868-69’da İngiltere Kraliçesine ülkesindeki demokratik sistemi öven bir metin kaleme aldı.İran şahı ve II.Abdülhamit’i baskıcı uygulamalarından dolayı eleştirdi.1873’de meşhur kitabı Kitab el Akdas’ı yazdı.İran’da bir gün demokrasinin kendiliğinden ortaya çıkacağın kehanetinde bulundu.

1892’de Akka’da öldü. Hayfa şehri bu gün Bahai inancının merkezi haline geldi.

En Kutsal Kitap, Akdes Kitabı), İkan Kitabı [Kitab-ı İkan-kan, Arapça’da kesin bilgi demektir (ikan, yakin, yakinen vb.)], Saklı Sözler (Kelimat-ı Meknune), Kurdun Oğlu Risalesi gibi kitaplardır.

Bahailer (Nurcular), tüm dinlerin Kutsal Kitaplarının, Tevrat, İncil, Bhagavad Gita ve diğerleri) tek bir sistemin parçaları ve insanlığın ortak dinsel mirası olduğuna, kutsallıklarını yitirmediğine inanırlar.

Namaz, bireysel yapılan bir tapınmadır ve toplu namaz yoktur.

Dua, namaz, oruç bireyin kendi sorumluğundadır; temel amacı yaşamı konusunda onu meditasyona yöneltmek, karakterini düzeltmesinde yol göstermektir.

Irkçılık, sınıfçılık ve dini grup taassuplarının hakim olduğu bir dönemde renkleri, ırkları ve dinleri ne olursa olsun bütün insanların bir olduğu iddiasıyla ortaya çıkan Bahâîliğin dikkatleri üzerine toplaması normal sayılabilir.

Allah birdir

Tüm dinlerin temeli birdir

İnsanlık âlemi birdir

Din bilim ve akıl ile uyum içinde olmalıdır

Irksal, dinsel, etnik taassuplar terk edilmelidir

Kadın ve erkek eşittir

Genel barış için çalışılmalıdır

Eğitim zorunludur ve evrensel eğitim hedeflenmelidir

Serbest düşünce ile gerçek araştırılmalıdır

Aşırı zenginlik ve yoksulluk kaldırılmalıdır””

d2-Ahmet Mekki Üçışık’ın Saadet-i Ebediyye kitabının 436.sayfasında bu konu şöyle geçmektedir;

İslamiyyet’i yıkmak için uğraşanlardan birisi de Bahailerdir. Bu dinsizlerin başı Bahaullah’tır. Elbab Ali Muhammed  ismindeki bir Acem’in talebesi ve halifesi idi. Elbab kendisine “ayna” derdi. Bu aynada Allah görünüyor derdi. Ölünce Bahaullah bunların reisi olup Bahailik (Nurculuk) ismini verdiği saçmalıklarını yaymaya başladı. Ölmeden önce yerine oğlu Abdülbeha Abbas’ı  geçirdi. Avrupa ve Amerika’ya giden A    bbas, yüzbinden fazla Bahai (Nurcu) topladı.1921’de öldü. Yerine oğlu Şevki geçti.O da bu saçma dini yaydı.

Bahaullah kendisinini peygamber ve ahır zamanın büyük kurtarıcısı olduğunu söylerdi. Kendisine ilk küfür damgasını bu sözü ile vurmuştur. İkibin yıl sonra bir peygamber geleceğini söylemiştir. İslamiyetle hiç alakası olmayan bu kafirlere göre “19” sayısı mukaddes imiş. Oruç “19” gün imiş,her Bahainin (Nurcunun) “19” günde bir “19” Bajhaiyi ağırlaması gerekirmiş.Dinsiz yollarını “umumi adalet evi” dedikleri yüksek meclislerinde seçilen “19” kişi idare edermiş.

Her Bahai (Nurcu) yıllık kazancının beşte birini bu heyete vermeye mecbur imiş. “11” yaşında evlenmek lazım imiş. Bekar yaşamak yasak imiş.

Çıplak kadınlarla toplantı yapmak ibadet olup, başka türlü ibadete lüzum yok imiş. Her türlü ahlaksızlık “şeref” sayılırmış.

Devlet kapitalizmini desteklemektedirler. Tapınmaları, teşkilatları, vazifeleri “Akdes” dedikleri kitaplarında  ve “Vasıyyetler Levhaları” nda yazılıdır. Allah-ü tealaya inanmaları ve bir çok bilgileri İslam dininden alınmıştır. İslamiyet’e uymuyan tarafları da çoktur.

Namazları Hayfa’ya KARŞI DURUP Allah’ı düşünmek imiş. Hacları Bap’ın Bağdat veya Şiraz’daki evini ziyaret imiş. Ayet okumak, kalp ile Allah’ı düşünmek imiş….”

Buraya kadar Bahailiğin (Nurculuğun) farklı kalemlerden değerlendirilmesini okuduk.

Şimdi, elle tutulur, gözle görülür bir sonuç çıkarmak için bu Masonik dinin ilkelerine bakalım;



1-Masonluk Anayasassı ne diyordu?

“Mason Anayasası, “ Bir Mason, kesinlikle sanattan anlamalı, asla aptal bir ateist ya da dinsiz özgürlükçü bir hovarda olmamalıdır ve ahlaki yasalarda belirtilen şartlara uymaya zorlanır.” cümlesiyle başlamaktadır.Bahailiğin ilkeleri nelerle başlıyordu? İşte ilk üç madde;

1-“Allah birdir”

2-“Tüm dinlerin temeli birdir”

3-“İnsanlık âlemi birdir”

Bahailik bir dindi, tanrısı İslam’ın  tanrısı  “Allah” tı. İki, İslam’a göre, Adem’den Muhammed’e bütün peygamberler Müslümandı. Yani bütün dinlerin temeli birdi. Üç,Bütün insanlar kardeştir Müslüman olan herkess kardeştir. Müslümanlar arasında “ırk, dil, renk” farkı yoktur. Her canlıyı Allah yaratmıştır.” Bir Arap’ın Arağ olmayan üstünlüğü sadece takvasıdır” diyen Kuran ayetine göre de, “İnsanlık Alemi birdir” demek İslam’a ters değildi.

Yani Bahailik “İslam’a” karşı görünmüyordu hatta ilkelerini de benimsiyordu. Peki sorun neydi?

Bahaullah delisi ne zaman yaşamıştı?

İran’ın Hazar Denizi’nin güney sahilinde Mazenderani Vilayetinin NUR şehrinde, Azeri Türklerinin de yoğun olduğu bu kasabadan “Baha- Nur” adını alan kripto Yahudi Kurucu Seyid Muhammed 1844’de bunu açıklamış, 1850’de de kendisinin “tanrı- Allah” olduğunu açıklayınca kurşuna dizilmişti. Dini sürdürmeyi devralan gene aynı “Nur”  şehrinden, kripto Yahudi olan Mirza Hüseyin Ali el-Mazendarani en-Nuri  adını  “Bahaullah- Allah’ın Nuru”  olarak ilan ediyor ve “ayna olan bedeninde insanlara görünen tanrı- Allah” benim” diyerek yola devam ediyordu. Ayrıca’da Hz. İbrahim’in karısı Sara’nın ölümünden sonra evlendiği ikinci karısı Ketura’nın atası olan eski Med Kralı Yezdigirt’in soyundan olduğunu iddia ediyordu.

2-Masonluk anayasasına 1738’de yapılan ilave neydi?

“1738’de yayınlanan Anderson Anayasasında Yahudilerin gizli kitabı Talmud’da Allah’ın Nuh peygambere emrettiği “yedi temel ahlak kuralına” (3) uyulması da eklenmiştir.”

Yezdigirt’in tanrısı Mitra ise, Hint “Mitra-Varuna” kadın erkek tanrı-ça (Abi-Kardeş) çiftinden çalıntı, insanlardan “insan kruban etmeyi kaldıran” tanrıydı ve Mitra “dost, yaren, arkadaş” demekti.

Peki, gene “abi-kardeş” çift olan, “Hz. İbrahim- Sara” çifti bundan çalınıtı olabilirmiydi? Onu vicdanlarınıza bırakmıyorum ve konuyu biraz daha deşiyorum.

Hz. İbrahim’in tanrısı “Yahweh- Yılan- İnsan” ise yanında melekleri ile İbrahim’in çadırına gelir ve İbrahim’ kızkardeşi ve eşi olan Sara’dan birkaç sefa (ölçek) un çıkararak karmasını ve ekmek pişirmesini ister. Yahweh de Mitra gibi “İnsan eti yemeyen, insan kanı içmeyen” arkadaş yaren, dost tarnı olur. Bunu da, Yahudi Tevratına göre İshak peygamberi önce rüyasında kurban ister, sonra kurban töreni esnasında da bir koç göndererek “insan kurbanını” İbrahim soundan kaldırır.

Yani İbrahim kültü tam bir Mısır’ın İsis- Osiris’İnden çalınmış, Hint- İran dinlerinden yapılmış apaçık bir hırsızlıktır.

Hadi diyelim bütün herşey doğru. Sonunda dinlere fazla itiraz edersen “kâfir ve zındık” ilan edilirsin, bu yüzden kısa keselim. Yüz yaşına gelmiş, adetten kesilmiş “kısır” Sara, birden hamile kalır ve İshak doğar. Onun karısı Rebeka da kısır çıkar ve o da bir “tüp bebek doğum yapar. İshak böylece “ikiz babası” olur. Günümüzde de “tüp bebek” doğumlarda sık rastlanan ikizinden sekizizine kadar doğumları gazetelerde okuyoruz. Rebeka da yaptığı “ikiz doğumdan”  ilk doğan oğluna, vücudu kıpkırmızı tüylerle kaplı olduğu için Esav, (Tüylü demektir) ve Esav’ın topuğuna tutunarak doğan Yakup (Topuk tutan, hileci, üçkağıtçı demektir.) adlı iki çocuğu olur.

Allah yani Yahweh, “parlak” sever ve Yakup’u öne geçirecek bir sürü hile ve dümenin yaşandığı Tevrat’ın Yakup- Esav” bölümünün yazılmasına sebep olur.

Çok ileride Hezekyel peygamber bölümünde “Esav’dan nefret etttiğini, yurdunu çakallara yurt ettiğini” itiraf eden bir tanrıyla karşılaşırız. Oysa Esav’ın suçu “tüp içinde çift yumurta döllenmesi” sonucu doğmaktan başka bir şey değildir. Babasının tanrısı Yahweh’e de çoksadık olarak ve onun tüm emirlerini Yakup’tan ve babasından öğrenerek, onları uygulayarak yaşamıştır. Ama sonuç sıfırdır. Yahweh “parlak” sever. Irkçıdır.

Yakup’un en küçük oğlu yakışıklı, artist Yusuf Mısır’a önce maliye bakanı, başbakan ve sonunda Firavun olur. Ondan dört yüz yıl sonra ortaya çıkan, Asurluların Sargon efsanesinden tırtıklama, “sepet çocuğu”  yetim Musa sahneye çıkar. Ona verilen Tevrat adlı kitapta Levililer bölümünde “yasaklar” başlığıyla belirlenen Yahudilerin uyması gerken kuralların başında “ Şebbat günlerimi yani Cumartesi Tatili” tutmayan ve emirlerime uymayan öldürülecektir” emri Yahudilere verilir. Yahudiler uyar da bazen tanrı Yahudileri bırakıp dünyanın öbür taraflarındaki insancıkların da başlarına musibetler açmakla meşgul olması gerektiğinden Yahudileri başıboş bırakır.

Zaten Musa ve ardılı Yeşu zamanlarında Tanrı Yahudilerin başlarındayken bile Yahudiler tanrılarını isteklerinden usanmış ve “kırk kez” tanrılarını sınava çekmişlerdir. Oda kızıp tümünü tam yok edecekken Musa tanrısını bir çocuk gibi avutarak Yahudileri kurtarır.

Bu ilerideki peygamberlerin olaylarında da tekrar eder. Tanrı Yahudileri defalarca kıyımdan geçirir. Yazıcı melekleri Kudüs’ün kale kapılarını kapatırlar ve “günahkâr Yahudileri işaretleyerek resmen soykırım yaparlar. Hezekyel bir dağın tepesinde olayları seyrederken halkı için ağlar ve “Şehir kazan biz etiz” diyerek tepkisini ortaya koyar. Bu olay diğer peygamberler zamanında da yaşanır.

İşte Mason İngiliz- Amerikan malı bu dinlerde tekrar edilen tek ortak özellik ise bu olaya işaret etmektedir. Yani;

“Dini farzlarını yapmayanların öldürülerek mallarının Vehhabilere, Kadıyanilere, Bahailere vb dağıtılması” şartıdır.

Kuran’ın hiçbir yerinde olmayan bu şartın gerçek anlamı bu Tevrat olaylarına dayanmaktadır.

Gelelim Bahailiğin diğer temel şartlarına;

4-Din bilim ve akıl ile uyum içinde olmalıdır

5-Irksal, dinsel, etnik taassuplar terk edilmelidir

6-Kadın ve erkek eşittir

7-Genel barış için çalışılmalıdır

8-Eğitim zorunludur ve evrensel eğitim hedeflenmelidir

9-Serbest düşünce ile gerçek araştırılmalıdır

10-Aşırı zenginlik ve yoksulluk kaldırılmalıdır

Dördüncü madde, tamamen Şiilere ve İran’da iktidarı elinde bulunduran Türklere göredir. Türkler her daim “akılcı” olmuşlardır. Beşinci maddeyi zaten yazdık, altıncı madde ise Bahaullah ile aynı yılarda İngiltere’de Emmanuel Pankraust adlı bir asil karısı ile Mason İngiltere “Kadın Hakları” emperyalizmini başlatmıştır. Bu onunla ilişkildir. Yani kadın hakları= aileyi parçalamaktır. Kadını kocaya düşman etmek amacını taşır. Aile içi dayanışmanın kalmadığı bir toplumda “vatanseverlik, ırz, namus, şan, şeref” gibi değerler kalmaz. Kadını orosğu, erkeği fahişe bir toplum ortaya çıkar. Çocuk hakları da bhunun devamı olarak günümüzde sürdürülmektedir.

Genel barış yani yedinci madde, emperyalist Vatikan ve Mason sermaye gruplarının işbirliğinde sürdürülen yeryüzünün işgali ve kavimlerin köleleştirilmesi savaşında emperyalizm artık “asker” kaybetmek istemez ve kitleleri “bizim üstünlüğümüzü kabul edin, teslim olun, sizi savaşla değil siyasetle, sömürerek bölüp, sefilleştirip yok edelim” siyaseti demektir.

Bitlis’in kripto Yahudi Yezidi Kürt tanrısı Said-i Kürdi de ne diyordu? ;

“Ben İslam dünyasını yok olmaktan kurtarıyorum” yani bu sözüyle,”İslam dünyasını onlara köle ediyorum” diyordu. TBMM’de koyduğu “namaz şartı” fetvası yüzünden Ataürk ile tartıştığında” Her Müslüman namza kılmalıdır, namaz kılmayan kâfirdir ve öldürülmelidir, sendeee” diyerek Atatürk’ü de tehdit ederken Yahudi Tevratına bağlılığını resmen ilan ediyordu. Oysa, kılınmayan namaz kaza edilir ve bir Müslüma “üç Cuma Namazını” namazsı geçirirse dinden çıkardı. Bu da öldürülmesini gerektirmezdi. Said-i Kürdi’nin “içki düşmanlığının” arkasında da gene bu “Her günah işleyen öldürülmelidir” ilkesine bağlılığı görmekteyiz. Onun saçmalıklarının uygulayıcısı olan AKP ve Fethullah Gülen hareketinin de “Vehhabi” oldukları, Tevrat şeriatına girip Mason-Yahudi oldukları ortadadır.

Sekizinci madde’de eğitim şartı, elektrikten haberi olmayan Ortadoğu ve Asya kavimlerine rağmen batı sanayi devrimini tamamlamış, aynı yıllarda Amerika’da trafik ışıkları şehirler yaşamının parçası haline gelmeye başlamıştır. Okuma bilmeyen halk teknolojik ürünleri tüketemezlerdi. Diğer yandan, Mason ABD, 1418’de Jack de Molay’in ve Tapınak Şövalyelerini Fransa Kralı II.Filip tarafından öldürülmesi olayında edilen “Yeryüzünden bütün feodallaer silincektir” yemininin yerine geitirilmesi için Avrupa’da ve Rusya’da Alman Yahudisi Karl Marks’ın öncesinde başlatılan Fransız devrimi ile başlatılan “toplumcu- sosyalist” hareketleri, 1815 Viyana Konferansında İngiltere’den bağımsızlığını Almanya’nın (Prusya- o antlaşma ile Almanya olmuştur) desteği ile resmen kazanımış ve “bebek imparatorluk” olarak doğmuş Mason ABD idaresi desteklemektedir. Hatta I. Ve II. Komünist Enternasyonal toplantılarına hiçbir Avrupa ülkesi izin vermediği için Amerika ev sahipliği yapmıştır.

Almanya ve Fransa’dan kovulan Karl MARKS ve arkadaşı Friedric Engels’in İngiltere’ye sığınmalarından sonra “hiç seslerinin çıkmaması” benim hep dikkatimi çekmiş ve kuşkulandırmıştır.

1918 tarihli Wilson ilkelerinin “1”. Maddesine de Rusya’daki devrim desteklenmelidir” şartını da koyan Mason ABD’nin, eğitim, serbest düşünce, ve komünizm”  propagandaları yaygındır. Onuncu maddeye kadar bütün şartların arkasında, Mason Anayasasının ilk şartı olan “tanrıya inanan olma” şartı gereğince, “dindar sosyalizm”in Bahailik ile dayatıldığını görmekteyiz.

Bu bilgiler ışığında Müslüman ülkelerde özellikle “Komünist ve Ssoyalist” hareketlerinin başlarında “Kızılbaşların, Alevi maskeli Gnostik Ermenilerin, Yezidi Kürtlerin, İsmaili’lerin, Kadfıyanilerin olduğu da ortaya çıkmaktadır.

27 Mayıs 1960, 12. Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbelerinde “sol hareketin” satılışının da sırları ortaya çıkmaktadır. Yani tümü Mason ve sayageldiğimiz İngiliz- ABD dinlerine girenlerin dindarlıklarıydı, bu dindarlığın gereği, devleti sömürgeci devletlere teslim etmeyi amaçlıyordu. 1967 TİP’in bölünmesini takiben ortaya çıkan Türk ve Kürt Solu da bunun kanıtıydı.. Ülkeye “sosyalizm getirmek” ise hiç birisinin derdi değildi.

Bu günün “Solcu PKK’sı” da bu projenin devamıdır dersem kızmazsınız herhalde.

Bu bilgiler eşliğinde diğer Mason İslam projelerine devam edelim;

e-AHMEDİYE (Kadıyani)

Hindistan’da Pencap’ta 1880 yılında Mirza Gulam Ahmed Kadıyani (1835-1908) tarafından kurulmuştur.

Görülüyor ki İngilizler, sapık fikirlerini aşılamak için Hindistan’ı ele geçirmelerinden bir yıl sonra işe başlamışlardır. İslamiyet’i içeriden yıkmak için İngilizler tarafından kurulduğu ve beslendiği, İngiliz casuslarının yardımı ile süratle yayıldığı anlaşılmıştır. G.A.Kadıyani öldükten sonra yerine Hakim Nureddin halifesi oldu. Bunun yerine geçen Beşirüddin Mahmut(1889-1965) dir.

Ahmed, 1905’de Hindistan Kadıyan şehrinde “Es Vasıyyet” kitabını neşreder (yayınlar) kendisini vât edilmiş Mesih (Hz. İsa) olduğunu bildirdi. Oğlu Beşir, merkezlerini Rabwah kasabasına nakl edip Ahmediye yolunun sapık inançlarını “Gerçek İslamiyyet” adı altında yaymaya başladı.”Kuran Tefsiri” diye çıkardığı iki kitabı Kuran’a uymayan sapık, bozuk yazılarla doludur.

1300 seneden beri hiçbir müfessirin dikkatini çekmeyen ekonomik gerçekleri görüp yazdığını bildirmektedir. .(Komünist-Bahai ilkeleri) Allah’ın böyle bir bilgiyi ancak peygamberlere ve onların halifelerine bahşettiğini güvenle iddia edebilirim demektedir. (Yahudilerin Yaşayan İnsan Tanrısı Yahweh)

Oysa “Kuran-ı Kerimi kendi görüşü ile tefsir eden kâfir olur” hadisi şerifi bunların İslamiyet’ten ayrı sapık bir yolda olduklarını açıkça göstermektedir.

Vehhabi sapıklarından daha bozuk ve sapık ve zararlıdırlar.

Hatta Vehhabilerin “Feth-ül Mecid” kitabının 275.sayfasında, seyyid Sıddık Hasen hanın “Kitab-ül iza’a kitabından alınarak; “Zamanımızdaki deccallardan biri de Frenk deccalı Gulam Ahmed Kadıyani habisidir (urudur). Allah onu daha çirkin eylesin. Kötülüğünü her yöne duyursun. Onun küfr yoluna sürüklenmiş olanlar da onun gibi eylesin. Çünkü o büyük fitne uyandırdı. Önce mehdi olduğunu söyledi sonra peygamberlik davasına kalktı. Hıristiyan devletlerin Müslümanları parçalamak siyasetlerine alet oldu” diye yazmaktadır.

Vehhabiler, “gerçek Müslümanlık Vehhabiliktir” dedikleri gibi bunlarda “Gerçek Müslümanlık yalnız Ahmedilik’tir” diyorlar.

Her ikisi de hadis-i şerifle övülmüş olan selef-i salihin doğru yolundan ayrılarak insanları küfr ve delalet felaketine sürüklemektedirler.

Pencap ve Bombay’da cahil halk arasında yayılmakta olan bu batıl yol şimdi Avrupa ve Amerika’da yerleşmektedir.

Kendilerine Müslüman dedikleri halde bozuk inançları ve ayinleri ile Müslümanlık’tan ayrılmışlardır.

Küfrlerine şeyler çok ise de üçü mühimdir;

1- Ahmed-i Kadıyani adını alanlara göre, İsa Aleyhisselam’ı asmak istememişlerdi. Fakat kendiliğinden öldü ve toprağa kondu. Sonra kabrinden çıkıp Hindistan’da Keşmir’e gelerek İncil’i orada yaydı ve tekrar öldü. Diyorlar.

2- Mehdinin çıkmasında ve herkesi dine çağırmasında da İslamiyetten ayrılıyorlar. İsa ve Muhammed aleyhisselamın ruhları insan şeklinde görünecektir. Bu da Mirza Ahmed-i Kadıyanidir. Başka mehdi yoktur. Diyorlar

3- Müslümanlıkta cihad vardır. Fakat top ile, kılınç ile değil, nasihat ile irşad iledir. Kan dökmek, can yakmak yoktur, soğuk harp vardır.Diyerek Kuran-ı Kerim’in anlamını değiştiriyorlar.

Cihad için olan ayeti kerimeleri inkâr etmiş oluyorlar. Gulam Ahmed’in oğlu Beşirüddün ‘in “Yeni Dünya Nizamı (düzeni)” kitabı, küfr saçmaktadır.

Hindistan âlimlerinden, şeyh Muhammed Enver şah Keşmiri, Kadıyanileri “ret etmek için” “Akidet-ül İslam fi Hayat-i İsa Aleyhisselam” ve “İkfar-ül Mülhiddin” ve Hatem-Üneyyibin” kitaplarını yazmıştır.

Karaçi’deki “Medrese-i İslamiyye” müderrislerinden seyyid Muhammed Yusuf Benuri,Muhammed Enver Şah’ın ahayatını ve salatını uzunuzun yazmıştır.

Burad asrın derin âlimi Osmanlı’ın şeyhülislamı Mustafa Sabri efendinin “Mevkıf-ül ilm vel’aki veddin” kitabının üçüncü cildi 327.sayfasında “Hind’in büyük alimi Muahmmed Enver Şah’ı görüp hayranı olduğunu yazdığını da bildirmiştir. Muahmmed Enver Şah 1933’de vefat etmiştir.

Ahmed-i Kadıyani Moğol tatarı kavminden, İsmail’İ fırkasından bir zındık idi. Çok kitap okudu, Ehl-i Sünnet’in azılı düşmanı oldu.İngilizler İslamiyyet’i içerden yıkmak içinhazırladıkları planlarıuygulayacak bir maşa arıyorlardı. Bunu seçtiler. Bol para ile satın aldılar.

Önce Bahai olarak ortaya çıkarıldı.

Müceddid olduğunu söylerdi. Sonra Mehdiyim dedi.

Daha sonraları gökten indirileceği bildirilen İsa MESİH OLDUĞUNU SÖYLEDİ.

Sonunda peygamber olup yeni bir din getirdiğini ilan etti.

Kadıyani mescidi, Mescidi Aksa* imiş, şehri de Mekke imiş. Sonradan yerleştiği Lahor şehri de Medine imiş. Bir mezarlık yapıp buna “Makberet-ül Cenne” dedi. Buraya gömülen cennete gider, dedi.

Kendi kadınlarına “Ümmehat-ül Müminin” dedi Aldattığı zındıklara (dinden çıkmış, kâfir) “ümmetim” dedi.

Mucizelerinin en büyüğü Muhammed-i Begüm” dediği nikâh imiş ve gökte yapılırmış. Vahy yoluyla din kendisine bildirilirmiş. Dinini 1888’de ilan etti. 1908’de de cehenneme gitti. Kendisine inanmayanlara “kâfir” dedi.

Bu zındık, “hakikat-ül Vahy” kitabının 148. Sahifesinde “Allah bu ümmet arasında İsa’dandaha üstün bir mesih yarattı. İsa şimdi sağ olsaydı benim yaptıklarımı yapamazdı. Bende görülen mucizeler onda görülmezdi” diyor. 107.sayfasında, “Firavuna resul gönderdiğim gibi size de resul gönderdim” ayeti kerimesindeki peygamberin kendisi olduğunu söylüyor. 68. Sayfasında da “Allah beni peygamber olarak gönderdi ve vât olunan peygamber sensin dedi. Bana üç yüz bin mucize verdi” diyor……

Kadıyani ve Ahmedi denilen bozuk yolun İslamiyyet-i yıkmak için İngilizler tarafından kurulmuş olduğunu vesikalarla anlatan bir kitap elime geçti.

“El Mütenebbl ül Kadıyani” adındaki bu Arapça kitap, Pakistan’da Mültan’da “Meclis-i Tehaffuz-

Hatm-in Nübüvve” tarafından 1967’de basılmıştır.

İstanbul’da “Işık Kitapevi” bu kitabı Enver Şah-ı Keşmiri’nin “İkfar-ül Mülhiddin” kitabının başındaki allame Muhammed Yusuf Benuri’nin ve MEVLANA Şeyh Habibürrahman Diyobendi’Nin kıymetli yazılarını ve “Hünet ül İslam” risalesini de ekliyerek 1973’de ofset ile bastırılmıştır.””

Mescid-i Aksa

*Mescid-i Aksa; (Kudüs’te Hz. Muhammed’in Cebrail ile peygamberin Burak adlı ata binerek Mirac’a yükseldiğine inanılan kutsal, havada durduğuna inanılan, insanlar korkmasın diye altına usulen duvar örülü halde bulunan, “Muallak Taşı” adlı kayanın bulunduğu, Kudüs’ün fethinden sonra kayayı da içine alan bu yere Hz. Ömer’in yaptırdığı camiinin adı. )

Ahmediye veya Kadıyanilerin de Bahailiğin (Nurculuğun- Masonluğun) bir devamnımolduğu ortadaıdır. “Gökte Nikâh” konusu, Hint Ramayana Destanı Vimanalar (uçan daireli tanrılar) bölümünde vardır. Tanrıları birbirlerinin mainitalarını uçan dairelerle kaçırılar, gökte nikhlar kıyarlar bir yığın bilim kurgu dümen vardır.^

Bu ifade ile de Hint’li Müslümanların kökenlerinde ve İslami ritüellerinde “Hindu, Brahman, Budist ritüelleri keşfeden sömürgeci Masonlar, hepsini “tek potada” toplayuan bir din kurmak istediklerini göstermektedirler.

Amaçları, “köleci” olan insan şekilli kertenkele- yılan- kurbağa tanrılarının soyundan (feodal) geldikleri iddiasıyla yeryüzü halkını bu dinler sayesinde köleleştirmek, bağımsızlık savaşı, işçi direnişi, ırk, din, mezhep kavgaları gibi sorunları kökünden halletmek istemektedirler.

Günümüz “Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi denilen B.O.P ile de yapğılmak istenilen budur.

Şimdi, sömürgeciMason İngiliz- Amerikan emperyalizminin buraya kadar saydığım “çakma dinleri ve tanrılarından” sonra bu işin felsefesini nasıl ortaya koymuşlar ona bakalım. Burada gene rehberimiz, emekli, öğretmen, kimyager Albay Hüseyin Hilmi Işık’ın Saadet-i Ebediyyes’i olacak.

“Anti emperyaslist” İslamı bizlere bıraktığı için kendisine minnettarlığımızı sağlığı veya ölümü halinde bildirelim.

İşte, işbirlikçi kripto Grek, Yahudi, Hindu, Semitik şerefsizlerin Müslüman direnişini ortadan kaldıran, emperyalizm’e telim eden sapıklığın felsefesini dayandırdıkları uydurmaların “yalan tarihini” Albayımız bir güzel ortaya döküyor;

f-Selefiler;

İmam Gazali

“Hemen söyleyelim ki, Ehl-i Sünnet alimlerinini kitaplarında “Selefiyye” denilen bir isim ve “Selefiyye Mezhebi” diye bir mezhep yoktur!

Bu isimler, Vehhabiler ve mezhepsizler tarafından sonradan uydurulmuş ve cahildin adamları tarafından mezhepsizlerin kitapları Arabiden Türkçe’ye çevrilirken Türkler arasında da yayılmaya başlamıştır.

Bunlara göre, “Eşari ve Maturidi mezhepleri kurulmadan evvelbütün Sünnilerin tabii oldukları mezhebe Selefiyye adı verilmektedir. Bunlar, sahabe ve tabiinin izinde yürümüşlerdir.Selefiyyen,mezhebi, Eshabın tabiinin ve Tebe-i tabinin  mezhebidir. Dört büyük imam bu mezhebe tabi idi.Selefiye mezhebini müdafaa için ilk eser “Fıkh-ül Ekber” ismi ile İmam-ı Azam tarafından yazılmıştır.İmam Gazali “İlcam-ül Avam Anil Kelam” eserinde Selefiyye mezhebinin esaslarını yedi olarak belirlemiştir.

İmam-ı Gazali’nin zuhurü ile müteahhirinin ilm-i Kelamı başlar. İmam Gazali önce gelen kelamcıların mezheplerini ve İslam filozoflarının fikirlerini tetkik ettikten sonra kelam ilminin metodlarında değişiklikler yaptı.Felsefi bahisleri ret maksadıyla kelama soktu. Razi ve Amidi kelam ile felsefeyi mezc ederek bir ilim haline koydular. Beydavi ise kelam ile felsefeyi birbirinden ayrılmaz hale koydu. Müteahhirinin ilm-i kelamı Selefiyye mezhebini ihyaya çalıştılar. Selefiyye mezhebi sonradan ikiye ayrılmıştır.Eski Selefiler Allah’In sıfatları ve müteşabbih nassları hakkında tafsilata girmemişlerdir.Sonraki selefiler bunlar hakkında tafsil cihetine ehemmiyet vermişlerdir. İbni Teymiye ve İbni Kayyım Cevziyye gibi sonraki Selefiler de bu hal açık olarak görülmektedir.

Eski ve yeni Selefilerin hepsine birden “Ehl-i Sünnet Hassa” denir. Ehl-i Sünnet kelamcıları bazı nassları te’vil etmişlerse  de Selefiyye buna muhaliftir. Selefiyye Allah’In yüzü ve gelmesi, insanların yüzne gelmesine benzemez diyerek müşebbiheden ayrılmıtır” diyorlar.

Eşari ve Maturidi mezhepleri sonradan kurulmuş demek doğru değildir. Bu iki büyük imam, SelefiSalih’inin bildirdikleri itikad iman bilgilerini açıklamışlar, kısımlara bölmüşler, gençlerin anlayabileceği bir şekilde yaymışlardır.İmam-i Eşari, İmam-ı Şafi’Nin talebesi zincirinde bulunmaktadır. İmam-ı Maturidi de İma-ı azam Ebu Hanife’nin talebeleri zincirinin büyük bir halkasıdır.

Eşari ve Maturidi hocalarının müşterek olan mezheplerinden dışarı çıkmamışlar, yeni mezhep kurmamışlardır.Bu ikisi de hocalarının  ve dört mezhep imamının tek mezhebi vardır. Bu da ehl-i sünnet  vel cemaat” ismi ile meşhur olan mezheptir. Daha doğrusu fırkadır. Bu fırkada bulunanların itikatları inanışları Eshab-ı Kiram’ın ve Tabi’nin ve Tebe’i Tabi’nin inanışlarıdır.

İmam-ı azam Ebu Hanife’Nin yazdığı “Fıkh-ul Ekber” kitabıehli sünnet mezhebini müdafaa etmektedir.

Bu kitapta ve İmam-ı Gazali’nin “İlcam-ül Avam Anil Kelam” kitabında “Selefiyye” kelimesi yoktur. Bu iki kitabı evvelce çok okudum. Fıkh-ül ekber kitabının şerhleri arasında “Kavl-ül Fasl” şerhi dört yüz sahifeden fazla olup Ehl-i Sünnet mezhebini bildirmekte ve bi’dat fırkaları ile felsefecilere cevablar vermektedir.Kavl-ül Fasl ve İlcam kitabını çok istifadeli görerek ofset bastırdım…..

S.445’den;

“,,,,Masonların ve misyonerlerin asırlar boyu devam eden çalışmaları ile ve İngiliz imparatorluğunun iğrenç siyaseti ve her türlü maddi güçlerini kullanması ile İslam dininin bekçisi, Ehl-i Sünnet  alimlerinin hizmetçisi olan Osmanlı devleti parçalanınca mezhebsizler meydanı boş buldular. Bilhassa Ehl-i Sünnet alimlerine söz hakkı tanımayan memleketlerde mesela Suudi Arabistan’da , şeytani yalan ve hilelerle Ehl-i Sünnet’e saldırmaya, İslamiyet’i içerden yıkmaya başladılar.

Suudi Arabistan’dan dağıtılan sayısız altınlar bu saldırganlığın dünyanın her yerine yayılmasını sağladı.

Pakistan’dan, Hindistan’dan  ve Afrika milletlerindengelen haberlerden  anlaşıldığına göre, din bilgisi ve Allah korkusu olmayan  bazı din adamları bu saldırganlara destek olarak mevkilere ve apartmanlara kavuşmuşlardır. Bilhassa gençleri aldatarak, Ehl-i Sünnet mezhebinden ayırmak için yaptıkları ihanetleri bu habis kazançlarına sebep olmakta imiş.. Medreselerdeki talebeyi, Müslüman yavrularını aldatmak için yazdıkları kitaplardan birini getirdim.

Kitabın bir yerinde, “Bu kitap mezhep teassubunu kaldırmak ve herkesin kendi mezhebi içinde kavgasız yaşamasını sağlamak için yazdım” diyor.

Bu adam, mezhep taassubunu kaldırmayı, ehl-i Sünnete saldırmakta, ehl-i sünnet alimlerini küçültmekte gördüğünü söylemektedir.

İslâm dinine hançer saplamakta ve bunu  Müslümanların kavgasız yaşamaları için yaptığıunı söylemektedir.

Kitabın bir yerinde,” “Düşünen bir insan, düşüncesinde isabet ederse on misli ecr (sevap) alır,Hata ederse ibr ecr alır” diyor.

Peygamberimizin hadis-i şerifini bakın nasıl değiştiriyor;

“Bir müctehid, ayet-i kerimeden ve hadis-i şeriften bir hükm çıkarırken, isabet ederse buna on sevap verilir.Hata ederse bir sevap verilir.” Buyruldu.

Hadis-i Şerif bu sevabın “her düşünenen” değil,”ictihad derecesinde- şeriat kanunu,yasası yapacak seviyede olan İslam alimine verileceğini, buna da her düşünmesine değil,Nasslardan ahkâm çıkarmak için çalışmasında verileceğini göstermektedir. Çünkü bu çalışması ibadettir. Her ibadete verildiği gibi bu ibadete de sevap verildiği bildirilir.”

Mısır’daki Cami’ül Ezher İslam Üniversitesinden mezun üstaz İbni Halife Alivi, “Akidet-ül Selef-i Vel Halef- Muhaliflerin (Selefilerin) İlkelerine Muhalefet” adlı kitabında diyor ki;

“Allame ebu Zühre (Tarih-ül Mezahib-il İslamiyye” kitabında yazdığı gibi hicretin dördüncü asrında, Hanbeli mezhebinden ayrılan bazı kimseler kendilerine “Selefiyye” adını verdiler. Yine Hanbeli mezhebinde olan Ebul Ferec İbnülcevzi ve başka alimler bu selefilerin selefi salihin yolunda olmadıklarını”bid’at ehli mücessime fırkasından” olduklarını bildirerek bu fırkanın yayılmasını önlediler.

Yedinci asırda (15.yy.) İbni Teymiye bu fitneyi tekrar alevlendirdi. Bu kitapta selefilerin ve Vehhabilerin çeşidli bid’atleri (özünden ayrılıp sapıtan) ve Ehl-i Sünnet’e  karşı yaptıkları iftiraları uzun yazılmış ve cevapları verilmiştir.Kitap 1978’de Şam’da basılmıştır.340 sayfadır.

Mezhepsizler kendilerine “Selefiyye” adını takmışlar, İbni Teymiye, Selefilerin büyük imamıdır diyorlar. Bu sözleri bir bakıma doğrudur. Çünkü İbni Teymiye’den önce “Selefi” adı yoktu.”Selef-i Salihin- İyi muıhalifler” vardır. Bunların mezhepleri de Ehli sünnet mezhebi idi.

İbni Teymiye’nin sapık fikirleri Vehhabilere yani mezhepsizlere kaynak oldu. İbni Teymiye Hanbeli mezhebinde Ehl-i Sünnet “ olarak yetişti. Fakat ilmi yükselip de fetva makamına gelince kendi fikirlerini beğenerek kendisini Ehl-i Sünnet alimlerinden üstün görmeye başladı.

İlminin çoğalması dalaletine, sapıtmasına sebep oldu. Hanbeli olması da kalmadı. Çünkü Ehl-i Sünnet olabilmek için “dört mezhepten birisinde olmak” lazımdır.

Ehl-i Sünnet itikatında olmayan birisi için “Hanbeli mezhebindeydi” denilmez.

Peygamberimiz (s.a.v) bir hadisinde  “Alimlerin iyisi insanların en iyisidir. Alimlerin kötüsü, insanların en kötüsüdür.” Buyurdu.””

14-Masonlar Hıristiyanlığı da Değiştirdiler;

Mason, Siyonist, Yahudi İngiltere-Amerika küresel sermayesi, 18. yy. da başladığı “küresel Mason Dinini” yapılandırma ve yayma işlemini sadece İslamiyet ile sınırlı tutmamış, Hıristiyanlığı da işin içine katmıştır. Şöyle ki;

Bir Rus savaş muhabiri ve ajanı olan Nicolas Notovitch

(1858-?) 1887 yılında Tibet-Hindistan’a giderek Hemis manastırında Budist rahipler olan Lamalardan eğitim aldığını ve Hz. İsa’ın Hindistan’da yaşadığını yazar.

Yazarın iddiasına göre, Hz. İsa İsrail topraklarının Roma tarafından işgal edilmesini takip eden yıllarda “13” yaşındayken yanına bir eş (karı) alarak bir kervana katılır ve yolculuğuna başlar.

Jain’ler (Cayn’lar,bizde “CAN”lar.) (Pasifist, teslimiyetçi ,özgürlük mücadelesi gibi erdemleri kötüleyen,şiddet karşıtı Hint öğretisi yanlıları) tarafından karşılanır.Hindistan’a Tibet’te bulunan Jaganath (Juggernaut), Rajagriha kutsal kentlerindeki Hemis manastırlarında Pali dili öğrenir ve “6” yıl kalarak eğitimini tamamlar. Hindistan’da o dönemde Kshatriyaslar (Savaşçılar Sınıfı),Sudraslar (emekçi,çiftçi köylü sınıfı) ve Brahminler (rahipler) sınıfları arasında meydana gelen sınıf çatışmalarını durdurmak için onlara bakmasına izin verilmemiş olan Vedalardan (Ramayana kitabının ayetleri) örnekler vererek vaazlar verir, önerilerde bulunur.

Sudralar, yani emekçiler tarafından “teslimiyetçilik tavsiyelerinin” tepki görmesi üzerine, uyarılan İsa,yüz bulamadığından orayı terk ederek Himalaya’ların eteklerinde Buda’nın doğum yeri olan yere gider.

“29” yaşında ülkesine geri dönerek vaazlarına başlar.

Notovich bu tespitlerini 1894 ‘de “Life of Saint Issa, Best of the Sons of Men.” (Aziz İsa’nın Hayatı,İnsanoğullarının En İyisi) adıyla yayınlar. Kitap Fransızcaya La vie inconnue de İsa Mesih adıyla çevrilerek yayınlanır.

Aslen Moğol kökenli bir Tatar olan Mirza Ahmed Kadıyani’nin 1881 yılında ilan ettiği Kadıyanilik diğer adıyla Ahmediyelik fırkasının sapık İslam dışı öğretisinde Notovich’in bu tespitlerine yer vermesi ve kendisinin de Hz. İsa olduğunu vurgulamasında yer almaktadır.

Hindistan’da İngiliz sömürge ordusunda Yarbay olan J.Archibald Douglas (1874-1941) Agra Kolejinde öğretmendi ve 1895’de Hemis manastırını ziyaret etti. Yaptığı araştırmalarını “Report on a Mission to Sikkim and the Tibetan Frontier, with a Memorandum on our relations with Tibet” (Tibet ile İlişkilerimiz Üzerine Notlar ve Sikkim Görevi Raporu” adlı bildirisinde Notovich’in manastırda asla bulunmadığını tespit etti ve maskesini düşürdüğü yazılmaktadır.(Bu olay İngiliz ordusunda da Masonluğa karşı bir husumetin izidir.)

Bu yazıdan anlaşılması gereken, İngiliz ve Amerikan devletlerini ve Avrupa’yı eline geçirmiş Siyonist, Yahudi, Mason yapılanmasının, Brahmanizm, eski İran Mitracılığı (Yezidilik,İslam öncesi Muhammet soyunun Dini), Yahudilik, Hıristiyanlık ve Emevi ailesinden, halife Mervan’ın soyundan gelen Şeyh Hadi’nin Hıristiyanlarla işbirliği içinde Edesa Ermeni devletinin 1110’larda Selçukluların eline geçmesi üzerine, Sincar dağlarına gelerek yerleştiği Laleş vadisinde Kürtlere aşıladığı Kürtlerin, Adem ve Havva’nın terinden yaratılmış, Ebubekir, Muaviye ve oğlu halife Yezid ile kendisinin “Tanrı” oldukları iddiasına dayalı, Kürtlerin, Sam- Ham peygamber soyundan gelen “melez üstün ırk” oldukları saçmalığına dayalı,Kürt Yezidiliği inancı karşımı olan ve gelişen “Sosyalizm” akımlarının karşısına çıkarılan bir mason dini olan Bahailik (Nurculuk-1845), Mısır’da 1870’lerde çıkarılan mason Efganiliği, 1881’de Kadıyanilik sapıklığını 1910’lardan itibaren Bitlis Yezidi Deliüzzaman Said-i Kürdi’nin Nurculuğu takip etmiştir.

1894’de Notovich’in bu “Life of Saint İssa”sı ile hem Hint Müslümanlarını hem de Hintli Brahman ve Budistleri Hıristiyanlığa çekme faaliyetleriyle “Tek Dünya Dini” yaratılmak istendiği açıkça ortadadır.

Notovich’in sözde tespitlerine göre İsa’nın, insanları doğuştan köle olduklarına inandıran Budizm’in “Kast Sistemine” Sudraların (emekçilerin) direnişlerini kırmak için vaaz vermesi ile saya geldiğim masonik İslam kökenli bu dini partilerin tümünde, emekçilerin hak aramalarının ve bağımsızlık mücadelesinin “anarşi-asayişi bozmak” olarak görülmesi, “sosyalizm- komünizm düşmanlığı” yapmaları dikkat çekicidir.

Yeryüzü küresini sömürge haline getiren zamanın küresel sermayesi “demokrasi ve milliyetçilik” akımlarını destekleyerek arzın bütün devletlerinde feodal iktidarları ve ruhban iktidarlarını yıkarken kendi yarattığı yeni “feodal ve ruhban yapılanmasına” aynı anda insanları tekrar kendi çıkarlarına uygun köleler haline çevirmek için “ideolojik ortamı” hazırlamıştır.

İslamiyet’i, sekiz kadar dinden oluşan ve temeli Hermetizm+Harran Sabiliği+ İran ve Arap Yezidiliği+Brahmanizm temeline dayalı Masonluk dinini “İslam- Allah” adları ile maskeleyerek İngiliz ajanı Hemper ile Necd’li Abdülveehab ortaklığı ile başlatılmış bu sefil faaliyet,başarıya ulaşmış ve Vehhabilik (1733) adını almıştır.İslam ve doğu milletlerini bölmek, köleleştirmek ve Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtmak için aynı yönde adlarını saydığım sapık öğretilere temel olmuştur.

15-SONUÇ

Türkçesi günümüz Türkçe’sine uymasa da hiç yoruma gerek bırakmayacak kadar açık ve net olarak mason Amerika ile İngiliz’lerin, dinimiz ile çok yakinen ilgilendiklerini ve hem bölücülük yaparak İslâm dünyasını askeri ve bağlılık bakımından bir birine düşürürken, yeni verdiği sapık öğretilerle de “her türlü ahlaksızlığı” aşılayarak, yaygınlaştırarak insanlarımızı insan yapan “onur, kişilik, haysiyet, şeref” gibi değerlerden uzak, sapıklar topluluğu haline getirmektedirler.

Bu,16.yy.da İngiliz Krallığını idareleri altına alan Mason tarikatlarının, soraları keşiflerle Amerika’ya yerleşerek oraları da hakimiyetlerine almalarıyla sahip oldukları büyük sermaye ve ordularlarla İncil ayetlerine uygun olarak “yeryüzüne hükmetme ve şekillendirme” arzularını göstermektedir.

Bu kadar delilden sonra hala şeytana tapan Masonların gerçekliklerini yani “şeytanın varlığını ret etmeye” devam edelim mi?

-Elbette, tarihe materyalist yaklaşım ile bakılmalıdır, tarih “mistik” tarikatlar hakimiyeti olarak yorumlanmamalıdır! Diyebilirsiniz.

Ama birisi bana desin ki tarihte “dine dayanmayan şu, şu devletler vardır. Tarihte din hiç yoktur bu yüzden mistik tarikatların varlıkları da yoktur!” derse ben o zaman “tamam” (!) derim.

Abdullah bin İbad’ın 741’de Cezayir’de isyan çıkarıp Trablusgarp’ı ele geçirmesinden sonra  Yezidilik bölgede Abdülaziz bin İbrahim’in (1717-1808) 18.yy.da kuvvet bularak Cezayir’de tarikatını yayması arasında ilgin benzerlikler vardır.

Abdullah bin İbad’ın bozuk tarikatını kurması Emevi- Abbasi  ailelerinin kavgaları sonucunda Abbasilerin devleti ele geçirmesine ve Hıristiyan Bizans’ın da Emevi topraklarında ilerleyerek Müslüman soykırımlarına başladığı dönemdir.

1318’de Tapınak Şövalyelerinin Fransa Kralı II.Filip’in  emriyle kıyımlarından kaçan bazı şövalyelerin İskoçya’ya giderek  Roslyn şehrini ve katedralini 1410’larda  inşa etmişlerdi. 1440’larda Güller Savaşında

Güller Savaşı Resmi

Kral II. James’i öldürttükten sonra devlet mekanizmalarını ele geçirerek Mason İngiltere’yi kurmuşlardı.

16.yy. Masonların elinde bir İngiltere Krallığı demekti.1565 Armada Savaşları ile İspanyol donanmasını Manş denizine gömerek dünyanın yeni hâkimi olmuşlardı. Ele geçirdikleri dünya hakimiyetini sürdürebilmeleri de “topraklarını ele geçirdikleri, saltanatlarını yıktıkları mevcut devlet yapılarının hâkim gruplarıyla sürmesi de imkansızdı ve kendilerine ihanet etmeyecek “işbirlikçiler” yaratmak zorundaydılar””. Bu yeni bir keşif değildi ve her fatih devlet, işgal ettiği toprakları kendisine sadık kalacak gruplara teslim ediyordu. Onlarda öyle yaptılar.

18.yy.da Abdülaziz bin İbrahim’in Cezayir’de güç bulması tamamen Mason İngilizlerin yukarıdaki tespitlere göre hâkimiyet kurma emellerine uygundu. Bu dönemde artık bölgede hâkim olan Osmanlı devlet idaresinin tasfiye, yıkılış dönemidir.

1735’lerde İngiliz mason ajan Hemper’in  Basra şehrinde Suudi Arabistan Necd’li  Muhammed bin Abdülvehhab’ı, 19.yy.’da Bahaullah, Muhammed Abduh (1849-1905), Cemaleddin Efgani (1838-1897) gibi Masonlukları ve İngiltere’ye övgüler düzmeleriyle meşhur tipleri , “yazı yazmayı öğrenemediği için” kendisini Yezidi Kürt tanrısı sanan, kendisine “Bediüzzaman- Zamanın Mucizesi” sıfatını yakıştıran (BEDÎ-Harika-Mucize demektir. Allah’ın 99 sıfatından birisidir) tanrılık taslayan, fakat daha kendisi çocukken onun savunduğu teslimiyetçi işbirlikçi fikirleri ortaya atmış, düzenlemiş, yaymış ve vefat etmiş Abduh ve Efgani’yi kendisine “halef” vekil tayin eden Bitlis delisi Said-i Kürdi (1876-1960)de bunların ardılıydı.

Cemaleddin Efgani’nin Mason olduğu Fransa’da 1960’da basılan Les Masons-Masonlar adlı kitabın 127.sayfasında şu cümlelerle yer almaktadır;

Mısır’da bulunan Mason localarının başına Cemaleddin Efgani ve ondan sonra da Muhammed Abduh getirildi. Bunlar Müslümanlar arasında Masonluğun yayılmasında çok yardımcı oldular” diyor. Bu sayfada gene bir şarklının mason locası elbisesiyle çekilmiş büyük bir resmi vardır.

Cemaleddin Efgani- Mason-Dinsiz İslam

Erzurum Üniversitesi profesörlerinden M.Kaya Bilgegil,”Ziya Paşa” adlı kitabında Ziya Paşanın da Cemaleddin Efgani’nin Mason olduklarını Mısır’lı Edip İshakEd Dürer” adlı kitabında yazmaktadır. Cemaleddin Efgani’nin bir ara Rus Çarlığı lehine kendi ülkesi Afganistan’a karşı casusluk ettiği de kayıt edilmiştir. Osmanlı Şeyhülislam’ı Hasan Fehmi Efendi Cemaleddin Efgani’nin cahilliğini ortaya koymuştur.(Saadet-i Ebediyye S.964-988)

Said-i Kürdi’nin Cemalettin Afgani’nin Talebeleriyle Tanışmasıyla, onu “Halef’i yani halifesi” ilan etmiştir. Oysa o tarihlerde Afgani ölmüş olmalıdır. İşte kendi kitabından;

(Mardin Suryani Hıristiyan, Kürt Yezidi’lerin yoğun olduğu bölgedir.)

 

“Mardin uleması muarazaya kalkışırlarsa da muvaffak olamazlar; evlâtları yaşında olan genç Said’te harika bir şekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad kabul ederler.
Bu esnada, Mardin’e gelen iki talebeye tesadüf etti. Bunlardan birisi, Cemâleddin-i Efganîye mensup olup, diğeri tarikat-i Sünûsiye den idi. Bunlar vasıtasıyla hem Cemâleddin-i Efganînin mesleğine, hem de tarik-i Sünûsiye âşinâlık peyda etti.
Molla Said çok genç yaşta iken siyasî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat-ı siyasiyesi Mardin ’de başlamıştır.
Cemaleddin Efgani ve Bediüzzaman “Bediüzzaman Hazretleri, Mardin’de Cemaleddin Efgani’nin “siyasette muktesit meslek”i ondan öğrendim (Beyanat ve Tenvirler, s. 105) dediği talebesiyle görüşüp fikirleri hakkında bilgi sahibi olmuş, İttihad-ı İslam’da seleflerini sayarken, Efgani’nin ismini de zikretmiştir… “(Tarihçe-i Hayat, s. 39, 59)

Mason Amerikan- İngiliz emperyalizminin bütün oyunlarını bozan II.Abdülhamit’i tahtından etmek için Osmanlı’nın her yerinde isyanları teşvik eden İngiltere sonunda Kürt aşiretlerinden II.Abdülhamit’in kurduğu Hamidiye Alaylarının çakma paşası Van Valisi Hasan Paşa’ya bir muhtıra yazdırmayı başarırlar. Bunu da padişaha vermekle bu deliyi görevlendirirler. Böylece hem deli Said-i Meşhur’dan kurtulacaklar hem de İngilizleri memnun etmiş olacaklardı..

1950’lerde Said-i Nursi ile bizzat görüşen ve 1966 yılında yayınlanan “Gerçek Bediüzzaman Said-i Nursi ve Doktrinleri” adlı kitap yazan Seyfi Güzeldere şöyle vermektedir:

“Molla (Said-i Nursi) İstanbul’a geldiği vakit Mütareke olmuştu. Müslüman toptan tutsak gitmemek yer yer birleşip tedbir arıyordu. O hemen, kardeşinin oğlu Abdurrahman’ın Çamlıca’daki köşküne yerleşti. Kitap dediği uyduruk serisini bütünlemeğe başladı. Molla, bu işlerle uğraşırken, Anadolu bağımsızlık savaşının kan ve ateşi içinde idi. Bir dergi, Molla’nın bağımsızlık savaşına katıldığını yazıyor. Doğru değil. O savaşın gazilerinden binlercesi bugün yaşamdadır. Yalnız benim tanıdığım 200 var. Biri diyebilir mi ki bu insan, değil silahla fikir yoluyla olsun bu savaşa katılmıştır.?”

Bezmi Nusret Kaygusuz, Meşrutiyet yıllarına ilişkin anılarında Said-i Nursi’den şöyle söz etmiştir:

“İttihatçılar bu adamı şaşırtmışlardı. İptidada (önceleri) Said-i Kürdi’ye büyük paye verdiler. Güya Kürt meselelerinde ondan istifade edeceklerdi. Halbuki gösterilen saygıyı o kendi hakkı zannetti. Ve yükseklerden ötmeye başladı. Zamanın kutbu ve mehdisi tavrını takındı. Maaza, senelerden sonra da aklı başına gelmemiştir. Yeni tarikat iddiasında ve onun piri olmaya çalışıldığı işitilmektedir. Halen Nurcu diye maruftur (tanınmaktadır).”

“Nursi, Nakşibendi tarikatına mensup, İngiliz yanlısı Derviş Vahdeti ile birlikte siyasal İslamcı  İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni kurmuştur. Cemiyetin kuruluşu nedeniyle 3 Nisan 1919’da Ayasofya camiinde mevlit okutulmuştur.

Bir ara Teşkilatı Mahsusa’ya da üye olan Nursi, hem Kürdistan Teali Cemiyeti’nin hem de Kürt Neşriyat Cemiyeti‘nin kurucuları arasında yer almıştır.”

Muhammed Abduh-Sapık Mason İslam

14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidar olan DP, Haziran ayında çıkardığı Af Yasası ile Atatürk döneminde bölücülük ve Şeriat Devleti bahanesiyle çıkarılan isyanların failleri, fikri önderleri ve askerliğini yapanlar serbest kalıyorlardı.

Bu olay sonrası serbest bırakılan İngiliz işbirlikçisi Said-i Kürdi yeni Türkiye projesinin “Fikri Önderi” yapılıyordu.

İşte bu amaçla, İsmet paşanın adamı olmasına rağmen Said-i Nursi’yi parlatmak için yazdığı “Çağımızda Bir Asrı Saadet Müslüman-ı Bediüzzaman Said-i Nursi” kitabını yazan Cemal Kutay:Said-i Nursi’yi sindiği köşede bulup çıkarıp Amerika’nın izniyle gençliğinin düşünsel önderi olarak parlatılıyordu. Çünkü Amerika, dünya üzerinde eskiden Almanya çıkarına çalışan bütün ajanları toplayıp kendi hizmetine koşmaya başlamıştı. Türkiye’de yapılan buydu” diye olayı özetlemektedir.

Demokrat Parti lideri Adnan Menderes, 1951’de İzmir’de, Demokrat Parti II. Kongresi’nde, şunları söylemiştir: “Şimdiye kadar baskı altında bulunan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılap softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek ezanı Arapçalaştırdık. Türkiye Müslüman devlettir ve Müslüman kalacaktır, Müslümanlığın bütün icaplarını yerine getirecektir.”

1950’lerde sadece Said-i Nursi değil, önce Türkiye’deki Hitler örgütlenmesinde görev alan Alman güdümlü Cevat Rıfat Atilhan da Almanya yenilince rotayı Amerika’ya doğrultmuş ve 1950’lerde Amerikan güdümlü İslam çalışmalarına katılmıştır.

Adnan Menderes’in, “Şimdiye kadar baskı altında bulunan dinimizi baskıdan kurtardık!” ifadesi tamamen gerçeğin tersini anlatmaktadır. Dört İngiliz uydurması din ya da fırka (parti) olarak tanımlanabilecek olan bu saçmalıklarla İslamiyet’i “tasfiye” etmişlerdir. Vatikan’a biat edince, Mason İngilzi Amerikan öğretilerini “İslam” diye halka “Allah, İslam” adı altında kabul ettirince “baskı” elbette kalkmıştır. Menderes hem dini hem de cumhuriyeti “yol, bahçe, park, beton yığınları” uğruna ortadan kaldırmıştır.
Ortada ne bir motorlu araç fabrikası ne de ağır sanayi vardır. Ülkeyi Amerikan yol makinelerinin mezarlığına çevirmiştir. Ardılları da, 2003’ten bu yana devletin bütün kurumlarını ele geçirmiş, cumhuriyet rarihi boyunca oluşturulmuş, halkın alınteriyle kurulmuş nice kurumlar bir karaname ile Yunanından Ermenisine, Amerikalısından Fransızına, İngilizne yok bahasına satılmış, bölücü terör her gün pazarlık yapmaktadır ve devlet acizce seyretmektedir. Hiç kimse hesap soramamaktadır. İhanetlerini örtmek, vatansever görünmek isteyen devşirme, dönme AKP, seçime bir ay kala”ateşkes etmiş” terör örgütüne aorduyu saldırtarak vatansever görünmektedir.
Tamamen danışıkşı dövüş olan bu “kanlı tiyatro uyunlarının” arkasından gelecek son darbeyi bu seçimlerin ardından indireceklerdir.

Deliüzzaman-ı el Deliyullah el Yezid el Said-i Kürdi’nın Yahudi Kökenleri;

İran-Tahran doğumlu, Bahaullah Mirza Hüseyin Ali Nuri’nin asıl memleketi,Hazar Denizi sahilindeki Mazanderan ilindeki Nur şehridir.(Kaynak Wikipedia Bahaullah) Said’in de doğduğu köyünün adı “Nurs”dur.

İnsanların yeni yerleştikleri yerlere “geldikleri yerlerin adlarını verme geleneğine” bakarak her ikisinin doğum yerlerindeki “NUR” adının da kaynağına ulaşıyoruz.

Diğer yandan eski Grek kaynaklarında Harran Sabi’lierinin olduğu bu bölgenin “Avam Grekler” olduğu yazılır.

Bu da, aşağı, halk tabasından insan demektir. Büyük İskender’in fethi döneminde bırakılmış savaşçı veya tüccarlardan oluşan halk tabakası olarak anlaşılması gerekir.

Böylece Said-i Kürdi Deliyullah’ın da kökeninin İran Mazderan İline dayandığını ve Mazenderan Yahudisi olduğunu ve bölgede “kripto Grek’lerle karıştığını anlıyoruz. Böylece Vatikan’ın ona “sonsuz ilgisinin” de sırrı açığa çıkmış olmaktadır.

10.yy.’da bölgeye göçen Kürtlerin arasına karışarak gelmiş Yahudi Nurs köylülerinin yerleştikleri yeni yere geldikleri şehrin adını vermesi kadar doğal bir gelenek olamaz.

Said’in de Kürt “YAHUDİ” kökeni olduğu kesinleşmiştir. Yahudiliği, İseviliği, İslam’ı esas alan “üç dinin harmanı” ve sapığı olan, Emevi Şeyh Hadi’nin Kürtleri Emevi ve Yahudilere yamamak için uydurduğu Kürt Yezidiliğinin de iç yüzü böylece daha anlaşılır olmaktadır.

Kürt Yezidiliği, Kürtleri, Yahudilere ve melezleri olan Hicaz Arapları olan Emevilere ve Greklere “Köle” eden Yahudi uydurması Kültür Emperyalizmidir.

Din min değildir.

Diğer Yahudi kökenli dinler gibi “aldatmaca, kandırmaca ve uyutmacadır.” Deliüzzaman ise teslimiyetçi, emekçi özgürlüğünün düşmanı, emperyalizmin sadık hizmekarı olmuş “kripto Yahudi” işbirlikçidir.

Ne diyordu Deliyullah; “Divan-ı Harbi Örfi, İki Mekteb-i Musibedin Şehadetnamesi” adlı kitabında:

“Seleflerim; Cemalettin-i Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Suavi. (31 Mart olayında “7-8.Hasan paşa” başına sopa ile vurarak öldürdü)

Seleflerinin adları sayıldığı gibi tümü üst derece Mason,İngiliz mandacıları,Vatikan işbirlikçileri olduğunu söylüyordu.Başka;“Ey Asuriler ve Ciyaniler, cihangirlik zamanında peşidar kahraman askerleri olan Kürtler,beş yüz senedir yattınız, yeter artık uyanınız sabahtır.Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum….” Diyordu.

Yani,”Ey köle Kürtler,artık bizim malum Arz-ı Mevut-Vaat edilmiş topraklara yerleşme zamanımız geldi.Sizleri bu güne kadar besledik,hadi artık görevinizi yapma vakti gelmiştir” demek istiyordu Deliyullah Yahudisi.

Başka; “Gizli anlaşmanın entrikası-“Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir.” Diyerek Lozan antlaşmasında İsmet paşa ile Atatürk’ün;

“-Türkleri dinden çıkarmayı vat ettiklerini” iddia ediyordu.

Peki Yahudi kimmiş?

El cevap;Said-i Kürdi!!!

Şeyh Hadi, Yahudi melezi Emevi,Bahaullah ve Said’de İran Yahudisi.

Buyurunuz buradan yakınız

Yahudi öğretisinde, İslam kültüründe “Cifr ilmi” ya da “Ebced Hesabı” olarak bilinen şeklinin adı Kabala’dır. Suriye’ye sonradan yerleşen İbrahim soyu Yahudiler bunu Araplardan öğrenmişlerdir. Kullandıkları İbrani Alfabesi’de Arap Harflerinin bozulmuşudur.

Cifr ya da Kabala olayında, bir insanın adından tutun da bir olayın anlatıldığı metne ya da dini kitap ayetlerinin harflerini gruplandırarak sayısal değeri olan harfleri seçerler. Bunları toplama, çıkarma gibi matematik işlemlerine tutarak sonuçlar çıkarırlar. Bu işleri yapan ve öğretenlere ‘’SOFERİM’’ yani ‘’YAZICILAR’’ denilmektedir.

Tevrat’ın veya Tora’nın sözlü (vahiy edilmiş ama yazılmamış !) olanı da vardır. Yahudilerin bir diğer kitabı da gizli olan Talmud’dur.Bunu sadece din adamları,ya da kendini bu işe vermiş olanlar bilir.Soferimlerin görevi, vahiy edilenleri açıklamak ve bunun toplumlar ile fertleri tarafından öğrenilmesini ve benimsenmesini sağlamaktır.

Said-i Nursi’nin kurduğu Nur Cemaati içinde de onun yazdırdığı ‘’Risale-i Nur Külliyat’’ını “Ebced Hesabı” ile öğretenlere ‘’YAZICILAR’’ denilmektedir.

Said-i Kürdi saçmalığının günümüz temsilcisi olan büyük işbirlikçi, artık Pensilvanya’lı olmuş olan Fettullah Gülen 31 ocak 1986 tarihinde İzmir İl nüfus müdürlüğüne başvurarak, 3881 kayıt numaralı kimliğinde ‘’FETULLAH’’şeklinde yazılı olan adını ‘’FETHULLAH’ olarak değiştirtmiştir.

Fetullah diye bir ad zaten yoktur. Yanlışı düzeltmiş demek en doğru ifade şeklidir.Ancak Nurcuların “Ebced” düşkünlüğüne,”H” harfinin adına katılmasıyla “İslam’ın önderi” olacağı inancı iddiaları, işin içine karışırsa bu defa doğal olanı kabullenmek zorlaşacaktır.

Teslimiyetçi,İşbirlikçi Deliüzzaman

Ayrıca, Nurcuların güvenini kazanması için de Said-i Kürdi’ye “Geçen sene deliydin bu sene de mi delisin” diye ilk resmi delilik teşhisini koyan Siirt’teki hocası Fethullah efendiye duyulan saygıyı da eklersek, bu ad değiştirme operasyonunun tamamıyla bir “önderlik operasyonu” olduğu ortaya çıkar.

Yani, Fethullah Gülen, Yezidi Kürt Tanrısı sayılan Deliüzzaman’ın “öğretmenidir”. Yani Mısır Tanrısı “Thoth-Lah, Jehuti” yani Yahve, El Lah-Allah” yani Grek Tanrısı ve Harran Sabilerinin tanrısı Hermes’tir”. Fethullah Gülen akımı da Hermetizm’dir. Şeytana tapınılan, sihir, büyüye dayalı din öğretileridir.

Said’in ve takipçilerinin bütün işbirlikçilerinin Hıristiyan ülkeler ve Vatikan olması işte bu yüzdendir. O bir Yahudi’dir. O kendini Yahudi kölesi Kürt olarak bilmiştir. Ömrü de onlara kölelikle geçmiştir. Vatanseverlik” kavramı olmayanları atınız!!!!!

Yezidiliğin güçlendirildiği IX. ve XIV. yüzyılları ile XVIII. Yüzyılda, Vehhabiliğin ortaya çıkarıldığı, yayıldığı, isyanları başlattığı dönemler, Osmanlı’nın Balkanlardan çıkarılmasının kesinleşmesi dönemlerine gelmesi bunların “kendiliğinden olmadığını” göstermektedir.

Yıkıcı din ve mezhep ayrılıklarının zirve yaptığı dönemlerin, Türk ve İslam imparatorluklarının çöküş veya bölünme dönemlerinde olması bu işlerin kendiliğinden olmadığını bir Vatikan, bir Mason İngiliz- Haçlı tarikat yapılanması vb. gibi güç merkezlerini işaret etmektedir.

Bence herhangi bir halk hareketinin “devrim veya reform olabilmesi” için, hareketin meydana geldiği ülkenin “dış tehditlere maruz kalsa bile” zarar görmeyeceği kadar güçlü oması ve reformun ardından da istikrarlı bir gelişimin sürmesi ya da mevcut sistemin korunması gerekir. İngiltere’nin Magna Carta ve Cromwell olaylarının ardından dünyaya hâkim olması gibi bir durum olmalıdır.

Eğer bu isyanların, huzursuzlukların reform, yenilik isteyenlerin kitle eylemlerinin ardından ülkede “olumlu, istikrarlı bir gelişme yoksa” meydana gelen halk hareketleri “dış kaynaklıdır” ve yıkıcıdır.

O devlet ciddi bir “ihanetle” karşı karşıyadır.

Aslında, İngiltere’deki isyanlar da dış destekliydi, İngilizler bunu atlatmasını bildiler. Fransızların “dış destekli1789 devrimi 20 yılda 1812’lerde Fransızların yerle bir edilmesiyle son buldu. Devrim bitti ve başlarına çakma bir kral getirildi. Napolyon Antlantik Okyanusunda Saint Helen adasında sürgünde siyanürle zehirlenilerek öldürüldü.

Avrupa’da da Hıristiyanlığa dayalı feodaliteyi yıkmak için önce Gnostiklerle ve Ortodokslarla çalışan masonlar, Rönesans adı altında hem dinde hem de siyasi kavramlarda değişiklikler yaptılar. Akla gelmeyen adlarla yeni dini tarikatları kuruldu,  mezhep savaşlarından kan gölüne dönmüş Fransız halkını“Sosyalizm- toplumculuk, milliyetçilik, kardeşlik, eşitlik, eğitim”  sloganları ardında toplayarak Fransız devrimini gerçekleştiren Masonlar, Napolyon’ün Fransız istilasını da “aynı kavramları” işgal altındaki “Avrupa halklarına” aşılayarak Fransız ordularını birtirmiş, bütün feodal sistemleri de bu yolla yıkmıştır.

Sözde, büyük fatih, devrimci Hitler, bizim Tayyip gibi olmadık bir yerden Avusturya’dan getirilip Almanya’nın başına musallat edildi. Rockefeller Sermayesi ile beslenen Almanya önce Avrupa’nın bütün feodal düzenini yıktı, sömürgelerini aldı. Ardından Amerika da onları dümdüz etti ve Avrupa Birliğinin “ekonomi motoru” haline getirdiyse de Almanlar asla umduklarını bulamamışlardır. Almanya her iki dünya savaşını Amerikan Mason küresel sermayenin parasıyla yapmıştır. Yüz mİlyon insanın hayatına ve sayısız paraya mal olmuş bu iki büyük savaş Amerikan- İngiliz mason Dünya diktatörlüğünü inşa etmiştir.

Bu günün Avrupa’sı Mason İngiliz- Amerikan koalisyonunun “Asya” ülkelerine sıçrama tahtasından başka bir şey değildir. Avrupa birliğiher an çökebilecek veya “haçlı seferine kışkırtılabilecek psikolojik ve ekonomik bir ortama sürüklenmektedir.

İşte böyle “yıkıcı, ihanetlerle” tarihe gömdüğü Avrupa feodalitesiyle eş zamanlı olarak, Osmanlı Devleti , Rus Çarlığı ve nicelerinin sindirilmesini takiben, 19.yy.’da dünyanın en büyük sömürgecisi olan Mason Amerikan-  İngiliz İmparatorluğunun idaresine aldığı yeryüzüne kendisine göre en uygun düzeni verebilmesi için, “kendi inançlarına veya hesaplarına en uygun olan toplum veya cematleri” ve de “dışlanmış, tarih boyunca insanlık ailesi içinde şerefli bir tarih yazamamış”  olan toplumları güçlendirmesi gerekiyordu. Onlar da işe dağlı, Yezidi, Süryani, Aramileri, dağ Kürtleri, şehirlilerin horladığı inançlara ve yaşam koşullarına sahip, din veya mezhepleri ile dışlanmış olan Çöl bedevileri ile, eşkiyalarla işbirliği yaptılar.

Onlar için istihbarat masalarında yeni dinler yaptılar, çoğalmalarını sağladılar, kiliselerden topladıkları yardımları getirip onlara vererek toplumda zengin edip sayılmalarını sağladılar ve  “siyasi ilişkilerde” bunları iş başında görmek istediklerini söyleyerek, dişlerini geçirdikleri devletleri buna zorladılar. Sonra, onları isyanlara teşvik ettiler, mevcut idareleri yıkıp devleti onlara devrettiler.

Böylece yeryüzünde bütün devletlerde “kendilerine sadık işbirlikçi, zengin kölelere” sahip oldular. Onların elleriyle de yeryüzün halklarını çatır çatır soydular.

Sadece 19.yy.da İngilizlerin kurdukları Kadıyanilik, Bahailik (Nurculuk), bizdeki Nurculuk dinleri asla Müslümanlık değil, Hindu, Yahudi, İsevi, Yezidi ve İslam dinlerinin harman edildiği, göze hoşgelen ama “bağımsızlık savaşını ve emekçi haklarını aramanın esası olan sendikal örgütlenmeleri, grevleri, mitingleri  “anarşi gören” bizleri hak aramaktan mahrum eden bir köleci ideolojiyi ezilenlere, sömürülenlere dayatmaktadırlar.

Yunanistan’ın sessizce işgal ettiği adalarımız.

Eşek Adası ve Bulamaç adaları

Ya sömürüldükçe eriyerek, onursuzlaşarak yok olmayı ya da onurumuzla özgürlüğümüz ve bağımsızlığımız için mücadele etmeyi seçmemiz gerekmektedir.

Bence “onurlu” olan iyidir.

“Bir ömür “tavuk” gibi yaşamaktansa bir gün “horoz” yaşa!”

Takdir Milletindir!

Alaeddin YAVUZ.

Keykubat

 

İşte bu yazıdan sonra geçen 13 ay sonra geldiğimiz durum budur! 24 Haziran 2012’de eklendi
Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı

EMEVİ DARBESİ VE EMEVİ İSLAMININ NEDENLERİ


EMEVİ DARBESİ VE EMEVİ İSLAMININ NEDENLERİ

Not;01.6.2011 tarhihinde “keykubat.blogspot.com’da yayınladığım yazımdır.

Hz. Muhammet (İ.S.571-632) öldükten sonra, sağlığından ölümüne onun düşmanı olmuş akrabaları ve ona düşman olanların birbir iktidara gelmeleri yüzünden İslam Ulemaları arasında “Peygamberin dini” ile “Emevi Dini- Emevi İslam’ı” kavramları tartışılmış ve bu yüzden Hz. Ali döneminde ortaya çıkan Şia’yı yedinci ve sekizinci yüzyılda ortaya çıkan birçok “fırka-parti* ” ortaya çıkmıştır.

Bu gün sayıları yaklaşık 600 kadar olduğu iddia edilen tarikatların tümü sekizinci yüzyılda;

1-Şafilik (Şiilik, mezhep sayılmamıştır)

2-Hanefilik-Sünnilik,

3- Malikilik,

4- Hanbelilik adlı mezhepler etrafında düzenlenmişlerdir. Halen de böyle sürmektedir.

Mezhepler arasında ve peygamber zamanında olaylara şahit olanlarından, peygamberin ölümünden yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmış “İslam Uleması” olarak kabul edilmiş kişilerin yazdıkları tespitler birbirine zıt özellikler göstermektedir.

Allah’ın emirlerinin yazılı olduğu Kur’an ayetlerinin anlaşılamayanlarının peygamberce açıklanmaları yani tefsir edilmeleri peygamberin çevresindeki arkadaşları yani sahabelerin ezberlerinde kalmıştır.

İnsan aklı nisyan/unutmakla malul olduğundan peygamberin ölümü sonrası anlaşmazlıkları belirmiştir. Buna eski din ile yeni dinin emirleri ve korkuları arasındaki keskin ayrılık noktalarını tespit edemeyenler veya ikisini birleştirerek inanmak isteyenler de eklenince aynı dinin farklı yorumlarına inanan kalabalıklar ortaya çıkmıştır.

Bu oluşumlar da “mezhep ve tarikatların doğuşlarına” sebep olmuştur. Bu durumda mezhep ve tarikatları şöyle de tanımlamak mümkündür;

Yeni gelen dinin özü sahabelerce tam ortak bir fikir birliği içinde yorumlanamamıştır. Ortak yorumlanma özelliğini kaybeden din de özünü kaybetmiştir. Peygamberin ölümünden sonra doğan mezhepler dinin özünü kaybettiğinin en büyük kanıtlarıdır. Bu bütün kitaplı/Ehli Kitap dinlerin ortak özelliğidir. Bunlar Tevrat/Yahudilik, İncil/Hristiyanlık ve Kur’an ile İslam’dır. Diğer dinlerde “okuryazarlık yasağı” vardır.

Ayrıca peygamberin ölüm döşeğinde olduğu zamanda, terk ettiği odasında yatağının altında olan Kur’an’ın recim ile ilgili ayetlerinin keçi tarafından yenilmesi de Kur’anın eksikliğinin büyük kanıtıdır.

Her ne kadar Allah Kur’an’ı koruyacağını açıkça belirtmişse de;

Hicr 9. “Şüphesiz o zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.

Taa ki o Mübarek keçi Kur’an’ın Ahzap Suresinin recm ayetlerini yiyinceye kadar;

Aişe (r.anh) nakleder: “Recm ve büyüklerin on defa süt emzirmesi hususundaki ayetler benim yatağımın altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber’in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi.” (Kynk-Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mâce “Sahih Muslim”, Hadis 2634, c.1, s.625)

İslam öncesi Araplar cüce /mecüc çöl şeytanlarına tapınırlar, onların soylarından geldiklerine inanırlardı. Her Arap kabilesi 180’i Kâbe’de 180’i de Taif’te Nahle ovasında bulunan şeytan heykellerinin temsil ettiği tanrıların soyundan geldiklerine inanırlardı. Örneğin Sad kabilesi Sad putunun soyundan gelenlerden, Ezd kabilesi Ezd adlı şeytanın soyundan gelenlerdi.

Tahılların tanrısı Hubel (Hub-Tahıl;El-Tanrı) Bereket tanrısıydı diğer adı da, Gök Gürültüsü (Er Rad) tanrısı ve At tanrısı olan Allah’tı. Kızları olan El Menat, El Lat ve güneşi temsil eden El Uzza(Güçlü Olan) ile evlenmiş, evliliklerinden yedi çocukları olan ilk yedi gezegen oluşmuştu. Onlarında birbirleriyle evliliklerinden göklerdeki cennet oluşmuştu.

İşte İslamiyet başlangıçta bu putperestliği yıkmıştır. Ay (Kamer), Güneş (Şems), Er Rad (Gök gürültüsü) ve “güneş doğsun” diye kılınan namazların vakitlerini açıklamak için de vakitlerle ilgili açıklamalar ilk inen ayetleri oluşturur. Kur’an Arapları bu putperestlikten kurtarır. Ama kurtulmak istemeyenler de vardı. Bu hem Kâbe’nin büyük gelir kaynağı olması yüzünden ekonomik hem de eski dinin bekçiliğinin peygamberin soyunda olması yüzünden üzerlerinde olan eski dinin koruyucuları olmanın verdiği sorumluluk yüzündendi.

Kur’an’ın Ahzap suresinin ifade edildiğine göre 200 ayetinin kutsal/mübarek şeytan keçi tarafından yenilmesi eski dinin korkularından kurtulamamış Araplarca Allahın bazı sözlerini geri alması olarak yorumlanmıştı.

Bazıları ise Ayşe’nin Necm Suresinde geçen zina davası nedeniyle recimedilmekten kurtulmak için kaybettiği iddiasında bulunuyorlardı.

Görüldüğü gibi dinin daha doğumunda bölünmesi, özünün değiştirilmesi için başta dinin sahiplerinin çok sayıda gerekçeleri vardı.

Öyle de oldu ve din dört mezhep bin kadar tarikata geçen 1400 yılda bölündü bu günde bu bölünmenin Nurculuk ve Fethullahçılık gibi Masonlaştırılmış hallerine tanık oluyoruz.

Peygamberin ölümü esnasında keçinin yemesiyle ayetleri kısalmış kutsal kitabın bir zaman Ayşe tarafından korunduğu, ölmeden önce zamanın halifesine teslim ettiği ve başına ne geldiği de bilinmemektedir.

Ardından gelen “dört halife– Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali” dönemlerinde yazılmış “bir tek Kuran-ı Kerim’in” günümüze ulaşmış olmaması, mevcut Kuran’ın ayetlerinin iniş sıralarına göre değil de “ulemaca tespit edilmiş uzun ayetlerin başa kısaların sırasıyla sona alındığı” bir düzenlemeye ek olarak, “96” Sure (Metin)  ile“6666”  ayet **(Kuran cümlesi) olan kutsal kitabın günümüzde “114” Sure ve “6662” ayet ile değişiklik kazanması geçmişte başka nasıl değişiklikler yapıldığı şüphesini uyandırmaktadır.

Kuran’dan “1600” yıl önce gelmiş Tevrat’ın, “580” yıl önce geldiği iddia edilen İncil’in surelerinin geliş sıraları halen korunurken Kuran’ın bunca gösterdiği değişikliğe ek olarak son “250” yılda çıkarılan yeni Mason localarında hazırlanmış, Vehhabilik (1733), Ahmediye (1881), Nurculuk (1920’ler) fırkalarının Kuran İslam’ı ile de alakasının bulunmamasına rağmen halkımıza ve Müslüman dünyasına son “60” yılda “Ilımlı İslam- Modarate Islam” adı altında dayatılması, bu ideolojinin önderlerinin “Siyonist Mason Tarikatları” ile iç içe olmaları bu şüpheleri gittikçe derinleştirmektedir.

Bu yazımda bu farklılıkları doğuran “iktidar kavgalarının”  tarihlerine, olayların gelişimine, olayları yaratan kişilerin “kişiliklerine” dikkat edeceğiz. İddiaları destekleyen örnekler istemediğiniz kadar boldur.

Kolay gelsin!

*Bazıları dinden çıktığından “fırka” adını almış, diğerlerine mezhep ve tarikat adları verilmiştir.

** Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Marifetname” adlı eseri.

Yazının Bölümleri;

1-Ebu Süfyan, Hind, Muaviye, Yezit, Osman ve Mervan

a-Hind bint-i Utbe bin Rabia bin Abd-i Şems,

b-Kureyşliler ve Hırsızlık,(Hermetizm)

c-Hind’in Muhammet’e Kini Bitmiş miydi?

d-Hind, Muhammet’i Cinayetle Suçluyor,

2-Muaviye Bin Ebu Süfyan,

a-Şimdi, Ebu Süfyan’ın Mekke’nin fethinden önceki Peygamberden isteklerine bir göz atalım,

b-Kureyşlilerin tanrıları kimlerdi peki?

c-Allah’ın Kızı El Uzza’nın Öldürülmesi,

d-Allah’ın Kızı Uzza’nın İntikamı ve Kürt Yezidiliğinin Doğması,

e-Muaviye’nin Genelgeleri,

f- Peygamberin “61” yıllık ömrü boyunca yaşadığı bazı olaylar nedeniyle kendisine en yakın olanları da “inciten, belki de kinlendiren” davranışları olmuş mudur? Olaylar zinciri, “3” önemli olay! .

g- Muaviye’nin Peygambere ve Soyuna Kini Bitmiş miydi? Muaviye’nin İşleri,

3-Hz. Osman Dönemi- (580-656-Osman bin Affan),

4-I.Mervan (623-685) Mervan bin Hakem Dönemi,

5-Yezid bin Muaviye (646-683-Muaviye oğlu Yezid),

1-Ebu Süfyan, Hind, Muaviye, Yezit, Osman ve Mervan;

Çağrı filminden, Hamza

(A.Quın ve Ebu Sufyan

Ebu Süfyan (561-652)  Kureyş’İn ileri gelenlerinden Harb Bin Ümeyye’nin* oğludur. Annesi, Safiye Bint Hazm’dır. Dedesi, Abd-i Şems  bin Abdi Menaf’tır. Açık künyesiyle adı Ebu Süfyan Sahr bin Harb bin Ümeyye’dir.

Ebû Sufyan  Muhammet (s.a.v.)  ile yaşıt ve akranıydı. Onlar birbirine yakın bir zamanda doğmuşlar ve aynı aile içinde büyümüşlerdi diye yazıldığına da tanık olmaktayız.

Ebu Süfyan Peygamber’in öz amcasının oğluydu. Ebu Süfyan’ın babası Harise ile peygamberin babası Abdullah,  Abdulmuttalib’in soyundan gelen iki kardeş oldukları da rivayet edilir…

*”Ümeyye adı, bizim İslam tarihinde “Emevi” olarak çok sık gördüğümüz adın aslıdır.

Nübüvvetin ardından Muhammed’in ve yaymaya çalıştığı İslam inancının can düşmanı oldu. Daha sonra Kureyş ordusunun da başkomutanı olduğunda çok sayıda Müslümanın vahşice işkencelerle öldürülmesinde başrolü oynamıştır.

Ebu Süfyan’ın ailesi olan Abd-i Şems ailesi, birçok Müslüman’ın Etiyopya’ya (Habeşistan) ve Muhammet’in de Medine’ye hicretine neden olmuştur. Ümeyye ailesi İslam’ın baş düşmanıdır.

Şairliğini de kullanarak peygambere karşı direniş ve örgütlenmelerde çok etkili olduğunu söylenilir.

Mekke’nin fethi (630) sırasında, rivayetlere göre peygamberin “görüldüğü yerde öldürülmesi emrini verdiğini bildiğinden”, Ebu Süfyan, önce Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in yanına gidip yardım istediyse de, onlar da Allah’ın düşmanı, Peygamber ve sahabeyi inciten evvelki davranışları yüzünden ilgi göstermediler. Hz. Ali’den de yüz bulamayan Ebu Süfyan için, Peygamber Efendimizin hanımı Ümmü Seleme devreye girdi.

Ümmü Seleme’nin kardeşi, Hz. Muhammet’in küçük amcası ve kendisinden “üç yaş” büyük olan dedesi Abdülmutallip’in en küçük oğlu, üstelik Hendek ve Uhud Savaşlarında kendisine karşı savaşmış, Muaviye’den kısa süre önce Müslüman olmuş, Abbas bin Abdülmutallip’in fetih öncesinde aracılık yaparak Hz. Muhammet’in huzuruna çıkarmasıyla Müslüman olduğu yazılır. Abd-i Şems ailesinin tümünün bu fetih ile Müslüman oldukları yazılır.

Canının böylece bağışlanmasına ve mallarına kavuşmasına rağmen, Ebu Süfyan İslam’a ve Muhammet’e olan nefret ve düşmanlığını mezara kadar sürdürmüş, oğlu Muaviye’yle torunu Yezid’e de bu nefret ve kini aktarmıştır.
Bir gün peygamber, bir grup ashabıyla giderken uzaktan Ebu Süfyan’ın bir binek üzerinde geldiğini gördü, Muaviye hayvanın yularını tutmuştu, Yezid de arkadan hayvanı dehlemekteydi.

Peygamber elini göğe kaldırıp;

– “Ya Rabbi! Her üçünü de rahmetinden uzak tut!” demiştir.

Muaviye’nin Müslümanlığı, Hz. Muhammet’in ölümünden sonra, peygamberin soyunun kurutulması, Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye ve torunu Halife Yezid’in hükümdarlığı dönemlerinde olduğu göz önüne alınınca, pek de “gönüllü Müslüman olduğunu” anlamak zor olmaz.

Kabe

Müslümanlığının tamamıyla “devlet idaresini ele geçirme siyasetine” dayandığı ortadadır.

Taif ve Yermük harplerinde sırayla birer gözünü kaybetmiştir. Savaşlara katılması ise zaten savaşçı olan kişiliğine uygundur. Hem de “Engelleyemediği Hz. Muhammet’in kurduğu, Sınırları Suriye’ye dayanmış, koca bir Arap yarımadası devletini ele geçirmesini sağlamıştır.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında, Ömer’in damadının savaşta ölmesi üzerine dul kalan kızı Hafsa’yı Hz. Osman’a önermesi, Osman’ın da Muhammet’in önceden uyarması yüzünden Ömer’in teklifini ret etmesi üzerine, kızına koca aramak zorunda kalmıştı.

Sonunda peygamber Muhammet’e kadar başvurmuş ve Hafsa’yı Muhammet almıştı. Osman da bu olay üzerine Muhammet’e gelerek evlenmek istemediğini söylemiş, ancak peygamberin ısrarı üzerine ölen karısının kız kardeşi Rukiye ile evlenmiş, düğününü de peygamber yapmıştı.

Hz.Ömer ve Osman’ın peygambere karşı bu olaydan kalma kırgınlıkları vardı. Çok zeki birisi olduğu sıklıkla işlenilen Ebu Süfyan’ın Ömer ve Osman dönemlerinde, Müslümanlara karşı savaşan ve sürgünde olan bir çok eski Mekke’lileri geri getirterek devletin başına getirtmişti. Bunlardan birisi de Mervan’ın babası Bin Hakim’di.

Hz. Muhammed dönemindeki ve ardından gelen “dört Halife”  iktidarı boyunca büyüyen bir devletin gelişmelerini ve siyasal kişiliklerin belirlenmesini takip etmiştir. Hz. Ali yerine Hz. Osman’ın üçüncü halife olmasını sağlayarak torunu Yezid’i, Osman’ın kâtipliğine aldırmıştır.”652’de” seksen iki yaşında ölmüştür.

a-Hind bint-i Utbe bin Rabia bin Abd-i Şems;

Ebu Süfyan’ın eşi, Muhammed’in eşlerinden Habibe’nin annesi olduğundan ayrıca peygamberin de kayınvalidesiydi. Haz. Muhammet’in soyunun baş düşmanı olup bütün soyunu kurutacak olan, kendisinin de “vahiy kâtipliğini” yapan Muaviye’nin de annesidir.

Mekke’nin fethinde Müslüman olduğundan, “imanla değil de “güce biat eden”  takiyyeci bir iman olayı olduğu ortadadır.

Hind Binti Utbe

Ahzab Suresi-6 “Resulullah’ın zevceleri müminlerin anneleridir.” Ayetine dayanarak, Yezidi- Hermetik Emevi İslam ulemaları her ne kadar Hind’e de bundan pay çıkarmaktaysalar da aslında ayet çok açıktır. Sadece “peygamberin eşlerinin müminlerin anaları” olduklarını vurgulamaktadır. Eşlerinin “analarını” ya da akrabalarını değil!

Bazı hadislerde peygamberin; “Allahü teâlâ bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraber olacaktır.” Deylemi’den alınan bu hadisin doğruluğu tartışmalıdır. Çünkü yıllarca düşmanlık gördüğü için lanet ettiği insanları Muhammet asla “cennetle müjdelememiştir. Genel olarak kabul gören, peygamberin sağlığında “10” kişiyi cennetle müjdelediği bilinir. Gerisi ölümünden sonra devlet idaresini ele geçiren Emevi ve Abbasi ailelerinin kendilerini yüceltmek için parayla yazdırttıkları hadislerdir. Tespitlerimin doğruluğunu görmek için devam edelim.

İslam’ın kılıcı sayılan Hazreti Hamza’nın öldürülmesi için, Uhud Savaşında kölesi Vahşi’yi özel olarak görevlendiren Ebu Süfyan’ın karısı Hind’tir.

Hamza’nın öldürüldüğünü gördükten sonra cesedinin yanına gelip ciğerlerini sökmüş ve bizzat katilin şaşkın bakışları arasında hayvanca bir hırsla şehidin ciğerlerini defalarca ısırmış, parçalamıştır.
Buna rağmen cesedi bırakmamış, parmaklarını kesip gerdanlık yaparak boynuna asmıştır.
Hind’in ölünceye kadar bir hazine gibi koruduğu – ve İslam’ı kabul etmiş gibi göründükten sonra gizlice saklamaya devam ettiği- ve her fırsatta oğullarıyla torunlarına gösterip onlara kin ve nefret aşıladığı “parmak kemikler gerdanlığı” budur.

Hicaz Araplarının Hermetizm* ve Mitraizm** karışımı olan Yezidi olduklarını gene İslam kaynaklarından öğreniyoruz. Malum, Greklerin hileci tanrısı Hermes aynı zamanda “hırsızların, fahişelerin, kazıkçı tüccarların da koruyucusuydu” ve hırsızlık kötü sayılmazdı.

Hermes

*Hermetizm; Harran Sabilerinin (her dine dönen),köleciliği esas kılan, yıldızlara tapan, büyü ve sihirle uğraşan, hırsızlık, fahiş fiyatla mal satma, fahişelik, pezevenklik gibi ne kadar ahlaksızlık varsa bunları “farz sayan” , Grek tanrısı Hermes’i en yüce tanrı (Şeytan) sayan bir dindir.

Mitra

**Mitraizm; İ.Ö.670’ lerde, İran’da doğmuş Zerdüştlükten önce de peygamber Zerdüşt’ün ölümünden sonra da İran’da hâkim olmuş, köleciliği ve Hermetizm’deki değerleri farz sayan halkı teslimiyetçiliğe iten, pasifist, köleliği emreden, zenginleri ve aristokratları “tanrı soyundan” sayarak halkın onlara kölelik etmelerini ve karşı çıkmamalarını emreden, Hind tanrıları Mitra- Varuna ikilisinden türetme, “JAİNİSM-CAN’CILIK”  yani bizdeki Alevi kültüne de beşiklik eden inanışın kökeni olan, şeytana tapan bir dindir.

Mekke’nin fethinden sonra Hz. Muhammet’in Mekkeli kadınları toplayıp onlara verdiği nasihatlere bir bakalım;

b-Kureyşliler ve Hırsızlık;

 

“…Araplar, şiir söylerler, panayır yerlerinde, toplantılarda, vaaz ve nasihat verirlerdi. Haz. Muhammet, Safâ tepesine çıkıp oturdu. Eshabtan Ömer-ül-Fârûk da alt yanına oturdu. Önce erkekler, sonra kadınlar gelip birer birer Müslüman oldular. Kadınların arasında hazret-i Ali’nin kız kardeşi Ümm-i Hânî ile, Muaviye’nin annesi Hind de vardı. Peygamber, kadınlara;

-Hırsızlık etmeyeceğinize söz verin! Deyince, Hind öne çıkarak;

-Eğer hırsızlık etseydim, Ebu Süfyan’ın (Kocası) malından çok şey çalardım! Dedi…”

c-Hind’in Muhammet’e Kini Bitmiş miydi?

Hind, eşi ve Ümeyye (Emevi) ailesi, Muhammet’in gücüne karşı koyacak hali kalmamış, Mekke’nin fethine engel olamadığından, artık “düşmanla savaşı sürdürmek” yerine, “tarafına geçerek içerden çökertme” yolunu seçmiştir. Bunu gene peygamberle aralarında geçen yukarıda yazılı olan münazaranın devamından anlıyoruz;

“…Muhammet o vakit Hindi tanıdı;

-Sen Hind misin? Dedi.

-Ben Hindim. Geçmişi affet! Allah da seni af eylesin! Dedi.”

Hazreti Muhammet’i Allah’ın af etmesini istediğine göre ortada “dine geçme değil, güce boyun eğme”  durumu vardır. Devam edelim;

d-Hind, Muhammet’i Cinayetle Suçluyor;

Hind Hamzayı öldürttüğü kölesi vahşi ile.

-Zina etmeyiniz! İsteğinde bulununca, Hind;

Hür olan kadın hiç zina eder mi? Dedi. Sonra;

-Evlâtlarınızı öldürmeyiniz! Diyen Kuran emrini bildirince (Bilindiği gibi Yezidi Hicaz Arapları, kız çocuğu sahibi olmaktan utanır ve onları diri diri kuma gömerek öldürürlerdi) Hind;

-Biz onları küçük iken büyüttük. Büyük iken, sen onları Bedir’de öldürdün. Artık ne oldu ise orasını sen ve onlar daha iyi bilirsiniz! Dedi. (Görüldüğü gibi, kadının düşmanlığından zerre eksilmemiş)

Hazret-i Ömer çok sert ve ciddî olduğu hâlde, Hindin bu sözüne dayanamayıp güldü. Kadınların iftira etmemesini önerince, Hind;

-Vallahi iftira çirkin şeydir. Sen bize güzel ahlâkı emrediyorsun! Dedi. Sonunda “isyan etmemeyi “  teklif ettiğinde, Hind;

-Biz bu yüksek huzura, sonra isyan etmek niyeti ile gelmedik! Diye söz verdi. Hindin öldürülmesi emredilmişken bu sözü ile affedildi.  Peygamberin önünde iman etmesinin ardından evine gelip ne kadar heykel var ise, “-Bu kadar zaman size aldanmışız!”  Diyerek hepsini parçaladığı anlatılır.

Bu olaydan sonra peygambere iki kuzu hediye göndermesi karşılığında aldığı dua ile koyunlarının sayısının arttığı ve Hind’in;

-Bunlar, Resulullahın bereketidir” Derdi dediği İslam tarihçilerinin kayıtlarına geçmiştir.

2-Muaviye Bin Ebu Süfyan (Ebu Süfyan oğlu Muaviye);

Muaviye (602-680) Mekkeli Kureyş kabilesine bağlı Ümeyyen ailesindendi. Emevi Hanedanının kurucusu Mekke şehrinin hâkimi ve İslam’ın en büyük düşmanlarından ve çok da zengin olan Ebu Süfyan’ın oğludur. Ebu Süfyan Annesi, Hind bint-i Utbe bin Rabia bin Abd-i Şems’tir.

Muaviye

Peygambere vahiy geldiğinde peygamber sara nöbetine girmişçesine kendinden geçer ve sayıklamaya başlardı. Bu nedenle vahyin inişi esnasında kendisinde olmadığından, ağzından çıkan sayıklamaları yazdırmak için “kâtip- yazıcı” çalıştırırdır. Dört kâtibi olduğu yazılır. Bunlardan birisi de Süfyan oğlu Muaviye’dir. Bir dönem peygamberin vahiy kâtipliğinde bulunmuştur. Haz. Ömer’in halifeliği döneminde Suriye’ye Vali olarak tayin edilmiştir. Peygamberin “akrabası” olmasını kullanarak, zaten Sabii ve Yezitlik inanışlarının yaygın olduğu Suriye’de gerçek İslam yerine eski Yezidi- Sabii yaşam tarzını destekleyerek kendisini pek de sevdirmiştir. Peygamber’in soyu olan Hz. Ali ve sülalesini ve kendisine itiraz eden, peygamberin tebliğ ettiği dini savunanları da ya parayla satın almış ya da toptan kıydırmıştır.

a-Şimdi, Ebu Süfyan’ın Mekke’nin fethinden önceki Peygamberden isteklerine bir göz atalım;

Müslümanların nasıl bir “hileye” kurban gittiklerini anlamaları şarttır.

Bu nedenle bu yazıyı yazmayı gerekli gördüm.

Müslüman olduktan sonra Ebubekir Siraceddin adını alan İngiliz asıllı Müslüman ,Martin Lings adlı şahsın “Siret Ödülü” almış “Hz.Muhammed’in Hayatı” (*) isimli kitabının 107. sayfasında 2.paragraftan itibaren bir alıntıyı aktarayım:

“” İ.S.619’da,Hatice (R.A) nın ölümünü aslında daha küçük fakat dışarıda büyük etkiler uyandıran bir kayıp daha izledi. Hz.Muhammedin koruyucusu ve amcası Ebu Talip hastaydı ve ölümünün yakın olduğu durumundan belliydi.Ölüm yatağında bir grup Kureyşli lider, Utbe,Şeybe,Abdu Şems’ten Ebu Süfyan,Cumah’tan Ümeyye,Mahzum’dan Ebu Cehil ve diğerleri onu ziyaret ettiler ve ona şöyle dediler.

—“Ebu Talip, seninle gurur duyduğumuzu biliyorsun, şimdi ise başına bu hastalık geldi ve biz senin için korkuyoruz. Yeğeninle (Hz. Muhammed S.A.V)bizim aramızda geçenleri biliyorsun. Onu yanına çağır ve ona bizden bir hediye ver ve o bizi, biz de onu rahat bırakalım. Bizi dinimizle barış halinde bıraksın.” dediler.

Bunu üzerine Ebu Talib Peygamber (S.A.V)ye ,”halkının soyluları seninle anlaşmak istiyorlar.” dedi.

-Peygamber (s.a.v)” Peki öyle olsun bana bir tek söz verin, tüm Arap ve İranlıları yönetiminiz altına alabileceğiniz bir söz” dedi.

-Ebu Cehil (Amcası) “Babanın üzerine yemin ederim ki bu karşılıklar için bir değil on söz veririz.” dedi.

-Peygamber (s.a.v) “Allah’tan başka Tanrı yoktur demelisiniz dedi.

Ellerini çırptılar ve ,

-“Ey Muhammed,Tanrıları bir tek tanrı mı yapacaksın?(*) Senin teklifin gerçekten çok acayip” dediler. Kendi kendilerine,

-“Bu adam istediğimiz hiç bir şeyi bize vermeyecek, o halde kendi yolumuza gidelim ve Allah onunla bizim aramızda hükmünü verinceye dek babalarımızın dinine uymaya devam edelim” dediler.””

Bu olayın okunmasından sonra değerlendirdiğinizde, sizce Ebu Süfyan gerçekten Müslüman olmuş mudur?

Yukarıdaki alıntıyı yaptığım kitabın 215.sayfasında, bu çok güzel bir şekilde açıklanmaktadır;

Uhud Savaşının ardından savaş meydanında Hamra (r:a) nın cesedini ararlar ve önce cesedi Haris İbn Simme (r.a) bulur, ancak cesedin yüzü Kureyşlilerce parçalandığı için Hz. Muhammed’e söyleyemez.

Ardından Hz. Ali’yi gönderirler, onun dönmemesi üzerine Hz. Muhammed’in yanındakileri kalkıp giderler.

Hz. Ali’yi cesedin yanında beklerken bulurlar.

Bu “öldürülme şekli” onlara çok ağır gelir ve Hz. Muhammed;

Allah bana Kureyşlilere karşı bir zafer verirse, onlardan otuz cesede aynı şeyi yapacağım” diyerek duygularını ifade eder.

Ancak hemen akabinde, Nahl Suresi 126.ayeti vahyolunur;

“”Eğer ceza verecekseniz “MİSLİYLE” ceza veriniz, eğer sabrederseniz, and olsun bu sabredenler için daha hayırlıdır””

Bunun üzerine, Hz. Muhammed bir süre önce ettiği yemini bozmakla kalmayıp cesetlere zarara verilmesini de yasakladı.

Ayrıca da “savaş sırasında insanın EN KUTSAL YERİ OLAN yüzüne zarar verilmemesini” istedi ve şöyle dedi;

Birine bir darbe indireceğiniz zaman,darbenin yüzüne gelmemesine dikkat ediniz. Çünkü Allah,Adem’i kendi suretinde yaratmıştır.”

Peki Kureyşliler bunu neden yapıyorlardı?

Cevap gayet açıktır. Muhammet “tek tanrıcıydı”, diğer tanrıları inkâr ediyordu. Onlara göre Yunancadan bildiğimiz  sıfatla “ATHEOS” tu yani “Ateist- Tanrıları inkâr eden”di.

b-Kureyşlilerin tanrıları kimlerdi peki?;

Kabe içinde bir adı Hubel olan Lut peygamber soyu Moabi (Muabi- Muavi de okunur) kabilesinden Cürmühiler döneminde getirilmiş Hubel ya da “EL LAH=Türkçesiyle ALLAH” putu diğer 360 putun en büyüğüydü. Üç tane de kızı vardı. El Lat, El Uzza ve Menat. Peygamberin babasının adı da Kabe’nin baş putu El Lah’a kurban olarak adandığı için “Abdullah’tı yani “Allah’ın Kölesi

” idi.

Allah’ın kızları, Uzza,Lat ve Menat

Bakalım Kuran bu “kız- ağaç tanrıçalar” hakkında neler söylüyor;

NECM Suresi;

 (Necmden maksat, yıldız demektir.)

18-Andolsun ki, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü.

19-Siz de gördünüz değil mi Lat ve Uzza‘yı?

20-Üçüncü olarak da öteki Menat‘ı?

21-Size erkek, O’na dişi öylemi?

22-Öyle ise bu çok hayıflı (haksız) bir taksim”(Elmalılı Tefsirinden)

Bir örnek de NAHL Suresinden;

57- “Kendilerine istedikleri erkek çocukları alıp,kızları da Allah’a mal ediyorlar.O bundan münezzehtir.

Nemesis ve El Lat- İ.Ö.5.yy. Ürdün

Şimdi de Elmalılı hocanın tefsirinden;

“”Lât, Uzza ve Menat onların taptıkları putlardandı. Onun için bu putlarla, Abdullât, Abdul Uzza ve Abdul’l Menat diye isimler vermişlerdi.

Hatta “Bismillâti ve’l- Uzza” sözünü yemin ifadesi olarak kullanırlardı. Bu varsa “Bimillah” ta niye olmasın?

Allah’ın kızlarının öldürülmesi olayı;

Bu görevi peygamber savaşçılarının en yüreklilerinden olan Halit bin Velid’e vermişti. Bu görevi de hakkıyla yerine getirdiğinden onun adı tarihe “Allah’ın Kılıcı” olarak da geçmiştir. Allah’ın kızları başta Sümer, Mısır olmak üzere bütün mitolojilerde yer alan “ağaçlarda da yaşayabilen Ağaç Tanrıçalardı”. Hermafrodittiler. Yani, dişilik ve erkeklik tenasül organları vardı. Kadın ya da erkek görünümlü de olabiliyorlardı. Hırsityanların Haz. İsa’yı, Hintlilerin ve Mısırlıların da tanrılarını “kadınsı” ve kusursuz bir cilde sahip olarak resmetmelerinin sebebi budur. Kuran’ın da belirttiği gibi Araplar onlara her ne kadar “kız” demişse de Kuran “Yaratılışlarını mı görmüşler?” diye sormaktadır.

Şimdi olayı Elmalı’lı Hamdi Yazır hocanın tespitlerinden okuyalım;

Ürdün Petra- El Lat

c-Allah’ın Kızı El Uzza’nın Öldürülmesi;

Kureyş’lilerin nazarında da putların en büyüğü Uzza idi. Onu ziyaret eder, ona hediye ve kurban verirlerdi. Kureyşliler onun için Hurad vadisinde Sükam adını verdikleri bir koruluk kurmuşlardı ve onu Kabe’nin Harem’ine benzetmek istiyorlardı.

Şeybân b. Câbir b. Mürre oğullarından olan bakıcıları, Beni’l-Haris b. Abdilmuttalip b. Hâşim’in adamlarındandı. Bunların en son bakıcıları da “Dübeyye b Harmeselemî idi. Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke’yi fethettiği zaman Hâlid b. Velid‘e dediki:

Uzza’nın olası bir heykeli

Batn-ı Nahle’ye git orada üç semüre ağacı bulacaksın, birinciyi kes!” Hâlid varıp kesti ve geri dönüp geldi: Peygamber (s.a.v) ona:

“-Bir şey gördün mü?” dedi. O da;

“-hayır” dedi;

“-Öyle ise git ikinciyi de kes!” dedi. Kesip geldiğinde de ona tekrar;

“-Bir şey gördün mü?” diye sordu.

“-Hayır!” deyince,

“-O halde git üçüncüyü de kes!” dedi. Halid b. Velid kesmek üzere gittiğinde kendisini vazgeçirmek isteyen çıplak bir kadınla karşılaştı. Saçlarını dağıtmış, ellerini ensesine koymuş ve dişlerini gösteren bu şeytan kılıklı kadının arkasında da bakıcı olan Dübeyye b. Harmesselemi eşşeybânî Halid’e bakıp şöyle diyordu:

“-Ya Uzza! Haydi yalan çıkarma, Halid’in üzerine şiddetli bir şekilde saldır. Örtüyü bırak ve kollarını sıva, çünkü sen bu gün Hâlid’i öldürmezsen peşin bir zilletle dönecek ve Hıristiyanlaştırılacaksın.”

Halid de şöyle dedi;

“-Ya Uzza nankörlük sana, senin için tenzih (berî kılma) yok. Gördüm ki Allah seni zelil kıldı.”

Ve sonra kılıçla başına vurdu ve onu öldürdü, peşinden de ağacı kesti ve Dubeyye’yi de öldürdü Daha sonra da Resulullah’a gelip durumu haber verdi.

Peygamber de;

“-O, Uzza idi, artık bundan böyle Araplara Uzza yok.” dedi…..”

Ebu Ubeyde gibi bazı âlimler, bunların taştan putlar olup, Ka’be’nin içinde bulunduklarını söylemişlerse de, başka mekânlarda kurulan hususî puthanelerde de putların bulunduklarını gösteren nakillere rastlanmaktadır.

d-Allah’ın Kızı Uzza’nın İntikamı ve Kürt Yezidiliğinin Doğması;

Şimdi de Ebu Süfyan soyundan gelen, peygambere düşmanlığı yüzünden Taif’e sürülen ve Halife Osman zamanında geri çağrılması üzerine gelerek Medineye yerleşen, Hakem bin Ebil’as’ın oğlu Halife Mervan’ın soyundan gelen, kaldığı Lübnan’dan Abbasilerin Bizansla işbirliği yaptığı için sıkıştırmaları ve I. Haçlı Seferi (1096-1099) ile Haçlı ordularının eline geçmiş, Kudüs’te kurulmuş Haçlı Kudüs Krallığının da desteğiyle İ.S.1111’de kuzey Irak’ın Sincar dağlarına giderek, bölgeye Selçuklu Türkleri ile birlikte gelerek yerleşmiş Kürtleri “Hıristiyanlaştırmak ve Müslümanlara düşman” yapmak için, Hz. Ebubekir, Muaviye ve oğlu halife Yezid’i Tanrı kabul eden, “Kürt Yezidiliği Dini” olan “Adeviye” sapık inancını kuran Şeyh Hadi Bin Musafir el Hekkari el Emevi’nin Kürtler için yazdığı din kitabı olan “Mushaf-ı Reş- Sayfalar halinde yazılmış Kara Kitap’tan”  bir Hazreti Muhammed tanımlamasını okuyalım.

Bu arada da “Allah’ın kızı Uzza’nın” da öcünü nasıl aldığını da öğreneceksiniz. Çünkü Muaviye’nin evlendiği “80” yaşındaki kadının sabahleyin “25’lik” taze olması ve sonradan İslam halifesi olacak Yezid’i doğurması olayı tamamıyla, Yezit Emevilerin Muhammet’ten aldıkları intikamı anlatmaktadır.

Uzza’nın İntikamı ya da Emevilerin Muhammet’ten Aldıkları Öç!;

(Kynk- Mushaf-ı Reş-Kara Kitap)

“…Hatta O (Şeytan Tavus-Adeviyelerin tanrısı), Muaviye adlı hizmetçisi olan İsmail oğullarının peygamberi Muhammed’i, aydınlattı, O geldiğinde Muhammed doğru biri değildi ve ona baş ağrısı ile eziyet etti. Sonra peygamber, tıraş etmesini iyi bilen kölesi Muaviye’den başını tıraş etmesini istedi. O da aceleyle zorlanarak onu tıraş etti. Sonuç olarak tıraş ederken başını kesti ve kanattı, yere düşeceğinden korkan Muaviye, kanı diliyle yaladı.

Bunun üzerine Muhammet;

“-Ne yapıyorsun Muaviye?” diye sordu. O da,”-Yere düşeceğinden korkarak kanı yaladım” dedi.

O da;

-“-Günah işledin Muaviye, senden sonra benim soyuma karşı çıkacak bir millete sahip olacaksın.”

Muaviye cevapladı;

“-Öyleyse dünya evine girmeyeceğim ve evlenmeyeceğim!”

Bir süre sonra tanrı Muaviye’ye bir akrep gönderdi ve onu ısırttı, yüzü yerinden çıkacak gibi şişti ve doktorlar ona “ölmesin” diye evlenmesini söylediler. Bunu işitince rıza gösterdi.

Ona çocuğu olmasın diye seksen yaşında bir kadın getirdiler. Muaviye karısını bildi ve sabahleyin bu kadın tanrının gücüyle yirmi beş yaşında bir kadın olarak ortaya çıktı. Sonra hamile kaldı ve tanrımız Yezid doğdu…”

İslam kaynaklarında peygamberin bir gün Muaviye’ye, ashabının yanında şunları söylediği kayıtlıdır:

“Ümmetim senin elinden neler çekecek neler!.. Senin elinden, gün gelecek, benim evlatlarım acılar yaşayacak, senin soyundan gelecek bir köpek Allah’ın ayetleriyle alay edecek ve Allah Teala bana karşı saygısızlığı haram etmiş olduğu halde o, bana karşı saygısızlıkta bulunacak, hürmetimi ayaklar altına alacaktır!”

e-Muaviye’nin Genelgeleri;

Süleym b. Kays’tan alıntı;

“Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, valilerine şöyle emretti: Ali’nin evlatları ve Şiilerinin tanıklığı kabul edilmemelidir. Bulunduğunuz yerlerde Osman’ın mensupları ve taraftarlarından veya onun fazilet ve menkıbelerini nakleden kimselerden biri bulunduğunda resmi yerlerde ihtiram ve ikram görmeleri hususunda ihmalkârlık yapılmamalıdır. Osman’ın menkıbe ve faziletlerine dair nakledilen sözler, nakledenin hususiyetleriyle birlikte Şam’da Muaviye’nin sarayına bildirilmelidir.”

Muaviye’nin emrine valilerin titizlikle uydukları ve onun bağışlarından ve siyasi gücünden yararlandıkları anlatılır. Halife Osman’ın da buna yardımcı olduğu olaylar içinde görülmektedir.

Muaviye’nin bu bağışları, bahşişleri ve valilerin teşvikleri neticesinde, bütün İslam şehirlerinde hadis uydurmak yaygınlaştı. Kim olursa olsun, Osman’ın fazileti hakkında Muaviye’nin valilerinin yanında hadis naklettiği zaman sözü hemen kayıtsız şartsız kabul ediliyor, adı mükâfat ve bağış defterine kaydediliyordu ve başkaları hakkında şefaati (aracılığı) de kesinlikle reddedilmiyordu.”

Bir gün Muaviye minberde hutbe okurken bir Müslüman kılıcını çekip tekbir getirerek minbere doğru atıldı. Muaviye’nin özel koruma muhafızları vardı; bu Müslümanı hemen yakalayıp sorguladılar:

– Bu eyleme neden giriştin? Kimin emriyle yaptın bunu?!

– Peygamberin emriyle! O büyük peygamberin “Muaviye’nin emîr olduğunu görürseniz kalçasını kılıçla parçalayın!” buyurduğuna bizzat şahid oldum ben!”

– Onu emirliğe kimin atadığını biliyor musun?

– Hayır.

– Halife Ömer atadı onu!

– Öyleyse Ömer haklıdır, duydum ve itaat ettim!!!

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) minberinde hutbe okumakla meşgul olduğu bir gündü… Abdullah bin Mesud cemaatin arasında ayağa kalkıp “Hz. Resulullah (s.a.a)” dedi, “muaviye’yi benim minberimde görürseniz hemen öldürün!”

Şam fethedildiğinde oraya önce Ebu Ubeyde vali olarak gönderilmiş, ama çok geçmeden bu vali vebaya yakalanarak ölünce, II. halife Ömer; Muaviye’nin kardeşi olan Yezid bin Ebu Süfyan’ı Şam valiliğine atamıştı.

Emeviler ve Ebusüfyanoğullarının İslam tarihinde resmen devlet görevine getirilmesi bu tarihe rastlar…

Emevilere iktidar kapısı 2. halife döneminde açılmıştır.

Yezid öldüğünde her ne hikmetse halife Şam valiliğini tekrar Emevilere bıraktı ve ölen Yezid’in yerine kardeşi Muaviye atandı!

Böylece Şam’ın yönetimi bir hanedana bırakılmış oluyordu!..

Burada, birilerinin diyet borcunun ödenmekte olduğunu sezmek hiç de zor değildir…

İkinci halife, neden Yezid bin Ebu Süfyan’ı Şam valiliğine atamıştı sahi?

f-Peygamberin “61” yıllık ömrü boyunca yaşadığı bazı olaylar nedeniyle kendisine en yakın olanları da “inciten, belki de kinlendiren” davranışları olmuş mudur? Olaylar zinciri,”3” Önemli Olay! ;

Bu konuda da ilginizi çekecek olaylar vardır. Ben ekliyorum, takdir sizlerindir!

Birinci Olay, Hz. Ömer’in Kızı Hafsa Hakkında Hz. Osman ve Hz. Muhammet Arasındaki Kadın Meselesi;

Hz. Muhammed, kızı Hz. Fatma’yı, amcası Ebu Talip’in oğlu Hz. Ali ile evlendirdikten kısa bir süre sonra meydana gelen bir ölüm olayının ardından Hz. Muhammed, Hz. Ömer’in dul kalan kızı Hz. Hafsa* ile evlenir.

*(Hafsa,Ayşe ile yaşıt olduğuna göre peygamber bu dönemde 60’lı yaşlardadır ve Veda Haccını yapma dönemidir. İbni İshak’ın yazdığına göre Ayşe ile Ayşe “6” yaşındayken (Pedofili) nişanlandığında peygamber 53 yaşındadır. Üç yıl gerdek için beklediğinde yaşı 56’dır. Hafsa ile 18’inde evlendiğine göre “9” yıl daha eklediğimizde “65” olur ki, oysa peygamber (571-632’de) 61 yaşında ölmüştür. Demek ki hesap hatası vardır. Muhtemelen Hafsa, ya Ayşe’den büyüktü ya da Hafsa’nın yaşı daha küçüktü.)

Hz. Ömer’in damadı Huneys, Habeşistan’a ilk giden muhacirlerdendir. Dönüşünde Hz. Hafsa ile evlenmişti. İşte Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlilik olayından kısa bir süre sonra ortaya çıkan bu ölüm olayının ardından Hz. Hafsa 18 yaşında dul kalır. Hz. Ebubekir’in kızı olan Hz. Ayşe ile aynı yaştadır.

Dul kadına baba evinde iyi bakılmadığından olsa gerek, Hz. Ömer kızına hatırlı bir koca arayışına girer. Daha sonra halife olacak Hz. Osman’a öneriyi götürür. Çünkü Hz. Osman’ın eşi Rukiye (Peygamberin kızı) de yeni vefat ettiğinden duldu. Hz. Ömer için ideal bir damat adayıydı.

Ancak, Hz. Osman öneriyi ret eder ve Hz. Ömer bu duruma fena halde içerler. Bir süre sonra Hz. Ebubekir’e teklif götürür, ondan da bir “hayır” cevabı alınca Hz. Ömer’in morali iyice bozulur. Ancak Hz. Ebubekir’in eşini çok sevdiğini bildiğinden anlayış gösterir.

Dayanamaz ve durumu Hz. Muhammet’e açar. O da “Üzülme” der ve devam eder,”-Allah sana ondan daha iyi bir damat, Osman’a da senden daha iyi bir kayınpeder verecek” deyince, Hz. Ömer bir kaç saniye düşününce problemi çözer ve gülümseyerek ayrılır.

Önce, Hz. Osman, ölen karısı Rukiye’nin kız kardeşi Ümmü Gülsüm (peygamberin kızıdır) ile evlendirilir, düğünü yapılır bir süre sonra da Hz. Muhammed’in Hafsa ile evliliği gerçekleşir.

Hz. Ayşe’nin üzülmek yerine kendine yaşıt bir arkadaş geldiğine sevindiği yazılır. Hz.

Ebubekir de bu arada Hz. Ömer’e teklifini ret etmesinin ardında Hz. Muhammed’in bu niyetini önceden bildiğini anlatır ve bu nedenle kıracağını bildiği halde ret ettiğini açıklar.

Hz. Hafsa’nın ölen kocasının Suriye taraflarına yapılan bir savaş sırasında öldüğü, özellikle de ön saflarda görevlendirildiği iddiaları da vardır. Bunlar Hz. Muhammed’i suçlamak için yapıldığı söylense de, ortada, açıklanmayan bir kalp kırıklığı vardır.

Bunu da göz önüne almak yararlıdır.

İnsan olarak, peygamber olsun, askeri veya siyasi veya dini kişilikli kim olursa olsun. Bunların tümü insandır ve kendilerini büyük yapan işleri yanında, zenginlik, cinsel düşkünlük gibi insani zaaflara sahiptir. Hele Tevrat kökenli dinlerdeki bütün peygamberlerde bu düşkünlüklere rastlamak mümkündür.

Hz. Davut’un gelini ve Hititli askerinin karısı ile zinası ve askerini savaşta ön saflara sürdürerek öldürtmesi, Hz. Yakup’un dayısını bahisle aldatarak zengin olması, Hz. Süleyman’ın, zenci Saba Melikesi ile evlenmesine karşı çıkılması, Allah’ın da izin vermemesi üzerine aşere putlarına adak adaması gibi birçok örneği sırlamak mümkündür.

Gene aşağıdaki yazıda peygamberin Ömer’e olan kırgınlığı açıkça görülmektedir. Peygamber de olsa, insan her zaman zaafları yüzünden kazandığı bütün saygıyı, şöhreti kaybedebilmektedir.

İkinci Olay, Hz. Peygamberin Karısını Kaybetmesinden Kaynaklanan,Hz. Ayşe’nin Zina Davası;

“Hz. Aişe (r.anhâ) dedi ki, Resulullah (s.a.v) sefere çıkmak istediği zaman, kadınları arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi.

Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı, bundan dolayı Resulullah ile beraber çıktım ve bu, hicab (örtünme) âyetinin indirilmesinden sonra idi.

Onun için bir hevdec e (deve üzerine konulan kapalı taşıyıcıya) konuldum, dönüşte Resulullah Medine’ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida ettirdi.

Yola çıkmaya seslendikleri sırada ben kalktım ve yürüyüp ordugâhı geçtim, helaya gittim, yerime dönerken göğsümü yokladım, ne göreyim Zafâr boncuklarından bir dizim vardı, kopmuş düşmüş, bunun üzerine döndüm, kaybolan dizimi aradım, bunu aramak beni alıkoydu.

Benim yol nakliyemi yapmakta olan grup varmışlar, hevdeci * yüklenmişler ve beni içinde zannetmişler. Çünkü hafif idim, henüz küçük yaşta bir taze idim; beni hevdecte sanmışlar, deveyi çekmişler gitmişler. Döndüğüm zaman orada kimseyi bulamadım, bundan dolayı belki beni aramak için dönerler dedim, oturdum. Derken uyumuşum, Safvân b. Muattal ordunun arkasına kalır, insanların eşyalarını araştırır, bir şey kalmış ise kaybolmaması için diğer konak yerine götürürdü, beni görünce tanımış “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” (Bakara, 2/156) demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm, devesinden indi, ben bininceye kadar çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik; inmişler, bağrışıyorlardı. İndikleri zaman beni bulamadıklarından insanlar çalkalanmış, o sırada imiş ben üzerlerine varıverdim, artık herkes be n i konuşmuş. Beni lakırdıya almış, helak olan helak olmuş.

*Hevdec=( Develerin üzerine konulan, etrafı örtülerle kapalı, kadın taşımada kullanılan dikdörtgen küp şeklinde bir çeşit koltuk.)

Resulullah Medine’ye ayakbastı ve bana bir ağrı, sızı meydana geldi. Fakat rahatsız olduğum zamanlar Peygamber (s.a.v) den tanıya geldiğim alaka ve lütfu bu defa görmedim, ancak yanıma giriyor, “nasıl o?” diyordu. Bu beni işkillendirdi, henüz söylenen sözlerden haberim yoktu, nihayet nekahet dönemine geldim.

Bir gece Mıstah’ın annesi ile hacetimiz için dışarı çıktım, işimiz biter bitmez yine Mıstah’ın annesi ile odama doğru döndük. Derken Mıstah’ın annesi mırtı, yani yün çarşafı içinde sürçtü dedi. Ben buna itiraz ettim. “Bedir’de bulunmuş bir zata sövüyor musun?” dedim, “Haberin yok mu” dedi, “ne var” dedim. “Ben dedi, şehadet ederim ki, sen hakikaten “Habersiz mümin hanımlardansın” . Sonra ifk’çilerin dediklerini anlattı. Derhal hastalık üstüne hastalığım arttı, hemen ağlayarak döndüm.

Sonra Resulullah girdi ve “nasıl o?” dedi. “Bana izin ver ,ana babamın yanına gideyim” dedim. İzin verdi, ben de anama babama gittim. Anneme: “Ey anne, dedim, insanlar neler söylüyorlar?” “Kızcağızım! dedi, kendini üzme, vallahi bir erkeğin yanında sevgili parlak bir kadın olsun ve ortakları bulunsun da aleyhinde çok laf etmesinler, pek azdır. Daha dedi, bu ana kadar söylenilen sana malum olmadı mı?” Ben ağlamaya başladım ve bütün gece sabahı ettim, yine ağlıyordum. Ağlarken babam yanıma geldi, anneme, “bu niye ağlıyor” dedi. “Bu ana kadar söylenilenden bilgisi yokmuş” dedi. Babam da ağladı. “sus kızım” dedi. O gün durdum, gözyaşım dinmiyordu, ana babama ağlamak ciğerimi parçalayacak gibi geliyordu. İkisi de yanımda oturmuş, ben ağlıyorken Resulullah (s.a.v) üzerimize geliverdi, selam verdi, sonra oturdu. Hakkımda söylenilen söylenilenden beri yanımda oturmamıştı ve bir ay olmuş Allah Teâlâ ona b e nim bu işimle ilgili vahiy indirmemişti.

Sonra dedi ki: “Ey Aişe! Hal önemli, senden bana şöyle şöyle söz yetişti, şimdi sen bu durumdan temiz ve beri isen Allah, muhakkak seni aklayacak ve eğer bir günaha düştünse Allah’a istiğfar ile tevbe et. Çünkü kul tevbe edince Allah Teâlâ tevbeyi kabul eder.” Ne zaman ki Peygamber (s.a.v) konuşmasını bitirdi, gözyaşlarım boşandı, sonra babama “Tarafımdan Resulullah’a cevap ver” dedim. “Vallahi ne diyeceğimi bilmiyorum.” dedi. Bunun üzerine anneme, dedim, Tarafımdan Resulullah’a cevap ver.” O da “Vallahi ne diyeyim, bilmiyorum, dedi.

Ben henüz küçük yaşta bir taze idim, Kur’ân’dan çok okuyamazdım. Yani çok delil getirebilecek halde değildim. Dedim ki: “Vallahi ben anladım. Siz bunu işitmişsiniz, hatta gönüllerinizde yer etmiş, inanmışsınız. Şimdi ben size beriyim desem inanmayacaksınız ve eğer benim muhakkak tertemiz olduğumu Allah bilip dururken size kötü bir itirafta bulunsam hemen tasdik edeceksiniz. Vallahi benimle size başka bir mesel bulamıyorum, anca k Yusuf’un babası o salih kulun ki ismini zikretmemiştim dediği gibi “Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır.

Sizin anlattığınıza göre,” yardımına sığınılacak ancak Allah’tır” (Yusuf, 12/18) dedim, sonra dönüp yatağıma yattım.

O halde ben vallahi biliyordum ki, Allah Teâlâ muhakkak beni temize çıkarır. Fakat vallahi, hakkımda vahy-i metlüvu (Kur’ân âyeti) indireceğini zannetmiyordum. Benim işim nefsime göre, Allah Teâlâ’nın öyle okunup tilâvet olunacak bir emir ile tekellüm buyuracağı dereceden çok hakir idi. Ve fakat umuyordum ki, Resulullah uykuda bir rüya görür de Allah, beni onunla temize çıkarır. Allah bilir ya, Resulullah yerinden kalkmamıştı, ehl-i beyit’ten kimse de dışarı çıkmamıştı. Allah Teâlâ, Peygamberine vahyi indiriverdi, ona vahiy edilirken olagelen hal hemen geliverdi ki, kış gününde bile vahyin ağırlığından dolu danesi gibi ter dökülürdü. Bunun üzerine, bir örtü örtüldü ve başının altına bir yastık konuldu. Vallahi ben telaş etmedim, aldırmadım, çünkü berâtimi, suçsuzluğumu biliyordum. Fakat Resulullah açılıncaya kadar, insanların dediklerine hak verecek bir vahiy gelivermek korkusundan, anamın babamın canları çıkacak zannettim.

Ne zaman ki Resulullah açıldı, gülüyordu, ilk söylediği kelime şu oldu: “Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kat’î olarak akladı” dedi. “Hamd, Allah’a; ne sana, ne de ashabına” dedim.

Annem, dedi “Kalk ona!” Ben, “Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah’dan başkasına hamd ederim” dedim.

Burada Allah Teâlâ den itibaren on âyet indirmişti. Bunun üzerine Ebu Bekir “Vallahi bundan sonra artık Mıstah’a infak etmem” dedi. Çünkü ona yakınlığı ve fakirliği sebebiyle nafaka veriyordu. Bu sebeple de Allah Teâlâ şu âyeti indirdi. “İçinizden faziletli olanlar (yakınlara…) vermemeye y emin etmesinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? (Nur, 24/22) , Bunun üzerine Ebu Bekir de “Evet, vallahi, Allah’ın beni mağfiret etmesini severim” dedi Mıstah’a yine nafakası verilmeye devam edildi. Netice olarak özrüm nazil olunca Resulullah kalktı minbere çıktı, bunları anlattı ve Kur’ân’ı okudu ve minberden indiği vakitte Abdullah b. Ubeyy’e, Mıstah’a, Hamne’ye ve Hassan’a had cezası vurdu….”

Bu olayda Hz. Ayşe’nin “-Hamd (Şükür) Allah’a, ne sana ne de ashabına” ve de “Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah’dan başkasına hamd ederim!”  demesi, Ayşe’nin, peygamberin ölümünden sonra Hz. Ali’ye karşı askerleriyle Deve (Cemel) Savaşında savaşmasını açıklıyor. Çünkü İbn’i İshak’ın tefsirlerinde Ayşe’nin sayısız şikâyetleri vardır.

Üçüncü olay Ebubekir’in Halef Gösterilmesi;

“Hz.Muhammed SAV ölümünün yaklaştığı günlerde camiye giderek cemaate namaz kıldıracak kadar gücü kalmadığını hissettiğinde hanımlarına :”Ebubekir’e namazlarda imamlık etmesini söyleyin” dedi. Fakat Ayşe, Peygamber SAV’nin yerini almanın, babasını çok üzeceğinden korktu.

-”Ey Allah’ın Resulü,” dedi. ”Ebubekir çok duygulu bir adamdır sesi de gür değildir. Hem Kuran okurken çok ağlar.”

Peygamber SAV sanki o hiç konuşmamış gibi “Ona namazı kıldırmasını söyle” der. Hatta Hz. Ömer’i önerir ve yine aynı emri duyunca, Peygamberin diğer eşi olan Hafsa’ya (Ömer’in kızı) yardım isteyen gözlerle bakan Ayşe’ye yardım gelir ve Hafsa da Ayşe’yi desteklemeye başlar.

Sonunda Peygamber S.AV, onlara şöyle dedi:

-”Siz Yusuf’un yanındaki kadınlar gibisiniz. Ebu Bekir R.A’ ya namazlarda imamlık yapmasını söyle. ”Bırakın hata yapan araştırsın, haris olan da arzulasın. Yoksa Allah ve müminler buna sahip olamayacaklar” uyarısından sonra Hz. Ebubekir namazlarda imamlık yapmaya başlar.”

(Halife bu kararla tespit edilmiş gibidir.)

(İbn Sad-Kitab et Tabakat el Kebir C.II.Böl.2.S.12)

g-Muaviye’nin Peygambere ve Soyuna Kini Bitmiş miydi? Muaviye’nin İşleri;

Muaviye’yi iktidara taşıyan belki bu olaylar zinciriydi. Muaviye’nin de İktidar, biricik aşkıydı, onun için devlet vesile değil, bizzat gayeydi!..

Kufe şehrini ele geçirdiği gün minbere çıkıp Kufe halkına hitaben şöyle diyordu: “Yemin ederim ki ben namaz için savaşmadım sizinle; oruç, zekat veya hacc ibadeti rahatça uygulansın diye de savaşmadım!.. Siz bütün bu ibadetleri yerine getiriyordunuz zaten. Ben, sadece sizin başınıza geçebilmek için savaştım sizinle!”

Bir gün Muğiyre bin Şu’be Muaviye’ye;

– “Yeter artık!”dedi, “Resulullah’ın soyu olan Haşimoğullarına yaptıkların yeter! Artık onlar, kendilerinden korkmana neden olacak kadar güç ve nüfuz sahibi değil ki!”
Muaviye nefret dolu bakışlarını uzaklara dikerek;

– “Neler söylüyorsun sen?!” diye çıkıştı Muğiyre’ye “Haşimoğullarından olan o adam (Hz. Muhammet) için Muaviye’nin kullandığı tabir daha ağır, ancak bu kadarını yazabiliyorum ben -Mütercim) öyle bir şey yapmış ki her gün beş kez onun adı Allah’ın adıyla birlikte bütün Müslümanlarca anılmada!.. ——–

-Muğıyre! Bu ismi mezara gömmekten başka çare yok, anlıyor musun? ”

3-Hz. Osman Dönemi- (580-656-Osman bin Affan);

Hz. Ebu Bekir’in de yakın arkadaşlarından olan Hz. Osman önce Hz. Muhammet’in kızı Rukiye ve onun ölümünden sonra diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmiş olduğundan peygamberin damadıdır.

İki kez peygamberin damadı olması nedeniyle “Zi’n-Nureyn’ yani “iki nur sahibi” olarak da anılır.

Habeşistan’a ilk göç eden muhacirlerdendir, sonradan Medine’ye göç emredilince oraya göçmüştür. Ebubekir’in halifeliğine biat etmiştir. Abdurrahman bin Aff’ın önerisiyle Hz. Ömer’den sonra halife olmuştur.

İlk İslami paralar da onun zamanında basılmıştır; bunlar üzerine Bismillah basılmış İran dirhemleriydiler. Emevi Dirhemleri onun ölümünden sonra basılmıştır.

Ancak, Emevi Süfyan ailesi tarafından Hz. Ayşe, peygamberin yeğeni Hz. Ali’ye “Abdülmutallip ailesini yok ederken, Ayşe’nin ailesi olan Ebubekir soyunun da kıyıldığını görüyoruz. Talha’nın Abdullah bin Zübeyr’in, Ebubekir’in oğlu Muhammed bin Ebubekir’in yani “Haşimoğullarının tümünün soyunun kırılması siyaseti sonucu Emevi ailesi kendi saltanatını kurmuş ve 661’den itibaren devletin adı “Emevi İmparatorluğu” olarak anılmaya başlamıştır. Medine’deki Mescid-i Nebevi (Peygamber Mescidi) onun döneminde genişletilmiştir.

Hz. Osman’ın Hz. Ömer’in isteği üzerine vali yaptığı iki kişi dışında büyüyen imparatorluğun bütün valilerini Emevi ailesinden seçerek, hatta aklı başında tecrübeli sayılacak akrabası kalmadığından dolayı çocuk yaştakileri Vali tayin etmesi kendisine karşı tepkileri zirveye çıkartmıştır.

Emevi soylu halifelerin de hiçbir İslami kurala uymadan, içki, kadın, eğlence düşkünlükleriyle gündeme gelmeleri İslam ahlakını halklara unutturmuştur.

Peygamberin de içki içip serhoş olduğunda haçlıların

arkadaşı rahibi öldürdüklerini temsil eden Katolik resmi 1508

Osman’ın tepki çeken atamalarına bir örnek verirsek Ömer’in vasiyeti ile Küfe valisi yapılan Sad bin Ebu Vakkas ı alıp yerine ana bir kardeşi Velid bin Ukbe’yi atamıştı. Velid’in içki içtiği, sarhoşken namaz kıldırdığı  şikayetleri üzerine geri almak zorunda kaldı. Yerine yine akrabası Said bin el As’ı atadı.

Diğer bir örnek; Amr bin As Mısır valiliğinden alınıp yerine Abdullah bin Sad getirildi ki Osman’ın sütkardeşidir. Bu şahıs Medine’de vahiy kâtibi iken mürted (dönme) olan ve peygamberin hakkında ölüm emri verdiği insandır. Osman o sıra onu evinde saklamıştı.

656 yılında muhalifler yazılı olarak şikâyetlerini Osman’a ilettiler. Mektubu Osman’a götüren Ammar bin Yasir Osman ve adamlarından dayak yedi. Muhammed’in dostlarından ve sahabe tarafından çok sevilen Ebu Zer’in eleştiri ve şikayetleri Osman’a iletmesi, onun da dayak yemesine ve Şam’a ardından da Rebeze’ye sürülmesine neden olmuş, sürgünde ölmüştü. 656 yılında Kufe den 1000, Basra’dan 150, Mısırdan 2000 kişi hac bahanesiyle Medine’ye geldi. Ali’nin aracılığıyla yapılan görüşmelerde istekleri Osman tarafından kabul edildi. Mısır valiliğine Ebubekir’in oğlu Muhammed’in getirilmesi de onayları arasındaydı.

Tüm muhalifler memleketlerine doğru yola çıktılar. Mısır’a gidenler yanlarından geçen şüpheliyi durdurup sorgulayınca yanında Mısır Valisine yazılmış bir mektup buldular. Mektup Mısır’a dönenlerin öldürülmesini ve Muhammed bin Ebu Bekr’in vali atandığına dair emirnamenin geçersiz olduğunu yazıyordu. Altında da Osman’ın mührü vardı.

Mısırlılar Kufeliler ve Basralılar yarı yoldan dönüp mektubu Ali, Talha, Zubeyr ve Said bin Zeyd e gösterdiler. Bu olaydan sonra Medine’de Osman’a kamuoyu desteği sıfıra indi. Müslümanların ileri gelenlerinden bir grup Ali ile birlikte mektup hakkında Osman’ı sorgulayınca mektubu Osman’ın genel sekreterliğini yapmakta olan amcaoğlu Mervan’ın yazdığı anlaşıldı. Muhalifler, Mervan ı istediler ama Osman Mervan’ı vermedi.

İşler bu noktaya ulaşıldığında Talha, Zubeyr, Abdullah bin Avf ve Ali de dâhil Osman ı koruyacak kimse yoktu. Ayşe, Ali’nin tüm itirazına rağmen bu strese dayanamamaktan olsa gerek umreye gitti.

Bazı önde gelenler de Filistin’e gittiler. Muhalifler Osman’a yirmi gün süre verdiler. Bu süre sonunda düşünüp istifa etmesini söylediler. Bu yirmi gün sonlarına kadar sakin geçti.

Osman’ın evinin çevresinde kendisine koruyan 500 adamı vardı. Muhasaradan korkan Ali ve diğer önde gelenler oğullarını da kapıya bekçi koydular. Olayların sonuna kadar Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin, Zubeyr’in oğlu Abdullah ve Talha’nın oğlu Muhammed kapı da Osman’ı korumak için nöbetteydi. Yirmi günün sonunda çatışmalar baş gösterdi. Kapısı muhaliflerce ateşe verildi. Muhalifleri durdurmaya çalışan Ali’nin oğlu Hasan bu çatışmalarda yaralandı.

Durum karışınca yapılan istişareler sonucunda Ebubekir’in oğlu Muhammed’le birkaç kişi Osman’ın evine girdi. Osman öldürüldü. Osman’ı öldürenin Ebubekirin oğlu Muhammed olduğu bildirildi.

Ama bunu Osman’ı korumak isteyenler iftira olarak nitelerler. Halbuki Muhammed bin Ebubekir, muhaliflerin lideri konumundadır.

Osman’ın cesedi kapı önüne atıldı. Gömülmesi için kimse girişimde bulunamadı. 3 gün öylece kalıp da kokuşmaya başlayınca 4-5 kişi cenazesini kaldırdı. Cenazenin Müslüman mezarlığına gömülmesine izin verilmedi. Yahudi mezarlığına gömüldü. Cenazeyi taşıyanların da taşlandığı rivayet edilir. Muaviye döneminde Müslüman mezarlığı genişletilerek Osman’ın mezarı da Baki mezarlığı sınırlarına dahil edildi. (Taberi, Tarih, IV, 412)

Kendilerine karşı muhalefeti ya parayla ya da askeri baskıyla susturduklarından ve de “Irkçılık” yaptıklarından dolayı hanedanın ömrü kısa olmuştur.

4-I.Mervan (623-685) Mervan bin Hakem Dönemi;

II.Muaviye’nin 684’de halifeliği bırakmak zorunda kalmasının ardından I. Mervan’ın Halife  olmasıyla hilafet makamı, “Hakem bin Vail” koluna geçmiştir; Ebu Süfyan ve Hakam bin Vail Emevilerin ismini aldığı Ümeyye’nın torunlarıdır. Mervan öldüğü tarih olan 685’e kadar bir yıl boyunca halifelik yapmıştır.

Hakem bin Ebil as bin Umeyye bin Abd-i Şemsbin Abd-i Menaf’ın oğludur. Mervan’ın babası Hakem bin Ebil’as, Hz. Muhammed’e olan düşmanlığı yüzünden peygamber tarafından Taif’e sürülmüş ve  peygamberin ölümünden sonra da orada kalmıştır. Üçüncü Halife Hz. Osman bin Affan’ın zamanında Osman tarafından af edilerek çağırılmıştır. Hakem bin Ebil’as oğlu Mervan ile Medine’ye yerleşmiştir.

Mervan daha sonra Hz. Osman’a katip olmuştur ve Osman’ın birinci derece yeğenidir. Deve harbinde Hz. Talha’yı kazara şehir ettiği yazılır.

Talha bin Ubeydullah bin Osman bin Amr ise İlk Müslümanlardandır. Dedesi, ikinci Halife Ebubekir Sıddık’ın dedesi ile kardeştir. Uhud savaşında Hz. Muhammed’i korumak için çok yara almış peygambere çok sadık birisiydi. Peygamberi sırtında taşıyarak emniyetli bir mevkide bulunan bir kaya üzerine taşımış ve “cennetle müjdelenmiş” biriydi. Çok zengin olmasına rağmen malını din yolunda sarf etmiştir. Hz. Ali ‘ye karşı Muaviye yanlılarının açtığı “Deve (Cemel) Harbinde” Hz. Ali’ye karşı savaşmıştır. Hz. Ali bu zatın ölümüne üzülüp, cenaze namazını kendisi kıldırmıştır. Ok ile şehit edilen bu kişinin Mervan’ın okuyla “kazara” (!) şehit edilmesi dikkat çekicidir.

Mervan, Ebu Süfyan oğlu Muaviye döneminde Medine Valisi olmuş, sonradan azil edilmiştir. II. Muaviye’nin halifelikten çekilmesinin (684) ardından Abdullah bin Zübeyr ile savaşarak Halife olmuş, zalimliği ile nam salmıştır.

Oysa Abdullah bin Zübeyr de, Zübeyr bin Avvam’ın oğlu olup,2. Halife Ebubekir Sıddık’ın kızı Esma’nın oğludur. Peygambere ilk iman edenlerden olup ilk Medine muhacirleri gelmeden önce doğmuştur. Cesareti ve ibadeti ile sevilen peygambere yakın biriydi. Ben-i Esed *kabilesine mensuptu. Hz. Ayşe’nin de yeğenidir. Tunus’a düzenlenen bir seferde (647-649) Roma valisini öldürerek savaşın kazanılmasında önemli bir görevi yerine getirmiştir.

Deve Savaşında (656) peygamberin yeğeni Hz. Ali bin Ebu Talip’e karşı peygamberin dul eşi Hz. Ayşe bin Ebubekir’in yanında savaşmıştır. Savaşı Hz. Ali kazanmış ve Ayşe’yi Medine’ye göndermiştir. Bazı kaynaklar da bu savaşın hiç başlamadığını ve Ali’nin Ayşe’yi ikna ederek geri gönderdiğinden de bahsederler.

“FİTNE DÖNEMİ de olarak bilinen bu Deve (Cemel) Savaşı olup olmadığı her ne kadar işlense de sonunda bir şeye dikkat çekmektedir.

Yukarıda bahsettiğim nedenlerin de etkisi nedeniyle Hz. Osman’ın peygamberin karşısında yer almış ona düşman kim varsa devletin başına geçirmesinden rahatsız olanlar Hz. Ali’yi kendilerine önder yaparak direnişe geçmişler ve Osman’ın sarayını basmışlardır.

Hz. Ayşe’nin babası Hz. Ebu Bekir es Sıddık’ın da, hilafeti ele geçirmek isteyen, Emevi ( Umeyye) ailesinin de Ben-i Teymiye kabilesinden gelen Kureyş’li oluşları dikkat çekicidir.  Yalnız savaşanların da zaten tümü Kureyş ailesindendir.

*Ben-i Esed, Ben-i Esca gibi adlarla anılan Hicaz Arap kabileleinin adlarında geçen “BEN” kelimesi Tevrat kökenlidir.

Mısırdan Çıkış Bölüm 3-Çık.3:14. Ayette; Musa’yı kölelikten kurtarması için kavmine gönderen tanrıya;

“Kendisini gönderen tanrının adının ne olduğunu sorarlarsa ne diyeyim?” Dediğinde aldığı cevap şöyledir;

“ Tanrı, “Ben Ben‘im” dedi, “İsraillilere de ki, ‘Beni size Ben Ben‘im diyen gönderdi.’

Yahudilerin ve Hicaz ve Harran Yezidilerin de adlarını “Tanrının sıfatlarıyla” birleştirmeleri, Tevrat’tan “Ben” , “O’BEN” vb. ekleri “ad” olarak almaları buradan gelmektedir. Peygamberin ölümünden sonra, birleştirilmiş bir Arap yarımadasını yönetmeye talipler hazırdı. Öyle de oldu ve Yezidiler, Hıristiyanlar ve Yahudiler devleti ele geçirmişti. Yahudi tanrısının adı olan “BEN” ile anılan Yahudi Araplar değilse nedir?

Hicaz Araplarında peygamberin babasının ve dedesinin adlarında da görüldüğü gibi “Tanrının adını tek olarak kullanmak günah” sayıldığından, “AbdullahAllah’ın kölesi” ya da “AbdülmutallipTalip’in(1) mutlu kölesi” gibi adlar alırlardı. Ancak, Emeviler döneminde Halife Yezid’in (tanrı Şeytan Tavus), Bedi, Hadi, Kadir, Gaffar, Cafer vb “Esma-ül Hüsna” olan adları “eksiz” olarak kullanmaya başladılar.

1-Talip Yezidi Yemen Tanrılarının en büyüğüdür ve hileci, hırsızların, fahişelerin ve kervanların koruyucusu, hastalara şifa veren Grek tanrısı Hermes’e karşılık gelir. Allah ta o dönemde Hermes’e karşılık gelmekteydi. Harran Yezidileri de, adları “Ben” ile başlayan Arap kabileleri de Hermes’e taparlardı.

Günümüzde Nurcular arasında sürekli olarak olur olmaz insanların adlarının “Allah” adıyla anılmasının ardında da bu “Hermetizm” sapıklığı vardır. Namaz sadece Müslümanlara ait bir ibadet değildir. Peygamberden binlerce yıl önce Eski Mısır’da, Sibirya steplerinde, Hindistan’da, İran’da Yezitler ve Mitraistler namaz kılarlardı. Bu gün de kılmaktadırlar.

Her namaz (Hintçe- Namas=Selam) kılanı Müslüman sanmayınız. Başta Nurcular ve Bahailer hatta Vehhabiler gelmektedir. Kadınlara dayattıkları “Çarşaf- peçe” dayatması olan örtü de Katolik ve Yahudi inancına göre “Meryem’in” örtüsü olarak kabul edilen şekilden başka bir şey değildir. Katolikler bu örtünün üzerine Hermes’in tacını da eklemişlerdir ki, bu da “şeytana tapma kültü olan Hermetizm’e işaret etmektedir” Bu yüzden bunlar, hırsızlığı, aldatmayı, kandırmayı ilke edimişlerdir.

Yezid’in Ali soyunu tüketmesi konu alınmış

5-Yezid bin Muaviye (646-683Muaviye oğlu Yezid);

Yezid, Emevilerin ikinci halifesiydi.646’da Şam’da babası Süfyan’ın valiliği döneminde doğdu. İyi bir eğitim aldı,669’daki İstanbul kuşatmasında komutan olarak görev aldı. Abdullah bin Zübeyr’in (Halife Ebubekir’in torunu) karşı çıkmasına rağmen Muaviye ölümünden önce onu 679’da halife seçtirdi ve ona itaat edilmesini istedi. Halifeliğine karşı çıkılmasının nedeni ise, o çağın Arap geleneklerine göre “yaşlı ve tecrübeli kişilerin” başa geçme geleneğine dayanmaktaydı. Yezid bu sıfatlara sahip değildi.

Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin, hilafetin saltanata dönüşmesi gerekçesiyle onun halifeliğine karşı çıktı ve kendisini halife ilan edince Kufe Valisi de ona biat etti.

Bunun ardından Hz. Hüseyin yanındakilerle birlikte önce Mekke’ye ve ardından da desteğini umduğu Kufe’ye doğru yola çıktı. 02. Ekim 680’de Emevi askerlerince yolu Kerbela’da kesildi ve 10. Ekim 680’de Hüseyin yanındaki “72” kişi ile birlikte şehit edildi. Yezid’in hilafet dönemindeki en önemli olay budur. Hüseyin’in öldürülmesinden Yezid’in değil de tayin ettiği Kufe Valisinin neden olduğu yolunda bilgiler olsa da Yezid bu olayın sorumlusu olarak kabul edilmektedir. O günden beri Yezid, İslam tarihinde, zulmün ve kötülüğün timsali olmuştur.

Bunun ardından Ebubekir’in torunu ve peygamberin yakın sahabelerinden Zübeyr’in oğlu olan Abdullah bin Zübeyr isyan çıkardı. Kufe’ye vali dahi tayin etti. Emevilerden hoşlanmayanlardan hatta Suriyelilerden bile destek almasıyla isyan büyüdüyse de, Basra’daki Irak Valisi Ubeydullah bin Ziyad’ın isyanı bastırmasını  Yezid isteyince, vali Suriyelilerden oluşan 10.000 kişilik ordusunu Müslim bin Ukbe el Murri komutasında Hicaz’a gönderdi. Medine’nin kuzey doğusunda El Harre denilen yerde iki tarafın orduları karşılaştı ve Yezid’İn kuvvetleri savaşı kazanınca Medine’ye girerek şehri üç gün boyunca yağmaladılar. Komutan El Murri burada hastalanıp öldü. Zübeyr Mekke’ye çekildi. Yeni komutan Hüseyin bin Numeyir as Sukuni Mekke’ye saldırdı ve üç ay kuşatmadan sonra  şehri ele geçirip şehri yağmaladılar ve Kabe’nin örtüsünü yaktılar. Bu arada Yezid ölür. Mekke’yi kuşatan kumandan, Yezid’in oğlu hakkında az bilgi olması yüzünden Zübeyr’e hilafeti önerdiyse de de Mekke’den ayrılmaya çekinen Zübeyr teklifi ret eder.

Bu nedenle Yezid’in oğlu II. Muaviye veya Ebu Laylâ Muâviye bin Yezîd (661-684) halife ilan edilir. Savaş yanlısı olmayan UU. Muaviye “40” gün sonra istifa eder ve istifasından “15” gün sonra vefat eder. Yerine I. Mervan geçer.

Yezid hakkında bazı iddialara bakalım;

Halife Yezit hakkındaki iddialar onun Müslüman değil tam bir dinsiz, kâfir olduğu yolundadır. Peygamberliği yalanladığı, vahiy olayını inkâr ettiği, içki içtiği, kadın oynattığı, insanların arasını açacak sözler ve asılsız dedikodular ürettiği bunların en önemlileridir.

Çocukluğunun annesinin kabilesi olan Müslüman olmayan Kelâb (Köpekler)kabilesi arasında geçtiğinden, gençliğinin köpeklerle ilişkiden içki düşkünlüğüne varan günahları işlemeye alışık olduğu öne çıkarılmaktadır. Peygamber ve soyu olan ehl-i beyt’ karşı düşmanlık içinde yetiştirildiği, ve soyu olan Haşimoğullarına kan davası güttüğü belirtilir.

Babası Muaviye’nin onu halka iyi tanıtsınlar diye zamanın ünlü şairlerini kiralayarak oğluna övgüler düzdürdüğü belirtilir. Yani bu olaya,o zamanın “basınının ele geçirilmesi” de diyebiliriz.

O dönemlerde peygambere kan veya iman olarak yakınlığı, bağlılığı olanların komplolara kurban gittiklerine örnek olarak İmam Hasan Mücteba’nın, Sa’d bin Vakkas’ın, Halid bin Velid’İn oğlu Avdurrahman’ın Yahudi doktora ve değişik kişilere zehirletildikleri zehirletilmesi öne sürülür.

Hicr bin Adiyy ve yarenlerinin de bu dönemde tutuklatılarak, Yezid’e biat etmeye zorlanmaları ve kabul etmemeleri yüzünden öldürüldükleri iddia edilir.

Bu yüzden Mekke ve Medine’lilerin Yezid’e biat etmedikleri söylenir.

Hatta Bizans’tan aldığı rüşvet karşılığında Kıbrıs ve Yunanistan fetihlerini engellediği, Mekke ve Medine’ye saldırdığında Müslümanların mallarının yağma edilmesinden ırzlarına geçilmesinden gereksiz yere halktan 12.000 kişinin katledilmesine kadar ağır suçları işleyerek tam bir Müslüman ve Muhammed düşmanı olduğu işlenmektedir.

Kâbe’yi taşa tutturduğu da,  mancınıkla yıktırdığı ve yaktırdığı da bunlar arasındadır.

Muhammet’in Muaviye’ye “senin sulbünden gelecek bir köpek…” dediği kişinin bu olduğu kabul görmektedir.

Bu kadar yazıdan sonra sonuç yazısı yazmak içimden gelmedi. Peygamber ölmüş, düşmanları olan Yahudiler, Hıritiyanlar ve Yazidi Emeviler devleti ele geçirmiş, mevcut Kuran bu doğrultuda değiştirilmiş, hırsızlığı, yalanı, dolanı, hileyi, sihri, büyüyü, mucizeleri, fuhşu kutsal sayan, semitik, Siyonist, biraz da peygamberin getirdiği devrimlerin de eklenmesiyle, yeni bir “Hermetizm” kültü egemen olmuştur.

Sadece, peygamberin ardından gelen “Emevi darbesinin” etkileriyle, devletin peygamber ve din düşmanlarının eline geçmesiyle, peygamberin bıraktığı İslam’î öğretinin yok edilmesi ve “gizli Bizans İşbirlikçisi” olmasının aynen, asırlar sonra Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e “ölüm döşeğinde yapılan 10 Kasım 1938” darbesinin ardından, yapılan devrimlerden ülkenin bağımsızlığının elden çıkarılmasına ve de gene Vatikan-Mason küresel şirketler koalisyonuna devletin teslim edilmesine kadar benzerlikler göstermesi yüzünden, bu zıtlıkları ben kısaca şöyle adlandırıyorum;

Muhammed öldü İslam, Atatürk öldü bağımsızlık bitti!”

Takdir sizlerindir!

Alaeddin Yavuz

Kaynaklar; (Belâzürî, Futûh, s.564, 566, 570; a.mlf., Ensâbu’l-Eşrâf, VI, 139; Ya’kubî, II, 61; Taberî, I, 2830; İbnü’l-Esir, el-Kâmil, III, 99; Halife b. Hayyât, s.161; Zehebî, Nübelâ, II, 175.)

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih içinde yayınlandı | , ile etiketlendi

PKK TERÖRÜ BAŞINDAN BU GÜNE


PKK TERÖRÜ BAŞINDAN BU GÜNE

2007 yılında yazdığım bu yazım blogcu.com’un sayfaları daraltması sonucu 25 sayfa olarak düzenlendi ve gereği gibi okunamadı. Bu yüzden sonuna yaptığım birkaç küçük ek ile bu blogda tekrar yayınlıyorum.

Umarım yararlı olur.

Bu günlere nasıl geldik?

Birinci dünya savaşı sonrası Ermenistan kurmak için ülkemize donanma gönderen Amerika Halide Edip Adıvar ve arkadaşları tarafından Amerikalı Donanma Komutanını ikna yolu ile durdurmalarından bu yana topraklarımız üzerindeki emellerini sürdürmüştür.

Yurt ve ulusumuzun yok edilmek istendiği yıllarda ABD Başkanı Wilson, “mutemet adamı” Albay House’a 10. Ekim. 1917’de “Türkiye bütünüyle ortadan silinmeli ve ona uygulanacak işlem, barış konferansına bırakılmalıdır” diyor. (Hasan Erden, Barış kapanları, s.39. İst 2001) “Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı, fakat Türk olmayan halklara bağımsızlık verilmeli…” Görüldüğü üzere Türkiye’nin parçalanması ta o günlerde planlanmış

Dünyayı yöneten güç 2.Dünya Savaşı sonrası tamamıyla odur.Ne derse ve ne yaparsa doğrudur mantığı içindedir.

1947’de İsmet İnönü’nün isteği ile Nato’ya yaptığımız ilk müracaat 1952’de Başbakan Adnan Menderes’in girişimleriyle tamamlanmıştır.

1.Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin çizdiği dünya haritasını beğenmediğini her defasında söyleyen ABD halen bizim varlık nedenimiz sayılan “Lozan Antlaşması’nı imzalamış da değildir.

Kendi çizdiği bir dünya haritası görmek istediğini her defasında açıkça söyleyen ABD , Yeşil Kuşak,BOP ve Kuzey Afrika Birliği,Yeni Avrupa gibi projelerle isteği doğrultusunda yoluna devam etmektedir.

“ Artık mazeret kalmadı benim dünyayı istediğim şekilde görmeme engel olamazsınız” ifadesinde ısrar etmektedir.Bunu da gayet kurnaz bir siyasetle de sürdürmektedir.

(B.O.P) BÜYÜK ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA PROJESİ

İncil’e göre kıyametten 1000.yıl önce İsa Mesih’in gelişini beklemek için kurulacak olan “Kutsal Hıristiyan Devleti”ne ait bilinen adıyla “Bereket Hilali” veya “Fertility Crescent” bölgesi.

ABD’nin bu gün uygulamaya koyduğu B.O.P projesi içine giren topraklar.

Haritalar biribirlerinin üstüne bu kadar kusursuz oturarak acı bir gerçeği haykırmaktadırlar.Bizi tarihten silmeyi hedefleyen toplumların planlarına ülkemiz hükümetlerinin “eş başkan” sıfatıyla ortak olması acayip ve korkunç değil mi?

Bu proje Kuzey Afrika Kıtasının Atlantik ucunda bulunan Fas’tan başlayıp doğuya doğru tüm müslüman ülkeleri içine alan ve Pakistan’ı da içine alan ülkelerin bölünüp parçalanmaları,sözde ABD-AB koalisyonu adına Türkiye ve birkaç İslam ülkesi idaresine teslim edilerek Genişletilmiş bir Osmanlı haritası yaratmak olarak anlatılmaktadır.

Ortadoğu Jandarmalığı Projesi

1980’lerde yıkılmanın eşiğine gelen ülke T.ÖZAL ile ilk kez Batı’nın hoşuna giden bir proje üretti.(Açıklama Kenan Evren’e ait).Başbakan T.Özal’ın,ABD-AB koalisyonunun II.İsrail(*) projesine karşılık,Türkiye’nin Ortadoğu Jandarmalığı önerisinin ilgi görmesi ile ülke rahatlamıştı.Bunun içeriği,Türkiye, Osmanlıdan kalan prestiji ile Batının menfaatlerinin bekçiliğini yapacaktı.Ama önce beslenip kuvvetlenmesi ve spor yapması,savaş aletlerini kullanmasını öğrenmesi gerekiyordu.

Yeni Dönem aslında bu zamanda başlamıştır.Uşaklıkla büyüyecektik.Büyüklerimiz başka yol bulamamışlardı çünkü.Sayın Gül’ün ve Apo’nun bahsettiği ise “Uygulamaya geçiş dönemini” işaret etmektedir.

Batı bizim sayemizde bölgede istediği gibi at oynatacak,Rusya-Çin ve diğerlerinin yayılmasını önlemiş olacaktı

*)II.İsrail Projesi:Büyük :Kurulacak olan Büyük Kürdistanı Ermenistan ile birleştirerek Ortadoğuda Batının Jandarmalığını yapacak bir ülke kurma fikri.Ermeni Soykırım davaları da planın gerekçesini oluşturacaktı.”Mazlum,soykırıma uğramış Ermeni milletini teselli etmek onurlandırmak..vs vs. “.Kendilerine sadakatle uşaklık edeceğine inandıkları bir jandarma gücü de denilebilir.

12Eylül 1980 olaylarına gelinceye kadar ülkemiz için uygulanan mevcut proje buydu.Büyük elçilerimizi öldüren ASALA örgütü bu proje gereğince bu cinayetleri işliyordu.

B.O.P ile yerini PKK’ya bıraktı.

B.O.P (Büyük Ortadoğu Projesi) Bu proje gereğince Türkiye önce;

B.O.P Projesi her ne kadar Huntington tarafından 1992’de yazıldıysa da Kenan Paşa’nın açıklamasına göre bu proje 1980’lerde planlanmıştı belki de daha önce.

1-Yaratılacak ayrılıkçı bir terör örgütü ile sürekli savaşarak Çağdaş Savaş Tekniklerinin en etkilisi olan “Gerilla Tipi Savaş”(*) tekniğinde eğitilecek ve pratik kazandırılacak.

*(Türk Ordusunun “Gerilla Tipi Savaş Tekniğinde” eğitilmesi ve tecrübe kazanması konusu halen TV kanallarının değişmez yorumcuları (Üniversite patentli olanlar) tarafından 1985-1990 yılları arasında durmadan tartışıldı.Bu arada da bilinen örgüt türedi.Dikkatli TV izleyicileri olayı hatırlayacaklardır.Sıkıyönetimin askeri ve Özal’ın sermaye kanallı baskısı basını ve herkesi o dönemde susturmuştu.Bir tek Gırgır Dergisi tepki gösterebildi.Onu da satın alarak bitirmişlerdi.)

2-Bu konuda hem terör örgütü hem de devlet güvenlik güçleri ABD’de eğitilecek(*)

*(Bunlar 1985-87, yılları arasında ABD’ye “anti terör” eğitimi almaya gittiler.Askeri ve Polis Özel Harekat timleri kuruldu.)

1988’de ABD’ye Ünal Erkan ile birlikte
“karşı terör Contra terror” kursuna gönderildi.

Ancak ilginç teorilerini sürdürmektedir.Tıkla

3-Terör örgütü ABD-AB ve Türkiye tarafından da finanse edilecek .Her iki tarafta yeterli düzeye gelince bölge ülkeleri birer birer oluşturulacak koalisyon güçleri ile işgal edilecek ve Türkiye-Kürdistan Federasyonundan oluşacak birliğe teslim edilecek.

4-Birliğe teslim edilen ülkeler ABD-AB adına bu koalisyonca idare edilecek.

5-Türkiye de yeni yapılanmaya örnek olmak için en az (8) sekiz eyalete bölünecektir.(*)

Ünal Erkan ile birlikte

iki de asker bu kursa katıldılar.

*(Kenan Evren’in kabul ettiği haritayı inceleyiniz.)

Yalnız, yukarıdaki ilkeler geçmiş bazı olaylara istinaden sıralanmış olup hiçbir resmiyeti yoktur.Sadece gelinen durum da bunları sanki doğrular gibidir.

Terör örgütünün ordumuza verdiği idman yeterli görünüyor ve ilk Irak İşgal Senaryosu ve İlk Sınav başlıyor.

12.Ağustos 1990

Şimdi güncelleme bir haber vereceğim.Bu yazınının yazılmasından çok sonra bir haber buyurun bakalım:

Yıllardır savunduğum tezlerim doğrulanıyor!

31.03.2008

İşte benim başından beri beklediğim haber.”PKK Tarihi Baindan bu güne” başlıklı yazımın temelini ben bu iddia üzerine kurmuştum.”Yani “Terör örgütü orduyu eğitmek için kuruldu”.Sonra biraz kontrol dışına çıktığı konusunu doğrulayan açıklama Yunan Genel Kurmayından da geldi.

Daha önce de Aydınlık bu konuyu “PKK’yı M.İ.T Kurdu “başlığı ile vermişti.

Ben iddialarımı gerçek olmasın diye yazdıkça gerçek çıkıyor ya umarım diğer kehanetlerim çıkmaz.

Keykubat

Yunan Genel Kurmayı “Türk Ordusundan Çekiniyoruz”

Yunan Genelkurmayı Türk ordusunun pkk ile gerilla taktikleriyle çarpıştığını belirterek ‘Bu çerçevede bölgede önemli güç haline gelmiştir’ yorumunu yaptı.

Yunan silahlı kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden “çekindiklerini” açıkça dile getirdi. Apoyevmatini gazetesinde yer alan bir habere göre, Yunan silahlı kuvvetlerinin önemli üst düzey yetkilileri, basın mensuplarına tarihi denilebilecek açıklamalarda bulundular. Ülkedeki savunma muhabirlerine verilen iki günlük bilgilendirme toplantılarında gazetecilerin sorularını cevaplandıran generaller ve kurmay subaylar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden “çekindiklerini” açıkça dile getirdiler.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Murat İlem’in haberine göre TSK’nin Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği pkkya yönelik operasyonlara dikkat çeken komutanlar, “Türk askeri, üzerinden geçen merminin sesini duyup arkadaşının kanını görerek büyük savaş tecrübesi kazanıyor. Bu durum bizim yoğun şekilde kaygı duymamıza neden oluyor” dediler.

Türk ordusunun PKK ile gerilla taktikleriyle çarpıştığını, sürekli profesyonel asker kazanımı elde ettiğini belirten Yunanistanlı komutanlar, “Bu çerçevede özel kuvvetler ile komando tugayları bölgede önemli güç haline gelmiştir” yorumunu yaptılar.

TSK’nin bölgede savaşan kalıcı muharip gücünün (subay, astsubay ve uzman erbaşlar) bir süre sonra Türkiye’nin daha sakin bölgeleri olan Ege Ordusu ve Doğu Trakya’daki birliklere çekildiğini belirten generaller, bu durumun kendileri için ayrı bir tehdit oluşturduğunu dile getirdiler. Türk ordusunun birlik oluşturmakta askeri eksiklik çekmediğini belirten Yunan Genelkurmay yetkilileri, nitelikli asker (özel kuvvetler ve komando) sayısındaki artışın dikkat çekici olduğunu da vurguladılar.

Yunan silahlı kuvvetlerinin Türk ordusu gibi savaş imkânları olmadığı için dünya genelinde barış organizasyonlarına katıldığını ifade eden generaller, “Bizler bunun değerli bir tecrübe olduğuna inanıyoruz” dediler.

Toplantıda konuşan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dimitris Grapsas ise Yunanistan için tek askeri tehdidin Türkiye olduğu iddiasını bir kez daha vurgulayarak “Bu tehdide ancak Yunanistan silahlı kuvvetlerini yeniden düzenleyerek, orta vadeli kalkınma ve modernleşme programları ile modern silah sistemlerinin elde edilmesiyle karşı koyabiliriz” dedi.

30.03.2008

HÜRRİYET

————————————————————————-

KÖRFEZ KRİZİ

Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan Körfez Krizi sürecinde TBMM’den 3 tezkere çıktı.

Körfez Krizi sürecinde, ABD ve müttefiklerinin Irak’a yönelik askeri harekatı aşamasında Türkiye’de çok uluslu bir gücün konuşlandırılması gündeme geldi. Hükümet, “Ülkemize bir tecavüz vuku halinde derhal mukabele edilmesi maksadına münhasır olarak” Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi veya yabancı silahlı kuvvetler mensuplarının Türkiye’de bulunması konularında TBMM’den izin istedi. Bu izin, 12 Ağustos 1990 tarihinde hükümete verildi. Önceleri “Çekiç Güç” olarak adlandırılan, daha sonra sadece hava gücüyle sınırlı olan “Kuzeyden Keşif Harekatı”, bu izin kapsamında Türkiye’ye konuşlandırıldı.

TBMM, yine aynı kapsamda 5 Eylül 1990 ve 17 Ocak 1991 tarihlerinde BM Güvenlik Konseyi kararını desteklemek ve Türkiye’nin muhtemel tehlikelere karşı güvenliğinin idame ettirilmesini sağlamak, kriz süresince ve sonrasında olabilecek gelişmeler ışığında Türkiye’nin çıkarlarını korumak amacıyla Türk askerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verdi.

ÖZAL PİŞMANLIK DUYUYOR

Güneydoğu’ya yaptığı bir geziden dönen Özal, 14 Ekim 1991 tarihinde Hürriyet’e şu açıklamayı yaptı: “Kürt meselesini mutlaka çözeceğim. Bu, benim milletime yapacağım son hizmetim olacaktır”

KÜRTLERİN ANADOLU COĞRAFYASINDAKİ YERLERİ

. ” Kafasında bir af projesi olan Özal’a göre, sorunun çözümü için açılımlar yapılırken bölünme endişesine kapılmak yersizdi. Nitekim, aynı yıl çıktığı Uzakdoğu gezisinde yerli ve yabancı gazetecilere yaptığı açıklamada, Kürt vatandaşların çoğunun Batı illerinde yaşadığını belirtip, “Otonomi veya özerklik olmaz, Referandum yapılsa yüzde 85’i Türkiye’den ayrılmaz.” dedi.

Kürt nüfusun nasıl bütün Türkiye ile entegre olduğu, Toperi-Güner raporuna şöyle yansıyor: “Elimizde kesin rakamlar mevcut olmamakla beraber, etnik olarak Kürt denilen nüfusun muhtemelen yüzde 60’ı Ankara ve batısında yaşamaktadır.” Nitekim, Ümit Fırat bu entegrasyonu anlatırken Kürtlerin bin yıldır Türklerle birlikte aynı devletin tebası ve vatandaşı olduklarını vurguluyor. Feridun Yazar’ın “Yüzde 50 Kürdüm, yüzde 50 Türk” sözleri de aynı mahiyette. Çünkü, Amerikalı Ortadoğu uzmanı Graham Fuller’ın deyimiyle, dünyada Türkiye’ye entegre olan Kürtler kadar, ülke geneliyle entegre olmuş başka bir etnik grup göstermek çok zor.

1991 Körfez Harekatı sonrası proje kapsamında çalışan bazı generaller,Amerikalı’ların bölgede yeni yapılanmalar peşinde olduğunu ,Irak’ın toprak bütünlüğüne önceden söz verildiği gibi önem verilmediğini,terör örgütünün bizzat bu koalisyon güçlerince korunup palazlandırıldığını, bu projenin amacı ile hiçbir alakası olmadığını,ilk hedefinin Irak,İran ve Türkiye gibi İslam dünyasının kilit ülkelerini parçalayıp yuttuktan sonra sınırsız İslam Kanı akıtmak için yapılmış “SİNSİ BİR PROJE” olduğunu fark ediyorlar.ve;

İşte Projenin 27 Yıl Sonra Açıklanan İlk Ayakları;

HALKA NASLI TANITILDI?

Zaten sıkıyönetim yasaklarından hiçbir yazarın çizerin fikrini yazamadığı,üç kişinin yolda durup konuşamadığı bu dönemlerde bu proje bir de halka anlatıldı.Sanki tercih hakkı varmış,neyin ne olduğunu anlarmış gibi.?Bizim halkımız hala bir şey anlamış değildir.

Ülkemizde ilk uygulamaya geçişi oldukça teneke bir ordu durumunda olan”Türk Ordusunun Modernizasyonu ve Çağdaş Gerilla Savaş Tekniğinde Tecrübe Kazanması” olarak aşağıdaki metinde belirtildiği şekilde olmuştur.

O tarihlerde Aylarca Sabahlara Kadar Süren Açık Oturum Programlarından aklımda kalanlar.

Sadece şunları ilave etmeliyim ki,1985-1987 yılları arasında TRT-1 ve 2 kanallarında yapılan açık oturumların ana konusu “Türk Ordusunun Modernizasyonu”ydu.Konuşmacılar ise halen bugün kanallarda gezen ve bugünkü ABD-AB yanlısı hükümeti destekleyen kişilerdi.Spiker soruyordu:

Prof. Orhan Aldıkaçtı.

Bu konuşmalarda adları geçen “Açık Oturum” programının sunucusu spiker aklımda kaldığı kadarıyla Rahmi Yılmaz veya Aygün, Üniversite hocaları ise 1982 Anayasasının yapıcısı Prf.Orhan Aldıkaçtı, Y.Ö.K başkanı Prf.İhsan doğramacı ve Prof Toktamış Ateş kafa adamlar olarak yer alırken başka katılımcılar da bulunmaktaydı.

Günümüzün bölünme senaryolarının
Mimarlarından İhsan Doğramacı

Siirt’li Yezit- Yahudi Kürt Abdullah Gül ile.

Sunucu Rahmi Yılmaz olabilir;

Sunucu;-Sayın Aldıkaçtı….hocam, Ordumuzun neden modernizasyona ihtiyacı var?

İhsan Aldıkaçtı;- Ordumuz,2. Dünya savaşı sonrası Natonun verdiği silahlara sahip.Ayrıca Yunanistan ile 7/10 oranı var.Ambargo nedeni ile silah alamıyoruz.2,5 milyonluk ErmenistanAsalayı besliyor,vatandaşlarımızın isimlerini değiştiren Bulgaristan karşısında caydırıcılığımız yok.

Sunucu;- Peki bu caydırıcılık nasıl sağlanacak?

İ.Doğramacı;- Çağın en tesirli terör savaşında tecrübe kazanılarak.

Sunucu;-Şu an böyle bir savaş yok.Nerede yaratılması bekleniyor?G.Doğu bölgesi mi?

1915 Irak-Erbil doğumlu bir Kürt olan

İ.Doğramacı Tunceli Dersim sürgünü

Yahudi Kürt olan Bülent Arınç ile.

İ.Doğramacı-Batı da değil herhalde.Ülkenin ekonomisi burada zaten.İspanya ETA ile İngiltere İRA ile caydırıcılık kazandı..Başka ülkeye savaş açmak riskli olduğundan biz de böyle bir terör örgütü ile tecrübeli bir orduya sahip olabiliriz.

Sunucu;- Silah ambargoları ne olacak?Ordumuz için silah alabilecek miyiz?

İ.Aldıkaçtı;- İç güvenliğimiz tehlikede olduğundan tabii ki geçerli mazeret teşkil ediyor.Ayrıca o da yakın bir zamanda sorun olmayacak…..

Aklımda kaldığı kadarı ile bu uzun, haftalar boyunca süren tartışmaların konusu buydu.Bu tartışmalar sürerken de bir yanda bu günkü İç İşlr. Bakanımız,Diyarbakır’a, Şemdinli’ye gidiyor,bölücü örgüt mensupları ile halaylar çekiyordu.MSB Bakanımız,ABD ile yakın temas yürütüyorlardı.Başbakan T.ÖZAL Diyarbakır’da “Gemi saçından yapılma paravan ardında konuşuyordu.

Halen AKP’nin teslimiyetçi siyasetlerinin savunucusu,

F. Gülen’in saçmalıklarının yayınlandığı kitabına

ön söz yazan Porf. Toktamış Ateş

Bunlar “Devlet korkuyor ” imajı ile başladı.T.ÖZAL annesinin Tunceli Çemişkezekli olması bahanesi ile “Damarlarımda Kürt Kanı Dolaşıyor” diyerek de” Devlet Biziz ” imajı veriliyordu.

Bu son ifade kullanıldığında 1990″lara gelinmiş,binlerce genç Er,Erbaş,Subay,Astsubay,Polis amir ve memurlarımız,öğretmenlerimiz ve teröre destek için evlatlarını vermeyen bölge halkından çok sayıda insan kayıp verilmişti.

Bu modernizasyon hikayesinin ardında ülkenin bölünmesi,gençliğimizin heba edilmesi tehlikesini gören milliyetçi kadro bir Eşref Bitlis Paşa olayını yaşamamıza neden oldu.Bu günkü çabaların ardında ise bu yanlışı telafi etme çalışmaları yatmaktadır.Bu nedenle gelişmeleri desteklemekteyim.

Umarım bana öyle gelmiyordur.

Olaylar basın yoluyla böyle anlatılmaya çalışılırken,diğer yandan da 27 yıl sonra ortaya çıkacak bunun gizli faturaları da hazırlanıyordu;

Avrupa’da bulunan vatandaşlarımız “İslami Rejime” ikna ediliyorlardı.

Eski Adana Müftüsü, sahte Halife Cemalettin Kaplan’ın kaçakken yurt dışında söyledi sözlerden birisi şu:

“…bölünmez, tekçi Türkiye’ye karşıyız. Bunun yerine Anadolu Federe İslam Devleti’ni kurduk.”

Turgut Özal Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı sıfatıyla Houston’da (ABD) hastanede yatarken, Başbakan Mesut Yılmaz kendisini ziyarete gider. Özal yatakta, Yılmaz ayakta. Özal Yılmaz’ın bir avucunun arasına alır ve:

“Kürtlere federasyonu düşün. Bush da (Baba Bush) böyle istiyor. Ben de buna sıcak bakıyorum” der.

Özal uçakla ABD’ye giderken yolda, “damarlarımda Kürt kanı dolaşıyor olabilir”, bir başka konuşmasında, ” federasyon dâhil her şeyi tartışabiliriz” demişti.

Mesut Yılmaz Başbakan iken, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti.

Kendisini “Anglo- Protestan Yahudi” olarak tanımlayan CIA görevlisi Huntington 1996’da şunları söylüyor:

“Türkiye İslam’ın lideri olmalıdır, Osmanlı modeli uygulamalıdır.”

İşte Evren’in eyalet haritası

Kenan Evren’in 24 yıl önce hazırlattığı haritada Türkiye 8 eyalete bölünüyor.

02.03.2007 13:14

Kenan Evren’in eyaletlerin yolunu açacak nitelikteki ‘bölge valilikleri projesi’ 24 yıl öncesine dayanıyor. 1983’teki kararnameyle 8 bölge valiliği kurulması ve Ankara’nın pek çok yetkisinin valiliklere devredilmesi öngörülüyordu.

7’nci Cumhurbaşkanı ve 12 Eylül askeri yönetiminin lideri Kenan Evren’in SABAH’a yaptığı çarpıcı açıklamalarıyla gündeme getirdiği ve eyaletlere bölünme yolunu açacak nitelikteki bölge valilikleri projesi büyük tartışma yarattı. 12 Eylül darbesinin lideri ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in hazırlattığı proje 24 yıl öncesine dayanıyor. 8 bölgeden oluşan ve Ankara’nın pek çok yetkisini valiliklere devreden 71 Sayılı Bölge Valiliği Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, Özal hükümetince reddedildi. SABAH, 12 Eylül döneminde Bülent Ulusu hükümeti sırasında hazırlanan bölge valilikleri kararnamesini veeyalet sisteminin ilk adımı olan haritayı ele geçirdi.

8 BÖLGE VAR

Evren’in merkezin yetkisini devretmeyi planladığı daha sonra da valilerin halk tarafından seçileceği bir eyaletler yönetimi biçimine götürmeyi tasarladığı plana ait haritada Türkiye 8 bölgeye ayrılıyor. Her bölgenin bir merkez ili bulunuyor. Birinci bölgenin merkezi Ankara. Diğer bölgeler ise İstanbul, İzmir, Adana, Konya, Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır olarak sıralanıyor.

HÜKÜMETE GİTTİ

Evren’in, ileride eyalet sistemine geçilebileceğine ilişkin sözlerini yaşama geçirecek nitelikteki bölge valilikleri kararnamesi 4 Ekim 1983’te hazırlandı.

Buna ilişkin 82 Anayasası’nda da hüküm yer aldı. Bülent Ulusu hükümetinin son günlerinde hazırlanan ve çıkarılan yetki yasasına dayandırılan kararname, 13 Aralık’ta göreve başlayan Turgut Özal hükümetine gönderildi.

TURGUT ÖZAL İZİN VERMEDİ

Dönemin Başbakanı Turgut Özal ve kurmayları arasında tedirginlik yaratan ve tartışmalara neden olan kararname kabul edilmedi. Meclis gündemine getirilen ve bölge valilikleri kurulmasına yönelik yasal düzenleme de Mayıs 1984’te TBMM’de ANAP’lıların oylarıyla reddedildi. Karar Temmuz 1984’te de Resmi Gazete’de yayınlandı.

Özal sistemi değiştirecekti

Evren’in bölge valilikleri harekâtını durduran Özal, daha sonra başkanlık sistemiyle birlikte Türkiye’de il sayısını 100’e çıkarıp ve eyalet sistemine geçilmesi konusunda çalışmalar yaptırdı. Merkezin pek çok yetkisinin eyalet sistemine benzer yapıda bölgelere verilmesini öngören sistem o dönemde de “ileride bölünme yolunu açacağı” itirazlarıyla karşılaştı. ANAP kurmayları Özal’a, “Kürt konusu halledilmeden bölge sistemine geçilemez” dediler. Dönemin tartışmalarını aktaran eski bakanlardan Oltan Sungurlu da Özal’ın da bölge sistemine bölünme kaygıları nedeniyle mesafeli yaklaştığını ve henüz erken bulduğunu kaydetti. Sungurlu, Özal’ın merkezi yetkilerin yerele devri konusunda hazırlıklı olduğunu ve bölge sistemine geçiş için pilot uygulama olarak İstanbul’u eyalet gibi yönetmeyi planladığını söyledi.

Askerlerden kuşku duyduk

ÖZAL hükümeti tarafından “Türkiye’nin bölüneceği” kaygısıyla reddedilen eyalet kararnamesine ilişkin tartışmaların içinde yeralan dönemin bakanları askeri yönetime yönelik kuşku duyulduğunu ifade ettiler. Özal’ın yakın etkin isimlerinden Vehbi Dinçerler kapalı kapılar ardındaki tartışmaları 24 yıl sonra SABAH’a anlattı. Dönemin Devlet Bakanı Dinçerler, “Bu konu hükümette de, partide de konuşuldu. Bu iyi niyetle konmuş olsa da ‘Bunlar zaten ülkeyi bölmek için geldiler’ diye etiket yapıştırırlar’ diye kaldırdık” dedi. Askeri yönetimin Anayasa yaptığına dikkat çeken ve Evren’in, kararnameyi çıkaramadıklarına ilişkin sözünün doğru olmadığını belirten Dinçerler, Celal Güzel’in de “Durup dururken niye üstümüze alalım” dediğini, hükümette “Uygulasalardı niye sivil yönetime bıraktılar” görüşünün hâkim olduğunu anlattı.

Kürtçe yasağını Evren getirdi

ÖZAL’IN sağ kolu Hasan Celal Güzel ise, düzenlemelerin “Ayrılıkçı, bölücü unsurların cesaret alacağı” endişesini gündeme getirdiğini anımsattı ve “Bölge valiliği üniter sistemi tartışılır hale getiriyor” dedi. Etnik haritalar gibi düzenleme yapılmasının eyalet, özerk yönetim sonra da federatif yapı gibi bölünmelere yol açacağını belirten Güzel, şimdi bölünme kaygısından söz edilirken bölge valiliğinin gündeme getirilmesini doğru bulmadığını vurguladı. Evren’i eleştiren Güzel, şöyle konuştu: “Çelişkiye düşüyor. Kürtçe yasağını Evren getirdi. O yüzden neler çektik. 12 Eylül cuntasının kötü mirası bunu yapan kişinin bölge valiliğinden söz etmesi garip. 82 Anayasası en merkeziyetçi Anayasa. Sen kalk bu Anayasayı yap sonra da giderayak Özal hükümetine bırak. Geçiremeyeceklerini iyi biliyorlardı. Herkes üniter devlet diye itiraz edecekti.”

Gazetecilerden Kenan Evren’e destek

EVREN’İN sözleri basında da tartışma yarattı. İşte SABAH’ta yayınlanan Evren röportajının ardından köşe yazarlarının kaleme aldıkları

* Fatih ALTAYLI (SABAH): “Misak-ı Milli sınırları demek olan Kuzey. Irak’ın da bulunduğu bir ‘eyaletler’ sistemini düşünmek neden olmasın. ”

* Mehmet BARLAS (SABAH): “Demokrasiyi ve çoğulculuğu vazgeçilmez model olarak benimsemiş Türkiye’de katı merkeziyetçilikten uzaklaşmanın Güneydoğu’daki sorunlara çözüm getireceğini söylüyor.”

* Ergun BABAHAN (SABAH): “Türkiye kafası karışık insanların ülkesidir. Dünün faşisti bugün karşınıza kökten demokrat olarak çıkabilir. Bakınız şekil a: Kenan Evren.”

* Ertuğrul ÖZKÖK (HÜRRİYET): “Böyle bir tartışmayı ancak Evren gibi bir insan başlatabilirdi. Bu cesareti gösterdiği için kutluyorum. Yaşı 90 ama emin olun, çoğumuzdan genç.”

* Ali SİRMEN (CUMHURİYET): “Bir zamanlar kitaplar yaktıran Kenan Bey, herhalde kitap, özgürlük, Kürt sorunu ve demokrasi konusunda konuşması gereken son kişi olsa gerek.”

* Mustafa MUTLU (VATAN): “Sözleriyle bir anayasa suçu işlediği ortada. Sıradan biri söylese anasından emdiği süt burnundan getirilir.”

* Mehmet YILMAZ (HÜRRİYET): “Evren’le Öcalan’ın aynı yerde buluşmalarına bir söz bulamıyorum.”

* Ruhat MENGİ (VATAN): “Evren 89 yaşında. İstisnai beyinler dışında bu yaştaki konuşmaların sağlıklı kabul edilmesi için doktor raporu istiyorlar.”

Osman AYDOĞAN –SABAH

KENAN EVREN’İN HARİTASI DA ZAMAN İÇİNDE DEĞİŞİKLİKLERE UĞRAR

İşte;

ABDNİN YALANLADIĞI BOP HARİTASI

Siyahlar büyüyecek, kırmızılar küçülecek,Griler değişmeyecek olan ülkeler.

Perşembe, 28 Eylül 2006

Amerika Birleşik Devletleri Genelkurmay Başkanı Peter Pace ve Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson’ın inkar ettiği, Türkiye’yi bölen BOP haritası, NATO’nun eğitim üssü Savunma Koleji’ndeki brifingte ortaya çıktı.

Amerikalı bir albay, konuşması sırasında haritayı açtı ve “Ortadoğu böyle olsaydı bu kadar çok sorun yaşanmazdı” dedi.

Türk subaylarının tepki gösterdiği olayla ilgili Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da harekete geçti. Sonunda Amerikalılar, Türkiye’den özür dilemek zorunda kaldılar.

Türkiye’yi bölünmüş gösteren BOP haritasını ilk kez Ulusal Kanal gündeme getirmişti. Haritaya karşı Ulusal Kanal ve İşçi Partisi Türkiye halkını “Görev Başına” çağırmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Genelkurmay Başkanı Peter Pace ve Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson, haritanın Amerika’nın politakalarını yansıtmadığını, emekli bir albayın fikirleri olduğunu belirtmişlerdi.

İnkar ede dursunlar ama Amerika’nın Ortadoğu politikaları geçtiğimiz hafta NATO’nun eğitim üssü olan savunma Koleji’nde verilen brifingde bir kez daha ortaya çıktı ve harita katılımcılara gösterildi.

Söz konusu brifingde amerikalı bir albay, BOP haritasını açarak, “Ortadoğu böyle olsaydı bu kadar çok sorun yaşanmazdı” dedi. Bu sözler üzerine orada bulunan Türk subayları çok sert tepki gösterdiler. Türk subaylardan gerekli bilgilerin gelmesi üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, olayın kabul edilemeyeceğini belirtti. Büyükanıt’ın sert tepkisinin ardından Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun da Amerikan Genelkurmay Başkan Yardımcısını arayarak olayı protesto etti. Tepki üzerine Amerikalı yetkililerin Türkiye’ye özür açıklamaları gönderdiği belirtiliyor.

Son Güncelleme ( Pazar, 01 Ekim 2006 )

Son esir askerler oyunu

DOĞU PERİNÇEK (Aydınlık Başyazı – 11 Kasım 2007)

Türkiye’yi, ABD’nin sözleşmeli personeli olduğu kendi itiraflarıyla sabit bulunan zatlar yönetmektedir

Beyaz Saray’da Oval Ofis dedikleri yerdeki buluşma, iki egemen devlet arasında yapılan bir görüşme değildir. Taraflardan biri ABD Başkanı, öbür tarafta yine o ABD’nin BOP görevlisi oturmaktadır. Tayyip Erdoğan, bizim saptadığımız altı ayrı zaman ve yerde, BOP görevlisi olduğunu yani ABD hiyerarşisi içinde olduğunu çıklamıştı. Abdullah Gül de ABD Dışişleri Bakanı Powell ile 3 Nisan 2003 tarihinde 2 sayfa 9 maddelik gizli bir sözleşme yaptığını açıklamıştı.

İşte B.O.P’un yerli ortakları.

Türkiye’yi, ABD’nin sözleşmeli personeli olduğu kendi itiraflarıyla sabit bulunan zatlar yönetmektedir.

ESİR ALAN DA ABD SÖZDE KURTARAN DA!

Hepimizin gözleri önünde bir oyun oynanmaktadır. Bu oyun, milletin kendine ve Ordusuna olan güvenini kırmak için sahnelenmiştir. ABD, bu oyunda askerlerimizi kurtarıyor”! Esir alan da o, “kurtaran” da o!

MİLLETİMİZİN VE ORDUNUN GURURUYLA OYNUYORLAR

Esir edilen askerlerimizi ABD ve PKK’nın elinden almak, milletimizi kahretmiştir. Sekiz askerimiz kurtulacak derken, Türkiye çok daha büyük bir kayba uğramıştır. Bu savaşta en büyük sermayemiz

milletimizin moralidir, gururudur, kendisine olan güvenidir. Düşman işte o gururu kırmaya çalışıyor.

Tayyip Erdoğan bu oyunda yine başrollerdedir.

İki amaçları var: Birincisi, PKK’yı muhatap haline getirmek ve yasallaştırma sürecini sonuca ulaştırmaktır. İkincisi ve daha önemlisi, Kuzey Irak’ta kurulan kukla devleti Türkiye’nin tanımasını sağlamaktır. Arkasından vatanımızdan bir parçayı o kukla devlete vermeyi planlamışlardır. Bu süreçte ABD, Türkiye’yi dize getirdikten sonra, İran’a yönelik hava harekâtında Türkiye’deki üsleri kullanmak, peşindedir. Bu tabloda, Türkiye, İran ve Suriye birleşmesini önlemek, ABD için can alıcı önemdedir. Çünkü o kukla devleti tasfiye edecek, tehdidi ortadan kaldıracak güç, Türkiye, İran ve Suriye’dir.

PKK’YI TARAF YAPTILAR

Büyük Ortadoğu Projesi işte böyle uygulanır. PKK’yı yasallaştırmış ve taraf haline getirmişlerdir. PKK’nın üzerine gidileceğini söylüyorlar. Oysa PKK bugün Meclis’tedir. Peki kim soktu? AKP’nin içinde bulunduğu sistem! Diyarbakır belediyesi başta olmak üzere 56 belediye de PKK’ya teslim edilmiştir. O belediyeler, “biz arkamızı Cudi dağına dayıyoruz. PKK’nın silahlı gücüne dayıyoruz” diyebilmektedirler. İktidar sahipleri, Türk milletine ve ordusuna karşı PKK ile işbirliği halindedirler. PKK da ABD’ye bağlıdır, Tayyip Erdoğan da!

– ABD’nin BOP haritası için kim Türk milletine kurşun sıkmaktadır?

– PKK!

– Kim bu haritanın memuru olduğunu söylemektedir?

– Tayyip Erdoğan!

BOP MEDENİYET PROJESİ DEĞİL

TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMA PROJESİ

Geçenlerde AKP Milletvekili Prof. Dr. Burhan Kuzu, “Biz BOP’u medeniyet projesi sanıyorduk. O yüzden genel başkanımız görev aldı” dedi. Diyelim ki bilgisizler. Hiç olmazsa vatan haini olmasınlar! Bilgisiz olarak kalsınlar.

AKP yöneticileri, BOP’un ne projesi olduğunu ABD Dışişleri Bakanı Rice Hanımdan öğrensinler.

BU NASIL MÜSLÜMANLIK

Müslüman milletlerin yaşadığı 24 ülkeyi parçalama planında görev alıyorlar. Gidiyor, Oval Ofislerde 1 milyon Müslüman Iraklıyı öldüren ABD’den yeni görevler alıyorlar. Böyle bir Müslümanlık yoktur. Bu haçlı görevidir. Onu da bizzat Bush söylüyor, “Haçlı seferi başlattık” diyen Bush’tur.

KURTULUŞ VAR MI

Tayyip Erdoğan, Haçlı seferlerinde roller üstlenmekten kurtulabilir mi?

Bu konuda millete güven vermesi için, yapabileceği tek bir iş vardır: ABD’nin BOP eşbaşkanlığından derhal istifa etmek! Veya Türkiye’nin başbakanlığından istifa etsin! Ya Türkiye’nin başbakanlık koltuğunda oturulur, ya da ABD’nin BOP’unun eşbaşkanlığında Türkiye’nin parçalanması için vatana ihanet edilir. İkisi birlikte olmaz!

Aynı Zamanda Hazır Olan Terör Örgütü de Olaya Dahil Ediliyor;

PKK’ın Mücadele Stratejisi

PKK’nın kuruluş amacı, örgütün manifestosu olan KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU isimli broşür, parti programı ve PKK kuruluş bildirgesinde BAĞIMSIZ BİRLEŞİK KÜRDİSTAN’IN KURULMASI; Stratejisi ise, UZUN SURELİ HALK SAVAŞI olarak açıklanmıştır.

Halk savaşı stratejisinin temel örgütlenmelerinin parti-cephe-ordu olduğu, temel faaliyet biçiminin de, gerilla savaşı olduğu belirtilmiştir.

PKK’nın Mücadele Stratejisi

PKK’nın kuruluş amacı, örgütün manifestosu olan KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU isimli broşür, parti programı ve PKK kuruluş bildirgesinde BAĞIMSIZ BİRLEŞİK KÜRDİSTAN’IN KURULMASI; Stratejisi ise, UZUN SURELİ HALK SAVAŞI olarak açıklanmıştır.

Halk savaşı stratejisinin temel örgütlenmelerinin parti-cephe-ordu olduğu, temel faaliyet biçiminin de, gerilla savaşı olduğu belirtilmiştir.

ZORLA KÜRTLER TAHRİK EDİLEREK ÖRGÜTE SEMPATİZAN YARATILIYOR

Kürtçe konuşmak yasaklanıyor

12 Eylül İşkenceleri

Kürtçe’yi yasaklamasının ‘hata olduğunu’ itiraf eden 12 Eylül askerî darbesinin mimarı 7. Cumhurbaşkanı emekli Orgeneral Kenan Evren’in, yasağın gerekçesi olarak anlattığı olay ise hayli ilginç: “Konuşmalarda, mitinglerde, şurada-burada Kürtçe konuşulmayacak. Okulda Kürtçe tedrisat yapılamaz dedik. Neden dedik?

Ben devlet başkanıyken, bir köyde ilkokula gittim. Açtım kitabı, ‘oku şunu’ dedim çocuğa. Kem küm, çocuk okuyamıyor. Dördüncü sınıfa gelmiş, Türkçe’yi okuyamıyor. Kızdım. Öğretmene döndüm, ‘Bu nasıl iş?’ dedim. Sonradan anlaşıldı ki, öğretmen de Kürt. Kürtçe yapıyor tedrisatı. Döndüm ve Kürtçe yasağını koyduk. ‘Kürtçe tedrisat yapılamaz’ dedik. Ama, biraz ağır yasak koyduk. Sonra bu yasak kaldırıldı. Hata olduğunu sonradan anladım.”Diyordu.

CAZE EVLERİNDE KÜRT GENÇLER DEVLETE DÜŞMAN EDİLİRKEN,DAĞDA BEKLEYEN ÇOBAN DA AĞILI İLE HAZIRLANMIŞTI.

12 Eylül 1980 işkenceleri

Ancak,bu beklenmedik yasaklarla şaşkına döndürülen Kürtlerin,yıllardır uygulanan “ulusalcı siyaset” ve “din kardeşliği telkinleri ile kafalarında uykuya yatırılmış olan “ayrılık tohumları” yeniden yeşertilirken,12 Eylül darbesi ile “solcu” olmaktan içeriye doldurulmuş doğulu gençler Diyarbakır ve diğer bölge cezaevlerinde dayak manyağı edilyordu.

Diğer yandan da,askeri darbeden 4 ay önce 05.Mayıs 1980’de,muhtemelen kayınpederi M.İ.T Elazığ Bölge sorumlusu Ali YILDIRIM desteği ileSuriye’ye kaçırılan ayrılıkçı Kürdistancı,Dersim İsyanı sürgünü, Urfalılardan dönme Ermeni olduğu yazılıp çizilen Abdullah ÖCALAN’da Suriye ve K.Irak Kandil dağlarında ABD-AB desteği ile örgütleniyordu.

06.Ağustos 1980 tarihli Hürriyet Gazetesinin manşetinin sağında,Öcalan’ın G.E.K.O (Gizli Ermeni Terör Örgütü” ile İngiltere’de “ittifak yaptığı ” haberinin sol köşesinde de Mardin’de APO’cu olarak bilinen terör örgütü yandaşlarının ilk eylem haberi yer almaktaydı.

Yani,1980 askeri darbesine kadar sağ-sol olarak siyasi bölünmeye uğratılan,sonra da “sen şusun,sen busun” diyerek cezaevlerine doldurulan gençler,doğduklarına pişman ediliyor,dışarıdaki sivil halk ta , sitemli bir şekilde tahrik edilirken,ABD-AB baskıları ile ileride çıkarılacak yasalarla hapislerden tahliye edilecek,devlete karşı bilenmiş,dayak manyağı edilmiş solcu-sağcı Kürt gençlerinin beyinlerinde “Türk devleti bize kıyım uyguluyor,kendi devletimizi kuralım” düşüncesi yer ettirilrken;

-“Sopadan çıkan buraya” diyen bir çoban,hemen Hakkari sınırında gelecek sürüleri ağırlayacak kadar büyüklükteki ağılı ile hazırlanmıştı.

Bu hareket de “Kürt Bağımsızlık Destanının Başlangıcı,Miladı” olarak anılacaktı.

Türklere karşı “Kürt İhtilali” olacak bu hareketin projesinin mücrimleri kimlerdi?

Başta Ortadoğu’ya çeki düzen vermek isteyen emperyalist ABD-AB,yerli işbirlikçileri olarak da;

-Dersim sürgünü cunta lideri Manisa’lı Cumhurbaşkanı Orgeneral Kenan EVREN,

-Dersim sürgünü Malatya’lı Başbakan Turgut ÖZAL,

-Dersim’li-Erzincan’lı değişmeyen Milli Savunma bakanı Vecdi GÖNÜL,

o zaman Urfa Valisi,sonraların değişmeyen İç İşleri Bakanı

-Diyarbakır Lice Ermenisi Abdülkadir AKSU,

-Dersim’li Ermeni M.İ.T Elazığ Bölge Sorumlusu Öcalan’ın kayınpederi Ali YILDIRIM,

-Dersim sürgünü Urfa’lı Ermeni Abdullah ÖCALAN da projenin hamalı oluyordu.

Allah aşkına bu projede Kürtlere zulüm eden bir tane “Türk” gösterin yahu!

Emperyalizm planlarını çok iyi yapıyor,her projeye tereddütsüz “evet efendim” diyen işbirlikçi uygulayıcılar seçmesini ve yetiştirmesini de iyi biliyordu.,

1938’de Dersim isyanı lideri Seyit Rıza’nın “çocuklarımızı okutup,devletin içinde önemli yerlere getireceğiz,devleti içinden yıkacağız” yemini uygulamaya geçiyordu.

Ve proje sürüyordu;

‘KART-KURT’TAN EYALETE’

Evren 12 Eylül askeri darbesinden sonra “Devlet Başkanı” olduğu dönemde şu görüşleri savunmuştu: “Kürt diye bir şey yoktur. Onlar dağ Türküdür. Bu, Güneydoğu’daki insanlarımızın, dağlarda karda yürürken ayaklarından çıkan kart kurt diye seslerden oluşmuş bir kavramdır. Onun için bu isimle anılmışlardır.”

Turgut.Özal’ın “Kürt Kanı”

Tunceli-Çemişkezek ilçesinden 1938 Dersim sürgünü olduklarını Tunceli halkından öğrenmiş bulunmaktayım.Kürt kanının kaynağını o zaman öğrenmiştim.Burada aslında Kürt yoktur.Çoğu Zaza,Türkmen ve Ermeni vardır.Ülkeyi “devlet içinde örgütlenerek bölme” yeminleri vardır.

Özal uçakla ABD’ye tedavi için giderken yolda, “damarlarımda Kürt kanı dolaşıyor olabilir”, bir başka konuşmasında, ” federasyon dâhil her şeyi tartışabiliriz” demişti.

Anti Terör Timleri Oluşturuluyor

Aynı dönemde de Asker-Polis’lerden oluşan bir idare heyeti de ABD’ye giderek “Anti Terör” eğitimi aldılar. Bu sayede Türk Güvenlik Güçleri prestij sağlayacaktı ki “Höt” dediği zaman dinlenilsin,korku uyandırsın.Özel Harekat Polis ve Jandarma Birlikleri kuruldu.Başlangıçta Türk Güvenlik Güçleri olayı vardı.Jandarma-Polis.

Terörle Mücadele Başlıyor

Asker,doğu hizmeti planlamasının yarattığı tedirginlik nedeniyle çekimser kalmış,aynı zamanda da planın iyi uygulanması için terörün üstüne gitmekte kararlılık gösterememiştir.Örgütün daha da güçlenmesi gerekiyordu.Ancak siyasi iktidar halkın sesini dinliyor ve bir an önce terörü bitirmek istiyordu.Ama ordudan en ufak destek alamadığı gibi istihbarat da hiç bir şey yapmamış veya yapamamıştır.Çünkü o dönemde bir çok istihbarat görevlisinin terör örgütü tarafından imhası başarıyla yapılmış,devlet bir tek memur bile sokamamıştır.Tunceli’de gençler “sizin istahbaratınıza ne oldu “diye bizle dalga geçiyorlardı.

PKK’nın Yabancı Ülkelerdeki Faaliyetleri ve PKK’nın Para Kaynakları Ülkeler

Almanya

Almanya’da yaşayan Türk nüfusun yoğunluğu terör örgütü PKK için Avrupa alanındaki faaliyetlerinin organizesinde bu ülkeyi önemli bir merkez ve üslenme alanı olarak görmesine sebep olmaktadır. 1993 yılında PKK terör örgütünün Almanya’da resmen yasaklanmasına rağmen faaliyetler, paravan isimlerle kurulan 33 dernekle yürütülmeye çalışılmaktadır.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi

Yunanistan, Türkiye’de işlemiş oldukları terör suçları nedeniyle adli takip ve soruşturmadan kaçarak ülkelerine sığınan teröristlere siyasi sığınma, kamp ortamı sağlama, silahlı eğitim, sağlık hizmeti verme ve barınma imkanı gibi kolaylıklar sağlamaktadır.

Romanya

Terör örgütü PKK Romanya’yı ticari faaliyetleri için bir üs olarak kullanmakta ve bu ülkedeki faaliyetlerini Kürt iş adamları Derneği ile Mezopotamya’nın sesi ismiyle çıkardıkları dergi çevresinde sürdürmektedirler.

Hollanda

PKK terör örgütü faaliyetlerini siyasi alanda sürdürmek amacıyla 12 Nisan 1995 günü Hollanda’nın Lahey şehrinde yaptığı toplantıda sözde sürgünde Kürt Parlamentosunu kurmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yoğun olarak yaşadığı Amsterdam, Rotterdam, Lahey, Arnheim ve Deventer gibi şehirlerde örgüt mensuplarının bu insanlardan zorla para topladığı, bazı işyeri sahiplerini tehditle aylığa bağladığı, para vermeyenlere sürekli olarak baskı yaptığı bilinmektedir. PKK terör örgütü bu ülkedeki faaliyetlerini halen bir çok dernekle sürdürmektedir.

Irak-Kuzey Irak

1990 yılında ortaya çıkan Körfez krizinden sonra oluşturulan 36. paralelin Kuzeyindeki tampon bölgede söz sahibi olan Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB)’nin yanısıra PKK da bu bölgede üs ve faaliyet alanları oluşturmuş, otorite boşluğunun ortaya çıkması ile birlikte PKK tamamen bu bölgeye yerleşmiştir.

Bulgaristan

Bulgaristan’da, rejim değişikliğinden sonra bozulan genel denetim ve güvenlik koşulları ülkede uyuşturucu, silah kaçakçılığı, sahtekarlık gibi alanlarda şebeke faaliyetlerine müsait bir ortam yaratmış ve PKK’nın veya bu örgüte yardımcı kişilerin Bulgaristan’da uygun yerleşme ortamı bulmalarına fırsat sağlamıştır. Bu sayede örgüt Avrupa ile Türkiye arasındaki bu tür faaliyetlerinde Bulgaristan’ı transit geçiş için kullanmaktadır.

İtalya

İtalya’da son zamanlarda faaliyetlerini sıklaştıran PKK terör örgütüyle mücadelede İtalyan Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin taviz verilmeyeceğini bildirmelerine rağmen, sözde SKP’nin 7. Toplantısını 29-30.09.1998 tarihleri arasında meclis salonunda düzenlenmesine izin vermesi büyük bir skandal olmuştur.İtalya, Ortadoğuda üretilen eroinin hem tüketicisi, hem de komşu ülkelere taşınmasında İtalya, transit yol konumundadır. Bu ülkede PKK’nın en verimli finansman kaynağının uyuşturucu kaçakçılığı olduğunu, arkasından da İşçi simsarlığının geldiği bilinmektedir.

Rusya

Rusya Federasyonunda faaliyet gösteren örgütlerin başında Kürdistan Ulusal kurtuluş Cephesi (ERNK), Uluslararası Kürt Kültür Merkezi, Kürt-Rus Dostluk Derneği ve BDT Kürtleri derneği gelmektedir

İngiltere,Fransa,Avusturya,İsviçre,İsveç,Danimarka,Norveç,Finlandiya,İspanya,İrlanda ve

En Büyüğü ve hepsinin başı ABD.Yani Amerika Birleşik Devletleridir.

Örgütün beş farklı ülkede banka hesabı var.

Para trafiğini ERNK düzenliyor

Örgütün yurtdışı yapılanması şöyle:

İskandinavya Kürt Barış Konseyi

Fransa Kürt Halkı ile Dayanışma Kurulu

Belçika Kürt Halkına Yürütülen Savaşa Hayır Kurulu

İngiltere Londra Kürt İlişkiler Grubu

İngiltere Kürdistan İnsan Hakları Projesi

ABD’de Kürt Enformasyon Ağı-

5 bine yakın PKK yanlısının giderlerinin karşılanması, yayın çalışmaları ve silah alımı için, Almanya’da faaliyet gösteren KARSAZ’a (Kürt İşverenleri Birliği) üye işletmeler önemli gelir sağlıyor. Örgütün para trafiğini ERNK (Kürt Demokratik Halk Birlikleri) düzenliyor.

Örgütün son zamanlarda yıllık gelirinin 500.Milyon USD Doları cıvarında olduğu sanılıyor.

Dünyanın En Çirkin Orospusu
Bayan Mitterrand’ın Haritası

Danielle Mitterand

Fransa Cumhurbaşkanı Mitterasnd’ın karısı olan bu kokarcak kılıklı çirkin ucube karıyı Türk Halkı 1991 Körfez krizinde tanıdık.

Saddamın Generali Kimyasal Ali’nin gazlamasından kaçan peşmergeler 500 bin lişinin üzerinde ülkemize sığındılar.Bunu tabii ki ABD-AB ısrarı ile ve biraz da B.O.P’un gereği olarak T.ÖZAL kabul etti.

Bu insanların yerleştirilmesi,bakımları tabii ki sorun oluyordu.Üniformalı görev yapan devlet memurlarının kumaşları verilmedi bunlara üniformalardan elbise yapıldı,askerlerin tayinleri bölündü bunlara verild.

Sıra göçmen almaya gelince bütün ABD-AB ülkeleri içlerinden sadece Lisans eğitimi almış ve iş deneyimi olan,halen çalışanlardan göçmen aldılar.Onların da bazılarının ailelerini,çocuklarını da istemediler.

Ama biz beş yüz bin kişi’yi doldurma emrini verdiler.Bizim devlet de yaptı.Böyle kalsa iyiydi.

Bir gün bu çirkin ,suratı kadar yüreği de kin ve fesatlıkla dolu bu madama orospusu geldi.

Yemek kuyruğunda bekleyen peşmergelerin yanına gitti ve birine verilen servis tabağını alıp yanında getirdiği ve hazır bulunan Avrupalı gazete-Tv muhabirlerinin önlerine geçip”

“İşte Türkiye Kürtlere böyle bakıyor.bu zulümdür.Kürtlerin hakları verilmiyor,Kürtlerin haklarını verin” vs. gibi saçmaladı ve suçladı.

Daha sonra da Ülkemizde kurdurdukları “Siğil Toplum Örgütü olan “İnsan Hakları Derneği ile yakalanan her PKK militanın avukatlığını yapmağa ülkemize gelerek,Başbakan,bakan,meclis ,Mahkeme kapılarında her türlü protesto eylemleri ile teröre destek çıktı.

Meğer Madam Aşıkmış

Ha bir de ayrılıkçı Kürdistancı “Jigolosunun olduğu da ortaya çıkmıştı.İşin aslı astarı anlaşılmıştı.Aşk nelere kadiridi?

Konuşan Fransa C.Başkanı’nın karısı olunca işte bu her yerde yayınlandı.Mülteci peşmergelere kucak açan Türkiye suçlu oldu,onlara bir tas çorba ikram etmeyen AB hem sorumluluktan kurtuldu,hem de nankörlük + ihanet aldı bu günlere geldi.

Aşk harita bile çizdirir

Madam’ın 1992’de yayımlanan bu haritası, 1920’de yayımlanan Sevr haritalarının bir benzerinden başka bir şey değildi. Batılı devletlerin Türkiye’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yönelerek PKK aracılığıyla Sevr’i diriltmeye çalıştıklarını düşündüren örnekler çoğalıyordu.

Kambersiz düğün olmaz.İlle de ABD

Resim yazısı ekle

ABD’nin Ankara Eski Büyükelçisi Morton Abromowitz, yayımladığı Türkiye Raporu’nda “Türkiye Parçalanabilir” diyordu:

Morton Abromowitz her tarafta, Amerikan sefiri olarak her yerde bu konuda konuşuyordu. Siz iç işlerimize nasıl karışıyorsunuz, nasıl konuşuyorsunuz denilince, “ben asla sizin içişlerinize karışmıyorum, sizin cumhurbaşkanınız” söylüyor dedi.Abromowitz’in Türkiye Parçalanabilir demesinden çok değil bir ay sonra Almanya’dan yola çıkıp İncirlik Üssü’ne malzeme götüren bir NATO tırında PKK’ya ulaştırılmak üzere hazırlanmış askeri donatım malzemeleri yakalanmıştı. NATO tırı PKK’ya 24 el telsizi, 34 telsiz anteni, 15 telsiz bataryası, 4 el radyosu, 1 volkmen, 18 telsiz adaptörü, 4 pil bataryası, PKK propaganda video kasetleri, 20 PKK rozeti, Öcalan’ın resimleri bulunan rozetler, PKK bayrakları ve Haritalar taşıyordu.

Doğu Anadolu şehirleri her gün büyük elçiler,elçiler düzeyinde pastadan pay kapmak isteyen bütün yabancı ülkelerin elçilik mensuplarınca ziyaret edilmeye,”Turist ve Araştırmacı” kimlikli ajan istilalarına uğramıştı.Bu kimselerin bazılarını eşleri de bölge kökenli yurt dışındaki işçilerimizden olan insanlardı

NETEKİM PAŞA’NI 27 YIL SONRAKİ İTİRAFLARI

Kenan Evren:”Amacım tartışma başlatmaktı”

7’nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren, kamuoyunda değişik yorumlara ve olumlu olumsuz tepkilere neden olan son açıklamaları ertesinde kendisi ile konuştuğumuzda “Türkiye’nin merkeziyetçi biçimde yönetilmesinden doğan problemler üzerinde tartışma başlatılsın istiyordum. Kaç gündür gazetelerdeki yorumları okuyorum, televizyonlardaki tartışmaları izliyorum. Amacıma ulaştığımı söyleyebilirim. Artık bu mesele tartışılıyor” diyor.

Evren kendisi hakkında seslendirilen bazı aşırı tepkileri doğal karşıladığını söylüyor. Bunların büyük bölümünün yanlış anlaşılmaktan ve düşüncelerinin basında eksik yansıtılmasından kaynaklandığını da ekliyor.

Evren konuşmasına şöyle devam ediyor: “Herhalde merkezden yönetimin Türkiye’ye yetmediğini düşünen, bunun getirdiği problemleri yaşayan tek kişi ben değilim. Bana girişimciler geliyor. Yatırım yapmak istediklerini ama kırtasiyeciliğe dayanmış bürokratik engeller yüzünden, aynı işlemlerin 2-3 günde gerçekleştirildiği Romanya’ya, Bulgaristan’a yatırım yaptıklarını anlatıyorlar”

‘FEDERATİF SİSTEM ÖNERMEDİM’

Evren’e “Bu söylediklerinizin üniter devlet yapısını değiştirmeye dönük bir içeriği yok ama” diyorum. Cevap veriyor hemen: “Ben federatif sisten önermiyorum ki. Ben eyalet sistemini değil, valilerin merkezden atandığı ‘bölge valilikleri’ öneriyorum. Türkiye’nin iç ve dış güvenliği, adalet sistemi tabii ki merkezdenyönetilir. Benden bölücü olur mu yani? Ben Türkiye’nin idari açıdan kolay yönetilmesinin yollarının tartışılması için bu konuyu gündeme getirdim. Bir içişleri bakanı, her gün ve her gece Türkiye’nin tüm illerindeki asayişi ilgilendiren sorunlarla nasıl ilgilenebilir? Merkezden yönetim sistemi Güneydoğu’nun kalkınması sorununu halledebildi mi? Bazılarının algıladığı biçimdeki eyalet sistemine geçiş konusu, Türkiye’de herhalde 50-60 yıl sonra ciddi biçimde tartışılacaktır. Ama biz bugünden merkezden yönetimin yarattığı aksaklıkları giderebilirsek, gelecekteki tartışmalara daha hazırlıklı gireriz. Ben bunu amaçlıyorum.”

Evren ülkesine karşı sorumlu olduğunu “Bunları ben de söyleyemezsem, kim söyleyebilir” cümlesi ile vurguluyor. Türkiye’nin temel sorunlarının partizanca polemiklerin dışında ele alınması gerektiğini söylerken, “Bu meseleler 1983’te de ciddi biçimde tartışılmış ve kararnameler hazırlanmıştı. Ama geçen yıllar boyunca çözüm üretilmeden bugüne aktarıldı bunlar” diyor. Evren’e göre Türkiye’de bazı kesimlerin ana sorunu, yurt ve dünya gerçeklerini görmezden gelmeleri. Örneğin Kuzey Irak’taki oluşum bir belirli noktaya gelirken bunu görmezden gelip, eski şartlar içinde olaya yaklaşmak, bir sonuç vermez.

TEPKİLER

PAŞALARIN ‘EYALET’ ÖFKESİ

Kenan Evren’in “Türkiye eyalet sistemine geçebilir” diyerek ülkeyi 8 bölgeye ayıran bir idari sistem öngördüklerini açıklaması eski silah arkadaşlarının sert tepkisine yol açtı. TSK’de üst düzey görevlerde bulunan emekli generaller Evren’in açıklamalarına itiraz ederek Türkiye’nin üniter yapısının Atatürk tarafından belirlendiğini ve bu tür açıklamaların son derece tehlikeli olduğunu söylediler. SABAH’a konuşan emekli generallerin görüşleri şöyle:

* Tuncer Kılınç (MGK eski Genel Sekreteri): Çok zamansız. Çevremizde bu kadar tehlike, sıkıntı varken, ayrışmalara yönelik görüş bizleri huzursuz etmiştir. Memnun değilim. (Öcalan’ın sözleri) Belli zaten, birileri bunu övüyorsa, övenler ortadaysa, buna ‘doğru’ demek manasız olur.

* Çevik Bir (Emekli orgeneral- Evren’in 80’li yıllardaki yaveri): Bu şekilde münakaşalara girmek istemiyorum.

* Necati Özgen (Emekli orgeneral): Son derece tehlikeli. Zaten ABD’nin güttüğü siyaset etnik bölünmelerle küçük devletler yaratmak. Türkiye ve İran gibi ülkelerden bölünmelerle küçük ülkeler yaratarak kendisine bağlamak, imparatorluğunu kurmak istiyor. Türkiye Sevr’de parçalara ayrılmıştı. Atatürk yırttı attı. Biz üniter yapıdan vazgeçemeyiz.

* Altay Tokat (Emekli korgeneral): Bölge valilikleri, idari işlerin valilere kaymakamlara verilen görevlerin dağıtımı açısından idari tedbirdir, olabilir. Ama, eyalet sistemine dönmesi gibi bir söze kesinlikle katılmıyorum. Bu yarın federasyona da götürür.

Doğan Güreş (Eski Genelkurmay Başkanı): Bu beyana katılmıyorum. Evren’in bölge valilikleri kurularak merkezi hükümetin yükünün azaltılabileceğini kastettiğini sanıyorum. Bölge valilikleri sistemine de sıcak bakmıyorum.

EVREN EVİNDEN ÇIKTI

Son günlerdeki açıklamalarıyla gündeme gelen Evren, uzun bir aranın ardından dün ilk kez evinden çıktı. Sabah saatlerinde Marmaris’te bir bankanın şubesine giden Evren, bankada yaklaşık 20 dakika kaldı.

MANİSA ESNAFI ‘EVREN’ İSMİNİ DEĞİŞTİRİYOR

Manisa’da Kenan Evren Sanayi Sitesi esnafı, sitenin adını değiştirmek için imza kampanyası başlattı. Bir grup esnaf, Yurt Savunması Gazileri Şehit Aileleri ve İnsan Hakları Derneği’ni ziyaret ederek, işyerlerinin bulunduğu sitenin isminin değiştirilmesi için imza kampanyası başlattıklarını söyledi. Sitenin temsilcisi Mustafa İner, hemşehrileri olan Evren’in açıklamalarından dolayı rahatsız olduklarını belirterek “Biz Kenan Evren’in ismini taşıyan bir sitede esnaflık yapmak istemiyoruz” dedi.

Sabah Gazetesi

06.03.2007

‘Musul ve Kerkük’te hakkımız olur’

MGK Eski Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç: Irak bölünürse Musul ve Kerkük’te hakkımız olur.

*(Veren olursa alırsın.Bu da Amerikancı bir paşamız mı?)

01.03.2007 11:32

MGK Eski Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü bütün bir Irak’a bıraktığını Irak’ın bölünmesi halinde Türkiye’nin bu kentler üzerinde hakkı olacağını ifade etti.

Kılınç, Kuzey Irak yönetimiyle ilişki kurma konusuna da Irak’ın bütünlüğü açısından yaklaşarak, “PKK bana sıkıntı yaratıyorsa benim muhatabım oradaki Barzani değildir, olmaması gerekir. Yaşar Paşa’nın da temelde söylediği budur. Çünkü biz şu an kadar bütün Irak’tan bahsettik bunu kırmızı çizgi olarak vasıflandırdık” diye konuştu.

Milli Güvenlik Kurulu Eski Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü bütün bir Irak’a bıraktığını Irak’ın bölünmesi halinde Türkiye’nin bu kentler üzerinde hakkı olacağını ifade etti. Kılınç, Kuzey Irak yönetimiyle ilişki kurma konusuna da Irak’ın bütünlüğü açısından yaklaşarak, “PKK bana sıkıntı yaratıyorsa benim muhatabım oradaki Barzani değildir, olmaması gerekir. Yaşar Paşa’nın da temelde söylediği budur. Çünkü biz şu an kadar bütün Irak’tan bahsettik bunu kırmızı çizgi olarak vasıflandırdık” diye konuştu.

Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, Kanal B televizyonunda gazetecilerin sorularını yanıtladı. Sınır komşularında yaşanacak kargaşaların Türkiye’yi yakından etkileyeceğine vurgu yapan Kılınç, Irak’ın bölünmesi halinde Türkiye’nin Musul ve Kerkük’te hak iddia edebileceğini söyledi. Kılınç, Kuzey Irak yönetimiyle dolaylı ilişkiler kurulabileceğini ancak Irak’ın toprak bütünlüğüne önem veren bir ülke olarak Türkiye’nin muhatabının merkezi yönetim olduğunu ifade etti.

KUZEY IRAK BAŞKASININ TOPRAĞI DEĞİL

Kılıç, Kuzey Irak’ın “başkasının toprağı” olarak nitelenmesine karşı çıkarak, “Başkasının toprağı değil orası. Sizi çok yakından ilgilendiren, sizin mücavir alanınız, bitişik sahanız. Orada büyüyecek yangın sizi etkileyecektir” diye konuştu.

PARÇALANMIŞ IRAK’TA MUSUL VE KERKÜK

Kılıç, Irak’ın bölünmesi durumunda Türkiye’nin Kerkük ve Musul üzerinde hak iddia edip edemeyeceği yönündeki bir soruya şöyle yanıt verdi:

“1926 anlaşması ve ondan sonra 1936. Bütün bunlarla Türkiye’nin hakkı hukuku var. Biz orada İngiltere’ye terk edip çıktığımız zaman, bütün Irak olarak anlaşma yapıldı. 1926’da Misak-ı Milli’nin dışında kalması zorunlu olarak artık kabul edilen bir toprağı Irak’a bıraktık ama Irak’ın bütünlüğü içinde. Haliyle biz bütün olarak görmek istiyoruz bu bizim hem uluslararası yasalardan kaynaklanan hakkımızdır hem de orada çıkan bir yangın bana sıçrayacağından.”

YAŞAR PAŞANIN SÖYLEDİĞİ

Eski MGK Genel Sekreteri Kılınç, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Kuzey Irak yönetimiyle görüşmeyeceğini belirtmesinin mantıklı olduğunu söyledi. Kılınç, görüşme konusunda uygun sistemin devlet tarafından nasıl organize edildiğinin sorulması üzerine “MİT’in bölgede teşkilatları vardır. Bunlar haliyle bölgede gelişen durumların nabzını tutacaklardır, istihbarat elde edeceklerdir. Bunların görüşmeleri doğrudan devletten devlete görüşme anlamı taşımaz” diye konuştu.

Kılınç şöyle devam etti:

“Siz Başbakan olarak, devletin başı olarak orada muhatabınız kim olması gerekir? Kırmızı çizginiz Irak’ın bütünlüğü ise, kukla devlet bile olsa, orayla görüşeceksiniz. O da Irak’ta tedbir alacak. Orada eğer PKK’ya bir koruma varsa, destek varsa, PKK da bana sıkıntı yaratıyorsa benim muhatabım oradaki Barzani değildir, olmaması gerekir. Yaşar Paşa’nın da temelde söylediği budur. Çok da mantıklıdır çünkü biz şu an kadar bütün Irak’tan bahsettik bunu kırmızı çizgi olarak vasıflandırdık. Hal öyle olunca siz, bölgenin başı diyelim, kendi kendine oluşmakta olan bir devlet diyelim, onlara göz yumup kendi ana çizginizi çiğneyip böyle bir eylem içine giremezsiniz. Yaşar Paşa’nın ortaya koyduğu bu.”

ÖZGÜR DÜŞÜNCE MİLLİ BİRLİĞİ HEDEF ALAMAZ

Bir soru üzerine Kılınç, özgür düşüncenin herkesin ihtiyacı olduğunu fakat milli birliği ve bütünlüğü hedef aldığı taktirde bu düşünceyi düşman olarak göreceğini dile getirdi. Kılınç, “Bu ülkenin birliğine, bütünlüğüne yönelik, onu ayrıştırmaya yönelik bir özgür düşünce bizim kafamızda yok” dedi.

“Ana dil” konusuyla ilgili de yorumda bulunan Kılınç, ulus devlette tek dil kullanıldığını, bunun da Anayasa’da tarif edilmiş olduğunu söyledi. Bu dil dışında, her grubun kendi içinde kullandığı bazı farklılıklar olabileceğini belirten Kılınç, “Hiç kimse kimseye ‘sen niye bunu kullanıyorsun’ dememiştir. Çerkes, Çerkes dilini kullanmıştır, Boşnak, Boşnak dilini kullanmıştır, diğer etnik gruplar hep kendi dillerini kullanmıştır” diye konuştu.

Emekli Orgeneral Kılınç, dil konusundaki tartışmada uç noktaların “aşırı Kürt milliyetçiliğinin bölücü faaliyeti” olduğunu ifade ederek şunları söyledi:

“Bugün ‘tamam, dilinizi kullanın’ dedik, ‘türkünüzü, şarkınızı söyleyin’ dedik. Şimdi istiyorlar ki ‘ben kendi dilimde ayrı eğitim yapayım.’ Bu bölünmenin, parçalanmanın bir basamağıdır. Bunlara müsaade edemez ulus devlet. Ulus devlet yapısında tek dil tek bayrak tek ulus tek vatan vardır. Bunların hepsi tektir.”

Evren boş konuşmaya devam ediyor. Eyalet sistemi tartışmalarına açıklık getirmeye çalıştıysa da içinden çıkamadı. Sonra Kürdistan fikrine Türkiye’yi alıştırmak için yazılar yazan Hasan Cemal’i aramış. ’Dünyaya ayak uydurmak lazım’ demiş. Bir de ’istese gül gibi köşesine çekilirmiş’; ama memleket meselelerine kafa yoruyormuş.

Kenan Paşa’nın Eski Devrik Çamları

Kenan Evren’i Türk kamuoyu Roger Planı ile hatırlar. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Yunan liderliği ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Türkiye’ye ABD’nin destek verdiği varsayımıyla Yunanistan’ı NATO’nun askeri kanadından çıkarmışlardı. Ama bu öfkenin kendilerine pahalıya mal olacağını kısa bir süre içerisinde fark ettiler. Ve NATO’ya geri dönmenin yollarını aramaya başladılar.

Ama artık Ankara’nın elinde bir veto kozu vardı. Türkiye ile pazarlık etmeden; hatta Kıbrıs ve Ege konularında Türkiye’nin isteklerine karşılık vermeden Yunanistan, NATO’nun askeri kanadına geri döndürülmeyecekti. Ama Kenan Evren 1980 müdahalesinin ardından General Roger’ın lafına kanarak, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına geri dönmesi konusunda hiç bir karşılık almadan Türkiye’nin vetosunu kaldırıverdi. Bu, Türk-Yunan uzlaşmazlığında kendi kendimize verdiğimiz en büyük zarar olarak tarihin sayfalarına yazıldı.

Üniversitelerin siyasi tarih derslerinde en beceriksiz diplomatik müzakere örneği olarak okutulması gereken bu hadiseden sonra Evren, Annan Planı sırasında ortaya çıktı. Annan Planı’nın müzakereye götürülmesi sürecinde müzakere/mütareke basın ve televizyonlarının bütün güçleriyle tam bir psikolojik harekât yürüttükleri günlerde Evren de boş durmadı ve müzakere/mütareke basınına güya bir akil adam edasıyla yardım etti. Mehmet Ali Birand’a verdiği demeçte Evren, Kuzey Kıbrıs’da zaten gereğinden fazla toprak aldığımızı; bunları bir barış karşılığında geri vermeyi taa o zaman düşündüğümüzü; şu anda geri vermemek için neden direndiğimizi anlayamadığını söylüyordu.

Oysa bunlar doğru değildi. O sırada Genelkurmay İstihbarat Başkanı olan emekli Korgeneral Suat İlhan, Evren’in o günlerde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı olduğunu; ya yanlış hatırladığını veya yanlış bildiğini; kendisinin Genelkurmay İstihbarat Başkanı olarak gayet iyi hatırladığını; geri verilmesi için alınması düşünülen toprakların Larnaka’ya doğru bir hat olduğunu ve hiç bir zaman alınmadığını televizyonlarda anlattı. Evren’den cevap gelmedi. O sanki görevini yapmış gibiydi.

Şimdi de eyalet sistemi safsatasıyla ortaya çıktı. Sekiz eyalet olmalıymış. Ayrıntılı düşünülmeden ezbere söylenen laflar olduğu açık. Mesela Eskişehir’i eyalet yapıyor; ama Bursa’yı yapmıyor. Bütün Ege İzmir etrafında toplanıyor. Bütün Akdeniz Adana’ya bağlanıyor. Karadeniz Trabzon’a. Oysa Samsun’u, Trabzon’a bağlamak mı doğru Ankara’ya mı? Batı Karadeniz ne olacak? Diyarbakır eyalet merkezi oluyor ama nedense Gaziantep gibi kocaman bir sanayi bölgesi olmuyor. Kısacası Evren her zamanki gibi boş konuşuyor.

Ama müzakere/mütareke basını memnun. PKK, Öcalan ve onlara destek veren çevrelerde bir mutluluk, bir mutluluk. Öcalan açıktan açığa Evren’i tebrik ediyor. Kısacası Evren Hasan Cemal’e dediği gibi yapmaya devam ediyor. Yani dünyayla uyumlu hareket ediyor. Aslında Amerika ile uyumlu demek istiyor. Biz onu 1980 müdahalesinden beri attığı adımlar, verdiği tavizlerle zaten Amerika ile uyumlu birisi olarak hatırlıyoruz.

Ama o kendisine akil adam havası vermeye çalışıyor. İşte burada yanılıyor. Konuşmalarına milletin verdiği tepkiler, internette yapılan oylamaların sonuçları Evren’in kendisini milletten ne kadar uzaklaştırdığını gösteriyor. Gül gibi kenara çekilebilirmiş. Bence Evren gibi kenara çekilsin. Gül, neticede hepimizin sevdiği bir çiçek. Konuşmaya da devam etsin. Yeni müttefiklerinin PKK, bilumum Kürtçüler, ırkçılar, bölücüler ve Amerikancılar olduğu ortaya çıktıkça halkın içine çıkacak yüzü kalacak mı bakalım? Görürüz netekim…

05.03.2007

B.O.P’TA İLK ÇATLAK

MİLLİYETÇİ VATANSEVER BİR GENERAL İLE ABD GÜDÜMLÜ KÜRT BİR GENELKURMAY BAŞKANI ÇATIŞMASI MI?

BİLMİYORUZ.

Faili meçhule giden Eşref Bitlis paşa

Eşref Bitlis

İşte birkaç yazı; << “EŞREF BİTLİS ÖLDÜ, ANKARA SÜRECİ, WASHİNGTON SÜRECİ OLDU”

 


-Uçağının düşmesi sonucu şehit olan Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in genel sekreteriydiniz.. Hakikaten buzlanmamıydı, kaza” mıydı? Şüphelerin üzerine gittiniz mi?

– Eşref Bitlis, önemli bir komutandı, PKK ile mücadelede hükümet tarafından özel yetkilerle donatılmış bir komutandı.

EŞREF BİTLİS MUAMMASI

Eşref Bitlis, Kürt meselesinin çözümünde Irak-İran ve Suriye ile birlikte davranmak politikasını benimsemişti ve Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyordu. İşte bu, ABD’nin politikasının tam tersi idi. Bitlis, bölgedeki Kürt grupların liderleriyle görüşerek, onları ABD’nin güdümünden çıkarmaya çalışıyordu. Eğer, uçağı düşürülmeseydi, Diyarbakır’a geçecek ve bu konuyla ilgili çeşitli görüşmeler yapacaktı.

Bitlis, Çekiç Güç’ün bölgedeki faaliyetleri ile ilgili rapor hazırladı ve Çekiç Güç’ün Kürt devleti kurma için çalıştığını yazdı. ABD-PKK bağlantısını yüksek sesle söylemesi Genelkurmay ve hükümetle ilişkisini gerginleştirmişti.

Eşref Bitlis, Körfez Savaşı sırasında Özal’a direnen paşaların başında geliyordu. Irak’a ikinci bir cephe açılması yolundaki baskılara karşı koydu. Bitlis, ABD’nin Ortadoğu’ya asker çıkarmayı hedeflediği bir gizli planı saptayıp Genelkurmay’a bildirdi.

O dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Doğan Güreş ise bu raporların fiili bir öneminin bulunmadığını ileri sürüyordu. Eşref Bitlis ile Doğan Güreş arasındaki çatışma o günlerde başladı.

Doğan GÜREŞ

K.Evren’in sadık askeri

Doğan Güreş paşa

Bitlis ile Güreş’in arasındaki tartışmalar basına yansıyınca, Bitlis Cumhurbaşkanı Özal’a 22 Mart 1992 tarihinde bir mektup yazmıştı. Mektupta Çekiç Güç’ün PKK ile birlikte hareket ettiği ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bölgede “yanlış tasarruflarda” bulunduğunu belirtiyordu.

Kamuoyunda “Eşref Bitlis Planı” olarak bilinen, Kürt sorununa bölge ülkeleriyle çözüm politikası 1996’da önemli bir başarı kazandı. Türk Genelkurmayı’nın desteklediği Saddam Hüseyin-Mesut Barzani anlaşmasıyla 8000 CIA peşmergesi, bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

Eşref Bitlis, yeni Genelkurmay Başkanlığı için en güçlü adaydı. ABD’nin Ortadoğu politikasına çomak sokan bir Türk Genelkurmay Başkanı, herhalde Amerikalıların en büyük kabuslarından biridir. Bu yüzden Eşref Bitlis’i ortadan kaldırmak için düğmeye basılmıştır.

Bu olaylar sonrası gelen hükümetler B.O.P projesinde biraz milliyetçi takılınca ekonomik krizlerle ve biraz da kendi işgüzarlıkları (Rüşvet,hortum olayları) ile de gözden düşerler.Bu arada da ABD bunları ikna çalışması yürütür;

“Buraları federasyonlar halinde bölüp sizin idarenize vereceğiz.Terör örgütü bahanesi ile 25 yıldır ordunuzu da modernize ettik,gerilla savaşı tekniğinde savaşa tecrübeli olmasını ve bir çok ülke içinde caydırıcı olmasını sağladık.

Niye hala inat ediyorsunuz? Niye korkaklık ve güvensizlik gösteriyorsunuz? Sizi mağdur edecek olsam ordunuzu modernize etmenize izin verir miydim sanıyorsunuz?” gibi soruları eminim yetkililere görüşmelerde net bir şekilde söylüyorlardır.

Ordunun modernizasyonu konusu gerçektir.1991 körfez harekatına kadar askeri tatbikatlara giden birliklerimiz bindikleri araçları hatta 35 tonluk tankları bile iterek götürürlerdi.Tuğgeneralin bile makam arabası statıon Kartal-Renault tipi arabalardı.1976 yılında parası ödenmiş olan koca filoyu 7/10 (Kıbrıs savaşı sonrası Yunanistan 10 silah alırsa Türkiye’ye 7 silah verileceği belirleyen ambargo kararı ) oranı yüzünden vermemişti.Bu gemiler T.Özal döneminde verilmişti.Bu örnekler çoğaltılabilir.

1991 Körfez harekatından sonra Irakta kullandığı bir çok tankı Amerika’nın karşılıksız ordumuza bıraktığını Sayın Doğan Güreş Paşamız bir tv programında ifade etmişti.Bu olay sonrası F-16 uçakları üretilmeye başlandı.İletişim teknolojisi ülkemize girdi vs.vs ve bir Tuğgeneralin Reno Station olan makam aracı Mercedes 500 Sel’e döndü.

1970-1980 dönemi boyunca terörist yetiştirip ülkemize gönderen Suriye,Lübnan,Filistin gibi ülkelere bu dönemde posta konmağa başlanılmıştır.Terör olaylarında Polis Özel Timleri halkın da sevgisini kazanmıştır.

Polis Teşkilatı Terörü Durduruyor 

 

Ama Polis asker gibi düşünmedi.Asker Polis timlerini olmadık yerlere yani teröristlerin bulunmadığı tepelere bıraksa da Polis Özel Harekat timleri bu işi bitirdiler.Askerden gelenlerin,ve halkın desteği o dönemde sadece Poliseydi.Polis bir sokağa girği zaman alkışlanırdı.1990-1996 arasında terörü bitiren bu Polislerdir. Mükafat olarak bu polis birlikleri Genelkurmay tarafından dağıtılıp silahları ordya teslim ettirilmiştir..

Birimler Genelkurmayca Dağıtılıyor

Bu birimlerin memurları da Karakol,hassas bölgeler gibi hedef yerlere verilerek bazılarının terör örgütünce öldürülmelerine resmen çanak tutulmuştur..Bazı yiğit Emniyet Müdürleri de bu arkadaşaları daha sonra koruma altına almıştır.

Polise ve Adalete Yasaklamalar Geliyor

Artık terörle mücadelede Polis yoktur.Sadece asker vardır.PKK’ya silah sattığı tespit edilen bir Astsubayın 1996 yazında Avrupa yakasındaki evinde ,Polisçe yakalanıp basına verilmesi ve sattığı ordu cephaneliğinden alınmış silahların tanıtılması bardağı taşıran son damla olmuştur.

Bu olayın sabahı Polisin “Asker kaçağı” dahil suç işleyen veya suça karışan her askerin ifadesinin alınması dahi yasaklanmıştır.Sebep “Ordunun Prestijinin korunmasıydı.

Bu işlerin ince ayarlarını tabii ki pek bilmiyoruz ama görünen bilgiler de bunlardan ibarettir.

Ordunun başında bulunan bir takım gruplar bu örgütün güçlendirilmesini sağlamış,korumuştur. Mücadele eden Polisler resmen cezalandırılmış,vatan haini ilan edilmedikleri kalmıştır.terörle mücadelede şehit edilen polislere “şehitlik talebi red edilmiş,büyük girişimler ve siyasilerin desteği ile Polislere de “Şehitlik” mertebesi sonunda layık görülmüştür.Ama bunun karşısında hep orduyu görmekteyiz.Maalesef gerçek de budur.

Terörle Mücadele Tamamen Orduya Geçiyor.


Bunun devamı olarak da terörle mücadeleyi Türk Ordusu bütünüyle üstlenmiş durumdadır.Polis şehir-kasaba güvenliğinde sıradan asayiş olayları ile uğraşmaya 1996 sonrası sevk edilmiştir.Ancak Ordu da ciddi bir başarı görülmemektedir.Memleket bölünme aşamasına gelmiştir.Bunun sorumlusu o zamanki kurmay karar organlarıdır.

Bunun nedeni de,ordu aktif siyasete de girmiş başörtüsü mevzuunda da desteği kaybetmiştir.İlave olarak da ordu içindeki hizmet yapılanmasını çözemediğinden personelde gönülsüzlük oluşmuştur.

Askerde Görev Nedeni ile İsteksizlik

Yoksa ordu mensubu kardeşlerimizin korktuğunu başarısız olduğunu söylemek yanlış olur.Sadece isteksizlik vardır.Altı kez doğu görevi bana olsa bende de aynı tesiri yaratır.İsteyen bunu çözer.Tabii ki çözmek isteyen varsa.Bunu da çözecek olan Genel Kurmaydır.Ne siyasetçi ne de kurşuna atlayan bu fakir memurlar ve askercikler çözebilirler bunu.

Yugoslavya’nın Parçalanması ve Müslüman Soykırımı

1996’larda durdurlan terör, 28 Şubat yarı ihtilali nedeniyle yıkılan Refahyol hükümetinin döneminde de Yugoslavya da bölünme yaşanmış,Müslüman Arnavut ve Boşnaklar ,Sırplar ve Hırvatlar tarafından soykırıma tabii tutulmuşlardır.Bunların da arkasında Avrupa ile işbirliği halinde olan Rusya vardır.Hergün akan kan ülkemizi de etkilemiştir

.

Müslüman Soykırımına Rusya Desteği ve ABD-NATO Yardımı


Sayın Bülent ECEVİT’in (rahmetli) ABD Başkanı B.Clinton’un önünde eğilmesine neden olan meşhur davranışı yaptığında istediği, bu akan kanın durması ve Nato’nun müdahelesinin sağlanmasıydı. Çünkü BM üyeliği içinde Rusya da vardı.”Türkiye bir gönüllü gönderirse ben 6 gönüllü gönderirim” diyordu.Aynı zamanda da Çeçenistan-Abhazya’da müslüman soykırımları sürmekteydi.Bunların arkasında yeni oluşturulacak petrol boru hatlarının geçeceği ülkelerin tespiti kavgası vardı.Bu yüzden Nato’nun müdahelesi gerekiyordu

NATO Yardımı Karşılıksız Değil.

Bu olay gerçekleşti ama masraf karşılığı olarak terör örgütü yeniden canlandırıldı,ard arda üç tane ekonomik krizi de ben bu faturalara bağlıyorum.

Teröre kanlı bilanço: 17 yılda 32 bin kişi öldü

Hürriyet 13 August 1997

İhsan DÖRTKARDEŞ

Eruh ve Şemdinli’yi basarak 1984’te eylemlerini başlatan PKK, 4 bin 239 güvenlik görevlisiyle, 4 bin 276 vatandaşı katletti. 13 yılda 20 bin 822 terörist öldürüldü. 1980-84 arasında verilen kayıplarla birlikte 17 yılda 31 bin 837 kişi hayatını kaybetti.

PKK’nın, 15 Ağustos 1984 gecesi, Eruh ve Şemdinli ilçelerini basarak kanlı eylemlerini başlatmasından bu yana geçen 13 yılda, 20 bin 822 teröristin öldürüldüğü açıklandı. Bölgede aynı sürede 4 bin 239 güvenlik görevlisini şehit olurken, 9 bin 277’si yaralandı. Teröristler 4 bin 276 vatandaşı katletti, 5 bin 83’ünü yaraladı. Bölgede 12 Eylül öncesinde PKK’nın neden olduğu terör olaylarında ölen yaklaşık 2 bin 500 kişi ile birlikte, kanlı örgütün 31 bin 837 kişinin yaşamına mal olduğu belirtildi.

Diyarbakır’ın Lice İlçesi’e bağlı Fis Köyü’nde 27 Kasım 1978 tarihinde kurulan ve bölgedeki dengesiz toprak dağılımını gerekçe göstererek aşiretlere savaş açan PKK, 1979’dan itibaren örgüt üyelerini Suriye üzerinden Lübnan’a geçirip, eğittikten sonra eylem amacıyla Türkiye’ye göndermeye başladı. 12 Eylül harekatına kadar bölgede bir çok il ve ilçede örgütlenen PKK, kadrolarının önemli bölümünü Lübnan-Suriye sınırındaki Bekaa Vadisi’nde askeri eğitime tâbi tuttu. PKK, Almanya ve Yunanistan başta olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ile Suriye, Irak, Libya, Lübnan, İran’dan gizli destek sağlandı. PKK LideriAbdullah Öcalan, Türkiye’nin Batı bölgelerinde de örgütün sesini duyurabilmek için, DHKP-C örgütüyle ile geçen yılın sonunda işbirliği protokolü imzaladı.

Terörün diğer yansımaları ise şöyle oldu:

Terör olayları nedeniyle iki bölgedeki 22 ilde 166 bin öğrencinin devam ettiği 3 bin 223 okul geçen yıl kapalı kaldı. 156 öğretmen katledildi.

İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın 1995 yılı Haziran ayı tespitlerine göre, 19 ilde 809 köy ile 1612 mezra boşaltıldı. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ise 753 köy ile 1535 mezranın tamamen, 235 köy ile 141 mezranın kısmen boşaltıldığını açıkladı.

Örgüt, eylemlerini Karadeniz ve İç Anadolu’ya taşımaya çalıştı.

Güneydoğu’da yatırımlar sınırlı düzeyde kaldı.

Terörle mücadele için 20 milyar dolar harcandı.

PKK, köy ve mezraların boşalmasıyla lojistik destekten yoksun kalınca, eylemleri belirgin şekilde azaldı. Bunun üzerine terör örgütü, ‘HAMAS’ gibi canlı bomba yöntemini kullanmaya başladı. Tunceli, Adana ve Sıvas’ta intihar eylemlerin düzenlendi.

Örgüte yardım ve yataklık ettikleri iddiasıyla yakalanan ve DGM’lere sevkedilenlerin sayısı 75 bini buldu.

1985’ten itibaren köy koruculuğu uygulaması başlatıldı. Korucu sayısı 67 bin 866’ya ulaştı.

Olağanüstü Hal’in ilan edildiği 19 Temmuz 1987’den itibaren geçen 10 yılda, teröristlere ait 19 bin 628 tüfek ve 6 bin 327 tabanca ele geçirildi. Teröristlerden ayrıca 1286 roketatar, 11 bin 604 roket, 15 bin 662 el bombası, 3 milyon 228 bin 200 adet mermi ele geçirildi. Aynı sürede 1833 terörist teslim oldu.

PKK nasıl çökertildi

Körfez krizinden sonra Kuzey Irak’a iyice yerleşen PKK’ya, 1992 sonunda ve 1995’in Mart ayında kapsamlı iki harekat düzenlendi. PKK, 2 harekatta da büyük kayıp verdi. Kentlerdeki etkili operasyonlarla da örgüte katılımlar azaldı. Bu yıl 14 Mayıs’ta Kuzey Irak’ta düzenlenen ‘Çelik Harekatı’nın kara bölümünde 1912 PKK’lı ölü, 132 PKK’lı da sağ ele geçirildi. Hava operasyonlarında ise 965 PKK’lı öldü. Teröristlerin İran üzerinden temin ettikleri Rus malı roketlerle düşürdüğü 2 helikopterde 13 subay şehit oldu. Harekatta toplam 113 asker şehit oldu, 325 asker de yaralandı.

BATI,ESKİ İŞBİRLİKÇİLERİNİ DIŞLIYOR

SORU:

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta da bu kesimlerin kampanyasına katılan ordu kökenli kişiler ve taraf olduğunu açıklayan genelkurmay, bu kesimin temsilcilerimidirler? yoksa ülkenin içinde bulunduğu durumu belirtmek açısından mı kendilerini görevli saymaktadırlar?

Yoksa bu kesim,ordu içindeki ABD-AB işbirlikçilerini tasfiye etmeyi başarmış vatansever kadro mudur?

Bence vatandaşın da gerçekten içinden çıkamadığı konu da budur.

Ordu Nato,BM,AB’nin en büyük işbirlikçisidir.

Ama bu bütün ordumuzun hain -işbirlikçi olduğu anlamına gelmez.Hatta önceki paşa gibi eleştirilenler bile bunu bir vatanseverlik duygusu içinde yapmışlardır.Olayda bakış farklılığı vardır.

Çünkü NATO ordusudur.Amerikan Başkonsoloslarının uçakları bile Hava Harp Okulu’na inmektedir.ABD eğitimi veya onayı almayan bir general var mı?

Öyleyse itirazları neyedir?AKP de muhalefet de ABD tarafından seçilmemişmidir?

Atatürk İlkelerine bağlı Türkiye bu Jandarmalığı yapabilecekmidir?

Ne ordu yetkilileri ne de muhalefet, hiç biri ABD-AB dışı siyasetleri olduğunu söyleyememektedirler.

Hatta Atatürkçü D.D.Başkanı Şener Paşa Ceviz kabuğu programında ABD’siz Türkiye Siyaseti Düşünmediğini söyledi. Nasıl Atatürkçü ise?

Herkes ABD’ci ise kavgalar niye?

“Siz yemeyin, biz yemeye devam edelim” mi?

İktidarı,Muhalefeti,Ordusu,Basını,Halkı ABD’ci olan bir toplum niye çatışır?

Bence güç kavgası.O kadar.

Bu dışlama daha T.ÖZAL’ın zamanında ünlü Nurcu Tarikat Şeyhi Erzurumlu Abdullah Gülen Hoca efendi’nin ABD’ye projenin “Kültür Ayağı” olarak kabul ettirilmesi ile başlamıştı. Bu .Demirel,T.Çiller, hatta B.Ecevit ile de devam etmiştir.

Çünkü İslam Dünyasında halen Türkiye’nin bir saygınlığı vardı ve bu da “Hilafet Makamı’nın mezhebi” olan Sünni Mezhebi kökenli bir tarikat olan ve İslam Ülkeleri içinde de taraftarı olan bir tarikat oluşu bu zatı ve tarikatını oldukça önemli hale getirmişti.ABD’nin yakın ve uzak hedefi olan her yerde bu zatın bilinen okulları açması,büyümesi kolaylaştırıldı.

Demokrasinin savunucusu kesilen kızılbaşlar ve aleviler,kürtler,Türk Aleviler ,demokratlar vb. oluşan kesim bu güne kadar ABD-AB ilişkilerinde Batının muhatap olarak görmek istedikleri kesimdir.Bu kavgada onları zaten görüyoruz..Ancak,yerli Sünni halklar ve dış İslam dünyası bu kesimi Müslüman saymıyor ve iş de yapmıyorlardı.

Ancak bu kesim, iktidarları süresince “Sünni kesimi” devlet işlerine neredeyse hiç yaklaştırmamışlar,sadece “kızılbaş,alevi,ve nüfus kağıdına “Müslüman yazılmış” Gayri Müslüm”leri ve Kürtleri devlet idarelerine doldurdukları için de halkın tepkisini yıllardır almışlardı.Devletin bütün kamu kurum ve kuruluşlarına yıllardır doldurulan kızılbaş,,alevi Kürtler ile dönmeler ekonomik olarak devlet eliyle palazlandırılmış,çoğunlukla Sünni Türklerin yaşadığı batı bölgelerine yerleştirilerek yer yurt sahibi edilmişlerdi.

Bu kesimler bir yandan da ülkenin bölünmesine çanak tutan her türlü akımın da içinde yer almaktaydılar. Ülkede kardeş kavgaları,bölünmeye sebep olacak her türlü faaliyet de devlet elinden beslenen bu kesimlerce yürütülmekteydi.

Bu nedenle “Sünni Osmanlıcı ve Türk”lerin yaşadığı illerden devlet memurluğu kadrolarında insan bulmak da apayrı bir sorundur.Sünni Türkler hep “gerici ve rejim düşmanı” olarak gösterilmiştir.Devlet idaresinden uzak tutulmuşlardır.Ancak küçük memuriyetlerde istihdam edilmişler ama devletin idare mercilerinden de uzak tutulmuşlardır.

ABD-AB destekleriyle ülkenin doğusu “Kürdistan,Ermenistan kuzeyi de Pontus Rum devleti olarak çizilmiş Sevr Antlaşması projelerine uygun olarak Karadenizliler arasında da bir “Rum”luk kavramı yaratılmaya başlanılmıştı.

Hatta ,Mesut YILMAZ zamanında Karadeniz’de “Rum Milliyetçiliği” kavramları ortaya çıkarılmış,Avrupalı misyonerler de serbest olarak çalışmalarına başlamışlardı.Rumca halk ,pop müzikleri üretilmeye,çalınmaya başlanılmıştı.

Bunu gören halk seçimlerde Refah-Yol iktidarını güçlendirmiş ve terör de bu dönemde sonlandırılmıştır.

Mesut Yılmaz’ın bu durumu hazmedemeyerek,yerli işbirlikçiler ve dünürü olan Alman Başbakanı’nın desteği ile “ABD-AB beni istiyor.Bana oy vermeye mecbursunuz” gibi bir takım yaklaşımlar içinde bulunmuştu

Bunun ardından ABD’ye gitmiş bir takım önemli zatlarla görüşüp gelmesinin ardından meşhur 28.Şubat olayları olmuş,Refah-Yol yani “Sünni Osmanlıcı iktidar”yani ülkenin birliğini savunan hükümet görevden alınmıştı.

AKP özelleştirme ile ilgili hedeflerini koyarken,”İşte bu kesimi yani aslında sahte Atatürkçü ve batı uşağı olan ve “Kafir-Din Düşmanı ” olarak niteledikleri bu kesimi devletten uzaklaştırmak” amacını ortaya koymuştu.

Bu şartlar da AKP iktidarının yaratılmasına sebep olmuş ve Sünni kesimin alternatif olarak seçilmesi, Sünnilerin Cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk kez “İktidar” ile tanışmaları umudu bunlardan kurtulmak pahasına şikayet ettiğimiz “AKP Siyaset”ini ortaya çıkmıştır.

Bunlar bu güne kadar ülkenin bölünmesi işini beceriksizlikleri ile veya araya karışan milliyeçilerin engellemeleri nedeniyle geciktiren siyaset izlediklerinden, geciken B.O.P Projesi her gün yara almıştır.Bu da ABD-AB koalisyonunda sıkıntı yaratmıştır.

AKP’nin Tavizlerinin Nedeni

Ancak ABD-AB’nin istediği hükümetler her ne yaptıysalar bu ülkeleri memnun edemediler ve sonunda bu tutumları,kendilerine daha önceden muhalif arandığını ve bulunduğunu göstermektedir.

Mevcut hükümetlerden ümidini kesen ABD kendine Özal’dan daha iyi bir yeni ortak aramış ve bulmuştur.O da.;

“Ülkenin bölünmek yerine Osmanlı idaresindeki gibi eyaletlere bölünerek ve B.O.P gereğince büyümesi” planına ABD-AB ülkelerini razı eden;

R.T.E idi.

TAYYİP ERDOĞAN’IN GELECEĞİ BEŞ YIL ÖNCESİNDEN BELLİYDİ;

Tarih: 16 Şubat 1997. Cumhuriyet Gazetesi’nden Leyla Tavşanoğlu, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’le röportaj yapıyor. Bir yanıt şöyle: “Perinçek: ABD Tayyip Erdoğan’ı Başbakan, Abdullah Gül’ü de Dışişleri Bakanı yapacak. CIA’nın yan kuruluşlarından Rand Corporation’ın yayın organında da bu yazıldı.”

Doğu Perinçek, bu saptamayı 3 Kasım 2002 seçimlerinden 5 yıl 8 ay önce yaptı. Aydınlık da 20 Ekim 1996 tarihinde “Abramowitz, Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor” kapak haberiyle ABD’nin Erdoğan’a verdiği görevi duyurmuştu.

GÜLEN AKP MİMARI

Fethullah Gülen ve Efendileri

Erdoğan’la Abramowitz’in ilk teması kapatılan Refah Partisi’nin ilçe başkanıyken kuruldu. Bu temasın ardından Tayyip Erdoğan İlçe Başkanlığı’ndan İl Başkanlığı’na ve oradan da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na çıkarıldı.

CIA İstasyon Şefi Graham Fuller, 2001’de “İslami hareketin liderliği” görevini, Tayyip Erdoğan’ın “yenilikçileri”ne verdi. Fuller, Aktüel Dergisi’nin 520’nci sayısında Fazilet içerisinde “yenilikçi kanat İslami hareketin lideri olacak” dedi. Erdoğan’ın kuracağı partinin “mimarlığını” da Fethullah Gülen yaptı.

Tayyip Erdoğan, CIA şefleriyle görüştükten sonra TÜSİAD’a “Turgut Özal’ın bıraktığı yerden gideceğim” sözünü verdi.] 15 Nisan 2007 tarihli Aydınlık’ta bunlar yazılı.

Gerçek bir hikaye!

Bu yazı kimseyi karalamak,yermek,suçlamak amacı ile yazılmamıştır.Herkes biliyor ki ABD’den izinsiz ülkemizde belli yerlere memur bile tayin edilemez.Yüksek mevkilere gelenler onlar tarafından seçilirler.

Bütün siyasi parti liderlerini büyük bürokratları inceleyin.Hepsinin muhakkak bir ABD ödülü,desteği vardır.Bunlar sadece ülkemize ait değil her ülkede vardır.ABD bu işi her hükümet için de yapıyormuş zaten.O zaten belediyeciliği sırasında seçilmiş,ancak bu olayda bayağı bir katkı sağlamıştır.

Bu görüşmede Bush’un generali ABD Dnz. Kuv. Kom.
Amiral James .Mc. Loy’un bu memura verdiği
altın kaplama madalyonun ön ve arka resimleri.

18-19 Kasım 1999 yapılacak olan AGİT (OSCE) Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı toplantısı nedeniyle ülkemize gelecek olan ABD Başkanı Bill CLİNTON’un ön heyeti tarihten bir ay önce İstanbul’a gelir.Heyet başkanlarının kalacağı otel geçeceği güzergahlar ve toplantı mahalleri üzerine ciddi bir çalışma yaptı.Bu heyetin çalışması esnasında yardımcı olmak amacı ile İstanbul Emniyet Müdürlüğünden yabancı dil bilen bir tercüman polis memuru ve yeteri kadar rütbeli,rütbesiz memur görevlendirildi.

Bu gelen her heyet için değişmez bir kuraldır.Amerikalılar biraz ayrıcalıklıdırlar.Sadece

bizde değil,tüm dünyada onların kuralıdır.

Heyete tercüman olarak görevlendirilen polis memuru İstanbul ABD Başkonsolosluğunun güvenlik Amirleri olan S.ve M ile görev gereği tanıştı.

Heyetin İstanbul’un tarihi yerlerini gezdikleri esnada da bu İstanbul hakkında geniş bilgiler verince genel kültürü ile dikkat çekti.Derken elçilik görevlileri daha sonraki bir çok olayda bu memuru şahsen istediler.

Bu görüşmede Bush’un generali ABD Dnz. Kuv. Kom.
Amiral James .Mc. Loy’un bu memura verdiği
altın kaplama madalyonun ön ve arka resimleri.

Aralarında ciddi bir arkadaşlık olmuştu.Hatır sormak için bile biri birlerini arar olmuşlardı.

Bir gün bu memur arkadaşları tarafından elçilik binasına yemeğe davet edilir.Davet sırasında aralarına elçiliğin ABD’li idarecileri konsolos falan da katılır.Derken o zamanlar yasaklı ve Çorum Cezaevinde bulunan Tayyip Erdoğan da gazetelerin mağdur adamı olduğundan onun hakkında da görüşlerini sorarlar.

Memur Tayyip Erdoğan’ı Belediye Başkanlığı sırasındaki hizmetleri ile tanıdığını ve onun zamanında suların içilebilir hale geldiğini,ve diğer hizmetlerini takdir ettiğini söyler.

Bu defa Konsolos Memura “Sağcı mı, solcu mu? Olduğunu sorar.

Memur da eskiden solcu olduğunu ancak memuriyeti ve ülkede değişen şartlar nedeni ile artık bunları bıraktığını,ülkeye hizmet eden herkesi desteklediğini anlatır.

Olay öyle kalır.Bir daha o konulardan pek konuşulmaz.

Bir gün memurun görev yerine ABD Başkonsolosluğundan bir telefon gelir.Arayan Güvenlik Müdürü “S.”dir.

Birkaç gün içinde ABD Deniz Kuvvetleri Komutanının geleceğini ,onun İstanbul gezisi sırasında kendisine rehberlik yapmasını istediklerini,görevi isteyip istemediğini sorar.

Memur da Emniyet Müdürlüğüne yazı yazın,görev verilirse yaparım.Özel olarak mümkün değil der.

Yazı yazılır ve memur için istek yapılır.

Yazıda USCG (United States Coast Guard (ABD-SAHİL GÜVENLİK KOMUTANI AMİRAL) Commander Admiral James M.LOY isimli Amiral’in İstanbul gezileri sırasında mihmandarlık la görevlendirildiği yazılır.

Uzun sürmez ve beklenen şahıs gelir.Geziye başlanır.

O sıralarda da Tayyip Erdoğan Çorum’dan Vize Ceza evine getirildiği basında geçer.

Ayasofya Müzesi çıkışında Amiral bu memura “Size özel bir konuda soru sorabilir miyim,Bu çok özel olacak.Göreviniz dışındadır ve tamamen siz ve benim aramda olan bir konuşma olacaktır.” deyince

Memur “Buyurun” der.

Amiral “Siz sağcı mısınız solcu mu?”

Memur “İlgilenmiyorum.”

Amiral “Askeri ihtilal öncesi zamanlarda da mı?

Memur “O zamanlar solcuydum,ama militan değil entelektüel düzeyde”

Memur-Peki bu konular sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?

Amiral-Biliyorsun ülkenizin hükümetinden herkes şikayet ediyor.Halkınızın büyük bir kısmı da hapisteki köktendinci belediye başkanını beğeniyor.

Memur-Benimle ne alakası var?

Amiral-Biz Amerika olarak bir siyasi’yi desteklemeden önce siyasetle bir yere gelmemiş halktan bir memura veya kişiye böyle sorular sorarız. Cevaplarsanız memnun olurum.Sonucunu Başkan’a bildireceğim bir konuşma olacak.

Amiral-Bu kökten dinci Belediye Başkanı için ne düşünüyorsunuz?

Memur-İyi bir insan,bir çok hizmetlerde bulundu.

Amiral-Bir solcu olarak bir kökten dinciyi nasıl desteklersin?

Memur-.Kimse bu ülkeye ne şeriat getirebilir ne de sosyalizm.Bunu gördük.Ben hizmete bakarım.Kim hizmet ederse onu desteklerim Bize de hizmet edeni seçmek kalıyor.

Amiral-Teşekkür ederim.”Atatürk’ten sonra ilk defa Türkler” iktidara gelecek.”

Bu partinin hepsi Türk mü sizce ?

Bizim Osmanlı’dan beri bildiğimiz “Türkler” bunlardır memur bey.

Aradan birkaç gün geçer ve büyük ulusal gazetelerin birinde bir haber çıkar.

Tayyip Erdoğan Vize Cezaevinden alınır ve Maslakta ilaç fabrikaları olan bir iş adamımızın köşkünde,ABD Ankara büyükelçisi Mark Parris,Bülent Ecevit,Mesut Yılmaz,o zamanki Genel Kurmay Başkanı ve bazı önemli şahsiyetlerin bir toplantı yaptığını yazar.

Sonuç: Hepimiz biliyoruz.

Bu memura neden böyle yaptığını bir Amerikalıya neden böyle cevap verdiğini arkadaşları sorarlar.

Cevabı şu olur.:

Solcuların yapacağı bir şey zaten yok.Çoğu yöresel örgütlenme içinde ve dağınıklar.Sağcıların içinde de en dürüstü bu adam.Amerikalı General’e de özellikle “Hizmet” dedim.Çünkü,Avrupa’ya göre biz hala 17-18. yüzyılı yaşıyoruz.Hele Anadolu berbat durumda.

Bu adam hizmeti seviyor.ABD’ de hizmetle halkı kazanacağını düşünüp hizmeti bizzat denetleyecek.Bu da halkımızın görmediği hizmeti kısa bir süre de olsa görmesini sağlayacak.Ordu güçlenecek bir sürü yararı olacak.

Neden kısa bir süre?

Çünkü yakında tüm dünya karışacak gibi görünüyor.Bu adamlar bu yüzden çalışıyorlar.Bizim millet de bir kez bile olsa hizmet görsün istedim.

Sana ne bundan?

Ben bu ülkenin vergisi ile maaş alıyorum.Bu bana yeter.

ABD Başkonsolosluğunca bu memura işten atılmamak kaydı ile “ABD Başkonsolosluğunda “Guard-Guide” yani yakın koruma ve rehberlik işi önerilir.Emir bir yerlerden gelmiştir.Hemen istifa edip girmesi söylenir.

Memur “Ben Türk Polis Teşkilatından emekli olmak istiyorum” der.Olaydan iki yıl sonra da emekli olur.

Ancak teklif edilen işe de girmez.Emekliliğinde teklif yenilenir.Memur red eder.Çalışmak istemediğini,bazı sorunları olduğunu söyler.

Aylık 1300 USD dolarlık işi red etmiştir.

Emekliliğinden iki yıl sonra da teklif edilir ama memur yine girmez.Halen de hiçbir işte de çalışmamaktadır.

O Tayyip Erdoğan’ı ve kurduğu hükümetin desteğini sağladı. Onlar iktidardalar.

ABD- Başkanı George W.BUSH Tayyip Beyi karşıladığında “Solcuların bile güvenini kazanan lider” diye tanımlarken kastedilen kişi oydu.

Hiç olmazsa bu adamın hatırına memlekete biraz sahip çıksınlar.Hatta daha çok sahip çıksınlar.

Keykubat

ABD ORTAMI KURUYOR-MUHALİFLER İÇİN İŞBİRLİKÇİ KURUMLAR UYARILIYOR

CIA’dan MİT’e 20 bombalı cep telefonu

Mustafa KINALI / İSTANBUL

İŞÇİ Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, ABD Merkezi Haber Alma Örgütü CIA’nin, ABD’nin Asya ve Kuzey Irak’taki politikalarına engel oluşturan ulusal şahsiyetlere suikast amacıyla, MİT’deki bir gruba 20 bombalı cep telefonu verdiğini öne sürdü.

Perinçek, partisinin İl Merkezi’nde, ‘‘İşçi Partisi Köy Önderleri Okulu’’ toplantısından sonra yaptığı basın açıklamasında, bu suikast tertibinin, MİT içindeki CIA işbirlikçilerine karşı olan grubun kararlılığı sonucu bozulduğunu belirterek, şunları söyledi: ‘‘Yeni Muammer Aksoy’ları, Turan Dursun’ları, Eşref Bitlis gibi komutanlarımızı kaybetmek istemiyoruz. Tertip, ABD’nin özellikle Kuzey Irak politikasına karşı olanlara yönelikti. Suikastlarda kullanılacak 20 cep telefonunun Türkiye’de olduğunu kesin olarak öğrendik. Bu bilgileri de güvenilir kaynaklardan aldık ve yine güvenilir kaynaklara doğrulattık. Ancak şu an için korkacak bir şey yok. Tertip ortaya çıktığı için, oyunları bozulmuş oldu. Artık o telefonları çöp sepetlerine atsınlar, kullanmaları mümkün değil. Bu suikast planı ortaya çıktıktan sonra, MİT’in elektronik dinleme bölümünde önemli kadro değişikliği oldu. Bölümün başındaki görevli, yeni uygulamaya direndiği için emekli edildi. Bu şartlar altında, MİT Müsteşarı derhal görevinden alınmalıdır.’’

Buraya kadar projenin Türkiye,Irak,Avrupa ayakları oluşturuldu.Koalisyona katılacak ülkeler tespit edildi ve şimdi sinyal verme zamanıydı.

O da hemen yapıldı.

AKP Geliyor.

Bu arada da kısa bir süre içinde bu günkü vatansever kadro da Genelkurmayın başına geliyor.

Osmanlı İdare Sistemi ile Kürt meselesini çözeceğini söyleyen hükümet teröre gevşek davranıyor ve (ayrılıkçı) Kürtleri hoş tutma çabasında.”Alt-Üst kimlikler bizzat Başbakanca gündeme getiriliyor,bitmiş olan örgüt gördüğü devlet desteği ile yeniden güçleniyordu.Terör iyice kızışıyor.Terörle mücadelede ordu iyice tek başına kalıyor.

Polis Teşkilatı kadrolarına da terör örgütü sempatizanları,taraftarları dolduruluyor.Bu eskiden de vardı zaten.Vatansever kadro Tv kanallarında kampanyalar başlatıyor.

II. AKP Hükümeti

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdaheleler oluyor ve derken 2007 Temmuz seçimlerinden AKP %47 ile tek parti olarak çıkıyor.

Ortadoğu Jandarmalığı Uygulama Dönemi ve Türkiye’ye Güvensizlik

Artık,Türkiye’deki bu yapılanmaların rayına oturması beklenmektedir.ABD Başkanı G.W.BUSH’un (Bush=Çalılık-Bu adamın bütün dünyanın ayağına dolanmasının nedeni de ismi olsa gerek.:)) ) da dün verdiği çekilme işaretinin arkasında Türkiye’deki işlerin yolunda gittiğini görmesi olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır.

Bu gün “Yeni bir dönem başlıyor” mesajı da bu nedenle oldukça önemlidir.( Bu sinyalin verildiği gün ise Senato da muhalefeti dahi “Ortadoğu’da Kuvvet Kullanmaya” çağırmaktadır.Bu da bize pek güvenmediğini gösteriyor.En azından yalnız bırakmamak gibi.)

AB’de Karşı Güçler

Geçen zaman içinde de devlet eliyle yaratılan terör örgütünün denetiminin de, II.İsrail Projesini savunan AB eline geçmesi,ABD-Türkiye işbirliğini de baltalamıştır.İlişkiler gittikçe düşmanca bir hale gelmiştir.

Cumhuriyet düzeni içinde kalmak koşulunu benimseyenlerle ABD-AB anlaşmazlığının da bu krizlere sebep olduğu söylenebilir.

Destek Verenler

Artık,ABD-AB ye T.ÖZAL’ın kabul ettirdiği Ortadoğu Jandarmalığı Planının ardındaki bölünme,parçalanma ve yok olma tehlikesini gören bir kesim buna karşı savaş verse de artık son seçimle onlarında “Halka rağmen” bir şeyler yapması olanakları kalmamıştır.

Bu güçlerin,Türk Ordusunun başındakileri devre dışına almaları ve İslamcı zihniyetin elini tutmaları da projeye kendilerine uygunluk açısından önem verdiklerini gösterir.AKP’nin başarısı,II. İsrailcilerin ve Atatürkçü Türkiye Cumhuriyeti taraftarlarının başarısızlıklarının tasdiği olmuştur.

Bir önceki haberde APO’nun M.Kemal Cumhuriyeti bitmiştir” başlığı ile verilen haber de bu açıdan önemlidir.

Geçen yıl eski İngiltere Başbakanı Tony BLAİR’in “Artık Türkiye’ye bir halifenin getirilme zamanı gelmiştir” açıklamasını da hatırlamak şarttır.Bu da batının hakim kanadının “İslamcı İktidarı” ciddi olarak destekleyeceklerini ve terör örgütünü de artık ya tasfiye ya da iyice zayıflatma yoluna gireceklerini göstermektedir.

İslami Hükümet Oluşumları

İslamcı Kürtler ile İslamcı Türklerin ve İslamcı Anadolu insanlarının kuracakları büyük bir Ortadoğu Jandarma Devleti dönemi başlamaktadır.Çünkü temeliİmam hatip Liseleri ile Kenan Evren Paşa atmıştı.Bunu ilk adayı da ANAP’tı.

Yerini AKP aldığından bu seçimde tasfiye edilmiş bulunmaktadır.Neyse,bu İslamcıların işi olmalıydı.Çünkü coğrafya İslam Coğrafyasıydı.

Bunun için de “Sünni İslam veya dört mezhep merkezli bir otorite olmalıydı.İslami çoğunluk bu yöndedir.

Ülkemizdeki Kavgaların Nedeni

Geçmişteki mezhep kavgalarının ardında da yeni proje ile ellerindeki gücü kaybetme telaşına giren,Cumhuriyet idaresi ile devlette önemli yerleri ellerinde tutan bu dört mezhebin dışındaki kesimin korkuları vardır.Dava aslında Demokrasi,eşitlik,Cumhuriyet,Atatürk değil,”Bal küpünün elden kayması korkusu” davasıydı.

(Türk sol ve demokrat kesiminin bu olayda bir zararı yoktur.Çünkü T.C Devletinin önemli hiç bir kademesinde “Türk” zaten yoktur)

.Bu kavga Dönmeler(*),Kızılbaşların, Sünnilerin tekrar iktidarı alması ile yıllardır ellerinde tuttukları devlet kadrolarından tasfiye edilme korkularıdır.

II.İsrail Projesi ve Büyük Kürdistan Hayallerine Son

Türkiye’nin adına, AKP iktidarının Batının Jandarmalığına gönüllü olması PKK-Irak Kürtleri işbirliği ile kurulacak olan Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan projelerinin rafa kalkmasına sebep olacaktır.Devletin desteği ile işe başlayan Apo zaman içinde gücün sarhoşluğu ile Batı kontrolüne tamamen de girmiştir.Bunca yıllık mücadele içinde sıfır sonuç terör örgütü için de beklenmeyen bir sonuçtur.

AKP’nin kesin başarısı ile artık bu projeler beklemeye alınmış durumdadır.Yerini Eyalet Sistemli Yeni Türkiye’ye bırakmaya yüz tutuştur ya,bir aksilik olmazsa!

VE PROJENİN EN ÖNEMLİ YANİ KÜRESEL ADIMI

11.EYLÜL 2001 İKİZ KULELERE TERÖR SALDIRISI İDDİASI

Dünya terör şokunda

New York’taki Dünya Ticaret Merkezi´nin ikiz kulelerine peşpeşe 2 uçak çarparak kuleleri yerle bir etti. Ardından Pentagon’un ortasına bir yolcu uçağı çakıldı. Dışişleri Bakanlığı’nda da patlamalar meydana geldi. Başkan Bush saldırıların cezasız kalmayacağını söylerken, ölü sayısının 10 binin üzerinde olduğu öne sürülüyor.

ABD bilim kurgu filmlerindeki kıyamet sahnelerini andıran bir şoku ve dehşeti yaşıyor.

Terör, Boston ve Washington’dan 4 yolcu uçağının kaçırılması ile başladı. “Kamikaze” saldırıları gerçekleştirecek teröristlerin 2 hedefi vardı; New York kentinin simgesi Dünya Ticaret Merkezi ve başkent Washington’daki dünyanın en sıkı korunan yeri: ABD Savunma Bakanlığı Pentagon.

İLK 2 SALDIRI NEW YORK’A

ABD saati ile sabah 08.30, Türkiye saati ile 15.56’da ilk “Kamikaze” uçağı, Dünya Ticaret Merkezi’nin 110 katlı kulelerinden birine çarptı. Kule tüm dünya televizyonlarının kameraları önünde yanarken, ilk saldırıdan 18 dakika sonra ikinci yolcu uçağı, diğer kuleye çarptı. Saniye saniye kaydedilen görüntüler tüm dünyada dehşet uyandırdı.İkiz kulelerde günde 50 bin kişi çalışıyor ve 150 bin kişi de ziyaret ediyor.

İKİNCİ HEDEF PENTAGON

ABD Dünya Ticaret Merkezi’nin şokunu yaşarken bir saldırı haberi de Washington’daki Savunma Bakanlığı binası Pentagon’dan geldi. Bir başka yolcu uçağı Savunma Bakanlığı binası Pentagon’a çakıldı. 23 bin kişinin çalıştığı Savunma Bakanlığı’nda büyük bir yangın çıktı. Her türlü saldırıya, nükleer bombaya bile dayanıklı binanın bir bölümü yangının ardından çöktü.

Pentagon’un bir bölümünün çöktüğü heberlerini, ağır hasar gören Dünya Ticaret Merkezi binasının iki kulesinin çöküş haberi takip etti. Daha sonra Türkiye saatiyle 01:00 sıralarında da Dünya Ticaret Merkezi kompleksindeki 47 katlı, Building 7 adı verilen üçüncü kulenin de çöktüğü bildirildi.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDA PATLAMALAR

Yaklaşık yarım saat sonra Washington’da Dışişleri Bakanlığı binasından patlamalar duyuldu. Patlamaların ardından Dışişleri Bakanlığı binasında da yangın çıktı. Patlamaların bomba yüklü bir aracın infilak etmesi sonucu meydana geldiğini öne sürüldü. Ancak, bombalı araç resmi olarak doğrulanmadı.

PENSİLVANYA’DA BİR UÇAK DÜŞTÜ

Washington ve New York’ta panik havası yaşanırken bu defa bir başka “Kamikaze uçağı” haberi Pensilvania eyaletinden geldi. Yetkililer, Pittsburg kenti yakınlarında United Airlines’a bağlı bir yolcu uçağı yere çakıldığı duyurdu.

UÇAKLARIN KAÇIRILDIĞI GEÇ ÖĞRENİLDİ

Amerikalı yetkililer, uçakların kaçırıldığını saldırılar gerçekleştikten sonra öğrendi. Sadece Pitsburg’da düşen yolcu uçağından bir yolcunun tuvalette cep telefonu ile yer kontrol kulesini arayarak, “Bizi kaçırıyorlar” dediği, diğer uçaklardan kaçırıldıkları yönünde bir belirti gelmediği öğrenildi.

SAVAŞ UÇAKLARI DEVRİYE GEZİYOR

Peşpeşe gelen saldırılardan sonra Amerikan savaş uçakları, Washington ve New York üzerinde koruma uçuşları yapmaya başladı.

Savaş uçakları, havadan gelebilecek muhtemel başka saldırıları karşı devriye uçuşu yaptı.

WASHINGTON, CHİCAGO VE NEW YORK BOŞALTILIYOR

Bir yanda terör dehşeti diğer yanda ise kurtarma çalışmaları aralıksız devam ediyor. Başkent Washington ve New York’da halk kentlerden boşaltılıyor. Chicago’daki büyük binalar ise, da tahliye edildi.

Yetkililer ülkedeki tüm havaalanlarını kapattı ve havada kalan 50 uçağı da Kanada’ya sevketti.

Amerikalı yetkililer ayrıca, muhtemel terör hedefi olacağı düşüncesiyle Kennedy Uzay Üssü’nü de kapattı.

KAN BAĞIŞI ÇAĞRISI

Yayın kuruluşları sürekli kan bağışı yapılması çağrısında bulununurken özellikle New York ve başkent Washington’daki hastanelerin artık yaralı kabul edemez duruma geldiğine dikkat çekiliyor.10 binden fazla kurtarma ekibi New York’da faaliyet gösteriyor.

ONBİNDEN FAZLA ÖLÜ

Ölü ve yaralı konusunda kesin bilgilere ulaşmak mümkün değil. Ancak Amerikalı yetkililer, ölü sayısının 10 binin üzerine çıkacağına kesin gözüyle bakıyorlar.

Teröristlerin kaçırdığı 4 uçakta ölen insan yolcu ve mürettebat sayısı ise, 266.

BUSH GÜVENLİK ALTINA ALINDI

ABD Başkanı George Bush Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırın hemen ardından yaptığı açıklamada, saldırıların cevapsız kalmayacağını söyledi.

Florida’da bu açıklamayı yapan Başkan Bush daha sonra Louisiana eyaletindeki Barksdale hava üssüne geldi. Bush burada da bir açıklama yaparak şunları söyledi:

“Amerikan halkına güvence vermek istiyorum. Tüm yerel ve federal kurumlar ellerinden geleni yapacaktır. Amerikan halkını korumak için dünyanın her tarafındaki silahlı kuvvetlerimiz alarm durumundadır. Kongre ve dünya liderleriyle temas halindeyiz. Ne gerekiyorsa yapacağız. Amerika’yı korumak için herşeyi yapacağız. Vatandaşlarını kurtarmak için büyük bir çalışma yapanlara teşekkür etmek istiyorum. Bizim milletimiz bir sınav vermektedir. Bütün dünyaya bu sınavdan galip çıkacağımızı ilan etmek istiyorum.”

Başkan Bush daha sonra, Nebraska eyaletindeki Nükleer Hava Üssü Offut’a götürüldü. Bush daha sonra, kurmaylarıyla ilk toplantısını, tele konferans usülüyle gerçekleştirdi.

Bush daha sonra bu üsten ayrılarak Türkiye saati ile gece yarısından sonra Washington’a hareket etti.

SALDIRI ŞİMDİLİK “FAİLİ MEÇHUL”

Abu Dabi televizyonu saldırıları Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’nin üstlendiğini ileri sürdü. Ancak bu haberin ardından örgüt, saldırıları üstlendiği haberlerini yalanladı.

Bu haberlerden sonra saldırıların ardından Afganistan’da bulunan Usame bin Laden’in bulunduğu ileri sürüldü. Ancak Afganistan’da yönetimde bulunan Taliban hareketinin dışişleri bakanı Ahmet Müvekkil, saldırılarla Bin Laden arasında bir bağlantı bulunmadığını açıkladı ve saldırıları kınadı. Mütevekkil açıklamasında, “Saldırıları kınıyor ve ABD’nin acılarını derinden hissediyoruz” denildi.

TEPKİLER-TESPİTLER

TALİBAN: BİN LADEN’İN O KADAR GÜCÜ YOK

Taliban’ın Dışişleri Bakanı Müvekkil, Suudi milyoner, terörist Usame Bin Ladin’in bu saldırıların ardında olamayacağı da şu sözleriyle desteklemeye çalıştı:

“Böylesine büyük bir organizasyonu yok. Amerika’nın içine sızacak, uçakları kaçıracak ve eşgüdümlü eylem yapacak. Usame Bin Ladin o kadar güçlü değil. Böyle bir operasyonu yapacak organizasyonu da yok”

İsrail’e karşı intihar saldırıları ile ismini duyuran İslami Cihad ise, saldırıların ABD’nin Ortadoğu politikası nedeniyle yapıldığını öne sürdü.

Bu haberlerin ardında ise, Fransız haber ajansı, AFP saldırıları Japon Kızıl Ordu örgütünün üstlendiğini duyurdu. Ancak bu haber de doğrulanmadı.

AVRUPA BAŞKENTLERİ KRİZ TOPLANTISINDA

Bu arada, Avrupa’dan ABD’ye yapılan tüm uçuşlar da iptal edildi. Havadaki uçaklar ise, Kanada’ya yönlendirildi.

Başta İtalya olmak üzere bir çok ülkede hava alanları kapatıldı. İngiltere’de bir çok büyük bina boşaltıldı. Almanya ve İngiltere Güvenlik Konseyini topladı. İsrail ise, tüm yurt dışındaki elçilik ve temsilciliklerini kapattı.

İsrail ayrıca, hava sahasını “Kamikaze saldırılarına” karşı önlem olarak tüm yabancı ülke uçaklarına kapattı.

NATO’UN BRÜKSEL MERKEZİ DE BOŞALTILDI

ABD Dışişleri Bakanlığı da tüm yurtdışındaki elçiliklerin kapatılması emrini verdi. Adana’daki İncirlik hava üssü de alarma geçti. Muhtemel bir terör saldırısına karşı NATO’nun Belçika’nın başkenti Brüksel’deki merkezi de boşaltıldı.

KÖR İMAM DA SALDIRMIŞTI

Mısırlı dini lider Kör İmam lakaplı Ömer Abdurrahman’a bağlı aşırı dinci teröristler 26 Şubat 1993 tarihinde da aynı binaya bombalı araçla saldırmıştı. Saldırıda 6 kişi ölmüş, bin kişi de yaralanmıştı.

(Hürriyetim)

Ve ilk Karar

BUSH: İYİYLE KÖTÜNÜN TARİHİ SAVAŞI OLACAK

ABD Başkanı Bush da Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında, başlattıkları savaşın uzun süreceğini ve “iyinin kötüye karşı savaşı” olacağını söyledi. Bush bu savaşta tüm imkanlarını kullanacaklarını ve iyinin kazanacağını belirtti.

Bush şöyle konuştu:

“İnsan hayatına, beklemeyen ve masumlara saldıran bir düşman. uzun süre saklanmayı başamayacak. Kendisini güvenli zannedenlere düşman. Bu düşmana karşı tüm kaynaklarla saldıracağız. Tüm dünyayı biraraya getireceğiz. Sabırlı olacağız. Çok kararlı olacağız.

Bu savaş uzun sürecek ama hata yapmayacağız kesinlikle kazanacağız. Teröristlerin hayatımızı değiştirmesine izin vermeyeceğiz. Ne gerekiyorsa harcayacağız. ABD birleşmiştir. Özgürlük seven ülkelerde bizim yanımızda. Bu tarihi bir savaş olacak. İyinin kötüye verdiği bir savaş olacak”

NATO’dan tam destek

NATO’nun büyükelçiler düzeyindeki Daimi Konseyi, ABD’deki saldırılardan sonraki durumu ele almak üzere TSİ 20.30’da toplandı ve 50 yıllık tarihinde ilk kez 5’inci maddenin uygulanmasını onayladı.

NATO Daimi Konseyi, bir İttifak ülkesinin saldırıya uğradığı anda, tüm üyelerin saldırıya uğradığı ilkesini içeren 5. maddenin uygulanmasına karar verdi.

NATO’nun bu maddesi, “dış saldırı” karşısında tüm üye ülkelerin silahlı kuvvetleriyle gerekli tüm tedbirleri almasını içeriyor.

Bu arada Projenin Kuzey Afrika ayakları da sürmektedir.

Nijerya’da Müslüman – Hırıstiyan çatışması 165 ölü

Nijerya’da Hırıstiyanlar ile Müslümanlar arasında çıkan çatışmalar ülkenin kuzeyine de yayılınca ortalık kan gölüne döndü. İlk belirlemelere göre ülkedeki dini çatışmalar yüzünden ölenlerin sayısının 165’i bulduğu bildirildi.

Plateau eyaletinin başkenti Jos’da çıkan dini çatışmaların kuzeydeki Kano kentine sıçradığı, araçlar ve kiliselerin ateşe verildiği bildirildi.

Kent sakinleri, 5 bin kadar Müslüman gencin, “Jos kentinde çıkan çatışmalarda ölen Müslümanların öcünü almak” gerekçesiyle sokaklara çıktığını, böylece kentteki tansiyonun arttığını söylediler.

ÖLÜ SAYISI 165 ‘İ BULDU

Öte yandan, Nijerya Kızılhaç Örgütü, ülkenin orta kesimlerindeki Plateau eyaletinde Cuma gününden bu yana meydana gelen çatışmalarda 165’den fazla kişinin öldüğünü, 928 kişinin de yaralandığını açıkladı.

Kızılhaç yetkilileri, ellerindeki verilere göre, Jos’taki çeşitli hastanelere 165’ten fazla cesedin ve 928 yaralının getirildiğini belirttiler.

Bu sayıların sadece polis ve diğer kuruluşlar tarafından hastaneye getirilenleri kapsadığını belirten yetkililer, sokaklarda çok sayıda ceset bulunduğunu kaydettiler.

21,10,2001 Hürriyet

İKİZ KULELERİN ARDINDAKİ ŞÜPHELER İNSANLARI ARAŞTIRMAYA İTTİ.

Loose Change, 11 Eylül olaylarını 6 bölümde inceliyor:

1. ZAMANLAMA

CIA, 11 Eylül saldırılarından kısa süre önce 1962 Küba krizi günlerine denk gelen bazı belgeleri basına sızdırdı. Bu belgelerde Küba’nın işgalini meşru kılmak için gerçekleştirilen Northwoods operasyonunun arkasında yatan gerçekler yer alıyordu.

2. PENTAGON

Amerikan Havayolları’na ait Flight 77 uçağının Pentagon’a çarpma olasılığı bulunmuyor. Binadaki hasar, ancak Cruise füzesi veya daha küçük bir askeri uçak tarafından oluşturulmuş olabilir.

3. KULELER ÇÖKERTİLDİ

Kulelerin yıkılma sebebi, uçak çarpması değil. Görgü tanıkları, çarpmadan hemen önce binanın alt katlarında duman ve ışık gibi patlama belirtileri gördü. Çökme sırasında patlamalar gözlenebiliyor

4. FLIGHT 93

Beyaz Saray’a giderken kahraman yolcuların isyan etmesiyle Pensilvanya’da bir araziye düşürüldüğü söylenen uçak, aslında güvenli bir şekilde başka bir yere indirildi ve yolcular sağ salim tahliye edildi. Çünkü uçağın düştüğü söylenen yerde hiçbir enkaz veya ağır hasar bulunmuyor. Ayrıca, kayıtlarda, 11 Eylül tarihinde böyle bir uçuşa rastlanmadı.

5. TUHAFLIKLAR

Kaza esnasında uçaktan yapıldığı iddia edilen telefon görüşmeleri mümkün olamaz. Çünkü, bunu mümkün kılan sistem Amerikan Havayolları uçaklarına 11 Eylül’den çok sonra kuruldu. Ayrıca hükümetin açıkladığı listede bulunan hava korsanlarından bazılarının saldırılardan sonra hayatta oldukları ortaya çıktı.

6. KİMİN İŞİNE GELDİ?

Büyük meblağlardaki sigorta poliçelerinden faydalanabilecek kişiler, kulelerin yıkılacağından önceden haberdardı. 11 Eylül’den önce, milyarlarca dolarlık altın Dünya Ticaret Merkezi’nden çıkarıldı.

MÜTHİŞ SORULAR

– 1999’da Kuzey Amerika Hava Savunma Komuta Merkezi (NORAD), bir uçağın kaçırılıp İkiz Kuleler ve Pentagon’a çarpmasıyla ilgili tatbikatlara başladı.

– 24 Ekim 2000: Pentagon, ilk egzersizleri MASCAL adıyla yürürlüğe koydu. Boeing 757’nin Pentagon’a çarpması simülasyonu bunlardan biriydi.

– Nisan 2001: Usame bin Ladin, Dubai’deki Amerikan Hastanesi’nde CIA’nın bölge şefi tarafından ziyaret edildi.

– 24 Temmuz 2001: Dünya Ticaret Merkezi’nin sahibi Larry A. Silverstein, olaydan 6 hafta önce kuleleri 99 yıllığına kiraladı. 3.5 milyon dolarlık sigorta poliçesi terörizmi de kapsıyordu.

– 6 Eylül 2001: Bomba koklayıcı köpekler kulelerden çekildi. Güvenlik görevlilerinin vardiyaları 2 hafta boyunca 12 saatin sonunda bitiyordu.

– 10 Eylül 2001: Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, San Francisco Belediye Başkanı Willie Brown’u arayarak ertesi sabah uçmamasını söyledi.

– 11 Eylül 2001: Washington, Andrews Hava Üssü’nden üç F-16’yı, Pentagon’dan 15 mil uzaktaki Kuzey Carolina’daki eğitim görevine gönderdi. ABD’yi korumak için 14 uçak kaldı.

ABD’li BILIM ADAMLARINDAN SOK ACIKLAMALAR!

Amerikali bilim adamlari; “Ikiz Kuleler’i ucaklar degil, ABD hukumetinin bombalari yikti.”

11 Eylül’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne düzenlenen saldırıların üzerinden 5 yıl geçti. Ancak hala olayın perde arkasında neler yaşandığı sıradan vatandaşların yanı sıra bilim adamlarının da kafasını kurcalıyor. ABD’de bir grup bilim adamı 11 Eylül saldırıları üzerine geliştirdikleri komplo teorileriyle olaya başka bir açıdan bakıyor.

Uçaklar değil hükümet yıktı

Aralarında ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın mezun olduğu Stanford Üniversitesi olmak üzere Princeton, Texas ve Indiana gibi saygın üniversitelerde ders veren öğretim üyeleri ’11 Eylül Gerçeği İçin Bilim Adamları’ adında bir grup kurarak geliştirdikleri komplo teorilerini tartışıyor.

Çelik yapı böyle erimez!

Brigham Young Üniversitesi’nde fizik dersi veren komplocu bilim adamı grubunun üyelerinden Steven Jones, bilimsel bir makale yazarak uçakların etkisiyle değil İkiz Kulelerin bir patlama sonucu yıkıldığını iddia ediyor. Jones daha çok ikiz kulelerin çeliklerinin erimesine yoğunlaşmış. Ona göre uçakların binalardaki çelik konstüriksiyonu eritmesi mümkün değil. Hükümetin oluşturduğu 11 Eylül Komisyonu’nun yaptığı araştırmayı eksik bulan Jones, patlayıcıların dışarıdan getirildiğine inanıyor.

ABD bunu bilinçli yaptı

Altmıştan fazla milletvekilinin itirazına rağmen bu kış Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde İslam derslerine girecek Kevin Barrett, hükümetin bilinçli olarak İkiz Kuleler’i patlayıcılarla yıktığını iddia ediyor. Barrett kendilerinin radikal düşüncede insanlar olmadıklarını savunuyor. Kevin Barrett, ABD hükümetinin bilinçli olarak İkiz Kuleler’i yıkmasının sebebini yeni bir siyasi gündem yaratmak olarak değerlendiriyor.

Gerçekler bizden gizleniyor

Makine mühendisi olan Judy Wood Clemson Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak görev yapıyor. Wood bir patlayıcı kullanılmadığı takdirde kulelerin bu kadar hızlı yıkılmasının mümkün olmadığını söylüyor.

‘Eğer ABD hükümeti kulelerin nasıl yıkıldığı ile ilgili yalan söylüyorsa herhangi bir şeye inanabilirsiniz’ diyen Wood, olayla ilgili yaşananların gizlendiğini savunuyor.

terör tehlikesini, ancak bu saldırılardan sonra anlayabildiğini kaydetti

Bush, danışmanlarını bile şaşırtıyor.

11 Eylül saldırılarının ardından ABD ile Başkan George Bush değişime uğradı. Savaş ve liderlik, Bush’un özgüvenini ve kararlılığını pekiştirdi. Gaflarıyla meşhur Başkan birden derin ve karizmatik konuşmalarla halkını etkilemeye başladı. Time dergisi, ABD ve Başkan’ın değişimi büyüteç altına yatırdı.

‘Başkan’ın herhalde Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı yüzünden bir gecede zekası 50 puan artmadı’ diyen Bush’ın danışmanları Bush ve politikalarındaki değişimin yadsınamayacak derecede olduğuna dikkat çekiyor. ABD’nin 43’ncü başkanlığına talip olduğunda Pakistan Devlet Başkanı’nın adını bile düzgün telaffuz edemeyen Bush bugünlerde General Pervez Müşerref ve önde gelen Müslüman liderleriyle diyaloğu tıpkı babası gibi ahenkli bir şekilde sürüyor.

BUSH’TAN HAÇLI SEFERLERİ SÖZÜ;

ABD Başkanı George Bush, 11 Eylül’deki intihar saldırılarının ardından terörizme karşı “Haçlı Seferi” başlattığını söyledi, ancak bunun zaman alacağını, bu yüzden de Amerikan vatandaşlarının sabırlı olmasını istedi. Bush, ulusal güvenlik konusunda danışmanlarıyla Camp David’de dün yaptığı istişare toplantısının ardından başkent Washington’a dönüşünde Amerikan vatandaşlarına hitaben yaptığı konuşmada, “Terörizme karşı bu Haçlı Seferi, bu zaman alacaktır. Amerikalılar sabırlı olmalıdır” dedi.

“Dünyayı ipten kurtulmuşlardan temizleyeceğiz”

Yalnızca teröristlerin değil, bunları destekleyenlerin de suçlu olduğunu söyleyen Bush, “21. yüzyılın ilk savaşını kararlı bir biçimde kazanmak zamanı artık gelmiştir. Evet ulusumuz korkmuştur, ancak eli kolu bağlanmamıştır” dedi ve “Biz büyük bir ulusuz, bu kararlı ulus ipten kazıktan kurtulmuşlar tarafından sindirilemez” diye konuştu. Eşi Laura ile birlikte olan Bush Amerikan ordusuna duyduğu güveni belirterek, “Ordumuzun yapacak bir işi vardır ve bunu yerine getirecektir. Dünyayı bu ipten kazıktan kurtulmuşlardan temizleyeceğiz” dedi.

“Güçlü bir devi uyandırdılar”

“Özgürlüğe tutkun bütün halkları terörizmle mücadeleye davet ediyoruz” diyen Bush, “Bu uzun bir süre alacak, ancak kazanmak için Amerika’nın bütün kaynaklarını kullanacağız. Saldırıları düzenleyenler güçlü bir devi uyandırdılar” diye konuştu. Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref ile yaptığı görüşmesi hakkında sorulan soruya, “Çok açık ve memnuniyet veren bir görüşmeydi” diyen Bush, kendisinin, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi ABD ile işbirliği yapacağından kuşku duymadığını belirtti, ancak bu işbirliği hakkında ayrıntı vermedi.

ŞÜPHE ARTIK KESİN KANI OLMUŞ AMA KURTAR KURTARABİLİRSEN

Milli Alarm Muhtırası yenilendi

Afganistan’daki savaşın ileride Irak’a da yönelip Türkiye’yi de içine alacak şekilde genişleyebileceği olasılığına karşı, Milli Alarm Muhtırası yenilendi ve valiliklere genelgeyle gönderildi.

İçişleri Bakanlığı, askerlerin de görüşünü alarak Milli Alarm Muhtırası ile valiliklerden, olası bir savaş durumuna ilişkin hazırlıkların gözden geçirilip, önlemlerin bir an önce alınmasını istedi.

MİLLİ ALARM MUHTIRASI NATO’NUN NORMAL PROSEDÜRÜ

NATO üyesi ülkelerde uygulanan normal prosedürü içeren bu alarm muhtırası ile alınacak önlemler şöyle:

EKSTRA GÜVENLİK

Askeri makamlarla koordinasyon içinde çalışılarak, güvenlik önlemlerinin etkin biçimde alınması için kolluk kuvvetleri arasındaki işbirliği artırılacak.

SIĞINAKLAR

Kamu binaları ile sığınakların durumu gözden geçirilip, eksiklikler giderilecek.

SİVİL SAVUNMA

Olası bir alarm durumunda sivil savunma ekiplerinin yanı sıra kamu personelinin etkinliği artırılıp süratli çalışmaları sağlanacak.

KİMYASAL ÖNLEM

Kimyasal ve biyolojik saldırılara karşı önlemler alınacak. Gaz maskesi ve antikor gibi mevcut stokların kontrolü yapılarak, eksiklikler giderilecek. Ayrıca hastaneler ile kamu personeli hazırlıklı tutulacak, halkın eğitimi gerçekleştirilecek.

SU VE ENERJİ

Su kaynaklarına yönelebilecek saldırılara karşı hazırlıklı olunup, kentlerin enerji ihtiyacını karşılayan santral ve şebekelerin güvenliği sağlanacak.

HASTANELER

Sağlık merkezleri ile hastanelerin donanımı gözden geçirilerek, personel, ilaç ve teçhizat eksiklikleri saptanıp giderilecek.

SEFERBERLİK PLANI

Sivil ulaşım araçlarının dökümü de yapılarak, olası bir seferberlik anında kullanımlarına ilişkin planlamalar da yapılacak.

ASKER FİKRİ TEYAKKUZDA

Bu arada, askeri kaynaklar da tatbikat ve eğitimlerle her türlü seferberliğe her zaman hazırlıklı olduklarını belirterek, iç ve dış tehdit ve belirsizliklere karşı TSK’da ‘‘fikri teyakkuz’’ durumunun mevcudiyetine işaret ettiler.

BU ARADA ORDU EĞİTİM FAALİYETLERİNE DE BAŞLARIZ.

PKK sayesinde gerekli tecrübelere sahip olduğu için komşu ülkeler üzerinde caydırıcılık sağlamaya başladık.Ordularına eğitim verdiğimiz ülke sayısının 25’i geçtiğini okumuştum.

Aşağıdaki konuşmada Azerbaycan’ Ordusunu eğitmek için yapılan bir görüşmede ;

Keşke terör de olmasaydı, tecrübe de

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Türkiye’nin terör konusunda acı tecrübelere sahip olduğunu belirterek, ‘‘Keşke, ne terör olsaydı, ne de Türkiye’nin bu alanda tecrübesi olsaydı’’ dedi.

Aliyev, dün iki günlük Orta Asya gezisinin ilk durağı Bakü’ye gelen Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve beraberindeki heyeti kabul etti. Terörün bulunduğu her ülkeye büyük zararlar verdiğini, ancak terörle karşılaşmayan başta bazı Avrupa ülkeleri olmak üzere çeşitli ülkelerin terör sorununu uzun zaman anlayamadıklarını ifade eden Aliyev, ABD’deki terörün, bu insanlık dışı eylemlerin dehşetini tüm dünyaya gösterdiğini belirtti. Aliyev, birçok ülkenin de

ABD’NİN ANLAŞAMADIĞI,HALKIN DA İSTEMEDİĞİ KOALİSYON HÜKÜMETİ GİDER VE YERİNE BÜYÜK UMUTLARLA R.T.E. HÜKÜMETİ GELİR.

3 Kasım 2002 milletvekili Genel Seçimleri, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) zaferi ile sonuçlandı. AKP, seçimlerden yüzde 34.28 oy oranı ve 363 milletvekili ile çıktı ve “tek başına iktidar” oldu.

Hakkındaki kapatma davası süren AKP, cumhuriyet tarihinde başbakan adayı belli olmamasına karşın iktidarı kazanan ilk parti oldu.

1999 seçimlerinde parlamento dışı kalan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), bu kez yüzde 19.39 oy oranı ile 178 milletvekili çıkardı.

3 Kasım Seçimlerine katılamayan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 9 Mart 2003 Siirt Milletvekili Yenileme Seçimi’nde, Parlamento’ya girdi.

Erdoğan’ın Siirt Milletvekili olmasından sonra, 58. Hükümeti kuran Abdullah Gül, yerini Erdoğan’a bırakmak üzere, Başbakanlık görevini bıraktı. Recep Tayyip Erdoğan, 11 Mart’ta 59. Hükümeti kurmakla görevlendirildi.

R.T.E DÖNEMİNDE BÖLÜCÜ KAMPANYALAR YASALDIR.

Milliyetsiz Kampanya

Türklüğe karşı şer operasyonları

ABD ve AB’nin de desteklediği şer operasyonun öncülüğünü Milliyet gazetesi yapıyor. Amaçları ise Türk kimliğini yok edip, yerine “Türkiyelilik” bilinci aşılamak.

Sezer’i de isyan ettirdiler

Yürütülen çirkin kampanya, Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’i de rahatsız etti. Nitekim, Sezer 18 Mart’ta yayınladığı mesajda şöyle dedi: “Ortak tarihsel ve kültürel değerlerimizi vurgulamak yerine yapay ayrılıklar yaratmaya çalışanlar, tarihin tozlu ve kara sayfalarında kaybolacaklardır.”

Türklüğü tasfiye operasyonu

ABD, AB, basın ve siyaset işbirliği ile başlatılan “Türklüğe karşı, Türkiyelilik” kampanyası hız kazandı

Son bir yıldır “Türk milliyetçiğine karşı, Türkiyelilik” hedefiyle başlatılan “psikolojik operasyon” cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler yaklaştıkça daha da hız kazandı. Özellikle Ermeni yazar Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından dış basın ile ABD ve AB tarafından da desteklenen operasyonun son ayağında, bir yandan Türkiye’de milliyetçiliğin tehlikeli bir yükseliş sürecine girdiği izlenimi uyandırılmaya çalışılırken diğer yandan da Başbakan Erdoğan’ın ortaya attığı “Türkiyelilik” kavramının faziletlerinden dem vurulmaya başlandı. ‘Türklüğü tasfiye’ kampanyasında kamuoyunu yönlendirme etkisi kanıtlanan anket ve araştırmalar da “Türkiyeli medya” tarafından kullanılan propaganda araçları arasındaki aldı.

Haydi oylar AKP’ye…

Son 7 günde sayfalarında milliyetçiliği hedef alan haber, röportaj ve araştırma sonuçlarına yer veren Milliyet gazetesi ise ‘Türklüğü tasfiye’ kampanyasının en önemli aktörü oldu. Bir hafta içerisinde 5 adet tam sayfasını ve 2 adet birinci sayfa manşetini milliyetçilik karşıtı haberlere ayıran Milliyet gazetesi, kampanyaya 12 Mart tarihli sayında bir anket haberini vererek başladı. “Daha milliyetçi olduk” başlıklı anket haberde AB ve ABD’nin tavırlarından dolayı milliyetçiliğin yükseldiği ve en milliyetçi partinin AKP olduğu iddia edilerek, ulusal hassasiyete sahip kişilere üstü kapalı olarak “AKP’ye oy verebilirsiniz” mesajı gönderildi.

Küstah açıklamalar

Aynı gazetenin 16 Mart tarihli sayısında da milliyetçilikle ilgili tam sayfa bir habere yer verildi. Yasemin Çongar imzalı haberde ABD’nin Türkiye’deki milliyetçilikten rahatsız olduğu ifade edildi. Haberde, ABD Temsilciler Meclisine sunulan sözde Ermeni soykırımı tasarısının popüler milliyetçiliği güçlendirme ihtimalinden bahsedilerek bazı endişeler dile getirildi. Milliyet’in 17 Mart tarihli sayısında ise daha ileri gidilerek ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried’in küstahça açıklamalarına yer verildi. Haberde Açık açık milliyetçilikten kaygı duyduğunu ifade eden Fried’in “Dar milliyetçilik gurursuzluktur” ifadesi başlığa çıkartıldı ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın şu ifadelerine yer verildi: Bence milliyetçiliğin temelinde gurur yok. Milliyetçilik, özünde defansif bir tutuma, gurursuzluğa dayanır. Gururlu insanlar milliyetçi olmaz; gururlu insanlar dünyaya açık olur. Türkiye’deki milliyetçilik bizi kaygılandırıyor. Milliyetçilik bütün dünyada kötülük yanlısı bir güçtür.

Ve altın vuruş…

19 Mart tarihli sayısında da kampanyaya devam eden gazete, “Vatandaşlık şartı Türkiye sevgisi” başlıklı bir habere yer vererek sözde 47 bin kişinin katıldığı bir anketin sonuçlarını okurlarıyla paylaştı. Genel sonuçları itibariyle ankete katılanların büyük çoğunluğunun ‘Türklük’ kimliği yerine, ‘Türkiyelilik’ kimliğini savunduğunu iddia eden Milliyet gazetesi haberinde şu ifadaleri kullandı: “Araştımanın en çarpıcı sonuçlarından biri vatandaşlık bağına bakış oldu. Deneklerin yüzde 82’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı için Türkiye’yi sevmenin şart olduğunu söyledi. Etnik köken şartı son sırada yer aldı” Yine aynı araştırma sonuçlarına dayanılarak Türkiye’de bir çok etnik kimliğin var olduğuna ve bunun zenginlik olarak görülmesi gerektiğine vurgu yapılan haberde, “araştırmaya katılanlarda ‘devlet farklı kimliklerin korunmasını desteklemeli’ görüşü hakim” sözlerine yer verildi.

Bilgi kirliliğine maruz kalıyoruz

Milliyetçilik anlayışlarının birbirinden farklı olabileceğini savunan CHP’li Orhan Eraslan, Türk milliyetçiliğinin emperyalizme karşı kendi ulusal çıkarlarını koruyan bir anlayışa sahip olduğunu vurguladı. Türk milletinin Türklük ve Türkiyelilik tartışmalarıyla bilgi kirliliği ile karşı karşıya bırakıldığını belirten Eraslan şöyle devam etti: “ABD’lilerin sözlerini kaale almıyorum. Ancak Türkiye üzerindeki oyunların büyüklüğünü kavramamız açısından önemli..”

Hesaplaşma sürecine girdik

“ABD’lilerin veya emperyalistlerin Türk Milliyetçiliğinden kendi paylarına endişe etmesi doğaldır”diyen Hür Parti lideri Yaşar Okuyan da Türk milliyetçiliğinin ayırıcı değil birleştirici olduğunu dile getirdi. Okuyan “Bu emperyalistlerin işbirlikçileri de Milliyetçi- likten rahatsızdırlar. Büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyoruz. Önce bir iç hesaplaşma yaşayacağız. Sonra ise emperyalistlerle, büyük bir dış hesaplaşmanın içine gireceğiz” dedi.

Kimliksizliği dayatıyorlar

Yurt Partisi (YP) Genel Başkanı Sadettin Tantan ise, milliyetçiliğin hedef alınmasının altında kimliksizleştirme operasyonunun yattığını söyledi. Tantan, sunları kaydetti: “Milliyet gazetesinin yayınlarında, Türk halkını yönlendirmeye yönelik planlı bir kampanya var. Türk toplumunun zihinlerini çökertme noktasında, ‘sen busun’ diye kabule zorlayan psikolojik yayınlar yapılıyor. Gazetenin yayınlarında Türklük değil, Türkiyelilik vurgusu yapılıyor.”

TÜRK KİMLİĞİNİN TARTIŞMAYA AÇILMASI TEPKİ TOPLADI

Milletin nabzı ölçülüyor

Kampanya ile ilgili en çarpıcı yorum ise BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’ndan geldi. Yazıcıoğlu Türkiye’nin yüksek yoğunluklu psikolojik, alçak yoğunluklu da fiziki bir saldırı ile karşı karşıya olduğunu söyledi. Türk milletinin direnç unsuru olan değerlerinin aşındırıldığını, milliyetçi tavırların çağdışı, gibi gösterildiğini belirten Yazıcıoğlu, “Bu kesimler zaman zaman nabız yoklama şeklinde toplumsal tepkilerimizi ölçmeye çalışıyorlar” dedi.

Sezer’i de isyan ettirdiler

Yürütülen çirkin kampanya, Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’i de rahatsız etmişti. 18 Mart Şehitler Günü dolayısıyla yayınlanan mesajında “Ulusal bütünlüğümüze zarar verecek söylem ve eylemler asla amacına ulaşamayacaktır” diyen Cumhurbaşkanı Sezer şöyle devam etmişti: “Tekil devlet yapımıza saldıranlar, ortak

tarihsel ve kültürel değerlerimizi vurgulamak yerine yapay ayrılıklar yaratmaya çalışanlar tarihin tozlu ve kara sayfalarında kaybolacaklardır.”

Siyasetten ellerinizi çekin

Türkiye’deki milliyetçiliğe yönelik açıklamalar yapan ABD’lileri AKP’den milletvekili adayı olmaya çağıran MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, “Aksi halde bu kişiler iç siyasetten ellerini ayaklarını çeksinler. İstiyorlarsa vekil olsunlar, milliyetçiliği tartışalım” diye konuştu. ABD’li diplomatların Türkiye’deki işbirlikçi kesimlerle birlikte adeta “Erdoğan’ı Kurtarma Timi” kurduğunu vurgulayan Vural, bu çerçevede milliyetçiliğin hedef gösterilerek bir takım yerlere mesajlar gönderildiğini dile getirdi.

Milli bilinç linç ediliyor

Bugün emperyalist merkezlerde en kaba küfrün “milliyetçilik” olduğunu söyleyen İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek, vatanı savunmanın en büyük suç haline dönüştürüldüğünü ifade etti. Gelişmekte olan ülkelerin vatanı savunma kararlılıklarının yok edilmek istendiğine dikkat çeken Perinçek, Türk milliyetçiliğinin ırkçı bir anlayış olmadığını ifade etti. İşçi Partisi lideri Perinçek Türklük kavramının suni tartışmalarla gündeme getirilmesini “Vurun milli bilince. Vurun milli devlete linçi” diye niteledi.

YARIN: Sivil toplum da kampanyaya ateş püskürüyor

Haber : Yüksel MUTLU – Selda Ö. KAY

Yeniçağgazetesi.com.tr

TÜRKİYE ALENEN TEHDİT EDİLİYOR

Çuvalcı Amerikalı ile postal öpücü Barzani, Türkiye’yi tehdit etti. Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesi halinde, bu gibi olayların yeniden meydana gelebileceğini söyledi

Susturun artık şu küstahı

Amerİka’nın Sesi Radyosu’na konuşan ABD eski Genelkurmay Başkanı Richard Myers, “Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale etmesi halinde Süleymaniye’deki çuval olayı tekrarlanabilir” dedi. El Arabiya televizyonuna açıklama yapan çapulcubaşı Mesut Barzani ise “Eğer Türkiye Kerkük’e müdahale ederse, biz de Diyarbakır’a müdahale ederiz” diye konuştu.

Fena halde şımartmışlar

TÜRKİYE’nin, peşmerge bölgesine karışması durumunda, Irak Kürtlerinin de Güney Doğu’ya karışacağı tehdidini savuran postal öpücü, “Türklerin Kerkük’e girmesine izin vermeyeceğiz” diyerek kafa tuttu. Barzani, “Türkiye’yi tehdit mi ediyorsunuz?” sorusuna ise şöyle cevap verdi: Türkiye’nin Kerkük’e karışması durumunda ne olacağını söylüyorum…

Çuvalla gözdağı verdi

2003 yılındaTürk askerlerinin, başlarına çuval geçirilerek tutuklandığını hatırlatan Richard Myers, Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesi halinde, bu gibi olayların yeniden meydana gelebileceğini söyledi

Amerikan eski Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Türk ordusunun Kuzey Irak’a girmesi durumunda, Amerikan kuvvetleri ile karşı karşıya gelebileceğini söyledi. ABD’nin sesi radyosuna konuşan Myers, görevde olduğu 2003 yılında Irak’ın Süleymaniye kentinde, Türk askerlerinin, başlarına çuval geçirilerek tutuklandığını hatırlattı. Myers, Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesi halinde, bu gibi olayların yeniden meydana gelebileceğini söyledi. Orgeneral Myers, “Oradaki öncelik, Bağdat ve diğer bölgelere saldırı düzenleyen aşırı unsurlar. Bu yüzden, PKK ile mücadele kolay değil” dedi. Myers, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığı konusunda Türkiye’deki hassasiyetin bilindiğini, ABD güçlerinin neden askeri olarak bu soruna çözüm bulmadığına ilişkin soru üzerine şöyle konuştu:

Mücadele zormuş

“Bu işin çözümlenmesi için çok çaba sarf edildiğini düşünüyorum. Biliyorsunuz, ABD, Türkiye ile çok iyi ilişkileri olan Orgeneral Joe Ralston’ı göreve atadı. Bazı adımlar atıldığını düşünüyorum. Zorluklardan biri, PKK’nın çok küçük olması ve dağlık bir bölgede faaliyet göstermesi – dolayısıyla peşlerinden gitmek kolay değil. Bir diğer zorluk da Irak’ın egemen bir devlet olması.”

Barzani’den Türkiye’ye

küstah tehdit

Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt yönetimi lideri Mesud Barzani El Arabiya televizyonunda yaptığı açıklamada “Türklerin Kerkük’e müdahale etmesine izin vermeyeceğiz. Kerkük tarihsel ve coğrafi olarak Kürt kimliğine sahip bir Irak kentidir. Tüm gerçekler Kerkük’ün Irak Kürdistanı’na ait olduğunu ispatlamaktadır” dedi. Türkiye’nin Kerkük’e müdahale etmesine izin verilemeyeceğini savunan Barzani “Eğer Türkiye müdahale ederse, biz de Diyarbakır’la ilgili ve Türkiye’deki diğer kentlerle ilgili işlere müdahale ederiz” diye konuştu. “Türkiye’yi tehdit mi ediyorsunuz?” sorusuna Barzani, “Türkiye müdahale ederse neler olacağını söylüyorum” diye cevap verdi.

PROJE MİMARI UYGULAMA TEKNİKLERİ GÖSTERİYOR

Kenan Evren: DTP Meclis’e girmeli

‘Baraj yüzde 7’ye inebilir. Baraj düşerse DTP Meclis’e girer. Girsin, Meclis’te yumuşarlar.’

26.02.2007 09:50

Ege Akdeniz Genç İşadamları Federasyonu (EGAFED) temsilcilerini Marmaris’teki evinde kabul eden 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, siyasi ve ekonomik gelişmelere ilişkin konuşurken seçim barajının yüzde 7’ye indirilebileceğini söyledi. 12 Eylül sürecinin geride kaldığını belirten Evren, “Şu an baraj yüzde 7’ye inebilir. Artık o dönemleri geçtik, olgunlaştık. ‘Baraj düşerse DTP Meclis’e girer’ diyorlar. Girsinler, Meclis’te yumuşarlar, olgunlaşırlar. Bakın Leyla Zana eskisi gibi değil. Şartlar onu olgunlaştırdı. DTP de Meclis’e girerse orası onları da yumuşatır, olgunlaştırır” diye konuştu. Türkiye’de tek parti hükümetlerinin daha başarılı olduğunu belirten Evren şunları söyledi: “50’lerde DP geldi güzel işler yaptı, 60’larda Demirel tek başına geldi güzel işler yaptı. Biz koalisyonda çalışmaya alışmamışız. Ne kadar çok parti varsa o kadar sömürü var. İster komünist olsun ister şeriatçı olsun ama tek parti olsun. Bu ülke koalisyonlardan çok çekti.” Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili görüşlerini de aktaran Evren, “Başbakan, yaptığı işleri devam ettirmek istiyorsa cumhurbaşkanı olmamalı, yerinde kalmalı” dedi.

Evren’in sözleri çok tartışılacak

  1. Cumhurbaşkanı Kenan Evren,SABAH gazetesine konuştu. İŞTE O SÖZLER!

28.02.2007 15:04

Kerkük’te haklarımız var ama gidip de işgal etmemize karşıyım. Türkiye, Kerkük’e girerse bütün dünyayı karşısına alır. Kürtlere kardeş muamelesi yapmalıyız.”

DTP MECLİS’E GİRSİN

“Meclis’e komünist de İslamcı da giriyor. Bu da girsin. Biz seçim barajını, bu partiler Meclis’e giremesin diye çıkarmış değiliz.”

ZANA İLE GÖRÜŞÜRÜM

“Bugüne kadar Leyla Zana’nın randevu talebi olmadı. Ama olsa görüşürüm. Kimseden çekinmem.”

KÜRT DEVLETİ KURULDU

“Biz istediğimiz kadar ‘Hayır’ diyelim, orada bir Kürt devleti var. Çünkü biz zamanında gerekeni yapmadık.”

EYALET SİSTEMİ OLABİLİR

“Bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir.”

ABD ile imzalanan Sekiz (8) Eyaletli Kenan Evren haritası

Kürt Genelkurmay Başkanı bile oldu

“Diyorlar ki, ‘Kürtler bağımsızlığını ilan eder.’ Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Bu ülkede Kürtler Genelkurmay Başkanı bile oldu. Cemal Gürsel için de ‘Kürt’ derlerdi.”

Kenan Paşa’nın bu sözleri çok tartışılır

1 – Artık bir Kürt devleti var Kerkük’ü işgal doğru olmaz 2 – Eyalet sistemine geçebiliriz Haklar tanınırsa ayrılma olmaz 3 – Leyla Zana ile görüşebilirim DTP Meclis’e girmeli, yumuşar.

  1. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Kuzey Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin ”Türkiye’nin, bağımsız Kürt devleti fikrine alışması gerektiği” sözleri için “İstediğimiz kadar hayır diyelim, Kürt devleti kuruldu artık” yorumunu yaptı. Türkiye’nin ileride eyalet sistemine geçebileceğini ifade eden Evren, “Bundan korkmamak lazım. Diyorlar ki, ‘Kürtler bağımsızlığını ilan eder. Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Kürtlere kardeş muamelesi yapmalıyız” diye konuştu.

‘KABAHAT BİZDE’

Kenan Evren, Barzani’nin Kürt devleti, Kerkük, PKK konusunda yaptığı açıklamaları SABAH’a değerlendirdi. Barzani’nin, “Kürtler’in bağımsız olma hakkına sahip bulunduğu, Türkler, İranlılar ve Arapların bu fikre alışmaları gerektiği” yolundaki açıklamasına Evren, şunları söyledi: “Söylediği Irakta’ki Kürt devleti. Adamların parlamentosu var mı, var. Liderleri, Cumhurbaşkanı seçildi mi? Talabani, seçildi. Barzani’de onların başına geçti mi? Geçti. Biz istediğimiz kadar ‘hayır’ diyelim, orada bir Kürt devleti kuruldu. Kabahat bizde zamanında gerekeni yapmadık. Bu saatten sonra yapacak bir şeyimiz yok. ‘Burası Irak toprağı. Kürt devleti derken’, Irak içinde bir federasyon olacak belki. Vaktiyle bunlara, kırmızı pasaport verdik. Hep yumuşak davranıldı. Ben bunlara taraftar değildim o zaman. O tarihlerde reaksiyon göstermek gerekirdi. Barzani’ye şimdi nasıl tepki vermek gerekiyor bilmiyorum. Düşmanla konuşamazsan savaşacaksın. O nedenle konuşulmalı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, ‘Düşmanımızla bile konuşmalıyız’ sözlerine katılıyorum.”

‘KARDEŞÇE GEÇİNEBİLİRİZ’

Evren, Türkiye’nin Kerkük’e girmemesi gerektiğini de söyledi. Evren, ”Kerkük’te haklarımız var onları savunmalıyız ama gidip de işgal etmemize karşıyım. Türkiye Kerkük’e girerse bütün dünyayı karşısına alır” görüşünü savundu. 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) Meclis’e girmesinden rahatsızlık duymayacağı görüşünü de tekrarladı. DTP’nin parlamentoda yer almasının Türkiye’ye uzun vadede fayda getireceğini savunan ve “DTP Meclis’e girerse bir şey olmaz” diyen Evren, sözlerini şöyle sürdürdü: “İlk zamanlar belki çatışmalar olur ama yavaş yavaş durulur. Türkiye’de ortam yumuşar, Meclis’e komünist olan da sağcı olan da İslamcı olan da giriyor. Bu da gelsin girsin. Meclis’e girmeyecekse parti neden kuruluyor. Kardeşçe geçinmeyi öğrenmeliyiz. ‘Baraj yüzde 7’ye indirilebilir’ dedim.” Bugüne kadar Leyla Zana ile görüşmediğini belirten Evren, “Zana’nın benden bir randevu talebi olmadı. Ama olsa görüşürüm” dedi.

‘İLERİDE EYALET SİSTEMİNE GEÇİLEBİLİR’

Türkiye’nin ileride eyalet sistemine geçebileceğini ifade eden Kenan Evren, yıllar önce bölge valiliği hakkında kanun hükmünde kararname çıkardıklarını ancak Özal hükümetinin bunu onaylamadığını belirtti. “Yetkilerin bu kadar dağıtılması iyi değil” diyen Evren, “Bu bölge valilikleri belki de eyalet olur diye düşünmüştük. Bundan korkmamak lazım. Diyorlar ki, ‘Kürtler bağımsızlığını ilan eder. Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Kürtlere kardeş muamelesi yapmalıyız. Kaç senesi var bilmiyorum ama Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diye konuştu. Türk ve Kürtler’in tek bir hamur olduğunun altını çizen Kenan Evren, bu konuda ise şunları söyledi: “Bizde ayrı gayrı yok. Askerler arasında Kürtler orgeneralliğe kadar çıkmış, general olmuştur. Hatta Genelkurmay Başkanı olan Cemal Gürsel için de ‘Kürt’ derlerdi. Belki yanlıştır bilmiyorum. Ama bizim böyle bir ayrımımız yoktu.”

‘ABD İNTİKAM ALIYOR’

DTP Diyarbakır İl Başkanı Hilmi Aydoğdu’nun tutuklanmasına neden olan “Türkiye Kerkük’e girerse karşısında bizi bulur!” sözlerine tepki gösteren 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “Bu sözler suçtur. Bu lafı beni rahatsız etti” dedi. Evren şunları söyledi: “Böyle konuşursa, kanun ne gerekiyorsa yapılır. Parti, anayasaya aykırı eylemlerde bulunursa kapatılır. Onun için, bölücülük yapmamaları lazım. Yoksa Meclis’e girme şansını da kaybederler. Orada artık ayrı bir Kürt devleti kuruldu. Ama bunun suçu bizde. Irak’a düzenlenen son harekâtta ABD üslerimizi kullanmak istedi. Hükümet söz verdi ama sözünü tutmadı. Bu çok kötü oldu. ABD bunun hıncını çıkarıyor bizden.”

Kenan Paşa’nın direktiflerini halen emir kabul eden bir hükümet vardır. Hemen gereği yapılır.ABD-AB işbirlikçilerive sözcüleri kollanır ve onlara her alanda sahip çıkılır.Ve sonuç;

VATAN HAİNLERİ VE GEREKSİZLER CUMHURBAŞKANLIĞI KÖŞKÜNDE.

Abdullah Gül, Sezer’in ambargo koyduğu pek çok isme Çankaya kapılarını açıyor. Sezer döneminde isimleri çizilen Orhan Pamuk, Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses yine protokol listesine alınıyor

Çankaya Köşkü’nün protokol listesi değiştiriliyor. Listeyi 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dönemindeki gibi genişletmeyi planlayan Abdullah Gül, “seçkinci” bir yaklaşım yerine, her görüş ve kesimden sanatçı, yazar ve sivil toplum örgütü temsilcilerine protokolde yer vermek istiyor.

Sezer, Ermeni soykırımına ilişkin değerlendirmeleri nedeniyle Orhan Pamuk’u listeye almamış, Nobel kazandığında kutlamamıştı. Sezer, eşi türbanlı siyasilere eşsiz davetiye gönderirken, Cumhuriyet Bayramı ve yeni yıl resepsiyonlarına çağrılan isimleri de tamamen değiştirmişti. TV ekranlarının ünlü isimleri yerine opera, bale, tiyatro sanatçılarıyla ressam, yazar ve orkestra şeflerine davetiye gönderen Sezer, Demirel döneminde 2 bin 500 kişiden oluşan protokol listesini bin kişiye indirmişti.

ANAYASA DEĞİŞİYOR,EGEMENLİK OLİGARŞİYE GEÇİYOR.

AKP ”Sivil Anayasa” adı altında kendi ilkelerini dayatıyor. Atatürk ilke ve inkılâpları yeni anayasada yer almazken ”egemenlik” tanımı da değişiyor

AKP’nin; AB’nin isteği üzerine Prof. Ergun Özbudun başkanlığındaki bir heyete hazırlattığı Anayasa taslağında, ”Türklük”,tanımı bile değişirken, Kürtçe eğitimin önündeki Anayasa engeli de kaldırılıyor. Anayasa taslağında dinsizlere özgürlük veriliyor.Taslakta ”egemenlik” tanımını değiştiriyor. 1982 Anayasası’nda yer alan ”Türk Milleti, egemenliğini yetkili organlar eliyle kullanır” cümlesi ”Türk Milleti egemenliği yasama, yürütme, yargı organları eliyle kullanır” şeklinde değiştiriliyor.

METHEDİLEN KÜRESEL SERMAYEYE ÖDENEN FAİZLER DEVLETİ BATIRACAK:

ATO’nun araştırmasına göre, bütçeden faiz ödemeleri için ayrılan pay arttıkça yatırım payı azaldı. Faiz payının yüzde 20’yi aştığı 1990’da yatırımın payı yüzde 15’e geriledi. Faiz ödemelerinin bütçede yüzde 44 pay aldığı 2000 yılında yatırımın payıysa yüzde 5.3’e indi. Türkiye’nin vergi gelirlerinin faiz ödemelerine yetmediği 2001 yılında bütçeden yatırıma ayrılan pay yüzde 5.2’ye kadar geriledi. Yatırımların bütçeden en az pay aldığı yıl ise yüzde 5.1 ile 2003 yılı oldu. 2008 yılı bütçesinde 12.4 milyar YTL ayrılması, bütçe harcamaları içerisindeki payının da yüzde 5.5’e gerilemesi bekleniyor.

1983-2007 yıllarını kapsayan 25 yıllık dönemde Türkiye’nin toplam bütçe harcamaları 1 trilyon 316 milyar dolara ulaştı. Bu harcamanın 373.9 milyar doları iç, 59.4 milyar doları da dış olmak üzere toplam 433.3 milyar doları faiz ödemelerine gitti.

Aynı dönemde devletin yatırıma ayırdığı tutar 100 milyar dolarda kaldı. Başka bir ifadeyle devlet 25 yılda 100 milyar dolarlık yatırım parası ayırırken, dört katını faize ödedi.

YENİ SOYKIRIM İDDİASI OLUŞTURMA ÇABALARI

DTP’nin açıklamasında şu görüşlere yer verildi:

“En son Şırnak’ın Uludere ilçesi kırsalında yapılan operasyonda 11 kişi yaşamını yitirmiş ve cenazeleri ailelerine verilmemiştir. Cenazelerin çeşitli bahaneler ileri sürülerek ailelerine verilmemesi operasyonda kimyasal silah kullanıldığı iddiasını güçlendirmektedir. Nitekim operasyon ardından bölgede hayvanlarını otlatan köylülerin 2 atı ve 8 koyunu olay yerinde yedikleri otlardan zehirlenerek telef olmuştur. Savcılar bu olay ve iddiaları araştırmak yerine cenazeleri ailelerine vermeme kararı alarak; sis perdesini kalınlaştırmakta ve kuşkuların artmasına neden olmaktadır. Cenazelerin ailelerine derhal teslim edilmesi insani ve dini vecibelerin yerine getirilmesi kamuoyu vicdanı açısından elzemdir.”

MADEM ÖYLE MECLİSTE NEYİ ÇÖZECEKSİNİZ?

2007-09-02 02:32

:Ahmet Türk’ten Şok Yanıt

“PKK’ya terörist diyemeyiz”

DTP Grup Başkanı Ahmet Türk, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un sözlerine karşılık “PKK’yı terör örgütü kabul etsinler diyorlar. Biz birileri istiyor diye öyle bir açıklama yapmayız” dedi.

BAYRAĞIMIZLA DOLAŞAMAYACAĞIZ.

Muğla-Turgutreis Beldesi’nde bir ekmek dağıtım şirketinde şoför olarak çalışan evli ve 4 çocuk babası emekli üsteğmen Ertuğrul Gültekin’i 30 Ağustos Zafer Bayramı için Türk Bayrakları’nı astığı otomobinin önü yolda giderken 4 kişi tarafından kesildi. Olay anında otomobilinden inmeye çekindiğini belirten Gültekin bayrakları indirmemesi nedeniyle 4 kişinin sözlü tehditlerine maruz kaldığını ileri sürdü.

Timimizin tuzağı ‘Gabar aynası’ mı

10 Ekim 2007

Saygı ÖZTÜRK/ANKARA Gabar’da şehit düşen askerlerin gözyaşları arasında yapılan otopsilerine katılan Şırnak Cumhuriyet Başsavcısı Hakan Aslan, PKK’lı kalleşlerin nasıl insanlıktan yoksun olduklarının anlaşıldığını anlattı. Bir güvenlik yetkilisi de, timimizin ‘Gabar aynası’ denilen coğrafi oluşum nedeniyle pusuya düşmüş olabileceğini iddia etti.

TÜRKİYE, Şırnak’ın Gabar Dağı’nda pusuya düşürülüp şehit edilen askerlerine ağlarken, PKK’lıların şehit ettikten sonra da askerlerin gözlerine yakın mesafeden kurşun sıktıkları ortaya çıktı. Günlük arama-tarama faaliyetinden sonra üslerine dönülürken güvenlik nedeniyle geride ‘artçı tim’ bırakıldı. Diğer timler üslerine çekilirken, artçı tim pusuya düşürüldü. Yaklaşık 15 kişi olduğu tahmin edilen PKK’lılar, 13 askeri şehit etti. Şırnak Cumhuriyet Başsavcısı Hakan Aslan, “Şehitlerimizin her birinde en az 10 kurşun deliği vardı. Otopsileri gözyaşları içinde yapabildik” dedi. Otopside, PKK’lı kalleşlerin şehitlerimizin yanlarına gelip yarım-bir metre mesafeden gözlerine, alınlarının tam ortasına ateş ettikleri de anlaşıldı.

10 METRE İLERİSİ GÖRÜLMEZ

Güvenlik güçlerinden bir yetkili de, olayın yaşandığı bölgede ‘Gabar aynası’ denilen, parlaklığı yüzünden insanının önünü görmesini zorlaştıran bir coğrafi yapı bulunduğunu kaydederek, bu durumda insanın 10 metre ötesini görmekte bile zorlandığını söyledi. Gabar Dağı’nda yaklaşık 4 yıldır ‘Hakkı’ kod adlı İskan Akyüz liderliğinde ‘kemikleşmiş bir PKK grubu’ bulunduğunu belirten güvenlik yetkilisi, “Teröristler araziyi çok iyi bilmeleri nedeniyle güvenlik güçlerine önemli kayıplar verdirdi” dedi. Aynı bölgede geçen yıl da bir mevzi basılmış, 5 şehit verilmişti.

Abi bana bir ses ver

10 Ekim 2007

Murat SANDIKÇI- Hasan BÖLÜKBAŞ/AYVACIK (Samsun), AKSARAY, (DHA) Şırnak’ın Gabar Dağı’nda PKK’lı teröristlerin pususunda şehit olan 13 askerden Piyade Çavuş 23 yaşındaki Seyfi Altuntaş, bugün Samsun’un Ayvacık İlçesi’nde 3 bin kişinin katıldığı törenin ardından gözyaşları arasında toprağa verildi. Şehidin cenazesi, 7 yıl önce doğum sırasında kaybettiği annesi Fadime Altuntaş’ın yanına defnedildi. cenaze sırasında ilaçlarla ayakta duran kızkardeşleri güçlüklü yatıştırılabildi.

Dün askeri uçakla Samsun Çarşamba Havaalanı’na getirilen ve buradan da Askeri Hastane’nin morguna kaldırılan Piyade Çavuş Seyfi Altuntaş’ın Türk bayrağına sarılı tabutu, bu sabah Ayvacık İlçesi’ndeki Yunus Emre Mahallesi’ndeki evinin önüne getirildi. Ardından şehit Seyfi Altuntaş’un tabutu törenin yapılacağı Müftülük önüne kortej eşliğinde getirildi. Türk bayraklarıyla donatılan ilçede, teröre lanet yağdırıldı. Yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı törende, ellerinde Türk bayrakları ile ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’, ‘Kahrolsun PKK’ sloganları atıldı.

Samsun Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Amasya Garnizon Komutanı Tuğgeneral Mustafa Küçükayan, Samsun Garnizon Komutan Vekili Deniz Kurmay Kıdemli Albay İlyas Koçak, askeri erkan, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve ilçe halkının katıldığı törende şehidin yakınları gözyaşlarına boğuldu. Kız kardeşi Selime Altuntaş ve amcasının kızı Cemile Altuntaş sinir krizi geçirdi. Fenalaşanları kadın subaylar sakinleştirmeye çalıştı. Güçlükle ayakta durabilen ve 2 çocuğundan birini şehit veren baba 51 yaşındaki Menteş Altuntaş’ı ise Samsun Garnizon Komutan Vekili Deniz Kurmay Kıdemli Albay İlyas Koçak, teselli etmeye çalıştı.

Törende konuşma yapan Samsun Garnizon Komutan Vekili Deniz Kurmay Kıdemli Albay İlyas Koçak, şehidin kanının yerde kalmayacağını söyleyerek,“Şehidimizin ailesinin bizden iki isteği oldu. Biri vatan sağolsun, diğeri şehidin kanı yerde kalmasın. Şehidin kanının yerde kalması mümkün değildir. Seyfilerimiz oldukça, Mehmetçikler oldukça, vatan sağolsun diyen analar oldukça o bayrak hiç inmeyecek. Vatan bölünmeyecek. Terörist öldürdükçe kendini tüketir. Ama Türk milletinin Seyfileri, Mehmetçikleri tükenmez. Son terörist yok edilinceye kadar mücadelede kararlıyız”dedi.

Törenin ardından şehidin Türk bayrağına sarılı tabutunun önüne gelen ailesi gözyaşlarını tutamayarak ağıtlar yaktı. “Seyfim bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” diyerek tabuta sarılan yakınları sinir krizi geçirdi. Kız kardeşi Selime Altuntaş ise kendisine verilen sakinleştirici ilacın etkisiyle hiç tepki vermeden kardeşinin bayrağa sarılı tabutuna baktı.

Törenin ardından Ayvacık İlçesi Yeşil Cami’nde öğle namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından şehit Piyade Çavuş Seyfi Altuntaş’ın tabutu askerler tarafından omuzlara alınarak cenaze aracına konuldu, daha sonra da Yunus Emre Mahallesi’ne götürüldü. Piyade Çavuş Seyfi Altuntaş’ın naaşı, 7 yıl önce doğum sırasında bebeğiyle birlikte hayatını kaybeden annesi Fadime Altuntaş’ın yanına defnedildi. Cenaze törenine Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları da çelenk gönderdi.

Askerin ailesine vasiyeti

10 Ekim 2007

Turgay İPEK- Onur SAĞSÖZ/ERZURUM, (DHA) ŞIRNAK Gabar Dağı’nda PKK’lı teröristlerin pusuya düşürüp şehit ettiği 13 askerden 20 yaşındaki Erzurumlu Onbaşı Şükrü Karataş’ın son mektubuyla gönderdiği fotoğrafındaki ‘vasiyet’ adlı komando şiiri yine yürek dağladı. Fotoğrafı taziye evinin baş köşesine koyan yakınları, terhisine 29 gün kala şehit düşen Onbaşı Karataş’ın sanki şehit olacağını bildiğini söyledi.

İŞTE O ŞİİR

Vasiyet

Olur ya bir çatışmada ölürsem

Arkamdan yas tutmayın

Bırakın toprağımda rahat uyuyayım

Bedenimden elbisemi çıkarmayın

Onlar benim gururumdur

Ölünce kefenim olacak

Başımdan beremi çıkarmayın

O benim şanım şerefim olacak

Ayağımdan botları çıkarmayın

Onlar nice yollar aşacak

Sırat köprüsünden geçecek

Elimden tüfeğimi almayın

O benim namusumdur

Mezarıma sembol olacak

Yaramın kanını silmeyin

Ahirette hesabı sorulacak

Göğsümden kör kurşunu çıkarmayın

O benim madalyam olacak

Annesi Rasime Karataş’ı geçen yıl kemik kanserinden kaybeden şehit onbaşı Şükrü Karataş’ın, Erzurum’un Karayazı İlçesi’ne bağlı Tosunlu Köyü’ndeki evinde gözyaşı dinmiyor. 4’ü kız 9 çocuğundan birini şehit veren Alaattin Karataş, oğlunun gönderdiği son mektubundan çıkan fotoğrafını evinin baş köşesine koydu.

Şehit Onbaşı Şükür Karataş’ın komando üniformalı fotoğrafındaki kımızı fonda, askeri bir birliğin helikopterle indirilmesi resmediliyor. ve Fotoğrafın üzerinde ‘vasiyet’ adlı komando şiiri yer alıyor. Yürek parçalayan fotoğrafa bakıp, şiirin iç yakıcı mısralarını okuyan yakınları gözyaşı döktü.

Cenazesi memleketine helikopterle getirilen şehit onbaşının gönderdiği fotoğrafdaki ‘Vasiyet’ şiiri, 12 Aralık 1993’te Hakkari’nin Çukurca İlçesi’ne bağlı Üzümlü Jandarma Sınır Karakolu’nda şehit düşen Jandarma Komando Onbaşı Zekeriya Gözyuman’ın cebinden çıkmış, daha sonra asker menktuplarında ve fotoğraflarda ‘komando şiiri’ olmuştu.

Edirne’den Kars’a protesto

Şırnak ve Diyarbakır’da 24 saatte 15 askerimizin şehit edilmesiyle sonuçlanan terör saldırıları, yurdun dört bir yanında yürüyüş ve etkinliklerle protesto edildi.

Çarpıcı fotoğraflar için tıklayın

Ellerinde Türk bayraklarıyla sokaklara dökülen vatandaşlar, PKK’ya lanet yağdırdı. Törenlerde şehit askerlerin adı okundu ve kalabalık hep bir ağızdan “Buradayım” diye bağırdı.

“Sabrımız taştı” mesajı

Edirne’den Kars’a tüm Türkiye, dün tek yumruk oldu ve “Kahrolsun PKK”, “Mehmetçiğe uzanan eller kırılsın”, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları atarak meydanlara döküldü. Şehitler için saygı duruşunda bulunan on binler, “Sabrımız taştı” mesajı verdi.

Bir dakika suskunluk

Türkiye çapında yaklaşık 60 bin öğretmen, derslere siyah kurdele takarak girdi. AKP’nin 30 kadın milletvekili ise teröre karşı yaptıkları ortak açıklamada, şehit evlerinden yükselen feryatları duymak için “bir dakika suskun durma” önerisinde bulundular

İşte Hükümetimizin Hali

23/10/2007 – ŞEHİTLER,HALK ve HÜKÜMET ÇALIŞMALARI

ŞEHİTLERİN ARDINDAN NELER OLUYOR?

Hükümet ne yapıyor?

İngiltere Gezisi;

Başbakan;Başbakan Erdoğan, ”Türkiye-İngiltere stratejik ortaklık belgesi üzerinde mutabakata varıldığını” bildirdi.Bu belgenin, ilişkilerin kazandığı kapsam ve önemi ortaya koyduğunu vurgulayan Erdoğan, ”İlişkilerimizin bundan sonrası için bize sağlam bir temel sunmaktadır. Türk tarafı olarak belgede yer alan hususların uygulanmasının sıkı takipçisi olacağız” dedi.Toplantıda Brown,İngiltere ve Türkiye arasındaki ilişkilerin giderek güçlendiğini ifade ederken,

“Terör konusunda da yan yana duracağız. Türkiye ile ilişkilerimiz daha da güçlenmeye devam edecek” dedi. Brown şöyle devam etti: “Biz de PKK’yı lanetliyoruz. PKK konusunda birlikte çalışacağız.”

ABD ilişkileri;

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve ABD’li meslektaşı Robert Gates 30 dakika süren bir görüşme yaptı. Dün yapılan bu görüşmenin detaylarını Gönül ve Gates, Amerikan Associated Press ajansına açıkladı.Gönül, ABD Savunma Bakanı’ndan Amerika’nın PKK ile ilgili olarak derhal harekete geçmesini istedi. Türk bakan, “Amerika’nın bir şeyler yapması gerek. Kamuoyu baskısı çok büyük. Elle tutulur bir şey istiyoruz. Ne olursa olsun. Çocuklarımız ölüyor. Ordu sınırötesi operasyon planlıyor. Sınırı geçmeyi düşünüyoruz ama hemen değil. Bu işi Amerikalılarla birlikte yapmak istiyoruz” dedi.

*(Bir ellerini öpmediği kalmış.Ne de olsa T.ÖZAL zamanından beri CIA ajanlarının en iyi adamıdır.Samuel Ziskikind diye bir Fransızca Dili Profesörü olduğunu söyleyen CIA ajanının evine aylarca kaldığını bu isim söylüyordu.O da İstanbu Vilayetler evinde devlet bütçesinden az ağırlanmadı.Bakanımızın Özal dönemi bakanlığı zamanlarında.Ortadoğu projesinin mucididir.Mucitler hep böyle yalvarıcı oluyorlar.)

ABD’li meslektaşı Robert Gates;

Vecdi Gönül ile yaptığım görüşmede tek başlarına harekete geçmekten çekindiklerini gördüm ve rahatladım. Bu iyi bir şey. Acil bir operasyon olacağı izlenimini edinmedim. Türk bakana itidal ile zayıflığın birbirine karıştırılmaması gerektiğini söyledim. Bu işte beraber çalışmamız gerektiğini belirttim. Operasyonun hem Türkiye’ye, hem Irak’a, hem de ABD açısından olumsuz olacağını, sınır ötesi operasyon yapılması durumunda ABD Kongresi’nde bulunan Ermeni soykırımı yasa tasarısının geçmemesine yönelik çabalarımızın da zarar göreceğini anlattım.

Türkiye Eksik İstihbarata sahipmiş;

Teröristler konusunda en önemli şey güvenilir istihbarat bilgileridir. Bu bilgileri alırsınız ve buna göre askeri operasyonunuzu yaparsınız. Türk bakana güvenilir istihbarat bilgileri ve belirli nokta hedefler olmadan Kuzey Irak’a büyük bir Türk gücünün gönderilmesi durumunda bunun büyük kayıplara yol açabileceğini söyledim.

*(Anlaşıldı nasihat almaya gitmişler.Kapıda iş bekleyen gariban gibi davranan bir hükümetimiz var.Evlere şenlik.Adamlar makara yapıyor.)

IRAK;

Irak hükümet sözcüsü Ali El Dabbagh, Türkiye’nin sınırötesi operasyon yapması halinde tavırlarının ne olacağının sorulması üzerine “Bu olursa Türklerle çatışacak durumda değiliz, ancak Türk ordusunun girmeye niyeti olduğunu sanmıyorum” dedi.

Ayrıca Dış İşleri Bakanı Ali BABACAN da dün “Türkiye’ye hiç bir kürdü vermem,hatta kedi bile vermem” diyen Talabani ile görüşüp destek istedi.

*(Ne surat var yani.Vatan aşkı nelere maruz bırakıyor insanı):=))

Örgüt;

PKK Silah Bırakmadık;

Kongra-Gel tarafından yayınlanan bildiride silah bırakmadıklarını, koşulları gerekli görmediklerini açıkladılar.

*(Buraya kadar T.C.Hükümetini herkes “Ti” ye almış görünüyor.Hükümette iş yok.Hani çok kızmışlardı?Tepki böyle mi gösterilir?)

Şimdi de bir basın dedikodusu ve hükümete teselli;

ABD’de yayımlanan Chicago Tribune gazetesi, Amerikan yönetiminin Türkiye’yi sınır ötesi operasyon yapmaktan caydırmak için terör örgütü PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki hedeflerine hava taarruzu planladığını ileri sürdü.

Gazetenin haberine göre, Amerikalı yetkililer, Türkiye, ABD ve Irak arasında üçlü görüşmelerin artık yeterli olmadığını, “bir şeyler yapılması gerektiğini” belirttiler.

Başkan George W. Bush’un krizin çözümü amacıyla dün akşam Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yaptığı telefon görüşmesi hakkında bilgi veren kaynaklar, Bush’un Gül’e, ülkesinin Irak’ın kuzeyinden gelecek terör saldırılarını durdurmak için diplomasinin ötesindeki seçenekleri ciddi şekilde değerlendirdiği yolunda güvence verdiğini belirttiler.

Halkımız;

Hakkari’deki hain pusuda şehit edilen vatan evlatları memleketleri Eskişehir, Aydın, Afyon, Yozgat, Ordu, Adıyaman, Kars, Kırıkkale, Bursa ve Gaziantep’i yasa boğdu.

Ancak binlerce kişi acısına tuz bastı ve tüm dünyaya birlik olduğunu göstermek için şehit cenazelerine koştu.

ÜNİFORMASINI KIZ KARDEŞİ GİYDİ

Hakkari’deki çatışmada şehit olan Piyade Astsubay Soner Özübek’in cenazesi, Eskişehir’de düzenlenen törenin ardından toprağa verildi.

SON NÖBETİNİ KARDEŞİNİN TABUTU BAŞINDA TUTTU

Şehit Özübek’in erken terhis edilen ağabeyi Serdar ile üniforma giyen kız kardeşi Gamze Özübek, Türk Bayrağına sarılı tabutun önünde bir süre nöbet tuttu.

YOZGAT’TA ÖFKE

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde askeri birliğe düzenlenen saldırıda şehit olan Piyade Onbaşı Lokman Eker, Yozgat’ta törenle toprağa verildi.

KORE SAVAŞI’NDA GAZİ OLAN DEDESİNİN MEZARI YANINDA TOPRAĞA VERİLDİ

Hakkari’de şehit olan Piyade Er Vedat Kutluca, Keskin’de toprağa verildi. Şehir Piyade Er Kutluca’nın cenazesi öğle saatlerinde, Kırıkkale’den bayraklarla süslenmiş araçlardan oluşan konvoy eşliğinde Keskin Çarşı Camii’ne getirildi.

Bu sırada ailesi, evlerinde, komşularının ve diğer vatandaşların taziyelerini kabul etti.

Şehit Er Kutluca’nın annesi Gülhan Kutluca, sakinleştirici iğne ile ayakta durabilirken, babası Abidin Kutluca da sağlık görevlilerince kontrol altında tutuldu.

ORDU’DA BÜYÜK ÖFKE

20 yaşındaki Zekeriya Yatı, bugün memleketi Ordu’nun Kumru İlçesi’nde düzenlenen askeri törenin ardından gözyaşları arasında toprağa verildi. Şehir Stadı’nda yapılan ve yaklaşık 20 bin kişinin ellerinde Türk bayrakları ile katıldığı törende ‘Meclis’te PKK istemiyoruz’, ‘Ankara uyuma askerine sahip çık’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ sloganları atıldı. Şehit er Zekeriya Yatı’nın cenaze törenine İzmir’den gelen nişanlısı Aliye Yığınak, “Zekeriya, düğün yapacaktık nereye gidiyorsun” diyerek gözyaşı döktü.

Acaba;

UNAKITAN: HEPSİNİN HESABI SORULACAK

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, gazetecilere yaptığı açıklamada, evladını kaybeden Eskişehir’in en üzüntülü günlerinden birini yaşadığını belirterek, üzüntüyü paylaşmak için cenaze törenine katıldığını söyledi.

Türkiye’nin Hakkari’deki saldırı sonucu 12 evladını kaybettiğini ifade eden Bakan Unakıtan, şöyle konuştu:

“Hepsinin acısını içimize gömdük. Şehitlerimizin hesabını soracağız, soruyoruz da ama daha fazla soracağız. Bu işte kararlıyız. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’in de dediği gibi sözün bittiği yerdeyiz. Onun için çok fazla konuşmak istemiyorum. Hepimizin başı sağ olsun.”

*(Halkımız isyanlarda, lider bekliyor. Bulamazsa kendileri bir şeyler başlatacak gibi)

Başbakanımızın İngiltere Gezisi;

Oxford öğrencisi Türk kızı Lale Can İngiltere’ye destek aramaya giden Başbakanımıza sorar:

Lale Can,

“Hayatımda beni en çok etkileyen, 7 yaşımdayken üsteğmen Erol amcamın bana kestane şekeri aldıktan sonra PKK’yla savaşmaya gidip geri dönmemesi. Bunu asla unutamıyorum. ‘Geri döneceğim, söz geleceğim’ dedi ama asla geri dönmedi” dedi.

Can, Amerika’nın terör konusundaki hassasiyetini hatırlatan Erdoğan’a, “Bizim subaylarımız şehit olurken neden biz hiçbir şey yapamıyoruz, terörle uğraşan ülkelerden bizim ne farkımız var?” diye sordu.

Başbakandan el cevap;

-“Biz siyasetçiyiz,siyasi yönünü hesaplarız.Pratik yönünü asker olduğu için onlar daha iyi bilirler.Babana sor”

Not:Haberler Hürriyet.com’dan alınmadır.

Dün akşamki yazımda “Acaba Ecevit gibi bir (Ayşe Bacı) şifresi çıkar mı”dedim ama beklentim de yoktu.Hükümet beni yanıltmıyor.Hani hamasi “Çok öfkelendik-İnceldiği yerden kopsun” gibi diğer sözlerine değer vererek böyle “belkisinden” umutlanmıştım ama nerdeeeee.

Artık hükümetimiz ne yapıp yapamayacağını göstermiştir.Sekize,ona bölününceye,yok oluncaya kadar bekleyeceğiz canlarım.

Siyasetçi böyle olur.Büyük-küçük ayrımını iyi bilir.Karşında büyük devlet varsa kuyruğunu kısıp oturacaksın.Yoksa kıstırırlar haa, bunu bileceksin.Milletini ateşe atmayacaksın.Bırak millet kendi kendini atsın.

Yarın bir başarısızlık olunca yine sen suçlanırsın deyip seçime kadar işleri idare edeceksin.

Borazancı muhalefet,basın,blogcu mlogcu bunlara bakmayacak işini yapacaksın.Çocuklarına gemiler alıp şirketler kuracaksın.

Sorunları sen mi çıkardın? Kim çıkardıysa o çözsün! Millet dediğin oyunu bir kilo kurufasulye ye satıyorsa seni haliyle satar diyeceksin.Bunları bileceksin.

Sadece seçim masrafı da 200.000YTL ona göre tedbirli olacaksın.

Yoksa sen olsan ne yapardın? İyi ki hükümette değilsin! :=))

22/10/2007 – TERÖRÜN BAŞLARI:BARZANİ VE TALABANİ

Bu iki adam artık haddini iyice aştı

Türkiye; Kuzey Irak sınırından geçerek saldırı düzenleyen PKK’lıların şehit ettiği askerlerinin acısını yaşarken, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani ve Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt yönetimi lideri Mesut Barzani gerilimi tırmandırıyor

Talabani, “Hiçbir Kürt’ü Türkiye’ye teslim etmeyiz hatta bir kediyi bile’’ derken; Barzani, “Türkiye PKK’ya barışçıl bir plan sunar ve bu plan PKK tarafından reddedilirse, PKK’yı terör örgütü sayarız ama şu anda böyle birşey yok’’ sözlerini sarf etti

PKK TERÖR ÖRGÜTÜ DEĞİLMİŞ!

Kuzey Irak’taki yerel Kürt yönetiminin lideri Mesud Barzani de, PKK’yı terör örgütü olarak görmediklerini açıkladı. Barzani, ‘’Türkiye PKK’ya barışçıl bir plan sunar ve bu plan PKK tarafından reddedilirse, PKK’yı terör örgütü sayarız ama şu anda böyle bir şey yok. Ayrıca PKK ile Türkiye savaşırsa taraf olmayız. Ancak topraklarımız hedef alınırsa, halkımızı koruruz” dedi.

PKK TAHRİK EDİYOR

Kürt Yönetiminin Dış İlişkiler Sorumlusu Safin Dizai de, PKK’nın saldırısını kınadı. Dizai, saldırıları “tahrik” olarak nitelerken, Türk Ordusu ile Kuzey Irak’taki Kürt bölgesinin karşı karşıya getirilmek istendiğini söyledi. “Bu tür eylemlerin sona ermesi için yapılması gerekenlerin önlerinde olduğunu” anlatan Safin Dizai, görüşmelerin devam ettiğini ve diyalog ortamının yakalanmak üzere olduğu bir dönemde meydana gelen olayın üzüntü verdiğini söyledi.

Hükümetin ABD-AB kumandasında olduğunu bildiklerinden karınlarının gazlarına göre konuşurlar.

Kedi bile vermeyiz!

Hakkari’deki kanlı saldırının ardından Selahaddin kentinde apar topar biraraya gelen ikili düzenledikleri ortak basın toplantısında, küstahlık sınırını aştı. Irak Devlet Başkanı Celal Talabani, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın PKK liderlerinin iadesi yönündeki çağrısının, “hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir hayal” olduğunu söyledi. Talabani, “‘Biz hiçbir Kürt’ü Türkiye’ye teslim etmeyiz hatta bir kediyi bile…’’ dedi.

Talabani, “PKK liderleri dağlık bölgelerde. Güçlü Türk ordusu onları yok edemedi veya tutuklayamadı, o zaman biz onları nasıl yakalayıp Türkiye’ye teslim edebiliriz? Kürt yetkililerin bunları yakalaması ve teslim etmesi gerçekleşmeyecek bir hayal. Türkiye, PKK’nın üstüne gittiği kadar El Kaide’nin üstüne gitmiyor. Bunun tanımını yapmak zorundayız; tanımı diyalogtur. Bu yüzyıl barış çağıdır. Askeri müdahaleye karşıyız. Çok büyük bir üzüntü içineyiz. Biz barış yolunu gösteriyoruz” şeklinde konuştu. “Konuyla ilgili olarak önümüzdeki günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı ile bir araya geleceğini’’ söyleyen Talabani, Hakkari’de şehit olan askerlerin ailelerine başsağlığı diledi.

İRAN KADAR OLAMIYORUZ..

Çünkü:

Hükümette Türk Yok

T.C.Başkanı Kayseri’ye göç etmiş Siirt’li bir Yezidi Kürt’ü. Çünkü aşırı ABD hayranlığı,onun böyle anlaşılmasını sağlıyor.Başbakan Gürcü olduğunu söyleyen, 1915 Ermeni isyancılarından kaçıp Gürcistan’a sığınanlardan.Yardımcısı Şeyh Sait’in Torunu,Danışmanlarının Kırkı da İslami Kürdistancı.

.Başkalarının da aklına ülkemizin pasifliği takılmış ve yazmışlar,okuyun;

Akıllara takılan soru şu: Türkiye, İran gibi neden Kuzey Irak’taki PKK kamplarını vuramıyor? İran, PJAKkendi toprak bütünlüğüne saldırıda bulunduğu için Kuzey Irak’a giriyor. Ancak, Türkiye’nin olası harekatına, ABD ve AB karşı çıkıyor İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Fakültesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) Dış Politika Programı Direktörü Doç. Dr. Mensur Akgün, gerekçeleri şöyle sıralıyor:

” ABD ile İran arasında hemen hiç ilişki yok. İran’da, ABD’nin büyükelçiliği bile bulunmuyor. ABD’nin caydırıcı olabilmesi için tek yol, müdahale etmek. Ancak, PJAK nedeniyle müdahale etmek söz konusu değil.” Doç. Dr. Mensur Akgün, ABD’nin Türkiye’yi tehdit etmediğini, telkinde bulunduğunu söylüyor: “Türkiye, karar verir de, kendi ulusal çıkarlarının buna uygun olduğu kararına varırsa, -ki şu ana kadar inanmıyor gibi- ABD bu konuda ikna edilebilir. ABD, Irak’taki varlığının tehlikeye girmemesi ve kaosun daha da artmaması için Türkiye’ye bu telkinde bulunuyor. Ayrıca Türkiye, Kuzey Irak’a girerse, ‘kalıcı olur’ korkusu var. Bu, İran için geçerli değil. Aksine, Irak bölünürse, topraklarının bir bölümü zaten İran’ın nüfuzu altına girecek. Yani Türkiye gibi bölünme korkusu yok.” Sonuçta İran’ın, ABD ile ekonomik ve siyasi ilişkileri olmadığı için Kuzey Irak’a rahatlıkla girip çıkıyor. Türkiye ise, ilişkilerinin zarar görmemesi için ABD’nin, “Kuzey Irak’a girme” uyarısını ciddiye alıyor.

Süleyman Demirel’in Yorumu:

Irak’ın kuzeyinin, Türkiye’ye karşı girişilen terörist faaliyetler için bir üs ve dolayısıyla Irak’la ilişkileri sürekli yıpratan bir unsur olmaya devam ettiğini vurgulayan Demirel, “Irak hükümeti, PKK’yı yasadışı ilan etmek ve kendi topraklarındaki mevcudiyetini ortadan kaldırmak suretiyle buna bir son vermelidir. Irak, Türkiye’nin sabrının tükenmekte olduğunu ve tahammül sınırları zorlanmaya devam ettiği takdirde sorunun çözümü için Türkiye’nin önünde kendi başına inisiyatif almak dışında bir seçeneğin kalmayacağını artık anlamalıdır” dedi.

15 yıl sonra kavuştuğu oğlunu şehit verdi

22 Ekim 2007

Hakkari’de, terör örgütü üyelerince şehit edilen 12 asker arasında bulunan Jandarma Komando Er Samet Saraç’ın, öz annesiyle 15 yıllık oradan sonra buluşabildiği ortaya çıktı.

Şehit erin babası Mustafa Saraç ile annesi Filiz Turan, Samet Saraç henüz 5 yaşındayken boşandı. Filiz Turan, İlhan Turan ile evlenirken, Mustafa Saraç da Fahriye Saraç ile dünya evine girdi. Bu arada, babasıyla kalan Samet Saraç, o günden sonra annesiyle hiçbir şekilde görüşemedi.

Askere gitmeye karar verdikten sonra annesinin izini arayan Samet Saraç, bir yakınının aracılığıyla Filiz Turan’ın, İhsaniye Mahallesi’nde oturduğunu tespit etti. Şehit er, vatani görevine başlamadan 2 ay önce tam adresine ulaştığı annesiyle buluşarak, aradan geçen uzun yılların biriktirdiği özleme son verdi.

Filiz Turan’ın eşi İlhan Turan, çok iyi bir genç olan Samet Saraç’ın, bir an olsun annesinin yanından ayrılmadığını ifade ederek, şöyle konuştu:

“İki ay boyunca, askere gidene kadar anne-oğul sık sık bir araya geldiler. Son olarak Ramazan Bayramı’nda telefonla arayıp, annesinin bayramını kutlamış. Annesini bulduğu andan itibaren sürekli ona sarılıyordu. ‘Anne, çok özlediğim kokuna doyamıyorum’ deyip, sürekli sarılıp, öpüyordu. Eşim, dün oğlunun şehit olduğu haberini aldıktan sonra bir türlü kendine gelemedi. 15 yıl aradan sonra kavuştuğu oğlunu şehit vermenin üzüntüsünü yaşıyor.”

Bu arada, oğlunu kaybetmenin büyük üzüntüsünü yaşayan ve adeta perişan olan Filiz Turan, sakinleştirici iğnelerle ayakta durabiliyor.

10 Ekim 2007

Bu arada Ordu da Profesyonelleşme faaliyetleri hayta geçmeye başlar.Polisliktenmidir nedir uzun zamandır beklediğim bu gelişmeye yine kuşku dolu bakmaya başlarım.

Profesyonel orduya 15 bin başvuru

Şirnak’taki 13 Mehmetçik’in pusuya düşürülerek şehit edilmesinin ardından gözler yine ‘profesyonel ordu’ çalışmalara döndü. 6 komando tugayından oluşacak özel orduda savaşmak için şimdiye kadar 15 bin kişi başvuru yaptı.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’un haziran ayındaki açıklamasından bu yana terörle savaşmak için Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na 15 bine yakın kişi başvuru yaptı.

3 bin 678 başvuru, öğrenim durumunun uygun olmaması, askerlik sevk tarihinden itibaren 3 yıl geçmesi, yaş haddini geçmesi ve doğum tarihinin belirtilmemesi gerekçeleriyle reddedildi. Kabul edilen başvuruların 7 bin 932’sini piyade komando branşı oluştururken, bin 198 kişi muharebe telsiz işletmeni, 838 kişi tank şoförü, 613 kişi tank nişancısı, 361 kişi ise hava savunma araç şoförü branşlarında yazılı sınava girmeye hak kazandı.

Adaylar, 12-30 Kasım tarihleri arasındaki ön sağlık, fiziki kabiliyet yeterlilik testinin ardından 3-20 Aralık tarihleri arasında mülakata alınacak. Asil ve yedek adaylar, 28 Aralık’ta duyurulacak. Özel ordunun kurulmasıyla 2008’den itibaren yedek subaylar, 2009’dan sonra da erler komando olarak görev almayacak.

Kaçırılan 8 asker tutuklandı 11 Kasım, 2007

Hakkari’nin Dağlıca bölgesinde PKK tarafından kaçırılan 8 asker, çıkarıldıkları Van Askeri Mahkemesi tarafından tutuklandı.

Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’nca yapılan soruşturmadan sonra Van’a gönderilen 8 asker, Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’na çıkarıldı.

İfadelerine yeniden başvurulan 8 asker, “Suçun vasıf ve mahiyeti askeri disiplini aşırı derecede sarsmış olması, büyük zararlar doğuran emre itaatsizlikte ısrar suçunun işlendiğini gösteren kuvvetli delillerin bulunması ve izinsiz olarak başka ülkenin topraklarına geçmek” suç ve gerekçeleriyle tutuklanma talebiyle Askeri Mahkeme’ye sevk edildi.

Askeri Mahkeme 8 askerin ifadelerini aldıktan sonra, tutuku yargılanmalarına karar verdi.

Tutuklanan askerler Van Askeri Cezaevi’ne gönderildi.

Van Barosu tarafından görevlendirilen Av. Ramazan Korkmaz, sanık askerlerin ifadelerinde söz konusu suçlamaları reddettiğini ve emre itaatsizlik yapmadıklarını belirttiklerini söyledi.

DTP’li vekil polis tartakladı

11 Kasım 2007

Ümit KOZAN- Turan GÜLTEKİN- M.Ali BULUN/NUSAYBİN (Mardin), (DHA) – Hamit ERKUT/YÜKSEKOVA (Hakkari) , (DHA)

GÖSTERİDEN FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN

Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde DTP’nin düzenlediği, yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı ‘Barış ve Kardeşlik’ mitingi terör örgütü PKK ve teröristbaşı Abdullah Öcalan gösterisine dönüştü. Miting alanına girerken kendisine aratmak istemeyen bir grup polise karşı koydu. Çıkan arbedede DTP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici’nin bir polis memurunu tartıkladığı öne sürüldü. Kapatılan DEP’in eski milletvekili Selim Sadak, bölücübaşı Abdullah Öcalan’ı selamlayarak başladığı konuşmasında, “Barış Öcalan’ı muhatap almakla olur” iddiasında bulunurken DTP Mardin Milletvekili Emine Ayna, Öcalan’a ‘sayın’ dedi ve “Eğer bugün ‘Kürkçe diye bir dil var’ deniliyorsa, silahlı ve silahsız bir mücadele sonucundadır” dedi.

İlçenin Çağ Caddesi’nde içinde DTP Mardin Milletvekili Emine Ayna, Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici, kapatılan DEP’in eski miletvekili Selim Sadak ile diğer partililerin bulunduğu otobüs, Nevruz Alanı’ndaki mitinge giderken, arkasında yaklaşık 500 kişilik grup, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın posterlerini taşıyarak yürüdü. Polisin arama noktasına gelen grup, üzerlerinin aranmasına karşı çıktı. Geniş güvenlik önlemi alan polis grubun alana girişine izin vermedi. Bunun üzerine grupta bulunanlardan bazıları taş atınca polis, gaz bombası kullanıp grupu dağıtmak istedi. Bu sırada DTP Şanlıurfa Milletvekili Mustafa Binici’nin arbede sırasında bir polisi tartaklaması dikkati çekti. Atılan taşlardan 3 polis memuru yaralandı.

Çıkan arbede ardından alana girenler arandı. Mitingte Kürtçe, ‘Yaşasın Apo’, ‘Nusaybin Ovası, Apocular Yuvası’, ‘Gençlik Apo’nun fedaisidir’ sloganları attı. Mitinge katılanlar, ‘Onurlu barış için dialog’, ‘Özgür yaşamın gerekçesi olan rehber Apo’nun özgürlüğü için gençler özgür dağlarda’, ‘Tecrit ve operasyonlara son’ yazılı döviz ve pankartlar taşındı. Mitinge katılanlar demokrasi şehitleri adına saygı duruşunda bulundu.

SADAK: ÇARE ÖCALAN’I MUHATTAP ALMAK

Mitingde konuşma yapan kapatılan DEP’in Şırnak eski Milletvekili Selim Sadak, “Başta Öcalan olmak üzere tüm cezaevlerindekileri selamlıyorum” diye başladı. Sadak, şöyle dedi:

“Adalet Bakanı 8 askerin kurtulmasına sevinmediğini söylüyor. 8 askerin kurtarılmasına sevinmeyen böyle bir ülkenin vatandaşı olmaktan utanıyorum. Bu bakanın ve bunların hiç ana- baba olarak evlat acısı yaşamadığı ortadadır. Bu askerler öldürülselerdi, yine timsah gözyaşları dökeceklerdi bunlar. Bayrak taciri milliyetçiliği ekmek kapısı haline getirmişler. Baykal da yaptığı yanlıştan döndü ve operasyonların çare olmadığını söylüyor. Ancak, Zaho’daki Erbil’deki Kürtler’i asimile etmekten söz ediyor. Çare asimile etmek değil, barıştadır. Barış; Öcalan’ı muhatap almakla olur. Bu şekilde barışa ulaşılır.”

Miting öncesi yaşanan arbedede polis memuru tartakladığı iddia edilen DTP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici, Kürtçe yaptığı konuşmada, Başbakan Recep ‘ın, “75 Kürt milletvekilimiz var” sözlerine atıfta bulundu. Binici, “O 75 Kürt milletvekili ihanet içerisindedirler. Boğulmaya gelince, ‘Biz kartalız. kimse bizi boğamaz” diye konuştu.

DTP Mardin Miletvekili Emine Ayna, mitinge katılanları Kürtçe selamladığını belirtirken, Kürtçe bilmediği eleştirilerine yanıt verdi. Ayna, “8 Mart Kadın Emekçileri Günü’nde bu meydanda size Kürtçe konuşmaya söz veriyorum. Bu ülkede her şey serbestmiş. Ben bir Kürt kızı olarak, her şey serbest olduğu için mi kendi ana dilimi, Kürtçe’yi bilmiyorum ve konuşamıyorum” dedi. Ayna şunları söyledi:

“Türkiye’nin demokratikleşmesi için, bizi kullanmaları için hükümete açıkça konuştuk. Ancak, onlar bizi Kürt halkının onuruyla oynamak için kullanmışlar. Başbakan Erdoğan, 75 Kürt milletvekiliyle Avrupa ülkelerine gidecek ve AB’ye ettiği yalanlara AKP’li Kürt milletvekilleri devam edecekler. 1984’te PKK kendini ilan etti. Eğer bugün ‘Kürtçe diye bir dil var ‘deniliyorsa, silahlı ve silahsız bir mücadele sonucundadır. Bu gerçeği yatsıyamayız, Bu Türkiye’nin bir gerçeğidir. Kültür, sosyal ve siyasal anlamda Türkler’le eşit olmak istiyoruz. Anayasal güvence istiyoruz. Kürtler’in kimliklerinin Anayasal güvenceye alınması niye sakıntı oluyor? Biz hak ve özgürlüklerimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Kan ve gözyaşının dinmesi için operasyonların durması lazım. Sadece sınır ötesini kastetmiyorum. 8 asker alındı ve başka ülkelerde 1 tek asker verilmesi için talepler olurdu. Hiç talep olmadı. Öldürülüp bir kenara atacaklardı ve öldürülüp attılar, diyeceklerdi. İmralı cezaevi hukuki değildir. Bir birey için yasa çıkartılmaz, bu yasal değildir. İmralı Cezaevi kapatılmalıdır. Diğer hükümlü ve tutukluların TC Anayasası eksik olmasına rağmen, TC Anayasası ve diğer yasalardan da diğerleri nasıl faydalanıyorsa, sayın Abdullah Öcalan da onları o hakları kullanmalıdır. Ne eksiği, ne fazlasıyla.”

HAKKARİ’DE MOLOTOFLU EYLEM

Hakkari’nin Yüksekova İlçesi’nde PKK lehine sloganlar atarak izinsiz yürüyüş yapan DTP’lilere polis müdahale etti ve ilçe savaş alanına döndü. Molotofkokteyli ve taşla saldıran göstericilere karşı biber gazı kullanan ve havaya uyarı ateşi açan polis, bazı kişileri gözaltına aldı.

DTP Yüksekova İlçe binasında öğlen saatlerinde toplanan bir grup, saat 14.00’te Demokrasi Meydanı’nda basın açıklaması yapacaklarını söyleyerek yürüyüşe geçti. Terör örgütü PKK ve Abdullah Öcalan lehine sloganlar atan, ‘Operasyonlar durdurulsun’ pankartı açan göstericilere polis dağılmalarını söyledi.

Yaklaşık 500 kişilik grup uyarıları dinlemeyip yürüyüşü sürdürünce polis müdahale etti. Taş ve molotof kokteyli atan göstericilere biber gazı kullanan polis, bir ara havaya uyarı ateşi açtı. İlçe savaş alanına dönerken, esnaf zarar görmemek için işyerlerinin kepenklerini indirdi.

Göstericilere müdahale için İlçe Jandarma Komutanlığı’ndan takviye ekip geldi. Bunun üzerine ara sokaklara kaçarak barikat kuran göstericiler, malatofkokteyli ve taş atmayı sürdürdü. Polis ve jandarma sokak alaranıda gösterici kovaladı.

Yüksekova’da yaklaşık 1 saat süren olaylar göstericilerin dağılmasıyla son bulurken, bazı kişiler gözaltına alındı. İlçede güvenlik önlemleri artırıldı.

ELİF KORAP –SABAH

 22/10/2007 – ABD’den şartlı vize

Harekata şartlı vize

Terör örgütü PKK’nın Hakkari’deki kanlı saldırısına Amerikan yönetiminden sert tepki geldi. ABD Başkanı George Bush, PKK’nın saldırılarının kabul edilemez olduğunu ve hemen durması gerektiğini söyledi. Bush, Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamasında, Bağdat hükümetine ve Iraklı Kürtlere, terör örgütü PKK’ya karşı harekete geçmeleri çağrısında bulundu. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Gordon Johndroe tarafından yapılan açıklamada, “Başkan Bush, Hakkari’deki saldırıları şiddetle kınar ve hayatını kaybedenlerin ailelerine ve bütün Türkiye halkına başsağlığı diler” dedi.

Kürt olmayana kiralık ev bile yok-K.Irak’ta Irkçılık,aldı başını gidiyor.

Ülkenin nispeten güvenli bölgesi olan Erbil’e gelmek isteyen Kürt olmayan Iraklılar kefil bulamazsa apartman dairesi bile kiralayamıyor. Etnik yasağın gerekçesi ise “şehrin yeniden Araplaşmasını” engellemek.

Fransız haber ajansı AFP,’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin başkenti Erbil’i mercek altına aldığı özel haberinde, şehirde Kürt olmayan hiç kimseye ev veya daire satılmadığını bildirdi.

Michel Moutot’nun kaleme aldığı habere göre, Iraklı Kürtlerin “etnik yasağının” gerekçesi “şehrin yeniden Araplaşmasını” engellemek. Ülkenin diğer bölgelerine göre daha güvenli olan bölgeye akın eden ve Kürt olmayan Iraklıları durdurmak için, Kürt yetkililerin “oturma izni” uygulamasına geçtiği bildiriliyor. Kendisine bir Kürt kefil bulamayan hiç kimse, ev satın almak bir yana, apartman dairesi bile kiralayamıyor. Oturma izinleri her ay veya üç ayda bir yenilenmek, ev sahipleri de “yabancı” kiracıları sürekli denetlemek zorunda. Dört yıldır Erbil’de bulunan Avrupalı bir gözlemci, oturma izinlerinin çok sıkı biçimde denetlendiğini söyledi. Kürtlerin kefil olduğu yabancılarla ilgili bir şüphe bulunması durumunda kefil olan kişinin bu yabancıyı kendilerine getirmek zorunda olduğu aksi halde tutuklandığı belirtiliyor.

Kürt emniyet gücü Asayiş’in yerel bir yetkilisi olan Sabah Kerim, bölgedeki birkaç Arap köyünü de dikkatle incelediklerini belirterek, Mesud’nin partisi KDP’nin şehirdeki her mahallede bir ofisi olduğunu söyledi. Tüm bunların güvenliği sağlamak amacıyla yapıldığını ileri süren bir başka Kürt yetkili de, “Birinin Erbil’den olup olmadığını şivesinden anlıyoruz. Tanımadığımızı sorguluyoruz” dedi.

Haber Tarihi : 07.04.2007

BAZI AVRUPALILAR DA UYARMAYA ÇALIŞIR AMA SAĞIR BİR ÜLKE VARDIR

İsviçreli Profesör Finger: Özelleştirme ve AB Sizi Yok Edecek

Türkiye’nin AB’ye girme konusundaki ısrarını anlayamadığını ifade eden Türk dostu İsviçreli Profesör Finger, tarihi uyarılarda bulundu “kimliğinize sahip çıkın”

Jeopolitik öneme sahip Türkiye’nin AB’ye girmeden ‘bağımsız’ olarak kalması gerektiğini vurgulayan Lozan Üniversitesi Dekanı Prof. Matthias Finger, “Bakın bir tarafta AB, diğer tarafta Asya var. Türkiye, AB’nin içine girip kaybolmak mı istiyor?” dedi.

Özelleştirmenin Türkiye için yol açacağı tehlikelere de dikkat çeken Prof. Finger, şöyle konuştu: Stratejik önem taşıyan bazı kurumların özelleştirilmesi boyunduruk altına girmek olur ki, bunun sonucu Türk kimliğinin kaybedilmesine kadar varabilir.

Şaşkınlık içindeyim

Prof. Finger, üyeliğin Türkiye için tehlikelerini anlatıp, “AB’de ne işiniz var?” diye sordu.

“Türk dostu” olarak tanınan Lozan Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Akademisi Dekanı Prof. Dr. Matthıas Finger bile şaşırdı:

Neden AB diye ısrar ediyorlar anlamıyorum!

Bazı kurumların özelleştirilmesi boyunduruk altına girmek olur ki, bunun sonucu Türk kimliğinin kaybedilmesine kadar varabilir.

AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye’nin AB’ye değil. Çünkü Türkiye her şeyiyle kendi kendine yeten bir ülke. AB’ye girmeniz çıkarınıza olmaz.

Ne sizi birliğe almak istiyorlar, ne de başka mecralara kaymanızı… Oyalama taktiği güdüp geleceğin büyük gücünü şimdiden parçalamak istiyorlar

Birliğe girip kaybolmak mı istiyorsunuz?

Türkiye’nin AB’ye altenatif olabilecek projeleri neler olabilir size göre?

Bakın bir tarafta AB, diğer tarafta Asya var. Türkiye Jeopolitik olarak önemli bir yerdedir. AB’nin içine girip kaybolmak mı istiyorsunuz? Türkiye’nin bence AB’ye girmeden ‘bağımsız’ olarak kalması ve öncelikle Asya ile özellikle Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerini güçlendirimesi lazım. Türkiye kararlı politikalar izlerse büyük bir aktör olabilir. Örneğin doğalgaz ve petrol sıkıntısı çeken Avrupa ile, enerji kaynakları açısından zengin olan Orta Asya arasında köprü görevi yapabilir. Kararsız politilarla oyalandıkça Türkiye kaybeder. Türkiye’nin AB’ye girmesi de Asya ve Avrupa arasındaki güç dengesini Avrupa lehine çevirebilir.

Dengeler değişir

AB zaten Türkiye’ye az bile olsa bir ışık yakıyorsa, Rusya’ya göz kırpıyorsa, Asya ekonomisinin sessiz ve derinden büyümesinden çekindiği içindir. Aynı zamanda Avrupa, Türkiye’nin Asya ve Rusya ile birlikte bölgede yeni bir güç oluşturmasından korkuyor, ve bu nedenle oyalama taktiği uyguluyor. Ne içine almak istiyor, ne de başka mecralara kaymasını; dayatmalarını yapıp oyalama taktiği güdüyor. Sizi Asya’dan koparmak ve gelecekte oluşacak olan bir gücü şimdiden parçalamak istiyorlar.

Bir dizi temaslarda bulunmak üzere Türkiye’ye gelen Lozan Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Akademisi Dekanı Prof. Dr. Matthias Finger ile Ankara’nın özelleştirme politikalarını ve AB sürecini konuştuk. Özelleştirmenin Türkiye’nin geleceği için bir tehlike oluşturacağını, toprak bütünlüğümüzün tehlikeye gireceğini belirten Prof. Dr. Finger, Türkiye’nin AB’ye girme çabalarının boşuna olduğunu ifade etti. Fınger, AB’nin de kendi değerleri ile birlikte Hıristiyan geleneklerinin olduğuna değinerek Müslüman bir ülke olarak asla Türkiye’yi aralarına almayacaklarını söyledi.

Türkiye’de stratejik önem taşıyan kurumlar özelleştirilmektedir. Son olarak da TPAO’nun özelleştirilmesi gündemde. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle devletin stratejik yönden önem taşıyan, haberleşme, su, elektrik, rafineri, gibi kurumlar özelleştirilmemeli, özelleştirilecekse bile bazı kriterler gözönünde bulundurularak özelleştirilmeli. Mesala özelleştirme yapıldıktan sonra bir rekabet ortamı doğacak mı ve rekabet oranı ne olacak? Bence özelleştirmenin de bir limitinin olması gerekir. Hizmetin devamlılığı bakımından bazı kurumların kamunun elinde kalması gerekir. Devlet, bu hizmetlerin garantörüdür. Örneğin bir su şirketi yaptığı dağıtımda belirli bölgelere öncelik tanıyabilir, bazı bölgeleri ihmal edebilir. Bir haksızlığa sebebiyet verebilir. Bu adaleti ve eşit dağıtımı ancak devlet sağlayabilir. Örneğin Fransa ve Almanya, elektrik ve suyun idaresini stratejik açıdan önemli gördüğü için kurumlarını özelleştirmeye yanaşmıyor. Stratejik öneme sahip, elektrik, doğalgaz, haberleşme, su gibi kurumlarına başkalarını ortak yapabilir, ancak tamamen elden çıkarılması durumunda kontrol elden kaçar. Bazı kurumların özelleştirilmesi boyunduruk altına girmek olur ki, bunun sonucu Türk kimliğinin kaybedilmesine kadar varabilir.

Özelleştirme bir ülkeyi nasıl bölebilir ki?

Doğal ve tabii kaynakların hiç bir zaman özelleştirilmemesi gerekir. Bunlar o ülkenin, o vatanın insanlarının malıdırlar.

Bu kaynakları yabancı birine sattığınızda bunu nasıl kullanacağını kontrol altına alamayabilirsiniz Bu da ülkenizin ekonomik açıdan güç kaybetmesine, yıpranmasına neden olabilir. Burada Rusya örneğini vermek istiyorum. Rusya hiç bir kurumunu özelleştirmeye yanaşmıyor. Bunları uluslararası platformda bir silah olarak kullanıyor.

Mesela Moskova geçtiğimiz günlerde doğalgaz vanasını kapatınca Avrupa ile kriz yaşandı. Neden? Çünkü güç Rusya’nın elindeydi. Rusya kendi kuralını koymuştu. Ve biliyorlardı ki doğalgazı özelleştirdiklerinde Rusya’nın gücü de elinden alınmış olacaktı. Diğer bir tehlikede şudur ki; böyle bir stratejik önem taşıyan kurum özelleştirildiğinde bunu satın alan şirket istediği fiyatı koyar. Ve devlete şantaj yapabilir. ’Ben bunu işlettiğim için istediğim fiyatı koyarım’ diyebilir. Buda bir yabancı şirketin boyunduruğu altına girmekten başka bir şey değildir. Bu stratejik kurumların üzerinde bir yetkiniz ve gücünüz kalmadığında, pek bir şeyiniz de kalmamış demektir. Özelleştirme ancak %20 civarında olmalıdır.

Arjantin gibi aynı durum yaşanır.

Ancak şu anda Türkiye’nin Dünya Bankası’na ve IMF’ye milyarlarca dolar borcu bulunmaktadır. Türkiye’nin bu durumda geleceği ne olur? Bir Arjantin örneğini yaşar mı?

Kesinlikle aynı durum yaşanır. Bir devlet ne kadar borçlanırsa o kadar çok şantaj hedefi haline gelir. Devlete söz geçirebilmek için bazı özel kanunlar çıkartılır ve bazı kişilere tavizler verilir. Borcunuza karşılık doğal kaynaklarınızın satılması istenir. Çünkü burada önemli olan zaten bu doğal kaynaklardır. Suyunuz ve petrolünüz ön plana çıkar. Bir devleti zaten ayakta tutan bunlardır. Türkiye’nin AB’ye değil , AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var.

Türkiye’ye AB yolunda sürekli bir takım dayatmalar yapılmaktadır. Ancak son zamanlarda AB’nin de kendi arasında sorunlar yaşadığını görüyoruz. Diğer taraftan Türkiye AB’nin peşinde koşuyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bütün Avrupa ülkelerini bir kenara bırakarak Türkiye’nin İsviçre’yi örnek alması gerekir. Çünkü İsviçre AB’ye girmedi; ancak ikili anlaşmalar yaptı. Yapılan bu anlaşmaları da kendi lehine çevirdi ve aslında İsviçre işin içinden kârlı çıktı. Türkiye’nin de aynı şeyi yapması gerekir. Türkiye, AB’nin peşinden koşup onun birliğine girmektense -istiyorsa- karşılıklı ikili anlaşmalarla ekonomik bir çıkar sağlamalı ve boyunduruk altına girmemelidir. Benim anlamadığım şu, aslında AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye’nin AB’ye değil. Ben Türk siyasetçilerini anlayamıyorum. Çünkü Türkiye her şeyiyle kendi kendine yeten bir ülke. Türkiye’nin AB’ye girmesi çıkarına olamaz.

Müslüman bir ülkeyi aralarına almazlar

Ancak başta Başbakan olmak üzere diğer Bakanlar da Türkiye’de ekonominin iyiye doğru gittiğini söylemektedirler…

Her şey özelleştirildiğinde, bütün kamu kurumları satıldığında devletin kasasına belli bir miktar para girdiğinde sevinebilirsiniz. Ancak bu size sadece belli bir dönem rahatlama getirebilir. Sıcak para bir sirkülasyon sağlayabilir.

Ancak özelleştirmeden gelen para zaten IMF ve Dünya Bankası’na aktarılıyor, bu gerçek de halktan gizleniyor. Gidişatın iyi olduğunu gösteren bugünkü rakamların etkisi geçici olacaktır. Bugün yapılan istatistikler ekonomik durumu iyi gösteriyor olabilir ama, önemli olan kırsal kesimlerle şehirler arasında yapılan istatistiklerin ortaya koyduğu verilerdir. Belli şehirlerde yapılan istatistikler asla gerçeği yansıtmaz. Bir ulusal araştırma yapıldığında gerçekler zaten ortaya çıkar. Özelleştirmeler yapıldığında gelen paralar nerelere yatırılıyor? Bu paralar acaba bazı çevrelere mi, tarıma mı, iş çevrelerine mi, sanayiye mi yatırılıyor….Rakamlar başka ancak gerçekler başkadır.

Uzun vadede de olsa AB Türkiye’yi kabul eder mi?

Türkiye’nin AB’ye girme çabaları boşuna. Çünkü AB’nin kendi değerleri var. Gelenekleri, Hıristiyan bir kimliği var…AB’de laik bir kesim de vardır, aynı Türkiye’de, laikliği savunanlarla Müslüman değerleri savunanlar olduğu gibi. Ama AB’de esas olan, baskın olan ideolojik yapı Hıristiyanlık üzerine kuruludur. Bundan dolayı zaten Türkiye’nin AB’ye girmesi mümkün değildir. Türkiye bir Müslüman ülke olduğundan aralarına almazlar. Bugün AB üyesi ülkelerin zaten kendi aralarında iç sorunları vardır. Bugün AB bir iç çatışma yaşayan bir sözde birliktir. Birbirlerini zaten sevmemektedirler. Bir Katolik-Ortodoks çatışması yaşanıyor. Bir de buna Müslüman unsurun eklendiğini düşünürsek sonucun ne olacağı zaten ortaya çıkar. Bir tarafta aşırı dinci kesimin yanında laik kesim de var. Bir problem yaşanmaktadır. Problemler içinde olan bir AB, yeni bir problem olarak Türkiye’yi aralarına almayı elbette ki istemez.

Prof. Dr. Finger kimdir?

İsviçre’nin Lozan kentindeki, Lozan Üniversitesi’nin İktisadi İdari Bilimler Akademisi Dekanı… İsviçre’nin ünlü bir antropologu olan annesinin görevi dolasıyla çocukluğundan bu yana sık sık Türkiye’ye gelip giden Prof. Dr. Finger’in yardımcısı da ” Dr.Selin N. Şenocak “ isimli bir Türk.

Yeniçağ gazetesi.com

 23/10/2007 – 11 EYLÜL 2002 SONRASI GELİŞMELER

1-AMERİKAN SİYASETİNİ BELİRLEME ADIMI

2000 Yılında Amerikan seçimlerini mahkeme kararı ile kazanan George Walker BUSH,ilk konuşmalarından birinde yeni dünya düzenini kastederek “Crusade” yani Haçlı seferi kelimesini kullanmıştır.G.KORE-IRAK ve İRAN ülkelerini “Şer Odakları olarak göstermiştir.

Irak olayı artık bitmiş sırada İran bulunmaktadır.

2- EL KAİDE-S.ARABİSTAN İŞBİRLİĞİ VEYA “İSLAMİ TERÖR”ADIMI

Buna gösterilen tepkiler sonucu sözünü geri almışsa da amaç değişmemiştir.İlk önce kendi petrol şirketinin ortağı olan Arabistanlı “Ladin Ailesinin” küçük oğlu “Usame Bin Ladin’e el altından kurdurmuş olduğu “El Kaide” isimli taşeron örgüte New York’un en güzel ikiz kulelerini uçak kaçırma operasyonu ile yıktırmıştır.

3- HAÇLI SEFERİ KAMPANYASI ADIMI

Ardından,İngiltere ve bazı Avrupa ülkelerinde kamu oyunun nefretini çekecek bir takım metro bombalama eylemleri ile de Avrupa Halklarının vezenginlik,uyuşturucu,seks sarhoşluğu içinde sapıklaşmış,uyuşuk gençliklerine de yeni “Nazi” duyguları aşılamak için bahane yaratmıştı.

4- AFGANİSTAN VEYA “DEMOKRASİ GÖTÜRME” ADIMI

Bu olayları bahane ederek,SSCB’nin yıkılmasına sebep olan Afganistan’a sığınan bu taşeron örgüt bahanesi ile “Koalisyon Güçleri “ ile birlikte buraya “Demokrasi getirmeye” girmiştir.

Rejim kavgalarını kesip,İtalya’da 1958 yılından beri sürgünde bulunan devrik Afgan Kralı Karzai’yi de kurdukları hükümetin başına Başkan atayarak,vatansever “Taliban” Afganların kanların döken ama,ellerinin altındaki “Usame Bin Ladin”i ve örgütü “El Kaideyi bir türlü ele geçiremeyen (!) bu “Adaletin Kılıçları(!) “İslami Terör” deyimini kullamarak sürekli bir “Müslüman düşmanlığını” körüklemektedirler.

5- İSLAMİ KIYAFET YASAKLARI ADIMI

Buna ilave olarak da kendi ülkelerindeki müslüman azınlıkları da Ülkemizden başlattıkları “Türban-Çarşaf “meseleleri ile yasaklamalar ile “Öcü” haline getirmişlerdir.

“Bu kıyafet yasakları “Türkiye’den başladı biz de uygun gördük.Türkiye tek demokratik müslüman ülkesidir” diyerek de yasak koyucusu olmadıklarını da açıklamaktadırlar.

6-YENİ NAZİZM KAMPANYASI ADIMI

Kendi çabaları ile iş dünyasında yer edinmiş müslüman iş adamlarını da “Yahudi” gibi gösterme çabasına da girişmişlerdir.

Kasıtlı olarak bazı gazete ve dergilerde yayınlattıkları “Hz Muhammed Karikatürleri” ile de hem İslam ülkelerinden toplu tepki çekmeyi hem de ülkelerindeki müslüman azınlıkların tepkileri ile doğan terör olaylarını yaratmışlardır.

Tüm İslam dünyasından alınan bu tepkiler de “Hristiyan hakimiyetine başkaldırı ve Haçlı Seferi Gerekçesi” olarak gösterilemktedir.

7- IRAK ADIMI

İkinci olarak “El Kaide’ye destek,komşularını tehdit,azınlıklara soykırım uygulama,nükleer silah bulundurma iftiraları ile 2003’de Irak işgal edilmiş,devlet başkanının idam sehpasında koparılan kafası yerlerde yuvarlanırken tüm dünyaya gösterilmiştir.

Devamında Irak üç parçaya bölünmüş,”Teba-ı Sadıka” olan Kürtler baş tacı edilerek iktidarın başına getirilmişlerdir.El altından kendi ordularına ait komşu devletlerde bile olmayan bazı ağır silahlarla donatılan “ “Kürt Ordusu” veya “yeni “Irak Ordusu” ile Haçlı hareketinin en önemli adımlarından biri daha başarılmıştır.

8- TÜRKİYE ADIMI

İslami kıyafet ve yaşam biçimlerinin kendi ülkelerindeki müslümanlara yasaklanmasında “Laik,Demokratik, Sosyal,Batı idare sistemini “ benimsemiş “Müslüman Türkiye” nin koyduğu yasaklar bahane edilirken ,aynı dönemde iktidara getirilen “İslamcı Parti” AKP hükümeti de “Ilımlı İslam,Yumuşak İslam,Dinler arası Diyalog” faaliyetleri ile tanıtılarak,Demokratik Türkiyenin de “İslami ve Haçlı Karşıtı “ oluşu da batı halklarının bilinçaltlarına yerleştirilmiş oluyordu.

Irak’taki Kürtlerle işbirliği içinde olduklarını söylemekten çekinmeyen,hatta “Neşirvan BARZANİ Liderimizdir “ diye Tv kanallarında rahatça beya verenbölücü terör örgütü temsilicilerinin de “Demokrasi adına” TBMM”’ye sokulmaları bu işbirlikçi hükümet sayesinde 2007 Temmuz seçimleriyle alenen sağlanmıştır.Çünkü önceden gizli olarak yapılan bu eylem böylece meşrulaşmış oldu.

60.TBMM Hükümetini kurulması daha tamamlanmadan,Türkiye’ye 90 yıldır yapılan “Ermeni Soykırımını kabul ettirme “baskılarına ilave olacak bir iddia da meclisteki terör örgütü temsilcilerinden gelmiştir.

Artık resmi sıfata haiz olan bu zatlar,Türkiye Ordusunun Hakkari cıvarında “Kimyasal Silah Kullanma “ suçlamasını hemen meclis açılmadan yapmıştır.Bu gerekçe Irak’ı işgal gerekçelerinden biriydi.

El Kaide Örgütünün finansörü olan,t Yasin Elkadı isimli iş adamı ile işbirlikçi Başbakan “R.Tayyip Erdoğan’ın geçen yıllarda meclisten yapt üm koalisyon ülkelerinde mal varlıklarına el konulduğu yazılıp çizilen ığı “Yasin El Kadı’ya param kadar kefilim ve arkadaşıyım”sözü de aynı gün İngilterenin kıtalararası basın organlarında gündeme gelmiştir.

Daha hükümetin kurulması ülkemizi 1980’lerde Kenan Evren’in kabul ettiği (8) eyaletli Türkiye projesine uygun veya bilmediğimiz yeni eyaletlere bölecek “Yeni Sivil Demokratik Anayasa” (!) hazırlanması beklenmeden emperyalistlerin içerdeki işbirlikçileri ile aynı anda saldırıya geçmesini “İşbirlikçi Hükümete Güvensizlik” veya “Tabansızlık etmeyin” tehdidi olarak yorumlamak da mümkündür.

Son Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Başbakan ve Genelkurmay arasındaki görüşmelere ,hükümet kanadının sürekli olarak “Vatana İhanetle Bizi Suçlamayın,Bu bizim Çalışma Azmimizi Kırar,Biz Hain Değiliz” türü açıklamaları ve terör örgütüne aralıksız yapılan operasyonlar da “Hükümetin tabansızlık gösterdiği veya “davadan döndüğü” şeklinde “Batı’nın Teba-ı Sadıka” sı yani Batıya Sadık Halkı olan İşbirlikçi Kürt temsilciler tarafından bir “müzevirleme “ olayı sonucu da olabilir.

Ya da bu kadar gelişmeyi yeterli görüp “Koalisyon Güçleri “ K.Irak-Ermenistan-Gürcistan’daki üslerinden bu ülkelerin de katılımları ile doğu,güney doğu ve kuzey doğudan toplu bir harekete karar vermiş olabilirler.

Çünkü geçen hafta Rus Uçaklarının Gürcistan’a “patlamayan bomba” atması,İran’ın Irak’taki PKK kamplarına saldırıları,Ural Dağlarında halen süren RUS-ÇİN ortak tatbikatı,güvenlik güçlerimizin terör örgütüne sürekli operasyonları da ancak böyle bir askeri operasyonun beklentisi içinde olanın sadece ben olmadığımın da bir kanıtı olarak açıklanabilir.

1980 yılından beri G.A.P projeleri adı altında “Doğu Anadolu’da devlet yardımı almamış eşek dahi bırakmayan uygulamalar yanında,Diyarbakır’ı geçerek Irak’a bağlantı kuran “Otoyollara son olarak “Karadeniz Oto Yolu”nun eklenmesi de yeni yapılacak “Haçlı seferi “ hareketinin,”Doğu-G.Doğu” dan ve Kuzey doğudan” başlayacağı işaretini vermektedir.

1.Dünya savaşı sonrası Yunanlılarla başaramadıkları “Batıdan Doğuya Sürme” taktiğinin yerini bu defa “Doğudan Denize Dökme “ şeklinde planlandığı anlaşılmaktadır.

Rusya-Çin,Yeni Türk Cumhuriyetleri ile birlikte hareket ederek korumaları altına giren İran’ın öncelikli hedef olmaktan çıktığı ve ülkemizin yeni hedef olduğu da artık şüphe götürmemektedir.

İslamcı bir hükümetin devlet idaresinde bulunması ABD-AB koalisyonunun eline çok önemli kozlar vermiştir.

Sevr Antlaşması Haritası- Sarı Türkiye-Sarı-Kırmızı Çizgi Kürtler Mavi Ermenistan, Lacivert Yunanistan, Mor Fransız,Kırmızı İngiliz,Beyaz portakal rengi çizgi Uluslararası kontrol bölgesi diğer çizgiler de renklerine göre kontrol bölgeleri

1-Lozan antlaşmasında OTİ (Osmanlı-Türk-İslam) fanatizmi yapmayacağımız taahhüdü ortadan kalkmış ve lozan antlaşmasını çiğnememiz sağlanmıştır.

2-1989 yıllarında BM’ce hazırlanan “Yeşil Hat” projesi kapsamında,ülkemizin “Demokratik Rejim “ dışına çıkması olasılığı kesinleşmiştir.

3-Başbakanımızın Yasin El Kadı hakkındaki sözleri bu işin de mührü olmuştur.Artık terörü “Başbakan “düzeyinde destekleyen bir ülke durumundayız.

Bütün bunlar koalisyon güçlerinin ülkemize müdahele için gerekli mazeret ihtiyaçlarını fazla fazla karşılamaya yetmektedir.

Bu bizi korkutur mu?

Bizi korkutur ama, “kızılbaş,alevi,kürt ve gayrimüslüm dönmelerin iktidarından kurtulma” amacı doğrultusunda iktidara gelen hükümetin verdiği tavizlerin daha başlangıcı olduğundan hükümeti korkutmamaktadır.

. O nedenle bütün bunlar olurken,hükümetin,basının,iş dünyasının borsa ve döviz olayları ile meşgul olması

kadar aptalca bir şey olamaz.Hala yerini belirlememiş,halkına bile çimdik operasyonu bile başlatmayanlar ve hiçbir şeyle ilgilenmeyenler suçludurlar.

Kendilerine vaad edilen Anadoluda küçük bir toprak parçası üzerinde bir “Şeriat Devleti” vaadi varmıdır? Varsa bu onlara yeterse de millet buna neder? Sormuşlarmıdır? Bilinmez.Ancak büyük bir yanlış içindedirler.

Birkaç yıl sonra Anadolu işgal edilirse,yapılacak soykırımlardan kendini kurtaracağını sanan başta zenginler zarar edeceklerdir.

Böyle bir işgal tamamen “Ortadoğuda Etnik Temizlik” şeklinde sonuçlanacaktır.Hirant DİNK’in dediği gibi “Bu topraklar “Pis Türk ve Müslüman kanlarından “Ermenilerin temiz kanlarıyla yıkanarak temizlenecektir” Şimdi buna yukarıda sayılan ülkeleri de ekleyerek,kıyamet öncesi ”Mesih’i beklemek üzere sadece “İbrani-İshak kavminden olan halkların kuracağı “Kutsal İncil Şeriat Devleti” mi her ne deniyorsa bu devletin kurulmasına geçilecektir.

Takvim artık dolmak üzeredir.İş uzatılmayacak,İndus-Nil nehirleri(Hint-Mısır) arasındaki topraklar tamamen bu kavimlerin elinde olacaktır.Karışık yani Ham-Sam ve İnkarcı Yafes kavimlerinin kanlarına bu topraklarda yer yoktur.Koalisyon güçlerinin hedefi budur.

Yangın bacaya uzanmaktadır.Herkes zamanında yerini tespit etmelidir.Rahmetli İsmet .İNÖNÜ’nün dediği gibi “BİTARAF OLAN BERTARAF OLUR”

Bu böyle biline!

G.W.BUSH,T.ERDOĞAN ve YECÜC-MECÜC

İslamiyet de “İbrahim” kavmine gelen “Tevrat ve İncil’in” devamıdır.Her üç kitapta “Gok-Magok veya Yecüc-Mecüc” yani “Cüceler ve Devler” kavimlerinin kıyamet öncesi bu “İbrahim kavimlerinin üzerine felaket yağdıracağından bahsetmekte ve bunu tehdit olarak göstermektedir.

GOG-MAGOK =YECÜC-MECÜC;

Kuran Kehf Suresinde Yecüc -Mecüc,Tevrat ve İlk Ahit’te Gog-Magog Devler ve Cüceler dendiğinde ilk düşünülmesi gereken Tevrat,İncil ve Kuran’da adı geçen II.Adem olarak da bilinen Nuh Peygamberin çocuklarını lanetlemesi ile başlayan insanların üreme ve dağılım olaylarıdır.

Nuh Peygamberin oğlu Yafes’in “Tanrı’nın yeryüzünde insanları tyfana terk edip cezalandırmasını adaletsiz olduğunu söyleyip Tanrı’ya tapmayacağını söylemesi sonucu Yafes ve soyu Nuh tarafından lanetlenmiştir.Bu yüzden Tevrat’a göre Yafes soyunu incelememiz gerekir;

Yafes’in Yedi Oğlu

—Gomer’in çocukları ‘Aşkenaz, Rifas, ve Togarmah’tır. (Yaradılış 10:3). Tevrat’ta Aşkenaz diye geçer.

—Mecüc. Ezekyel’e göre, Mecücler kuzeyde yaşardı (Ezekyel 38:15, 39:2). Josephus’a göre Grekler’in Saytiyalılar diye çağırdıkları bunlardır, (Romanya ve Ukrayna’nın eski adı

Saytiya )

—Sam’ın oğlu Elam’la , Maday Iranlıların atasıdır. Josephus der ki Maday’ın çocukları Greklerce Medes diye bilinirdi. Med’ler Tevrat’ta da geçer. Sayrus’tan (Büyük Krus) sonra, Med’ler daima Persler ile anılır (Tevrat’ta). Onlar tek krallıkta birleşmiştir —‘Med ve Persler Kanunu’ (Danyel 6:8, 12, 15). Sonra sadece Persler diye çağrıldılar. Medler Hindistan’a da yerleşmişlerdir’

—Yavan’ın oğlu Elişa, Tarşiş, Kittim, ve Dodanim (Yaradılış 10:4), Yunanlılar ile alakalıdır. Elisyalılar, isimlerini Elişah’tan almışlardır. Tarşiş ve ya Tarsus Kilikya olarak bilinir.

—-Tubal. Ezekiel Yecüc ve Meşeç ile anar (Ezekyel 39:1). Tiglath-pileser I, M.Ö.1100 yılındakiAsur kralı, Tubal’den Tabali diye bahseder. Josephus onların adını Thobelit’ler diye kaydetti ki, sonra Iber’ler olarak bilinir.Gürcistan’ın başkenti (Tubal’dan gelen) Tiblistir. Buradan bu insanlar, Kafkas dağlarının geçip, kuzey doğuya, Tobol nehrine isim vermiş, ve Tobolsk şehrinin isim sahibi olmuşlardır.’

—-Meşeç, diğer torunu adı, Moskova’nın eski adıdır. Rusya’da bir alan hala “Mesçera Altı” diye bilinir.

—-Tiras’ın çocukları Thracia’lılar olarak bilinirdi. Grekler ismi Traklar olarak değiştirdiler.Tras’ın insanları vahşi Hint-Avrupalılardı. Tiras’a daha sonralarıThuras, ya da Thor, yani Yıldırım tanrısı olarak tapılırdı.

Yukarıdaki alıntı yorumlardan da anlaşılacağı gibi işin aslında başta Gürcüler ve Tüm Kafkas halkı da Yecüc Mecüc sıfatında olup,oradan Sibirya ve Asya steplerine göç eden kavimlerin Yecüc Mecüc olduğu da göz önüne alınmalıdır.

Yukarıda görülen ve yine Hıristiyan dünyasınca İncil-İlk Ahit ve Tevrat’a göre hazırlanmış Kavimler haritasında Tubal’ın veya “Gog-Yecüc kavminin” İç Anadolu’dan yukarı Kafkasya,”Magog-Mecüc kaviminin” ise yarinin Diyarbakır civarı ve doğusu olarak gösterildiğini görmekteyiz.

Ancak Tuval-Tubal adı ile o anılan bu bölgeleri Arap yarımadasında da uzak Kuzey Asya’da Tuva Cumhuriyeti,Çin,Moğolistan Sarı Deniz sahillerinde de aynı adla anılan bölgeleri bulmak mümkündür.

Kur’anda da Tuva bölgesinin kutsallığından bahsedilir.

Sonuç olarak yeryüzüne insanlığın Tufan sonrası dinlere göre Anadolu ve Kafkaslar üzerinden dağıldığı kabul edildiği açısından baktığımızda adı geçen bölgelerden dağılan insanlar gittikleri yerlere geldikleri toprakların adını vermiş demek te mümkündür.Tabii ki hiç bir şeyi net tüm açıklığı ile tespit etmek ve doğrulamak da mümkün değildir.

ÜSTÜN IRK

Tevrat’ta İbrahim Peygamberin,yeryüzündeki diğer kavimlerin çok tanrıya tapmaları ve sapık cinsel ilişkiler ve yaşam tarzları içinde olduklarından dolayı Tanrı Yahve’nin onları cezalandırmak için İbrahim Peygamberin neslini seçtiği işlenir.

İncil Tevratında bahsi geçen,Mısır Kralı Tutmosis II.’nin hediye ettiği Kuzey Afrikalı köle Prenses “Hagar veya Hacer’den olan İsmail peygamberin soyunu annesi “asil” kavim olmadığı için yüceltmez.

Babaları bir anaları ayrı kız kardeşi olan Sara’dan olan İshak peygamberin iki oğlundan küçüğü olan “Yakup ” ile güreşir ve ona “İsrail=Tanrı ile güreşen” adını verir ve onun soyundan peygamberler getirir.Bildiğimiz Yahudiler veya Museviler Yakup soyundan gelenlerdir.

Hz.Muhammed de İsmail soyuna verilen bir teselli’dir.Bu yüzden de Kuran-ı Kerim;

Şuara Suresi -7:”Şehirlerin anası Mekke ve çevresinde bulunanları şüphe götürmeyen o kıyamet gününün dehşetinden haber veresin diye sana Arapça okunan bir kitap vahiy ettik.Mahşerde toplananlardan bir kısmı da cehenneme gider”

ayeti ile Kur’anın gelişinin Allahü Teala’nın İsmail soyunu sonunda onurlandırması dile getirilmektedir.Yani Kuran=İslam sadece “Mekke ve Çevresinde ” yaşayan İsmail soyu Araplarına gelmiştir.Diğer Araplar ise İbrahim soyundan çokçok eski kavimlerdir ve coğrafi ortaklık dışında hiç bir bağları yoktur.

Bu yüzden Mekke Arapları kendilerini üstün ırk saymaktadırlar.Oysa bunlar yeni oluşmuş kavimlerdir ve yeryüzündeki bütün kavimleri yok etmekle görevlidirler.Tevrat,Zebur,İncil ve Kuran hepsi İbrahim Peygamber soyuna inmiş kitaplardır.

Diğer kavimleri de aldatarak özlerinden koparıp kendilerine hizmet ettirmektir.Bunu da başarmışlardır.

İşte onların bu amaçla “SEÇİLMİŞ ÜSTÜN IRK” olduklarını gösteren Tevrat ayetlerinden bir kaçı aşağıdadır.

Şekem’de Yenilenen Antlaşma

BÖLÜM 24

Yeşu.24: 1 Yeşu İsrail oymaklarının tümünü Şekem’de topladıktan sonra, İsrail’in ileri gelenlerini, boy başlarını, hakimlerini, görevlilerini yanına çağırdı. Hepsi gelip Tanrı’nın önünde durdular.

Yeşu.24: 2 Yeşu bütün halka, “İsrail’in Tanrısı RAB şöyle diyor” diye söze başladı, “‘İbrahim’in ve Nahor’un babası Terah ve öbür atalarınız eski çağlarda Fırat Irmağı’nın ötesinde yaşar, başka ilahlara kulluk ederlerdi.

Yeşu.24: 3 Ama ben atanız İbrahim’i ırmağın öte yakasından alıp bütün Kenan topraklarında dolaştırdım; soyunu çoğalttım, ona İshak’ı verdim.

Yeşu.24: 4 İshak’a da Yakup ve Esav’ı verdim. Esav’a mülk edinmesi için Seir dağlık bölgesini bağışladım. Yakup’la oğulları ise Mısır’a gittiler.

Yeşu.24: 5 Ardından Musa ile Harun’u Mısır’a gönderdim. Orada yaptıklarımla Mısırlılar’ı felakete uğrattım; sonra sizi Mısır’dan çıkardım.

Lev.20: 22 “‘Bütün kurallarıma, ilkelerime uyacak, onları yerine getireceksiniz. Öyle ki, yaşamak üzere sizi götüreceğim ülke sizi dışarı kusmasın.

Lev.20: 23 Önünüzden kovacağım ulusların törelerine göre yaşamayacaksınız. Çünkü onlar bütün bu kötülükleri yaptılar. Bu yüzden onlardan nefret ettim.

Lev.20: 24 Oysa, Siz onların topraklarını sahipleneceksiniz. Bal ve süt akan bu ülkeyi (*)size mülk olarak vereceğim, dedim. Sizi öteki uluslardan ayrı tutan Tanrınız RAB benim.

“Siz Tanrınız RAB’bin çocuklarısınız. Ölülere ağıt yakmak için bedeninize yara açmayacaksınız. İki kaş arasındaki tüyleri almayacaksınız. Tanrınız RAB için kutsal bir halksınız. RAB öz halkı olmanız için yeryüzündeki bütün halkların arasından sizi seçti.”

(Yasanın Tekrarı Bölümü,14/1-2)

“Siz Tanrınız RAB için kutsal bir halksınız. Tanrınız RAB, öz halkı olmanız için, yeryüzündeki bütün halkların arasından sizi seçti.”

(Yasanın Tekrarı Bölümü, 7/6)

Başka bir kaynakta Yahudilerin ağzından kendi üstün ırk fikirleri. “Tanrı tüm evreni dört temel ayırım yani,mineral, bitki, hayvan ve insan üzerine kurmuşsa da, aslında beşinci bir türün var olduğu yazılmıştır. Bu da Am İsrael, yani Yahudilerdir. O’nun dördüncü türden, konuşanlar topluluğu insanlardan ayıran mesafe,

insanı hayvandan ayıran mesafeden daha az değildir.”

(Rav Yoel Kahn,”La cinquieme dimension” Rencontres Habad no.25,1989,sf.15)Şimdi

İslam’da Yecüc Mecüc hakkında neler var ona bakalım;

İşte aşağıda Hz.Muhammed (S.A.V)’nin bizzat kendi hadisleri;

“Mirac gecesi Allah beni Yecüc ve Mecüclerin yanlarına gönderdi; Onları dine davet ettim; kabul etmediler.. Onun için onlar, Adem ve İblis neslinden Allah’a asi gelenlerle birlikte cehenneme gireceklerdir”.

Bir diğer hadis;

“Küçük gözlü, kırmızı yüzlü ve suratları kalın deriden yapılmış kalkanlara benzer Türkler’e (Yecuc- Mecuc’e) karşı savaşlar yapmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır.”

Buhari-K. Cihad 95,96; Müslim K. Fitan 63,64-66

İşte bir de Hz.Ömer’in Taberi’den alınan bir kaygısı:

“Keşke oralara kadar ordu göndermemiş olaydım.Ceyhun nehri ile aramızda ateşten bir deniz olmasını ne kadar isterdim.Çünkü oraların ahalisi (Türkler)oradan çıkacak ve üç defa dağılarak yeryüzünü istila edeceklerdir.Üçüncüsü onların sonu olacaktır.Bu bela ve müsibetin Müslümanların üzerine gelmesinden ziyade Horasan ehlinin üzerine gelmesi benim için evladır.”

Bir başka tanımlama;

“Yüzleri deriden kalkanlar gibi yuvarlak ve geniş,gözleri sanki katır boncuğu gibi ürkütücü olan kavimlerden çekininiz.Onlar size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz.”

“Türkler ne yaman bir düşmandır.Onların düşmanlarına verecekleri ganimet, çok az,alacakları pek çoktur” dediğini okuyoruz.

Abdullah Bin Büreyde’nin babasından hikaye ederek anlattığına göre Hz.Peygamber buyurmuştur ki;

“Sizler,şüphesiz,çekik gözlü,bir kavimle çarpışacaksınız.Onlar sizleri üç defa sürüp kovalayacaklar ve sonunda Arap yarımadasında size yetişeceklerdir.

*(Cengizhan,Hülagü Han ve Timur İstilaları olarak algılanmıştır.)

Birinci istilada onların önünden kaçanlar kurtulacaklardır.İkinci takipte de bazılarınız kaçıp kurtulacak,bazılarınız helak olup gideceklerdir.

Üçüncüde ise onların istilalarının kökü kesilecektir.”

İslam Hadis İlminin büyük yazarlarından biri olarak tanınan Aliyyül Kari’nin “Türklere dokunmayınız,ilişmeyiniz” hadisine ilişkin islamcı açılımı ise aşağıdaki gibidir;

“Türklerde insanlığa has yumuşaklık ve çelebi insanlara mahsus merhamet yoktur.Belki onlar başka bir tür insan cinsidirler.Onlara insan değil de nesnas (uzun kuyruklu bir maymun türü)denilse daha uygundur.Türkler,Yecüc ve Mecüc artıkları ve onların kardeşleri ve temsilcileri olduklarını söylemek onların nemenem insanlar olduklarını beyan etmeye kafidir.Bununla beraber hiçbir şek ve şüphe edilmemelidir ki onlar son derece zararlı ve fesad ehlidirler.İslam ülkelerine ve Müslümanlara verdikleri zararın haddi hesabı yoktur.Allah onların yüzlerini kıyamete kadar bize göstermesin.

*Kaynak:” Mirkatü’l Mefatih)

Bize gelmeden önce de Zerdüşt olan Kürtleri de ciddi bir soykırımdan geçirmişlerdir.Süleymaniye’de bulunan bir belgede Arap işgali şöyle anlatılır;

Bir hadiste Hz. İsa’nın Peygamberimiz (sav)’e Mirac sırasında şunları söylediği bildirilmektedir:

“Yecüc ve Mecüc her tepeden saldırmaya başlarlar. Ve uğradıkları her suyu içip tüketirler, karşılaştıkları herşeyi bozup altüst ederler, bunun üzerine halk feryad ederek Allah’tan yardım diler. BEN DE (HZ. İSA) ALLAH’A DUA EDEREK Yecüc ve Mecüc’ü öldürmesini isteyeceğim. Bu duam kabul olacak ve yer onların leşleriyle pis pis kokacak. Ben Allah’a tekrar dua edeceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su onları taşıyıp denize atacaktır”

Hadislerde bu yok oluşun nasıl olacağı şu şekilde tarif edilmektedir:

“Sonra Allahu Teala, Yecüc ve Mecüc’ü gönderir… Sonra Allah’ın peygamberi HZ. İSA ve arkadaşları ALLAH’A DUA EDERLER DE, Allah Teala düşman ordusu içinde deve ve davarların burunlarında olan BİR KURDU GÖNDEREREK ONLARIN HEPSİNİ, bir tek insanın ölümü gibi helak eder.”

Hz. İsa arkadaşlarıyla birlikte onların şerrinden kurtulmaları için Allah’a dua edecekler. Allah onlara gökten boyunlarındaki kanı emmek için kurtlar gönderecek, hepsi ölecekler ses ve sedaları çıkmaz olacak.

Yecüc ve Mecüc’e musallat olacak olan hastalık hakkında hadislerde birçok bilgi verilmektedir:

Allah onlara gökten boyunlarındaki kanı emmek için kurtlar gönderecek, hepsi ölecekler.

Müteakiben (ardından) Yüce Allah onların başlarına (bela olarak) boyunlarına ve kafataslarına koyun ve deve kısmının burun kurtlarını gönderir de bu kurtlar onların hepsini (bir anda) öldürüp helak eder.

Sonra Allah Teala onların üzerine deve ve koyun cinsine ait burun kurdu denilen hayvanlar ve mikroplar yağdırır da bu mikroplar onların enselerinden yakalayıp hepsini öldürür.

Said Nursi bir sözünde Dabbetü’l Arz’ı şu şekilde tarif etmektedir:

O Dabbe bir nev’dir (tür, çeşit). Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye (hayvan topluluğu) olacak. Belki “bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi…” (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde (bedeninde) dişinden tırnağına kadar yerleşecek.32

…Allahu a’lem, o Dabbe bir nev’dir. Çünki gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak…

Bediüzzaman bu sözünde, Dabbenin tek büyük bir hayvan olursa heryere yetişmesinin mümkün olmadığına, bu nedenle de bir tane hayvan değil, bir hayvanlar topluluğu olduğuna dikkat çekmektedir.

„…’bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi.’ (Sebe Suresi, 14) âyetinin işaretiyle, o hayvan, Dabbetü’l Arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek…“

Ve Kur’an-ı Kerim;

Dediler ki: “Ey Zu’l-Karneyn, gerçekten YE’CÜC VE ME’CÜC, YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUK ÇIKARIYORLAR, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?” (Kehf Suresi, 94)

Dedi ki: “Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır. Madem öyle, bana güçle yardım edin de, SİZİNLE ONLAR ARASINDA SAPASAĞLAM BİR ENGEL KILAYIM.”

“Bana demir kütleleri getirin”, iki dağın arası eşit düzeye gelince, “Körükleyin” dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: “Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim.”

Böylelikle, NE ONU AŞABİLDİLER, NE ONU DELMEYE GÜÇ YETİREBİLDİLER. (Kehf Suresi, 95-97)

Dedi ki: “Bu benim Rabbimden bir rahmettir. RABBİMİN va’di geldiği zaman, O, bunu dümdüz eder; Rabbimin va’di haktır.” (Kehf Suresi, 98)

YECÜC VE MECÜC(ÜN SEDLERİ) AÇILDIĞINDA, ONLAR HER BİR TEPEDEN AKIN EDERLER; GERÇEK OLAN VAAD YAKLAŞMIŞTIR, işte o zaman, inkar edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: “Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik” (diyecekler). (Enbiya Suresi, 96-97)

Hadislerle Arap Milliyetçiliği örnekleri.İşte;

“Arap’lar Arap’ların eşitidir. “MEVALİ” de “MEVALİ”’nin. Ey “MEVALİ”, içinizde Arap’lar ile evlenmiş olanlar suç işlemiş olurlar, kötü yapmış olurlar.”

*Kaynak-Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi

“Ey Arap kendinden olanla ve kendi denginle evlen ve yapacağın çocukların safiyeti bakımından dikkatli ol ve asla zenci ile evlenme. Çünkü zenciler çarpık yaratık olduklarından onlarla evlenenlerin çocukları sakat ve çarpık doğar.”

*Kaynak-Muttaki 8/24-28- Lewis Çevirisi

*(Burada yapılmak istenilen,Tevrat’ta,Hz.İbrahim’in çocuklarına kendi ırkından olan “Hititli gelinler alması ve yaşadığı yere kendinden önce gelmiş kendi ırkından olan insanlarla evlenmelerini salık vermesine bir özentidir. Kendi kız kardeşi ile evli olan Hz.İbrahim,oğlu İshak’a ağabeyi İsmail’in neslinden kız alması ile ilgili bir nasihatı yoktur.Karısı Sara öldüğünde de Hitit topraklarından mağaralı bir arazi satın alarak karısını da “Hitit Toprağına” gömer.Açıkça kavmiyetçilik yapılmaktadır.Tevrat Yaratılış-Hititli Gelinler” bölümüne bakınız. Hz.Muhammed’in Araplara Irkçılık telkin ederken Yahudilerin”Hz.İsmail’in varlığı” olayını red ettiklerini de biliyordu.Hz.İsmail Kur’anda vardır.Tercüme Tevrat’lara, tercüme edenlerce konulduğu görülür.)

Hadislerin yol göstermeleri üzerine Araplar İran ve Anadolu üzerine saldırmış ve ele geçirmiştir. Bize gelmeden önce de Zerdüşt olan Kürtleri de ciddi bir soykırımdan geçirmişlerdir.Süleymaniye’de bulunan bir belgede Arap işgali şöyle anlatılır;

”Kutsal yerler yakıldı.Ateşler söndü ve büyüklerin en büyüğü kendisini gizledi.Arap zülmü Şehrizara kadar olan tüm köyleri harap etti.Kadınlar ve kızlar esir alındı.Erkekler kendi kanlarında boğuldular.Zerdüşt inancı yalnız bırakıldı.Hürmüz’ün hiçbirisi için bağışlaması olmayacaktır.”

Bu kavimleri ele geçirdikten sonra da

İ.S.650’den İ.S.950’ye kadar geçen sürede Araplar sonradan “Mavera ün Nehr” yani “nehrin öte yanı” adını verecekleri Seyhun-Ceyhun nehirlerinin arasında bulunan ve “Güney Türkistan” olarak bilinen bölgeye saldırmışlar ve Hz. Muhammed’in hadisleri doğrultusunda Yecüc-Mecüc” kavmi olarak niteledikleri atalarımızı “Soykırım”a tabii tutmuşlardır.Hz.Ömer’in yukarıdaki hadisinde bu adres açıklıkla görülmektedir.

Oysa Yahudiler tarafından bile “İbrahim Nesli” olarak kabul edilmeyen,bu güne kadar da Yahudi ve Hristiyan dünyası tarafından “Şeytani İnanç” sahipleri olarak tanımlanan Arapların,”İbranilikte direnmeleri, bizim AB kapısında “üyelik ” beklememize mi yoksa kılıç zoruyla kabul ettiğimiz “İslam” sıfatı yüzünden “Yecüc-Mecüc” nesli olarak nitelenmemize “alınmamak”onu kardeş kavimler olan Moğol veya Tatarlar’a yamamaya çalışma özelliğimize mi (*)benzer düşünmek gerekir.

* (Evliya Çelebi,Erzurumlu İ.Hakkı gibileri).

Çünkü Türk tarihinde sadece “Tatarlar”ın ve Cengiz Han’ın oğul ve torunlarının ortadoğuyu yakıp yıktıktan sonra geriye dönerken kendi istekleri ile müslüman oldukları yazılıdır.

Bunda eski kavimlerin,yenilenen kavimlere verilen “İlahi Mesajları” takip ederek “İbret alma” geleneklerinin etkili olduğu açıktır.

Musa ve İsa’nın doğumlarında İran’lı Zerdüşt rahiplerin İran’dan taaa Mısır diyarına gittiklerini her iki peygamberin efsanesinde de görmekteyiz.Yani eski kavimler olay beklenen olaysa takip ederler ve “son emirleri ” alarak uygularlar.Ama kendilerini ayırırlar.

Hititlerin idarelerindeki tüm halkların tanrılarını kabul etmeleri, Bizans İmparatorunun,İ.S.530 Jüstinyen dönemine kadar idaresindeki tüm dinlerin “en üstün temsilcisi” olmaları ve en büyük dinlere ait Tanrı Heykellerinin Yerebatan Sarnıcı yanındaki Milenyum taşının olduğu yerdeki büyük bir taş takın üzerinde bulunması hep dinlerin kökeninin bir olduğu kavramıyla ilişkilidir.Ancak,son yenilenen kavmin kitabı ve yaptırımları ona ait olup,bilge sayılan inisiye rahipler bu mesajdan “eskilere gelen emirleri” ayırma işlemini yaparlar.

İ İsevilikle başlayan “Tanrı’yı Resmetme” yasağı ve Tanrı sayısını “Tek” e düşürerek ” Çok Tanrılığı Yasaklama” İslamiyetle de sürdürülmüştür.

Bu da putperestliği önlemekte ve insanların daha ulu,güçlü,,tüm tanrıların özelliğini kendinde toplayan tek bir tanrıya tapmalarını sağlarken öncekilerle olan bağlantısını inkar ederek de kavram kargaşalarına neden olmuştur.

Eskilerde verilen bilgiler yenilerde tekrar edilmemiş,eskiden kalmış bir çok ritüel,kıyafet,tapınak özellikleri ,inançlar,v.s. yenilerinde açıklanmadığından bu kavram karmaşaları oluşmuş olup,tanrı kavramını ve tanımını yüceltirken ,dinleri köklerinden koparmakla da,onları eskilerin ilahi masalları olarak nitelemekle de anlaşılmaz hale gelmişlerdir.

Örnek olarak,”Tevrat’ın okunmadan İncil ve Kur’anın anlaşılamamsı gibi.

Eski kavimlerin alması gereken en önemli ibret de budur.

Görüldüğü gibi İslam dini tamamıyla Hz.İbrahim soyu sayılan bir kavime hitap etmektedir.(*)Müslüman da olsa düşman ilan edilen bu kavimlerin bu inanca göre “cennetlik” olmaları mümkün müdür?Gerisine siz karar veriniz

*(“Nuh Tufanı ve Kavimler Tarihi 8” başlıklı araştırma yazımı okuyunuz.)

AB’DE İSLAM DÜŞMANLIĞI

AB İSLAM İÇİN NE DÜŞÜNÜYOR

İsveç’te, “Nerikes Allehanda” adlı yerel gazetenin karikatürist Lars Vilks’in Hz. Muhammed’in başını bir köpek bedenine monte edilmiş olarak gösteren tasvirlerini yayımlamasının ardından Danimarka’nın önde gelen gazeteleri de söz konusu çizimleri yayımlayacaklarını bildirdiler.

2005’te Hz. Muhammed’i aşağılayan karikatürleri ilk kez yayımlayarak dünya çapında bir krize neden olan “Jyllands-Posten” gazetesi bir kaç gündür İsveçli karikatüristin çizimini yayımlarken, muhafazakâr eğilimli “Berlingske Tidende” gazetesi de yakında çizimleri yayımlayacağını duyurdu.

“Politiken” gazetesi genel yayın yönetmeni Thöger Seidenfaden, çizimlerin “aktüel haber” olması nedeniyle gazetesinde yayımlayacağını belirtti. “Kristeligt Dagblad” gazetesi genel yayın müdürü Erik Bjerager, provokasyon olarak nitelendirdiği çizimleri, “tarihe not düşmek” amacıyla yayımlamak istediklerini söyledi.

İsveç’in başkenti Stockholm’de 300 kadar Müslüman önceki gün Hz. Muhammed’e hakaret edilen karikatürün yayımlanmasını protesto etti. Göstericiler, Hz. Muhammed’e yönelik hakaretlerin yasaklanmasını ve 18 Ağustos’ta karikatürü yayımlayan yerel “Nerikes Allehanda” gazetesinin özür dilemesini istedi. Örebro’da cuma namazı kıldıkları kültür merkezinden çıktıktan sonra gösteri yapan grup pankart açıp sloganlar atarak Nerikes Allehanda gazetesinin merkezine dek yürüdü. Müslüman gruptan 1 saat önce de iktidar ortağı Folk Parti’nin liberal gençlik örgütü, gazete önünde toplanarak basın özgürlüğü lehinde gösteri yaptı. İki gösteri de olaysız geçti.

Karikatürist Lars Vilks’in ise ölüm tehditleri aldığı bildirildi. İsveç resmi haber ajansı (TT) tarafından verilen haberde, Lars Vilks’in web sitesine, özel mail adresine ve telefonuna bırakılan mesajlarda sanatçının öldürüleceğinin söylendiği belirtildi.

İSRAİL DE BUNLARA KATILIYOR.

ADL’nin (Anti-Defamation League / İnkarla Mücadele Birliği) 1915’i ’soykırım’ olarak tanımasına geçen hafta hükümetimiz nasılsa tepki göstermişti.?

Maccabi Tel Avivli futbolcu ve taraftarlar, Erciyes spor maçı öncesi Türkiye’ye gelirken bindikleri uçakta Hazreti Peygambere hakaret içeren şarkılar söyledi. İğrenç olayın tüm ayrıntılarını kameralar görüntüledi. Haber Kayseri ‘de infiale neden olmaması için yayınlanmadı. Uçakta bulunan kulüp yöneticilerinin kameralar önünde Hz. Peygambere hakaretler edilmesine ses çıkarmamaları ve İsrail gazetelerinin maç öncesi olayı haber yapmaları Kayseri seyircisini tahrik etmeye yönelik bir provokasyon olarak nitelendi.

İşte Arapların bize karşı hisleri;

İNTİKAM EKMEĞİ;

Dağıstan’da İ.S.716’da Cürcan’da esir aldıkları Türklerden 12.bin kişiyi değirmen bulunan bir su yatağına götürüp keserler ve akan kanları ile DEĞİRMENDE ÖĞÜTTÜKLERİ BUĞDAY UNUNDAN EKMEK YAPIP YERLER.Buna da “İntikam Ekmeği” derler.Sadece bu şehirde kırk bin Türk Halife YEZİD tarafından vahşice katledilirler.

Yecüc-Mecüc nitelemesinde Arap/İslam bakış açısından Türkler,başta Araplar olmak üzere insanlığa felaket getirici bozguncu,baş belası,bu nedenle de kıyamete kadar insanlıktan duvarla ayrılmayı hak eden bir kavim olarak görülüyor.

Bu noktada kimse Türklerin böyle bir duvarla insanlıktan ayrılmadığı,dolayısı ile Yecüc-Mecüc’den kastedilenin Türkler olmadığını söylemesin.Çünkü bu durumda başka bir kavim de yoktur ve de olmamıştır.

Şimdi de Hıristiyan Evangelist İnanışa göre Yecüc ve Mecüc konusu nasıl işleniyor bakalım;

” Ve Gog İsrail diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehovanın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş püsküreceğim. ” Hezekiel 37. Bab 18

” Ve Magog üzerine, ve adalarda emniyette oturanlar üzerine ateş göndereceğim… ”

Hezekiel 39. Bab 6

” Ve de : Rab Yahova şöyle diyor; Roşun, Meşekin ve Tubal’ın beyi Gog, işte ben sana karşıyım” Hezekiel 38.Bab, 3

” İşte ey İsrail evi uzaktan üzerinize bir millet getireceğim, Rab diyor; o zorlu bir millet, eski bir millettir ki, sen onun dilini bilmez, ve ne dediklerini anlamazsın. ”

“..güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yıkacaklar. ” Yeremya 5. Bab, 15-17

” Bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Gog ve Magog’u, saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir.” İncil /Vahiy 20. Bab 7-8

Kıyamet yaklaştığında Kudüs yakınlarındaki Magedon denilen yerde, Şeytanın önderliğinde Gog Magog denilen yaratıklar türeyecek, Armageddon savaşlarını yaparak tüm dünyada karışıklık çıkaracaklardır .

Bunun akabinde Hz. İsa yeryüzüne inecek, kendisine inanan geçmişteki insanları dirilterek bin yıl

( Milenyum ) yer yüzünde adalet ve egemenliği sağlayacaktır.

” Rab’bin kendisi, bir emir çağrısıyla, baş meleğin seslenmesiyle ve Tanrı’nın borazanıyla gökten inecek. Önce Mesih’e ait ölüler dirilecek.” Selaniklilere 4. Bab, 16-17

Bundan sonra Kıyamet olacak, İsa ve inananları Hiristiyan ve Yahudiler cennete gideceklerdir.

Ermeni Soykırım Tasarısının ABD Senatosundan geçmesinin ardında George W.Bush’un “Crusade” yani “Haçlı Seferi “ zihniyeti yatmaktadır.Türkiye’nin “İncirlik “ üssünü kapatacağı tehdidi ise artık yerine alternatif bulunduğundan önemini kaybetmiştir.

Amerika İncirlik’ten taşıyacağı üssü Kuzey Irakta İran-Türkiye Irak üçgeninde hakim bir noktaya taşıyacağını Soykırım Tasarısının oylandığı gün açıklamıştır.Bir de Güney Kıbrıs iddiaları da gündemdedir.

Bizim İçin Neler Düşünülüyor Acaba?

Sevr Antlaşması sonrası halkımızı Yunanlılara kıydırarak “Yecüc-Mecüc” kavminden kurtulma planları başarısızlığa uğramıştır.Bu savaşta,Türk halkını ve askerini “Batı’dan doğuya” sürmek denenmiş ve başarılı olamamıştır.

Bu defa çıkarılan “Kürt isyanları” ile yeni hükümetin “Eyaletler bölünme” kavramını kabul ederek yeni anayasaya ekleme çalışmaları yeni kavramlar olduğunu göstermektedir.

Doğuda kurulacak bir “Kürdistan Eyaleti” ile bu bölgeye de koalisyon güçleri yerleşecektir.Irak’tan Gürcistan’a kadar üslerini kurmalarını tamanladıktan sonra “Kıyım” başlayacaktır.Belki de bunu hızlandırmak için de fiili olarak kendileri de karşımıza çıkabilirler.

Bu defa da “Yecüc –Mecüc” (*) kavminin imhasında da yine bu kavimden olan halkların birbirne kırdırılması şeklinde bir başlangıç görülmektedir.Ermeniler de Kürtler’de “Turani” kavimlerdir.Bu kavimlerin işbirlikleri ile Anadolu Türkleri bu defa “Doğudan batıya” sürülerek bitirileceklerdir.

*(Bu tür aşağılayıcı tanımlar bu İbrani sapıklara ait olup,kendilerini İnsanlık ailesinin üstünde gören bu paranoyak yeni yetme kavimlerin ciddi bir sopaya ihtiyaçları vardır.)

“Etrak-ı B’idrak” (Anlama özürlü)olarak tanımlanan Anadolu Türklerine de böyle bir planın işbirlikçisi bir hükümet “Hizmet” politikaları ile seçtirilmiştir.

Bush ve ekibinin TÜRKİYE yanlısı tutumlarına rağmen tasarının oylanıp geçmesi ise sadece bir kayıkçı kavgasından başka bir şey değildir.Ülkemizdeki ortakları timsah gözyaşları içindedirler.Sözcüleri olan bazı satılmış keskin gazeteciler, “Türkiye bir Diyaspora’nın tehditleri ile yönetilemezdi son verdik” gibisinden başlıklarla olayı zafer gibi göstermeye çalışmaktadırlar.Oysa bu daha Özal-Kenan Paşa ortaklığının kabul ettiği (8) eyaletli Türkiye haritasına zemin hazırlamaktır.

Bundaki amaç ise yeni oluşumların gerçekleşeceği zamana kadar sıkıntıya düşmelerini önlemektir.Ülke üzerinde bulunan mülklerine ve menfaatlerine halkça yapılabilecek bazı eylemleri önleme amaçlıdır.

Bu gün basında yer alan Türkiye ziyaretleri ile ilgili haberler ise buna yönelik bir “avutma” taktiği ve ülkemizdeki işbirlikçilerin korunması olarak algılanmalıdır.Yaptıkları her şeyi bilinçli olarak yapmaktadırlar.

Son zamanlarda haberlere dikkat ettiyseniz Gürcistan’da Azeri azınlığa Türkçe eğitim veren okulların kapatılmaya başlandığı görülmektedir.Bu okulların müdürleri “Gürcüce” sınavına çağırılmakta,ve dil bilgileri yetersiz bulunarak görevden çekilmekte ve okulları kapatılmaktadır.Benzer eylemi Ermeni azınlık içinde denemelerine rağmen Ermenistan’ın protestosu tesirli olmuş ve bu uygulama dışında kalmıştır.

Azerbaycan’ın burada yetersiz olduğu gibi,Ülkemizin Gürcü” Başbakanının da hiçbir faaliyeti de görülmemektedir.

Başbakanımız “Gürcü’dür.En azaından “Ben Gürcüyüm,karım ise Kürt’tür “demektedir.Bu ayrımı biz değil kendi yapmaktadır.

1945 yılında Stalin’in emri ile Gürcistan’ın Doğu Karadeniz Bölgesini Sinop’a kadar gönderdiği iki Gürcü profesöre istetiyordu. Bu iddianın gerçek olmadığı anlaşıldıysa da bu konu NATO’ya giriş mazeretimiz olarak yıllarca işlendi durdu.

Kategori: ABD-AB

Genelkurmay’dan Hükümete İlk Uyarı.

28.04.2007 01:03

Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorunun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumda olduğu belirtildi. Açıklamada, ”Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk

Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir” denildi.

İŞTE GENELKURMAY’IN O AÇIKLAMASI:

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;

Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Büyükanıt: Direktif bekliyoruz, geldiği an gireriz

09 Kasım 2007

Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, gazetelerin Ankara temsilcilerinin katıldığı toplantıda PKK terörü, sınır ötesi harekât, Türkiye’nin Amerika temasları ve Dağlıca’da 12 askerin şehit edilmesi olaylarıyla ilgili görüşlerini açıkladı.

Hükümete sınır ötesi harekât yetkisi veren tezkerenin 19 Ekim 2007 günü Resmi Gazete’de yayımlandığını belirten Org. Büyükanıt, “24 Ekim 2007 günü Başbakanlık bize bir yazı yazarak tezkere kapsamındaki operasyonla ilgili görüşlerimizi sordu. Biz de görüşlerimizi 1 Kasım 2007 günü Başbakanlığa bildirdik. Tekliflerimizi Başbakanlığa iletmiş olduk. Başbakanlık ve Dışişleri bu teklifler üzerinde çalışıyor. Bu bir hükümet direktifine dönüşecek ve bize gelecek. Zaten normal planlama usulü de budur. Şu anda yetki hükümette. Değerlendirilecek. Eğer harekâtın gerekli olduğuna inanırlarsa ‘şu operasyonlar yapılır’ denilecek.

Zaten biz asker olarak her türlü olasılığa karşı önceden planlama yaparız. Bir çatışma çıktıktan sonra planlama olmaz. Askeri birliklerimiz bir görev verildikten sonra kısa süreli bir ikazı müteakip son hazırlıkları yaparak operasyonu gerçekleştirebilecek durumdadır. Geldiğimiz nokta bu. Şimdi hükümetten gelecek direktifi bekliyoruz. O direktife göre, gereğini yapacağız. Bu süreçte bir gecikme yok” dedi.

Org. Büyükanıt, gazetecilerin “Kapsamlı bir operasyon mu olacak, yoksa nokta operasyonları mı” sorusuna, “Sırf operasyon yapmak için operasyon yapılmaz. Askeri gerekçeleri ve hedefi olur. Birazcık operasyon yapalım diye operasyon yapılmaz. Nokta veya nokta değil diye bir şey söylenemez. Bizim kafamızdaki şey, bunun ciddi bir hedefi olduğudur” yanıtını verdi.

Org. Büyükanıt, muhtemel operasyonun boyutları ile ilgili olarak da “Önce hükümet direktifini görmemiz lazım. O direktifte bazı sınırlamalar olur. O sınırlamalara bakacağız” yanıtını verdi.

KİMSEDEN İCAZET ALMAYIZ

Org. Büyükanıt, “Neden ABD’ye sormuyorsunuz” şeklindeki soruları yakışıksız bulduğunu belirterek “Böyle bir durum söz konusu olamaz. ABD’ye soruldu mu, diye soruyorlar. Biz kimseden icazet almayız. Bizim icazet alacağımız yer bellidir. O da kanunlarımız ve Atatürk’ün yol göstericiliğidir” yanıtın verdi.

Büyükanıt, “ABD’nin tutumunu güvenilir, inandırıcı ve samimi buluyor musunuz” sorusuna “Bulunduğum konumda düşüncelerim var ama açıkça ifade etmeyi uygun görmem. Biz düşman kazanmaya değil, dost kazanmaya çalışacağız. Toplumda negatif duygu ve düşünceler var” yanatını verdi. Büyükanıt, “Bu negatif düşünceler var mı” sorusu üzerine de “Bilemiyorum” karşılığını verdi.

OPERASYON YAPILMAYACAKSA İSTİHBARATI NE YAPALIM

Org. Büyükanıt, Başbakan Erdoğan’ın ABD’deki temasları ve ABD Başkanı George Bush ile yaptığı görüşmelere ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu tür üst düzey görüşmelerin politik, diplomatik ve askeri yönü vardır. Ben askeri yönüne, Erdoğan-Bush’un basın toplantısına bakıyorum. Başkan Bush’un konuşması tamamen istihbarat üzerine kurulmuştu. Tabii istihbarat önemli. İstihbarat olursa gider orayı, o noktayı tahrip edersin. Operasyon yapılmayacaksa istihbaratı ne yapalım? Turşu kurmuyoruz. Operasyon yapılmayacaksa onun geçerliliği kaybolur.”

ÜÇLÜ MEKANİZMA OYALAMAYI HATIRLATIYOR

Org. Büyükanıt, üçlü mekanizma kavramını kullanmadığını belirterek, bu kavramın kendilerine oyalamayı hatırlattığını söyledi . Büyükanıt, “Ben buna ‘üçlü sistem’ diyorum. İşte komutanlar arasında kırmızı telefon hattı olacağı da söylendi. Bu, operasyonel bir sistemdir. Sınır ötesi harekât olduğunda biz orada uçaklarımızı uçuracağız diyelim. ABD uçakları da var. Başka devriye gezenler var. Bu bakımdan birbirimizle çatışmamamız için, istemeden bir çatışma olmaması için koordine edilmesi gerekiyor. Kurulan üçlü sistem bu”açıklamasını yaptı.

DAĞLICA’DA KÖSTEBEK TARTIŞMALARI

Org. Büyükanıt Dağlıca’da 12 askerin şehit edilmesi ve 8 Türk askeriyle irtibatın kesilmesi olayıyla ilgili olarak, kaybolan askerlerin arasında PKK terör örgütüne çalışan köstebeklerin olduğu şeklindeki iddialar ilişkin olarak da “Bana ulaşan böyle bir bilgi yok. Mehmetçiklerin yaşadıkları veya bulundukları yer itibarıyla onlara şüphe ile bakmak, son derece tehlikeli ve yanlış olur. Biz, etnik kökene bakmayız. O güvene sahibiz. Böyle bir yaklaşım bizi rahatsız eder. Öyle bir şey olsa, tekrar Türkiye’ye teslim ederler miydi? Etnik kökenleri ne olursa olsun Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı herkes bizim kardeşimizdir” yanıtını verdi.

Büyükanıt Dağlıca olayı ile ilgili şu açıklamaları yaptı:

“Dağlıca olayında şu anda neredeyiz, ne yapılacak? Şu anda kaçırılan erlerle ilgili olarak idari soruşturma yapılıyor. Bu 8 erle sınırlı değil. Dağlıca Taburu’ndaki herkesle görüşülüyor. Askerlikte ‘faaliyet sonu incelemesi’ yapılır. Şu anda o kapsamda inceleme yapıyoruz. İdari soruşturma sonrasında ortaya bir resim çıkacak. Bu 8 erin hemen suçlu ilan edilmesi yanlış olur. Bir kusurları varsa, tabii ki o kusura göre sorumlu kişi veya kişiler hakkında işlem yapılır. Bazı yayın organlarında bu çocuklar için esir kavramı kullanılıyor. Bundan büyük hata olamaz. Cenevre Sözleşmesi’ne göre ancak ‘savaş esiri’ olur ve savaşan iki devlet varsa kullanılabilir. Terör örgütü kendini bu anlamda taraf yapmaya çalışıyor.”

“Dağlıca olayı 21.10.2007 günü gece yarısı oldu. Üç koldan saldırılıyor. Çatışma aralıklarla 36 saat sürdü. 12 personeli kaybettik. 8 personelle de irtibatımız kesildi. Sonra bunların terör örgütünün elinde olduğu ortaya çıktı. Birlik Dağlıca’daki normal piyade taburudur. Taburun ilerisinde hududa yakın yerde taburun emniyetini sağlayan unsur ile yine o unsurdan daha ileride emniyet sağlayan ufak bir gruba saldırı yapıldı. Zayiat emniyet grubundadır.

Küçük grubun başında bir asteğmen vardı. Yaralanmasına rağmen çatışmayı sürdürdü. Ve zayiat vermedi. O asteğmene üstün cesaret ve feragat madalyası verilmesini önerdim. Nasıl bir coğrafyada mücadele ettiğimizi sizler biliyorsunuz. Oraya gitmeyenlere Dağlıca’yı tarif etmek olanaksızdır. Örnek, Gabar Dağı 40 km. genişlikte, 30 km. derinlikte, 1200 kilometrekare yüzölçümü olan bir coğrafyadır.

Bunun içinde 100 tane terörist arıyorsunuz. Kumluğun içinde toplu iğne aramak gibi bir şeydir. O zor araziye rağmen tabii ki bunu yapacağız. Bizim görevimiz budur. Bir İngiliz sözü vardır. Başarısızlığın 40 bin tane nedeni olabilir, ama mazereti olamaz.”

BASIN BAKANI DOĞRU YORUMLADI

Org. Büyükanıt, Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in “Kurtulduklarına pek sevinemedim” şeklindeki açıklamasının sorulması üzerine, “Benim yorumlamam doğru olmaz. Basın sanıyorum doğru yorumladı” yanıtını verdi.

Orgeneral Büyükanıt, yaşanan son olaylar ve şehitlerin verilmesi sonucu şehit aileleri başta olmak üzere, halkın tepkisinin mükemmel olduğunu belirtti ve şunları söyledi:

“Son olaylara bakınca halkımızın duyguları, düşünceleri mükemmel. Halkımız metin ve milletine bağlı. Şehit ailelerini metanetli görmek beni derinden etkiliyor. Ben, şehit annelerinin ellerini öperim, yaşları benden küçük olsa da. Babaların da gözlerinden öperim.

Haymana’da bir şehit annesinin elini öpmüştüm. Sonra o köye gazeteciler gitmiş ve şehit annesinin benim onun elini öptüğümde ne hissetiğini sormuşlar. Şehit annesi ise ‘Ben o zaman kendimde değildim. Eğer kendimde olsam ben O’nun elini öperdim’ demiş. İşte bizim milletimiz böyle büyük bir millettir.

Türkiye güçlü bir ülkedir. Tehdit olmak başkadır, o tehditi yaşama geçirmek başkadır. Kimsenin gücü Türkiye’yi bölmeye yetmez. PKK’nın gücü Türkiye’nin gücüne yetmez. Şimdi kendimizi Atatürk’ün yerine koyun. 15 Mayıs 1919’da daha Samsun’a çıkmadan, o koşullarda Samsun’a çıkma kararı alır mıydınız? Para yok, pul yok, ordu yok.

Ülke işgal altında. 17 yıldır savaşan bir ülke, okuma oranı erkeklerde yüzde 10, kadınlarda yüzde 1. Bu durumda gider miydiniz? Ama Atatürk’ün sezisi bu kararı aldırmış. Şimdi koşullarımız daha mı kötü? Kimse Türkiye’ye hayalindekileri dayatamaz.”

DTP’NİN ADINI ANMAK İSTEMİYORUM

Org. Büyükanıt, gazetecilerin DTP kongresiyle ilgili soru sormaları üzerine de şu yanıtı verdi:

“O siyasi partinin adını ağzıma almak istemiyorum. Bunların yaptığı gerçekten kabul edilemez. Bazıları terör örgütü olayını çok uluslu hale getirmeye çalışıyor. Perde açıldığında başka bir şeyle karşılaşabilirsiniz. Yaptıkları kabul edilemez.

Böyle devam ederse toplumda bir kutuplaşma ve çatışma ortamı ortaya çıkabilir. Herkesin bu konuda sorumluluğu var. Buna uygun davranmaklazım. Biz hep halkı ve teröristleri birbirinden ayırdık. Diyarbakır, Türkiye’de en çok sevildiğim yerlerden biridir.”demektedir.

ELLERİ KINALI ASKERLER YİNE GÖRÜLMEYE BAŞLANIR

Mehmetçiğin elleri neden kınalı?

İşte Anadolu’dan duygulandıran bir geleneğin öyküsü…

14.11.2007 19:00

ELLERİ KINALI ASKERLER

Hakkari’nin Yüksekova ve Şemdinli ilçelerine, akşam saatlerinde yine askerler sevkedildi. Frenkans karıştırıcı ‘Jammer’ cihazlı askeri bir aracında eşlik ettiği 20 araçlık konvoyun geçişi sırasında yol güzergahında yoğun güvenlik önlemleri alındı. Henüz 3 aylık eğitimden sonra sınır ötesi operasyonun gerçekleştirileceği sıfır noktalara sivil minibüslerle nakledilen yaklaşık 200 askerden bazıları, kendilerini görüntülemeye çalışan gazetecilere el sallayıp, selam verdi. Minibüsteki askerlerin bazılarının ise elleri kınalı olduğu görüldü.

Anadolu’da askerin eline kına yakılması bir gelenek haline geldi. Anadolu kentlerindeki bu geleneğe göre ‘kına’ olayının hikayesi şöyle:

‘Bir gün birliğini denetleyen bir komutan askerin eline kına yakıldığını görür, ona elindeki kınanın sebebini sorar. Asker şöyle cevap verir: Bizim köyde üç şey için üç yere kına yakılır. Kurbanlık hayvanın üzerine kına yakılır, Allah’a yakınlığın işareti olsun diye. Gelinin eline kına yakılır kocasına yakın olsun diye. Askerin eline kına yakılır, vatanına yakın ve kurban olsun diye.’
Şenol ÇAKIR – Onur SAĞSÖZ – Behçet DALMAZ / DHA

  9/11/2007

ABD’YE PKK DESTEKLERİNİ GÖSTERİR DELİLLER SUNULMUŞ

Yıllar sonra…

Özgür CEBE (DHA)
Beyaz Saray’daki kritik Erdoğan-Bush zirvesinin ardından, ABD’nin PKK’ya destek verdiğini öne süren itirafçıların ifadeleri, yargılandıkları mahkemelerden istendi.

ABD’lilerin PKK kamplarına giderek görüşme yaptığı ve örgüte silah sağladığı yönündeki ifadeler Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü ile İçişleri Bakanlığı’na gönderildi. Bu ifadelerin ABD’nin Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla Pentagon yetkililerine delillendirilerek sunulacağı bildirildi.

R. Ş.: “Kandil Dağı’ndaki Kortek Kampı’na 28   Aralık 2006 günü 3 adet zırhlı paletli Amerikan askeri aracı geldi. Araçlar, Süleymaniye tarafından sadece paletli arazi araçlarının geçebileceği yerden geldi. ABD’li askerlere ait olan bu araçlar kamp alanına ulaştığında 100’er adet M-16 marka Amerikan piyade tüfeği bulunan 3 adet sandık bıraktılar.

R. Ş.: 2’si, PKK yönetiminin bulunduğu taştan örülü, üstü naylonla kapalı barakaya giderek Hakkari bağımsız milletvekili adayı H.İ.’nin kardeşi olan sözde Tabur Komutanı Kawa ve Şıvan kod adlı teröristle 10 dakika görüşüp tekrar araçlarla geldikleri istikamete geri döndüler.

R. Ş.: Amerikalılar gidince Kawa kod adlı terörist bizleri alana toplayarak gelen araçlardaki şahısların Amerikalı olduğunu, gördüğümüz araçları ve şahısları kimseye anlatmamamız yönünde bizi uyardı. Kampa getirilen silahların bir kısmı üst düzey yöneticilere, kalan kısmı İran’a karşı savaşan PJAK’a gönderildi.”

İ. P.: “ABD’li üst düzey bir komutan ayda bir kez helikopter ile Kandil Dağı’na gelerek Murat Karayılan ile gizli görüşme yapıyor. ABD’liler ayrıca Osman Öcalan’a bir çanta dolusu para getirdi. Ben Öcalan’ın şoförüydüm. Türkiye’nin olası operasyonlarına karşı Dolekoge kampında her biri 400 kişi kapasiteli 3 ayrı mağara inşa edildi.

İ. P.: Operasyon anında el bombası tesirine karşı zik zaklı kaçış için ayrı çıkışları var. Uydu telefon ve telsiz ihtiyaçlarımız bazı özel şirketler tarafından karşılanıyor. Bu şirketler KDP ve KYB’ye ait şirketlerdir. İran’ın PKK’ya karşı operasyon yapması nedeniyle İran istihbarat örgütü İltihat’ın adamlarını Erbil’den alıp Süleymaniye’nin Köysancak İlçesi’nde Osman Öcalan ile görüştürdüm.
İ. P.: Ardından tekrar Erbil’e bıraktım. IKDP ve KYB’nin adamları, Osman Öcalan’ı tedavi amacıyla Tahran’a götürdü. Osman Öcalan, PKK’nın paralarını alıp ayrılınca ABD’liler kendisiyle görüştü. Yanlarında bir çanta dolusu para getirdiler. KYB’de kendisine 7 bin dolar para veriyor. IKDP’de ise 3 ayda bir 10 bin dolar para Öcalan’a yardımda bulunuyor.”

A.K.: “Türkiye-Irak sınırındaki güvenlik güçlerinin hareketlerini sınır hattındaki gruplar ve işbirlikçilerle takip ediyoruz. Kandil’deki Şehit Harun kampına son olarak 2’si ABD, 2’si de KYB’den olmak üzere 4 kişilik bir heyet gelip üst düzey yöneticilerle görüştü. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Mahmur Kampı’nda PKK bir bölük konuşlandırdı. Bunlar sivil ve silahsız faaliyet yürütüyor. Bunlar, Irak ordusuna ait silah ve patlayıcıları araçlarla kamplara taşıdı. Öcalan’ın zehirlenme iddiaların sonra eylemlerin tırmandırılması kararlaştırıldı.”

G.K.: “ABD’li askeri ve siyasi temsilciler 28 Haziran 2006 günü Kuzey Irak’taki Hakurk Kampı’ndaki dış ilişkiler idare birimi denilen yerde Murat Karayılan ile gizli görüşme yaptı. Hatta geçen yıl alınan eylemsizlik kararı da bu görüşme sonrası ABD güdümünde alındı. PKK’nın Rusya, KDP ve KYB’yle diplomatik ilişkileri çok güçlü. PKK, ABD’den silah, KDP ve KYB’den ise lojistik destek alıyor.”

A. K.: “Rus ordusunda 2 yıl askerlik yaptıktan sonra Moskova’dan örgüte katıldım. Kandil’de 5 yıl kaldım. PKK Hollanda’dan telsiz temin ediyor. Füzeler Ermenistan üzerinden kamplara ulaşıyor. Kuzey Irak’taki Lolan Nehri kıyısındaki sığınakta 3 ton TNT, 2 bin 500 mayın, 2 bin adet havan mermisi ile yerden atılan Katyuşa füzesi var. KDP’nin istihbarat temsilcisi Tarık, PKK’ya silah ve malzeme temin ediyor.

Wşbaşkan, Büyükada’da Patrik Barto ile

A. K.: ABD işgalinden sonra Irak Ordusu’na ait silah ve mühimmat PKK’nın eline geçti. Hakurk Kampı’na ABD ordusundan bir heyet gelerek, Amed Malazgirt ile görüştü. Görüşme sonrasında bize ABD helikopterlerinin zaman zaman kamp alanında keşif uçuşları yapacağını, bu nedenle Türk helikopteri diye ateş açmamamız yönünde uyarıldık.”
Hürriyet Gazetesi’nden alıntıdır.Site için sağ köşeden linki tıklayınız.
Biraz da Bizden;
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın Genel Müdürü olduğu Çalık Holding’in, Talabani’nin karargahını inşaa ettiğini ilk kez Doğu Perinçek açıklamıştı. İşçi Partisi Genel Başkanı Perinçek, 3 Temmuz tarihinde yaptığı basın toplantısında, Projenin maket resimleri ve proje detaylarını da basın mensuplarına dağıtmıştı.
———————————–
CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın genel müdürü olduğu şirketin Kuzey Irak’taki işlerini TBMM gündemine taşıdı.
————————————
Demokratik Toplum Partisi’nin 2’nci Olağanüstü Kongresi’ne özerklikten federasyona ulaşan talepler damgasını vurdu. Kongre’nin yapıldığı salona asılan afişlerde demokratik özerklik istenirken, konuşmacılar da barış için demokratik özerkliğin kaçınılmaz olduğunu öne sürdü. DTP Kongresi’nin kabul ettiği siyasi tutum belgesine göre DTP, Kukla Devlet’le işbirliğinin gelişmesi için çalışacak.
————————————
Hakkari Dağlıca’da 12 askerimizin şehit edildiği hain saldırının ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi kırsalındaki operasyonları hız kesmeden devam ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri bölgeye gece yarısı da askeri araç sevkiyatını sürdürdü.
————————————
Irak Devlet Başkanı Talabani’nin silah bırakması çağrısında bulunduğu PKK, internet aracılığıyla bir açıklama yaptı. Operasyonların durmasını isteyen PKK, Türk hükümetiyle görüşme masasına oturmak istediğini belirtti.
————————————
Amerika, Türkiye’nin içerde de dışarda da harekat yapmasını istemiyor.
Beyaz Saray akşam üstü yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı genişletilmiş bir operasyona karşı olduğunu açıkladı. Açıklamada, “Sınırda daha fazla askeri hareketlilik istemiyoruz” denildi.
————————————
Millet PKK’nın arkasındaki güçlerin hedef alınmasını beklerken, hükümet, Amerika-Barzani-Talabani üçlüsünün önerisini kabul etmiş görünüyor. Erdoğan’ın Hakkari saldırısından saatler önce PKK’yı Meclis’e çağırması ile başlayan süreç, 8 askerimizin rehin alınması ile başka bir boyuta çekildi. Ali Babacan harekattan önce siyasi yolların deneneceğini açıklarken, Talabani, AKP adına PKK ile görüşüyor.
————————————-
Irak Devlek Başkanı Celal Talabani Kanal D’de M.Ali Birand’ın sorularını yanıtladı. Talabani, “PKK liderlerini tutuklayamayız. Onlar kendi bölgelerinde. Onlar bizim yetki alanımızda değiller” dedi.
————————————-
Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı’na bağlı 8. Ana Jet Üs Komutanlığından kalkan 6 adet F-16, uçağı sınır istikametine doğru gitti. Uçakların sınır bölgesinde keşif uçuşu yapacakları öğrenildi.
————————————-
İngiltere’nin etkin gazetelerinden The Guardian tezkerenin generalleri oyalama tezkeresi olduğunu yazdı. Gazetede çıkan yorum yazısında, tezkere çıkaran AKP hükümeti bu adımla, sadece PKK’yı hedef almıyor. Yazara göre asıl hedef; hala uzlaşamadığı Türk ordusu.
————————————-
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesindeki kurumlarda yapılan ihale yolsuzluklarıyla ilgili yürütülen operasyonun yankıları sürüyor. Yolsuzluk yapıldığının müfettiş raporlarına yansımasının ardından başlatılan operasyonla aralarında bürokratların da bulunduğu 32 kişinin gözaltına alındı. BOTAŞ’ta başlatılan operasyonun Enerji Bakanlığı’nın diğer birimlerine de yayılacağı belirtiliyor. Enerji Bakanlığı’ndaki şaibeli ihalelerin ucu, Çalık üzerinden Tayyip Erdoğan’a kadar uzanıyor.
————————————–
ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Michael Mullen, İran’a askeri harekatın son çare olabileceğini, ancak gerekli görüldüğü takdirde bunun yapılabileceğini söyledi. Genelkurmay Başkanı, yönetim istediği takdirde bu ülkeye askeri karşılık vermek için yeterli kaynağın bulunduğunu da ifade etti.
————————————–

ABD Savunma Bakanı Robert Gates, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını içeren tasarının Kongre’den geçmesi halinde Türk- Amerikan ilişkilerinin ”onarılamayacak” seviyede zarar görebileceğini söyledi.
—————————————
Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik operasyon tezkeresi ve Amerikan Temsilciler Meclisi’nin gündemine gelmesi beklenen sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı. Bu iki konu son günlerde Türk-Amerikan ilişkilerinin kilit meseleleri. Ruslar da konuyu yakından takip ediyor. Bazı Rus askeri uzmanlar AKP ile ABD arasında bir uzlaşmaya varıldığını belirtiyorlar.
—————————————–
ABD Başkanı George Bush, Kuzey Irak’a yönelik olası bir operasyonun Türkiye’nin çıkarına olmayacağını söyledi. Beyaz Saray’da bir konuşma yapan Bush, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını içeren tasarının da faydadan çok zarar getireceğini söyledi.
—————————————
Amerikan Foks News televizyonu, Bush yönetiminin, İran’ın havadan vurulması yönünde bir takım çalışmaları başlattığını duyurdu. Foks News’ın haberine göre, tartışılan askeri planlar arasında İran’ın havadan vurulması ve İran limanlarından petrol ihracatının engellenmesi gibi  seçenekler yer alıyor. Aynı zamanda, ABD’nin, İran Devrim Muhafızlarını ‘’terörist’’ ilan etme yönündeki planını yakın zamanda hayata geçirmesinin de beklendiği kaydedildi.

——————————-

Kürt isyancılar”, “Kürt mücadeleciler” “Kürt direnişçiler. ” Bu ifadeler PKK için kullanılıyor. Bu ifadeleri icat eden ve kullanan yayın kuruluşları ise Amerikan yayın kuruluşları. İşte ayrıntılar…
Örneğin Herald Tribune gazetesi son bir hafta içinde Türkiye’yle ilgili yaptığı haberlerde PKK’dan “Kürt isyancılar” diye bahsetti.Türkiye’de de CNN Türk adıyla türkçe yayın yapan CNN ve kuruluşun ekonomi kanalı olan CNN Money’de,ABC-CBN ,FOX TV ve CNBC-E  PKK’dan bahsederken “Kürt mücadeleciler” ifadesini kullanıyor.
——————————
İşte Amerika’nın sözde soykırım tasarısında Türkiye’ye atılan iftiranın birinci maddesi:
Madde 1- 
Ermeni Soykırımı 1915-1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından 2 milyon Ermeni’nin zarar görmesiyle sonuçlanmıştır. Birbuçuk milyon Ermeni kadın, çocuk ve erkek öldürülmüştür. 500 bin Ermeni ise 2 bin 500 yıllık anayurtlarından(*) kovulmuştur.
*(Afrika’dan taşıdığınız zencileri,imha ettiğiniz kızılderilileri,İsa’ya inanmadıkları için evlerine,tapınaklarına doldurup yaktığınız milletleri “1876-78 Kafkas ve Balkan Müslüman göçmenleri de dahil” geriye siz getirin de görelim.)

Buraya kadar da Ulusal Kanal’dan.

Açıklamalar bu şekilde sürüp gitmekte ancak hükümet “sır saklamak” bahanesi altında herhangi bir hareketi göstermiş değildir.

Oysa artık temel amacı ülkemizi bölüp parçalamak ve insanlarımızı katletmek olan bu projenin özenilecek bir tarafı yoktur.

Ülkemiz içeriden gerek siyasi,gerek basın ve üniversiteler ile sermaye kuruluşları içindeki işbirlikçilerce kuşatılmıştır.

Bunu durdurmanın ilk adımı halkın sokaklara dökülerek “Ne ABD- ne AB tam bağımsız Türkiye” demesi olacaktı.Kısmen de olsa bu yapıldı.

Şimdi siyasi ve askeri yönden bundan kurtulmak gerekmektedir.

Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki verilen bu silahlar bizim değil Nato’nundur. Ordu bizim değil Nato Ordusudur.Kıbrıs ambargosu “Nato’nun silahını Nato’nun izni olmadan Nato Ordusuna karşı kullanmaktandır.

1990-96 dönemlerinde Alman yapımı BTR panzerleri yüzünden ülkemizin ne kadar suçlandığını ve tehdit edildiğini hatırlayalım.

Şimdi K.Irak’a girmemiz Nato ülkesi olarak,Nato ordusunun koruması altındaki topraklara Nato’ya ait orduyla saldırmak olarak yorumlanmaması için hiç bir neden yoktur.Ayrıca geçen gün teslim olan bayan terörist bütün örgüte Birleşmiş Milletler kimliği verildiğini söylemişti. Yani vuracağınız terörist NATO üyesi olacağından top sizde kalır diye mesaj getirmiş.

Bence ABD-AB ve Nato içinde bize adaletsiz bir davranış kanaatı varsa ki vardır önce onurlu bir şekilde yerimizi belli etmeli,ona göre yapılanmalı ve son kararı öyle vermemiz bize daha çok yakışır diye düşünüyorum.

Umarım son zamanlarda uyandırılan bu milliyetçilik olaylarının altında Saddamın ülkesini teslim türü bir hesap yatmıyordur. İstanbul’a çok başlıklı füzelerle saldırmayı hesaplayan, uzun menzilli cehennem topları yaptıran Saddam sonunda ülkesini ne hale getirdi.O da bölünme tehlikesi içindeydi ve tehditlere göre tehdit yapıyordu.Bu günse Irak’ın durumu ortadadır.

Bu da kaldırılan “Ege Ordusu ” yerine yeni oluşturulacak bir “Doğu Ordusu” ile veya maddi masrafını ödeyip tamamen Nato’dan çıkarak olabilir.

Bence böyle bir girişim bile ABD-AB birliğini durdurmaya yetecektir diyorum ve inanıyorum.Sokak çalgıcıları ile Senfoni orkestrası sanatçılarının birlikte konser vermesine benzeyen bir siyaset yürütülmesinden bu insanlar da bıktı artık.

Her akşam bir kanalda memleket şöyle satılıyor böyle satılıyor asker, bürokrat kanal kanal millete açıklamalar yapıyorlar.Hani bu ülkenin Anayasası,hani yargı kurumları ve diğerleri ?

Bunun gereğini kurumlar mı yapacak millet mi? Bu koparılan telaş ve feryatların arkasında takipçi hiç bir kurum ve kuruluş yoktur.Kamu adına dava açma yetkisine sahip savcılar dava mı açamıyorlar veya tehlikeli bir durum mu görmüyorlar?

Bu halk 30 yıldır Sağ-Sol,Alevi-Sünni ve son olarak Türk-Kürt olaylarına yeterince kurban vermedi mi? Halk daha ne verecek? Dünyanın en politize edilmiş toplumu olduk.Yoksa halk iyice psikopatlaştırlıyor mu? Bilmek hakkımız.Madem herşeyi bize şikayet ediyorsunuz. Cevap istemek de hakkımız.

21.Ekim 2007 günü şehit edilen 12.evladımızın ardından halkımızın başlattığı mitingler halen sürmektedir.Bu olayın ertesi günü NATO’dan ülkemize operasyon için yeşil ışık

yakılmasına rağmen hükümet bunu değerlendirmedi.Birkaç gün içinde de bu destek geri çekildi.

Başbakanımız,”Kasımın beşinde G.W.BUSH’a bu konuyu anlatacağım demesine rağmen Bush daha önceden cevap gönderdiyse de hükümetimiz ya kimsenin hayal edemeyeceği kadar sinsi ve ülkemizin yararına bir siyaset takip ediyor ki bu inandırıcı görünmüyor.Ya da herşey bilindiği gibi.”EMRET KOMUTANIM ABD” filmini çeviriyor.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen ABD Başkanı Syn. G.W.BUSH’a “PKK Ortak düşmanımızdır” dedirtmişken bunu kullanarak bir şeyler yapılma zamanıdır.

Bütün bunlardan henüz Türkiye’nin tamamen gözden çıkarılmasının mümkün olmadığını,sadece onların istediği gibi “Terörle yaşamak ve gelirlerimizi onlara toka etmek” planlarına hizmet etmemiz istenmektedir.

Buyurun;

SINIRLARIMIZ İÇİN YAPILANLAR VE BÜYÜK DEVLETLERİN PROJELERİ

Sınır güvenliği terör örgütü ile karşılıklı olarak önemlidir.Eğer terör örgütü olmasa bu kadar, masraf ve para akıtılır mı bu dağlara ve taşlara..Bunlar hep devletimizin kaynaklarını heba etmek ,halkımızı sürekli düşük yaşam seviyesinde tutmak için icat edilen oyunlardır.

Sensörlü mayınlar: Bu mayınların şekli aynı bir kaya parçası yada ağaç dalı gibi. Kamuflajı çok iyi, doğal ortamdan ayırt etmek pek mümkün değil. Bunlar diğer mayınlar gibi üstüne basıldığında değil yanına yaklaşıldığında patlıyor. Böylece verdiği hasar çok daha fazla oluyor ve taranması da imkansızlaşıyor. Bunların kameralı ve merkezi sistemli olanları olabilir. Böylece yaklaşan cismin ne olduğu görülebilir.

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. İsmail Hakkı Karadayı, PKK ile mücadelede en önemli sorunun sınırdan kaynaklandığını söyledi.

“Irak’la hududumuz dağların zirvesinden geçiyor. Bu, İngiltere’nin yaptığı bir iş. Bir yerde İngiliz parmağı varsa dikkat edeceksiniz.” Diyen Karadayı şunları söyledi:

“PKK şimdi sınırın bu özelliğinden yararlanıyor ve Türkiye’ye sızıyor. Dağların zirvesinden geçen bir sınırı nasıl kontrol altına alacaksınız? PKK bu coğrafi zorluğu kullanıyor. Bunlar ilerisi düşünülerek çizilmiş sınırlar. Türkiye’yi zor duruma sokacağı hesaplanarak çizilmiş.

Sadece Irak hududu değil, Suriye hududumuz da yine ilerisi düşünülerek çizilmiş. Suriye hududu öyle bir çizilmiş ki, bizim topraklarımıza doğru bir girinti yapıyor. Ve bu girintide Suriye petrol çıkarıyor. Sınırın bizim tarafında ise petrol yok. Petrol alanı hesaplanarak çizilmiş hudut. Bunu bilinçli yapmışlar

Hani sınırlarımızı biz çizdiğimiz için eğri büğrüydü.Yıllarca böyle öğretildi.Geçende yine bir Tv programında bile Afrika ülkelerinin sınırlarının cetvelle çizildiği anlatılıyordu.Bizimkine özel itina göstermişler daha kötü olmuş.Şimdi bu ne anlama geliyor?

Bu memleketin vereceği eğitimi de ,öğreteceği bilgiyi de Allah kahretsin.Her şey yalan ulan bu ülkede! Aslında ne verilirse ona razı olmuşuz işte.

Türkiye’yi sınır ötesi operasyon noktasına getiren bu terör saldırısı da bölgenin savunmasını güçleştiren coğrafî engeller nedeniyle bu kadar kolay icra edildi belki de. Çetin kış şartlarında zirvelerin korunamadığı, karakolların vadilerde inşa edildiği bölgede, dağların yüksekliği 2 bin metreden 3335 metreye kadar çıkıyor. Kimi yerlerde 300-400 metrelik düz dağ yamaçlarıyla kuşatılmış vadilere kadar inilebiliyor.

Ülkemiz sınırlarının toplam uzunluğu (10.765) kilometre olup, sınırların (2.949) kilometresini kara sınırlarımız oluşturmaktadır. Kara sınırlarımız; Bulgaristan ile (269), Yunanistan ile (203), Gürcistan ile (276), Ermenistan ile (328), Nahçivan ile (18), İran ile (560), Irak ile (384) ve Suriye ile de (911) kilometredir.

Türkiye-Irak sınırı 1926 yılında İngilizlerle yapılan antlaşma ile, Türkiye-İran sınırı ise 1639 yılında yapılan Kasr-ı Şirin antlaşması ile belirlenmiştir. Bu bölgemizde sınır hattı, oldukça sarp arazi kesiminin üzerinde bulunmakta, bir çok yerde sınır çok yüksek dağlardan ve sarp arazilerden geçmektedir. Bu nedenle Türkiye-Irak ve Türkiye-İran sınırı, hayvan sırtında akaryakıt kaçakçılığı, yasadışı insan geçişi ve patlayıcı madde-silah-uyuşturucu kaçakçılığı için çok uygun bir konumda bulunmaktadır.

Diğer yandan, aynı yöntemlerle Ülkemize sokulan (A4) ve (C4) türü plastik patlayıcılara her yerde rastlamak mümkün hale gelmiş ve tehlikenin boyutu, bütün şehirlerimizin huzur ve güvenliğini tehdit eder noktaya ulaşmıştır.

İran ve Irak sınırlarımızın çok büyük kısmının, büyük ölçüde arazi yapısından kaynaklanan nedenlerle tel örgü, mayın tarlaları ve termal kameralar vb. gibi etkili fiziki güvenlik sistemleriyle korunamadığı, sınır hattının, oldukça sarp arazi kesiminin üzerinde bulunması nedeniyle sadece sınır taşlarıyla bilindiği, fiziki güvenlik tedbirlerinin yetersiz olduğu ve bir çok yerde sınır taşının bile bulunmadığı görülmektedir.

Genel itibarıyla İran ve Irak sınır hattının, sınır karakollarıyla korunmasına rağmen, Yüksekova-Irak sınırının yetmiş kilometrelik kısmında sınır karakolu da bulunmamaktadır.

Günümüzde batılı ülkelerdeki sınırların korunmasında, uydu takip sistemleri, insansız hava araçları, sensörler gibi bir çok teknolojik yöntem kullanılmaktadır.

Türksat A.Ş. (Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme) Genel Müdürü Orman Dur, “Sınır güvenliği konusunda, 2 ay içinde uydudan izleme yapacağız” dedi. Dur, “Türksat 3A uydusu için 1.5 yıl önce ihale yaptık. Türksat 3A’yı 2008’de atacağız. Bu uydumuz, 2023 yılına kadar hizmet verecek.” dedi.

————————————-

Tokar Yapı ve Endüstri, bilişim ağı güvenliği projesini Nebula ile hayata geçiriyor. Sınır güvenliği, güvenli içerik yönetimi, risk ve güvenlik yönetimi ürünlerini kapsayan projenin bakımı ve yönetimi güvenlik konusunda uzmanlaşmış Nebula tekink ekibince yönetilecek.

————————————-

ABD Genelkurmay Başkanlığı Harekât Direktörü Korgeneral Carter Ham, Türkiye’ye PKK’yla ilgili istihbarat akışını ABD’nin Avrupa Komutanlığı’nın (EUCOM) sağlayacağını söyledi

WASHINGTON AA.

Haber alıntılarında görüldüğü gibi sınırlarımızı korumak için oldukça fazla ve uzun süreli masraf yapmamız isteniyor.Neden bu terör “eşkiyalık amaçlı” diyorum ben.Batısı doğusu her ülke bu örgütü destekleyip, silahlanma,sınır güvenliği pastalarından yemek istiyor.

Biz de halkımızı, hurifilik ve dinden çıkma korkuları ile matematik ,fen bilimlerinden , asırlardır uzak tutmasaydık bize de “bilgi toplumu” olma görevi verilirdi.Şimdi ise sadece “Askeri Görevler” veriliyorsa bizim buna uygun oluşumuzdandır.Okuyan ders çalışan çocuğa,”İnek,müzikle uğraşana “Çingene”gibi yakıştırmalar yapan ve asla matematik zekası olmayan sadece dedikodu üreten asalak bir yoplumuz.Japonlara bakın.

Son bir yıl içinde MKE-Aselsan kuruluşlarında bazı önemli ABD’cihazlarının yazılım sırlarını çözdükleri için esrarlı şekilde öldürülen teknik elemanlarımızdan bahsediliyor.Eğer bu böyleyse ki böyledir de Teröristi bile korumak için polis veririz ama,görevi biten polisi evine götüren ne bir servisi,ne bir lojmanı ve ne de onu koruyan bir yasası olan bir ülkeyiz.

Teknik elemanları ise asla korumayız.Bizzat da harcamak,önümüzü açmak için de kendimiz onları yıldırırız.

Aslında böyle bir millet için yazı bile yazılmaz ya.İşte belki bir şeyler değişir umuduyla yazıyorum işte.

Harcanan,silah,mühimmat,nakliye,motorize silahların idare-nakliye,kullanım ,personel,amortisman,yedek parça,parça,bakım,onarım giderleri,dışında son olarak,ABD U2 ve insansız casus uçakları,zeplin,termal kameralar,elektronik devreleri,bilgisayar yazılımları ve donanımları ve bilmediğimiz nice harcamalar hep yurt dışına akıtılan milyarlarca USD veya ABD Dolarına mal olmaktadır.Başlı başına bir sanayidir.Dünyanın en pahalı harcama kalemi askeri ihtiyaç kalemleridir.

Ölen güvenlik güçlerimiz ise kabiliyetsizler sürüsüdür.Bu yargıya da 1990-96 dönemlerinde ve de halen şehit askerlerin ve Polis Memurlarının ailelerine haciz gelir,çocuklarının devirdikleri araç,gereç,kaptırdıkları malzeme için devletin zararının giderilmesi ailelerinden istenirdi.Sanki o aile evladın devlet tabutla göndersin diye dilekçe yazarak oğlunu göndermişçesine bu rezil,aşağılık istekler utanılmadan yapıldı.

Hala “Vatan Sağ olsun” denilmesi ise gerçek bir vatanseverlik mi,korkaklık mı,olayları görmezlikten gelmek mi nasıl anlamalı bilmiyorum.

Gerçi basına bu tatsızlıkların yansıması sonucu bu tür çirkinlikler ortadan kalktı ama.ne olacağı belli olmaz.

Sağlığını kendi doktorlarının raporları ile tespit ederek ,vatan evlatlarını asker eden devlet,onları tabut içinde bir parça et olarak ailesine teslim ettiğinde ,onlara tazminat ödemeyi ,baş sağlığı dilemeyi bırakıp haciz avukatı göndermesi yaşandıktan sonra bu devletten her şey beklenir.Daha yukarıdaki şehit olaylarının tahkikatları sürerken,esir alınan askerlerin terör örgütü bağlantılarını çözemeyen ve onlara silah veren bir ordu nasıl bir ordudur?

Hani bunun istihbaratı,eğitimi,askeri,komutanı bilmem nesi?

Yıllardır bitmeyen terör ve can kaybından kaç kişi,kaç kurum ve kuruluş,kaç ülke,kaç siyasi parti ekmek yer ,dönen paranın ne kadarı her birine düşer bilmemiz gerekmez belki ama,bilmemiz gereken bir şey vardır. O da;

Oynayarak gönderdiğimiz çocuklar tabutla gelmesin.Gelirse bu millet bunun hesabını,;

A-Siyasetçi (Gelmiş-geçmiş)

B-Ordu ,erbaşından Genelkurmayına kadar;

C-Bu işler için üretim yapan kurum ve kuruluşlar ile bunlarla ticareti yapan görevlilerden;

D-Bu ortamın hazırlanmasını sağlayan basının her kesiminden

Yapacağı miting,,eylemlerle,asker vermeyerek,vergi vermeyerek veya gerekirse şiddetin her türünün kullanımına kadar silahlanıp idareyi devirmeye kadar olan her türlü hesap sormalıdır

Egemen devletin yolu;

Terörle mücadele ve egemen devlet olmanın yolu “ABD-AB “kıskacından çıkmaktır.Çıkamıyorsak yasalarımızı güvenlik güçlerimizi koruyacak şekilde yapmalıyız.

28 Şubat olaylarından sonra da “Polis Özel Timlerinin” dağıtılarak,ellerinden silahlarının alınarak,bölge Karakollarında çevre koruma nöbeti tuttukları esnada örgüt tarafından vurulduklarını unutmuş da değiliz.

Basında ve emniyette bunları gösteren yeteri kadar örnek vardır.

Ne ABD ne AB ne de bir başkası.Tam Bağımsız Türkiye demeden biz bu sıkıntılardan kurtulamayız.

Tersini savunanlar iktidarda.Hem de 60 yıldır böyle.

Hükümetten, Sayın Cemil Çiçek ve Sayın Ali BABACAN’ın yakınlarını terör olaylarında kaybettiklerini basından biliyoruz.Sayın sporcu bakanımız Kürşat TÜZMEN harika konuşmalar yapıyor.Sayın M.Ali Şahin de vatansever beyanlarında uçtu.Esir askerler konusunda ise %100 haklıydı.Başında yarısı,esir olduktan sonra tümü terör örgütü işbirlikçisi oldukları ortaya çıkmış bu insanlar için kibar bile konuştu.

Bu insanlarımızın vatan severliklerinden kuşku duymuyoruz ve onları ve onlar gibi olanları da bu faaliyetleri düzenlemeye davet ediyoruz.Bunları kamuoyu olarak onlardan ve onlar gibi olanlardan bekliyoruz.

Ezeli düşmanlarının kıçına yapışarak yaltaklanan kalkınmış bir ülke var mıdır?

AKP tabanını “ABD-AB olmazsa açlıktan ölürüz” korkusuna alıştırmışlar.

Kimse korkmasın,çiftçimize yapılan devlet yardımlarını kestirip,TMO ları devre dışı bıraktırarak,çiftçimizi işsiz bıraktırarak bizi asıl onlar aç bırakmıyorlar mı?

Görev yapacak savaşçılarımızı koruyucu yasalar olmadan başarı olmaz.

Ülkemiz insanını sağılacak inek gören,terör,güvenlik harcamaları gibi harcamalar mecbur bırakan emperyalistlerin baskılarından kurtulunmalıdır.Bunun en yakın liderleri de başta hükümet içindeki vatanseverler olmalıdır.

Bu ziyareti yapmasından kim ne kadar mutlu olmuştur.:))

Sayın A.GÜL beyefendi de Kral Faysal’ın bankasında geçirdiği kredi pazarlama müdürlüklerinden bu yana başardığı “Success Story” yani başarı öyküsünü anlatarak gururlanmış,biraz da Kral’a “Siz benim kıymetimi bilemediniz” gibisinden sitemler bile etmiştir.:))

Ya Syn.R.T.E, 1970’lerdeki “Akıncı Gençlik” militanlığı,Refah Parti maceraları,İlçe Başkanlıkları, Belediye ve derken Başbakanlık olayları.Hele muhalefetin baskısı ile Cumhurbaşkanlığını kaçırışı ise tam bir efsane.:))

Kral Faysal bu başarı öyküleri karşısında eminim bir şişe viskiyi susuz ve çikolatasız içmiştir.Hatta o gece cariyelerinin ziyaretlerini dahi anlatılanların etkisi ile ertelemek zorunda kalmıştır.:))

Belki de bu başarılı insanları teşvik etmeye karar verip,onları yedi cedleriyle ödüllendirmeye karar bile vermiştir:))

Böyle ideallar için devletin protokolü de neymiş canım.Devlet demek onlar demektir.Onlar ne derse devlet öyle olacaktır.Gerisi boştur.:))

Millete bir kaç poşet gönderip,biraz da kredi,konut vb.borçlarına da kattıktan sonra iktidar alimallah garanti.:))

Usta ABD de konut kredileri ile yönlendirilmiyor mu?

Milletteki mal hırsı hükümeti tartışmasız iktidar edecektir.Hükümet giderse yükselecek konut kredileri ile batma korkusu ile insanlar hükmeti yine iktidar edeceklerdir.

Devletimizin bu idealist iki büyüğüne sorarsanız bu ziyaret ülkemizin hayati çıkarları için yapılmış fedakarane bir ziyarettir.Neticesi de alınmıştır.

Muhalefet de bunları gündeme getirip gıcıklık yaratıyorlar değil mi yani?:))

Operasyon zaten askerlerin bölgeye alıştırılması şeklinde yapılıyor.Askere çağırılma ve yedeklik süreleri “60” yaşına kadar uzatıldı.

PKK örgütü İran’a kaydırıldı ve PEJAK’la birleşmesini tamamladı bile.

Kış kıyamet,operasyon dümenine bir kaç gözden çıkarılmış garip militan feda edilecek,bunların ölüleri vatandaşın gazını almada kullanılacak,işe yarayanların bazıları teslim,yakalanma babından hapislerde devlet baba tarafından bakılacak,eskiyip deşifre olmuş lider grubu da “Onursal Şefleri”nin yanına getirilecekler,bir süre sonra kaderleri biçilecektir.Büyük olasılıkla “Ada’da Emeklilik”.

Örgütün tasfiye işleri, Filistin-İsrail sorununun çözümü,Müslüman ülkeler ve Türkiye’nin komşuları-dindaşları olan “İran-Suriye’yi satma” görüşmeleri boyunca sürecektir.

Asla bir kaç yüz militan dışında bir miltan imha olayı beklemeyiniz.Yalnız bu örgütün tasfiye olayında Türk Ordusu bir “ŞOV” yapmalıdır,bu beklenmektedir.Bunlar için son teknolojik destekler de yapılmaktadır.Örgüt de aynı kısmeti almaktadır.Ordumuzun da güçlendirilmesi için bir çok izin de bu arada çıkmış durumdadır.F-16 üretim ve geliştirme,insansız casus uçaklar,askeri uydu,termal kameralı suikast silah üretimi,mayın dedektörleri,teknoloji geliştirmek için “ar-ge” çalışmalarına izin verilmesi yanında,”Renksiz” görüntülerimiz yüzünden de bazı bilim adamlarımızın ve kıymetli evlatlarımızın “imha” edilmelerine de tanık oluyoruz,olmaya da devam edeceğiz.Yani Uçak,trafik vb kazalar veya suikastler,intiharlar gibi.

Af olayı er geç bir şekilde ABD-AB baskısı ile gerçekleşecektir.

Uyuşmazlık veya anlaşma hallerinde terör örgütü ABD-AB yararına kullanıma hazır bulundurulacaktır.

Kesinlikle “Tamamen” tasfiye edilmeyecektir.

Ordunun belli birimlerinde “profesyonleşme” sağlanacaktır.Bunlar yetmezse veya yetersiz kalırsa “vatan hizmeti yapan Mehmetçikler” kullanılacaktır.Bu da halkın tansiyonunu düşürecek,ülke sınırları genişledikçe yeni tepkiler bu şekilde hafifletilecektir.

Türk Ordusunun operasyonunun adı bölgeye “yerleşme” olarak konulmuştur.Ancak sakın inanmayın bu operasyon “çok kısa veya çok uzun” süreçler gerektirmektedir.Her gün yeni yorum yapmaya gerek yoktur.Saat başı değişen olaylar yaşanacak,bir çok kez toplar direkten dönecek veya goller olacaktır.

Buyurun bir haber daha;

Yüksekova´ya ABD üssü mü?

Ulaştırma Bakanlığı 2008’de Hakkari’nin Yüksekova ilçesine havaalanı yapımına başlayacak.. Havaalanının, ABD’nin İran’a yönelik operasyonu dillendirdiği bir döneme denk gelmesi “Yüksekova’ya ABD üssü mü yapılıyor” sorusunu gündeme getirdi.

Akşam gazetesinin haberine göre, Yüksekovalılar, havaalanına şüpheyle yaklaşıyor.15.11.2007

Haklı çıkmak için yazmıyorum.Devletin siyasetini okumak kolay.Çünkü devletin siyaseti yok.Başkaları yapıyor.

ARTIK TÜRKİYE İSLAM CUMHURİYETİ VARDIR

Başbakanımız Sayın R.T.ERDOĞAN ve o zamanki Dış işleri bakanımız Sayın Abdullah GÜL

Haçlı seferi başlatan Papa 10.İnnocenzio’nun heykeli altında 07.Ekim 2006’da imzalayarak,Sultan Vahidettin’in ülke işgal altında iken bile yapmadığını yaparak “İslam Dünyasını” dize getirmiştir.

“Türkiye’nin Ortadoğu Jandarmalığı” projesi bu anlaşma ile işlerlik kazanmıştır.

Artık “Atatürk Cumhuriyeti” yoktur.İslami R.T.E. Cumhuriyeti” dönemi başlamıştır.Sadece ilanı resmen yapılmamıştır.

Bağırılsa da çağırılsa da artık durum budur.

Bu millet son 27 yılda 35.000. evladı için kıpırdamadı ama son 15 gün içinde 25 evladı onu biraz uyandırdı.

Büyük görmek için tıkla.

Ama devlet adına sözler çok önceden verilmiş,ülkeye görevler biçilmiştir.

Asıl şehit kaybı olayları bundan sonra başlayacaktır.Bu ziyaret bunun “masraf” görüşmeleri için yapılmıştır.

Ey mercimek kafalı halkım.(Başta ben)

Her biri kurnaz iş adamı olan ve Milyar dolarlık şirketlere sahip Abdullah GÜL ve R.T.Erdoğan’ın şahsi menfaatleri içinde bir görüşme yapmadıkları zaten söylenemez.

Böyle bir para babasını bulmuşken kaçar fırsat mıdır ki bu kaçırsınlar.

Ortada bir suç varsa ki bu ilk önce bunları iktidara getirmek için ortam yaratanlar ve onlara oy verenlerdir.

Şimdi dövünülse de kar eder mi bilmem.

Son zamanlarda gündeme Doğu Perinçek ve ekibi tarafından getirilen “Milli Hükümet Projesi” hayata geçirilebilirse bu önlenebilir.Ama nasıl?

Ancak,BOP çökerse II.İsrail projesine dönüş olacaktır.Bu da 12 Eylül 1980 öncesi durumun daha kötüsü anlamına gelir.Yani iç isyanlarla,kardeş kavgalarıyla bölünme ve Anadolu nüfusunun imhası planı devreye girecektir.

Piton yılanı gibi ülkenin bürokrasisinin her yerin çöreklenmiş olan işbirlikçileri ile halkımız ciddi bir kardeş kavgasına her an düşürülebilecektir.Biz buna en uygun durumdayız.Bakmayın miting meydanları kalabalıklarına.Bu her an tersine döndürülebilir.

Bunlardan “Yarasız-sıfır hata” ile kurtulmamıza imkan ve olanak yoktur.Ordu,siyaset,iş dünyası BOP’a gönülden sarılmış durumdadırlar.Halk ise ABD-AB desteği almayan hükümete oy bile vermemektedir.

Ben ise bu kadar işbirlikçi,teslimiyetçi bir toplum “kazara” anlaşmazlık çıkarırsa diye olasılık yazdım. Bu olasılık da “İşgalcilerin ,gönüllü işbirlikçilik sonucu aşağılayıp,vaadlerinden vazgeçmeleri ile oluşabilir,bizden bir “Hayır” asla çıkamaz.

Sanmayın ki “millet”in tepki gösterebileceğini beklediğim için yazdım.

Ben ve benim gibi yazanlar da zaten boşuna yazmaktadırlar ya.Biz yine devam edelim.Çünkü halk ABD-AB sömürgeciliğini o kadar kanıksadı ki,kendi dilini bile konuşmayı bırakmaya başladı.İnternet takma isimlerinden,hayvanlarının ve dükkanlarının adlarına kadar yabancı isim kullanmak,üç lafın ikisini yabancı kelimelerden seçmek moda oldu.

Ben yine elin gavuru işini gördükten sonra “ne olduklarını” başlarına kakmadan önce,millete kendisini unutturmamak için yazacağım.Lazım olacak bu “kendinden soğumuş, başkasına hayran” insan yığınlarına.

Bekleyip göreceğiz.

EY YETKİLİ VE ETKİLİLER

Siyasetçilerin de halkın da şikayet ettiği kaynağı ve amacı meçhul politikalar uğruna yıllardır evlatlarını ve vergilerini karşılıksız feda eden bu milletin huzur hakkı değil mi? Bir oy hakkımız var o da oy sandıklarının çöplükten çıktığı bir ülkede yaşıyoruz.

Lütfen bu halka huzur veren bir şeyler yapın!Çünkü sizi adam saydıran bu halktır.

Unutmayın.!

Bu halk olmazsa sizlerinde yeri ve yurdu olmaz.

Sizi o işbirlikçileriniz kaldırıp atıverirler sonra.”Halkını satan adam beni satmaz mı ?”endişesi her zaman galip gelen bir endişedir de hatırlatayım dedim.

Hani birisi tarihte, bir katır yükü altına kale kapısını açmış.Katırı yükü ile almış yola çıkmış.Kaleyi o arada ele geçiren komutan da askerlerine haini buldukları yerde öldürmelerini ve altını da geri getirmelerini emretmiş ya.Askerler de öyle yapmışlar.

.Hani söyleyen olmadı denmesin de.Bundan kimler ibret alırsa onlar alsınlar işte.

VE EY TÜRK HALKI

Kıymetini bir türlü anlayamadığın o Yüce Atatürk’ün ölümünün ardından beynine güvenemeyen idareciler senin geleceğini İngiliz ve ardından gelen Amerika Birleşik Devletlerinin kararlarına bırakmıştır.

Yazımın başından sonuna kadar bu devletlerin de seni ve inançlarını nasıl değerlendirdiklerini anlatmaya çalıştırm.

Ülkemiz hiç bir zaman Kurtuluş Savaşı Şartlarından kötü durumda değildir.

Ancak;

Devletin idaresi Türk haricinde herkesin elindedir.Osmanlı’da da Atatürk sonrası Cumhuriyet’te de sen hiç bir zaman devlette yer almadın.Sadece oy kapısı ve sıkışıldığında “Asker Yetiştiren” ,elinden malı,mülkü,parası geleceği çalınan, hammaddesiz üreten fabrika ve köle oldun.

Eğer bundan kurtulmak gibi bir niyetin varsa!

1-Siyaseti çok yakından takip et,öğren,anla,karar ver,örgütlen,birlikte karar al ve uygula.

2-Çocuklarının, devletin devşirme siyasetçilerinin (*) aptal siyasetleri sonucu evlatlarını hesapsızca harcayacağı kararlar almasını engelleyecek bir şeyler yap.

1960’da ölen Said’i Nursi veya Kürdi’inin “Nurculuk” ideolojisinin günümüz sahte peygamberi emekli vaiz maaşı ile Amerika’da 1.sınıf malikanede FBA korumasında yaşayan İlkokul mezunu Fethullah GÜLEN hoca efendi.

Nurculuk fikriyatı ile Fas’tan Endonezya’ya kadar tüm müslüman ülkeler tek devlet yapılarak ABD-AB hizmetine sokulacak ve sömürüleceklerdir.B.O.P işte bu adamın kişiliği arkasında “ideolojik yapılanma”sını gerçekleştirmektedir..

Projenin yerli işbirlikçisi hükümetimizn başları ve Fethullah Hocanın “Nur Talebeleri”.

*(Seçim meydanında müslüman,dışarda Papa’dan icazet alan,ecdadının en büyük düşmanlarının heykelleri altında ülkenin parçalanması anlamına gelen AB antlaşmaları imzalayan,daha öncekilerin başlattığı ülkeyi satma siyasetini hızlandırarak sürdüren,Ilımlı İslam yani İslamı Hritiyanlıkla karıştırıp yeni inanç şekilleri hazırlayanlar,bunun için bir takım gençleri hoca olarak Amarika’ya kurslara gönderen,Amerikanın bölgemizdeki menfaatleri uğruna bu günden sonra İran ve diğer müslüman ülkelerin işgali için evlatlarını onlar adına savaşçı yazdırmış olanlardır)

3-Kesinlikle milletvekilinden,herkesten hesap sor.Tarihinden ibret al.Kürtler gibi de özgürlük mevsiminde kul olup bilmediğin şeyler için parçalanma,geleceğini tehlikeye atma,gereksiz yere ölme,öldürme.

4-Devletin kaymağını paylaşmak istedikleri için ülkedeki terörü bitirmeyenleri sorgula!(*)

*(“İstatistiklere göre her yarım saatte 50 trafik kazası ve biri ölümlü olay meydana geliyormuş.Bu 24 saatte 48 ,1 yılda 17.520,27 yılda 473.040 ölü demektir.Ülkenin buna sesi çıkmıyor da 27 yılda 30.000 küsür asker,sivil teröre kurban verilmiş.Rakam bile değil.Ama taş gibi ordu ve polis teşkilatı yarattık” diyenler de yok değil.)

5-Son operasyonlar palavradır.Operasyon falan yok.Ortada terörist cenazesi de yok.PKK çoktan İran Kürdistanına geçip Pejak’la birleşti..Tüm teşkilatını oraya kurdu.PKK güçlü ordumuzun idman menejeri olmayı sürdürecektir.Belki bir aralık için kaybolabilir.Bunca özenle yetiştirilmiş bir menejer kolayca elden çıkarılabilir mi?

Operasyon dediğin şeyde olan devlet bütçesinden sadece boş barakalar,taş kovukları dövülüyor. Bu işten birileri oldukça yüksek miktarda para kazanıyor.

Merak eden askeri ihaleleri incelesin,ben haberleri dinleyince yetiyor..Ermeni soykırım kararı alan ülkeler çoğunlukla ordunun ihalelerinden uzak tutulan ülkelerdir.

Zaten ordu operasyonu inkar ediyor.O sadece yığınak yaptığını söylüyor.Hükümet yanlısı bazı basın organları mahsus milletin gazını alma operasyonu yapıyorlar.

Bir de korkudan iftira atan kendini hedef görenlerin beslediği yayın organları da var.

Yani her duyduğuna inanma!

6-Bir helikopterin bir dakikada attığı bomba ve mermi fiyatı senin bir yıllık hasatından fazla eder.Bunu hesap et.Bu askerden çok sivil siyasetin iştahını kabartır.Çünkü harcama kalemlerini,miktarlarını onlar belirliyorlar.Asker ise sadece memurdur.

7-Dünyada en kolay para kazandıran a)Silah b)Uyuşturucu c) Kadın ticaretidir.Üçü de ülkende mevcuttur.Bunlar devletin en üst makamlarında koltuklarına gerinerek oturmakta ve sana bakıp korkusuzca sırıtmaktayken sen hala “İktidar-muhalefet” arasında gidip gelme.Hepsi aynı tornanın bıçağından yontulmadır.Komutanları birdir.Unutma.Bunların yapacağı evlatlarını kurban almaktır.Asla efendilerini yolundan çıkmazlar,çıkamazlar.

8-“Rahatım şimdi iyi beni rahatsız etme ” diyorsan ben zaten kimim ki? Yakında Irak Halkının kaderi seni de beni de beraber bulduğunda bu güne kadar ettiğin rahatın için rahatça “Yarabbi şükür” diyebilirsin.

9-Askerin “Savaş”,siyasetçinin ise “Seçim kazandıracak” her şeyi istediklerini unutma.Her ikisinin de kararları onlara ait olup ceremesi de sana düşmektedir.Unutma!

10- Komutan savaşı “karargah”tan,siyasetçi de “Meclisten” yürütür.Ama ara yerde can veren hep sen olursun.Unutma!

11-Savaş esnasında asker ve siyasetçi her şeyi daha bol tüketirken sen karneyle,onlar parayı daha çok harcarken sen ise maaşını alamazsın.Unutma!

12-Ülken gerçek bir tehlike altında iken üstüne düşen vazifeni yapmazsan “her şeyinden olursun” bunu da hiç unutma!

2004 yılında ülkemize gelen Amerikalı işadamları “Türkiye’de 500 ABD Dolarına fabrika,tesis var mı?” diye soruyorlardı.

Dediğim gibi gelirlerse Iraklıların hallerini ararsın.Çünkü seni, bir de “Yecüc-Mecüc” olarak gördüklerini unutma.Irak ve İranlılar Sam soyu sen ise Yafes.Çünkü ruhunu günahlardan temizlemek için “Ateşte yakılacaksın”.Onların inancı böyle.Hıristiyan olsan da kurtulamazsın.Tevrat’a göre atan “Yafes” babası Nuh’tan lanetlendiği için sen de laneti çoktan yemişsin zaten,çekik gözlü kavimden değilmisin?Adın Türk değil mi?(*)

*(Yaratılış efsaneleri-Nuh Tufanı ve kavimler tarihi-Türkler ” başlıklı yazılarımı gözden geçiriniz.)

-Efendim ben Arap’ım,Rum’um,Kürt’üm ama müslümanım.

-Yetmez mi.Muhammed’in işareti “666” değil mi?O da İncil’e göre şeytanın işaretidir.Sen şeytana tapıyorsun o yüzden yakılacaksın! demiyecek mi?

-Osmanlı 600 yıl Türk doldurdu bu topraklara hiç karışmadın mı?İspat edebilirmisin?

diye sorarlar mı? Sorarlar.

1800-1923 arası yaptıklarını aç da tarihten oku biraz.Ermenilerin müslümanları Erzurumda, kafkaslarda ve Anadolu, Balkanlarda neden yaktıklarını sanıyordun ki?Hala zamanın varken biraz oku,okut.

Aslında millet olarak bir araya gelmeden yapacak bir şeyin de kalmadı ya zaten.Zamanında çok uyudun.

Bu B.OP. Projesi tüm Anadolu,ve Ortadoğu bölgesinin neslini kurutacak bir projedir.İran’ı bizim sayemizde bitirecekler ardından da bizi,sonra tüm İslam dünyasını.

25 sayfa bunu anlattım.Umarım boşa yazmamışımdır.Çünkü karar vermek kolay değildir.

Sürç-ü lisan edip kırdığımız her kim varsa avf ola,Eşek bile dürtmeden gitmez.Devlet yönetmek ise ağır iştir.

İdareciler hep dürtülmelidir.Vatan millet meselesi ne de olsa.Karşılarında dünyayı yöneten güçler var.Yalnız kalmasınlar.Hükümet,son mitinglerden dolayı elinin güçlendiğini itaraf etmektedir.Her ne kadar mitinglere “Sokaklara Dökülmek” aşağılamasını yakıştırdıysalar da.

Önceki yazılarımda yazdığım gibi “Yürüyen,tepki gösteren halk” Emperyalist ülkeler için bir “korku ve endişe” kaynağıdır.Çünkü onlar “halkı sömürmek” amacındadırlar.

Yalnız bu defa “kıyamet ” beklentilerini de hesaplarsak “toptan imha” beklentisini de hesap etmek faydalıdır.

“Ülkenin birliği” adına yapılan her mitinge katılmak her vcatandaşın görevidir.Hükümetin bu mitinglere halkı teşvik etmesi zaten uluslararası suçlamaları getireceğinden dolayı zaten beklenemez.Yoksa “faul” yapmış sayılır.Halkın tepkisi de dikkate alınmaz o zaman.Oyundışı oluruz.

Yoksa olmadık yerimizde yumurta pişmekle kalsa razı oluruz da, onu da aratırlar mı aratırlar adama!

“Siyasetçisini en çok dürten millet sorunlarını en iyi şekilde çözen millettir” Bunu da ben söyledim. Takdiri size kalmış.

Haydi millet hep beraber dürtelim:))

İfadeyi yumuşattım diye kızanlar olabilir.Ama devletin başına siz gelseniz,ülkeniz sizden önce başkalarına teslim edilmiş görseniz,millet bunu bilmese ve bilmek gibi işteği de yoksa,herkes midesini düşünüyorsa,vatanseverlik yaptığınızda tarzan kalacaksanız ne yaparsınız?

Ülkemiz aynen böyle bir durumdadır.Siyasetçilerimiz gene de vatanseverdir.Muhalefet,eleştiri,yerme yapılmalıdır.

Çünkü bizim miletimiz hep devşirmelerin ihanetine uğramıştır ya yine de onların elindedir.

Millet de “devlete sahip olma” girişimlerinden tarihte hep sıfır almıştır.

“Türk’üm” diyemiyen bir başbakana sahipken ne düşünebiliriz ki?

Gene de dürttüm.


Keykubat

İşte bir haber daha yazılarıma destek olmaktadır.

Öcalan’dan ilginç iddia: Kıvrıkoğlu ve Yalman paşalarla temas kurduk

Terör örgütü PKK elebaşısı Abdullah Öcalan, ‘barış çabaları’ çerçevesinde eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ve eski Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Aytaç Yalman’ın 1999 senesinde kendisi ile görüştüğünü iddia etti.

Terör örgütünün Avrupa’daki haber ajansı Fırat, 23 Nisan 2008’de Öcalan’ın avukatları ile yaptığı görüşmeyi duyurdu. Habere göre, Öcalan, avukatlarına geçmişteki barış girişimlerinden bahsederek, “1993’ten günümüze barış çabalarını sürdürdüğüm biliniyor.” diyor. Erbakan’la bu kapsamda mektuplaşmalarının olduğunu iddia eden Öcalan, “Mektuplaşmalarda çözüm talepleri konusunda üzerime düşeni yapacağımı belirttim. Ancak bu süreç 28 Şubat darbesiyle kesildi.” diye konuşuyor. Öcalan daha önce de bu iddiada bulunmuş ancak o zaman Erbakan avukatı aracılığıyla yaptığı açıklamayla iddiaları yalanlamıştı. 1999-2000 yılları arasında askerî kanattan Kıvrıkoğlu-Aytaç Yalman ekibinin de kendisiyle görüştüğünü ileri süren bölücübaşı, şöyle devam ediyor: “Hatta askerin hassasiyetini de dikkate alacağımı belirtmiştim. Ancak başaramadılar. Bu sürecin de önü kesilmiş oldu. Yalçın Küçük’ün bir yazısında Kıvrıkoğlu-Aytaç Yalman ekibinin Özkök’e karşı oldukları belirtiliyor.”

28 Şubat sürecindeki eski Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan Vekili Bülent Orakoğlu, o dönemde bazı üst düzey paşalarla PKK’nın temasını tespit ettiklerini açıkladı. Bunun kanıtlarının Emniyet İstihbarat Dairesi’nde mevcut olduğunu söyleyen Orakoğlu, “PKK ile paşaların temasını daha da ileri boyutlara götürdük. Ancak 28 Şubat ortamında bizi devirdiler.” açıklamasında bulundu.

İstanbul, Zaman

Ektir;

SON OLAYLAR (2011)

ABD-NATO Füze Kalkanı Radarı

Yalanlar ve Gerçekler

Haluk DURAL

Ulusal Strateji Merkezi – USMER İstanbul Başkanı

23.09.2011

Türkiye’ye yerleştirilmek istenen füze kalkanı

ABD-NATO Projesi

NATO’nun 19-20 Kasım 2010 tarihlerinde Lizbon’da yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesinde kabul edilen Yeni Stratejik Konsept çerçevesinde ilk uygulama olarak, bir adet seyyar erken uyarı radarının Türkiye’ye yerleştirileceği, 12 Eylül 2011 günü Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal tarafından açıklandı. Dışişleri Bakanlığı, füze kalkanı radarının Malatya’ya yerleştirileceğini açıkladı. Amerika ve Türkiye arasındaki mutabakat zaptı ise Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Amerikan Büyükelçisi Ricciardione tarafından imzalandı. Türk Dışişleri Müsteşarı Sinirlioğlu ve Amerikan’ın Türkiye Büyükelçisi Ricciardione arasında imzalanan bu mutabakat zaptıyla füze kalkanı radarının yeri belirlendi. Anlaşmaya göre radar Malatya, Kürecik’teki askeri üsse yerleştirilecek. Pentagon’dan yapılan açıklamada, “Türkiye’de kurulacak erken uyarı sistemi (füze kalkanı) 2011 sonunda hizmete gireceği” belirtildi.

Aynı tarih itibariyle ABD ile Romanya arasında Romanya’ya füzesavar füzelerinin konuşlandırılması anlaşması imzalandı. Anlaşmaya Romanya Dışişleri Bakanı Teodor Baconsçi ile imza koyan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Romanya’daki bir hava üssüne füze kalkanının yaklaşık 4 yıl içinde konuşlandırmayı beklediklerini söyledi. Anlaşma, ABD’nin Romanya’nın güneyindeki Deveselu Hava Üssü’nde bir tesis inşa etmesi ve tesisi idare etmesini öngörüyor.

Bu durumda, 4 yıl sonra Romanya’ya yerleştirilecek füzesavarlarla bütünleşik olarak çalışacak olan seyyar radar neden apar topar Türkiye’ye yerleştirilip, 2011 sonuna kadar aktif hale getirilecektir? Bu sorunun cevabı sadece “İsrail’e koruma sağlayacak” diye basitçe açıklanamaz. Çünkü, ABD gibi dünya imparatorluğu hayali kuran bir emperyalist devlet, milyarlarca dolar harcayarak ürettiği füze kalkanı silahlarını, Avrupa’ya füze kalkanı kurmak için verdiği uğraşları, İsrail’i korumak için Türkiye’ye bir seyyar radar yerleştirmek amacını kamuflaj olarak kullanmaz. Bu kadar büyük bir proje için bu hedef çok küçüktür. Eğer sadece İsrail’i korumayı amaçlasaydı, bu seyyar radarı, işgal altında tuttuğu Irak’ın kuzeyinde Kürt bölgelerinde Erbil’deki hava üssü veya Süleymaniye’ye aynen İsrail’deki gibi, kolaylıkla yerleştirebilirdi. Dolayısıyla, yukarıdaki soruya cevap aranırken, Türkiye’ye yerleştirilecek olan radar ile ilgili bilgileri derinlemesine araştırmak gereklidir.

AN/TPY-2 Radarı [1] :

Türkiye’ye yerleştirilecek olan 1 adet AN/TPY-2 radarı (Army Navy/Transportable Radar Surveillance) Amerikan Reytheon firmasınca üretilmiş uzun menzilli seyyar bir radardır.

Arama, belirleme, izleme ve tanımlama işlevlerini yerine getirebilen gelişmiş yazılımlara sahip bu radar, radar tayfının X bandında [2] çalışır.

Bu radar Faz Dizi (Phased Array) antene sahip olup, 72 adet yarı iletken teknolojisiyle üretilmiş Gönderici/Alıcı (Transmit/Receive) modülünde 25.344 adet X bandı elemanı vardır ve toplam anten alanı 9,2 m2’dir. Anten çıkış gücü 150 kW ve çeşitli kaynaklarda açıklanan menzili 2300 km’dir. Radarın tarama açısı yatayda maksimum 120o, dikeyde ise 85o’dir. Anten durağan (statik) olmakla beraber, anteni taşıyan kamyon 360odöndürülebileceğinden, kamyon yön değiştirdiğinde, radarın gözetlediği coğrafya istendiği şekilde değiştirilir.

Bu radarın iki ayrı çalışma şekli vardır.

i) – Sonlanma şeklinde (Terminal Mode) radar, hedef ülke topraklarında yerleşik olup, atmosfere yeniden girerek hedefe yaklaşan savaş başlığını izler ve bilgileri savaş komuta merkezi vasıtasıyla ABD’nin kendi topraklarını savunmak için geliştirdiği THAAD (Terminal High Altitude Area Defense) Sonlanma Yüksek İrtifa Alan Savunması füzelerine aktarır.

ii) – Cephe Hattı (forward-based) radarı ise tehdit geleceği varsayılan ülkenin sınırlarına yakın bir konumda yerleştirilir ve o ülkeden ateşlenen bir balistik füzeyi kalkış evresinde izleyerek derlediği verileri savaş komuta merkezi ve füzeyi daha sonraki aşamalarda izleyecek erken uyarı radarına aktarır.

Bu şekilde çalışan radarlar, hedef ülkelerde de konuşlanabilir ve alçak irtifa hava savunma füzesavarları Patriot PAC-3 ile bütünleşik olarak da çalışırlar. Şu anda Türkiye’ye yerleştirilmesi karara bağlanan AN/TPY-2 böyle bir cephe radarıdır. Bu radardan 2008 yılında bir adet Kuzey Kore’den geleceği varsayılan balistik füze tehditine karşı Japonya’nın Shariki adasına ve bir adet İran’dan geleceği varsayılan balistik füze tehditine karşı İsrail’in Necef çölüne yerleştirilmiştir.

Kamyonlarla taşınabilen bu seyyar radarlar 5 üniteden oluşur. Bunlar;

Faz Dizi anten

Elektronik donanımlar

Ana güc kaynağı 1,1 MW

Anten soğutucu donanımı

İşletme kontrol birimi, (kendi gücü vardır)

Anten modülleri bir elektronik ünite ile çalıştırılmakta ve harici bir soğutma sistemi ile soğutulmaktadır. Elektronik ünite hem sistemin denetlenmesini sağlar, hem de balistik füzelerin fırlatmasından uçuş evresinin ortalarına kadar ki rotada hedefleri arama ve izleme gibi değişik radar modları için görev yapan uygun yazılımlara sahip sinyal işlemcilerini içerir. Verilerin aktarılması ve iletişim fiber optik kablolar üzerinden yapılır. Radarın ve radara ait sistem bileşenlerinin savaş durumu esnasındaki güç ihtiyacı yaklaşık 2,1 MW kadardır.

Radarın menzili işlevine ve istenen çözünürlüğe göre değişir.

Eğer izlenen füzenin radar kesit alanı 1,00 m2 ise radarın menzili 2.300 km cıvarındadır. Ancak bilindiği üzere balistik füzeler, iki veya üç kademelidir ve ilk kademe füzenin kalkışında 60 saniye veya daha az bir süre çalışarak füzeyi atmosferin üst katlarına taşıyıp, yakıtı bitince ayrılır. İkinci kademe ise savaş başlığını 400 km’nin üzerine çıkartarak başlıktan ayrılır.

Savaş başlıkları, taşıyıcı füzelere kıyasla çok küçüktür. Örneğin, Amerikan Minuteman III balistik füzesinin taşıdığı konik savaş başlığı, bir insan boyundadır. Bu nedenle, füzenin kendisine göre çok küçük olan savaş başlıklarını izlemek, tanımlamak ve ayrıştırmak için radarın yüksek çözünürlükte çalışması gerekir.

AN/TPY-2 seyyar radarının savaş başlıklarını izleyebileceği yüksek çözünürlükte, yani 0,01 m2 = 1 dm2 = 10 x 10 cm kesitinde bir alanı radar dalgalarıyla tarayacak ve tanımlayacak bir çözünürlükte çalışması halinde radarın etkili menzili oldukça düşer. Buna göre [3] ;

Başlangıç Ayrıştırma Menzili Yeteneği (Initial Discrimination Range Capabilities):

Radar Kesit Alanı (radar cross section) = 0,01 m2,

Saniyedeki Darbe Sayısı (pulse per second) S/N = 100,

Hedefin ışın demeti içinde kalma süresi (dwell time) = 0,1 saniye

Menzil = 390 km

Gelişmiş Ayrıştırma Menzili Yeteneği (Upgraded Discrimination Range Capabilities):

Radar Kesit Alanı (radar cross section) = 0,01 m2,

Saniyedeki Darbe Sayısı (pulse per second) S/N = 100,

Hedefin ışın demeti içinde kalma süresi (dwell time) = 0,1 saniye

Menzil = 490 km

Geliştirilmiş İzleme Menzili (Tracking Range with Upgrades):

Radar Kesit Alanı (radar cross section) = 0,01 m2,

Saniyedeki Darbe Sayısı (pulse per second) S/N = 20,

Hedefin ışın demeti içinde kalma süresi (dwell time) = 0,1 saniye

Menzil = 730 km

Türkiye’ye yerleştirilecek radar ne işe yarayacaktır?

ABD-NATO füze kalkanı projesi çerçevesinde AN/TPY-2 radarı, Malatya’nın Kürecik ilçesi Kepez Köyü yakınındaki 2000 metre rakımlı Karahan gediği tepesinin sol yanındaki eski NATO radar üssüne yerleştirilecektir. Şimdi kullanılmayan bu üste 50 sene önce çalışan ABD radarları, Rusya’nın Kafkasya bölgesini izlemekteydi.

İran’ın şu anda elindeki en gelişmiş Şahap-3 füzesinin menzili 2000 km’dir ve Avrupa’ya ulaşmamaktadır. Ayrıca İran’ın Avrupa’da herhangi bir ülkeyle düşmanlığı yoktur. Geliştirilmekte olan Şahap-4 ve -5 ile menzilin 3.500 km’ye çıkacağı tahmin edilmektedir. Ancak bu gelişmiş füzelerin ABD’ye erişmesi mümkün değildir. Buna rağmen ABD yönetimi, tüm NATO müttefiklerine ve AB yetkililerine İran’dan gelecek füze tehdidi yalanını söylemekte, bu yetkililer de kendi halklarını aynı yalanla beslemektedirler. Radarın menziliyle ilgili yukarıda verilen bilgilerden anlaşılacağı üzere, bir cephe hattı radarı olan bu ünite, İran’dan Avrupa ve ABD’ye atılacak olan balistik füzeleri ateşleme ve yükselme evresinde izleyecektir. Yani işlevi oldukça sınırlıdır. Füzenin savaş başlığı ise esas olarak ABD’nin Norveç’in Vardo kentine yerleştirdiği Globus II ve İngiltere’nin Fylingsdale hava üssündeki erken uyarı radarları tarafından takip edilecektir.

İran ile Türkiye arasında bir husumet olmadığı, aradaki sınırın 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasından beri değişmediği dikkate alınırsa, bu radar ve bununla tümleşik olarak çalışacak 8 bataryalık [4] Patriot PAC-3[5] füzesavar bataryaları ne işe yarayacaktır?

ABD Savunma Bakanlığı Füze Savunma Politikaları hakkında 7 Nisan 2005 tarihinde düzenlenmiş Ulusal Savunma Sanayi Forumunda Phil Jamison tarafından yapılan sunumda, İran’dan atılacağı söylenen balistik füzeler için çizilen rotalar Vaşington ve Seattle olarak verilmiştir. Daha sonra yapılan bütün resmî Amerikan sunumlarında bu rotalar korunmuştur. Kürecik radarının menzil bilgileri ölçekli olarak haritaya işlendiğinde, bu rotalar için sadece “takip” işlevi yapabileceği görülmektedir. Ancak, İsrail yönüne atılacak İran füzeleri de bu radarın izleme menzili içine girmektedir.

Halbuki, 2009 yılında İsrail’in Necef çölüne yerleştirilen ve terminal modda çalışan radar da aynı özelliklere sahiptir. Dünyanın yuvarlaklığı nedeniyle, Kürecik gibi denizden 2000 metre yukarıya yerleştirilen radar belki Necef radarına göre İran’dan İsrail’e atılacak olan balistik füzeleri daha önceden fark edebilirse de bunun İsrail’e çok fazla bir üstünlük sağlayacağı biraz abartılı bir değerlendirme olacaktır.

Ayrıca, Amerikan donanmasına bağlı füze kruvazörlerinden (CG-61) borda numaralı Ticonderoga sınıfı USS Monterey gemisi, füze kalkanı görevi için Akdeniz’de, Yunanistan’ın Girit adasındaki Suda Amerikan deniz üssünde üslenmekte ve gerektiğinde İsrail’e koruma sağlamak için doğu Akdeniz’de dolaşmaktadır. Bu gemi, Türkiye’ye yerleştirilecek olan radarın denizdeki karşılığı olan AN/SPY-1 A/B radarı taşımaktadır. Geminin ön kısmında ve sancakta iki adet sekizgen anteni olan radar, yatayda 360o tarama açısına sahiptir ve S bandında (frekansı= 2-4 GHZ, dalga boyu= 15-7,5 cm) çalışmaktadır. Üç-boyutlu görüntü veren ve menzil alt sınırı 185 km (üst sınır açıklanmıyor) olan bu radar, gemideki 2 x 61 adet MK-41 füze fırlatıcısından 122 adet karışık (RIM-66M-5 Standard SM-2MR Block IIIB, RIM-156A SM-2ER Block IV, RIM-161 SM-3, RIM-162A ESSM, RIM-174A Standard ERAM, BGM-109 Tomahawk veya RUM-139A VL-ASROC) füzeye atış ve komuta bilgisi sağlamaktadır. [6]

Bu gemideki 500 km’nin üzerinde menzile sahip RIM-161 SM-3 standart füzesavar füzeleri İsrail’e yönelik muhtemel İran balistik füzelerine Suudi Arabistan toprakları üzerinde yakalayabilecek durumdadır.

Ayrıca, İsrail kendi yapımı Arrow serisi füzesavar füzelerine sahiptir. Üretimine başladıkları Arrow-3 modelinin menzili 1000 km ve etkili uçuş tavanı 200 km’nin üzerindedir. Bu füzesavarlar, İsrail ELTA firmasının üretimi, EL/M-2080 Green Pine radarları tarafından yönlendirilmektedir. L bandında (frekans= 1-2 GHZ, dalga boyu= 30-15 cm) çalışan bu radar 500 km menzilde, hızı 3 km/saniye olan 30 hedefi aynı anda izleyebilmektedir. [7]

Yukarıda verdiğimiz bütün teknik açıklamalardan anlaşılacağı üzere, Kürecik’e yerleştirilip, 2011 sonuna kadar aktif hizmete alınacak olan AN/TPY-2 seyyar cephe radarının, Amerikan kaynaklarının ısrarlı açıklamalarına rağmen İsrail’in İran füzelerine karşı korunmasında fazlaca bir katkısı olmayacaktır. O halde bu radar başka amaçlar için de kullanılacaktır. Zaten emperyalist Amerika’nın tek ve basit bir hedef için planlamalar yapmasını beklemek saflık olur.

Nitekim, radarın anteni durağan olmasına rağmen, anteni taşıyan kamyon Kafkasya’ya çevrildiği zaman, Kafkasya ve güney Rusya’daki bütün hava harekâtını izlemek mümkün olacaktır.

Ama daha da önemlisi, anten yönü ister Kafkasya, isterse İran’a dönük olsun, bu radarın esas izleyeceği unsurlar, radarın kapsama alanına giren Türk Hava Kuvvetleri’nin Malatya Erhaç ve Diyarbakır Pirinçlik’teki 7. ve 8. ana jet üsleri ile Batman İnsansız Hava Araçları üslerindeki uçaklarımız olacaktır. Eskiden Prinçlik’te bulunan ve 432 MHZ frekansta UHF bandında çalışan ve Rusya’yı gözetleyen iki adet Amerikan AN/FPS-17 ve AN/FPS-79 radarı 30 Eylül 1997 tarihinde tamamen sökülmüştür [8] . Şu anda, Kuzey Irak’taki Erbil ve Telafer’in güneyindeki Anakonda Amerikan üslerindeki radarlar, güneydoğu Toros dağlarının engellemesi nedeniyle, ana jet üslerimizden kalkan uçaklarımızı izlemekte yetersiz kalmaktadır. Bu zafiyet, Kürecik radarı tarafından giderilecektir.

Daha önce belirttiğimiz üzere, Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın açtığı “yüksek istifa hava savunma sistemleri” ihalesi için Rusya S-300 veya S-400, Çin ise HQ-9 ve Amerika Patriot PAC-3 teklifinde bulunmuşlardır. Patriot füzeleri aslında şartnameye uygun değildir, zira alçak irtifa hava savunma silahlarıdır. Ancak yayınlanan Wikileaks belgelerinde Türk hükümetinin Patriot alımına neredeyse karar verdiği anlaşılmaktadır. Bu kararı hızlandırmak için NATO, Türkiye’yi tehdit etmiş, eğer Rus veya Çin füzelerinin alımına karar verilirse, Türkiye ile balistik füze istihbaratını paylaşmayacaklarını bildirmiştir. [9] Halbuki aynı NATO, Güney Kıbrıs Rumlarının Rusya’dan aldığı ve sonradan Girit’e yerleştirilen S-300’ler için aynı duyarlılığı göstermemiş, Türk hükümet yetkilileri de NATO’ya bunu hatırlatmamışlardır.

Eğer, Patriot PAC-3’ler hızla alınırsa, muhtemelen en az üç batarya İran bahane edilerek güneydoğu Anadolu bölgesine yerleştirilecektir. Bu durumda önümüzdeki kısa dönemde uygulanabilecek bölünme senaryosuna paralel muhtemel gelişmeler şöyle sıralanabilir:

TSK’ya operasyonlar

TSK’dan uzaklaştırılmış subaylar mahkeme kararıyla geri dönecekler ve ordunun hiyerarşisi zedelenecektir. Nitekim bunu sağlamak üzere kanun teklifini Meclis Başkanlığına AKP değil CHP vermiştir. TSK’ya karşı komplolara aynı hızda devam edilecektir. Bülent Arınç’a suikast davası açılarak, hâkimin imha edilmesini engellediği kozmik dosyalar mahkemeye celbedilip, bilgilerin düşman taraflara sızdırılması sağlanacaktır.

Başbakanlık tarafından hazırlanarak MGK’da kabul edilen yeni Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nde Rusya, İran, Irak, Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan’dan tehdit algılaması olmadığı karara bağlandığı için, bu bahane edilerek TSK’nın mevcudunun azaltılmasına başlanacaktır. Nitekim bu konuda da CHP başı çekmektedir. TSK’ya “paralı er” statüsünde asker alınarak, profesyonel orduya geçiş hazırlıkları yapılacaktır.

İçişleri Bakanlığına bağlı ve paralı askerlerden oluşan Sınır Birlikleri kurularak, özellikle Irak sınırına yerleştirilecek, TSK’nın Irak sınırında bulunan yaklaşık 180.000 mevcutlu takviyeli iki kolordu düzeyindeki kuvvetleri sınırdan geri çekilecek, (ABD+PKK+Barzani) güclerinin ülkemize sızmaları kolaylaştırılacaktır.

12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumundan birkaç gün sonra koşarak Türkiye’ye gelen ABD genelkurmay başkanı ile varılan anlaşma uyarınca, 2011 sonuna kadar Irak’tan çekilme bahanesiyle Irak’taki 50.000 ABD askeri ve ağır silahlarının İskenderun ve Mersin limanlarından çekilmesine izin verilecek, Güneydoğu Anadolu bölgesine, ABD askerinin reddedilen 1 Mart teskeresi öncesinde olduğu gibi kuracakları karakollara yerleşmesi sağlanarak ayrılıkçı Kürt hareketine koruma oluşturulacaktır.

Federasyona geçiş hazırlıkları

TBMM komisyonundan geri çekilen Nisan 2001 tarihli Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı gündeme alınacaktır.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 3 Ağustos 2004 tarihinde kısmen veto edilen 5227 Sayılı “Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun”u yeniden TBMM’ne sevkedilecektir.

Kürt açılımına devam edilerek, Habur mahkemeleri kurulup, PKK’nın kitlesel olarak yurda girişi sağlanacak, bunlar BDP’li belediyelere yerleştirilerek, yeniden silahlandırılıp, 10 bin kişi dolayında “özsavunma” (milis) gücü kurulacaktır.

PKK eylemleri kontrollu şekilde devam ettirilerek hem TSK’nın eli kolu bağlanıp terör karşısında yıpratılmasına devam edilecek, hem de bölge halkı üzerinde tam bir tahakküm kurularak halkın devletten kopması sağlanacaktır.

Anayasa değişikliği

AKP Hükümetinin PKK terör örgütü ile ABD’nin gözetiminde yaptığı müzakerelerde “federatif ve iki milletli” yeni anayasa taslağı neredeyse tamamlanmıştır. Cemil Çiçek başkanlığında toplanan 24 anayasa hocasının katıldığı toplantıda net şekilde ortaya çıktığı üzere, Anayasanın başlangıç bölümü ve ilk üç maddesini değiştirecektir.

ABD’nin BOP saldırısı çerçevesinde Güneydoğu Anadolu bölgemizi Türkiye’den kopartmak için yapacakları anayasa değişikliği için, anayasanın ilk 3 maddesini koruyan “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” şeklindeki 4. maddeyi yürürlükten kaldıracak bir anayasa değişikliği yapılacaktır. Bu değişikliğin iptali için anayasa Mahkemesine dava açıldığı zaman, Haşim Kılıç’ın “ihsas-ı rey”de bulunduğu gibi AKP’nin seçtiği Anayasa Mahkemesinin 17 üyesi büyük ihtimalle bu değişikliği esas açısından incelemeyip, sadece anayasanın 148. maddesinin ikinci fıkrasındaki “Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır” şartına göre irdeleyip uygun bulacaklardır. Böylece korumasız kalan ilk üç maddeyi istedikleri gibi değiştireceklerdir.

Muhtemelen, Anayasanın 1’inci maddesine göre Cumhuriyet olan devlet şeklini (ABD + Apo + BDP + PKK)’nın istediği gibi “Demokratik Cumhuriyet” veya “Demokratik Federal Cumhuriyet” şeklinde değiştireceklerdir.

2’inci maddenin başlangıcına “Türk ve Kürt HALKI tarafından kurulan Türkiye Federal Cumhuriyeti” gibi bir ibare yazılarak üniter devlet yapısı terkedilip, iki halklı bir yapıya geçilecektir. Hukukî statü kazanacak Kürt Halkı adına, Kürt kökenli vatandaşlarımızı temsil ettiğini iddia eden “Vatan Haini” herhangi bir mihrak, Anayasanın 90’ıncı maddesine göre kanunlaştırılan BM İkiz Sözleşmelerinin 1’inci maddesindeki “Halkların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” uyarınca Birleşmiş Milletlere başvurarak, topraklarımızın bir kısmıyla birlikte ayrılma talep edebilecektir.

Anayasanın ilk 3 maddesi, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi haritasına göre doğu ve güneydoğu bölgelerimizden kopartılacak vatan toprakları üzerinde bir Hür Kürdistan isimli devlet kurmak için Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı olduğunu 34 kere ikrar etmiş olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ı BOP’un merkezi yapma görevinin önündeki en önemli engeldir.

Çünkü anayasanın 3’üncü maddesine göre, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” Bu bütünlüğü bölmeye kalkışmak anayasal bir suçtur. 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 302. maddesine göre bu suçu işleyenlerin cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis’tir. Nitekim, şu anda AKP hükümeti adına kendisinden fikir sorulup, ricalarda bulunulan İmralı’daki PKK başı, aynı suçu işlediği için 765 sayılı eski Türk Ceza Kanununun 125. maddesine göre ölümle cezalandırılmıştır.

ABD’nin başını çektiği ve AKP ve yandaşları marifetiyle yürüttüğü yukarıdaki senaryo başarıya ulaşırsa, Irak’tan çekilen ABD askerleri ve NATO Füze Kalkanı koruma sağlanan ayrılıkçı Kürt hareketi, bölgesel özerklik ilanından sonra, ülkenin bölünmesi için Kendi Kaderini Tayin Hakkını kullanmak için BM’e başvuracak ve fiilen bölünme başlayacaktır.

ABD+Barzani destekli ayrılıkçı hareket bölgede, bugüne kadar pek çok kez provaları yapılmış olan bir “Kalkışma” başlatılacak ve buna ABD destekli Barzani fiilen katılacaktır. Ancak, Türk halkı ve Ordusu ülkemizin işgal ve bölünmesini amaçlayan bu hayâsız emperyalist saldırıya karşı vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak üzere harekete geçeceklerdir.

Ek Açıklamalar: ( http://www.radartutorial.eu/06.antennas/an14.tr.html )

Faz dizi antenler, her bir ışıma elemanı farklı faz açılarıyla beslenebilen bir anten grubudur.

Böylece elektronik olarak kumanda edilebilen bir anten ışıma çizgesi meydana gelir.

Bu antenlerde ki önemli ilke girişimdir (interference); yani iki (veya çoğu kez daha fazla) sinyalin fazına bağlı olarak birbiriyle girişmesidir.

1.nolu resimde aynı renge sahip, yani aynı fazdaki sinyallerin birbirine eklenerek kuvvetlendiğine ve farklı renkteki, yani zıt faza sahip sinyallerin ise birbirini yok ettiğine dikkat ediniz.

İki beslemeden (horn feeder) eşzamanlı iki darbe gönderildiğinde bir girişim meydana gelir; sinyal ana yönde kuvvetlenirken, yan yönlerde zayıflar.

Burada her iki besleyiciden yayınlanan sinyaller aynı fazdan beslenmektedir. Sinyal bu durumda ana yönde kuvvetlenir.

Işıma sinyalleri bir faz kaydırma devresi ile kumanda edildiğinden, yayılma yönlerinin de elektronik olarak kontrol edilmesi mümkün olur.

Bu anten düzeninin verimi, anten düzlemine dik olan, ana yayılma yönünde en büyük olması nedeniyle sınırsız değildir.

Bir faz dizi antenin görüş alanının (FOV, Field of View) en büyük değeri 120° dir (60° sola ve 60° sağa).

[1] Reytheon AN/TPY radar Model 2 fact sheet

[2] Frekans aralığı 8-10,5 GHz ve dalga boyu 2,5-3 cm olan ve Uluslararası Elektrik ve Elektronik Mühendisler Federasyonu (IEEF) standardına göre tanımlı bant. http://www.radartutorial.eu

[3] Theodore A. Postol, Professor of Science, Technology, and National Security Policy Security Studies Program, Massachusetts Institute of Technology, “Why US National Intelligence Estimates Predict that the European Missile Defense System Will Fail Technological Issues Relevant to Policy”, Plenary Lecture German Physical SocietyBerlin, Germany, February 29, 2008

[4] Savunma Sanayi Müsteşarlığının ihalesinde alınması düşünülen 8 bataryanın 2’si İstanbul, 2’si Ankara, muhtemelen 1’i İncirlik diğerlerinin Güneydoğuya yerleştirileceği hakkında basına bilgiler yansımıştır.

[5] 13.10.2009 09ANKARA1472 Nolu belgede, Ankara’ya gelecek diplomatlara bilgi veriliyor. “Türklere, Rusya’nın Türkiye’nin rolüne karşı olmadığı konusunda güvence verilmelidir. Ancak, PAC-3 bataryalarının NATO’nun komuta ve kontrol mimarisi içinde olacağı hatırlatılmalıdır” deniyor.

[6] http://en.wikipedia.org/wiki/USS_Monterey_(CG-61), http://en.wikipedia.org/wiki/AN/SPY-1

[7] http://en.wikipedia.org/wiki/Arrow_(missile)

[8] John S. Wilkinson, Formerly Diyarbakir, now Pirinçlik Air Facility, http://merhabaturkey.com/1wilkinsonjindex.html

[9] http://www.hurriyetdailynews.com/n.php?n=nato-warns-turkey-against-buying-chinese-russian-air-defense-systems-2011-07-25, NATO warns Turkey against buying Chinese, Russian air defense systems

http://www.guncelmeydan.com/anasayfa/index.php?option=com_content&view=article&id=2649:abd-nato-fueze-kalkan-radar-yalanlar-ve-gercekler-haluk-dural&catid=1:son-haberler&Itemid=201

Orduya Kenan Evren tarzı bir Derin Nato darbesi ile Genelkurmayın tasfiyesi hikayesini,yanlış anlaşılmasın diye yandaş basından örneklerle verelim;

29 Temmuz 2011 – 18:15

· Milliyet.com.tr »
· Siyaset Ana Sayfa »

Haber

Orgeneral Işık Koşaner istifa etti

Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner, görev süresi 1 yılı doldurmadan istifa ettiğini açıkladı. Kritik Yüksek Askeri Şura (YAŞ) öncesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihindeki en büyük kriz yaşanıyor. Koşaner ile birlikte Deniz, Kara ve Hava Kuvvetleri Komutanları’nın da istifa ederek emekliliklerini istedikleri öğrenildi.

Köşk’te düzenlenen ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan veGenelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in bir araya geldiği üçlü zirveden sürpriz bir karar çıktı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner istifa etti

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ve kuvvet komutanları emekliliklerini istedi. Koşaner’in ‘gördüğü lüzum’ üzerine bu kararı aldığı belirtiliyor.

Koşaner, isteğini Başbakan Tayyip Erdoğan’a sundu. Hükümetin bu karar üzerine nasıl bir tavır sergileyeceği bilinmiyor.

 KOMUTANLAR DA İSTİFA ETTİ

Bu şok haberin ardından istifalar peşi sıra geldi.

Koşaner’le birlikte Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Aksay da istifasını açıkladı. Kuvvet komutanlarının emekliliklerini istediği belirtildi. Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel istifasına ilişkin bir bilgi yok.

Koşaner ile kuvvet komutanlarının istifaları üzerine Hükümetin nasıl bir tavır sergileyeceği bilinmiyor.

YAŞ toplantısında tutuklu generallerin durumuyla ilgili krizin çözülmesi için bir dizi toplantı yapılmıştı. Komuta kademesinin tutuklu generallerle ilgili rahatsızlık duyduğu belirtiliyordu.

YAŞ bu durumda pazartesi günü Genelkurmay Başkanı Koşaner olmadan toplanacak.


KOMUTANLAR KKTC RESEPSİYONUNA KATILMIYOR

Koşaner ve Kuvvet Komutanları KKTC resepsiyonuna katılmıyor

KOŞANER’İN VEDA MESAJI

Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliliğini isteyen Orgeneral Işık Koşaner veda mesajı yayınladı

Koşaner mesajında, “Şu anda 173‘ü muvazzaf, 77‘si emekli olmak üzere 250 general-amiral, subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş, hürriyetlerinden yoksun olarak tutuklu bulunmaktadır. Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun olarak yapıldığını kabul etmek, bir çok hukukçunun da ifade ettiği gibi, mümkün değildir.

Bu durum, bir çok defa yetkili makamlara iletilmesine, anlatılmasına ve takip edilmesine rağmen soruna yasal çerçevede bir çözüm bulunması mümkün olmamıştır. Haklarında henüz hiç bir kesin yargı kararı olmamasına rağmen tutuklu bulunan 14 general-amiral ile 58 albay, hürriyetlerinin tehdit edilmesinin yanı sıra mevcut yasalarımız gereğince bu yıl yapılacak Yükser Askeri Şura‘da değerlendirmeye girme hakkını kaybetmiş ve peşinen cezalandırılmıştır. Soruşturma ve uzun süreli tutuklamaların bir amacının da TSK‘nın sürekli gündemde tutularak kamuoyunda bir suç teşkilatı olduğu izleniminin yaratılmaya çalışıldığı, bunu fırsat bilen yanlı medyanın da her türlüyalan haber, iftira ve suçlamalarla yüce ulusumuzu kendi silahlı kuvvetlerine karşı tavır almaya teşvik ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu durumun önlenememesi ve yetkili makamlar nezdinde yapılan girişimlerin dikkate alınmaması Genelkurmay Başkanı olarak personelimin hak ve hukukunu koruma sorumluluğumu yerine getirmeme engel olduğundan, işgal ettiğim bu yüce makamda göreve devam etme imkanını ortadan kaldırmıştır. Şartlar ne olursa olsun TSK‘nın kahraman mensuplarının kutsal görevlerinde bundan önce olduğu gibi bundan sonra da üstün disiplin, cesaret ve fedakarlıkla başarıya ulaşacaklarına olan kesin inancımı bir kez daha güvenle ifade ederken, TSK‘nın tüm mensuplarına sağlık ve esenlikler dilerim” dedi.

IŞIK KOŞANER KİMDİR?

Türk Silahlı Kuvvetlerinin 27’nci Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Işık KOŞANER 1945 yılında İzmir’de doğmuştur. 1965 yılında Kara Harp Okulundan, 1966 yılında Piyade Okulundan mezun olmuştur.

1976 yılına kadar Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli birliklerde; Takım ve Bölük Komutanlığı, Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında öğretmenlik, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Komando Tugayında Takım Komutanlığı ve Tabur Karargâh Subaylığı, Genelkurmay Özel Harp Daire Başkanlığında Özel Tim Komutanlığı yapmıştır.

Orgeneral KOŞANER, 1978 yılında Kara Harp Akademisinden mezun olmuş, ardından kurmay subay olarak; Genelkurmay Özel Harp Daire Başkanlığında Karargâh Subaylığı, NATO Savunma Kolejini bitirmeyi müteakip İtalya / Napoli’deki Güney Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanlığında Karargâh Subaylığı, 3’üncü Ordu Lojistik Başkanlığında Plan Koordinasyon Şube Müdürlüğü,İngiltere / Londra’da Savunma İncelemeleri Kraliyet Kolejini bitirmeyi müteakip Genelkurmay Strateji ve Kuvvet Plan Daire Başkanlığında Strateji Şube Müdürlüğü, 8’inci Piyade Tümeni 131’inci Piyade Alay Komutanlığı, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığında Kurmay Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.

1992 Yılında Tuğgeneralliğe terfi eden Orgeneral Işık KOŞANER bu rütbede; Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Plan Daire Başkanlığı ile 1’inci Komando Tugay Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1996 yılında Tümgeneralliğe terfi etmiştir. Tümgeneral rütbesi ile Kara Harp OkuluKomutanlığı görevini yürütmüştür. 2000 yılında Korgeneralliğe terfi ederek sırasıyla; Millî Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur.

2004 yılında Orgeneralliğe terfi eden Işık KOŞANER; 2004-2005 yılları arasında Ege Ordusu Komutanlığı, 2005-2006 yılları arasında Genelkurmay II’nci Başkanlığı, 2006-2008 yılları arasındaJandarma Genel Komutanlığı, 2008-2010 yılları arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunmuş, 30 Ağustos 2010 tarihinden geçerli olarak Genelkurmay Başkanlığına atanmıştır.

Orgeneral Işık KOŞANER, Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Hizmet Madalyası, Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, Türk Silahlı Kuvvetleri Şeref Madalyası, Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, Kore Cumhuriyeti Millî Güvenlik Liyakat Madalyası ve Pakistan İmtiyaz Nişanı sahibidir.

Bayan Nurdan KOŞANER ile evli olan Orgeneral Işık KOŞANER, iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.

Koşaner’in İstifasının Perde Arkası

Oda TV’de ele geçirilen Işık Koşaner’le ilgili fişleme dosyasında “Davalara karşı ilgi uyandırılması ve astların rahatsız olduğuna ilişkin bilgi destek ve etkilemeye yönelik çalışma yürütülmesi önem arz emektedir” deniliyor.

Oda TV’de ele geçirilen “Işık Paşa, Değerlendirme” isimli fişleme dosyası, ‘sanık askerlere yardımcı olamadığı’ için istifa eden eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’i istifaya götüren sürecin perde arkasına ışık tutuyor. Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde hazırlanan fişlemede Koşaner’in, Ergenekon ve Balyoz sanığı askerlere sahip çıkması için nasıl yönlendirileceği anlatılıyor. Belgede Koşaner’in hastalıklarından, kullandığı ilaçlara kadar herşey tek tek not edilmiş.

‘İkna edilirse fikirleri değişir’

“Işık Paşa, Değerlendirme” isimli fişleme dosyasında demokrat bir kişiliğe sahip olduğu belirtilen Koşaner’in darbe davası sanığı askerlere sahip çıkması için yapılması gerekenler şöyle anlatılıyor: “İkna edilirse fikirlerini değiştirir. Yetki ve sorumluluklarının dışına çıkmaktan kaçınır. Yönerge ve kurulların dışına çıkmaz ve hukuki sorumluklara önem verir. Bu kimliği hukuka saygılı kişiliği bir şekilde kırılarak yürüyen davalar ve tutuklu aydın Atatürkçülere sahip çıkması sağlanmalıdır.” Belgede ayrıca “Davalara karşı ilgi uyandırılması ve astların rahatsız olduğuna ilişkin bilgi destek ve etkilemeye yönelik çalışma yürütülmesi önem arzetmektedir” talimatı veriliyor.

‘Suç işleyen cezasını da çekecek’

Fişlemenin “Ergenekon” başlığının altında ise şöyle deniliyor: “Astlarını korumak isteyen bir görüntü vermekle birlikte kanun dışına çıkanlarında gereken cezayı alacaklarını ve yapacak bir şey bulunmadığını ifade ediyor. (…) Belki abartılı buluyor. Ancak hukuki olmayan faaliyetlerinde arkasında durmuyor. Kendisine yansıyan konuların üstünü kapatmaya yönelik her hangi bir çalışma yaptırmadı.” Generallerle yapılan bir toplantıda Koşaner’in evinde cephanelik çıkan eski Yarbay Mustafa Dönmez’le ilgili sözlerine de yer veriliyor: “…‘Adamdan çıkanlar ortada. Yapacak bir şey yok. Suç işleyen cezasını çekecek. Anlatın astlarınıza bunu”

Sınır ötesi ile terör bitmez

Fişleme belgesinde Işık Koşaner’in Kürt sorunu ve PKK’ya yönelik operasyonlara bakış açısı da kendi ağzından cümlelerle anlatılıyor. Belgedeki “Kürt Sorunu” başlığının altına “Barışçıl çözümden yana. PKK’ya katılmaların engellenmesi gerektiğini düşünüyor” notu düşülmüş.

Sınır ötesine 25 kez gittik de ne oldu?

Koşaner’le ilgili fişleme dosyasındaki “Sınır ötesi” başlığının altına da Koşaner’in “Sınır ötesi operasyon adamın belini kırmaz, amacına ulaşmaz. Operasyon yapıp 200 kişiyi öldürürseniz bu marifettir. Ama örgüt zamanını kendi seçiyor, biz onları bekliyoruz. Bir yere yükleniyor. Bir sonuç alıyor. Bunu muharebe kazanmış gibi söylüyor. Bunu her zaman yapabilir. 150-200 kişiyi toplayabilir. Sınır ötesi operasyon bunu engelleyebilir mi? Engelleyemez mi? (…) Ben 1994 ve 2004 de oradaydım 25 kere gittik de ne oldu. Günü kurtarıyoruz” sözlerine yer verilmiş. Koşaner’in sözleri şöyle devam ediyor:

‘Bırakın teröristler dağda otursunlar’

“Yine eylem yaparlar. Ama yaptığını yanına bırakmazsan zor gelir. Dağlıca’ya geldi. Elini koluna sallayarak gitti. Yine gelir elini kolunu sallayarak giderse bir daha gelir. Geldiğinde haddini bildireceksin… Terör örgütü geldiğinde sen ona bir darbe vurursun, 150-200 tanesini sersen, kamuoyuna göstersen bir daha zor gelir.

(…) “Terörist öldürmekle bitmez. Öyle bir şey yapmalıyız ki örgüt hem var olacak, hem başarılı olmayacak. Halkı yanına çekemeyecek. Bırak dağda otursun. Sen onun ikmalini kes. Eylemini engelle, orada dursun. İki yaka dağlarındaki teröristten bana ne, orada dursun. Terör örgütü eylem yapmak zorunda yaşamak için. Bedelini ağır öderse zor eylem yapar.”

İrticaya karşı tavır alması sağlanmalı

İrtica ve irticai yapılanmalara karşı tavır alması için hazırlanacak doküman ve belgeler kendisine arz edilmeli ve irtica karşısında tavır alması sağlanmalıdır.

Masonlara karşı seviyelidir. Her davete, küçük bile olsa cevap veren bir yapıya sahip olmasına karşın Masonlara seviyeli yaklaşımı izaha muhtaçtır. (Yahudi firmalardan gelen tekliflere) Elalemin Yahudisine para kaptırma meraklısı değiliz ama bu malzemelere ihtiyacımız var diyor.

Diğer Kuvvetlerle diyaloğu: Başbakanlık genelgesi gereği ilgili birimlerle koordineye önem veriyor. Ergun Saygun, Erdal Ceylanoğlu ve Aslan Güner’i sevmiyor.

Başbuğ’u tasvip etmiyor

ODATV’den çıkan fişleme belgesindeki “İlker Paşa ile diyaloğu” başlığının altında çarpıcı bilgiler veriliyor. “İlker Paşa’nın yaptıklarını ve emirlerini genel olarak tasvip etmediğine hakim kanaat var” denilen fişlemede “Genelde İlker Paşa’ya karşı soğuk ve renksiz. Bir arada oldukları dönemlerde hiç konuşmadığı, sorulursa kısa cevaplar verdiği biliniyor. İlker Paşa zamanında verilmiş bir takım emirler ile ilgili hiç sorgulama yapmamış ve takipçisi olmamıştır. İlker Paşa’nın uslup ve duruşundan rahatsız olduğu bilinmekte. Başbuğ’un Balıkesir’de yaptığı basın açıklamasından ve üslubundan rahatsız” deniliyor. Başbuğ, Balıkesir’de Aktütün saldırısıyla ilgili Heron görüntülerine tepki göstermişti.

Hükümetle ilişkileri germesi sağlanmalı
ODATV’den çıkan Işık Koşaner’le ilgili fişlemede Koşaner’in AK Parti’ye bakışıyla ilgili değerlendirme ve yapılması gerekenler de var. Koşaner’in, demokrat yapısı gereği Genelkurmay Başkanı olduktan sonra ilişkileri olması gibi yürüteceği belirtilerek “Siyasi konularda renk vermiyor. Ancak demokrat yapısı gereği ilişkileri olması gerektiği gibi sürdürecek. Hükümet ile ilişkilerin gerilmesi ve ihtilafın körüklenmesi yakın gelecek açısından önem arz etmektedir” deniliyor.

STAR

23 Eylül 2011 10:02

http://www.liberalses.com/gundem/kosanerin-istifasinin-perde-arkasi.aspx

TSK’nın yeni komutanları resmen atandı

05 Ağustos 2011 Cuma, 02:00

Emeklilik resti, demokratik duruş, darbe davası sanıklarının durumuyla ilgili tartışmalarla geçen YAŞ süreci tamamlandı.

Org. Necdet ÖzelGenelkurmay Başkanı oldu. Kara Kuvvetleri’ne Org. Kıvrıkoğlu atandı. Hava ve Jandarma’da ise sürprizyaşandı. Hükümetin sıcak bakmadığı Erten, Özel’in ısrarıyla Hava Kuvvetleri Komutanı oldu.

Jandarma’ya ise beklenenin aksine Bekir Kalyoncugeldi. Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarının Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanmasının ardından TSK’nın yeni komuta kademesi şekillendi. Genelkurmay Başkanlığı’na Orgeneral Necdet Özel asaleten atanırken; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu oldu. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na Korgeneral Mehmet Erten atandı. YAŞ kararları önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalandı. Ardından Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ile GenelkurmayBaşkanvekili Orgeneral Necdet Özel Çankaya Köşkü’ne çıkarak Cumhurbaşkanı’nın onayına sundu. Gül’ün onayının ardından YAŞ kararları kamuoyuna açıklandı.

HAVA’DA MEHMET ERTEN SÜRPRİZİ

Kara ile Deniz Kuvvetleri komutanlıklarına yapılan atamalarda sürpriz yşanmad. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na 1.Ordu Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu getirildi. Deniz Kuvvetleri Komutanı da Donanma Komutanı Oramiral Emin Murat Bilgel oldu. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kimin atanacağımerakla bekleniyordu. Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay’ın emekliliğini istemesi, Hava Harp Akademisi Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı’nın tutuklu olması nedeniyle Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atanacak orgeneral yoktu.

BİR YIL SONRA EMEKLİ OLACAK

Hükümet, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na Korgeneral Mehmet Erten’in atanmasına onay verdi. Erten, orgeneralliğe yükseltilerek atandı. Erten’in,muhariplik tecrübesi olmadığı gerekçesiyle Hava Kuvvetleri Komutanı olmasına sıcak bakılmadığı belirtilmişti. Erten’in yerine Korgeneral Abidin Ünal’ın vekaleten getirilebileceği belirtilmişti. Ancak Genelkurmay Başkanvekili Necdet Özel’in 100. yılındaHava Kuvvetleri Komutanlığı’nın başında bir korgeneralin vekaleten olmasının yanlış olacağını belirtmesi nedeniyle Erten’in ataması gerçekleştirildi. Erten, 1 yılHava Kuvvetleri Komutanlığı yaptıktan sonra yaş haddinden emekli olacak.

Kalyoncu beklenmiyordu

Jandarma Genel Komutanlığı’na Orgeneral Bekir Kalyoncu atandı. Bu komutanlığa 2. Ordu Komutanı Orgeneral Servet Yörük’ün atanması bekleniyordu. Ancak, YAŞ’tan çıkan sürpriz kararla Kalyoncu görevlendirildi. Kalyoncu’nun Jandarma Genel Komutanlığı’na atanması ile Genelkurmay Başkanlığı yolundaki ihtimal hesapları da gündeme geldi. Buna göre Kalyoncu Jandarma’da 2 yıl görev yapacak. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu da 2 yıl sonra yaş haddinden emekli olacak. Org.Necdet Özel ise 4 yıl Genelkurmay Başkanlığı yapacak. Eğer Kalyoncu Jandarma’da iki yıllık görev süresini tamamlayabilir, Kıvrıkoğlu da zamanında emekli olursa Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanması mümkün olabilir. Burada iki yıl kaldıktan sonra hükümet Genelkurmay Başkanı Özel’in görev süresini uzatmaz ise Kalyoncu 2015’te karargahın başına geçebilir.

HABER: Bilal ÇETİN-BUGÜN GAZETESİ

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/165041-komuta-kademesine-surpriz-atama-haberi.aspx

Erdoğan ve TSK arasında bir ilk

16 Ağustos 2011 Salı, 18:04

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen YAŞ toplantısı sonrası Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay arasında bir ilk yaşandı.

Ağustos ayı YAŞ toplantısıyla birlikte tamamen değişen komuta kademesi toplu halde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ı makamında ziyaret etti. Başbakanlık Merkez Bina’da gerçekleşen görüşme yaklaşık 45 dakika sürdü. Daha önceki yıllarda Genelkurmay Başkanlığı’na ve kuvvet komutanlığına getirilenler Başbakan’ı ziyaret ediyorlardı. Ancak ilk defa tüm komuta kademesindeki isimlerin yeni olması üzerine görüşmetoplu olarak yapıldı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, beraberindeki Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları ile Jandarma Genel Komutanı ile birlikte Başbakan’ı ziyaret etti. Başbakanlık’ta ayrıca sürpriz bir diploması trafiği yaşandı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ayrı ayrı hem İran hem de ABD’nin Ankara büyükelçileriyle bir araya geldi. Önce İran BüyükelçisiBahman Hosseinpour, ardından ABD BüyükelçisiFrancis Ricciardone Bekir Bozdağ‘ı ziyaret etti. Bozdağ ile görüşen ABD Büyükelçisi daha sonra Başbakan tarafından kabul edildi. CİHAN
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/166334-erdogan-ve-tsk-arasinda-bir-ilk-haberi.aspx

Türk siyasi tarihinde bir devrim

31 Ağustos 2011 Çarşamba, 02:00

Demoktratikleşme yolunda Türkiye tarihi bir adım daha attı.

Cumhurun 89 yıl önce kazandığı büyük zafer, Genelkurmay Karargâhı’nda ilk defa cumhurbaşkanının ev sahipliğinde kutlandı. Türkiye dün demokratikleşme açısından tarihi bir gün yaşadı. Genelkurmay Karargâhı’ndaki 30 Ağustoskutlamalarında Cumhurbaşkanı Gül “Başkomutan” sıfatıyla tebrikleri kabul etti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül30 Ağustos ZaferBayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü dolayısıyla Genelkurmay Karargâhı’nda düzenlenen törende tebrikleri tek başına kabul ederek, “Başkomutan” sıfatıyla kutlamaları kabul eden ilk cumhurbaşkanı oldu. Zafer Bayramı kutlamalarının ilk adresi her zaman olduğu gibi Anıtkabir’di. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları Aslanlı Yol’dan ilerleyerek Atatürk’ün huzuruna çıktı.

Atatürk’ün mozolesine çelenk bırakan Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Anıtkabir Şeref Defteri’ni imzaladı. Özel, ardından töreni takip eden gazetecilerin bayramını kutladıktan sonra Anıtkabir’den ayrılarak Genelkurmay Karargâhı’na geçti.

TARİHE GEÇTİ 

Karargâh’ta ise bu kez farklı bir tablo vardı. Şeref Salonu’ndaki tebrik törenlerinde Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları kutlamaları kabul ediyordu. Bu kez bizzat yeni Genelkurmay Başkanı Org. Özel’in teklifi üzerine yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanı Gül, tebrikleri tek başına kabul etti. “Başkomutan” sıfatıyla kutlamaları kabul eden ilk cumhurbaşkanı olan Gül, tarihe geçti.

Tek başına ayakta duran Gül, Şeref Salonu’nunda sırasıyla Meclis Başkanı, Başbakan, muhalefet parti liderleri, yüksek yargı başkanlarıyla tokalaştı. Ardından da askeri yetkililer sırayla gelerek Cumhurbaşkanı Gül’ü tebrik etti. Şeref Salonu’nda, önceki yıllarda düzenlenen tebrik törenlerinde Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları kutlamaları kabul ediyordu. Cumhurbaşkanı Gül, ilk kez gerçekleşen uygulamaya ilişkin olarak, “Bu 30 Ağustos’ta başkomutan olarak bütün kutlamaları ben kabul edeceğim. Genelkurmay Başkanımız, Başbakanımız Milli Güvenlik Kurulu’ndan önce yaptığımız bir konuşmada Genelkurmay Başkanı’nın getirdiği bir düşünceydi. Biz de çok doğru bulduk. Uygulama bundan sonra böyle olacaktır” demişti.

SİVİL ADIMLAR 

Son dönemde asker-sivil ilişkilerinde art arda birçok değişim yaşanmıştı. YAŞ ve MGK’da oturma düzeninde değişiklik olmuştu. En son Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesi yenilenmiş, “e-muhtıra” siteden kaldırılmıştı.

Cumhurbaşkanlığı forsu konuldu

Cumhurbaşkanı Gül,Genelkurmay Karargahı Şeref Salonu’nda kutlamaları kabul ederkeniki yanında Türk bayrakları yer aldı. Bayraklardan birinde Cumhurbaşkanlığı forsu bulunduğu görüldü. TöreneTBMM BaşkanıCemil Çiçek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yüksek yargı organlarınınbaşkanları, Bakanlar Kurulu üyeleri,kuvvet komutanları, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala, Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, konfederasyon, sendika ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Kemal Öztürk, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü Murat Karakaya, orgeneraller, oramiraller ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nindiğer mensupları, bürokratlar ve yabancıa skeri ataşeler ile diğer bazı kurum ve kuruluşların temsilcileri katıldı.

27 MAYIS TASFiYE EDiLiYOR

“Eski milletvekili Aydın Menderes, son dönemde asker-sivil ilişkilerinde art arda yaşanan değişimler için “Türkiye demokratikleşme yönünde 60 yıllık gecikmesini telafi ediyor” değerlendirmesinde bulundu”

27 Mayıs ihtilâlinin ardından idam edilen Başvekil Adnan Menderes’in oğlu, İstanbul eski Milletvekili Aydın Menderes30 Ağustos Zafer Bayramı kutlama törenlerinde yaşanan değişimi ve 27 Nisan bildirisinin Genelkurmay’ın sitesinden kaldırılmasını BUGÜN’e değerlendirdi. Menderes, “Bugün çok mutluyum, 27 Mayıs tasfiye oluyor. Böylece Türkiye demokratikleşme yönünde 60 yıllık gecikmesini telafi ediyor. İşte milli bayram da aynı güne rastladı. Müslüman Müslümanlığını, laikler laikliklerini yaşıyorlar. Burada laiklikten kastım bir hayat tarzıdır. Türkiye, modernleşme yolunda ilerliyor. Bunun devam edeceğini zannediyorum” dedi.

VESAYET REJİMİ BİTİYOR 

27 Mayıs’ın tasfiye sürecinin 27 Nisan 2007’de başladığını anlatan Menderes, “Bugün Cumhurbaşkanı Gül’ün kutlamaları başkomutan olarak kabul etmesi ve Genelkurmay Başkanı’nın onun yanında durması söz konusu ettiğimiz sürecin simgesel ifadesidir. Aslında söz konusu ettiğimiz süreç 27 Nisan 2007’de başladı ve bu bağlamda birçok olayı yaşadık. Bu yaşanmış olayları Türkiye’de hiç kimseyi incitmemek için tekrarlamak istemem” görüşünü dile getirdi.

Gül’ün “başkomutan” olarak tebrikleri kabul etmesinin simgesel değerine dikkat çeken Menderes, “Bunun anlamı, Türkiye’nin giderek asker-sivil ihtilafını artık ortadan kaldıracağı, bugüne kadar kimin nereye bağlı olmasına kadar yapılan tartışmaların makul bir çözüme bağlanacağıdır. Vesayet rejimi bitmektedir. Ancak, bu süreç hassas bir süreçtir, devlete, hükümete, devletin bütün kurumlarına büyük bir dikkat gerekmektedir. Şahsen Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımıza ve bütün AK Partililer’e şükranlarımı ifade etmek isterim” dedi.

27 Nisan e-bildirisinin Genelkurmay’ın sitesinden kaldırılmasına ilişkin görüşlerini ise Menderes, “27 Nisan’da Türkiye’de ilk defa bir askeri müdahale teşebbüsü geri döndürtülmüştür. Önemli olan odur. İnternet sitesinde kalması veya çıkartılması bunlar yaşanan muazzam değişimin simgesel yönleridir. Asıl önemli olan 27 Nisan günü sivil iktidar taş gibi, kaya gibi yerinde durmuştur. Bir müdahale olmamış, anayasa değiştirilmiş, milli irade 14 Mayıs 1950’den sonra ikinci defa bu kadar güçlü bir şekilde Sayın Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle tecelli etmiştir” diyerek açıkladı.

ÇİFTE BAYRAM YAŞIYORUZ

Menderes, Türkiye’nin demokratikleşme yönünde yaşadığı dönüşüm sürecine işaret ederek, “Arap baharı önce 27 Nisan 2007’de Türkiye’de başladı. Türkiye kendi demokratikleşmesinin önünü açmasa Ortadoğu’nun hiçbir ülkesine demokrasinin adının bile uğraması söz konusu olmazdı. Türkiye, kendini ve bölgesini değiştiriyor. Tarihi bir öncülük rolünü üstleniyor. Gurur duyacağımız bir bayram yaşıyoruz hem de çifte bayram” diye konuştu.

TSK DEMOKRASiNiN YOLUNU AÇTI

Teklifin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’dengelmesinidedeğerlendiren Menderes şunları söyledi: “TSK Batılılaşma ve modernleşme yolunda 2.Mahmut’tan itibaren üstlendiği tarihi görevi yerine getirmektedir. Kendilerini en içten duygularla kutluyorum.TSK olgunluk göstermiş ve demokrasinin yolunu açmıştır. Çok geniş bir coğrafyaya aydınlık bir ışık getirecek bir süreci engellememek suretiyle büyük bir görev yapmıştır. Sislerin, dumanların, acıların,gökekinin biçildiği gibi artık arkada kalacağınainanıyorum. Bu gelişmelerin şehit Başvekil Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarının 50.yılına tevafuk etmesi de Allah’ın bize büyük bir işaretidir.”

HABER: Seda ŞİMŞEK-BUGÜN

Erdoğan ve TSK arasında bir ilk

16 Ağustos 2011 Salı, 18:04

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen YAŞ toplantısı sonrası Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay arasında bir ilk yaşandı.

Ağustos ayı YAŞ toplantısıyla birlikte tamamen değişen komuta kademesi toplu halde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ı makamında ziyaret etti. Başbakanlık Merkez Bina’da gerçekleşen görüşme yaklaşık 45 dakika sürdü. Daha önceki yıllarda Genelkurmay Başkanlığı’na ve kuvvet komutanlığına getirilenler Başbakan’ı ziyaret ediyorlardı. Ancak ilk defa tüm komuta kademesindeki isimlerin yeni olması üzerine görüşmetoplu olarak yapıldı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, beraberindeki Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları ile Jandarma Genel Komutanı ile birlikte Başbakan’ı ziyaret etti. Başbakanlık’ta ayrıca sürpriz bir diploması trafiği yaşandı. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ayrı ayrı hem İran hem de ABD’nin Ankara büyükelçileriyle bir araya geldi. Önce İran BüyükelçisiBahman Hosseinpour, ardından ABD BüyükelçisiFrancis Ricciardone Bekir Bozdağ‘ı ziyaret etti. Bozdağ ile görüşen ABD Büyükelçisi daha sonra Başbakan tarafından kabul edildi. CİHAN

MİT-PKK görüşmesi internete sızdı 14.09.2011 09:44

Türkiye gündemine sallayan ses kayıtlarına bir yenisi daha eklendi. Bu kez bomba MİT’te patladı. Çünkü ses kaydının MİT – PKK – İmralı pazarlığına dair olduğu iddia ediliyor.

SİTEYİ HACKLEYİP KOYDULAR

Ses kasetindeki bomba ifadeler kadar kasetin ortaya çıkışı da esrarengiz. Bunun için istihbarat operasyonları aratmayacak bir yöntemin izlendiği söyleniyor. Ses kaydı saat 09.37’de PKK’ya yakınlığı ile bilinen Dicle Haber Ajansı’nın sitesinden yayınlandı. “Görüşmelerin iç yüzü Erdoğan’ı yakacak” başlığı ile verilen kaset, site hacklenip sisteme gizlice girilerek servise konuldu.

BİZ YAYINLAMADIK, HACKLENDİK

DİHA’nın (Dicle Haber Ajansı) sitesi şok ses kaydı yerleştirildikten sonra 2.5 saat süreyle devre dışı kaldı. DİHA abonelerine ses kaydının sitelerine “sanal saldırı sonucu şifrelerinin kırılması suretiyle eklendiğini, haber farkedilir edilmez yayından kaldırıldığını” duyurdu.

ŞOK SES KAYDINDA NELER VAR?

Vimeo üzerinden paylaşılan ses kaydı PKK ile devlet arasında görüşmeler de yer alan kişiler Mit Müsteşarı Hakan Fidan, MİT Müsteşar yardımcısı Afet Güneş, KCK’lı Mustafa Karasu, PKK’lı Sabri Ok, Kongra-gel Başkan Yardımcısı Zübeyir Aydar ve koordinatör ülke temsilcileri arasında geçiyor. Koordinatör ülke temsilcisinin ingilizce konuştuğu görülürken kimliği bilinmiyor. Görüşmelerin hangi tarihte olduğu ise bilinmiyor.

15 SAYFA TALEP YAZMAYIN

Görüşmeler sırasında çok dikkat çekici diyaloglar da yaşanıyor. Terör örgütü PKK taleplerini 15 sayfa ile MİT’e bildirince istihbarat teşkilatı tepki gösteriyor ve ’15 sayfa talep yazmayın Kısa yazmayı bir türlü öğretemedik size’ sözleriyle tepki gösteriyor.

İŞTE O ŞOKE EDEN KONUŞMALAR….

PKK üyesi Sabri Ok: Devlet de arayıp hangi ilde hangi dağda birileri var ben de imha ederim demesin çünkü biz çözüm sürecindeyiz

MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş: Peki ne kadar süre bekletmeyi düşünüyorsunuz dağlarda

Sabri Ok: Biz istiyoruz ki en kısa sürede bu sorun çözülsün böyle altı yılda yedi yılda değil

Afet Güneş: Yani bu neresinden bakarsak bakalım çünkü çözümün parametreleri içinde işte basit bir takım taleplerden anayasa değişikliğinden öcalanın serbest bırakılmasına kadar çok geniiş bir skala var. Talepleri şöyle bir göz önüne getirdiğimiz zaman çok geniş bir skala var. Bunların üç ayda beş ayda sekiz ayda bir senede tamamlanabilmesi söz konusu değil.

Sabri Ok: Bugün için size kısa bir şey hazırlasak nasıl olabilir.

Afet Güneş: Yani götürmeye çalışırız ama dediğim gibi altı buçuğa kadar yetiştirebilirseniz. Ama ne olur on beş sayfa yazmayın gözünüzü seveyim niçin söylüyorum.

Sabri Ok: Yok biz kısa yazacağız.

Afet Güneş: Hakikaten kısa yazmayı hiç bilmiyorsunuz

Sabri Ok: Doğru

DİHA: HACKLENDİK

Dicle Haber Ajansı ise yaptığı “Diha’dan abonelerine zorunlu açıklama” başlığıyla yaptığı duyuruyla okurlarından özür diledi: “Sabah saat 09.37’de servis edilen “Görüşmelerin İç Yüzü Erdoğan’ı Yakacak” başlıklı haber, sitemize yapılan sanal saldırı sonucu şifreler kırılarak eklenmiştir. Gerçeklerden asla taviz verilmez sloganı ile tüm zorluklara rağmen çalışmasını sürdüren ajanızım, abonelerine geçerek ve objektif haberler servis etmeyi vazgeçilmez bir ilke olarak benimsemiştir. Söz konusu haber ise araştırılıp ortaya çıkarılan veya bir haber kaynağının göndermiş olduğu bir haber değildir. Dolayısıyla gerçekliği teyit edilmediği gibi, ajansımızla da bir ilgisi yoktur. Haber farkedilir edilmez hemen müdahale edilmiş ve siteden kaldırılmıştır. Teknik çalışmalar nedeniyle 2.5 saat yayım yapamadık. Bu nedenle abonelerimizden özür diliyoruz”

MİT-PKK görüşmesinin akla getirdikleri

13.09.2011 – 19:18

Yazdır Arkadaşına gönder

PKK yöneticileri ile MİT bürokratları arasında yapıldığı iddia edilen görüşmenin ses kaydı siyasi dengeleri sarsacak nitelikte. AKP döneminde “meşrulaştırılan” ses ve görüntü kaydı yayınlama yöntemi, bu kez hükümeti vuracak gibi görünüyor.

Milli İstihbarat Teşkilatı temsilcileri ile PKK yöneticileri arasında yapıldığı iddia edilen görüşmenin ses kaydı, bugün sabah saatlerinde Dicle Haber Ajansı sitesinde yayımlandıktan sonra internette dolaşıma çıktı. Yayımlanmasından kısa bir süre sonra DİHA yetkilileri, kaydı kendilerinin yüklemediğini ve sitenin “hacklendiğini” belirten bir açıklama yaptı.

Bazı video paylaşım siteleri üzerinden ulaşılabilen kayıtlardaki seslerin, şu anda MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan, MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ile KCK Yürütme Konseyi Mustafa Karasu, PKK yöneticisi Sabri Ok ve Kongra-gel Başkan Yardımcısı Zübeyir Aydar’a ait olduğu iddia ediliyor.

Koordinatör ülke kim?

Kayıtlarda sesi duyulan iki kişi daha bulunuyor. Bunlardan ilki kaydın başında sesi duyulan ve toplantının açılışını yapan, İngiliz aksanıyla İngilizce konuşan bir kişi. Kaydın en sonunda duyulan ikinci ses ise, bu kez belirgin bir Amerikan aksanıyla İngilizce konuşan bir başka kişiye ait. Görüntülerde bu kişilerin, toplantıyı organize eden “koordinatör ülke temsilcileri” oldukları belirtiliyor.

Toplantıyı açan konuşmacı, sözlerine “iki tarafa da mini bir paket tarzında bir öneride bulunduklarını” ve bu önerinin “Nevruza doğru güvenin tekrar tesis edilmesini” amaçladığını söylüyor. Temsilci, bu paketin “iki tarafın değil” yalnızca kendilerinin sorumluluğu altında başlatılan bir inisiyatif olduğunu belirtiyor. “Koordinatör ülke temsilcisi” yapılan görüşmelerin hem MİT hem de devlet riskine işaret ederek sözlerini sürdürüyor. Temsilci, “devlet kadrolarının hem diaspora temsilcileriyle hem de Oslo’da dağ kadrolarıyla görüştüğü duyulsa ne olurdu acaba” sorusunu soruyor.

Bu sözler, koordinatör ülke temsilcisi olduğu ileri sürülen kişilerin kim olduğu ve hangi ülkeyi temsil ettiği sorusunu akla getiriyor. Söz konusu kişilerin, gerek söyledikleri gerekse aksanı, “koordinatör ülke hangisi” sorusu konusunda bir kanaat oluşmasını sağlıyor.

Dinleme/izleme yöntemi AKP’yi de mi yakmaya başladı?

Basına yansıyan ses kayıtlarının AKP’yi bir hayli sıkıştıracağını söylemek mümkün. Kayıtların kaynağı ise, artık neredeyse “olağanlaştığı” üzere, belirsiz.

Kısa bir süre önce Mehmet Metiner’e ait ses kaydının basında yer bulması da benzer bir örnek olarak ele alınabilir. Metiner, sesin kendisine ait olduğunu kabul etmiş, ancak eski konuşmalarından montaj yapıldığını ileri sürmüştü. Konuyla ilgili haberimiz için: Metiner’e yapılınca “namertlik” oldu

Son yıllarda gizlice kaydedilen ses ve görüntülerin internet üzerinden basına sızdırılması yönteminin iktidarın çıkarına olacak bir biçimde sık sık kullanıldığı düşünülürse, bu kez “aynı yöntem AKP’yi de mi yaktı” sorusu gündeme geliyor.

Görüşme ne zaman yapıldı?

Ses kaydı gerçekse, MİT’le PKK yöneticileri arasındaki görüşmenin hangi tarihte yapılmış olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Bu konuyla ilgili bazı verilerse şunlar:

* Görüşmede 19 Ekim 2009’da gerçekleşen Habur olayı tartışılıyor.

* Mayıs 2010’da MİT Müsteşarlığı görevine getirilen Hakan Fidan, görüşmenin yapıldığı tarihte henüz başbakanlık özel temsilcisi sıfatı taşıyor. Ses kaydında bu şekilde tanıtılıyor.

* Ayrıca koordinatör ülke temsilcisi, “Nevruz öncesinde” güvenin tekrar tesis edilmesinden söz ediyor.

Bu verilerden görüşmenin 2010 yılının başlarında yapıldığı sonucu çıkıyor. Oysa Tayyip Erdoğan, 24 Eylül 2010’da şöyle konuşuyordu:

“Terörü sona erdirmek akan kanı, akan gözyaşını durdurmak, uzlaşı ile mutabakatla yeni bir anayasa yapmak için ülkemizin kangren olmuş sorunlarını çözmek için tüm siyasi partilerle diyaloğa her zaman açık olduk, bundan sonra da kapılarımızı ardına kadar açık tutacağız. Fakat, eğer bizden, birileri akıldanelik yapmak suretiyle terör örgütüyle görüşme talebinde bulunurlarsa kusura bakmasınlar, bizim terör örgütü ile görüşme gibi bir fantezimiz yok. Bunu biz yapamayız, bunu da herkesin bu şekilde bilmesi lazım.”

Erdoğan sözlerini PKK ile görüşmeler yapıldığı yönündeki “iftiraların” halk oylaması sürecinde muhalefet partilerince uydurulduğunu sürdürmüş, “Yalan, iftira yaptılar, kendilerine ağır ifadeler kullanmama rağmen, kalkıp filanca gün, filanca yerde şu görüşmeyi yaptınız diyemediler. Çünkü, iftira attılar, belki tutar diyorlar. Çünkü, bunların kılavuzu karga” şeklinde konuşmuştu.

Kayıtlarda Hakan Fidan’a ait olduğu ileri sürülen ses ise PKK ile devlet arasındaki müzakere konusunda şunları söylüyor:

“Ben modalite önerisi olarak şunu ded