RABİA, HAZRETİ MUHAMMET’İN SÜİKASTÇISIDIR.

RABİA VE EMİR, PEYGAMBERE SUİKAST KURAN İKİ ARAP…
AKP’NİN, EL KAİDE’NİN, ONDAN DOĞAN IŞİD’İN, SELEFİ İSLAMCI MÜSLÜMAN KARDEŞLER ÖRGÜTLERİNİN SEMBOLÜ RABİA VE BUNLARIN ÇOK SEVDİKLERİ ADLARIN BAŞINDA DA “EMİR” ADININ GELMESİ TESADÜF MÜDÜR?
AKP hükumeti iktidara geldiğinden beri, peygamber Hazreti Muhammet’e inen dini değiştiren Sabilerin, Sabilerden Hristiyanlığa, Yahudilikten Sabi Hristiyanlığına (Nasturi, Maruni, Süryani gibi) geçen ve Emevi-Abbasi dönemlerinde baskı ile Müslüman olmuş, azınlıkların, İslam’a soktukları putperestlikleri barındıran sahte İslami tarikatların koalisyonunu temsil etmiştir.

Kuran okuyan, namaz kılan, şeriat getirecek kadar imanlı olan bir siyasetçi Rabi ve Emir olayını nasıl bilmez ve Mısır, Suriye Derezileri ile Kürt Yezidilerinin, Yemame, Necd, Basra Sabilerinin sembollerini benimser.

Bunların geçen son 300 yıl içinde en tehlikelileri olan ve Mason inanışları barındıran, 1740’larda İngiliz rahip ajanları marifetiyle çıkartılmış yeni bir din olarak Osmanlı ulemalarınca sapkınlık olarak görülen ve asla “İslam” denilmeyen Vehhabilik dini ve bu din ile peygamberden sonra çıkan Selefi İslam akımının birleşmesi ek olarak Müslüman görünen Yahudilerin kurduğu tarikatların kurduğu bir tarikat akımıdır.
Rabia, Arap dilinde “dördüncü” demektir. Filistin bölgesinde yaşayan Derezilerin kadın ermişlerinin adıdır. Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın Sabileri işlediği Bakara 62. ayet tefsirinde “dini mezhep ve tarikatlarla en çok bozanlar dediği Kufa, Basra Sabileridir” tanımını doğrularcasına, Rabia Adeviye de Basra’lı Yezidi bir kadındır. “Adeviye” Yezidi mezhebini kuran Şeyh Adi’nin adından türetilme, Müslüman görünen Kürt Yezidilerinin tarikatıdır. Yezidiler, deliler, saralılarda (epilepsi) keramet arayan bir inanışa sahiptirler.
Deliüüzaman-ı Said-i Kürdi, ve günümüzü çakma peygamber R.Tayyip Erdoğan da “okumadığını, her dediğini yasalaştıran bir deli devlet adamı rolü” oynarken bu Alevilerin, Yezidilerin ve Ortodoksların oylarını kapmayı hesaplamaktadır. Aynı zamanda peygambere sağlığında “bu ayeti hakkında bir daha Allah’a sor yoksa biz dine girmeyeceğiz” diye tehditler yapan, Allah’a ayet ısmarlayan, ona tuzak ve kumpaslar kuran Rabia kabilesinin de adıdır.
Emir, İslam öncesi, 360 puttan her birinin soyundan geldiğine inanan 360 Arap kabilesi olduğunu Elmalılı Hamdi Yazır Kur’án tefsirinde İslam siyer, hadis yazarlarını kaynak göstererek yazmıştır. Arapların, Allah’ın soyundan geldiklerine inandıkları Arap beylerine verdikleri ad da Amir yani Emir’dir. Arapça’da “A” sesi yoktur, Elif vardır. Bu yüzden Amir, Emir okunur. Arap emirleri, Arap kabilelerinin hem ruhbanları hem de beyleridir.
AKP hükumetinin ilk zamanlarında zamanında yayınlanan “Adını Feriha Koydum” adlı bir dizide çok zenginlerin oturduğu bir apartmanda kapıcılık eden ailenin fakir kızı Feriha ile, İslam öncesi Mekke’de Kâbe çevresindeki genelevlerde kölelerini çalıştırarak zengin olan Arap Emirlerinin çağdaş benzeri olan, pavyonculuk yapan Sarrafoğlu soyadlı bir ailenin oğlu Emir’in aşkları bütün genç kızları sarmış, evli kadınlar bile bu diziyi genç kızlarıyla birlikte seyrederlerdi.
“Oğlu” ekini soy adlarında kullananlar çoğunlukla Yahudilerdir. İshak peygamberin oğulları olan Yakup’un soyundan olanların Yakupoğulları, Tüysüzoğulları, kıllı doğan Esav’dan, Tüylüoğulları gibi adlar ülkemizde de yaygındır. Hazar denizi çevresi Türkleri, Tatarları, Tacik ve Kırgızları arasında M.S.700’lerden itibaren Yahudi inancı yaygınlaşmış olduğundan, Cengiz, Timur akınlarıyla gelen Türkler arasında da bu Musevi Türkler de çok olduğundan, Selçuklu sonra kurulan Anadolu Beyliklerinin da adlarında bu “oğlu” ekini görürüz. Örnek, Dulkadiroğulları, Germiyanoğulları,Aydınoğulları, Ramazanoğulları gibi. Alevi Türklüğün ardında biraz bu Mesevilik vardır da unutulmuştur.
Oysa, Kırım’dan Kazakistan’a, oradan Türkmenistan, Tacikistan’a Musevi Türkler hala vardırlar. Bu gerçeklere bakarak, Musevilik-Yahudi düşmanlığı yapan Türkçü ve İslamcılar da akıllı olmak zorundadırlar. Anadolu Sünniliği de hiç bir Müslüman ülkesinde yaşanan bir İslami yaşam değildir. Kökeni Irak olmasına rağmen Irak’ta Şiiler daha fazladır.
İşte, pavyonculuk (pezevenklik) işiyle meşgul Sarrafoğlu ailesinin çapkın, yakışıklı oğlu Emir kişiliğinde bu ad diğer AKP yandaşı dizilerde hala kullanılmaktadır.
Hazreti Muhammet’e camide hutbe sırasında suikast kuran iki hainin de adları ne tesadüf ki Emir ve Rabia’dır.
Okuyalım;
13.R’AD SURESİ (YILDIRIM SURESİ)
R’ad suresi, Kur’an’da 13. suredir. 13. ayetin de tefsiri, peygambere camide tuzak kuran Rabia aşiretinden iki kişinin olayı üzerine inmiştir.
Bu ikişi kişi Rabia aşiretinden Erbed b. Rabîa ile Amir b. Tufeyl’dir. Amir de dilimize “Emir” olarak geçmiştir.
Tefsir alıntısını okuyalım;
“”13:13. “Gök gürültüsü O’na hamd ile, melekler de O’nun korkusundan dolayı O’nu tesbih ederler. O yıldırımlar gönderir, onunla dilediğini çarpar. Onlar Allah hakkında mücadele edip duruyorlar. Oysa Allah’ın çarpması pek çetindir.”
Elmalı’lı Hocadan devam edelim Kuran tam bir mitolojiye dönüyor;
13:13- Ve ra’d, O’nu hamd ile tesbih eder. Gök gürlemesi de O’nun yüceliğini dile get
  • Sol
  • Orta
  • Sağ
Kaldır

2016 yılı Mayıs ayında AKP milletvekillerine dağıtılan Recep Tayyip Erdoğan’ın RABİA’cı eli.

irir ve O’na hamd eder. (Ra’d ile Berk anlamı için Bakara Sûresi âyet 19’a bakınız). Şimşek ile birlikte olan ve daha sonra işitilen o gök gürlemesi, o yürekleri yerinden oynatacak gibi tepede patlayıp, yerleri ve gökleri sarsarcasına ufuktan ufuğa yayılan o çatlayış ve gürleyiş, Allah Teâlâ’nın nimet ve rahmetini, azemet ve kibriyasını ilan ederek O’nun uluhiyetinin şanını tesbih ve tenzih eden bir sestir ki, tesbihinin altında yatan mânâyı bütün âleme haykırır. Ya da işitenlere bu mânâyı hatırlatıp telkin eder .
Melekler de O’nun heybetinden, yani Allah’dan korktuklarından dolayı böyle tesbih ederler. O’nun için gök gürlemesinin artarda yankılanan sesi duyulur. Ve Allah şimşekler gönderir de her kimi dilerse onunla onu vurur, o kimseye isabet ettirir, çarptırır, yakar. Böyle olduğu halde, onlar (yani, o kâfirler) hadlerini bilmezler de Allah’la mücadele ederler. Oysa Allah’ın havli ve kuvveti (ya da her türlü hileye karşı tedbiri ve takdiri) pek şiddetlidir, çok çetindir.
Burada Erbed b. Rabîa ile Amir b. Tufeyl olayına işaret olunduğu naklediliyor. Şöyle ki, meşhur şair Lebîd b. Rabîa’nın kardeşi olan Erbed b. Rabîa ile Amir b. Tufeyl, ikisi birlikte Hz. Peygamber’e gaile çıkarmak için gelmişler, mescide girmişlerdi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de ashaptan bazı kişilerle birlikte orada oturuyordu. Amir çok yakışıklı idi, güzelliği ve şıklığı oradakilerin dikkatini çekti, ona bakıyorlardı.
Amir arkadaşı Erbed’e daha önce şöyle tenbih etmişti: “Ben Muhammed’le konuşmaya başlayınca, yavaşça arkasına geç ve boynunu kılıçla vur” demişti. Hz. Peygamber Amir ile konuşmaya başlamış, Erbed de arkasına dolaşıp geçmişti, kılıcını bir karış kadar çekmiş, fakat Allah Teâlâ izin vermediğinden tamamiyle sıyıramamıştı. Amir, ne duruyorsun, haydi dercesine gözüyle kaşıyla işaret etmeye başladı.
Peygamber Efendimiz de bu durumu gördü ve hemen “Ey Allah’ım, bu ikisine dilediğini yaparak bana yardım eyle!” diye dua etti.
Defolup gittiler. Allah Teâlâ, açık bir yaz günü Erbed’in (Bin Rabia) tepesine bir yıldırım indirdi ve onu yaktı. Amir de kaçarak gitti, Beni Selul’den bir kadının evine indi.
Sabah olunca, büsbütün rengi atmış ve benzi solmuştu. Sonra atına bindi, silahını çekti, çölde bir yandan sağa sola at koşturuyor; bir yandan da “Çık karşıma ey ölüm meleği, haydi çık!” diyerek şiir sayıklıyordu ve “Yemin ederim ki, şu sahrada Muhammed ve onun koruyucusu olan ölüm meleği karşıma çıksa ikisini de mızrağımla deler geçerim.” diyordu.
Derken Allah Teâlâ ona bir melek gönderdi, melek onu bir kanadıyla çarptı, yere yuvarladı; o vakit dizinde büyük bir gudde, yani hıyarcık çıkmıştı, açıkçası vebaya yakalanmıştı. Bunun üzerine o kadının evine geri döndü. “Deve guddesi gibi gudde ve Beni Selul’den zavallı bir kadının evinde ölüm! Hayır olmaz bu işte!” diyordu. Sonra yine atını istedi, bindi ve sürdü bir daha geri dönmedi, at sırtında öldü.”
İslam dini ve peygamberin düşmanı Rabia kabilesinden Erbed b. Rabîa ile Amir b. Tufeyl’in peygambere kurdukları tuzak ile, asırlardır Müslüman kimliğinde görünüp, batılı Hristiyanlardan aldıkları desteklerle zenginleşen, onların baskılarıyla devletin başına geçirilen sahte Müslümanların onun dinine kurdukları tuzak ve kullandıkları simge isimlerin de aynı olması sizi belki düşündürür.
Dokuz yıldır, AKP hükumetinin İslam’ı bozan, Ortodoks Hristiyanlığa ve Ortodoks Yahudiliğe “Ilımlı İslam” veya “Dinlerarası Diyalog” ya da “ Dinde Reform” gibi sözde yenilikçi, özünde dini dönüştüren, putperestliğe çeviren “Müslüman görünümlü” gayrimüslümler hareketi olduğunu yazarken hata etmediğimi bir kez daha kanıtlamış oldum.
Alaeddin Yavuz
Arkeoloji-Dinler Tarihi, Güncel Siyaset içinde yayınlandı | , ile etiketlendi

YAHUDİLERDE, HRİSTİYAN MEZHEPLERİNDE VE İSLAMDA NAMAZ

ALINTI, DERLEME YAZIDIR. KAYNAKLARA VERDİKLERİ BİLGİLER İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM.

KİTAB-I MUKADDES’TE DİNİ TEMİZLENME (ABDEST)

RAB Musa’ya şöyle dedi: “Yıkanmak için tunç bir kazan yap. Ayaklığı da tunçtan olacak. Buluşma Çadırı

ile sunağın arasına koyup içine su doldur. Harun’la oğulları ellerini, ayaklarını orada yıkayacaklar.

Buluşma Çadırı’na girmeden ya da RAB için yakılan sunuyu sunarak hizmet etmek üzere sunağa

yaklaşmadan önce, ölmemek için ellerini, ayaklarını yıkamalılar. Harun’la soyunun bütün kuşakları

boyunca sürekli bir kural olacak bu.” (Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 30:17-21.)

Yahudiler sabah (şahrit), öğle (minha) ve akşam (arvit) olmak üzere günde üç kez ibadet ederler. Bu ibadetlerinde On Emir (Şema),[5] dua (tefila), Tevrat’tan bir bölüm (sidra) ve peygamberlere ait kitaplardan birer bölüm okurlar. Cemaatle yapılan ibadetlerde cemaat ayakta durur (amida). Haham, rulolar halindeki Tevrat’ı çıkarır ve oradan okur, cemaat de bu okuyuşa sesli olarak katılır. Cemaat ibadet esnasında dolaşabilir ve birbiriyle konuşulabilir. Yahudiliğe göre, her yerde, her zaman ve her faaliyetin sonunda Rabb’imiz Allah’a dua edilebilir.

Yahudiler ibadetlerinde kıble amacıyla yüzlerini doğuya (misrah), Kudüs yönüne çevirirler. İbadetlerinde özel kıyafet kullanırlar. Kenarları saçaklı, üzerinde Tevrat’tan parçalar yazılı bir dua şalını (tallit) namaz esnasında omuzlarına atarlar. Üzerinde Tevrat’tan bazı ayetlerin[6] yazılı olduğu şeritlerle bağlı iki küçük siyah deri kutucuğu (tefilin) alınlarına ve sol pazularına bağlarlar. Gerek tallit, gerekse tefilin erkekler tarafından sabah ibadetinde giyilir. Her birini giymenin öncesinde belirli dualar okunur.

HRİSTİYANLIKTA NAMAZ

Başlangıçta Hristiyanlar da, tıpkı Yahudiler gibi ibadet ederlerdi. Birlikte Mabed’e giderlerdi. Sonraları Mabed’e gitmeleri yasaklandı. Yahudilere duydukları tepkileri, ibadet konusunda bir takım değişikliklere sebep oldu. Örneğin, başlangıçta Hristiyanlar Eski Ahid’in Mezmurlar bölümünden dualar okurlardı. Daha sonra Yeni Ahit’ten okumaya başladılar. Diğer bir örnek ise Cumartesi yaptıkları dua ve ayini Pazar gününe almışlardır. Kendi ibadet usullerini geliştirerek son akşam yemeği ve vaftiz etrafında kümeleştiler.

YAHUDİLERE TEPKİ OLARAK HRİSTİYANLIKTA DUA

“Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve

caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanız’a dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar.

Siz onlara benzemeyin!..” (Kitab-ı Mukaddes, Matta, 6/5-8.)

Hristiyanlık’ta uzun bir süre düzenli bir ibadet uygulaması olmadı. Daha sonraları Yahudilerden etkilenerek günlük sabah ve akşam ibadetleri yapılmaya başlandı.

Günümüzde Hristiyanlar günlük olarak iki vakit ibadet etmektedirler. Genellikle güneş doğarken ve ikindi vakti duasına önem verilmektedir.

Sabah duası, Kitab-ı Mukaddes’ten geceyi emniyetle geçirten Rabb’e hamd ve şüküre dair mezmurlar okunmasıyla başlar, ardından ilahiler okunur ve nihayet bir dua ile bitirilir.

Akşam duası da yine günü huzur ve emniyet içinde geçirmenin şükrü ve geceyi huzurla geçirme isteğidir. Katoliklerde bu dualar cemaat halinde aleni olarak her gün kiliselerde yapılmaktadır. Akşam duası aile içinde veya bir kilisede yapılabilir. Tefekkür duasında şahıs diz çöker, duanın sözlerini, mezmuru, Pater noster vb. bir duayı kelime kelime düşünür ya da Kitab-ı Mukaddes’teki bir pasajı tefekkür eder.

İbadetler kilisede papazların öncülüğünde toplu halde yapılmaktadır. İbadet esnasında Mezmurlardan ve İncil’den parçalar, dualar ve ilahiler okunmaktadır. Kiliselerde yapılan ayin; rahiple cemaat arasında konuşma, tevbe, günahların bağışlanması için Kitab-ı Mukaddes’ten parçalar okuma şeklindedir. Kutsal kitap okunurken ayağa kalkılır, Pazar ayininde (messe), diğer günlerdekinden farklı olarak, duruma göre bir vaaz ve inanç tazeleme vardır. Hz. İsa’nın sıfatları sayılırken cemaat diz çöker. Pazar ayininde, ayrıca, oturma ve ayakta durma da bulunmaktadır.[7] Din adamları ise saat 3, 6, 9, 11, 12 ve gece yarısı gibi vakitlerde de dua ederler.

Yahudi Namazı…

Dünya Hristiyanları arasında yalnızca Süryani Ortodoks ve Ermeni Gregoryen Kilisesi’nde secdeli ibadet vardır. Secde ritüelinin sade bir şekilde başın öne eğilmesi, belden aşağıya eğilmek ve yere kapanarak alnın yere değdirilmesi şeklinde üç ayrı uygulaması bulunmaktadır. Ayrıca Maniheistlerin ibadeti (namazı) da secdelidir.[8]

Açıklama Alaeddin Yavuz’dan; Fatiha suresi bile okuyorlar. Haydi bunları Müslümandan ayır bakalım. Bunlar diyaneti de devleti de ele geçirirler böyle.Başımızdakilerin Müslüman olduğunu mu sanıyorsunuz?

Hinduistler sabah, öğlen ve akşam olmak üzere günde üç kez ibadet yaparlar. Bir Hindu, sabah gün doğmadan kalkar. Hinduizm’in besmelesi olan “Om” kelimesiyle tanrının ismini anar. “Om” sözcüğü; ibadet ve yemek öncesinde, Vedalar’ı okumaya ve her işe başlarken söylenir. Yüzünü doğuya dönerek oturur. Vücuduna su serper. Derin bir tefekküre dalınarak nefes kontrol altında tutulur. Kutsal sözleri ve sözcükleri sükûnet içerisinde durmadan tekrarlar. Kutsal kitapları okumak da ferdi ibadettendir. Öğle ve akşam ibadetlerinde de benzerini tekrarlar. İbadet öncesinde saçlar başın üzerinde toplanır, ayaklar ve belden yukarısı çıplak bir biçimde doğuya doğru yönelinir ve bağdaş kurulup oturulur.

İbadetlere boru çalınarak başlanır. Mabetlerdeki ibadetleri rahipler organize ederler. Rahiplerin görevi, tanrıların bakımıdır. Putu yıkar, yağlar ve elbise giydirirler. Önünde ışıklar yakar, çiçek ve yemek sunarlar. Mabede gelen bir Hintli, manevi temizliğin yanında maddi temizliğe de büyük önem verir. Bunu sağlamak üzere mabetlerin yanında temizlik için yapılmış banyo veya havuzlar vardır. Bir tür abdest veya dini temizlenme diyebileceğimiz bu gelenek günümüzde de devam etmektedir.

Meryem Suresi’nin 31’inci ayetinde Hz.İsa’nın henüz çocukken şöyle dediği anlatılmaktadır: “Beni bulunduğum her yerde yararlı kıldı. Sağ olduğum sürece bana namaz kılmayı, zekât vermeyi emretti.” Hz.İbrahim de, “Rabbim beni namazını kılar yap” diye dua etmiştir.

Maun Suresi’nde huzursuz, gafletle namaz kılan, gösterişçi cahiliyye Araplarının davranışları kınanmaktadır.

Kur’anda Salât kelimesinin geçtiği günlük namaz vakitlerine ilişkin ayetler;

“Namazlara hele orta namaza[14] Not A, dikkat edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun.”(Bakara Sûresi: 238)

Tefsir-2:238- Böyle olabilmek için de bilinen namazları ve hele orta namazı üstlerine düşerek muhafaza ediniz. Her birini dikkatle gözetip vaktinde eksiksiz olarak yerine getirmeye devam ediniz. Ve Allah için ayağa kalkıp divan durunuz, yani Allah için kalkıp, önünüze bakarak, ellerinizi güzel bir şekilde tutup oynatmayarak sessiz ve sakin ve bir boyun eğme tavrı içinde Allah diyerek namaza durunuz.

KUNUT: Bir şeye öyle devam edip durmaktır ki taat, huşu, sukünet ve ayakta durmak mânâlarını içerir ve dilimizde buna “divan durmak” denir. Bunun için kunut taattir, kunut uzun süre ayakta durmaktır, kunut susmaktır; kunut huşu ve tevazu kanatlarını indirmek ve azaların sükuna kavuşmasıdır diye çeşitli bakımlardan tarif edilmiştir. Bir hadisi şerifte “Namazın en faziletlisi kunutu (kıyamı) uzun olandır.” buyurulmuştur ki kıyam demektir.

. Bunun için salat-ı vüstâ anlam itibarıyla orta namaz veya efdal (en faziletli) namazdır diye ancak iki görüş vardır. farz namazlar içinde salat-ı vüstâ (orta namaz) melekler içinde Cebrail’e benzer. Acaba bu hangi namazdır?

1- Bu, ikindi namazıdır. Bu görüş, Hz. Ali’den, İbnü Mes’ud’dan, Ebu Ey-yub’dan, bir rivayette İbnü Ömer’den, Semre b. Cündeb’den, Ebu Hüreyre’den, Utayye rivayetinde İbnü Abbas’tan, Ebu Said el-Hudri’den, bir rivayette Hz. Âişe’den, Hz. Hafsa’dan (R. anhüm), birçok tabiînden, İmamı Azam Ebu Hanife’den, bir kavlinde İmam Şafiî’den, Ahmet b. Hanbel’den ve Mali k ‘in bazı arkadaşlarından rivayet edilmiştir ki Resulullah Efendimiz “Ahzab” savaşı günü, “Bizi, orta namazı olan ikindi namazından meşgul ettiler. Allah kalblerine ve evlerine ateş doldursun.” buyurmuştur. Çünkü düşmanların savaş için hücumlarından dolayı “korku namazı” şeklinde olsun vaktinde kılamamışlar, güneşin batışından sonra kılmışlardı. Hz. Ali de “Biz orta namazı sabah namazı zannederdik. Nihayet Resulullah söyledi de bunun ikindi namazı olduğunu öğrendik.” demiştir.

2-Sabah namazıdır. Bu da Hazreti Ömer’den, bir rivayette Hz. Ali’den, Ebu Musa, Muaz, Cabir, Ebu Ümame ve bir rivayette İbnü Ömer hazretlerinden ve Mücahid’den ve İmam Malik’ten ve bir kavilde İmam Şafiî’den rivayet edilmiştir.

3-Öğle namazıdır. Bu da İbn Ömer, Zeyd, Üsame, Ebu Said, Aişe hazretlerinden ve bir rivayette İmam-ı Azam’dan rivayet edilmiştir. Zeyd b. Sabit (r.a.) şöyle rivayet etmiştir ki: “Hazreti Peygamber, öğle sıcağında namaz kılar, insanlar da kendilerini sıcaktan koruyacak barınaklarında bulunurla r, Cemaate gelmezlerdi. Resulullah, bu hususta söylendi. Cenab-ı Allah: ‘orta namazı’ âyetini indirdi ki maksat öğle namazıdır.” Yine rivayet olunmuştur ki o zaman öğleyin Hz. Peygamberin arkasında ancak bir iki saf cemaat bulunurdu. Resulullah: “Vallah i şu namaza gelmeyen kavmin üzerlerine evlerini yakayım, diye gönlüme geldi. buyurmuş, bunun üzerine bu âyet inmiştir; bir de öğle namazı, Resulullah’ın ilk defa Cebrail’in imamlığı ile kıldığı ilk namazdır. Bundan başka cuma namazı bu vakittedir.

6- Beş vakit namazın tamamıdır ki Muâz b. Cebel (r.a.) bu görüştedir.

“Gündüzün her iki tarafında ve Not B, geceye yakın olan saatlerinde namaz kıl!”(Hud Suresi: 114)

11: 114. Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür.

114- Ve namazı kıl, ve kıldır, gündüzün her iki tarafında ve gecenin zülfelerinde yani gündüzün başlıca değişme saatlerinin

ikisinde ve gecenin zülfeleri, saçakları demek olan eteklerinde, gündüze yakın olan saatlerinde.

Zülef: Zülfe’nin çoğuludur ve Arapça’da çoğul en az üç sayıdan oluştuğu için bu âyetteki ifadeden anlaşılan sonuç, ikisi gündüzün taraflarında, üçü de gecenin eteklerinde olmak üzere tam beş vakit namaz emredilmiş olduğu açıkça bellidir.

öğle ile ikindiye tarafeyi’n-nehar denilmesinin sebebi şudur: Sabah gündüzün kökü, güneşin doğuşundan öğleye kadar geçen vakit ise gövdesidir. Zevalden sonra öğle ile ikindi de, ta batıncaya kadar olan kısım da taraflarıdır. Şer’an de gündüz vaktinin sabah, öğle ve ikindi olmak üzere başlıca, üç bölümü, üç tarafı vardır. Nitekim bir başka âyette “Gündüzün tarafları” (Tâhâ, 20/130) diye gündüzün üç tarafından söz edilmiştir. Sabah namazı güneş doğmadan önce olduğu için, sabah ve akşam na m azları “zülefen mine’l-leyl” in kapsamı içinde kalmış olurlar. Böylece gündüz namazına iki taraf kalmış olur. Bununla beraber mutlak anlamda “gündüzün iki tarafı” tabiri gündüzün iki ucu veya ortasının iki yanı mânâsına geldiğinden, şer’î anlamda gündüz d e fecir vaktinden geçerli olduğundan birçok âlim, bunun “Güneş doğmadan önce ve batmadan önce Rabbini hamd ile tesbih et.” (Tâhâ, 20/130) âyetini örnek alarak sabah namaz 100-el-ÂDİYÂT

Âdiyât, koşan atlar demektir. Asr sûresinden sonra Mekke’de inmiştir, 11 (onbir) âyettir. Bu sûrede insanoğlunun nankörlüğünden, kıyamet günü ortaya çıkacak acıklı durumdan söz edilir.

ile ikindi namazı olması gerektiğini öne sürmüşlerdir.

Gündüzün taraflarından iki taraf: Öğle ile ikindi ve geceden üç zülfe: Akşam, yatsı ve sabah olmak üzere hepsi tam beş vakit namazdır ki, ikamet aynı zamanda namaz kıldırmak anlamına da geldiğinden bunlar cemaatle kılınan namazla r dır, ikamet sünnet, cemaat vaciptir.

Hasılı işte bu beş vakit namazı ikame et.

“Güneşin batıya kaymasından gecenin kararmasına kadar namaz kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.”(İsra Suresi: 78)

İsra 78. Ayetinde iki farklı anlama gelen iki ayrı okuma şekli bulunur. Sabah namazını ifade eden şekil “sabah’ın Karnı” ifadesidir. “Sabah Kuranı” ifadesi ise sünnilerce okuyuşta tercih edilen, manada tercih edilmeyen ifade olmuştur.

“Güneşin batıya yönelmesinden, gecenin karanlığına kadar namaz kıl. Sabah vakti de namaz kıl. Zira sabah namazı, görülmesi gerekli bir namazdır.”(İsra Suresi, ayet 78)

17:78- Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belirli vakitlerde) gereği üzere namazı kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.

17:79- Gecenin bir kısmında da sadece sana mahsus bir nafile olmak üzere uykudan kalk, Kur’ân ile teheccüd namazı kıl, Rabbinin seni bir makam-ı mahmuda (şefaat makamına) göndermesi kesindi r.

78- Namazı devamlı kıl ve kıldır. Güneşin zevali (batıya kayması) dolayısıyla gece karanlığına kadar ki öğle, ikindi, akşam, yatkı vakitlerini içine alır.

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Güneşin batıya kayacağı vakitte Cebrail geldi, bana öğle namazını kıldırdı” Sabah Kur’ân’ını da, yani kırâeti özellikle önemli olan sabah namazını da dosdoğru kıl. Muhakkak sabah Kur’ân’ı şahitlendirilmiştir. Ona gece melekleri de gündüz melekleri de hazır ve şahid olur ve bütün kâinat uyanır, insanın gözle görme zevki yükselir

Kur’anda ışa (akşam)’ın yatsı anlamında kullanıldığı bir ayet bulunur; “Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olanlar, üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve akşam namazından sonra. Üçü sizin için mahremdir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz……”(Nur suresi 58.)

NAMAZ KILINMAYAN VAKİTLER

Sabah namazının kılınmasından yani güneşin doğmasından itibaren 45 dakika içinde

Öğle ezanının okunmasına 45 veya 30 dakika kala,

Akaşam ezanına 45 dakika kala güneş batarken

Bu vakitlere Keraet vakti denilir. Kelima olarak iğrenç, tiksinilen şey anlamına gelen Keraetin anlamına göre sabah ve öğle vakitlerindeki keraet vaktind ekılınan namazlar mekruh (kirli), akşam keraetinde kılınan namaz ise geçersiz sayılır.

Yunus 10/5 “Güneşi ziyâ, ayı nûr yapan odur…”

Enbiya 21/33 “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan odur. Her biri bir yörüngede yüzer.”

Yasin 36/38-40 “Güneş kendine ayrılmış yolda akıp gider. Bu, güçlü ve bilgili olanın koyduğu ölçüdür. Ayada da menâzil belirledik; sonunda kuru hurma salkımının sapına döner. Güneş ayı yakalayamaz. Gece, gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.”

Furkan 25/45-47- Furkan 25/45-47Rabbini görmedin mi; gölgeyi nasıl uzatıyor? Emretse hareketsiz kılardı. Güneşi ona delil yapmıştır. Sonra gölgeyi yavaşça kendine çeker[8]. Geceyi size örtü, uykuyu dinlenme, gündüzü de yayılma vakti yapan odur.”

SÜRYANİ VE ERMENİLERDE NAMAZ (Süryani Kilisesi netinden alıntıdır.)

Süryâni Ortodoks Kilise’nin ibadet çeşitleri arasında, İslâm ibadet şekillerine en büyük benzerlik arz edeni namazdır. Süryâniler kaç vakit nasıl namaz kılıyorlar?

Namaz sadece Müslümanlara değil, İslamiyetten önceki ilahi dinlerde de müminlere emrolunan bir ibadetti. Bunun en somut göstergesi Türkiyeli Süryâniler arasında görülmektedir. Onların namaz ibadetlerinde İslamiyetin öngördüğü namaz ile büyük benzerlikler söz konusudur. Günümüzde, dünya Hıristiyanları arasında ibadetlerderinde secde görülen iki topluluk Ortodoks Süryâniler ile Ermenî Gregoryen Kilisesi mensuplarıdır.

Süryâni Ortodoks Kilise’nin ibadet çeşitleri arasında, İslâm ibadet şekillerine en büyük benzerlik arz edeni namazdır. Süryânilerin namazında müslümanlardan farklı olarak rükû yoktur. Süryanice’de namaz (salat), Slutho kelimesi ile ifade edilmekte ve dua anlamına gelmektedir. Bu kelime hem namaz hem de dua anlamında kullanılmaktadır.

Süryani inancına göre Hz. İsa vaftiz olduktan sonra namaza başlamıştır. Bu yüzden bir insan namaz kılarsa imanlı olduğunu belli etmiş olur. Namaz bir Süryâ’nin ilk vazifesidir. Bir Hrıstiyan asla namazsız kalmamalı, her daim yüzünü Rabb’e çevirmelidir.

Rabb’e tesbih ve şükür ederek, onun rahmet ve yardımını talep etmelidir. Namaz insan için yiyecek ve giyecek kadar önemlidir ve lüzumludur.

Süryaniler Nasıl Namaz Kılarlar?

Süryânilerde namaz, cemaatle ve bireysel olmak üzere iki türlü kılınır.

Bireysel namaz kişinin tek başına Allah’la baş başa kaldığı, evinde ve iş yerinde kılabildiği namazdır. Cemaatle namaz ise toplu halde Tanrı’nın evinde veya başka bir mekanda kılınabilir.

Kilise kurallarına göre Süryânilerde gün, akşamdan başlıyor.

Namaz sıralanışı da buna göre, akşam, yatsı, gece yarısı, sabah, öğle ve ikindi vakitlerinde olmaktadır.

Günümüzde bunlar birleştirilerek sabah ve akşam olmak üzere iki vakit halinde icra edilmektedir.

Süryani kilisesinde kıble doğudur.

Süryânilere göre namaz esnasında secde;

a- Sade bir şekilde baş eğilir

b- Belden itibaren eğilinir.

c- Yere kapanıp alnın yere değdirilmesi. (Yere kadar kapanıp tüm ve vücut ve alnın yere değdiriliş ritüelinin kimi Hindularda da görülmektedir)

Kaynak;

Kaynak: http://www.estanbul.com/hiristiyanlikta-namaz-suryani-ve-ermenilerde-namaz-ibadeti-103821.html#.U8QqT_l_v4o

KATOLİK HRİSTRİYANLIK

Hristiyanlıkta Namaz Kılmak Yoktur

Namaz günün belli saatlerinde (sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı) gerçekleştirilmesi emredilen bazı ayetler okunarak ve belirli hareketler yapılarak gerçekleştirilen bir ibadet şeklidir.

Hristiyanlıkta namaz kılmak yoktur ama dua vardır. Dua aracılığıyla Tanrı’ya yaklaşır sevinçlerimizi dertlerimizi sıkıntılarımızı ve kaygılarımızı O’nunla paylaşırız.

İsa Mesih’in vaftiz olduktan sonra namaza başlamasiyla ilgili bir ayete Kutsal Kitap’ın hiçbir yerinde kesinlikle rastlanmamaktadır.

Ama İsa’nın sık sık sessiz bir yere çekilerek dua ettiğini Kutsal Kitap’ta sıkça görüyoruz. ‘Bu sözleri söyledikten yaklaşık sekiz gün sonra İsa yanına Petrus Yuhanna ve Yakup`u alarak dua etmek üzere dağa çıktı’(Luka 9:28). ‘O günlerde İsa dua etmek için dağa çıktı ve bütün geceyi Tanrı`ya dua ederek geçirdi’(Luka 16:12).


Süryani ortodokslar ve Ermeni gregoryanlar namaz kılarlar mı?

Kudüs’e doğru dönerek secde ederler ki bu uygulama Kutsal Kitap’ta vardır. Bildikleri ezberlenmiş duaları tekrarlarlar ve genel ihtiyaçlar için dilekte bulunurlar. Protestanların dışında Ortodoks ve katolikler Tanrı’yla kişisel bir ilişki kurmak yerine ne yazık ki ezberlenmiş kalıplaşmış duaları bir kaç kez tekrarlayarak İsa Mesih’in Matta 6:7’de söylemiş olduğu bu uyarıyı gözardı etmektedirler. ‘

Dua ettiğinizde putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar’(Matta 6:7). İsa Mesih bizlere Matta 6:5-15’te nasıl dua etmemiz gerektiğini öğretirken namaz kılmaktan hiç söz etmedi.

Şekilcilikle ezberlenmiş dualarla belli yönlere dönerek ya da belli hareketleri yaparak Tanrı’ya yaklaşamayız.

O’nu hoşnut edemeyiz. Tanrı her zaman her yerde ve her yöndedir. O bizlerin ruhta ve gerçekte tapınmamızı ister. ‘Tanrı ruhtur O`na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar’(Yuhanna 4:24).

Kaynak: http://www.estanbul.com/hiristiyanlikta-namaz-suryani-ve-ermenilerde-namaz-ibadeti-103821.html#.U8QqT_l_v4o

İslam’da Kıblenin ve Orucun Değişmesi;

Bakara 143 Tefsirinden;

Peygamber Efendimiz Mekke’de iken Kâbe’ye dönerek namaz kılardı. Medine’ye hicretten sonra Kudüs’e doğru namaz kılmaya başlamıştı ki, bunda oradaki Yahudileri İslâm’a ısındırma çabası ve maksadı bulunduğu söylenebilir.

Peygamb er Efendimiz, Medine’ye gelip Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılmaya başlayınca, bu iş Araplar’ın gücüne gitti. Daha sonra tekrar Kâbe’ye dönülerek namaz kılınması emir buyurulduğu zaman Araplar sevindi, yahudilerin gücüne gitti: Yahudiler, “Bu ne iş böyle, k âh buraya, kâh oraya? Bunda kesinlik ve kararlılık olsa böyle olur mu?” diye İslâm’dan çıkıp dinden çıkanlar oldu. Münafıklar, ipe sapa gelmez sözlerle müslümanlar arasına şüphe ve fitne sokmaya çalıştılar. Müslümanlardan bazıları, “Vefat eden arkadaşları m ızın kıldıkları namazlar ne olacak?” diye telaş ve endişeye kapıldılar. İşte bütün bunlara karşı ve daha doğrusu, kıblenin değişmesinden önce bu gibi hallerin olabileceğine işaret etmek üzere bu âyetler inmiştir.

Şunu da iyi biliniz ki, Allah, sizin imanda sebatınızı v e imanınızın eser ve alâmeti olarak kıldığınız namazlarınızı ve iyiliklerinizi hiç yok etmez, kaybolmasına izin vermez. Şu halde kıble değişmiş olunca bundan evvel kıldığınız namazlar ve vefat eden kardeşlerinizin namazları Allah katında zayi olmaz, kaybo l up gitmez. Çünkü Allah kesinlikle insanlara karşı pek şefkatli ve pek merhametlidir.

144-İşte Allah böyle bir Allah’dır. Ve size bu şekilde bir sırat-ı müstakim verecek ve sabit bir kıble gösterecektir. Hz. Peygamber, yukarıdan beri devam edip gelen bu işaretler üzerine artık kıblenin değişmesiyle ilgili vahiy emrinin gelmesini bekleyip duruyordu. Adeta semadan Cibril’in yolunu gözlüyor ve atası İ b rahim aleyhisselâmın kıblesi olan Kâ’be’ye yönelmek için Allah’a dua ediyordu. Nihayet şu âyetler nazil oldu: Ey Muhammed! Biz senin yüzünün sık sık semada dönüp durduğunu görüyoruz, artık seni, pek memnun olacağın bir kıbleye kesinlikle çevireceğiz. Şu halde sen hemen yüzünü doğruca Mescid-i Haram’ın şatrına çevir. Yani, Kâ’be tarafına çevir. Bu suretle eski kıble kaldırılmış ve istikbal-i kıble (kıbleye dönme) farz olmuş oldu.

Bakara 183.ayetin tefsierinden;

Peygamberimizin Medine’ye hicretinin ilk zamanlarında Hz. Peygamber tarafından ayda üç gün, bir de aşûre gününde oruç tutmak, bir nafile olmak üzere emredilmişti ki, buna ilk oruç denir. Hicretten birbuçuk yıl sonra kıblenin değişmesinden sonra Şaban ayının onunda Ramazan orucu farz kılınmıştır.

PROF. DR. MEHMET ÇELİK’İN HRİSTİYANLIK TARİHİNE DAİR KONFERANSI

Prof. Dr. Mehmet ÇELİK’in 2007 yılında Süleymaniye Vakfında verdiği Konferansın Özeti

Hıristiyanların manastır hayatı günümüze kadar hep sırlı olarak kalmıştır. Orada ne olup bittiği herkesçe bilinmez. Kapalı bir dünya… Peki ben böyle esrarengiz bir dünyaya nasıl girdim? İmam Hatip Okulunda öğrenciyken süryani bir papazın çocuklarıyla tanışırdık ve samimiydik. Onları ilk kez o zamanlar da tanıdım. Sonra fakültede Muhammed Hamidullah hoca bana “İslamı anlamak istiyorsan önce dinler tarihini anla” dedi. Sonra yüksek lisans ve doktoramı Süryaniler üzerine yapmaya karar verdim. Süryani dili üzerinde uzun zaman çalıştım. İki buçuk yıl manastıra kabul edilmek için uğraştım. Bu iki buçuk yıllık ısrardan sonra manastıra kabul edildim ve orada beş yıl kaldım.

Manastır Hayatının Tarihi Arka Planı

Yunan Saint Andrew kilisesinde rahibelerin kıldığı paskalya namazı Amerika Ohio

 

Hristiyanlığın manastır hayatını daha iyi anlamak için hristiyan mistisizminin nereden geldiğine bakmak lazım: İsa a.s, o günkü Yahudi materyalizmine ciddi bir mücadele başlatmıştı. Dikkatleri ahret hayatına çekti. isa a.s orijinal ismi Yeşu’dur. Arapçaya İsa olarak geçmiştir. Grekler de İsa a.s’a Christ derlerdi. İsa a.s’ın cemaatına karşıt olanlar onun cemaatini tanıtırken christiyan demeye başladılar. Zamanla İsa a.s’ın cemaatine farklı gruplar katılmaya başladı. Bu yabancı grupların katıldığı sıralarda Pavlos da bu cemaata katıldı. Ve günümüzdeki anlamda Hıristiyanlığı kuran kişi bu pavlos’tur. Pavlos Musa a.s şeriatına savaş açtı. Şeriatı kaldırdı.

Pavlos taraftarlarıyla İsa a.s çekirdek cemaati arasındaki mücadele 3 asır sürdü. Mücadeleyi 3 asır sonra Pavlos taraftarları kazandı. Zamanla Roma İmparatorluğu pavlos taraftarı bu hristiyanlara aşırı baskılar yapmaya başladı. Bu aşırı baskı ve zulümler hristiyanlıkta manastır hayatını doğurdu. Askerlerin ulaşamayacağı sarp yerlerde ve mağaralarda manastırlar kuruldu. Roma imp. Hristiyanlığı kabul edince bile manastır hayatı hristiyanlığın resmi bir kurumu olarak yerini korudu. Manastırlar genelde doğu hristiyanlığında yaygındır. Mesela 4. Yüzyılda doğuda 100’den fazla büyük manastır vardı. Bu manastırlarda insan tabiatına zıt çok ağır kurallar vardı. Örneğin Türkiye’de bulunan peri bacalarının olduğu bölgeye klise tarihlerinde oranın adı: “keşişler vadisi” dir.

Peri bacaları da tabii oluşmuş yerler değil, keşişlerin inzivaya çekilmeleri için özel yapılmış yerlerdi. O yer altı şehirlerinde on binlerce insan katledilmiştir. Devlet (Bizans) hristiyandı ve hristiyanları katlediyordu. Bunun sebebi devletin kayzero papizm siyasal sistemini ülkede oturtmak içindi. Yani tek din, tek mezhep, tek kilise ve tek devlet siyasetidir. Yani devlet süryani, keldani, nasturi ve kıbti gibi farklı mezhepleri yok etmek istiyordu. Bizans ordusunun başında da fener rum patrikleri giderlerdi. Mesela o döem patriklerinden birinin (Patrik Akatiyüs) kilise tarihinde belirtildiğine göre bir defasında halep bölgesinde 115 000 hristiyan Bizans askerleri tarafından koyun boğazlanır gibi boğazlanmıştı. İmparator Jüstin döneminde Antakya tümden boşaltılır. Antakyanın o günkü nüfusu 550 000’dir O dönemde dünyada bir şehrin ortalama nüfusu 10 ile 20 bin arasındadır. Antakya o dönemde dünyada üç büyük yerleşim yerinden biriydi. (Roma, Antakya ve İskenderiye.) Antakyada yapılan katliamlarrda asi nehri günlerce kan akmıştır. Antakyada ki hridtiyan halkın erkeklerini öldürmüşler çocuklarını ermenistana sürmüşler kadınlarını da İstanbula getirmişlerdi (soylarını kesmek için). O tarihe kadar İstanbulda manastır yoktu. O günden sonra yüzlerce manastır aniden ortaya çıktı. Bu manastırlardakiler Antakyadan getirilen kadınlardı. Bizansta bunlar olurken, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanında büyük fetihler yapılıyordu. Bu fetihleri kolaylaştıran sebeplerin en öenmlisi Bizans tarafından hristiyan halka yapılan bu akıl almaz zulümlerdir. Hatta Hz. Ömer’e verilen “Faruk” sıfatını bu zulme uğrayan hristiyanlar vermişlerdir. Onlar Hz. Ömer’e “Foruko” diyorlardı. Foruko kurtarıcı demekti. Ben bunu yüzlerce Kıbti ve Keldani kitaplarında gördüm. Hz. Ömer’e “Hak ile Batılı ayırdeden” anlamında “Faruk” lakabının verilmesi olayı sahih değildir. Zaten bu kelime arapça olsaydı Fail vezninde Farik şeklinde olurdu. O gün İslam orduları ve biz Türkler Anadoluya gelmeseydik bu gün dünyada Ermeni ve Süryani diye bir ırk kalmayacaktı. Yani doğu hristiyanı kalmayacaktı. Ermenilerin o dönemlerinde (7. Yüzyıl ile 12. Yüzyıl arası) yazılan tarih kitaplarına baksınlar türkler hakkında neler yazmışlar. Biz ermeniceyi öğrenmiyoruz onlar da gerçekleri yazmıyorlar. Türkler ve Arap orduları Anadoluya gelmeselerdi bu gün Ermeniler olmazdı. O dönemde Ermeniler türkleri kurtarıcı olarak görmüşlerdi. Örneğin Kılıçarslan vefat ettiği zaman tüm süryani kliselerinde 40 gün yas ilan edilir ve 3 gün oruç tutulur. Rum kliselerinde de 3 gün yas ve oruç tutulur. Bizi çok seven ermenilere tarihte “millet-i sadıka” denmiştir. Ama ermeniler 19. Yüzyılda yanlış insanların peşine düşerek yanlışlar yaptılar ve çok acıların yaşanmasına sebep oldular. Ama bu yanlışı süryaniler yapmadı.

Manastır Hatıraları

Şimdi de 5 yıllık manastır hatıralarımdan biraz bahsedeyim: Manastır hayatını ve ruhban psikolojisini bilmeden hristiyanlığı anlamak mümkün değildir. Çok yakın zamana kadar doğu hristiyanlarında 5 çocuğu olan bir aile çocuklarından birini manastıra bağışlamak zorundaydı. İşte o manastırda böyle biriyle tanıştım. Adı Abona Tomas’tı. 5 yaşında manastıra bağışlanmıştı. Ben oradayken (1982 yılında) 51 yaşındaydı. 46 yıllık manastır hayatında sadec 3 kez dışarıya çıkmış birisiydi. (Hastalandığı için Midyata getirmişlerdi.) Sakalları göbeğinde saçları 3 numaraydı. Yaşantısı tam bir ruhban hayatıydı. Sadece ibadet zamanı kiliseye iner yemek zamanı da yemekhaneye gelirdi. Ona nasılsınız denirse sadece “sağol” der. Siz nasılsınız demezdi. Bunu lüzumsuz bir kelam addederdi. Kilise ve yemekhane hariç hücresinden hiç çıkmazdı. Çok uzun tesbihleri vardı. Saatlerce “Aloho, Aloho, Aloho” diye binlerce kez Allah’ı zikrederdi. Gece gündüz ibadet ederdi. Ben manastıra ilk gittiğim zaman manastır reisi bana dedi ki: “Hocam bu Abona’ya dikkat et.” Ben bu uyarının ne anlama geldiğini pek anlayamamıştım. Oraya gidişimin daha ilk ayında bir gece ben uyurken bu Abona Tomas boğazıma yapışıp üzerime çöktü. Ben bağırdım herkes ayaklandı Abona beni bırakıp kaçtı. Manastır baş rahibi (Şu anda metropel olan Samuel Aktaş) Abona’ya: “Bu bizim misafirimizdir, buna bir şey olursa devlet bize şune eder bunu eder” gibi ifadeler kullanarak çok kızdı ve böyle birşeyi tekrar ederse onu aforoz edip manastırdan atmakla tehdit etti. Bunun sebebini sonradan anladım. Abona, beni kafir olarak görüyordu ve beni öldürerek İsa katındaki derecesini yükseltmeki istiyordu. Bu sadece bir örnektir. Ruhban hayatı yaşayan insanların % 90’ı psikolojik yönden dengesizdir. Sağlıklı kişiler değildirler. Çünkü fıtratı çok zorlayan bir hayat yaşıyorlar. Rabulanın koyduğu kuralları kendilerine rehber etmişler. Karıştırmamak lazım papazlar evlenebilirnormal hayat yaşayabilir. Her şeyden kendilerini tecrit edenler rahiplerdir. Ama papalar askeriyedeki ast subay sınıfı gibidirler. Onlardan general falan olmaz. Subay olamazlar. Rahipler ise subay takımı gibidirler. Generaller bunlardan çıkar. Piskoposlar, metropolitler, kardinaller, papalar, patrikler bu ruhbanlar arasından çıkar. Hristiyanlığı anlamak istiyorsanız rahiplerin psikolojilerini anlamak zorundasınız. Çünkü hristiyanlığa yön verenler bunlardır. Tarihteki hristiyanlıktan kaynaklanan mücadelelerin altında da bu psikoloji yatmaktadır. Tüm dünya nimetlerinden kendilerini men eden ruhbanları korkunç bir hakimiyet duygusu ve hırs sarmaktadır. Klise tarihlerinde her patrik seçiminde yüzlerce hatta binlerce insanın katledilmesi bir gerçektir. Bunun altnda klisede dönen akıl almaz paralar ve hakimiyet kavgası yatmaktadır. Hristiyanlık tarihi tamamen ruhbanların hakimiyet mücadelesidir. O yaşantı tarzı bu insanların o duygusunu çok geliştirmiştir. Rahipler evlenmez, et yemez, doğudaki rahipler siyah ve eziyet edici giysiler giyerler, yine doğuda ruhbanları meşgul etmek için sabahtan akşama kadar eski kitapları istinsah ettirirler yani önceden yazılmış kitapları el yazısı ile yazdırırlar. Buna da bir kutsallık havası verirler. Buradaki amaç kitap sayısını artırmak değil ruhban hayatı yaşayan o kişiyi meşgul etmektir. Bunların hepsi insan fıtratına aykırı şeylerdir ve insanın yapısını bozar.

Manastırda Namaz

Bizim ilim adamlarımız ve bazı dinler tarihçisi olan hocalarımız, Pazar günü kilisede yapılan ayini hristiyanların ibadeti zannediyorlar. Hayır Hıristiyanlıkta böyle bir ibadet yoktur. Zaten bir papaza da sorduğunuz zaman onu ibadet olarak söylemez. Pazar günleri yaptıkları ayinleri bizim mevlüt törenlerimize benzetebiliriz. Onların inancına göre İsa a.’ın öldükten sonraki dirilişini sembolize etmek ve onu ayinle kutlama mantığı vardır Pazar ayinlerinde. Şimdi size tüm Ortodoks manastırlarındaki ibadetten bahsedeyim. Bu ibadeti bugün sadece ruhbanlar yapıyorlar. Ruslarda, Yunanlılarda, Kıbtilerde, Nasturilerde, Süryanilerde, Sırplarda, Ermenilerde, Bulgarlarda, Maronilerde, Keldanilerde manastırda günde beş vakit farz namaz kılınır. Sabah namazları 4 rekattır ve güneş doğmadan önce kılınır. Öğle namazı 10 rekattır ve güneş zevaldeyken kılınır, akşam namazı 6 rekattır ve güneş battıktan sonra kılınır. Ben Süryani manastırında kaldığım 5 yıl boyunca onların topluca kıldıkları bu namazlara şahitlik ettim. Kilisede en ön safta erkekler vardır. Ardında çocuklar, en arkada da kadınlar bulunur. Kadınlara tesettür de aynen bizde olduğu gibi farzdır. Aslında normal bir Hıristiyan kadının tesettürü de bir rahibe tesettürü gibi olmalıdır onlara göre. Onlar namazda ayakta durmaya “gıyomo” (kıyam) derler. Ayaktayken ellerini dirseklere yakın bir yerden bağlarlar. (Kıpti, Süryani, Nasturilerde) Namazda kıraatte Zeburdan okuyorlar. (Çünkü onlar incil’i bir biyoğrafi olarak kabul ederler.) Kıraatten sonra rukuya gidiyorlar. Rukuyü aynen bizim gibi yapıyorlar ama zaman olarak daha fazla duruyorlar. Ruküdan sonra tekrar düzeliyorlar. Sonra secdeye gidiyorlar. Kimisi alnını yere koyuyorlar kimisi alnı yere bir karış kalana kadar yaklaştırıyor. Onların namazlarında oturma yoktur. (Ka’de) Namazlarını iki rekat olarak kılarlar. Örneğin 10 rekatlık öğle namazını 2’şer 2’şer kılarlar. Bu üç vakti (sabah, öğle, akşam) cemaatle kıldıktan sonra diğer iki vakti de kendi odalarında tek başlarına kılarlar. Fakat bu iki namaz da farzdır. Bunlar da bizim yatsı ve ikindi namazlarımıza tekabul eden vakitlerde kılınır. Bu iki namaz çok önceki zamanlarda cemaatle kılınırmış ama sonra ictihatla ferdi kılınmaya başlanmış. İşte onların farz namazları bu şekildedir. Bunlardan başka iki namazları daha vardır ki onlar da nafiledir. Bunlardan biri aynen bizim kuşluk namazı vaktinde kıldıkları namazdır. Birisi de gece yarısı kıldıkları namazdır.

Bunların dışında Süryanilerin siyasi ve ictimai çalışmalarıyla ilgili çeşitli bilgiler verilmiştir. Dış güçlerin Süryaniler üzerinden ülkeyi karıştırma hesaplarından bahsedildi. (Konferansın son 20-25 dakikalık bu bölümünde de çok önemli ve faydalı bilgiler veriliyor)

Prof. Dr. Mehmet Çelik kimdir:

1979 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Tarih alanında 1981 yılında Yüksek Lisans, 1985 Yılında ise doktorasını bitirdi.Halen Celal Bayar Üniversitesi Ortaçağ tarihi ABD başkanlığını yapan Çelik, özellikle Fener Rum Patrikhanesi ve Süryani Kilisesi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır.

Konferansın aslını şu linkten dinleyebilirsiniz:

http://www.kurandersi.com/vakiftaki-etkinlikler/hristiyantiyanlikta-manastir-hayati/prof.dr.mehmet-celik-hristiyanlik.html

Yazar: Prof. Dr. Mehmet Çelik

06-08-11

E mail: kurandersi.com

 Budist Namazı

Hindu Şiva tapınağında namaz

 

 

Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı | 1 Yorum

TALMUD PEDOPHİLİA MARRIAGE 3 YEARS OLD BABY

IS THE RELIGION PERVERSION?

READ AND DECIDE!

THIS ARTICLE CITED FROM; http://www.dailystormer.com/talmud-pedophilia-the-jewish-religion-allows-sex-with-3-year-old-baby-girls-and-little-boys-under-nine/

Talmud Pedophilia: The Jewish Religion Allows Sex with 3-Year-Old Baby Girls and Little Boys Under Nine
Rev. Ted Pike
March 2, 2014

 

Jews are a race of unbelievable monsters. Who on earth would publish religious books saying it is okay to have sex with babies? At least in Islam the girl has to be nine before you are allowed to penetrate her.
For nearly a century, the Jewish-dominated Hollywood film industry and big media have conspicuously influenced Christian America away from Biblical morals and values. (See, “Jews Confirm Big Media Is Jewish“)

Yet, with the hippie rebellion of the early sixties, the Jewish media found exponential opportunities to hasten America’s moral decline. Encouraging drugs and pornography it persuaded America that “free love” and living together outside of marriage were socially acceptable. With astonishing rapidity the movie, TV, and print media helped produce a generation of sexual libertines. By the end of the sixties, it hastened the sexual revolution to its next stage, homosexuality.

Now, more than 40 years later, even homosexuality has lost its attraction to many children and grandchildren of the hippie generation. Pedophilia (sex with little boys and girls along with child pornography) is the latest underground obsession sweeping America and the world.

Last fall, I alerted the nation to the power of the pedophile lobby in Congress; Sen. Edward Kennedy, long backed by homosexuals in support of the federal anti-hate bill, betrayed them to favor the evidently more powerful and rewarding pedophiles. (See “How Kennedy and His Pedophiles Weakened the Child Safety Bill“)

Rotten Roots

What kind of moral foundations do Jews of the media rest upon, that they could consciously ignite and fan the flames of a sexual inferno that continues to ravage our once Christian society?

Virtually all the media moguls who founded Hollywood and the big three TV networks were immigrants, or their children, from predominantly orthodox Jewish communities in Eastern Europe.

The Talmud is the holiest book in Judaism. They don’t even really red the Old Testament anymore.
In the late 19th century, most European Jews were a people of the book. But their book wasn’t the Bible. It was the Babylonian Talmud. To this day, the Talmud remains Judaism’s highest moral, ethical and legal authority.

Does the Talmud share Christianity’s foundation of wholesome moral values? Hardly. Instead, the Talmud is the sleazy substrata of a religious system gone terribly astray; it is that code of Pharisaic unbelief Christ described as “full of all uncleanness” (Matt. 23:27). Shockingly, Judaism’s most revered authority actually endorses such sins as lying, oath-breaking, and indirect murder. And it even sanctions one of the greatest sins of all: child molestation.

Three Year Old Brides

When Christ accused the Pharisees of His day of being Satan’s spiritual children, He fully realized what they were capable of. Second century Rabbi Simeon ben Yohai, one of Judaism’s very greatest rabbis and a creator of Kabbalah, sanctioned pedophilia—permitting molestation of baby girls even younger than three! He proclaimed, “A proselyte who is under the age of three years and a day is permitted to marry a priest.” 1Subsequent rabbis refer to ben Yohai’s endorsement of pedophilia as “halakah,” or binding Jewish law. 2 Has ben Yohai, child rape advocate, been disowned by modern Jews? Hardly. Today, in ben Yohai’s hometown of Meron, Israel, tens of thousands of orthodox and ultra-orthodox Jews gather annually for days and nights of singing and dancing in his memory.

References to pedophilia abound in the Talmud. They occupy considerable sections of Treatises Kethuboth and Yebamoth and are enthusiastically endorsed by the Talmud’s definitive legal work, Treatise Sanhedrin.

The Pharisees Endorsed Child Sex

The rabbis of the Talmud are notorious for their legal hairsplitting, and quibbling debates. But they share rare agreement about their right to molest three year old girls. In contrast to many hotly debated issues, hardly a hint of dissent rises against the prevailing opinion (expressed in many clear passages) that pedophilia is not only normal but scriptural as well! It’s as if the rabbis have found an exalted truth whose majesty silences debate.

Because the Talmudic authorities who sanction pedophilia are so renowned, and because pedophilia as “halakah” is so explicitly emphasized, not even the translators of the Soncino edition of the Talmud (1936) dared insert a footnote suggesting the slightest criticism. They only comment: “Marriage, of course, was then at a far earlier age than now.” 3

In fact, footnote 5 to Sanhedrin 60b rejects the right of a Talmudic rabbi to disagree with ben Yohai’s endorsement of pedophilia: “How could they [the rabbis], contrary to the opinion of R. Simeon ben Yohai, which has scriptural support, forbid the marriage of the young proselyte?” 4

Out of Babylon

It was in Babylon after the exile under Nebuchadnezzar in 597 BC that Judaism’s leading sages probably began to indulge in pedophilia. Babylon was the staggeringly immoral capitol of the ancient world. For 1600 years, the world’s largest population of Jews flourished within it.

As an example of their evil, Babylonian priests said a man’s religious duty included regular sex with temple prostitutes. Bestiality was widely tolerated. So Babylonians hardly cared whether a rabbi married a three year old girl.

A temple prostitute of Babylon
But with expulsion of the Jews in the 11th century AD, mostly to western Christian lands, Gentile tolerance of Jewish pedophilia abruptly ended.

Still, a shocking contradiction lingers: If Jews want to revere the transcendent wisdom and moral guidance of the Pharisees and their Talmud, they must accept the right of their greatest ancient sages to violate children. To this hour, no synod of Judaism has repudiated their vile practice.

Sex with a “Minor” Permitted

What exactly did these sages say?

The Pharisees justified child rape by explaining that a boy of nine years was not a “man” (See, “Judaism and Homosexuality: A Marriage Made in Hell“) Thus they exempted him from God’s Mosaic Law: “You shall not lie with a male as one lies with a female; it is an abomination” (Lev. 18:22) One passage in the Talmud gives permission for a woman who molested her young son to marry a high priest. It concludes, “All agree that the connection of a boy aged nine years and a day is a real connection; whilst that of one less than eight years is not.” 5 Because a boy under 9 is sexually immature, he can’t “throw guilt” on the active offender, morally or legally. 6

Presumably, the majority of little Jewish boys get raped before they are nine by Rabbis. They get caught doing this constantly. But nevermind that gojim – go exaggerate the crimes of the Catholic church.
A woman could molest a young boy without questions of morality even being raised: “…the intercourse of a small boy is not regarded as a sexual act.” 7 The Talmud also says, “A male aged nine years and a day who cohabits with his deceased brother’s wife acquires her (as wife).” 8 Clearly, the Talmud teaches that a woman is permitted to marry and have sex with a nine year old boy.

Sex at Three Years and One Day

In contrast to Simeon ben Yohai’s dictum that sex with a little girl is permitted under the age of three years, the general teaching of the Talmud is that the rabbi must wait until a day after her third birthday. She could be taken in marriage simply by the act of rape.

R. Joseph said: Come and hear! A maiden aged three years and a day may be acquired in marriage by coition and if her deceased husband’s brother cohabits with her, she becomes his. (Sanh. 55b)

A girl who is three years of age and one day may be betrothed by cohabitation. . . .(Yeb. 57b)

A maiden aged three years and a day may be acquired in marriage by coition, and if her deceased husband’s brother cohabited with her she becomes his. (Sanh. 69a, 69b, also discussed in Yeb. 60b)

It was taught: R. Simeon b. Yohai stated: A proselyte who is under the age of three years and one day is permitted to marry a priest, for it is said, But all the women children that have not known man by lying with him, keep alive for yourselves, and Phineas (who was priest, the footnote says) surely was with them. (Yeb. 60b)

[The Talmud says such three year and a day old girls are] . . . fit for cohabitation. . . But all women children, that have not known man by lying with him, it must be concluded that Scripture speaks of one who is fit for cohabitation. (Footnote to Yeb. 60b)
The example of Phineas, a priest, himself marrying an underage virgin of three years is considered by the Talmud as proof that such infants are “fit for cohabitation.”

The Talmud teaches that an adult woman’s molestation of a nine year old boy is “not a sexual act” and cannot “throw guilt” upon her because the little boy is not truly a “man.” 9But they use opposite logic to sanction rape of little girls aged three years and one day: Such infants they count as “women,” sexually mature and fully responsible to comply with the requirements of marriage.

The Talmud footnotes 3 and 4 to Sanhedrin 55a clearly tell us when the rabbis considered a boy and girl sexually mature and thus ready for marriage. “At nine years a male attains sexual matureness… The sexual matureness of woman is reached at the age of three.”

No Rights for Child Victims

The Pharisees were hardly ignorant of the trauma felt by molested children. To complicate redress, the Talmud says a rape victim must wait until she was of age before there would be any possibility of restitution. She must prove that she lived and would live as a devoted Jewess, and she must protest the loss of her virginity on the very hour she comes of age. “As soon as she was of age one hour and did not protest she cannot protest any more.” 10

The Talmud defends these strict measures as necessary to forestall the possibility of a Gentile child bride rebelling against Judaism and spending the damages awarded to her as a heathen – an unthinkable blasphemy! But the rights of the little girl were really of no great consequence, for, “When a grown-up man has intercourse with a little girl it is nothing, for when the girl is less than this (three years and a day) it is as if one put the finger into the eye.” The footnote says that as “tears come to the eye again and again, so does virginity come back to the little girl under three years.” 11

In most cases, the Talmud affirms the innocence of male and female victims of pedophilia. Defenders of the Talmud claim this proves the Talmud’s amazing moral advancement and benevolence toward children; they say it contrasts favorably with “primitive” societies where the child would have been stoned along with the adult perpetrator.

Actually, the rabbis, from self-protection, were intent on proving the innocence of both parties involved in pedophilia: the child, but more importantly, the pedophile. They stripped a little boy of his right to “throw guilt” on his assailant and demanded complicity in sex from a little girl. By thus providing no significant moral or legal recourse for the child, the Talmud clearly reveals whose side it is on: the raping rabbi.

Pedophilia Widespread

Child rape was practiced in the highest circles of Judaism. This is illustrated from Yeb. 60b:

There was a certain town in the land of Israel the legitimacy of whose inhabitants was disputed, and Rabbi sent R. Romanos who conducted an inquiry and found in it the daughter of a proselyte who was under the age of three years and one day, and Rabbi declared her eligible to live with a priest.
The footnote says that she was “married to a priest” and the rabbi simply permitted her to live with her husband, thus upholding “halakah” as well as the dictum of Simeon ben Yohai, “A proselyte who is under the age of three years and one day is permitted to marry a priest.” 12

These child brides were expected to submit willingly to sex. Yeb. 12b confirms that under eleven years and one day a little girl is not permitted to use a contraceptive but “must carry on her marital intercourse in the usual manner.”

In Sanhedrin 76b a blessing is given to the man who marries off his children before they reach the age of puberty, with a contrasting curse on anyone who waits longer. In fact, failure to have married off one’s daughter by the time she is 12-1/2, the Talmud says, is as bad as one who “returns a lost article to a Cuthean” (Gentile) – a deed for which “the Lord will not spare him.” 13 This passage says: “… it is meritorious to marry off one’s children whilst minors.”

The mind reels at the damage to the untold numbers of girls who were sexually abused within Judaism during the heyday of pedophilia. Such child abuse, definitely practiced in the second century, continued, at least in Babylon, for another 900 years.

A Fascination with Sex

Perusing the Talmud, one is overwhelmed with the recurrent preoccupation with sex, especially by the most eminent rabbis. Dozens of illustrations could be presented to illustrate the delight of the Pharisees to discuss sex and quibble over its minutest details.

BABİLDE BİR TAPINAK FAHİŞESİ RESMİ. BABİLİN DİNİ SABİLİKTİ.

Jews are genetically driven to sexual perversion.
The rabbis endorsing child sex undoubtedly practiced what they preached. Yet to this hour, their words are revered. Simeon ben Yohai is honored by Orthodox Jews as one of the very greatest sages and spiritual lights the world has ever known. A member of the earliest “Tannaim,” rabbis most influential in creating the Talmud, he carries more authority to observant Jews than Moses.

Today, the Talmud’s outspoken pedophiles and child-rape advocates would doubtlessly spend hard time in prison for child molestation. Yet here is what the eminent Jewish scholar, Dagobert Runes (who is fully aware of all these passages), says about such “dirty old men” and their perverted teachings:

There is no truth whatever in Christian and other strictures against the Pharisees, who represented the finest traditions of their people and of human morals. 14
Aren’t Christ’s words more appropriate?

Woe unto you, scribes and Pharisees, hypocrites! for ye are like unto whited sepulchres, which indeed appear beautiful outward, but are within full of dead men’s bones, and of all uncleanness. Even so ye also outwardly appear righteous unto men, but within ye are full of hypocrisy and iniquity. (Matthew 23:27, 28.)
(Adapted from Ted Pike’s book, Israel: Our Duty, Our Dilemma)

Endnotes:

1 Yebamoth 60b, p. 402.
2 Yebamoth 60b, p. 403.
3 Sanhedrin 76a.
4 In Yebamoth 60b, p. 404, Rabbi Zera disagrees that sex with girls under three years and one day should be endorsed as halakah.
5 Sanhedrin 69b.
6 Sanhedrin 55a.
7 Footnote 1 to Kethuboth 11b.
8 Sanhedrin 55b.
9 Sanhedrin 55a.
10 Kethuboth 11a.
11 Kethuboth 11b.
12 Yebamoth 60b.
13 Sanhedrin 76b.
14 Dagobert Runes, A Concise Dictionary of Judaism, New York, 1959.

Yazının linki; http://www.dailystormer.com/talmud-pedophilia-the-jewish-religion-allows-sex-with-3-year-old-baby-girls-and-little-boys-under-nine/

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih içinde yayınlandı

JEWS, ADL SUPPORT HOMOSEKSUAILTY İN THE WORLD

THANKS TO TED PIKE FOR HIS DISTINGUISH WRITINGSTHIS ARTICLE IS CITED FROM rense.com TO ENLIGHTEN TURKISH PEOPLE.HUMANITY HAS A RIGHT TO LEARN TRUTH OBOUT ALL RELIGINONS.rense.com

Judaism & Homosexuality:
A Marriage Made In Hell
By Rev. Ted Pike
9-22-6

Today, Judaism, more than any religion, has rejected moral judgments against homosexuality, and supports the gay agenda. Reform Judaism, representing 39 percent of American religious Jews, is now in total endorsement of sodomy. It says:
We hold that homosexuality is no longer {an abomination}; it is not a mental illness or social deviancy; it is not a perversion of the natural order. Homosexuality is not a choice or a preference; it is not something that one decides to do or abstain from doing. It is, like, heterosexuality, the way one is. As such it makes no sense on religious or moral grounds to differentiate between people on the basis of sexual orientation.
Rabbi Eric Yoffie, president of the Union For Reformed Judaism, concurs:
For the first time in history, a major rabbinical body has affirmed the Jewish validity of committed, same-gender relationships. 1
Conservative rabbis, who lead 33 percent of religious Jews, announce they will soon ordain gay rabbis and encourage homosexuality for Jewish men and women who are so inclined. 2
Orthodox Judaism, 21 percent of American religious Jews, has not yet outwardly endorsed homosexuality. In fact, it officially forbids homosexual relations between adults.
But in the Talmud, the highest religious, ethical and legal authority for Orthodox Jews, we find a very different, shocking reality: little boys under the age of nine (delectable objects of homosexual lust) are repeatedly described as incapable of “throwing guilt” on the adult who rapes them!
How does the Talmud reach such a perverted conclusion? The Talmud considers in depth the question: “What disqualifies a woman from eligibility to marry a Jewish priest?” The Old Testament says sexual immorality does. Yet the Talmud repeatedly asserts that a grown-up woman can have sex with boys under the age of nine. There is a difference of opinion among the most eminent rabbis about whether this disqualifies her from being the wife of a priest. Yet all agree that such intercourse is not sexual activity, and neither she nor the little boy have done anything wrong.
The precedent of women being encouraged into pederasty creates deep moral reverberations: a little boy is without moral protection. His rape is not even a moral issue. It is consequently not hard to imagine how Jewish homosexuals, already lusting after little boys (chickens, in their vocabulary), could find justification in the Talmud’s rationalization.
Here’s what the Talmud says. The Talmud teaches that since little boys aren’t sexually mature, molesting them has no moral implications. Because such a minor isn’t a “man” in the mature sense, the boy and his sexual predator are exempted from the Mosaic ban on homosexuality. It says, “Thou shalt not lie with mankind.” (Lev. 18:29) 3
Sanhedrin 69b summarizes: “All agree that the connection of a boy age nine years and a day is a real connection; while that of one less than eight years is not.” 4
The majority opinion in Sanh. 55a states: “Rab. said: pederasty with a child below 9 years of age is not deemed as pederasty with a child above that” “Rab. maintains that only he who is able to engage in sexual intercourse, may, as the passive subject of pederasty, throw guilt [upon the active offender]; while he who is unable to engage in sexual intercourse cannot” 5
The rabbis agreed that a woman could have sexual relations with a young boy without it even being considered a sexual act: “A small boy who has intercourse with a grown-up woman makes her [as though she were] injured by a piece of wood” (Kethuboth 11b). The footnote to this passage says, “Although the intercourse of a small boy is not regarded a sexual act, nevertheless the woman is injured by it as by a piece of wood” (i.e. she has not sinned, but is perhaps disqualified from marrying a priest). 6
The Talmud discusses such female pederasty ostensibly to determine if a woman, by such intercourse, becomes disqualified to marry a priest. Yet the Talmud opens a wide gate for all Jewish child molesters, male or female, to indulge in sex with boys under nine, free from blame. After all, the Talmud nullifies the Mosaic ban on same-sex with “mankind,” teaching that a sexually immature boy is not a “man.” Is this not a green light for Jewish homosexuals?
Such teaching is not accidental. The ancient rabbis, sexual perverts, made careful provision for their deviant sexual indulgences. They repeatedly made the Talmud’s text crystal-clear: boys of eight, as minors, can’t “throw guilt” on the Jewish adult who is the active offender against them.
Jewish apologists absurdly argue that these passages, affirming the moral neutrality of sex with little boys, are expressions of concern to maintain the innocence of the eight year old boy who has been raped. The truth is, they mean to preserve pedophiles from guilt!
Isn’t the Talmud Outdated?
It might be objected that, just as there exist outdated practices in the Old Testament such as polygamy and capital punishment to homosexuals, so, isn’t it possible that even though the Talmud sanctions pederasty, this permission is no longer taken seriously by Orthodox Judaism?
If Talmudic Judaism had undergone a new “Age of Grace” (as did Christian Jews), making obsolete primitive, moral behaviors, the above argument might have weight.
But Judaism has not undergone such a revolution. Orthodoxy still considers those who wrote the Talmud, the Pharisees, to be the most transcendent spiritual lights Judaism will ever know. When great rabbis speak, the Talmud teaches, they do so out of memory of what they have learned in previous existence in the presence of God! So morally binding are the decrees of Talmudic sages, that when their Sanhedrin speaks through a majority, even God must go along with their decision. 7
Christ, in His vitriolic attacks on the founders of Talmudic Judaism, the Pharisees, accused them of “all uncleanness” (Matt. 23:27). By “all,” He may have implied that pederasty, even then, was endorsed and practiced by Pharisees.
Today, while Orthodox Judaism presents itself as taking a strong stand against moral perversion, its most venerated sacred literature, the Talmud, continues to provide Jews a loophole for pederasty.
Anything to Win
For 1700 years, Orthodox-Talmudic Judaism was virtually the only kind of Judaism, including within it, Hassidism or the practice of Kabbalah. In the late 18th century, Reform Judaism emerged and, a century later, Conservative. While Orthodox Judaism may seem to remain a bastion of traditional family values, as we have seen, it is not.
Perhaps it is this double standard within Orthodox Judaism’s most sacred literature that allows Orthodox Jew Abe Foxman (See, “ADL’s Foxman: Man of Faith?”), head of the Anti-Defamation League, to affirm his own moral contradictions. Foxman promotes religious education in Talmud and Kabbalah for Jewish youth. Yet he gives tacit approval to male homosexuals, a high percentage of whom prey on underage boys. The boy-molesting homosexuals of the North American Man Boy Love Association (NAMBLA) are in solid agreement with the Talmud that sex with underage boys is of no moral consequence.
How can the evil leaders of Judaism today allow such a contradiction? Answer: they are so consummately evil that they will do anything to destroy Christian civilization and prevail over it-even if it means encouraging their own youth to become homosexual “shock troops.”
Why Does ADL Support Homosexuality?
ADL knows the fastest way to destroy existing society is through homosexuality. Historically, no nation pervaded by sodomy endured for long. It’s for this reason that Jewish Bolshevik Bella Kuhn, conquering Hungary after the Russian Revolution in 1917, force-fed homosexuality into the curriculum of public education, transforming Hungary’s youth into moral degenerates. The same thing is happening today as ADL promotes homosexuality in our school system, even from the kindergarten level.
Several years ago, through Barnes and Noble bookstores, ADL promoted homosexuality through their “No Place for Hate” program. It encouraged families visiting the bookstores to invite a homosexual couple to their home for an evening. This would teach kids, ADL suggested, that there’s no truth in Christian judgments against sodomy. Gays, ADL says, are some of the nicest, most non-threatening folks your kids can get to know.
In major US cities, ADL indoctrinates city governments, schools, even liberal churches, that Biblical Christians are gripped by a psychiatric disorder: “homophobia.” ADL says bigoted Christians persecute homosexuals, and are motivated by “hate literature,” the Bible.
Outlawing Criticism of Sodomy
Yet ADL wants more than to persuade our children to become homosexuals. It seeks special legal protection for homosexuality, making it a “hate crime” to exhibit bias or discrimination against those who practice it. ADL wants homosexuals protected, not just in housing, employment and same-sex marriage, but even from words! ADL claims it should be illegal to even criticize same-sex behaviors in public.
To create these laws, ADL has contrived a twisted definition of hate: “bias” against homosexuality. In countries such as Canada, thanks to ADL/B’nai B’rith federal and provincial hate laws, public expressions of such bias on the air waves, print media, or even on the street corner, can mean exorbitant fines or imprisonment. If a talk show host even suggests that homosexuals have a higher rate of AIDS, he can be fined and jailed, and the radio station airing his “hate” can lose its broadcast license.
In Canadian hate crime court, only the feelings of homosexuals, not truth, matter. If a homosexual feels “intimidated” by public criticism, he can file hate crimes charges against the critic. The truth will never be allowed in court. If a Christian has been found guilty of hurting a homosexual’s feelings, he can face a $10,000 fine. If he persists in criticizing homosexuals, he may face years in prison.
Ancient Rivalry With Christianity
Why does organized Jewry, whether from Foxman on the Judaic right or Rabbi Eric Yoffie on the left, seem so intent to weaken Christian society?
It’s because Judaism, in all its branches, is but the continuation of a grudge conceived thousands of years ago by the Pharisees against Jesus and His followers. These ancient “blind guides,” the leading elite for Jews to this day, were convinced they had a divine mandate to eclipse Gentile power and dominate the nations. As long as Gentile moral values remain strong, this can never happen.
Yes, Jews could dwell at peace if they followed God’s directive to “seek the welfare of the cities where I have sent you into exile” (Jeremiah 29:7). But rabbinic Judaism wants much more than that. It intends, through eventual, uncontested power, to literally create its own messianic new world order.
Two thousand years ago, Israel rejected and crucified her first spiritual husband and only Messiah, scorning His promise of a spiritual kingdom of God in their hearts. Judaism today awaits a messiah who will share and legitimize an earthly kingdom for Jews in the most global, physical way. That is an impossible dream for a people numbering only about 15 million, unless Jewish energies are carefully focused toward destruction of the two greatest barriers to their success: Christianity and free enterprise capitalism.
Why Are Most Jews Liberals?
It is thus no mystery why Jews are predominantly liberal, Marxist, pro-homosexual, and anti-Christian. This tiny minority of 2.5 percent of the American population have gravitated toward, and succeed in controlling, media, finance, and government. This control is necessary for one great purpose: to fulfill the Talmudic dream of world dominion.
Of course, many liberal Jews are without any conception of being directed toward such global governance. No matter. What is important is that Jewish leadership, especially over the last several centuries, has supplied the premises and propaganda which directs and molds the Jewish masses, even their intellectuals, into liberal ways of thinking and reacting.
In the history of the Jews-whether in ancient Babylon or countries of Europe or the east- lies a consistent cycle of Jews being allowed into Gentile nations, becoming financially oppressive and morally corruptive, and then being expelled.
How do we explain this? Establishment historians say this cycle is entirely due to Gentile (especially Christian) bigotry. Not so. The nations of antiquity would have been just as willing as we to let Jews peacefully coexist among them. Instead, the Jews, forced to obey the overweening dictates of the Pharisees in the Talmud and Kabbalah, were always compelled to attempt to destroy the societies that sheltered them. The leaders of “organized world Jewry,” primarily the World Jewish Congress, then ADL/B’nai B’rith, continues this incitement today.
Jews as Homosexual Activists
Considering the wholesale encouragement of homosexuality, especially in Reform Judaism, it isn’t surprising that Jewish activists have spearheaded the gay rights movement. Jewish homosexuals constitute a disproportionately large percentage of leadership and staff of major homosexual organizations. Here are a few of the largest, and the Jewish-sounding names of those who run them:
The Human Rights Campaign (HRC)
Joe Solomonese* President
Board of Directors:  Mike Berman, Marty Lieberman, Andy Linsky, Dana Perlman, Scott Weiner
Lara Schwartz, Senior Counsel
Human Rights Campaign Foundation Board: Jay Oppenheimer, Hilary Rosen, Marty Lieberman, Andrea Sharrin*
Board of Governors: Fritz Beesemyer, AJ Bockelman, Cathy Ebert, Don Epstein, Patty Fink, Glen Freedman, Christopher Stenger, Brian Stranghoner, Brian Suber, Michael Lappin, Lisa Zellner, Molli Levin
Gay and Lesbian Alliance Against Defamation (GLAAD)
Board of Directors: William Weinberger (Treasurer), Judy Gluckstern (Secretary),
GLAAD Members: Ilene Chaiken, Tanya Grubich, Mark Reisbaum, Carol Rosenfeld, Steve Seidmon, Jeffrey Sosnick, Jeff Soukup, Steven Rozencraft*
Jennifer Oritz, Assoc. Director of Special Events
Jillian Waldman, Major Gifts Officer, LA
Jennifer Glenhorn,* Communications Director
Parents and Families of Lesbians and Gays (PFLAG)
Ron Schlittler, Deputy Executive Director
Craig Ziskin, Development Director
Staff Counsel: Lara Schwartz
Directors: Carole Benowitz, Dody Goldstein, David Horowitz, Rebecca Shiff, Daniel Tepfer
National Gay and Lesbian Task Force
Jeff Soref, Chair
Marsha Botver, Vice Chair
Roberta Achtenberg, Senior Advisor to CEO
Loren S. Ostrow, Attorney
Paula Redd Zenan, Human Resources Commissioner
Michael Aller, Director of Tourism and Convention
Allan Horowitz, Coordinator, Out For Equity Progress
Sandi Greene, Chief Operations Officer
Roberta Sklara, Director of Communications
Monique Hoeflinger, Organizing and Training Director
Becky Levin, Senior Strategist
S. T. Cohen, Phillipe Leber, Alex Breitman, Development Interns
Todd Kimmelman, Shavla Sellars, Major Gift Officers
The Mystery of Israel
Nineteen hundred years ago, Christ characterized Jerusalem as “Sodom and Egypt” (Rev. 11:8). “Sodom” is synonymous with homosexuality.
Judaism’s false messiah, anti-Christ, in the book of Ezekiel, is described as the “profane prince of Israel” (Ezek. 21:25). He is also described as “having no regard for the desire of women” (Dan. 11:37). As Christ was celibate, so this diabolical mimic of all of Christ’s attributes will abstain from sex with a woman-yet for the wrong reason: he is a Jewish homosexual.
Judaism’s dalliance with homosexuality has existed for a long time, and will continue, until “Sodom and Egypt” of the future, like Sodom of the past, will be desolated by fire (Rev. 17:16).
Yet, from the unspeakable wickedness of liberal Jewish activism today, Christ will raise up a purified remnant of Jews who will trust in Him as passionately as their fathers reviled Him.
Most Christians know that in rejecting and crucifying Christ, Israel fell from grace into apostasy. What they don’t comprehend is the abysmal depth and darkness of that apostasy! They do not really perceive what Christ meant when He said to the Jews, “Your house is left unto you desolate” (Matt. 23:38).
At the same time, the mortal mind can’t truly comprehend the astounding grace of Christ to redeem and resurrect the descendants of today’s anti-Christ Jewish activists.
St. Paul calls the whole saga of Israel a “mystery” (Rom. 11:25). God hasn’t allowed Judaism to become so evil in order to confirm the claim of anti-Semites-that Jews are the most degenerate of races. Rather, the “mystery” of their apostasy, and eventual redemption, testifies to His astonishing mercy.
If He will someday resurrect a whole nation from the most abysmal spiritual darkness, then who are you and I to think our sins too black for Him to cleanse? As He will restore the repentant remnant to His favor for a thousand years (See, “Bible Prophecy Made Simple”), each one of us, though we may have alienated Him very deeply, can find intimate friendship with Him now and for eternity. How? By repenting and trusting Him for the rest of our lives.
This is the whole purpose of our existence-to discover the One who created us and become His friend forever.
Someday, the Jewish remnant will indeed come to Christ, after enduring the greatest suffering in the history of mankind.
That’s not necessary for you. You can trust Him now.
Endnotes:
*Likely but not certain to be a Jewish name
1
Central Conference of American Rabbis (CCAR) Responsum, 1996, plus comment by Rabbi Eric Yoffie, quoted by Religious Action Center of Reformed Judaism.
2
Forward, “Key Rabbis Say Conservative Judaism Will Lift Gay Ban,” Jennifer Siegel, Aug 25, 2006.
3
Sanhedrin 52b asserts that sex with a minor is exempt from punishment.
4
Sanhedrin 69b says sex with a boy of younger than eight is not really sex.
5
Sanhedrin 55a says pederasty with a boy younger than nine is morally neutral.
Kethuboth 11b states underage boys can’t throw guilt on those who sexually assault them.
7
The Talmud relates how Moses ascended to heaven and there beheld Rabbi Akiba (still unborn) expounding the Torah “in a wondrous manner” (Menachoth 29b). By majority decision, the most eminent Talmudic rabbis could overturn anything Moses said. If a particular rabbi was acclaimed by his fellow Pharisees as the greatest of that generation, then “he is, by virtue of his position as chief of the courts of justice, invested with the same authority as Moses (Sifra, Deut. 1:53; R. H. 25ab). Even when they decide that left should be right, or right left, when they are mistaken, or misled in their judgment, they must be obeyed (R. H. 25a). Heaven itself kneels to the authority of the earthly court of justice” (“Authority,” Jewish Encyclopedia, p. 337).
~~~~~~~~~~~~~~~~
Rev. Ted Pike is director of the National Prayer Network, a Christian/conservative watchdog organization.
Learn much more about the threat of liberal Jewish activism at http://www.google.com. Google’s video site shows Rev. Pike’s videos, The Other Israel, Hate Laws: Making Criminals of Christians, and Why the Mid-East Bleeds, in their entirety, free of charge.
NATIONAL PRAYER NETWORK, P.O. Box 828, Clackamas, OR 97015
http://www.truthtellers.org
DisclaimerEmail This Article

MainPage
http://www.rense.com

This Site Served by TheHostPros

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih içinde yayınlandı

MISIRLI TARİHÇİ MANETHO VE KAYIP KİTABI

YAHUDİLER SEÇİLMİŞ KAVİM Mİ?

TOPLUMDAN ATILMIŞ CÜZAMLILAR MI?

Kutsal kitapları olan Tevrat’ın birçok yerinde geçen ayetlere dayanarak kendilerinin “tanrının seçtiği üstün ırk” oldukları inancına sadık olan ve dünyaya kendilerini böyle kabul ettirmeyi başarmalarında da Hıristiyanlık ve Müslümanlığın da onların kitaplarına dayanması sayesinde başarılı olan Yahudiler gerçekten “seçilmiş kavimler “ mi yoksa durum çok daha farklı bir boyutta mı?

Bu konuyu açıklığa kavuşturan hatta bu konuyu açmamızı sağlayan kaynaklar ise aşağıda adlarını ve haklarında yeterince bilgiler verdiğim kişilerin Hıristiyanlık öncesi çağlarda yazdıkları kitapların gün ışığına çıkarılmalarıyla verdikleri bilgilerin paylaşılması sebep olmuştur. Hele Mateno’nun yazdığı kitap Mısır’ın Pers ve Grek hâkimiyetinde bulunduğu çağlarda yazılmış olması açasından önemlidir. Malum günümüz Tevrat’ı “70” yıl süren Babil Sürgününden sonra rahip Ezra tarafından M.Ö.”510” yıllarında ezberden yeniden yazıldığı dönemlere çok yakın (M.Ö.III.yy.) olması açısından önem taşımaktadır.

Şimdi bahse konu yazının başkarakterleri ve yazarları hakkında kısa tanımları okuyalım;

Osarseph (Osarsef) veya Osarsiph (Osarsif) Mısır’ın peygamber Musa’ya karşılık gelen efsanevi bir şahıstır. Hikâyesi Ptolomeo (Eflatun) döneminde yaşamış olan Mısırlı tarihçi Maneto’nun yazdığı Aegyptiaca (Eciptiyaka-Mısır’ın Tarihi) adlı eserde yer almıştır. Ancak eser kaybolduysa da Yahudi tarihçi F. Josephus (M.S.I.yy.) ondan yoğun alıntılar yapmıştır. (Kimin neden çaldığı belli olmuş.)

Çok tartışılmasına ve ret edilmesine rağmen tarihi gerçekler insanların önünde durmaktadır. M.Ö. birinci ve ikinci yüzyıllarda, Tevrat’ın “Mısır’dan Çıkış” bölümünün “tersine çevrilmişi” olarak suçlanıp “Yahudi karşıtlığı” ile ilişkilendirilmiştir. Fakat Mısır bilimcisi Jan Assmann, efsanenin arkasında hiçbir kimse veya olayın kast edilmediğini ve zamanın travmalar yaratan olayları ile Akheneton (Amenophis IV)’un kayda değer icraatlarını dile getirdiğini belirtmiştir. Akenethon bilindiği gibi “Tek Tanrılı Dini” Mısır’da kuran ve “put ticaretini” ortadan kaldırarak devlet bütçesine zarar verdiği için rahiplerce öldürülen ilk firavundur.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında Maneto’nun Osarsif/Musa’nı okumadan önce sırasıyla yazarı Maneto ve onu yüzyıllar sonra gündeme getirerek başını Yahudilerle derde sokan Grek Apion’u tanıyalım;

Manetho (Manethon- Maneton); M.Ö.III.yy.da Ptolomeo döneminde (Grek dönemi) yaşamış Mısırlı rahip ve tarihçidir. Aegyptiaca (Mısır’ın Tarihi) adlı kitabı yazmıştır. Firavunların saltanat dönemlerinin kronolojik tarihleri ve Mısır’ın geçmişi hakkında deliller bulmak için Mısır bilimcilerinin çok sık başvurduğu bir kitaptır. Adının anlamı günümüzde kaybolmuşsa da “Thoth’un Sevdiği”,”Thoth’un Gerçeği”,”Neith’in Sevdiği”,”Neith’in aşkı” anlamlarına geldiği hakkında spekülasyonlar yapılmaktadır. Daha az kabul edilen anlamları arasında “Seyis, At çobanı”, “Ma’ani Djehuti-( MâniYehuti)” “Thoth/ Yahudiyi* Gördüm anlamları da vardır. Eski Grek kaynaklarından olan Kartaca ve Flavyus Josephus’un eserlerinde Manethônn Plato’da ve öteki Greklerde Manethôs, Manethô, Manethôs, Manethôn ve Manethoth olarak geçmektedir. Latincede Manethon, Manethos, Manethonus ve Manetos olarak geçmektedir.

*Djehuti, Tehuti, Jehuti tanrı Thoth’un adlarındandır ve bu adlar “Yahudi” demektir.

Maneto, Mısır’ın Grek Firavunları Ptolemi I.Soter (M.Ö.323-283) ve Ptolemi II.Filedelfiyus (285-246) saltanatları döneminde yaşamış olduğu M.Ö.241/40 tarihli Hibeh Papiri’de yazmaktadır. Ayrıca Aegyptiaca’nın da yazarı olduğu ve III.Ptolemi Euergetes (M.Ö.246-222) döneminde de yaşadığı belirtilmiştir. Kendisi Mısırlı olmasına rağmen, sadece Grek dilinde eserler vermiştir. “Heredot’a KarşıKutsal KitapDin ve Antik Kültür ÜzerineBayramlar ÜzerineKifi’nin Hazırlanması Üzerine ve Fiziğin Lezzeti” adlı eserleri vardır. Astroloji üzerine “Sothis’in Kitabı” adlı eser ona atfedilmiştir. “Aegyptiaca– Mısır’ın Tarihi” adlı eserinde Grek hanedan dönemini ve devletin gücünü anlatmıştır.

Kendisi Heliopolis’te güneş tapınağında bir rahip olup Ra dinine inanırdı. Syncellus’a göre tapınağın başrahibiydi. Osiris- Apis boğa kültüne dayanan Sarapis kültünde otoriteydi. Bu kült, Greklerin Mısır’a yerleşmelerinden sonra doğmuş Mısır/Grek inançları harmanı bir dindi.

Apion (M.Ö.20-MS-45-48); -M.S.I.yy.da Siva Oasis’de yüzyılın ilk yarısında doğmuş, Homer üstüne yorumlar yapan Sufi, Mısır/Grek dil bilimcisidir. Yahudilerin M.S.70’te Romalılarca sürülmelerinden önce ömrünü tamamlamış olan Apion, İskenderiye’de yetişti ve Caludius zamanında Roma’da bilinmeyen bir yere yerleşti. Çok sayıda yazdığı eserlerden hiç biri günümüze kalmadı. En çok bilinenleri “Androclus and the Lion –Androklus (Kaçak kölenin adı)ve Aslan” Aulus Gellius’ta korundu, diğeri de “Aegypiacorum (Mısır’ın Harikaları) dır. Apion’un Yahudi kültürüne yaptığı eleştiriler Josephusún “Against to Apion- Karşı Apion” yazısıyla cevaplandırıldı. Josefusun cevabında “Yahudiler inançları için ölmeye hazırdırlar” ifadesini “ölüm tehdidi” olarak algılamış olsa gerek ki Roma’ya adresi meçhul bir yere göçerek kendini emniyete almaya çalışmıştır. Eserlerinin “Anti-semitik” olması yüzünden Maneto’nun “Aegyptiaca’sının kaderini paylaşarak hiç birisinin bulunamaması da bu savı desteklemektedir.

Ayrıca, Dünya İmparatorluğunu henüz Roma’ya kaptırmış olan Greklerin kendi kültürlerini korumak için Yahudilere karşı verdikleri kültürel mücadelede Apion mükemmel bir kişilik olmasına rağmen ne yazık ki, Roma- Bizans’ın, İran Mitra/ Mehr ve Zerdüşt dinî kültür emperyalizminden kendisini kurtarıp kendilerine uygun yeni bir din kültürü yaratmak isteyen ve bunu Yahudi uydurmalarından temin eden Grek rahiplerinin Yahudi ürünü olan İsevilik/ Hıristiyanlığı devlet dini yapmaları yüzünden bu güne kadar batı dünyası bir Apion çıkarmış değildir. Hele Grekler, atalarının başlarını taşlara vurduracak derecede Hıristiyanlığa bağlanarak tam bir Yahudi mevalisi/ kölesi olmuşlardır. Aynen öteki kavimler gibi.

MISIR’IN MUSA’SI / OSARSİF’İN HİKÂYESİ;

Josephus’un “Against to Apion” adlı çalışması Maneto’nun Agyptiaca’sından çok sayıda alıntıya yer vermektedir. İlk olarak Hyksosların  (bu ad Maneto’ca verilmiştir) kovulmaları ve Judae/ Yuda’da yerleşmeleri ardından Jerusalem (Kudüs) şehrini kurmaları anlatılmaktadır. Maneto kendisi bu konuda herhangi bir tespit yapmazken, Josefus, Maneto’nun Hiksoslarının kovulmalarını Yahudilerin Mısır’dan Çıkışları olarak altını çizerek belirtmiştir.

İkinci olarak Osarfis’in hikâyesi ondan iki yüz yıl sonra anlatılmıştır. Josefus’a göre, Maneto, Osarfis’i Heliopolis’teki Osiris mabedindeki korkunç bir yüksek rahip olarak tanımlamıştır.

Şimdi Tevrat’ın şu ayetlerine bakalım;

Yar.43: 32 “Yusuf’a ayrı, kardeşlerine ayrı, Yusuf’la yemek yiyen Mısırlılar’a ayrı hizmet edildi. Çünkü Mısırlılar İbraniler’le birlikte yemek yemez, bunu iğrenç sayarlardı.”

Yar.46: 33 “Firavun sizi çağırıp da, ‘Ne iş yaparsınız?’ diye sorarsa,”

Yar.46: 34 ‘”Atalarımız gibi biz de çocukluktan beri hayvancılık yapıyoruz’ dersiniz. Öyle deyin ki, sizi Goşen bölgesine yerleştirsin. Çünkü Mısırlılar çobanlardan iğrenir.”

Bu ayetlerin ışığında soralım da birisi bize açıklasın;

Günümüzün silikon vadisi adıyla anılan bilgisayar teknolojisi çağını değil, tarım, hayvancılık ile geçinen ve haliyle çobanlık ta yapan Mısırlılar, kendilerinin de yaptığı bir işten neden “iğrensinler”?

Yusuf ta onların bir “başbakanıdır” yani “köle baş vezirdir” ve ayette Mısırlıların Yusuf’la da yemek yemediklerine tanık oluyoruz. Yusuf’un “ayrı hizmet görmesi” ayet yorumlandığında makamından değil “iğrenç” bulunan yanından olmalıdır.

Çobanlık yapmayan başbakan Yusuf’un durumu düşünüldüğünde, Yahudilerin “iğrenç” olan yanları “çobanlık” değildir.

Öyleyse nedir?

Şimdi işin aslını kısaca F.Josephus’un yazılarından çıkardığım özetle biraz öğrenelim;

“Firavun Amenofis tapınaktaki tanrıları görmek ister ama kâtip rahipleri tanrıların onu kabul etmeleri için ilk önce tapınakları ve Mısır’ı cüzzamlılardan ve kirli insanlardan Mısır’ın temizlemesi gerektiğine ikna ederler. O da onlardan 80.000’ini doğu deltasındaki Hiksosların eski başkenti olan Avaris’e hapseder ve taş ocaklarında çalıştırır. Bölgeyi de onlara bağışlar. Bundan sonra cüzzam bulaştığı için sürülenlerin arasında katılan başrahip Osarsif onların önderi olur ve tanrılara ibadet etmeyi bırakmalarını kutsal sayılan hayvanları yemelerini emreder. Osarsif’e inananlar bunun ardından Hyksos’ları ülkeye davet ederler onların da yardımıyla firavun Amenifisi oğlu Ramses ile birlikte Nubiya’ya sürgüne sevk ederler. Firavun ve oğlunun sürgünde oldukları 13 yıl boyunca şehirleri, tapınakları, tanrıların heykellerini, büstlerini tahrip ederler ve tapınakları da mutfağa çevirirler, kutsal hayvanları ateş üstünde kızartırlar. Sonunda firavun ve oğlu Ramses dönerler, Hyksoslar ile cüzzamlıları kovarlar, eski dini de yeniden onarırlar. Hikâyenin sonuna doğru, Maneto, Osarfis’in sürgüne gittiği yerde Musa adını aldığını bildirir.”

Şimdi Yahudilerin gerçek kimliklerini, “piyasadan kaybettikleri kitaptan” alıntı yaparak Apion’a karşı yazmak zorunda kaldıkları bu iddianın doğru olup olmadığını kendi kalemlerinden, Flavius Josephus’un kaleminden okuyalım;

APİON’A KARŞI veya KARŞI APİON

“Karşı Apion “ latince “Contra Apionem veya İn Apionem” Josephus Flavius’un klasik felsefenin ve Yahudilik  (Judaism) dininin, Greklerin çok daha eski geçmiş geleneklerindeki algılanmasına karşı vurgulama yapmak ve savunmak için yazdığı ihtilaflı bir yazıdır.

“METİN”

Karşı Apion” Yahudi metinlerinin olduğu kitabın olduğu gibi görülmesini tanımlar. Yazıdaki çeviri metin F.josephus’un “Karşı Apion” yazısından seçilerek tarafımdan Türkçeye çevrilmiştir. Metnin ”El yazısı” ile gösterilen kısmı Maneto’dan yapılan alıntıları, düz yazı da F.Josephus’un görüş ve tespitleridir;

FLAVİUS JOSEPHUS’UN KARŞI APİON YAZISINDAKİ

HYKSOSLAR, OSARSİF VE YAHUDİLERİN KİMLİKELRİ ÜZERİNE

(1.Kitap’tan.)

8-“Greklerde de olduğu gibi birini yalanlayan ve onunla anlaşmazlığa düşen sayısız çoklukta kitaplara sahip değiliz ama eski zamanlara ait kayıtlar içeren sadece “22” kitabımız vardır. Bunların beşi Musa’ya ait olup, insanlığın kökenleri, gelenekleri, onun yasaları hakkında ölümüne kadar yazdığı ve ilahi olduğuna inanılan kitaplardır. Küçücük üç bin yıllık bir dönemin araya girmesi hariç Musa’nın ölümünden sonra Zerkses’ten saltanatı devralan Pers kralı Artakzerkses’in saltanatları boyunca gelen peygamberler on üç kitap yazdılar. Kitapların kalan dördü insan yaşamının idare edilmesi ve tanrıya ilahileri içermektedir.

Tarihimizin Artakzerkses’ten beri çok özel olarak yazıldığı doğrudur ama o cetlerimizce biçimlendirilmiş bir otorite gibi kabul edilmemelidir çünkü o zamandan beri peygamberlerin mutlak tahta geçmeleri olmamıştır ve geçtiğimiz çaplarda olduğu gibi milletimizin bu kitaplara ne kadar sadakat, güven ve sıkı bağlılık içinde olmaları yapabileceklerimizin kanıtıdır. Hiç kimse onlara ne bir şey eklemeye ne de çıkarmaya cesaret edememiştir ve bütün Yahudiler o ilahi ilkeleri içeren kitaba bağlılıklarını sürdürmeye ve uğrunda hemen gönüllü ölmeyi doğal görmektedirler”

14-(5.satırdan)…Simdi Maneto “Mısır Tarihi” adlı ikinci kitabında bizi ilgilendiren aşağıdaki ifadeleri yazar. Bizzat kendisini buraya şahitliğe getirmişçesine yazdıklarının hepsini kelimesi kelimesine yazacağım ;

Timaus adlı bir kralımız vardı, onun idaresi altındayken nasıl olduysa tanrı bizimle anlaşmazlığa düştü ve ülkenin doğu tarafında  kökleri “aşağı tabakaya” ait insanlardan oluşan bir topluluk, daha önce onlarla zarar verici bir savaş yapmamamıza rağmen yeterince gözüpeklik göstererek kuvvetle ülkemizi işgal etti ve kuvvetle bize boyun eğdirdi.

Onların idareleri altında yönetilirken şehirlerimiz yakıldı, tanrılarımızın tapınakları yıkıldı, oturanlar barbarca denecek şekilde kullanıldılar, kadınları ve çocukları köle edildi ve sürüldüler.

Bundan sonra içlerinden Salatis adlı birisini kral yaptılar ve Memfis’te yaşadı, aşağı ve yukarı bölgelerde onlarca özel olan yerlerde askeri birlikler kurdular ve haraçlarını topladılar.

Özellikle ülkenin doğu bölgesini emniyete almaya dikkat ederek, o zamanlar bir tehlike olan Asurluların saldırılarından ve işgallerinden korunmak için Saite Nomos’ta (Sethroite) Bubastik kanalın üstünde uzanan, teolojik olarak da saygı gösterilen çok özel bir şehir olan Avaris adlı bu şehri etrafını kalın duvarlarla çevirerek yeniden inşa ettiler ve hakimiyetlerini sürdürmek için garnizonlara iki yüz kırk bin savaşçı yerleştirdiler.

Salatis oraya yaz zamanı gelir, kısmen tahıl hasatından alır, kısmen paralı olan askerlerinin maaşlarını öder ve düşmanlarına korku vermeye çalışırdı. Bu adam on üç yıl boyunca hüküm sürdü ve ardından Beon adlı birisi kırkdört yıllığına saltanata geçti onu Apachnas otuz altı yıl yedi ay ile takip etti. Ondan sonra Apophis altmışbir yıl, Janin 50 yıl bir ay, Asis kırk dokuz yıl iki ay olarak saltanatı sürdürdüler. Bu, Mısırlılarla savaşmaya ve köklerini kurutmaya pek istekli olan krallarının ilk altılık grubunu oluşturmaktaydı.

Bütün bu milletin adı “Hyksos” olarak şekillendi ve adın ilk hecesi olan “HYK” kutsal metinlere göre “bir kral’a” işaret ettiğinden ve “SOS” hecesinin de “Çoban’a” işaret etmesinden dolayı  geleneksel şiveye göre “Çoban Krallar” anlamında “Hyksos” deniliyordu ama bazılarına göre bunlar Araplardı.”

Şimdi yazının bir başka kopyasında “Hyk” kelimesi “kral’a” işaret etmiyordu ve aksine “esir” anlamına geliyordu ve Mısır dilinde “Sos” kelimesinin “çoban” anlamına geldiği kesin olduğundan bunlara “Esir Çobanlar” deniliyordu. Bu açıklama eski tarihin şartlarına göre bana daha uygun bir tanımlama olarak görülmektedir.

Ama Maneto şöyle devam etmektedir;

“…Bu insanlar atalarını ve krallarını adlandırmadan ve çobanlar olarak çağırmadan önce Mısır’da beş yüz on bir yıl saltanat sürdüler.”  Bundan sonra der ki;

“…Mısır’ın öteki parçası olan Thebais (Tebes) Kralları olan çobanlara karşı isyanlar çıktı ve aralarında korkunç savaşlar oldu.” Daha da ileri giderek;

Alisphragmuthosis’in (Alişfragmutosis) krallığı zamanında çobanlar isyancılara boyun eğdiler ve Mısır’ın öteki parçası olan binlerce hektarlık bir yer olan Avaris’e sürülerek  kapatıldılar”. Maneto devam eder;

“…Çobanlar bu yerde büyük ve geniş duvarlarla çevrili bir şehir inşa ettiler, tapınaklarını kurdular, sahip olduklarını içine koydular ama Thutmosis’in oğlu Alisphragmuthosis, kendisiyle ittifak yapan dört yüz seksen bin adamıyla orayı zorla işgal ederek onları ülke dışına çıkarmayı hesapladı ama umutsuz olmasına rağmen kuşatmanın etkisiyle aralarında anlaşma oldu ve hiçbir zarar vermeden ülkeyi terk etmeyi kabul ettiler ve ailelerini, hayvanlarını ve her şeylerini yanlarına alarak gidecek yerleri olmamasına rağmen “her nereye olursa olsun”  buldukları bir yere yerleşmek amacıyla “iki yüz kırk bin’den az olmamak kaydıyla Suriye’nin vahşi yollarına düştüler. Asurluların korkusuyla Asya’da bir sömürge olan Suriye’de, bu gün Judea (Yuda) adıyla bilinen bir şehir inşa ettiler ve içine kendileriyle gelenlerin bir çoğunu yerleştirdiler  ve sonradan adına Jarusalem (Yeruşalim- Kudüs) dediler.”

Şimdi Maneto öteki kitabında devam ediyor;

“…İşte bu millet “Çobanlar” olarak çağırıldılar ve hatta kendi kitaplarında bile “esirler” olarak adlandırılmaktadır…

Ve onun bu hesabı doğrudur. Eski çağlardaki atalarımızın işbulabilmek açısından dolaşarak koyunlarını beslemeleri  yüzünden “çobanlar” olarak anılmaları doğrudur.  Nedensiz olarak atalarımızdan bazılarının Mısırlılarca Esirler olarak çağrılmalarına gelince, Yusuf’un, Mısır kralının esiri olduğu ve sonradan ve daha sonra Kralın izniyle Mısır’a kardeşleriyle yola çıkmıştır. Meselenin aslına bakılırsa onlar hakkında başka bir yerden daha kesin bir tahkikat yapacağım.

26- V eşimdi, söylevimi konunun başlıca yazarlarından birinden küçük bir alıntı yaparak onun şahitliğiyle bizim eskiliğimizi kanıtlayacağım ki elbette Maneto’yu kastediyorum. Kutsal yazılarından Mısır’ın tarihini yazacağına söz vermiş olan ve “boyun eğdirdikleri atalarımızın” Mısır’dan binlerce sayıda gelerek yerleştikleri yeri ve tapınaklarını şimdi Judea (Yuda) olarak çağırdıklarını itiraf etmiştir. Şimdiye kadar eski kayıtları takip etti ama bundan sonra, saltanat süresinin ne kadar olduğunu bile yazmadığı kurgusal kralı Amenofis zamanında Mısır çoğunluklu cüzamlılar ile hastalık bulaşmış bir çok kimsenin de bizlere karıştığını ve bunların ülke dışına sürülmeye mahkum edilmiş Yahudiler hakkında derlediği dedikoduları Tutmosis’ten beş yüz on sekiz yıl öncesiyle alakalı olarak fabl benzeri hikayesinde yazmaya başladığını göstermiştir. Onlar sürüldüklerinde Tethmosis kraldı.

Şimdi, Maneto’ya göre onun günlerinden bu yana araya giren kralların saltanatları 393 yıldır derken iki kardeş olan Sethos ve Hermeus, bunlardan Sethos’un öteki adlarından birisi de Egyptus’tu (Mısır- Mısır adını bu firavundan alır.) ve ötekinin Danaus ile Hermetus’tu demektedir. Hatta, Sethos’un Mısır’ın doğusundan dışa doğru sınırları genişlettiğini ve “51” yıl hüküm sürdüğünü ve ardından gelen en büyük oğlu Rhampses’in “66” yıl saltanat sürdüğünü de belirtmektedir.

Maneto, atalarımızın yıllar önce Mısır dışına bu şekilde sürüldükleri hakkında bizi bilgilendirirken kurgusal kralı Amenophis’i de bizlere tanıtırken der ki;

Bu kral, kendisinden önceki atalarından birisinin de yapmak istediği gibi, Horus’un olduğu kadar öteki tanrıların da gözlemcisi olmayı istemektedir. Hatta, o adaşı olan Papis’in oğlu Amenophis ile arzusuyla bağlantı kurar ve gelecek hakkındaki bilgi ve akıldan ibaret ilahi tabiatı paylaşıyor gibi görünmüştür.”

Maneto ilave eder; “Adaşı  ona  sayıları “80.000”’i geçen cüzamlılar ve bedenlerindeki kusurları olan öteki kirlenmişleri Nil’in doğusundaki taş ocaklarına göndermesi, çalıştırmasıyla geri kalan Mısırlılardan onları ayırarak ülkeyi temizleme kararıyla tanrıların memnun olacağını ve böylece kendisinin tanrıları görebileceğini anlatır.” İleride de şöyle devam eder;

Bazı bilge rahiplerden de cüzam bulaşmasıyla kirlenmiş olanları vardı” ancak akıllı ve peygamber olan Amenophis, bu insanlara kötü muamele ve tecavüzkâr davranışlarda bulunulduğunda tanrıların krala kızacağından korkuyordu ve gelecekle ilgili sağduyusuna dayanarak birilerinin bu zavallıların yardımına gelebileceklerini, hastalık bulaşmış bu zavallı adamcağızların kendilerine yapılacak zorbalıklar yüzünden isyan ederek ülkeyi “13” yıllığına teslim alacak bir isyana kalkışabileceklerini ve ülkeyi teslim alacaklarını sağduyusuna dayanrak gelecekle ilgili böyle bir tespitte bulundu ve ileride bunu notlarına ekledi. Her nasılsa Krala bu şeylerden bahsetmemeyi uygun gördü ve bütün bu konular hakkında ardında bazı yazılar bırakarak kendisini öldürdü ve kralı yüreği yanık bıraktı.” Bundan sonra kelimesi kelimesine şunları yazar;

“ Bundan sonra taş ocaklarında çalışmaya gönderilenler uzun bir süre bu üzücü yaşamlarına devam ettiler ve Kral, terkedilmiş çobanların korunup yaşadıkları Avrais şehrini onlara bahşetmekle iyilik ettiğini düşünerek ülkeden ayırmaya karar verdi. Eski teolojiye göre bu şehir şimdiki Typho’nun (Tifo) şehridir.

Fakat bu insanlar o şehrin içine girdiklerinde adı Osarsiph/Osarsif (Osiris’den türetme-Osiris’in oğlu gibi))  olan Hellopolis’li rahibin idaresinde kendilerini isyana uygun bir ortamda bularak şaşırdılar ve ondan gelen her şeye inanmaya, onun dediklerini yapmaya yemin ettiler. Daha sonra rahip onlar için yasalar yaptı ve kendi birliklerine katılanlar dışında hiç kimseye acımayacaklar,artık ne eski Mısır tanrılarına ibadet edecekler ne de kutsal sayılan hayvanlara saygı göstereceklerdi ve hepsini yıkıp, yakıp öldüreceklerdi.

Mısırlıların temel ilkelerine karşı olan bazı benzer yasalar da yaptıktan sonra şehrin duvarlarını inşa eden ellerin çokluğuna güvenerek onlara kral Amenophis’e karşı savaş açmaya hazır olmalarını emretti. Kendisi gibi kirlenmiş olan öteki rahiplerle de işbirliğine girişerek Tefilmosis’den sürülenlerin yaşadığı Jerusalem’deki  (Kudüs/ Yeruşalim) çobanlara elçiler gönderdi. Onlar vasıtasıyla böyle aşağılayıcı muameleye mazur kalanların yaşadığı ülkedekileri de kendi durumlarından haberdar etmiş ve onları Mısır’a karşı açılacak şavaşa kendi rızalarıyla katılmaya davet etmişti. Hatta onlara eski şehirleri olan Avaris’i vereceğini, haklarını korumak için savaşacağını, onlara çokluklarına rağmen hak ettikleri bakım ve yardımları sağlayacağını ve kolayca ülkeyi idarelerine alacaklarına da söz vermişti. Çobanlar bu habere çok sevinmişlerdi ve yürekten gelen coşkuyla bir anda “200.000” kişi bir araya gelerek Avrais’e geldiler.

Ve şimdi Papis’in oğlu Amenophis’in önceden gördüğü ve kendisine anlattığı  büyük karışıklığa işaret eden bu isyancıların işgallerinden kral Amenophis haberdar edilmişti. İlk olarak kral Mısırlıların çoğunluğunu topladı, bir meclis kurdu ve önderlerini öncelikle tağınılan kutsal hayvanları tanrıların heykelciklerini saklamak için tapınaklara gönderdi ve özellikle öteki adı da babası Rhampses’ten adını alan Ramasses olan oğlu Sethos’u rahipleri bu konuda açıkça uyarmak için yola çıkardı.Ama o beş yaşında bir çocuktu.

Ardından kendisi de düşmanla buluşmak üzere geriye kalan Mısırlılardan “300.000” kişilik bir savaşçı birliğini oluşturmaya devam etti. Tanrılara karşı savaşmış olacağını düşünerek savaşa girmeyi tercih etmedi ve Memfis’e gelerek Apis ve kendisine gönderilen öteki kutsal hayvanları da alarak çoğunluğu Mısırlılardan oluşan bütün ordusu ve çok sayıda Mısırlılarla birlikte, idaresinde bulunan, kendisi ve beraberindekilere yiyecek, barınma ve her türlü destek sağlayacağına inandığı Etiopya’ya doğru yola çıktı.

Hatta, bu on üç yıllık felaket ile sonuçlanacak olayın başlangıcı nedeniyle gelen sürgün nedeniyle köyleri ve şehirleri de paylaştırdı. Üstelik, Mısır sınırı üzerinde kral Amenophis’i korumak üzere Etiyopya ordusundan bir kamp kurdu. Ve bu Etiyopya’da olan şeylerin ifadesiydi.

Kirlenmiş Mısırlılarla birlikte gelerek ülkeyi yakıp yıkan, kutsal tanrı idollerini kıran, tapınılan kutsal hayvanları (Öküz,keçi,timsah, babun maymunu, ibiş kuşu, kedi gibi)  öldüren, mangallarda kızartan ve onları öldürmeleri ve de kızartmaları için rahiplere baskı yapan bu Jerusalem’li ler olmasaydı, onları kolayca kutsal şeylere saygısızlık ve zarar vermekten dolayı suçlayarak ülkeden kovabilirdi.

O yasaları koyan ve siyaseti yürüten, adı Osarsiph (Ozarsif/ Osarsif) olan Hellopol şehrinin tanrısı olan Osiris mabedinden Heliopolis doğumlu rahibin bu insanlarla gittiğini ve adını değiştirdikten sonra Musa adıyla çağırıldığı da krala rapor edilmişti.”

27-Kısaltmak için bazı yerlerini çıkardığım daha bir çok şeye göre Mısırlıların Yahudilerle alakaları böyle anlatılmaktadır. Ama Maneto gene anlatmaya şöyle devam eder;

Bundan sonra Amenophis büyük ordusuyla Etiyopya’dan geri döndü ve ordunun diğerini oğlu Ahampses’e verdi, kirlenmişler ve çobanlarla savaşa girdi büyük bir çoğunluğunu öldürdü ve kalanlarını Suriye sınırına kadar takip etti”. Bu ve bunun gibi daha neler Maneto’ca yazılmıştır.

31-Şimdi Maneto ile Musa hakkında yapmam gereken bir tartışmam kalmıştır. Şimdi Mısırlılar onun harika,ilahi bir kişilik olduğunu bildiriyorlar ama işin en terbiyesiz ve inanılmaz manada onu Heliopolis’li ve ora doğumlu bir rahip yapıyorlar ve cüzzam bulaştığı için onu ülkeden bu günkü yaşadığımız yer olan Judae’ya  cetlerimizi Mısır’dan getirdiği tarihten tam “518” yıl önce kovuyorlar. Ancak onunla aynı çatı altında yaşamış ve hastalık bulaşmış olması olası olan ötekilerini de orada bırakıyorlar.

Resmi olarak Osarsiph olan adını Moses olarak değiştirdiğinden bahsediyor ki Mısırlılar suya “Moil” derler ve gerçek adı olan Musa’da buna daha yakındır. Maneto’nun kötü niyeti olan kişilere güven vermenin dışında hiçbir işe yaramaycak gerçek tarihle uyuşmayan yanlışlıklardan oluşan böyle gülünç yazıları yazmak için neden tarihi kayıtları kullanmayı tercih ettiğini onları neden çarpıttığını sorgulamak gerekir.

32-V eşimdi ben de Maneto gibi yaptım. Cheremon’un (Şeremon) dediklerini sorgulayacağım. Mısır tarihini yazıyor gibi yapan Maneto’nun yaptığı gibi aynı adlı kralı yani Amenophis’i  ve oğlu Ramasses’i yazan kişiyle devam edelim;

Amenophis uykudayken tanrıça İsis belirdi ve savaşta yıkılan tapınağına karşı günah işlendiğini belirtti. Ama kutsal kâtip Phiritiphantes ona böyle korkunç bir hayaletin çıkması durumunda Mısır’daki bütün kirlenmişlerin temizlenmesi gerektiğini söyledi. Amenophis bu hastalıklı olanlardan “250.000” tanesini seçerek ülke dışına çıkarılmasını istediğinde Musa ve Yusuf onun kâtipleriydi ve Yusuf “kutsal kâtip’ti” ve Mısır dilinde adları, Musa’nın kisi “Tisithen” (Tisitsen) ve Yusuf’unkisi  “Peteseph” (Petesef) idi ve ikisi de Pelusium’a karşılık geliyordu ve “380.000” rastgele seçilenle birlikte Amenofis tarafından Mısır’ın içinde bırakılmamak üzere çıkarıldılar. Bu kâtipler aralaarında birlik oluşturdular ve Amenophis’in karşı koyamayacağı bir sefer başlattılar o da Etiyopya’ya sığındı, çocuğunu ve karısını orada bırakarak yanında dördüncü oğlu Messene ile mağaralara gizlendi. O çocuk büyüdüğünde Yahudileri Suriye’ye kadar izledi ve sonra babası Amenofis’i Etiyopya’dan aldı.”

34- Maneto ve Cheremon’un hesaplarına Lysimachus’un önceki anlatılanlara benzer bir hikâyesini anlatarak milletimize olan kin ve düşmanlığın nasıl inanılmaz belge sahtekârlıklarıyla planlandığını ortaya koyacağım. Sözleri aynen şöyledir;

Mısır kralı Bocchoris’in (Bokçoris) günlerinde Mısır’da beliren kıtlık, salgın hastalıklardan etkilenmiş olan Yahudilerin halkından bir çoğu cüzamlı ve uyuzlardan ve de bazı öbür tür rahatsızlıkları olanlardan oluşuyordu ve tapınakların önüne akın ederek yiyecek dileniyorlardı. Bunun üzerine Mısır’ın kralı Bocchoris kıtlık konusunda danışmak üzere Jüpiter’e tapınan kâhin Hammon’a birilerini gönderdi.

Kâhinden alınan bilgiye göre, tanrının istediği şuydu; “Tapınağını kirli ve dinsiz kimselerden, onları tapınaklardan çöllere kovarak temizlemeliydi ve cüzzamlı ve uyuzların da onlarla birlikte sürülerek tapınakları temizlenmeliydi, güneş yaşamlarında ızdırap çeken bu insanlara kızmıştı ve böyle yapıldığında toprak meyvelerini geri getirecekti.”

Kâhinden bu kehaneti aldıktan sonra Bocchoris rahiplerini ve inananlarını çağırdı ve kirli hastalıklı insanları toplayarak askerlere teslim etmelerini, çöle taşımalarını ancak cüzzamlı olanların kurşun levhalara sarılarak denizin dibine atılmalarını emretti. Böylece cüzzamlı ve uyuzlar boğulup ölecekler ötekileri de çöllerdeki yerleirnde sırayla yok olmaya mahkum olacaklardı.

Bu durumda ne yapabileceklerini belirlemek için bir danışma meclisi kurdular gelmekte olan gecede lambalar yakılarak araştırmalar yapılacak, her yer gözlenecek, bir sonraki gece daha da hızlı olunacak ve onların teslim almalarıyla da tanrıların öfkesi yatıştırılacaktı.

 (Tanrılar insan kanı,kalbi ve beyni yemeyi, yakılmış insan eti kokusunu çok severler.Allah’In Tevrat’Ta İsmail’i “yakmalık sunu” olarak istediğini okuyoruz. Çevirmenin notu.)

Ertesi gün onlara nasihatte bulunan bir Musa vardı ve onlara “yolculuğu göze almalarını”,yerleşecek uygun bir yer buluncaya kadar yola devam etmelerini nasihat etti ve onlara; hiçbir insana kibar, yardımcı olmamak, tavsiyenin en kötüsünü vermek, altında toplandıkları tanrıların tapınakları ve mihraplarının tümünün altını üstüne getirip tahrip etmelerini emretti ve herkes buna kendi rızalarıyla uymaya ve çöle seyahat etmeye karar verdi. Yolculukları sırasında geldikleri yerleşim birimlerinde tapınakları yaktılar, insanlara kötü davranıp tecavüzlerde bulundular ve Judae (Yuda) adlı bir yere geldiler ve orada bir şehir inşa ettiler, içine yerleştiler ve tapınakları soydukları, yağmaladıkları için Hierosyla (Hiyerosila) adını verdiler sonradan bu şehrin adının kendilerine uymayacağını düşünerek “Hierosolyma (Hiyerosolima-“Güneş”-Tapınak Soyguncuları- Hiyero Süleyman-) olarak değiştirdiler ve kendilerini de Hierosolymites (Hiyerosolimatlar) dediler.

(Karşı Apion 2:8)

Öteki insanların da peygamberi olması sebebiyle Apion der ki; “Antiokus/ Nemrut bir gün tapınağımızda yatağın üzerinde uzanmış, üzerinde denizin balıklarından kuru toprakların kümes hayvanlarına kadar çeşitli leziz yitecekler bulunan önünde küçük bir masa bulunan bir adam bulmuş ve adam hemen dizleri üzerine çökerek salıverilmesi için yalvarmaya başlamış. Kral ona oturmasını, kim olduğunu orada neden oturduğunu, böyle yürek parçalayıcı iç geçirmeleri, gözlerinde yaşları ile içinde bulunduğu durum hakkında rahatsızlık yaratan şikayetler yapmasıyla masadaki çeşitli yiyeceklerin ne anlama geldiğini sormuş.

Ve adam kendisinin Grek/ Yunan olduğunu, bu eyalete geçimini sağlamak için geldiğini ve birden yabancılar tarafından tutularak tapınağa getirilip içeri kapatıldığını ve kimseye gösterilmediğini ve önceden yapılmış sinsi planla, görünüşte büyük bir ikram gibi görünen leziz bol yiyecekler verilerek şişmanlatıldığını, bir ara yanına gelen hizmetçilerden ona söylenmemiş bir Yahudi yasasına göre bütün yıl boyunca onu şişmanlatıp bir ormana salacaklarını ve öldürerek ayinlerinde kurban edeceklerini, bağırsaklarının tadına bakacaklarını ve her yıl bir Grek yabancıyı böyle yakalama adetlerinin ve Greklere düşmanlıklarının olduğunu ve sonunda vücudunun kalan parçalarının da bir çukura atılacağını öğrendiğini anlatmıştır.”

Böyle bir hikâye zalimlik ve terbiyesizlikten başka hiçbir şeydir. Greklere karşı sinsi işbirliğine gizlice yemin etmek ve onlara tuzak kurup kanlarını akıtmak nasıl olabilir? Ya da Apion’un yaptığı gibi bütün Yahudiler nasıl olur da bir araya gelerek bir insanı kurban ederler kanını akıtırlar ve bağırsaklarının tadına bakarlar ve o adam binlercesine nasıl yetebilir? Ya da nasıl olur da kral bu adamın her kim veya her ne adı taşıdığına dikkat etmeden büyük bir törenle onu gerisin geriye ülkesine göndermez?

Bu vesile ile kendini dindar ve Greklerin büyük dostu olarak sayan ve bu sayede kendisini nefret edilen Yahudi doğumlulara karşı bütün insanlığın büyük yardımlarını sağlayan biri olarak görmek istemekteyiz. Ama şimdi bunu bırakalım ve “kendilerini onlara karşı yapan şeylere başvurmak” için, aptalları kandırmanın çok özel yolu olan “ kelimelerin çıplak anlamlarını” kullanmayalım.”…

Olaydan Çıkartılan Sonuç

Devlet Eliyle Tamamen Dinde Reform Operasyonudur. Şöyle ki, Muhtelif bulaşıcı hastalıklarla kirlenmiş olanlar, tanrıların kararıyla ülkeden kovulduklarına ve tanrıların onları terk etmiş olmalarına inandıkları için yazılmış bütün vandalizmi ve barbarlıkları yapmışlardır. Hele kökleriniz asırlarla ifade edilen bir rahip ve firavun ailesine dayanır da, Musa gibi “Osiris’in oğlu” anlamında yorumlanabilecek bir ada sahipken birdenbire “toplumdan atılma kararının mağduru oluyorsanız” olayın şokuyla sadakatin nefrete dönüşmesi olan bu ruh değişimi olayını ister istemez tecrübe edersiniz.

Her üç yazarın anlatımında ortak olan Firavunun onlarla savaşmadan ülkeyi terk etmesi de rahiplere verilen önemi ve onlardan gelebilecek tehlikelere karşı olan korkuyu da simgelemektedir. Sonuç olarak bu istenilmeyen olay kıtlıkla birlikte ortaya çıkan salgın hastalıkların yayılmasından kaynaklanmıştır.

Tapınakların temizlenme konusunu da şöyle açıklamak gerekir. Eski çağlarda insanlar doğuracak kadından geçmeyen ağrılı, rahatsızlık verenine, veba, cüzzamdan v.b. uyuz hastalığına ve akla gelebilecek her türlü hastalığa karşı yöredeki şifacılardan fayda bulamayanından şifacıya gitmeden doğru tapınağa gidenine kadar herkes tapınağın bahçesine gider, gidemeyenler götürülür bırakılırlardı. Orada yatarak tanrının mucizevi şekilde onları tedavi etmesini beklerlerdi. Bir şekilde iyileşenler mutlu, tanrının sevgili kulu olduklarına inanırlardı, ölüp gidenler de durumlarına göre yorumlar yapılarak değerlendiriliyorlardı.

İşte tapınakların bu özellikleri yüzünden ölümcül bulaşıcı hastalıklar kolayca yayılıyor, hızla ve kolayca artıyordu.

Firavunun rüya görmesi, kâhinin kehanetleri bunlar halkı ikna etmek için kullanılan dini materyallerden başka bir şey değildir. Firavun yani devlet, tapınakların artık fayda değil hastalık yayma merkezi olduğunu görmüş ve bu yapının değişmesi kararına varmıştır.

Devlet, toplum sağlığını tehdit eden bu dini yapılanmadan kurtulmak için gene “dini gerekçeleri” kullanırken, işsiz kalan rahip, rahibe ve tapınak ruhbanları da doğal olarak karşı savaş başlatmışlardır.

On dokuzuncu yüzyıldan bu yana sürdürülen arkeolojik kazılardan çıkarılmış papirüs metinlerinden kil tabletlere ve lahit içi yazılara kadar belgelerden edinilen bilgilere göre de gerçekten Firavun Akeneton döneminde bu yönde bir çalışma olduğu kesin olarak tespit edilmiştir.

Bu olayda şahit olduğumuz gerçek tamamıyla Akeneton döneminde gerçekleştirilen ”dinde reform” operasyonudur. Böylece Yahudi Tevrat’ının anlatımındaki ustalığın da sırrının iyi yetişmiş bir tapınak rahibinin derin bilgisine dayalı olmasındandır.

Yahudilerin Apion’a karşı duyguları ne olursa olsun ama bu ihtilaf bazı gerçekleri ortaya sermiştir;

1-Yahudiler, bu hikâyeyi üstlerine alınarak doğrudan kendilerinin “üstün ırk-tanrının seçtiği kavim” değil de “cüzzamlılar ordusunun soyu” olduklarının anlaşılmasından endişeye düşmüşlerdir. İnsanın bulaşıcı ve öldürücü bir hastalığa yakalanması çok doğal olmasına rağmen, Yahudilerin hastalığa yakalanmış, zenci veya öteki milletlerden oluşan kölelere ve yerli Mısırlılara dayanan soylarını inkâr etmeleri anlaşılır bir şey değildir. Yahudilerin kökleriyle ilgili olarak Cheremon ve Lysimachus gibi adları da Josephus’un ilavesinde gördük. Özünü değiştirmeycek şekilde farklılıklara rağmen hikayeler aynıydı.

Bu durumda Yahudilerin kökleriyle ilgili olan bu metinler üstü örtülmüş gerçekleri ifade etmektedirler.

2-Maneto ve başkalarının da kitaplarını çalarak bilgiyi saklamışlar, başkalarının kendilerini anlatan gerçekleri okuyup öğrenmelerini engellemişlerdir. Bu sayede yalanlarına inanılacak “rakipsiz kültür ortamı” yaratmışlardır.

3-Yok ettikleri kutsal hayvanların kutsallıkları, Mısır gibi ekvator ikliminde her türlü zararlı canlının kolay ürediğinden bu hayvanlar onları yiyerek halkı zararlı hayvan istilalarından koruyorlardı. Mısır tanrılarının çoğunun Kartal, İbiş kuşu (Kelaynak kuşu/ Kara Leylek), doğan şahin, kedi, aslan gibi yılan, çiyan, akrep gibi zararlıları tüketen hayvanlar olmalarından gelmektedir. Onlara verilen zararlar da “toplumdan kovulma cezası” mağduru olmuş asilinden kölesine çok sayıda insanın içlerine düştükleri durumu hazmedememelerinden kaynaklanmaktadır.

4- Yahudilerin neden diğer halklara kolayca karışamadıkları ve çölde “kırk yıl dolaşma” cezasına çarptırıldıkları da böylece ortaya çıkmıştır. Cüzzamlıların ve öteki bulaşıcı hastalık taşıyanların  içlerinden sağlıklı nesilleri seçilerek çölde “yeni bir kavim” yaratılmıştır. Hastalıklı olanların ölerek tükenmeleri beklenmiştir. Bu büyük icraat ta ancak bilgili Musa ve onunla birlikte olan öteki rahip ve asiller gibi bir önder kadrosuyla gerçekleştirilebilirdi.

5-Yahudilerin “üstün ırk” saçmalıkları da asırlardır yaşadıkları bölgede “cüzzamlılar” diye iğrenilmelerinin bir “ruhsal bozukluk” olarak bilinçaltlarına yansımasının sonucu olduğu tartışma götürmez bir gerçek olarak bu efsaneyle ortaya çıkmıştır. Toplumdan kovulmuş olmaları onları onarılmaz bir “ırkçılık” akımı içine sürüklemiştir.

6-Tevrat’ın şu ayetini bir okuyalım; Yar.43: 32 “Yusuf’a ayrı, kardeşlerine ayrı, Yusuf’la yemek yiyen Mısırlılar’a ayrı hizmet edildi. Çünkü Mısırlılar İbraniler’le birlikte yemek yemez, bunu iğrenç sayarlardı.”

Ayette görüldüğü gibi, Yusuf bir başbakan/ Baş vezir (Köle başbakan) olmasına rağmen Mısırlılar ne Yusuf’la ne de Yusuf’un kardeşleriyle yemek yememişlerdir ve bunu “iğrenç” saymışlardır. Nedeni de “cüzzamlı soyundan” gelmelerinden başka ne olabilir ki? Oysa bu ayetin devamında “Mısırlıların çobanlardan iğrendikleri” belirtilerek Mısırlılar resmen karalanmış, insanların gözünde düşürülmüştür. Oysa Osarfis’in yazarı Maneto’nun adının anlamlarından birisinin de “At Çobanı-Seyis” olduğu gerçeğidir. Tanrıların ve kralların bile “insanların çobanı” olduğunu yazan dinlere inanan, tarım, hayvancılık ve çobanlıkla geçinen Mısır’da nasıl olur da “çobanlık” iğrenç meslek olur?

Elbette açıklaması işte bu “Osarsif” efsanesi olunca her şey yerli yerine oturmaktadır.

Musa’nın ve tanrısının neden Mısır’ı “düşman” olarak gördükleri de bu sayede ortaya çıkmıştır. Yahudilerin her şeylerinin komşu kavimlerden çalınma ya da işgalleri altında yaşadıkları dönemde kendilerine yapılan dayatmalardan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. İsrail asla bağımsız olmamıştır ve Tevrat bağımsız ortamda yazılmadığı gibi, başka kavimlerin efsanelerinin Yahudilere göre uyarlanması olarak karşımızda durmaktadır.

7- Yahudilerin ne İsmail ne Lut ne Kenizeliler ne Amorlular ne Hititlilerle ne de Semitik Araplarla ve Greklerle asla akrabalıkları yoktur.

8-Bütün yaptıkları kendilerinin açıklarını keşfeden aydınları tehdit etmek, öldürmek veya bir şekilde aşağılamaya dayalı sinsi komplolarla varlıklarını sürdürmek olduğu Apion’a yazdıkları tehditkâr yazıdan da açıkça anlaşılmaktadır.

9-Ülkemizde salak Osmanlı padişahlarınca devletin teslim edildiği bu adamların seçkinleri gizli açık dışardaki Mason yapılanmalarına ülkeyi peşkeş çekmiş, insanımızın cahil bırakılmasından emperyalizmin köleliğini kabul etmesine kadar her pisliğin içinde olmuşlar, Kürtleri ve Tatarları Yahudi olduklarına inandırarak komşularına düşman etmişlerdir. Yüzyıllardır akıtılmış sayısız masum kanın sorumluları bu işleri örgütleyenlerdir.

10-Televizyon, sinema, yazılı medyada sürekli olarak “soyluluk” kavramını utanmadan öne çıkararak halk arasında olmayan “sınıf farkı” yaratarak insanları bölmüşlerdir.

11-Josephus’un yazısı, Yahudilerin İran himayesindeyken İran etkisinde Tevrat’ı yazdıklarını da itiraf etmesi, “Değişmiş Tevrat” iddialarını da doğrulamaktadır.

12- “Soy davası güdenin soyuyla sorunu vardır” tespitim de böylece bir kez daha kanıtlanmış oldu.

13-Akeneton ((ack-en-AH-ten) Mısır firavunları içinde sadece tanrı “Aten’e, ”Güneş diskine” tapınmayı şart koşarak “tek tanrıcılığı” başlatan ve bu yüzden öldürülen tek Mısır Firavunudur. M.Ö.1350’de iktidara geldiğinde bütün tapınakları kapatıp, rahipleri işsiz bıraktığı, tanrıyla sadece kendisinin iletişim kurabileceğini, tanrıdan dileği olanların kendisine bakmasının yeterli olacağı ilkelerini getirerek M.Ö.1346’da Amarna’da Aten tapınağını yaptırmış ve kendisini “tek rahip” tayin etmiştir.

Firavunların ve eşlerinin öldükten sonra “tanrı” olacakları inancına sahip Mısır toplumu için geliştirdiği “kendisi ve eşi Nefertiti’ye” tapınılmasından ibaret inanç sistemi günümüze göre kusurlu da olsa hiç te yadırganacak bir “tek tanrıcı” din değildir.

Bu durumda işsiz kalan sihirbaz kekeme rahip (Tevrat’ta Musa kekemedir) Osarfis’in Akeneton’a düşmanlığı hiç de anlamsız değildir. Bu durum da Yahudilerin önceden neden “putlara” taptıklarını açıklamaktadır. Yani Musa tam bir “sihirbaz ve putperest” piramit rahibiydi. Tevrat’ın günümüzdeki haline İran dönemindeki Zerdüştlük etkisiyle gelmiş olması gerekir.

-Allah aşkına bu Yahudilerin neresi “Sam soyu” yani “Semitik”?

İnanın bunlar kuraklık yüzünden 2300 yıl önce yurtlarını terk etmiş, kendilerine özgü yaşam biçimlerini koruyan sanatkâr çingeneler bile değiller.

Günümüz Hıristiyanları, tanrıları olan İsa/ Hristos/ Christ’in başının arkasına koydukları bir güneş halesiyle halen Akeneton’un Aten güneş diskine tapmaktadırlar.

Yahudi kitabı Tevrat Mısır tanrılarından adlarından bazıları “Djehuti/ Jehuti (Yehuti- Yahudi)/Yahweh (Yılan)” olan ve eski Mısır dilinde ululuğu üç kez “wr, wr, wr=Ulu, Ulu,Ulu” olarak belirtilmiş Mısır<’In kâtip tanrısı Thoth’a dayanır. Grekler bu tanrıdan esinlenerek “Üç kere ulu Hermes” anlamında “Trimegistos Hermesus” adını verdikleri şeytan tanrıları Hermetizm kültünü kurmuşlardır.

Her gün girdiğimiz İnternet’te arama motorunu da yapan Yahudi sermayesidir ve neyle başlar?

“w.w.w.” ile değil mi?

Dini şeytan olan, tacını bile Hermes’in şapkasından esinlenerek yaptıran mason İngiliz Kraliyeti, ABD ve Yahudi küresel sermayenin ardında takılmak da “şeytanın askeri” olmak değil midir?

Yahudilerin yaptıklarının gerisine artık siz karar veriniz.

Yazıyı Türkçeye çeviren ve yorumlayan;

Alaeddin Yavuz

Keykubat/adilyargıç

Tevrat’ta Yahudileri biraz tanıyınız;

Say.14: 13 Musa: “Mısırlılar bunu duyacak” diye karşılık verdi, “Çünkü bu halkı gücünle onların arasından sen çıkardın.

Yşa.48: 9 “Adım uğruna öfkemi geciktiriyorum.
Ünümden ötürü kendimi tutuyorum,
Yoksa sizi yok ederdim”

Yeşu.24: 5 Ardından Musa ile Harun’u Mısır’a gönderdim. Orada yaptıklarımla Mısırlılar’ı felakete uğrattım; sonra sizi Mısır’dan çıkardım.
Yeşeya.14: 1 Çünkü RAB Yakup soyuna acıyacak,
İsrail halkını yine seçip
Topraklarına yerleştirecek.
Yabancılar da Yakup soyuna katılıp onlara bağlanacak.

Yşa.26: 2 Açın kentin kapılarını,
Sadık kalan doğru ulus içeri girsin.

Yşa.29: 22 Bundan dolayı, İbrahim’i kurtarmış olan RAB
Yakup soyuna diyor ki,
“Yakup soyu artık utanmayacak,
Yüzleri korkudan sararmayacak.

Yşa.29: 23 Elimin yapıtı olan çocuklarını
Aralarında gördüklerinde
Adımı kutsal sayacaklar;
Evet, Yakup’un Kutsalı’nı kutsal sayacak,
İsrail’in Tanrısı’ndan korkacaklar.

Yşa.29: 24 Yoldan sapmış olanlar kavrayışa,
Yakınıp duranlar bilgiye kavuşacak

Rab Tek Tanrı’dır

BÖLÜM 44

Yşa.44: 1 “Şimdi, ey kulum Yakup soyu,
Seçtiğim İsrail halkı, dinle!

Yşa.44: 2 Seni yaratan, rahimde sana biçim veren,
Sana yardım edecek olan RAB şöyle diyor:
‘Korkma, ey kulum Yakup soyu,
Ey seçtiğim Yşaurun
D Not 44:2 “Dürüst” anlamına gelen “Yşaurun” İsrail
Hez.20: 14 Ama İsrailliler’i Mısır’dan çıkardığımı gören ulusların

gözünde adıma leke gelmesin(*) diye bunu yapmadım.

Yas.32: 26 Onları darmadağın etmeyi,
İnsanlar arasından anılarını silmeyi düşündüm.

Yahudiler dışındaki kavimleri “Düşman” kabul etmektedir.
Yas.32: 27 Ama “düşmanın” alay etmesinden çekindim.
Öyle ki, düşman yanlış anlayıp da,
Bütün bunları yapan RAB değil,
Başarı kazanan biziz, demesin.

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi

SÜMER, AKAD, BABİL, SABİ MİTOLOJİLERİ

SÜMER, AKAD, BABİL, SABİ  MİTOLOJİLERİ

Sümer mitolojisinin en eski dinler olan, Hinduluk, Zerdüştlük, Sabilik, Mısır Ra dini gibi dinlerin temeli olduğu iddia edilir. Bunun çağdaş dinler kabul edilen Hristiyanlık ve İslam’a olan etkilerini de Tevrat, İncil, Kur’an ayetleriyle destekledim.

“80” sayfa kadar olan çalışmamın İngilizce yazılmış akademik kaynaklarından dilimize çevririleri ve derlemeleri bana aittir.

Akad, Babil kavimleri At Tanrısı dinine inandıklarından dünyanın en eski dinlerinden olan Sabilerdir.  Sabiliğin günümüzdeki son hali Yahudilik, Nasranilik, Süryanilik ve İslamdır. Bakara 62, Hac 17 ayetleri Sabilerin iyilerinin cennete gireceğini bildirir. Peygamber Muhammet’in dokuz yaşında iken Büşra şehri manastırı rahibi Bahira, sırtındaki peygamberlik mührünü keşfetmiş ve onun peygamber olduğunu söylediği bütün siyer kitaplarında geçer. Rahip Bahira, Arabistan kiliselerinden sorumlu yüksek rütbeli bir Episkopostur ve Nasrani Hristiyanıdır.

Sabiler, bu üç dini mezhepleri olarak sayarlar. Adem ve Hava çiftinden ensest üreme yoluyla, Adem’in üçüncü oğlu Şit’in soyundan geldiklerine inanırlar. Meraklısı bu blog arşivinde “Antik Sabiler ve Din Kitapları” yazımı okuyabilirler.

Meraklıları her gün artan mitoloji severlere 10 yıl kadar önce hazırladığım ve bilgisayarımda unuttuğun bu yazıyı geç de olsa takdim ediyorum.

İyi okumalar.

Sümer Mitolojisi

SÜMERLER:

1843 yılına kadar bu kavimden dünyanın haberi yoktu.Her şey böyle başladı;

Eski İran Hanedanlarından olan AKAMANIŞ (Sami dilinde “Bilge Adam”) ‘ların anıtlarında ve mühürlerinde görülen yazıyı oluşturan işaretlerin başlangıçta süsleme amaçlı olduğu sanılmıştı.1686 yılında eski İran’ın başkenti Persepolis’i ziyaret eden Engelbert Kampfer bu işaretleri “Kamalar “ ve “çivi” şekilli basılar olarak tanımlamıştır. O zamandan beri de bu yazılara “Çivi Yazısı “ veya “cuneiform” adı verilir. Bunlar incelendikçe araştırılan alan Irak, Mezopotamya (İki Nehir Arası = Dicle-Fırat) bölgesine kadar genişledi.

1843 yılında Fransız Paul Emile BOTTA Sultan II. Mahmut’tan aldığı kazı izni ile Musul yakınlarında Korsabad’da ilk büyük amaçlı kazısını başlatır.

Çivi yazılarının bu bölgeyi “Dur Sarru Kin” yani eski Sami dilince “Adil Kralın Sulu Şehri” olarak adlandırdıklarını tespit ettiler. Bu başkentin tam ortasında yan yana kondukları zaman iki kilometre kadar uzunluğa ulaşacak olan yarım kabartmalarla bezenmiş duvarları olan muhteşem bir sarayı,şehre ve kraliyet binalarına hakim şekilde yapılmış “Ziggurat” adı verilen bir piramiti de içinde bulundurmaktaydı.

Bu yapının “tanrılar için “Göklere giden Merdiven” olarak hizmet verdiği düşünülmekteydi. Çözülen yazıtlar da bu amaçla kullanıldığını kanıtlamıştı.

Şehrin geniş bir alana kurulmuş olması, sarayları, tapınakları, evler, ahırlar, depoları, süslemeleri sütunları ve sanat eserleri ile büyük kuleleri, surları, terasları, bahçelerini ortaya çıkaran kazılar beş yıl içinde tamamlandı. Bu şehrin Kralının II.Sargon olduğu da ortaya çıkmıştı.

Aynı dönem de de İngiliz Arkeolog Henry Layard da Ninova’yı ortaya çıkarır. Daha da hızlanan arkeologlar kazdıkça eski daha eskiyi bulurlar.Artık yeni bulunan medeniyetlere isim veremez olurlar.İncil ve Tevrat’ın tanımladığı kavim isimlerinin daha da gerisine düşerler.

1853 yılında Kraliyet Asya Derneğinde konuşan Sir Henry Rawlingson bu tabletlerdeki isim ve dillerin “ne Sami,ne de Hint-Avrupa “ dillerinde olduğunu yeni bir dil olduğunu gizemli bir halka ait dil olduğunu söyler.Kral isimleri artık bir anlam içermiyordu.

 

Sizce de öyle mi?

Sargon’un önceleri danışmanlığını yaptığı kralın adı “Urzababa” Ur, İbrahim’in şehri,Baba bunu bilmeyen var mı? Sanki,  “Ur’un babası”  gibi. O zamanki Osmanlı da zaten “Osmanlıca olarak konuştuğundan yaşayan bir “Türkçe” de yoktu. Burası işin makarası. Ciddiyete gelelim.Ninova’da biraraya getirilen 25.000.kil tablet incelenmeye başlanır.23.numaralı tabletin metni ilgi çekicidir.”

Asurbanipal’in ağzından nakledilen bu metnin ifadesi şöyledir;

 

Kâtiplerin Tanrısı bana sanatının bilgisini lutf edip hediye etti.

Yazının gizlerine inisiye edildim

Sümerce yazılmış olan çetrefilli tabletleri bile okuyabilirim.

Tufandan önceki günlerin taş yontularındaki muammalı sözleri anlıyorum.”

 

Daha sonra bulunanlar da Mezopotamya’nın ilk krallarının ünvanlarının “Sümer ve Akkad’ın Kralı” şeklinde alındığını tespit ederler. Bunu üzerine Fransız Nümismatik (Eski paralar ile ilgilenen bilim)ve Arkeoloji Derneğine bu halkın “Sümerliler” olarak anılmasını önerir.Telaffuz olarak da “Şumer” olarak Tevrat’a göre de “Şinar”’a uygun.Yani “Güneş” diyarı.

 

Bu kazılar 1935 lere kadar, tercümeleri ise 1950’lere kadar sürdü.Ancak çalışmalar halen bile devam etmektedir.

Sonraki tablet tercümelerinde ise tufan öncesi dâhil dünyanın 470.000 yıllık kayıp tarihi hakkında bilgiler de derlenmiştir. Türkçe’ye uygun veya birebir Türkçe çok sayıda kelime içermesi bu milletin Kuzey’den gelerek bu medeniyeti kurması, onların “Türk” olduğunu düşündürmektedir. Sümerbank’lar falan bundan sonra gelmeye başlar. Kazıyı yapan Arkeologların bölgenin yerli halkı olan Kürt”leri “Sümerli”ler olarak yorumlamalarından sonra “Osmanlının bölünme projelerine de bu konu kaynaklık eder.”Kürt meselesi”başlıklı yazımda bu konuyu geniş bir şekilde açıkladığım için bilgi vermeye gerek görmüyorum. Bunun da ne Türk ne de Kürt olmadığı belirlendi. Sadece 500 Türkçe kelimenin de “Sümerce” olduğu da tespit edilmiş bulunmaktadır.

Bu halkın tapınakları ve bunlardan sonraki Mısır, Hitit, Yunan Hint dönemi tapınaklarının da “İnsanlar” için değil “Tanrılar” için yapıldığıdır.Aşağıda Kur’anın bile bunu doğrulayan bir ayetini okuyacaksınız.

Sümerlerin Tanrı Panteonları “12” lik tanrı gruplarıdır. Hepsinin itaat ettiği tek tanrı da “Anu” dur.

 

Biraz da mühürler ve tabletler hakkında bilgi verelim;

 

SÜMER MÜHÜRLERİ ve TABLETLERİN YAPILIŞI:

2*6 cm ebadında granit, çakmaktaşı gibi taşlara silindir biçimi verilir,sonra yazılmak istenen yazı veya resim, kesici bir aletle yontularak silindir taşın üzerine kazınır.Elenmiş killi toprağın suyla harç yapılarak bir kalıbın içine konulmasından sonra,hazırlanan kil tablet kalıplarının üzerinde bu mühür yuvarlanarak yazı ve resmin düzgün anlaşılır biçimde toprak üzerinde görüntüsü elde edilir.Bu kalıpla ihtiyaç kadar kil tablete aynı yazı ve şekilden üretmek de mümkündür.İşlem sona erdikten sonra tabletler fırına verilerek toprak  pişirilir.İşte size üzerinde sahtecilik bile yapılamayacak bir evraklama sistemi.Tarihin ilk matbaası.aşağıda örneklerini görüyorsunuz;

 

ENUMA ELİŞ

(Sümer Evren Yaratılış Destanı)
Başlangıçta sadece su ve onun üzerinde salınıp duran sis mevcuttu. Baba Apsu (Sümerce; Ab – Zu) ortaya çıktı ve tatlı suların efendisi oldu, Ana Tiamat ortaya çıktı, tuzlu suları yönetti ve her iki su birlikte aktılar. Tatlı ve acı suların birbirlerine karışmasından varlıklar meydana gelir. Bunlar erkek ve dişi birer çift olarak yaratılırlar; birinci çift Lakmu (Sümerce; Lagma) ile Lakamu (Sümerce; Lagama) ya da Lahmu ve Lahumu’dur. Apsu ve Tiamat’ın oğlu Mummu, suları kaplayan sislerin içindeydi. Ne yukarıdaki gökler ne de yeryüzü henüz ortaya çıkmamıştı. Suların üstünde henüz ne bataklık ne de otlak araziler vardı. Ve henüz kamışlardan örülmüş barınaklar yapılmamıştı.

Enuma Eliş Destanı tabletleri.

Daha sonra, Lakmu ile Lakamu’dan gökyüzü tanrısı Anşar ve yeryüzü tanrısı Kişar ürerler. Zamanı gelince, Anşar ve Kişar, göklerin tanrısı olan Anu’nun (Sümerce: An, gök anlamındadır) babası oldular. Buna karşılık Anu, Ea’nın babası oldu (Azra Erhat, Hesiodos Eseri ve Kaynakları adlı eserde Ea için (ya da Enki) suları simgeler der. Yeryüzü tanrısı ise Enlil’dir). Ea, onlardan daha akıllı, daha anlayışlı ve güçlü olduğundan, sihir kullanmada çok yetenekli olduğundan, hem babasını hem de büyükbabasını geçti. Yeryüzü tanrısı oldu, büyük tanrılar arasında rakibi yoktu.
Genç tanrılar bir araya geldiler ve çok güzel zamanlar geçirdiler. O kadar başına buyruk idiler ki bu, Tiamat’ı rahatsız etti ve taşkınlıkları onu gücendirdi. Zaman geçtikçe ana tanrıça onların davranışlarından nefret etmeye başladı; fakat onlara nasıl davranması gerektiğini de bilemedi. Apsu’dan onlarla konuşmasını istedi; fakat genç tanrılar Apsu’yu dikkate almadılar.

Apsu, Tiamat ve Mummu, sorunu tartışmak için bir araya geldiler. Apsu, genç tanrıların davranışlarından, gürültülerinden dolayı, huzur bulamadığını ve uyuyamadığını söyler ve eğer kendisinin ricalarını dinlemedikleri takdirde onları yok etmek zorunda kalacağını açıklar. Mummu’nun Apsu’nun düşüncesine katılmasına rağmen Tiamat Apsu’nun çözümünü çok zalimce bulur ve kendisinin de aynı sorundan yakındığını ama kendi çocuklarının davranışlarının kaba ve oyunlarının çok can sıkıcı olmasına rağmen onları yok etmemelerini ve anlayışlı olmalarını söyler. Ancak Mummu’nun onaylayıcı sözleri de Apsu’nun kötü fikirlerini kışkırtır.

 

Marduk-Tiamat Savaşlarını gösteren tablet.
Genç tanrılar Apsu ve Mummu’nun kendileri hakkında planladığı tuzağı öğrendiklerinde büyük bir üzüntüye ve çaresizliğe kapılırlarsa da tanrıların en akıllısı ve en hünerlisi Ea, Apsu ve Mummu’nun planını bozmanın bir yolunu bulur ve önce, tanrıları güvenleri için, içine yerleştirdiği büyülü bir daire oluşturdu, sonra Apsu’yu derin bir uykuya daldıracak ve Mummu’yu güçsüz bırakacak bir büyü okudu.
Daha sonra Ea, Apsu’yu önce zincirlerle bağlar, başındaki tacı ve ışık halkasını alır ve kendi başına yerleştirir; krallık simgelerini aldıktan sonra da onu öldürür. Mummu’yu da onun burnunun içinden geçirdiği bir iple, dilediği yere çekip götürebileceği şekilde bağlar.
Apsu’yu ve Mummu’yu mağlup ettikten sonra Ea, Apsu’nun ve onun emrindeki tatlı suların üzerine yerleşti ve karısı Damkina ile huzur içinde yaşadı.

Evi, kaderlerin evi; kutsal odası da talihin odası oldu.
Ea ve Damkina tüm tanrıların en yeteneklisi ve akıllısı olan Marduk’un ana babası olurlar. Marduk’un ana ve babasının kutsal odasında doğduğu sanılmaktadır. Marduk bir yetişkin olarak doğmuştu ama tanrıçalar onu doğduğundan itibaren onu beslediler. Böylece Marduk çevresine korku saçan bir görüntü kazandı. Marduk en baştan beri doğal bir önder görüntüsündeydi. Ea, Marduk’u görünüş ve güç bakımından diğer tüm tanrılardan üstün olacak şekilde çifte tanrı yaptı. Marduk ışıklar saçan dört adet gözüyle her şeyi görüyor ve yine dört adet geniş kulaklarıyla her şeyi duyuyordu. Marduk dudaklarını kıpırdattığında da ağzından ateşler saçılıyordu. Ea, oğluna göklerin güneşi diyordu. Marduk’un başında, görenleri dehşete sokacak on adet de tanrı halesi vardı.
Bunlar olurken Anu, kuzey, güney, batı ve doğu rüzgârlarını yarattı ve bu şiddetli rüzgrlar Tiamat’ın sularını şiddetle karıştırdı. Bazı tanrılar ise bu rüzgrlardan ötürü acı çekmeye ve huzursuzluk duymaya başlamışlardı ve bunun sonucunda içlerinde bir kötülük duygusu ortaya çıktı.

 

Bunun üzerine bu tanrılar Kingu’nun önderliğinde Tiamat ile konuşurlar; “önce Ea ve ona yardım eden tanrılar Apsu-yu öldürdüler, şimdi de Anu bizleri huzursuz eden bu korkunç rüzgârları yarattı, artık Apsu ve Mummu’nun intikamının alınması vakti geldi ve biz de seni bu yolda destekleyeceğiz” derler. Bunun üzerine Tiamat onların fikrini olumlu karşıladı ve yenilmez silahlar olarak canavar yılanları yarattı. Bunların gövdeleri kan yerine zehir doluydu, çok keskin ve uzun zehir dişleri vardı. Daha sonra Tiamat korkunç ve tanrı haleli ejderhaları yarattı. Toplam on bir canavar yaratmıştı Tiamat: engerek yılanı, ejderha, sfenks, büyük aslan, çılgın köpek, akrep adam, üç güçlü fırtına canavarı, yusufçuk böceği ve kentaur.
Bu korkunç canavarları yarattıktan sonra Tiamat, isyankâr tanrıların ve canavarların başına Kingu’yu komutan yaptı. Kingu’ya büyü yaptı, ona topluluktaki tanrılara hükmetme gücü verdi ona “sen üstünlerin efendisi ve benim tek dostumsun” dedi. Sonra da Kingu’nun göğsüne kadar tabletini astı. Böylece Tiamat Apsu’nun intikamını almak için kendi çocuklarına karşı savaşmak için hazırlandı.
Bu olaylardan haberi olan Ea, büyükbabası Anşar’a gider ve onun öğüdünü alır. Anşar Ea’dan Tiamat’ın ordusuyla savaşmasını, Kingu’yu da öldürmesini söyler. Ea, bunun üzerine büyükbabasının dileklerini yerine getirmek için hareket eder ama Tiamat’ı ve korkunç kuvvetlerini görünce cesaretini kaybederek geri çekilir ve Anşar’ın yanına döner, Tiamat’ın kuvvetlerinin kendisinden çok daha güçlü olduğunu Anşar’a anlatır.
Bunun üzerine Anşar, Kingu’nun komutanlığındaki Tiamat’ın ordusunu yok edebilmek için Anu’yu yollar. Anu babasının emrine itaat eder ama Tiamat’ın ordusunu gözleriyle gördüğünde o da tıpkı Ea gibi korkuya kapılır ve utanç içinde geri döner. Babasına döndüğünde, isteklerinizi yerini getirebilecek kadar güçlü değilim” der.
Daha sonra Anşar, Anu ve Ea sessizlik içinde oturur ve düşünürler, bu korkunç orduyu nasıl yok edeceklerini bulmak için. Sonunda Anşar mutlu bir şekilde bağırır ve şöyle der: “Kahraman Marduk intikamımızı alacaktır. O, çok güçlüdür ve savaşta çok büyüktür.” Ea’ya oğlu Marduk’u çağırmasını söyler.

 

Tanrıların (Ea ve Anu) savaştaki bu çekingenliği Yunan mitolojisinde, Gaia’nın Uranos’un mağlup edilmesi için sadece Kronos’u ikna edebilmesine benzer. Diğer tanrılar sessiz kalmıştır.

 

Tanrı Marduk

 

Marduk Anşar’ın yanına geldiğinde güven dolu bir konuşma yapar, Tiamat’ın öncelikle bir kadın olduğunu ve bu savaşta onu rahatlıkla alt edebileceğini söyler. Anşar, Tiamat’ın bu sözlerinden mutluluk duyar ve ona fırtına arabasını verir. “Kingu ve Tiamat’ın canavar yılanları seni durduramayacaklardır. Yoket onları!” der.
Marduk da Anşar’ın bu sözlerini duymaktan mutluluk duyar ve ona şöyle der: “Eğer intikamınızı alacak, Tiamat’ı yenecek ve tanrıların hayatını kurtaracaksam, tüm tanrıları meclise çağır ve üstün kaderimi ilan et! Kaderleri benim sözlerim tayin etsin. Yarattığım her şeyin daim olmasını sağla. Emirlerim ebedi kalsın ve sözlerim her zaman yaşasın!”
Anşar, Tiamat’ın isteğini kabul etti ve diğer tüm tanrıları, danışmanını kullanarak olup bitenlerden haberdar etti. Meclis toplanacaktı; ziyafet verilecek ve sonunda Marduk’un kaderine karar verilecekti.
Böylece Meclis toplandı ve tanrılar Marduk’u yücelttiler. Ona başkanlık yapacağı bir taht inşa ettiler ve onu tüm tanrıların üstündeki tanrı olarak kabul ettiler. Bundan sonra tanrılar Marduk’un önüne bir giysi getirdiler ve gücünü kanıtlaması için ondan bu giysiyi önce gözden kaybetmesini sonra tekrar ortaya çıkarmasını istediler. Marduk giysiye emreder: “Kaybol!” ve giysi kaybolur, sonra tekrar emreder: “Ortaya çık!” ve giysi tekrar ortaya çıkar. Tanrılar Marduk’un sözlerinin gücünü gördüklerinde “Marduk kraldır!” diye bağırırlar ve ona tahtını, asasını, tören kıyafetlerini ve son olarak da savaşta kullanması için kusursuz silahları verirler. Marduk’un büyü gücü, günümüz kutsal dinlerinde de bulunan bir özellik olup peygamberlerin kendilerini kanıtlamak için başvurdukları bir yoldur.
Daha sonra Marduk, kendine bir yay ve ok yaparak onları omuzuna astı. Asası sağ elindeydi, sol elinde de zehri yok edebilen bir bitki vardı. Yanına, Tiamat’ı yakaladığında onu içine hapsedecek bir de ağ aldı Marduk. Yıldırımlar önündeydi. Gövdesini yakıcı ateşlerle doldurdu. Sonra da Tiamat’ın kaçamaması için, çevresine dört farklı yöndeki rüzgârları yerleştirdi.
Bunları yaptıktan sonra Yüce Tanrı, kötü rüzgârı, hortumu, kasırgayı, dört katlı rüzgârı, yedi katlı rüzgârı, siklonu ve benzeri olmayan rüzgarı getirdi ve hepsini birden Tiamat’ın içini karıştırmak için gönderdi. Fırtına arabasını Tahrip Edici, Ezici, Uçucu ve Acımasız adlarındaki dört canavardan oluşan yabani hayvanlar çekiyordu. Arabasının sağ tarafında savaşta herkese korku salan Vurucu, sol tarafında ise en yiğit savaşçıları kaçıracak Dövüş bulunuyordu. Her iki canavarın, ucundan zehir damlayan keskin dişleri ve dilleri vardı.
Sonunda Marduk korkunç görünümlü bir zırha bürünmüştü, kafasında da görenleri dehşete sokacak ışık haleleri vardı. Dudaklarına, kötü güçlere karşı büyülü bir koruma sağlayan bir macun sürdü. Bütün bunların sonunda, en güçlü silahı olan tahrip edici yağmur fırtınasını çağırdı. Artık Marduk, savaşa hazırdı.
Marduk’un bu korkunç görüntüsünü gören Kingu, dehşete kapıldı ve aklı karıştı. Kingu’nun kuvvetleri de bu manzara karşısında ne yapacaklarını bilemediler. Sonra Marduk, yağmur fırtınasını, kızgınlıktan kuduran Tiamat’a karşı kaldırdı ve onu teke tek savaşmaya çağırdı. Bunun üzerine Tiamat, bütün sihirlerini kullanarak yüksek sesle bağırdı, ikisi teke tek bir savaşa girdiler.

Marduk, Tiamat’ı etkisiz hale getirmek için hemen ağını atar. Tiamat’ın onu yakıp yok etmek için ağzını açtığında kötü rüzgarı yollar ki Tiamat’ın ağzı açık kalsın. Diğer rüzgarlar da Tanrıçanın gövdesine girerler ve onu iyice genişletip açarlar. Bunu fırsat bilen Marduk yayıyla Tiamat’ı vurur. Ok, Tiamat’ın gövdesini yırtar ve kalbini parçalayarak onu öldürür.

 

Güneş Sisteminin Düzenlenmesi ve Tiamatın Parçalanması

 

Marduk, Tiamat’ın cesedini yere fırlatır ve üzerine çıkar. Bunu gören Tiamat’ın yanında yer alan tanrılar korku içinde kaçmaya çalışırlar ama Marduk’un güçleri onları bir çembere alır ve gitmelerine izin vermez. Marduk, onları esir alır ve hücrelere kapatır. Sonra Marduk, Tiamat’ın on bir canavarını da zincire vurup vücutlarını ezdi. Kingu’yu da tutsak etti. Kader Tabletini ondan aldı ve kendi göğsüne bağladı.

 

Parçalanan Tiamat’tan Dünya Yaratılıyor;
Marduk tüm düşmanlarını mağlup ettikten sonra, tekrar Tiamat’a döndü, onun bacaklarına bastı ve asasıyla kafasını ezdi. Kan damarlarını parçaladıktan sonra, kuzey rüzgârı kanı gizli yerlere götürdü. Sonra Marduk, Tanrıçanın cesedini kabuklu bir hayvan gibi iki parçaya ayırdı. Tiamat’ın yarısıyla gökyüzünü, diğer yarısıyla yeryüzünü oluşturdu. Tiamat’ın tükürüğüyle bulutları meydana getirdi ve onları suyla doldurdu. Tiamat’ın başını yeryüzündeki dağları oluşturacak biçimde yerleştirdi. Dicle ve Fırat nehirlerinin Tiamat’ın gözlerinden akmasını sağladı. Rüzgârların, yağmurların ve soğuğun sorumluluğunu kendisi aldı.
Bunları yaptıktan sonra Marduk, Anu’ya göklerin yönetimini, Ea’ya yeryüzünün yönetimini, Enlil’e ise yeryüzü ve gök arasındaki havanın yönetimini verdi. Yılı, aylara ve günlere böldü. Ayın, yani Sin’in, geceleri belirli günleri işaret edecek şekilde parlamasını sağladı. Sonra güneşi yaratarak gündüzleri de Şamaş’a verdi.
Evrende düzeni sağladıktan sonra Marduk, yarattığı emanetleri Ea’ya, Kader Tabletini Anu’ya verdi ve Tiamat’a yardım eden tanrıları babalarına geri verdi.(Uyduları gezegenler geri veriyor)Tiamat’ın on bir canavarını ise, (onbir yıldızı)tanrılara karşı isyan etmenin boşuna olduğunu hatırlatacak heykeller haline getirdi.

(Güneş sistemindeki gezegenlerde hayat olmaması bunula açıklanabilir.)

 

İlk Tapınak Tanrıların Evi olarak Yapılıyor:
Marduk daha sonra bir tapınak yapmak ister. Kuracağı tapınağın adı “Büyük Tanrıların Evi” anlamına gelen Babil‘dir. Tapınağı becerikli işçiler inşa edecektir.

ve İlk İnsan Yaratılıyor;

 

Bunun üzerine tanrılar Marduk’a bu tapınakta kimin yetki sahibi olacağını, yeryüzünde kimin onun iktidarına sahip olacağını Marduk’a sorarlar ve Babil’i daimi evleri olacak şekilde inşa etmesini, onların günlük ihtiyaçlarını karşılayacak birilerinin var olmasını ve böylece eskisi gibi yaptıkları işlerine devam edebileceklerini söylerler.

 

Marduk’tan her işte yetenekli olan Ea’nın Babil klanlarını hazırlamasını sağlamasını isterler ve bu şekilde kendilerinin de işçi olabileceklerini söylerler.
Onların bu sözlerini duyan Marduk, tanrılara hizmet etmek için bir vahşi yaratıp adına insan koymaya karar verir. Kendisi de Ea’ya bu iş için kan toplayıp kemik yaratacaktır.
Tanrı Ea ise, Marduk’tan meclisi çağırmasını ve Tiamat’ı isyan için kışkırtan tanrıyı onlara getirmesini ister. Bu tanrı ölmeliydi ki kanından insan yaratılabilsin.

 

Ayda Yaşam Bitiriliyor ve İnsan Ay Toprağından Yaratılıyor;
Meclis toplandığında Marduk, tanrılara aralarından isyan fikrini kimin çıkardığını söylemelerini ve onu kendisine teslim etmelerini buyurdu.

Bu kişi olayın sorumluluğunu, utancını ve cezasını çekecek, geri kalanlar ise huzur içinde yaşayacaklardı. İsyankâr tanrılar kendilerini ayaklanmaya teşvik edenin Kingu olduğunu açıkladılar. Sonra onu bağlayıp Marduk ve Ea’nın huzuruna çıkardılar. Ea, Kingu’yu hemen öldürüp kan damarlarını parçalara ayırdı ve onun kanıyla ilk insanı meydana getirdi. Bu insanlara görevlerinin tanrılara hizmet etmek olduğunu anlattı.

Tanrılar sonunda huzurlu bir hayata kavuşabilmişlerse de öncelikle kendilerini kurtaran Marduk’u onurlandırmak ve ona teşekkür etmek için yeryüzündeki evleri olan Babil’i kurmak üzere iki yıl süresince çalıştılar. Tapınak sonunda tamamlandı ve tanrılar duvarların arasında toplanıp olayı kutladılar; daha sonra da Marduk’un kaderi için iyi dileklerde bulunup onu övdüler.(*)

Kaynaklar
Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, Kaynak Yayınları, 2004.

 

Tanrı Marduk Kararını Şöyle Bildirir:

 

-Aşağı bir ilkel yaratacağım

“İnsan “olacak adı

Bir ilkel işçi yaratacağım

Tanrılara hizmet etmekle yükümlü olacak

Onlar rahat edebilsin diye

Liderleri:

Kan toplayacağım, kemikleri varlık edeceğim”der.

 

Ea da kanın belirli birinden alınması gerektiğini söyler.

 

Lider

-“İlkeller onun modeli ardınca biçimlensin” der ve adayı seçer

 

Onun kanından insanoğlunu biçimlendirdiler,

üstüne hizmeti yüklediler.

tanrılar serbest kalsın diye ….

 

Tanrılar İnsan Gibi Destanına göre;

 

Doğum tanrıçası buradayken

Doğum tanrıçası döller biçimlendirsin

Tanrıların anası buradayken

Doğum tanrıçası bir Lulu biçimlendirsin

İşçiler tanrıların yükünü taşısın

Bir lulu Amelu (İlkel amele) yaratsın

Boyunduruğu o taksın

 

Yardıma da tanrıların ebesi bilgili Mami çağrılır.

Ona;

-Sen ana rahmisin

İnsanoğlunu yaratabilecek olan

Yarat öyleyse luluyu

O taksın boyunduruğu

 

Sümerce ona “Lulu amelu” dediler. İlkel-katışık- işçi-“amele “dediler.

 

Tanrılar Usta Yaratıcı Tanrı Enki’nin kapısına gelirler;

-“Bir “Adamu” (Adam-yani bunlar Türkmüş bee.) yaratmak istediklerini ve nasıl yapacaklarını sorarlar.

Enki-“Adını söylediğiniz yaratık mevcuttur” ve onun üstüne “Tanrıların suretini tutturun” der.

Olaylar bundan sonra başlar.

Mardukluların kendi suretlerinde çaprazlama bir varlık yaratma fikrine gelmeden önce işlerini kolaylaştırmak için başka deneyler yapmış olmaları mümkündür.

Resim-Bölgemizde bulunan eski tapınak süslemelerinde kullanılan esrarengiz boğa-insan,

 

aslan-insan (sfenksler),bunları yapan sanatçının hayal ürünü değil de böyle bir deneyin sonucu üretilmiş canlılar olması da pek ala mümkündür.Bunlardan yeterli verimi alamamalarından sonra kendi suretlerinde bir tür fikrine varmış olabilirler.Soldaki mühür tablet buna pek ala bir örnek oluşturuyor.

Gılgamış Destanından Enkidu’yu tarif eden metinlerden bir örnek;

Şimdi tuzak kuran bir avcı

Onunla su çukurunda karşılaştı

Avcı onu gördüğünde

Yüzü hareketsizleşti…

Yüreği daraldı,yüzü bulutlandı

Karnı üzüntüden buruldu.

Şimdi de avcının şikayetini dinleyelim. Gılgamışa durumu anlatır.

Kazdığım çukurları doldurdu

Kurduğum tuzakları bozdu

Stepin yaratıkları ve hayvanları

Onun yüzünden elimden kaçtı.

Maymun insanı oldukça net biçimde anlatmaktadır.

Resim,ortada maymun insanı hayvan arkadaşları arasında gösteren bir çok mühür tabletten birine ait bir resmi  görüyorsunuz.

Biraz da Kur’an ne diyor;

Nuh Suresi: 14-“ Oysa sizi merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.

VAKIA SURESİ: 61– Sizin kılıklarınızı değiştirmeye ve bilemeyeceğiniz bir surette yeniden yaratmaya gücümüz yeter.

Eski bir Sümer Masalı der ki;

İnsanoğlu yaratıldığında

Ekmek yemeyi bilmiyorlardı

Giysiler giymeyi bilmiyorlardı.

Bitkileri koyunlar gibi ağızlarıyla yerler

Suyu bir çukurdan içerlerdi

 

Gılgamış Destanında Enkidu’nun Tarifi

 

Tüm bedeni kıllarla kaplıydı

Kafasındaki saçlar bir kadının ki gibi uzundu

Ne halkı ne diyarı bilirdi

Yeşil otlaklardanmış gibi giyinirdi.

Ceylanlarla birlikte oynar

Su çukurlarında vahşi hayvanlarla itişip kakışırdı

Sudaki kıpır kıpır oynaşan yaratıklarla

Kalbi neşe dolardı.
Yani primat bir maymun üstüne kendi suretlerini yerleştirirler.

İşte bu tür bir primatı alıp bizlerin ilk atası olan Âdem-

Adamu-Adapa,’yı veya “Lulu Amelu” yu yani “lkel amele’yi yaratırlar.

Ana Tanrıça Ninhursag primatların üstüne kendi suretlerini tutturma işinde zorlanır. Kafayı çeker ve Enki ‘yi çağırır.

 

İnsan bedeni ne kadar iyi, ne kadar kötü?

Kalbim öyle diyor ki

Onun kaderini iyi veya kötü yapabilirim.

İnsan için kullanılan “Lulu” terimi sümerce “ilkel”anlamına geldiği gibi ayrıca “karıştırılmış”olan” anlamına da gelmekteymiş.

 

“Ana tanrıça ellerini yıkadı, kili kopardı,onu stepte karıştırdı.” Şeklinde anlatımı tanrılardan alınan kanın dünya toprağı ile karıştırılarak belki de “ay” toprağı ile karıştırılarak doğaya uyumu sağlanır.”Ayında dünyadan koptuğuna inanılır.”

 

Tablet tercümesi;

Dünyanın bodrumundan

Tam abzunun üstünden

Bir yuvarlak olana dek kili karıştır

Ve yuvarlak şekil ver.

Kili doğru hale getirecek olan

İyi bilen genç tanrılar sağlayacağım.

 

Şimdi Tekvin;

Ve Yahveh, Elohim yerin toprağından

Adamı yaptı;

Ve onun burnuna yaşam nefesini üfledi

Ve adam yaşayan can oldu.

Kur’an-ı Kerim:

NAHL SURESİ

4-  İnsanı bir damla sudan halk etmiştir. Böyleyken onlar yaman bir hasım kesilirler.

FURKAN SURESİ

52- İnsanı sudan yaratıp soy sop sahibi kılan O’dur.Rabbin her şeye kaadirdir.

MÜRSELAT SURESİ:

20-Sizi bayağı bir sudan yaratmadık mı?-

21-Sonra o suyu sağlam bir yerde sakladık.

22- Belli bir süreye kadar

 

Sonra çişini tutamayan bir erkekle kısır bir kadın yaratırlar. Bir de cinsel organı olmayan bir yaratık üretirler.

Yani deneme yanılma yoluyla giderler. Altı tane gözü hastalıklı, elleri titreyen, karaciğeri arızalı insanlar üretirler.

Enki bunların hepsiyle suçlanır.

 Ayrıca PARALEL BİR METİNDE DE Yaşam görevine tanrıça Ninti de katılır;

 

Saflaştırıcı bir banyo hazırlayacağım

Bir tanrı kanını akıtsın

Onun etinden ve kanından

Ninti kili karıştırsın

Karışan kilden bir insan biçimlendirmek için biraz kadın yardımı ve hamilelik gerekmektedir.

Enki kendi eşinin yardımını önerir

 

Ninki tanrıça eşim

Doğuran o olacak

Yedi doğum tanrıçası

Yanında yardımcı olacak

 

Çocuk taşıma aşamasında yaratığa ilahi bir MÜHÜR basma işi için;

(Mühür önemli bir konudur. İşte tasdikleri:

Casiye Suresi:

4-Sizin yaratılışınızda ve yeryüzüne yaydığı canlılarda kesin olarak inananlar için nice ibretler vardır.

Zariyat Suresi:

20-Yeryüzünde gerçekten inananlar için birçok ibretler vardır.

21-Kendinizde de bir çok alametler vardır.

Fussilet: 53- Gerek ufuklarda, gerek kendi canlarında ayetlerimizi öyle göstereceğiz ki,Kur’anın hak olduğu kendileri için de apaçık meydana çıkacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi)

 

YENİ DOĞANIN KADERİ AÇIKLANDI

NİNKİ ONUN ÜSTÜNE TANRILARIN SURETİNİ SABİTLEYECEK

VE OLACAK OLAN İNSAN OLACAK

 

Hz.Muhammed-Uhud Savaşı-Hadis:” Bir darbe indireceğiniz zaman,bunun yüze gelmemesine dikkat edin.Çünkü Allah Adem’i kendi suretinde yaratmıştır.

İlk etapta ana gemiden 14 kadın getirilir

İki gruba ayırılırlar, yedisi kızı yedisi erkek doğururlar.

Ninki Âdeme hamiledir.

Ninki ayları sayar

Belirlenen 10.ayda çağırdılar

Eli açan hanım geldi

…..ile rahmi açtı

yüzü neşeyle parladı.

Başı örtülüydü

..bir açıklık yaptı

râhimde olan fırladı

Ana tanrıça kapıdan çığlık attı

“Onu ellerimle yaptım”

 

Kur’an-ı Kerim

MÜ’MİNUN SURESİ

12- Şüphesiz ki biz insanı çamurun özünden yarattık.

13- Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.

14- Sonra o nutfeyi kan pıhtısına çevirdik. Donmuş o kanı da bir çiğnemlik et yaptık. O etten kemikler yarattık ve kemiklere yine et giydirdik.Sonra da onu başka bir yaratılışta yaptık.

 

Sonunda uzun uğraşılar netice verir.

,Homo Sapiens –Adem ya da Enki’nin “Adapa” adını verdiği büyük dedemizin imalatı tamamlanır.

Resim-Doğum Tanrıçası Ninti

Sümerin ilk İnsanı Adapa’yı (Sümer’in Âdem’i) elinde tutuyor. Arkasında da Yaşam ağacı. İlk insanlar bu ağacın dallarının ucundaki vajinal tomurcuklara aşılanarak üretilmişler.

Sonra aşağıdaki bitkilerle de seri imalata geçilir.

Ninhursag ve Enki’nin yarattığı Âdem’i diğer Tanrılar tanımlarken “Bir Tanrının derisi gibi deri” diye tanımlarlar.

Yani, kılsız, yumuşak,pürüzsüz bir ten.

Tegabun Suresi: 3-Gökleri ve yeri gerektiği gibi yaratan, size şekil veren ve şeklinizi güzel yapan  O’dur.Dönüş O nadır.

Resim: Mari’de bulunan bir silindir mühür üstüne resmedilmiş resimli hikaye;dalgalı sulardan yükselen yüksek zemin üstünde oturan büyük bir tanrı vardır.Enki’nin bariz bir resmediliş şeklidir.Bu tahtın her yanında sular fışkırtan yılanlar baş vermiştir.Ortadaki bu figürün her iki yanında ağaca benzeyen iki tanrı vardır.Dallarının ucu penis şeklinde olan sağdaki muhtemelen hayat meyvesini içeren bir tası kaldırmaktadır.Dallarının ucu vajina şeklinde soldaki ise “Bilme” ağacını,yani tanrının lutfu olan üremeyi temsil eden meyveler taşıyan dallar sunar.

İlk insan üretimi bu ağacın dallarının ucundaki tomurcuklara aşılanarak yapılmış olabilir.

Resmin en solunda ise elinde mızrağa benzer bir asa tutan tanrı figürü de Enlil olmalıdır. Kızgınlıkla Enki’ye bakmaktadır.

Bu olaylardan sonra Enki yılan kılığında Adapa’nın yasak meyveyi yemesini sağlar ve kendini bilme, üreme yeteneğini kazanmasını sağlar. İnsanı verdikleri görevi anlayacak kadar akılla donatmayı tercih eden Enlil bu nedenle olsa gerek ki Enki’ye kızmaktadır.

Nuh Suresi: 17-Allah sizi yerden ot bitirir gibi bitirmiştir.

Resim Yazısı Seri İmalat:Ama ilk üretilen Homo Sapiensler yani günümüz insanı dünyalı primat ile Marduk’lu insan arasında bir çaprazlama olduğundan üreyemez.Aynı katırlar gibi.Hiçbir katır,katır doğuramadığı gibi bu çaprazlama da üreyemez..Güney Elam dağlarında bir kayaya kazınmış bir resim bu sahneyle uyuşmaktadır.İçinden sıvılar akan bir kabı tutan tanrı Enkinin yanında daha çok ona yardımcı olan oturan bir ana tanrıça ile ayakta onlara yardım eden tanrıçalara vardır.Bunların yanında ise aynı kalıptan çıkmışçasına birbirine benzeyen insanlar vardır.Bu model tanrıların benzeyişinde olmasına rağmen üreme yeteneği olmayan “bilme” yi bilmeyen insanı hatırlatmaktadır.

 

Yasak meyveyi yiyinceye kadar bu böyle gider

TA-HA SURESİ

115– Bundan önce Adem’e de ahd vermiştik.;Fakat o bunu unuttu.Biz onda sabır ve azim bulamadık.

 

Enuma Eliş Destanı;

Bu insanlara görevlerinin tanrılara hizmet etmek olduğunu anlattı.
Zariyat Suresi: 56-İnsanları ve cinleri ancak bize kulluk etmeleri için yaratmışızdır

İnsan Suresi: 28-Onları yaratan uzuvlarını pekiştiren biziz.

İNSANLARIN DÜNYADAKİ CENNET YAŞAMI

Yasak meyve olayından sonra tanrılar arasında insanın akıllanması yüzünden sorun yaşansa da yine insanlara tatlı bir yaşam sunarlar ve o kadar kötü davranmazlar. Tufana 26.000 yıl kala Enlil ve Anu’nun insanlarla evlenen kendi halkı olan nefilimlerden üreyen yeni insan türlerinden rahatsız olup insanlığı yok etme kararına kadar bu böyle gider;

Sümerler Cennet’e Dilmun der. Dilmun, bugün Bahreyn diye bilinen Basra Körfezi’nde Suudi Arabistan’ın doğusundaki adalar ülkesindedir. Şimdi bir Sümer şiirinde Dilmun’un anlatımını görelim. Şiir bir Sümer tabletinde yazılı olduğundan bize ulaşabilmiştir:

“Dilmun’da kuzgun sesini çıkarmaz,
İttudu-kuşu ittidu-kuşu sesi çıkarmaz,
Aslan öldürmez,
Kurt kuzuyu kapmaz
,
Oğlakları yutan yabani köpek bilinmez,
Tahılları yutan … bilinmez,
… yüksekteki kuşun … yoktur,
Güvercin başını eğmez,
Gözü ağrıyan “gözüm ağrıyor” demez,
Başı ağrıyan “başım ağrıyor” demez,
(Dilmun’un) ihtiyar kadını “ben ihtiyar bir kadınım” demez,
İhtiyar erkeği “Ben ihtiyar bir erkeğim” demez,
Genç kızı yıkanmaz, kente ışıldayan sular dökülmez,
(Ölüm) ırmağını geçip … diyen yoktur,
Çevresinde ağlayan rahipler yürümez,
Şarkıcı ağıt yakmaz,
Kentin çevresinde hiç yas tutmaz.” (Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, s. 182)

Görüldüğü gibi cennet burasıymış. Aynen aşağıdaki ayette olduğu gibi;

BUNLARIN BİR DE KRALLARI VARMIŞ;

 

Bu kralların hükümdarlık süreleri “sar”1 sar =3600 yıllık dönemi kapsamaktadır ve “ner” bir ner 600 yıllık dönemi kapsamaktadır birimleri ile ölçülmekteydi.

 

“Krallık cennetten indikten sonra, Kraliyet Eridu’daydı.

Eridu’da, Alulim kral oldu; 28800 yıl boyunca hükmetti.

Diye başlayan tablet yazısı sırayla “Utnapiştim’e yani “Nuh”a kadar olanları krallık süreleriyle gösterir;”

 

Eridu’da Alulim: 8 sar (28800 yıl)

Eridu’da Alalgar: 10 sar (36000 yıl)

Bad-Tibira’da En-Men-Lu-Ana: 12 sar (43200 yıl)

En-Men-Ana veya Kichu-Ana

Bad-Tibira’da En-Men-Gal-Ana: 8 sar (28800 yıl)

Bad-Tibira’da Tammuz (Dumuzi), çoban: 10 sar (36000 yıl)

Larag’da En-Sipad-Zid-Ana: 8 sar (28800 yıl)

Zimbir’de En-Men-Dur-Ana: 5 sar ve 5 ner (21000 yıl)

Shuruppak’da Ubara-Tutu: 5 sar ve 1 ner (18600 yıl)

Utnapishtim 1

 

TA-HA SURESİ: 118-Çünkü acıkmamak ve çıplaklık ancak cennette verilmiştir.

119-“Ve sen orada susamadığın gibi, güneşte de yanmazsın”

 

 

NUH TUFANI

 

Sümer Tabletleri:

 

W.G.LAMBERT ve A.R.MİLLARD’ın “Attra Hasis The Babyloian Story Of The Flood” “Atra Hasis-Tufan’ın Babil Hikâyesi” adlı inceleme eserlerinde anunnakilerin zahmetli işlerini yükledikleri İlkel işçi insanın üreyip çoğalmasının yarattığı sorunlara değinir.

İnsanlar zamanla Enlil’i rahatsız etmeye başlar. Çünkü, kendi ırkından olan “Anunnakiler veya Nefilim’ler, insanlarla evlenerek çocuk sahibi olmaktadırlar.Bu da ırklarının bozulmasına yol açtığından Tanrı Enlil buna karşı çıkar.Ayrıca da ilerisi için kendinde bir gelecek göremeyen ve ölümsüzlüğü elde edemeyen insanların da cinselliğe yönelmeleri belki de onları birer seks manyağı haline getirmişti.

Onlar için kısa bir zaman diliminde insan nüfusunun artışı ilerisi için kendilerine tehdit oluşturabileceği hissini de vermiş olabilir.

Sonunda Ölüm fermanı yazılır;

 

”Diyar genişledi, halk çoğaldı

Diyarda vahşi boğalar gibi yayıldılar

Tanrı onların çiftleşmelerinden rahatsız oldu

Tanrı Enlil onların seslerini duydu.

Ve büyük Tanrılara dedi ki;

 

İnsanoğlunun sesleri artık bunaltıcı hale geldi.

Çiftleşmeleri beni uykumdan etti.

İnsanlık için ceza isteyen Enlil’in bu isteğinin ardından, insanları ve davarlarını etkileyen hastalıklar görülmeye başlar.Veba,diğer salgınlar,baş ağrıları ve baş dönmeleri,titremeler,yüksek ateş başgösterir.

Atra Hasis, Enki’ye yakındır,kendi hikayesini anlattıktan sonra “Ben Atra Hasis,Ea’nın tapınağında yaşardım şeklinde giriş yapar ve Enki’nin kardeşi Enlil’in planını bozmasını ister.

“Ea,Ey Rab,İnsanoğlu inliyor

Tanrıların öfkesi diyarı tüketiyor.

Halbuki bizi yaratan sensin

Ağrılar,baş dönmesi

Titremeler,ateş dursun artık.”

 

Tabletlerdeki kırıklar nedeniyle okunamayan metinden şu kadarı okunur;

 

“Enki ….bir şey diyarda görülsün” der.Birden bire bu işe yarar ve

Enlil;”İnsanlar yok olmadılar,eskisinden bile daha çoklar “ diye tanrılara şikayette bulunur.

Bunu ardından insanlığı açlıkla yok etme planını uygulamaya sokar.

“İnsanlara yiyecek verilmesin,karınları sebze ve meyveyi isteye dursun” der.Kıtlık,yağmurların yağmaması azalan sulama yani doğal güçler yoluyla sağlanacaktı.

 

Enlil’in Laneti;

“Yağmur tanrısının yağmurları yukarıda tutulsun,

Aşağıda sular kaynaklarından yükselmesin

Rüzgar essin ve toprağı kurutsun

Bulutlar kabarsın ama sağanak bırakmasın

 

Ve Enki’ye;

“Bir sürgü çek, denizi kapa, denizin üstünü insanlardan koru” emri verildi.

Kısa süre sonra kuraklık felaketi yayılmaya başladı.

 

“Yukarıdan sıcaklık …… değildi,

Aşağıda sular kaynaklarından yükselmediler,

Toprağın rahmi doğurmadı,

Bitkiler filiz vermedi,

Kara tarlalar beyaza döndü,

Geniş düzlük tuza boğuldu.”

 

Mezopotamya metinleri kıtlık döneminin uzunluğunu anlatırken “Şa at tam”’ dan söz ederler.

Yazar,Zacharıa Sitchin bunun “1” Anu Yılına yani 3600 dünya yılına eşit olduğunu tespit ettiğini yazar.

 

“Bir şa-at-tam boyunca toprağın otlarını yediler

İkinci şa-at-tam boyunca intikamdan  dolayı ızdırap çektiler

Üçüncü şa-at-tam geldi,

Görüntüleri açlıktan değişmişti,

Yüzleri kabuk bağlamıştı.,

Ölümün sınırında yaşıyorlardı.

Dördüncü şa-at-tam geldiğinde ,

Yüzleri yeşil görünmeye başladı,

Sokaklarda kamburu çıkık yürüdüler.

Geniş omuzları darlaştı.

*Tam olarak 14.400 yıl

Beşinci şa-at-tam geldiğinde insanlar bozunmaya başladılar.Anneler kendi aç kızlarına karşı kapılarını sürgülediler.Kız evlatlar,yiyecek sakladımı görelim diye annelerin gözetlemeye başladılar.

Altıncı geçişte yamyamlık başladı.

Altıncı şa-at-tam geldiğinde kız evlatlarını yiyecek diye hazırladılar,

Çocukları besin diye hazırladılar.

Bir ev diğerini yedi bitirdi.

Metinler Atra Hasis’in adaklar hazırlayarak sürekli Tanrı Enki’yi ziyaret ettiğini yazar.

Enki,diğer İlahların kararları ile elinin kolunun bağlandığını bir şey yapamayacağını söyler.

Sonunda Enki Atra Hasis’i görmemek için bir yelkenli ile bataklıklara yelken açar.

Yedinci geçiş dönemi geldiğinde yani 25.200 yıl sonra İnsanların vücutları ölülerinin gölgesi gibi göründüğü ve gücü yetenin diğerini yediği bir zamanda “BABA ENKİ”den insanlara bir mesaj gelir.

 

“Diyarda büyük gürültüler çıkarın”

“Tanrılarınıza saygı göstermeyin”

“Tanrıçalarınıza dua etmeyin,”

Tam bir saygısızlık olmalıydı.

Gizlice evinde büyük tanrılarla toplantılar yapar

Gizlice alt dünyada çalışan su savaşçılarını yeryüzüne çıkarır,ilkel işçilerden bir kısmını bir takım düzenlere sokar.

 

Enlil durumu öğrenince çavuşunu ağabeyini çağırmaya gönderir. Onu planları bozmakla suçlar.

“Hepimiz büyük anunnakiler,

birlikte bir karara vardık,

Gök kuşuna emretim ki

Adad yukarı bölgeleri korusun, Sin ve Nergal ise

Dünyanın orta bölgelerini korusunlar.

Sürgüyü,denizin parmaklığını

Roketlerinle sen korumalıydın(Enki’ye)

Ama sen insanlar için önlemlerini gevşettin.”

 

Şeytanın Suçlanmasının en açık halini okuduk.

 

Enki bunun kendi isteği ile olmadığını söyleyerek inkâr eder.

 

“Sürgü,denizin parmaklıklarını roketlerimle korudum,

Ama,….benden kaçtığında

Bir balık sürüsü gözden kayboldu,

Sürgüyü kırdılar,Denizin muhafızlarını da öldürmüşler.”

 

Der. Ama buna da kimse inanmaz.

İnsanlığı mahvetmenin bir yolunun daha olduğunu söyleyen Enlil, yaklaşan tufanın insanlardan saklanmasını, özellikle Enki’nin bunu insanlara bildirmemesi için “Yemin etmesini” ister.

 

Enlil;

“Gelin hepimiz öldürücü tufanla ilgili bir yemin edelim

İlk önce Anu yemin etti;

Enlil de yemin etti, oğulları da onunla yemin ettiler.

 

Enki başlangıçta ret eder ama sonunda o da yemin eder.

Artık İnsanların mahvı kesindi.

Enki, bunu insanlara söylemeyeceğine yemin etmişti.Ama Duvara söyleyemez miydi?

Attra Hasis’i çağırttı, onu bir perdenin arkasında tuttu.

Duvara konuşuyormuş gibi yaparak

 

Önce Utnapiştimden;

“Şuruppaklı adam;

Evini yık bir gemi yap!

Malı mülkü bırak,canını kurtar;

Mallarını düşünme hayatını kurtar;

Gemiye tüm canlı şeylerin tohumunu yükle

Yapacağın geminin ölçüleri şöyle,olacaktır….”

 

Şimdi de Atra Hasis’den;

“Kamış Perde! Dedi,

Talimatlarıma dikkat kesil,

Tüm yerleşimlerin,şehirlerin üstünü bir fırtına silip süpürecek

İnsanoğlunun mahvı olacak

Bu son karardır.Tanrılar meclisinin sözü,

Anu,Enlil,Ninhursag’ca söylenen söz.

Resim:Kil tablet resmi bu olayı temsil etmektedir.Yılan Tanrı Enki,Atra Hasis veya(Ziusudra-Utnapiştim hepsi aynı yere çıkıyor) diğer üçüncü ise perdeyi tutan hizmetçi.

 

Atra Hasis hiç gemi yapmadığını, planını yere çizmesini ister.Enki gerekli açıklamaları yapar,ölçülerini verir.

“Üstü ve altı kapalı,sert katranla su geçirmeyecek biçimde mühürlenmiş olacak ve güverte olmayacaktı.Bu bir Sulili,ibranilerin de denizaltı için kullandıkları “Soleleth” ile aynı terim.

“Gemi “MA-GUR-GUR” olsun”yani “dönüp yuvarlanan” bir gemi

Gerçekten de böyle bir gemi böyle bir felaketi atlatabilirdi. Yoksa “Tavuk göğsüne benzetilmiş bir gemi ile o felaketi atlatmak  imkansız ve inanılması da akıl işi değil.

Tufan günü tanrıların dünyadan kaçtıkları gündü.

“Şafak vakti bir titreme emreden Şamaş,bir patlamalar sağanağını indirdiğinde gemiye bin,girişi de kapa” Şamaş Şippar’daki uzay üssünün komutanıyıdı.Şuruppak,Şippar’ın 18 Beru güneyinde idi.(180 km)

Roketler göklere yükselmeye başladıklarında Utnapiştum da gereğini aynen yapar.

Gılgamış metinlerine göre;

Uzay araçlarına sıkışan tanrılar önce dünyada bıraktıkları insanları görmeye çalışırlar.”

 

Ana Tanrıça Ninhursag bizzat sarsılmıştı:

“Tanrıça gördü ve ağladı;

Dudakları ateş gibi yanıyordu;

Yaratıklarım sinekler gibi oldu;

Yusufçuklar gibi nehirleri doldurdular;

Yuvarlanan deniz babalıklarını aldı.

 

Büyük tanrılar,susuz,açlık içinde oturuyorlardı.

Ninti ağladı ve kendini tüketti,

Ağladı ve rahatladı,

Tanrılar onunla birlikte diyar için ağladılar;

Kendini umutsuzluğa kaptırmıştı;

Bira içmek için yanıp tutuşuyordu;

(Bira bilinen en eski içkidir.Sümerliler tanrılarından öğrenmişlerdir.)

Oturduğu yerde tanrılar ağlayıp duruyordu;

Bir çukurda çömelen koyunlar gibi;

Dudakları susuzluktan yanıyordu;

Açlıktan kramp ağrısı çekiyorlardı.

 

Tanrılar köpekler gibi korktular;

Dış duvara yaslanıp çömeldiler;

İştar doğum sancısı çeken bir kadın gibi bağırdı;

“Heyhat eski günler kile döndü,

Anunnaki tanrıları onunla birlikte ağladılar.

Hepsi suskunlaşan tanrılar oturup ağladılar, dudakları sımsıkı kapalı istisnasız hepsi;

*450.000 yıllık emekleri beklenmeyen bir tufanla yok olur.Onların da yapacakları bir şey yoktur.Davranışları gayet doğal.

Atra Hasis Tabletini 3.metni de aynısını yazar;

Anunnakiler,

“Ay gözden kayboldu

Havanın görünüşü değişti

Bulutlarda yağmurlar kükremeye başladı

Rüzgarlar vahşileşti.

Tufan başladı,insanları bir savaş gibi çarptı.Bir kişi diğerini göremedi.

Yıkımda tanınamaz haldeydiler. Rüzgarlar vahşi eşekler gibi kişniyordu.

Karanlık yoğundu,Güneş görülemiyordu.

Şafağın ışığıyla ufuktan kara bir bulut yükseldi.

İçinde fırtınaların tanrısı kükrüyordu.

Parlak olan her şey karanlığa dönmüştü.

Güney fırtınası bir gün esti,eserken hız kazandı,dağları sular altına aldı.

Güney fırtınası diyarı silip geçerken rüzgar altı gün altı gece esti.

Yedinci gün geldiğinde güney fırtınasının tufanı sakinleşti.

İkinci aydan Addar (Aralık) ayına kadar sular ileri atılır.

Tufanı dünyanın üstüne bırakır.

*(Marduk gezegeni dünyaya yaklaşınca yarattığı ısı uzay boşluğundaki donmuş su kristallerini sıvılaştırır uzay boşluğu bir denize döner.Yukarıdaki ön bilgi bölümündeki fotoğrafta olduğu gibi.

Tufan 12.ayın 17.sinde sona ermişti.Tufana neden olan gezegeni metin “ŞUL.PA.KUN.E” diye adlandırı

“Kahraman gözlemci efendi;(Nibiru Gezegeni)

Suları bir araya toplayan;

Fışkıran sularla  dürüst ve kötü olanları temizleyen

İkiz zirveli dağda tutan…

…balıklar,nehir,nehir,seller durdu.

Dağlık yerde bir ağaca bir kuş kondu…..denen yerde.

(Tabletin okunamayan yerleri .”…”ile geçilmiş.)

Alimler,”sel baskını” diye bağırdığında

Bu Tanrı NİBURUDUR

Kahramandır, dört başlı gezegen

Silahı Tufan fırtınası olan tanrı geri dönecek;

Dinlenme yerine kendisini alçaltacak.”

 

Metnin iddiasına göre uzaklaşan gezegen “Ululu” ayında (6.ay)Satürn’ün yörüngesinden tekrar geçer.

Nefilimler,Zodyaktaki burçlara tanrıların sıfatlarını vermekteydiler.Ebeling tarafından bulunan metnin de sadece insanlar için değil Nefilimler için de takvimsel bilgiler sağladığını görmekteyiz.Tufan,Aslan Takımyıldızı çağında meydana gelmişti.;

 

“Üstün mesh edilmiş parlayan tacı, dehşetle yüklü efendi;

Üstün gezegen bir taht kurdu,

Kırmızı gezegenin (Mars) yörüngesine bakan,

Her gün Aslan içinde alevler içindedir.

Işığı diyarlar üstünde parlak krallıkları ilan eder.”

 

Sümer kral tabletlerinin diliyle söylendiğinde 120 şarlık gayret ve çabayı da tufan silip süpürmüştü.Mezopotamya’daki şehirler,Nippur’daki uzay kontrol merkezi,Sippar’daki uzay limanı,

Hepsi sulara gömülmüş,çamur altında kalmıştı..

…………………………….Utnapiştum İfadesi ile………………………….;

 

Enki’nin Emirlerine göre, gemiye binmek ve mühürlemek için dışarıda kalıp işareti beklemesi gereken Atra Hasis herkesi gemiye bindirmesine rağmen yerinde duramıyordu.

İnsanla İlgili” bir ayrıntı sağlayan eski metin bizlere “Atra Hasis’in sürekli girip çıktığını, safra çıkardığını ve çok üzgün olduğunu anlatır.

Utnapiştum tüm akrabalarını ve ailesini gemiye bindirdi.yanları sıra canlı yaratıklardan bulabildiklerimin hepsini ve tarlalardaki evcil ve vahşi hayvanlardan bulduklarını da yükledi.

Uzay gemilerinin motorlarının çalışması,geminin kapatılması için beklenen işaretti..Geminin tüm kapakları kapatılır ve içeri binenlerle birlikte Utnapiştum gemiyi Enki’ni görevlendirdiği Gemici Puzur Amuri”ye devreder.

(*Hud Suresi: 41-Nuh,”Gemiye binin,onun yürümesi ve durması Allah izniyledir.Allah acır ve bağışlar” dedi.—

-Kamer-Suresi:14-Hakkında nankörlük edilmiş olan Nuh’a mükâfat olarak gemi gözetimimiz altında akıp gidiyordu.)

Fırtına şafakla birlikte gelir, binaların direkleri,iskeleler,setler ne varsa yıkılır ve savrulurlar.Her yer tamamıyla kararır.Geniş diyar bir çömlek gibi yarıldı” der.Belki de Arap yarımadası bu arada Afrika’dan kopup şimdiki yerine yerleşiyor.Bilemeyiz.

Güney fırtınası altı gün altı gece eser.Yedinci gün fırtına durulur.

“Deniz duruldu;

Rüzgar sustu;

Sel durdu;

Havaya baktım;

Sessizlik çökmüştü, ve;

Tüm insanlık kile dönmüştü.”

Enlil ve meclisin isteği olmuştu.

Ama onlar Enki’nin planının da işlediğini bilmiyorlardı. Fırtınalı sularda yüzen,erkekleri ve kadınları,çocukları ve diğer canlı yaratıkları taşıyan bir gemi vardı.Fırtına geçince Utnapiştum “bir lomboz açtı”,”yüzüme ışık düştü” Etrafına bakındı.”Manzara düz bir dam gibi dümdüzdü”.Eğilerek oturdu ve ağladı.Gözyaşları yüzünden akıyordu.Denizin dört bir yanında bir kıyı şeridi görmek için bakındı.Göremedi.Sonra,

Bir dağlık bölgeye çıktı;

Kurtuluş dağına gemi durdu;

Nişir (Kurtuluş)dağı gemiyi sımsıkı tuttu. Harekete izin vermedi.

Altı gün boyunca kurtuluş dağının zirvelerine takılı kalan gemiden dışarı baktı. Sonra bir dinlenme yeri bulabilmek umuduyla,bir güvercinyoladı ama geri geldi,Bir serçe yolladı ama geri geldi,Sonra bir kuzgun yoladı,ve o bir dinlenme yeri bulup dönmedi.

Utnapiştum bütün hayvanları saldı ve kendisi de dışarı çıktı.Bir adak sundu.Tanrılar kokuyu aldı ve sinekler gibi adak adayanın çevresine üşüştüler.

Büyük tanrıça yemin eder.”Unutmayacağım,bu günlerde dikkatli olacağım,onları asla unutmayacağım.”

Enlil ise oraya vardığında aklındaki en son şey yiyecekti.

Bazı canlıların kaçabilmesi,insanlardan kurtulan olması öfkeden kudurtuyordu.Hemen hesap sormaya başlar.

Oğlu ve varisi olan Ninurta  Enkiyi göstererek “Enkiden başka kim plan yapabilir?Her meseleyi bilen sadece Ea’dır.

Ea,inkar etmedi ve oldukça akıllı bir konuşma yaptı.Önce bilgeliği ile Enlil’i övdü,onu yüceltti.Enlil’in de akıllıca karar vereceğini söyleyip,”Tanrıların açığını ortaya vuran ben değildim”Sadece son derece akıllı olan bir insanın kendi bilgeliği ile tanrıların sırrının ne olduğunu anlamasına izin verdim.Ve eğer bu dünyalı bu kadar akıllı ise onun yeteneklerini görmezden gelmeyelim.Şimdi onun hakkında fikir alalım” dedi.

Bunu üzerine Enlil geminin üzrine çıktı,Elinden tutarak Utnapiştum ve karışını güverteye çıkarır.Yanında diz çöktürür.Aralarında durarak alınlarına dokunarak ikisini de kutsar.”

Şimdiye kadar utnapiştum sadece İnsan idi;

Bundan sonra Utnapiştum ve karısı biz tanrılar gibi olacaktır.Utnapiştum çok uzakta

Suların ağzında oturacaktır”

Çok uzakta oturması için götürüldüğünde Anu ve Enlil ona bir tanrı gibi hayat verirler ve onu ebedi hayata yükseltirler.

 

Enlil İnsanlar hakkında da kategorilerin kurulmasından söz eder.;

“….İnsanlar arasında bir

Üçüncü kategori olsun;

İnsanlar arasında Doğuran kadınlar ve doğuramayan kadınlar olsun;

Erkek genç bakireye ……;

Genç bakire …….

Genç adam …. genç bakireye ……;

Yatak serdiğinde ;

Eşi ve kocası birlikte yatsınlar.

 

Enlil yoldan çekilmiş, insanların üremesine izin verilmiş, dünya insanlara açılmıştı.

 

I.Tarih ve Genel Bakış;

 

Sümerler, kendilerinden çok daha eski tarihlere uzanan İndus Vadisi, Harappa, Mısır yazıtları örneklerinden, Çatalhöyük ile Erika  (Jericho) yerleşimlerine rağmen dünyadaki en iyi eski medeniyettir. İ.Ö.5000.lerde çiftçi-toplayıcı köylerinin kurulmaya başlanmasından Agade’li Sargon tarafından fethedilmelerine ve İ.Ö. 2000’lerde Amoritlerin idareleri altında çöküşlerine kadar, Sümerler kendi toplumları ve fatihlerinden etkilenmeleriyle birlikte bir toplum ve din kültürü oluşturdular.

Sümer kil tabletleri, Babillilerce ödünç alınan birçok dini ritüelleri, inanışlarıyla birlikte en erken yazılı dildir. Aslında Sümerin izleri İncil (Tevrat) Yaratılış (Cenesis) bölümünde de görülebilir.

Tarih;

Sümer, Günümüzün Güney Irak’ında Dicle ve Fırat nehirlerinin daha alt kısmında bir şehir devletleri topluluğudur. İ.Ö.4. bin yıldan daha öncelerine kadar hakim şehrin önderi bölgenin kralı olarak kabul edilmesine rağmen bu şehirlerin her birisinin bireysel yöneticileri vardı.

Sümer şehirlerinin her birisi bir tanrıya adanmıştı. Şehrin kralları tanrı soyundan veya Tanrı/insan melezi olup, tanrılarca seçilmiş kişilerdendi. Her kral aynı zamanda şehrin en büyük din adamı olmasına rağmen “Ensi” adı verilen tapınak rahipleri şehrin en saygın kişileriydiler. Tapınaklar tanrıların ikamet etmesi için inşa edilirdi ve halka kapalıydı. Şehir devletleri sınırlarını taşlardan yontulmuş sınır taşlarıyla belirlerdi.

Sümer şehir kralları, Tevrat’ta geçen Tufan öncesi ve sonrası şehir krallarının çoğunu doğruladığı gibi, tufan öncesi 470.000 yıl kadar geriye uzanan ve bazı kralların 50.000 yıl gibi hüküm sürdüğü, insanların da günümüzdekinin aksine başlangıçta ölümsüz, sonraları düzenli olarak ömrünün ve bedeni yapısının cüceleştirildiği, Kuran’da da geçen Kavimlerin Helakı konularının ayrıntılı açıklamalarını vermektedir.

Tufan sonrası Güney Irak’a yani Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği bölgeye Sümer kavimlerinin M.Ö 4.000 yıllarında kuzeydoğudan geldiği konusunda tarihçiler arasında fikirbirliği vardır.

Sümer tarihi beş döneme bölünmeye meyillidir. Bunlar, Adını aynı adla anılan hakim şehirden alan Uruk dönemi, Cemdet Nasr dönemi, Erken hanedan dönemi, Agade dönemi ve İ.Ö. 3800’lerden 2000’lere kadar uzanan III.Ur dönemleridir. İlaveten, Sümerlerin Ur dönemi ve III. Ur hanedanı dönemleri arasındaki yaşananlar hakkında bazı deliller olmasına rağmen ağırlıklı olarak Babillilerin hakimiyetinde geçen erken ve geç dönemler hakkında bilinenler arasında çok az bağıntı mevcuttur.

Uruk dönemi M.Ö. 3800 ile 3200 yılları arasında uzanır. Bu çağ, tufan öncesi kralların ve çoban Dumuzi’nin hakimiyet sürdüğü dönem olarak tanımlanır. Dumuzi sonrası dönemde baharda tahıllarının tanrısına tapınılmıştır. Bu zamanlarda şehirleşme hızlanmış ve dönemin sonlarına doğru Uruk’ta şehir nüfusu 45000’lere ulaşmıştır. Uruk, kendisinden daha eski olan güneyindeki Kiş ve kuzeyindeki Eridu şehirleri ile rakip olmasına rağmen bu çağın en geniş şehriydi. Sulama alanında sağlanan gelişmeler sanatkarlara ham madde taşınmasında da kolaylık sağlamış bu gelişmeler büyümeye hız katmıştı. Aslında An ve İnanna’nın şehri, günümüz Türkiye’sinin güneyinden İran’ın doğusuna uzanan ticaret ağı bölgesinin kalbi olmuştu. Ek olarak halk şehre büyük tapınaklar çizmişti.

İçlerinde birçok freskler ve mozaikler barındıran Uruk’un Eanna’sı İnanna’ya adanmış tapınaklar koleksiyonuydu. Bu binalar zamanın önderine ve En veya yüksek rahibine dini veya sivil hizmetler sunuyordu. Tapınaklar sanatçıların eserlerini sattıkları ve sanatlarını sergiledikleri yer olmanın yanında ihtiyaç fazlası tahılların da depolanıp satıldığı yerlerdi.

Cemdet Nasr dönemi;

Cemdet Nasr dönemi M.Ö.3200 ile 2900 ler arasında uzanır. En göze çarpan özelliği özellilkle Uruk döneminin yavaş yavaş çökmesine neden olan olayların uzantılarının ortaya çıktığı dönem olarak tanımlanabilir. Bu dönemin büyük tufanın olduğu dönem olduğu sanılır. Sümerlerin tufan hesapları Dicle ve Fırat nehirlerinin taşmalarıyla ortaya çıkan bataklık ülkelerinin sular altında kalması esasına dayanır.

Erken Hanedan Dönemi;

Bu dönem M.Ö.2900 ile 2370 yılları arasındaki süredir ve güvenilir yazıtlara göre, bu dönemde büyük kralların evrilerek tanrılaştırılıp onlara tapınılmaya başlanıldığı dönemdir. Bu çağda krallık nehrin 170 km. yukarısına, günümüz Bağdat’ının 75.km güneyine kadar genişlemiştir. Kiş’in erken krallarından biri olan Etana döneminde bütün Sümer ve komşuları üzerinde hakimiyet sağlanmış, bütün ülke sağlamlaştırılmış ve güvenliğe kavuşturulmuştur. Sonraları Babilliler Etana’nın elinde bir değnek ile “doğum bitkisini” İştar’dan almak üzere cennete gitmek için dev bir kartalın sırtına bindiğini ve dolayısıyla da mirasçı olduğunu destanlarında anlatmaktadırlar. Bu manada,güneyde güneş tanrısı Utu Samaş’ın oğlu ve yerine geçen olarak da anılan Meskiaggaşer tarafından Erek hanedanı kuruldu. Onu, sırasıyla Dumuzi (Dammuz-Temmuz), M.Ö.2600’lerde Erek’in tahtını ele geçiren ünlü Gılgamış ve Ur hanedanının kurucusu Masenpadda ile birlikte bölgenin gücü olmaya çabalayan Kiş Hanedanından oluşan üç kral takip etti. Destanda anlatıldığı gibi Gılgamış’ın “yarı tanrı”  olduğunda, Masenpadda Kiş Krallığının geleneksel sahipliğini ele geçirmesiyle bu “üçlü güç mücadelesi”  sonunda zafere ulaşmıştı.

Kiş ve Erek hanedanlarının yoldan çekilmelerine rağmen Ur bütün Sümer’in gücünü elinde tutamadı. Başlangıçta bölge küçük şehir devletlerinin bağımsızlık elde etmeleriyle zayıfladı.M.Ö.2450’lerde Lagaş’ın yöneticileri kendilerini Kiş Kralı olarak ilan ettilerse da yakınlarındaki Ummalıların meydan okumalarıyla yüzyüze kalarak bölgede hakimiyetlerini kaybettiler.

2360-2335’lerde Umma’nın kralı ve rahibi (Ensi) Lugalzegesi Lagaş’ı kökünden yıktı ve  Sümer’i işgal etti, kendisini Erek’in ve ülkenin kralı ilan etti. Ne yazık ki bu ona da yaramadı, Sümerin bu işgali anlaşmazlıkları doğurdu ve Agade’li Sargon bunu fırsata çevirerek Sümer’e tcavüz etti.

Sargon Dönemi

Sargon, Kiş’ten çok uzakta olmayan Babil’den dört yüz yıl sonra doğacak olan kuzey Akad bölgesini ve Sümer’i birleştirdi. Deliller kabataslak olsa da bunlara göre krallığını Akdeniz’den İndus nehrine kadar uzattı. Bu birlik onun kuruculuğundan kırk yıl daha az hayatta kaldı. Agade şehrini kurdurdu ve kocaman bir mahkeme binası inşa ettirdi, Nippur’da yeni bir tapınak diktirdi. Yeni imparatorluğu boyunca olan ticaret şehri şişirdi ve zamanın özeti olan bir ticaret ve kültür merkezi haline getirdi.

Sargon’un ölümünden sonra çıkan isyanlar ülkeyi korkuttu. Sargon’un üçüncü veliahtı olan oğlu Naram-Sin isyancılarla baş etti ve krallığını askeri başarılarıyla genişletti. Kendisini dünyanın dört bir yanının kralı ilan etti ve kendisini tanrılaştırdı. Ancak onun tanrısal güçleri, bir dağ halkı olan Gutilerin Agade şehrini kökünden yıkması ve kendisini tahttan indirmeleri karşısında başarısız oldu.

Birkaç on yıl sonra, Sümer önderlerince Guti varlığı dayanılmaz hale geldi. Erek/Uruk’lu Utuhegal bir koalisyon ordusu kurarak üzerlerine gönderdi. Yardımcılarından birisi olan Ur-Nammu hakimiyetini gasp ederek M.Ö. 2112’de III.Ur Hanedanını kurdu. Önce bozguna uğrattığı Lahaş’ın hanedanı üzerinde kontrolünü sağladı ve bu hakimiyetini diğerleri üzerine yayarak bütün Sümer şehir devletlerinde egemenlik kurdu. Bilinen ilk hukuk maddelerini yayınladı, Ur’a 180.m yüksekliğinde 600m genişliğinde büyük bir Ziggurat inşa ettirdi. Sonraki yüzyılda Sümerler refah içinde yaşadılarsa da M.Ö.2000’lerde gelen Amorit işgalleri karşısında toplumları çöktü. Birkaç çift Sümer şehir devleti bağımsızlıklarını sürdürdülerse de yeni ortaya çıkmaya başlayan Babil İmparatorluğu tarafından kısa sürede hepsi emildiler. (Crawford pp. 1-28; Kramer 1963 pp. 40-72)

Kültür

Fırat nehri boyunca uzanan Sümer gelişmiş bir tarım ve ticaret endüstrisi vardı. Koyun, keçi ve çiftlik hayvanlarından oluşan sürüleri, tahılları ve sebzeleri tapınaklarda ve özel şahısların himayelerinde tutuluyordu. Ticaret gemileri nehirden Hürmüz körfezine boydan boya bölgeyi geziyor, çanak- çömlek ve çeşitli ürünleri taşıyor, dönerken de karşı bölgelerden ham maddeler, meyvalar ile Levant’tan Sedir ağaçları getiriyordu.

İlk yerleşim yerlerinden sonra Sümerlerden bölgeyi devir alan Akad, Babil ve Asurluların bölgede kurdukları ilk şehirleri şöyle listeleyebiliriz;

 

Antik Mezopotamya bölgesinde şehir yerleşimleri.

Hanedanlık öncesi ilk beş şehir:   

Eridu (Ebu Şahreyn)

Bad-tibira (El-Medain)

Larsa (Es-Senkereh)

Sippar (Ebu Habbah)

Şuruppak (Fara)

Diğer temel şehirler:

Kiş (Uheymir ve İnharra)

Uruk (Warka)

Ur (El-Muqayyer)

Nippur (Afak)

Lagaş (El-Hiba)

Ngirsu (Tello veya Telloh)

Umma (Jokha)

Hamazi 1

Adab (Bismaya)

Mari (Hariri) 2

Akşak 1

Akkad 1

Isin (İşhan el-Bahriyat)

Küçük şehirler (güneyden kuzeye):

Kuara (El-Lahm)

Zabala (Ibzeikh)

Kisurra (Ebu Hatab)

Marad (Wannat es-Sadum)

Dilbat (Ed-Duleim)

Borsippa (Birs Nimrud. Babil de olduğu iddia edilir.)

Kutha (Tel İbrahim)

Der (El-Badra)

Eshnuna (Asmar)

Nagar (Brak) 2

(2

 

Sümerler okullarındaki derslerinden ticaret antlaşmalarının kayıtlarına kadar birçok yazılı kayıt bırakan ilk edebi medeniyetlerden birisidir. Öteki medeni komşularının üzerinde savaş arabalarıyla sallanan güçlü orduları vardı (Kramer 1963, p. 74.) Kabaca Sümerlerin en uzun süre kalıcı olan mirasları ise dinleriydi.

 

Dil

SÜMER DİLİ VE TÜRKÇEMİZ

Sümerce tarihte bilinen ilk yazılı dildir. Sümerce çiviyazıları (Küneiform/Cuneiform) daha sonra Akad ve Elamlılar tarafından kullanılmıştır. Ayrıca, Hitit dili gibi Hiyeroglife benzer el yazılarına sahip Hint/Aryan kökenli kavimler sayılan Batı Avrupa dillerine de uyarlanmıştır. Ugaritçe ve Eski Farsça/Pehlevice gibi dillerin farklı ve kolay yazılış şekillerinin kökeni de, logografik işaretler içermeyen Sümerce çivi yazılarına dayanır.

Sümerce ve Türkçenin arasinda cok büyük kelime benzerlikler vardir. Bazi Türk tarihçilere göre sümerce bir Türk dilidir.

Ancak aşağıda verilen Sümerce kelimelerin karşılıklarının bulunmasında zorluklar çekildiği göze çarpmaktadır.

Bu zorlukları kolaylaştırmakta faydası olur diye, kendimi okuyacağınız açıklamalarımı yazmak zorunda hiissettim

Türkçemizin Atatürk döneminde alınan bir kararla çağın gereksinimlerine göre geliştirilmesi için Türk Dil Kurumu kurulmuş ve başına yedi dil bilen Ermeni Agop Dilaçar bey getirilmişti.

Agop efendinin seçilmesinde onun işini yapabilecek Türk aydınlarının, ya savaşlarda yitirilmiş olmaları ya da siyasi nedenlerle devrim karşıtı olduklarından yurt dışına sürgün edilmiş veya daha önceden yurt dışına değişik nedenlerle gitmeleri, kaçmaları/kalmaları nedeniyle işe uygun adam bulunamaması önemli rol oynamıştı.

Atatürk 1936’larda Agop efendiye faaliyetlerini durdurmasını emretmişse de ölümünden sonra İsmet İnönü döneminde tekrar bu göreve getirilmiş ve 1980lere kadar bu işi yapması sağlanmıştı. Dilaçar soyadını ona Atatürk vermişti.

Onun idaresindeki TDK, yaptığı düzenlemelerde değiştirdiği kelimelerin önceki kullanılan hallerini kayıt altına almamış ya da hazırlanan sözlüklerde yeni kelimelerin eski halk dilindeki kullanımları hazırlanan sözlüklere sokulmamıştı.

Bu da dili köksüzleştirmiş, zamanla çok saçma kelimeler üretilmesiyle TDK alay konusu olmuştur.

Bence hazırlanan sözlükler dilin evrimini de içermeliydi. Ya da ek olarak hazırlanıp yardımcı olarak sözlüklerin yanında verilmeliydi. Seçilen yeni kullanımın önceki şöyleyiş şekilleri de sözlüklerde bir şekilde ve mutlaka yer almalıydı.

Bu durumda gelecek kuşaklar, gerek halk gerekse araştırmacılar arkeolojik kazılardan veya herhangi bir keşifle ortaya çıkan kaynakları çözümlemeye çalışırken, eldeki eski dil bilgilerinin içerdiği “dilin evrimini gösteren” bilgilerin ışığında, tarihi belgenin günümüz diline uyarlanmasında sıkıntıya düşmekten kurtulacaklardı.

Dilin bütün eski kökenlerinin atılarak son verilen şeklin halka dayatılması, tepki ile karşılanmış ve yeni dili halk isteyerek benimsememiştir.

Örnek olarak, “Baba”, Karaçay Türkçesinde “Ata” Arap dilinde de “Âta” olarak yer almaktadır. Sümer, Babil, Asur dillerinde “BABA” erkek ve dişi tanrıçaların adlarında aynı anlamda yer almaktadır.

Örnek, aşağıdaki “Gaba” olan Sümerce kelime Karaçay Türkçesinde “Gabara”, günümüz Türkçesinde “yünlü yelek” olarak gösterilmektedir. Oysa Fransızca’dan dilimize geçen “Kaban” da içi yünlü deri paltoya verilen addır. Demek ki bu kelimenin kökeni Türkçe ve Sümerceydi.

Gelelim “Ben anlamına gelen “Me” kelimesinin “Men” ve “Ben” oluşuna. “Ben” asalında Tevrat’ta tanrının adıdır. Hindu dininde tanrı Atman “Ben” demiştir. Fars dili Türkçenin en çok kullanıldığı bir dildir ve İranlılar halen “Men” derler. Batı Anadolu ve Trakya, Balkan Türkleri de “Ben” derler ve bu kelimenin İbranice’ye de Hintçe’ye de Türkçeden geçtiği anlamını çıkarmak mümkündür.

Örneğin, Kraçay Türkçesindeki “Ol” kelimesi Osmanlı Türkçesinde çok sıklıkla kullanılır.

Sümerce “RU” olan, Karaçay dilinde “Ur”, günümüz Türkçesinde “Vur” olan kelime halen kırsal kesimde “Ur”, “Urmak” şeklinde kullanılır.

Sümerce “ER”, Karaçay dilinde ve günümüz dilinde de “Er” olan kelime, Farsça’dan gelen ekleme ile Asker haline gelmiştir. Frsça’dan Almanca’ya geçen “Asker”,  “Oscar” (Oskar) olmuş ve asker demektir. İbrani dilinde de “ER” Yakup peygamberin 12 oğlundan Yahuda’nın oğlunun adıdır ve Türkçeden geçmedir. Cenaze namazına dururken bile mefta erkekse, halen hocalar,”Er kişi niyetine” diyerek namazı başlatırlar.

Bir de “J” harfi ile başlayan kelime/adlara “J” harfinin okunuş/söyleyiş/seslendirilme” farklılıklarını bilerek yaklaşmak gerekir. “J” harfi “İng,JOHN, Fr.JAN, JEAN,Tur.CAN, Çin,JİN”=CİN anlamına gelir ve bu adlarda “J” harfinin Türkçe “C” sesi verdiğini görüyoruz.

Öte yandan “JAHVEH (Yahve), JUGOSLAVIA (Yugoslavya), Jerusalem (Yeruşalim)” adlarında da “Y” sesi verdiğine tanık oluyoruz. Aşağıdaki tablodaki ve ilaveli başka tablolardaki Sümerce ya da başka dilerdeki adları/ kelimeleri bu ses bilgilerine sahip olarak okuduğumuzda onların içlerindeki Türkçe’yi keşfetmemiz hiç de zor olmayacaktır.

Sümerce Karaçay Türkçesi Türkiye Türkçesi
аз аз Az
баба ата Baba (ata)
gaba gabara Yünlü yelek
daim dayım Doyum, doyma
me men Ben
mu Bu, ol Bu, o
ne ne Ne
Ru ur Vur
Er er Er, asker
Tu Tuv- Doğ-
Tud tuvdu doğdu
Ed öt geç
Çar çarh çark
guruvaş karavaş Kadın köle
üç üç
üd ot Od, ateş
Uzuk uzun uzun
Tuş tüş- in-, aşağı inmek
эшик Eşik Eşik ,kapı
аур avur ağır
Jau Jav/cav Yağ
Jen Jer/cer Yer
Egeç egeç kızkardeş
Or or Orak çalmak
кал kal- Kal-
кыз kız Kız
куш kuş Kuş
Uat uvat- Ufala-, kır-
Jarık Jarık/carık Aydınlık, ışık
Jaz Jaz/caz- Yaz-
Jün Jün/cün Yün
Jol Jol/col Yol
Jır Jır/cır Türkü, şarkı (Ir)
Jarım Jarım/carım Yarım
Çolpan çolpan Sabah/seher yıldızı
Çibin çibin Sinek (cibin-lik)
İrik İrk/irik 5 yaşındaki koç
Kur kur Kur-
koru koru Koru-
küre küre Küre-
Kadau kadav Sürme kilit
Kan kan Kan
San san Sayı
ikki eki İki
Buz buz Boz
Üz üz Kopar
Süz süz Süz
Ez öz Öz, kendi
Ör öl Öl
ul ul Oğul

Sümer dilinde “Tuvdu” olarak yazılan ve “doğdu” anlamına geldiği ifade edilen kelime günümüzde bile Bulgaristan Muhacirleri arasında “Dûdu” yani ilk “u” uzatılarak “Duudu” diye söylenir ve “ğ” harfi yutularak kullanılır. Bazı hallerde “D” ile “T” harfi yer değiştirerek kullanılır. Örnek olarak ”Taş” yerine “Daş”, Deşmek” yerine “TEŞMEK” de sıklıkla kullanılır. “Teğet” kelimesi de benzer şekilde “DEĞ”  kipinin “TEĞ” şeklinde yanlış söylenmesinden türemedir.

Balkan ve Anadolu Türkçesinde “H,Y,Ğ” gibi harflerin yutulması bazı çift sessiz harflerin düşürülmeleri olağandır.

Örnek Bulgaristan Muhacirleri, Arapça’dan geçme adlar olan, İbrahim yerine “İbrâm”, “Bayağı” yerine “Bayâ”, “Ayağın” yerine “Ayân” “A” uzatılarak “Ğ” yutulur, Türkçe olmayan bir ad olan “Behice” yerine “Beyce” söyeyişi ile Arap adının Türkçeleştirilmesi takdire değerdir, Hüseyin yerine “Üsên”, burada “H” ve “Y” olmak üzere iki sessiz birden yutulmaktadır. “Geliyorum” yerine “Gelêrim”, Yörükler de “Gelôrum” şeklinde söylerlerdi. Osmanlı Saray Türkçesi de Yörük şivesidir.

Sümerce “Ul” olan kelimenin “Oğul” olarak yazılması kafaları karıştırmasın. Balkan ve Ege Türkleri asla “Oğlum” demezlerdi. Onun yerine “Ôlum, Ûlum” şeklinde, ilk sesli harfi uzatırken “Ğ” harfini yutarlardı, “Oolum, Uulum” gibi. Bu kelimelerinde zaten çoğu Babil, Akad, Asur dillerinden çevrildiğinden bu sesli harflerin hepsinde de kesinlikle “^” uzatma işareti vardır. Dil bilimciler özellikle Akad ve Babil dillerindeki Türkçe yoğunluğundan ve Arap tanrılarının çoğunun Türklerde olmasından dolayı bölgede Türklerin o dönemlerde yaşadığından söz etmektedirler.

Sümerce “Üz” Türkçe “Kopar” olarak verilmiş. Oysa halen günümüz Türkçesinde “Üzmek” bir insanı, hayvanı “ruhen zorlamak” anlamında kullanıldığı gibi kırsal kesimde sadece “zorlamak” onlamında da kullanılmaktadır: Bundan “Koparma” anlamını bulmak zor olmasa gerekir.

Sümerce “San” olan kelime günümüz diline “Sayı” olarak geçmiş. Oysa biz bu kelimeyi halen kullanırız.

-“Adının sanın nedir?…”, “Adı,sanı kalmamış!” ifadelerinde kişinin adından başka, toplumda kazandığı değere göre toplumun verdiği lakabı, rütbesi, işi gibi onu saydıran özellikleri sorulur. Binlerce yıl öncesi “San” kelimesinin bu gün “sayı” olması ve yaklaşık anlamda kullanılması şaşırtıcı değildir.

Öte yandan Sümer dilinde çok sık rastlanılan sessiz harfle başlayan kelimelerin başlarına “sesli” harf ulanarak şöyleyiş şekli Agop’un düzenlemesinden sonra bile kullanılmaktadır.

Örnek, “Recep” yerine “İrecep” denir. Ancak her sesli harfle başlayan kelime, ad için de geçerli değildir.

Sümer dilinde “Kur” olarak geçen kelimenin karşılığı da günümüz dilinde “Kurmak” fiilinin emir kipi olan “KUR” anlamında verilmiş. Sümer dilinde “Kur”, baş tanrı Anu tarafından kurulan ahret hayatının geçeceği yer, cehennem olarak da geçmektedir. Sümer’in yeraltı dünyasının da adıdır.

Sümerce “Çibin” kelimesinin Türkçe “Cibin-lik” yani sinekten korunmak için kullanılan tül örtü olması dikkate alındığında, “Sinek” adının dilimizde bazı fiillere köken olduğunu görüyoruz.

Ancak, “Sin-mek”, “Sin-sice” türetmelerine bakılırsa “sinerek, saklanarak, gizlice yaklaşan” anlamında bir ad olduğunu çıkarabiliriz.

Peki, Cibin’den Sin-ek’e (Bin-ek gibi) nasıl gelindi derseniz bir düşünelim.

Hint, İbrani ve Fars dillerinde “B” harfi aynı zamanda “V” sesi de verirler. Türklerin yeryüzünde en çok birlikte yaşadığı kavimler bunlardır. Bunlardan geçen bir alışkanlıkla veya bizlerden onlara geçmiş olabilecek bir alışkanlıkla,”Cibin/Sibin/Sivin” ve “B” harfininin düşmesiyle “Sîn” kökü geçmişte ortaya çıkmış olabilir. Muhtemelen önceleri “Cibin/Sibin/Sîn/Sînik ve son olarak ta “Sînek’e” dönüşmüş olabilir.

Sümerce bitişken bir dildir. Bu demektir ki Sümerce kelimeler, birbirinden açıkça ayırt edilebilen bir dizi sonek ve biçimbirimden oluşur.

Cumhuriyet döneminde üretilen yeni Türkçe dışında, doğal arı eski halk Türkçe söyleyişini (Diyalekt/Pronounciation) esas aldığımızda Türkçe kelime ve adları daha kolay bulabildiğimiz gördük.

Türk milleti, çoğunlukla göçer yaşayan kavimlerden oluştuğundan, sürülerine bereketli otlaklar arayan ve yeryüzünde egemenlik peşinde koşmayan yapıya sahip olduğundan yerleşik kavimlerin kültürlerini de kolayca benimseyen yapıya sahiptir.

Köleci kavimler olan yerleşik kavimler Türk milletinin “bilgelerini” öldürerek veya öldürterek onları başsız bırakmış ve asimile etmiştir. Bu asimilasyon/içinde eritme, halen sürmekte olduğundan, Türk milletinin geçmişini arayanların en eski Türk lehçelerine ulaşıncaya kadar geçmiş asimilasyonların getirdiği şive/diyalekt/ söyleyiş biçimlerinin (form) tek tek tespit edilmesi gerekir. Ayrıca dinlerin de buna ilave edilmesi gerekir.

Türk Dil Bilimcilerinin gerçek görevi, köy köy, ülke ülke dolaşarak Agop efendinin, Hint, Arap, Grek, Çin ve Rusların düzenlemelerinden pek nasibini alamamış, kendine özgü dilimizi konuşan insanların dillerindeki söyleyiş biçimlerini (Diyalekt formları) derlemelidirler. Böylece Türkçeyi geliştirmek de anlamak da çok daha kolaylaşacaktır.

Bu da bize görkemli bir tarihin kapılarını aralayacaktır.

Mitolojiler dikkatle incelendiğinde yeryüzündeki bütün yaratılış destanlarında “Türkçe” kelimeler, kökenler bulmak çok kolaydır. Son zamanlarda filolojik araştırmalar da yeryüzünde kullanılan en eski dilin Türkçe olduğu ve hatta göklerden gelen şeytan/cin tanrıların da Türkçe konuştukları itiraf edilmektedir. Bu boşuna değildir.

 

Din

Eski Sümerlilerin Ortadoğunun girişinde bıraktıkları izleri dinleriydi. Sadece bölgeye dağılmış olan Zigguratları ve tapınakları değil, evrenbilimleri, dini ayin ritüelleriyle komşularını etkileyen ve günümüz Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslami geleneklerde bu derece kendisini gösteren yansımaları vardır.

Eski büyük tapınaklardan daha büyük ölçüde kil tablet yazıları, ilahiler, dinler, ağıtlar*, büyüler ve büyülü sözlere ve Sümerlerin din dünyasının içine bir göz atan çağdaş okuyucular ile mit yazarları ve arkeologlara kadar herkese gücü yetmektedir.

Her şehir insanın kaderini yazdıran güçlere sahip güçlü tanrıları barındıran Sümer tanrılar ailesinin baş tanrısının oturduğu koltuğu barındıran bir tapınak eve sahipti. Şehrin ileri gelenleri sadece şehrin hakimi olan tanrı ve tanrıçaların iyi dilekleri için değil hatta tanrılar meclisinin diğer üyelerinin de iyi dileklerini kazanmak için yalvarmakla görevliydiler. Başlangıçta rahiplik mesleği bu rolü yerine getirdi, sonraları dinsel kökeni olmayan, güçleri alınmış krallar, küçük rahipler rüyaların ve kehanetlerin yorumlanmasında büyük yetki sahibi oldular. Ruhban olmayan kralların çoğu ilahi haklar istediler. Örnek olarak Agade’li Sargon İştar/İnanna tarafından seçilmiş olmayı talep ettiler.(Crawford 1991: 21-24)

Dörtgen tapınağın en kutsal merkezi, tapınağın tanrısının heykelinin önündeki “sunu masası veya “Cella-Sella-Çella”  adıyla bilinen tuğladan bir kurban kesilen sunak (Mihrap) bulunurdu. Çella’nın uzun ucunda tapınakta rahip ve rahibelere ait odalar bulunurdu. Bu çamur-tuğladan binalar koni şekilli geometrik ölçülerdeki mozaikler, freskler ile insan ve hayvan resimleriyle süslenmişti. Bu tapınak kompleksleri evrilerek kuleli Zigguratlara dönüştü. . (Wolkstein & Kramer 1983: 119)

Tapınakta, rahipler, rahibeler, müzisyenler, şarkıcılar, hadımcılar( *1) ve kutsal emanetler bulunurdu. Çeşitli ibadet şekilleri arasında  en temelli olanları yiyecek sunuları ve tanrının şerefine şarap içme veya toprağa dökme idi.Yeni yıl kutlamaları, yıllık ve aylık bayramları da vardı. Ayinlerin sonunda kral bereket tanrısı Dumuzi’nin yeniden dirilmişiymişçesine İnanna ile evlenirdi ve macera aşağıdaki gibi devam ederdi.

Çok özel meselelere gelindiğinde Sümerliler samimi kalırlardı. Tanrıların adalet ve merhameti tercih etmelerine rağmen onlar kötüyü ve talihsizliği de yaratmışlardı. Bir Sümerlinin bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu. İçki sunusu kayıtlarındaki yargılamalara göre zorluk zamanında yapılabilecek en iyi şey “yalvarmak, içki sunmak, ağlamak, başarısızlıklarını ve günahlarını gözyaşları içinde itiraf etmekti”. Ailelerinin veya şehrin tanrılarının onların yararına araya girebilirlerdi fakat bunun olması gerekli değildi. Bütün bunlardan sonra insan kalbi kırık, emeğini biriktiren, tanrıların kullanacağı bir araç olarak yaratılmıştı ve herkes hayatının sonunda yeraltı dünyasında genellikle kasvetli bir yere uzanırdı. (Wolkstein & Kramer 1983: pp.123-124)

*Ağlayarak Ağıt yakma; Sümerlilerden devam ettiği yukarıdaki bilgilerden anlaşılan “Ağıt Yakma” olayı, özellikle Kürt Yezitlerinde yaygın olarak yaşatılan bir gelenektir. Ölüm döşeğine düşmüş ebeveyninin, ölüm döşeğinde olduğu andan ölüm sonrasına kadar ağlamayan yakınına miras verilmez. Bunu Tunceli’de şark hizmetim sırasında öğrendim. Yahudi Kürtler olarak da bilinen Yezit Kürtlerin dini kitapları olan Mushaf-ı Reş (Kara Kitap) ve Kitab-ül Cilve’nin kökenleri Semitik Hicaz, Yemen Arap Yezidiliği ile Tevrat ve İncil’dir. İşte Tevrat’ta ilk olarak Yusuf peygamberin babası Yakup peygamber için yapılan ağıt törenini anlatan Tevrat ayetleri;

 

Tevrat- Yaratılış

Yakup’un Gömülüşü

 

BÖLÜM 50

……..

Yar.50: 6 Firavun, “Git, babanı göm, andını yerine getir” dedi.

Yar.50: 7 Böylece Yusuf babasını gömmeye gitti. Firavunun bütün görevlileri, sarayın ve Mısır’ın ileri gelenleri ona eşlik etti.

Yar.50: 8 Yusuf’un bütün ailesi, kardeşleri, babasının ev halkı da onunla birlikteydi. Yalnız çocukları, davarlarla sığırları Goşen’de bıraktılar.

Yar.50: 9 Arabalarla atlılar da onları izledi. Büyük bir alay oluşturdular.

Yar.50: 10 Şeria Irmağı’nın doğusunda Atat Harmanı’na varınca, yüksek sesle, acı acı ağıt yaktılar. Yusuf babası için yedi gün yas tuttu.

Yar.50: 11 O bölgede yaşayan Kenanlılar, Atat Harmanı’ndaki yası görünce, “Mısırlılar ne kadar hüzünlü yas tutuyor!” dediler. Bu yüzden, Şeria Irmağı’nın doğusundaki bu yere Avel-Misrayim* adı verildi.
D Not 50:11 “Avel-Misrayim”: “Mısırlılar’ın yası” ya da “Mısırlılar’ın çayırı” anlamına gelir.

Yar.50: 12 Yakup’un oğulları, babalarının vermiş olduğu buyruğu tam tamına yerine getirdiler.”

 

*1-Hadım Etme- Eneme; Dünyevi zevklerden vazgeçmek, kendini ilahi emirlere adamak için yapılırdı. Halife olan Osmanlı padişahlarının lakapları da “Hadım-ül Haremeyn Şerefeyn’di. Kabe’nin şerefli hadım kölesi” demekti. Hadım Grek Artemis rahiplerince “dünya zevklerinden elini eteğini çekme, tanrıya yönelme” anlamında uygulanan bir ritüeldi. Padişah- kral veya halktan köle sahiplerinin haremlerinde görevli erkek kölelere ve eşcinsel gılmanlara da uygulanırdı.

II.Sümer Evrenbilimi hakkında ne biliyoruz?

Sümerlilere göre evrenin (anki) yaratışının resmini oraya buraya dağılmış ilahiler ve efsanelerden herhangi birisi derleyebilir. İlk çağlarda hiçbir şey yokken deniz (Abzu- Absu) vardı. Cennet (an) ve yeryüzü (ki)  şekillendi. Cennet ve yeryüzü arasındaki sınır kübik (muhtemelen ince) bir kubbeydi ve yeryüzü düz bir disk gibiydi. Kubbenin içinde gaz (Lil) veya atmosfer uzanırdı, içinde biçimlenmiş olan en parlak parçaları yıuldızlar, gezegenler, güneş ve aydı. (Kramer, The Sumerians 1963: pp. 112-113) Başlıca üç Sümer tanrısı ile bu bölgeler birleştirilmişti. An, M.Ö. 2500’lere kadar tanrılar ailesinin en başta gelen, sonraları değerini kaybeden cennetin tanrısıydı. (Kramer 1963 p. 118)

Ki, kendine has olarak yer tanrıçasının gerçek adıydı onun adı daha çok Ninhursag (dağların kraliçesi),Ninmah (Yüceltilmiş olan, ulu) veya Nintu (doğuran hanımefendi) olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar göründüğü gibi bütün tanrıların çoğunun atalarıydılar.

Gılgamış, Enkidu ve Aşağıdünya” destanına göre ilk günlerde ihtiyaç olan şeyler yaratıldı. Cennet ve yeryüzü ayrıldı. An cenneti aldı, Enlil yeryüzünü aldı, Ereşkigal alt dünyaya kaçırıldı ve Ea ondan sonra yelken açtı.

III.Hangi Tanrılara İbadet Edilirdi?

 

Nammu, ilkel denizin, sulu çukurun tanrıçasıydı. O belki Sümer evrenbilimi içindeki tanrıların en erkeni, cenneti ve yeryüzünü doğurandı. (Kramer 1961 p. 39) Başka bir yerde de bütün tanrıların anası ve An’ın karısı olarak tanımlanır. (Kramer 1961 p. 114) Enki’nin anasıdır. O Enki’yi tanrılara hizmetçiler yaratması için teşvik etti yardım etmesi için de Nimmah/Ninhursag’ı insanı yaratması için yönlendirdi. . (Kramer 1963 p. 150; Kramer 1961 p. 70)

 

Eski Sümer Tanrıları;

  • Apsu– Yeraltı okyanusu; Yeryüzü ve gökyüzününün üreticisi
  • Tiamat(Tiyamat)– İlkel Kaos/karmaşa; Yeryüzü ve gökyüzünün sahibi-Dünya.
  • Lahmu & Lahamu “Kıllı, çamurlu olan” demek olup üç peliklidirler, çıplak ve üçlü kuşakları vardır.(Dalley, s.324) Yaratılış Destanı Enuma Eliş Tablet III’te Tiyamat ve Apsu’nun ilk çocuklarıdır. Kappa, Anşar’dan onları getirmesi ve Marduk’a Tiayamata ve bağlaşıklarına karşı savaşında yardım etmeleri için gönderildi.
  • Anshar (Tiayamat ve Apsu’nun çocuğu, Anu’nun babası, bütün gökyüzü. Kişara ile daima eşleştirilir.
  • Kishar – Bütün yeryüzü, Tiyamat ve Apsu’nun çocuğu, Anu’nun anası.
  • Anu– Gök tanrısı, Tanrıların babası ve kralı
  • Antu(m)Anu’nun ilk eşi.
  • Aruru (Ninmah, Mami)– Ana tanrıça; Tanrıların ebesi
  • Mammetum– Kaderin yapıcısı veya anası.
  • Nammu– Suyla ilişkilendirilmiştir.
  • Apsu-Güneş   : Başlangıçtan beri var olan
  • Mummu-Merkür: Apsu’nun danışmanı ve elçisi
  • Lahamu-Venüs  : Savaşların hanımı
  • Lahmu- Mars     : Savaş İlahı
  • Dünya- Tiamat : Yaşam veren Bakire
  • Jüpiter-KİŞAR    : Sağlam karaların en başta geleni
  • Satürn-Anşar : Göklerin en başta geleni
  • Pluton-GAGA   : Anşarın danışmanı ve elçisi
  • Uranüs-ANU   : Göklerin olan
  • Neptün-Nudimmud (Ea):Sanatkârane yaratıcı.

 

  • Bunların hepsi de ayrıca Sümer,Babil,Hitit tanrılar ailesidirler.

 

Anunnaki Tanrıları*

Genç Tanrılar;

  • Ellil (Enlil)– Başlangıçta tanrılar dizisinin önderi.
  • Ea (Enki, Nudimmud)**-Suların, döllerin ve yerin tanrısı
  • Mummu– Sanatkâr
  • Kingu– Savaşın önderi.
  • Sin (Nannar)–Ay tanrısı
  • NingalSin ‘in eşi
  • Ishtar (Ishhara, Irnini, Inanna)– Aşk, doğum ve savaş tanrıçası.
  • Siduri– Barmen, hizmetçi
  • Shamash (Babbar, Utu)– Güneş tanrısı
  • Aia (Aya)– Shamash’ın eşi.
  • Kakka– Anshar – ve Anu‘nun veziri.
  • Ninlil– Elil‘’in eşi.
  • Nusku– Ateşin tanrısı ve Ellil‘in veziri.
  • Gerra (Gibil)– Ateşin tanrısı. Yahudi ve Araplarda Cibril/Mesih/Haberci melek olarak geçer.

  • Ishum
    – Ateşin tanrısı.
  • Kalkal– Ellil‘in kapı bekçisi
  • Nash– Arı,saf tanrıça.
  • ZaltuKarmaşa, karışıklık, düşmanlık.
  • Ninurta– Savaş tanrısının teşrifatçısı.
  • Ninsun– Büyük kraliçe.
  • Marduk– Öteki Babil tanrılarının yerini alarak merkez figür olan tanrı. Enki’nin oğlu.
  • Bel (Canaanite Baal– En akıllı, tanrıların bilgesi.
  • Ashur–  Suriye’nin/ Asurluların savaş tanrısı. Kanatlı disk ve ejderha ile remz edilir.
  • Shullat– Shamash‘ın hizmekarı/ kölesi.
  • Papsukkal– Büyük tanrıların veziri.
  • Hanish– Hava tanrısının hizmekarı.
  • Adad–Fırtına ve Yıldırım tanrısı
  • Shara- Sirius/Süreyya ve Prokyon takımyıldızlarının tanrısı. (Kuran Necm:49)
  • Nin-ildu-Marangoz
  • Gushkin-banda–  İnsan ve tanrının yaratıcısı, kuyumcu tanrı.
  • Nin-agal– Nalbantların, demircilerin koruyucusu..

Chthonic/Yer tanrıları (Göklere dönmeyecek olanlar)***

  • Ereshkigal (Allatu)– Yeraltının en üst tanrıçası.
  • Belit-tseri– Yeraltının tablet yazarı, kâtibi.
  • Namtar(a)– Kader kesici/tayin edici, Ölümün habercisi.
  • Sumuqan– İnsan/İnek sürülerinin tanrısı.
  • Nergal (Erragal, Erra, Engidudu)– Yeraltının, vebanın, savaşın avcı tanrısı.
  • Irra– Veba tanrısı Nergal
  • Enmesharra– Yeraltı tanrısı
  • Lamashtu– “Silici” olarak da bilinen korkunç şeytan tanrıça.
  • Nabu  Akıl ve yazının tanrısı, tanrılar meclisinin kâtibi. Sembolü taş kalemdir.
  • Ningizzia – Cennet kapısının bekçisi; Bir yeraltı tanrısı.
  • Tammuz (Dumuzi, Adonis)**** -Bitki örtüsünün, bereketin tanrısı.
  • Belili (Geshtinanna) – Tammuz’un kız kardeşi, falcı
  • Gizzida (Gishzida) – Belili’nin eşi, Anu’nun kapıcısı.
  • Nissaba (Nisaba) – Hububat ve tahıl hasatının koruyucusu.
  • Dagan – Bereket ver yeraltı
  • Birdu – Bir yeraltı tanrısı
  • Sharru – İtaatın tanrısı.
  • Urshambi – Utnapishtim’in kayıkçısı, kaptanı.
  • Ennugi – Anunnaki’lerin denetimcisi.
  • Geshtu-e İnsanı yaratırken Mami’nin kullandığı kan ve zekânın sahibi.

Kaynaklar:
*(URL = < http://www.sron.ruu.nl/~jheise/akkadian/mesopotamia.html&gt;)
[(URL = <www.sron.ruu.nl/~jheise/akkadian/mesopotamia.html#anunnaki>) Anunnaki Gods
**(URL = < marlowe.wimsey.com/~rshand/streams/vela/ea.html>)
***(URL = <www.columbia.edu/~jbs39/words.html>)
****(URL = <marlowe.wimsey.com/~rshand/streams/scripts/marriage.html>)

Tanrılar Kategorileri hakkında Notlar;

Annuna (Anunnaki) – An’ın çocukları. Christopher Siren,An, M.Ö.2500 yıl önceki Mezopotamyanın baş tanrısı olabilir diyor. Annunalar Dulkug veya Du-ku, “Kutsal Tepe’de” yaşadılar.

Chthonic Deities – (Bilinmesi gereken teknik bir terimdir.) Grek dilinde  “Topraktan, toprağın” demektir. “Chthonic”  yer tanrılarını göktekilerden ayırmak için kullanılmıştır. Yeraltı tanrılarını da kapsamaktadır. Chthonic tanrılar sıklıkla bereket tanrılarıdır. Chthonic tanrılar sık sık esrarlı kültlerle ilişkilendirilmektedir.

A.Başlıca Tanrılar

Dikkate değer bir şekilde Sümerliler bu ilk dört tanrıyı kendileri gruplandırmadılar ve gruplandırmanın Sümer bilimcileri tarafından yapılan gözlemler sonucu yapıldığını belirtmek gerekir.

 

An

An, cennetin tanrısı, M.Ö.2500’lere kadar tanrılar ailesinin en önde geleni baş tanrı olsa da zamanla değeri derece derece azalmıştır. (Kramer 1963 p. 118) Erken günlerde Enlil yeryüzünden ayrılırken o da cennetten ayrılmıştır. (Kramer 1961 p. 37-39) Nammu’nun eşi gibi görünmesine rağmen O ve Ninhursag bütün tanrıların ataları gibi görünmektedirler. . (Kramer 1961 p. 114) Onun çocukları ve takipçileri arasında Anunnakiler de vardı. (Kramer 1961 p. 53) Baş tapınağı Erek’teydi. O ve Enlil, kanunlarını ve etkilerini bölgede sürdürmeleri için çeşitli tanrılar, tanrıçalar ve krallar verdiler. (Kramer 1963 p. 124)  Enki Eridu’daki yeni evindeki bayram kutlamalarında Nippur’daki masasının ilk koltuğunda otururdu. (Kramer 1961 p. 63)  İnanna’nın Ebih (Kur) dağı hakkındaki şikayetlerini işitirdi fakat korkunç güçleri yüzünden ona saldırması için teşvik etmezdi. (Kramer 1961 pp. 82-83) O ve Enlil tufandan sonra Ziusudra’yı ölümsüz yaptılar ve onu Dilmun’da yaşattılar. (Kramer 1961 p. 98) (See also Anu.)

Özellikleri ise;

O Tanrıların büyük babası, tanrıların kralıdır. Varlığı göklerin her yanındadır.

(Allah her yerde hazır ve nazırdır”ifadesi)

Sembolü “Eşera” adlı bir yıldızdır.

(Kur’anda Necm Suresi 49. Ayette, “ O (Allah), ŞiraYıldızının rabbidir!” der. Şira yıldızı iki takımyıldızın adlarıdır.

İlki, Şiray-ı Yemani yani, Yedi Kandilli Süreyya- Sirius, Büyük Köpek/ Canis Mayor takımyıldızı ile , ikincisi Şiray-ı Gumeyşa (Sulu Gözlü yıldız) yani “bir güneş ve bir aydan” oluşan Küçük Köpek/Canis Minor-Procyon takımyıldızlarıdır.)

Yeri Göklerdir.

Daima “Resminin” yapılmasından kaçınılmıştır. Resim veya heykeli bulunmamıştır. Tablet resimleri ise bizim Osmanlının kullandığı resim (Minyatür) tekniğine benzer.

Bütün yeryüzü kralları yetkilerini ondan alır. Aldıkları bu yetkiye de “ANUTU”-“”(ANULUK) denirdi.

Krallar da yeryüzünde insanlara “Anu” nun yaptığı idareyi yapıyorlardı.

(Bütün inanışlarda.ilk peygamberlerin krallardan seçilmesi olayı.Örnek.Kara Han Türklerin Tanrısı,Son Osmanlı Padişahına kadar tümünün ünvanı da “Han” dır. Diğer kültürlerde de “Lord” vs bu böyle devam eder gider.)

Kralların giydikleri başlık “Tiara-ilahi başlık” ve “asa” (Kudret Sembolü onun tarafından verilirdi. Asa çobanların yaptığı korumayı temsil ederdi.Krallar da halkın çobanlarıydılar.

Halen de “taç” ve “asa” kullanılmaktadırlar.

 

Biraz da “Anu’nun makamından bahsedelim;

Anu*1,

Resmi eşi “Antu”,

Altı cariyesi,(on dördü Antu’dan doğan 80 evladı;

1 adet Başbakanı;

3 tane “MU” (Roketler)’lardan sorumlu komutanı;

2 tane Silahlardan sorumlu komutanı;

2 tane Büyük yazılı Bilgi Üstadı;

1 tane Maliye Bakanı;

2 tane Başyargıç;

2 tane “Sesle etkileyen*2”

5 Asistanı olan;

2 Baş Kâtip ile birlikte oturmaktadır.

* 1- Yalnız Anu’dan önce, Alalu vardır. Anu’dan Marduk devralır. Bunlar biribirlerine karşı ihtilaller yaparak saltanatları devralırlar ve destanları kendi adlarına yazdırırlar. Koltuğu kapan “Baş Tanrı” olur.

*2- .Dikkat edilirse diğer makamların sahipleri İnsan Tanrılardır. Ama “Sesle Etkileyen” tanımlamasında bunların ne olduğuna dair açıklama yoktur. Yani “Melek” veya bir tür robot veya robotsu varlıklar olabilir.  Kur’anda bu meleğin “İsrafil” olduğu belirtilir.

 

Kur’an; Ad,  Semud ve Ress kavimleri gibi birçok kavimin korkunç bir “SES”le yok edildiklerini, kıyametin de yeniden dirilişin de “SES”le olacağını belirtir.

Hud Suresi: 11/67-“Zulmedenler korkunç BİR SES İLE HELAK oldular. Yüzüstü toprağa çakıldılar.”

Yasin Suresi: 36/29– “Sadece tek bir çığlık o kadar. Bir anda sönüp gittiler.” Ve “36/51;36/52;36/53”

Şaffat Suresi: 37/19-“Diriliş korkunç bir sesle olur. O anda görürler ki dirilmişler.”

 

 

SESLE HÜKMETMEK

Dikkat edilirse diğer makamların sahipleri İnsan Tanrılardır. Ama “Sesle Etkileyen” tanımlamasında bunların ne olduğuna dair açıklama yoktur. Yani “Melek” veya bir tür robot veya robotsu varlıklar olabilir. Kur’an’da bu meleğin boruyu üfleyen “İsrafil” olduğu belirtilir

Budist tapınaklarında bile bu konuya atfen uzunluğu 6-7 metreye ulaşan dev borazanlar vardır.

Tevrat’ta Allah, Hz. Musa’ya pirinçten verdiği ölçülere uygun olarak borazanlar yaptırır.

Burası dikkate değer. Çünkü Kur’an ;Ad, Semud ve Ress kavimleri gibi bir çok kavimin korkunç bir “SES”le yok edildiklerini, kıyametin de yeniden dirilişin de “SES”le olacağını belirtir.

 

Ninhursag (Ki, Ninmah, Nintu)

 

Ki, yeryüzü tanrıçasının kendi öz adıydı ve bize çok yerde Ninhursag (Dağların kraliçesi), Ninmah (yüceltilmiş olan, ulu), veya Nintu (Doğuran hanımefendi) adlarıyla görünmektedir. (Kramer 1963 p. 122) En sık olarak Enlil’in kızkardeşi olarak düşünülmüştür ama bazı gelenekelerde ise onun eşidir de. (Jacobsen p.105)  O doğdu ve muhtemelen Nammu’dan olan göksel dağ An ile birleşti ve birleşme Enlil’i üretti. (Kramer 1961 p. 74) Erken çağlarda Ki An’dan ayrıldı ve Enlil ile kaçtı. (Kramer 1961 pp. 37-41) O ve AN bütün tanrıların ataları olarak görünmektedirler. Sonraları Enlil ile birleşti ve Ea’nın yardımıyla dünyada hayvan ve bitki yaşamını üretti. (Kramer 1961 p. 75)

 

“Enki ve Ninhursag”

Dilmun’da o (Nintu olarak geçer) Enki’den sırasıyle, tanrıça Ninsar’ı tanrıça Ninkur’u, bitkilerin tanrısı Uttu’yu doğurur. Uttu,Enki’den sekiz yeni ağaç (Ağaç Tanrıçalar) doğurur. O, Uttu’nun çocuklarını yediği zaman Ninhursag açtığı sekiz yarayla onu lanetler ve kaybolur. Enlil tarafından takip edildiğinde yeminini tutmaması ve yaraların olmaması için Enki’ye  sekiz yeni çocuk doğurur. (Kramer 1963 pp. 147-149; Kramer 1961 pp. 54-59)

Enki, Eridu’daki yeni evinde bayram kutlamalarında Nippur’daki masasının büyük tarafı üstünde onunla (Nintu olarak geçer) oturur. . (Kramer 1961 p. 63)

“Enki ve Ninmah”

O tanrıların anası ve insanın yaratılışında yardımcı olan Ninmah’tır. Enki, Nammu tarafından tanrılara köleler yaratmak için teşvik edildiğinde Nammu ve Ninmah insanı kilden şekillendirmek için yardım ederler. İşe başlamadan önce Enki bayram varmışçasına aşırı içki içer.

Sonra, o (Ninmah) Enki’nin kaderini belirleyeceği, altı kusurlu insanı Abzu’da toprağın üzerinde şekillendirir. Enki önce yemek yiyemeyen kusurlu bir insan yaratır ve Ninmah bu başarısızlığı lanetler görünür. . (Kramer 1963 pp. 149-151; Kramer 1961 pp. 69-72)
(Hatta Aruru’ya da bak.)

Enlil/El Lil/Ellil;

An ve Ki’nin birleşmesi Enlil’i (Lil’in tanrısı) üretti. Enlil hava tanrısıydı ve Sümerin ruhani merkezi olan Nippur’daki Ekur tapınağında olduğu zamanlar M.Ö. 2500’lere kadar ulusun büyük tanrılarının önderiydi. (Kramer 1961 p. 47)  Başlangıçta tanrıların önderiydi. Sonradan babası Anu yararına yerinden feragat etti. Babası Anu’dan öç almak isteyen Enmesherra’yı (yer altı tanrısı) öldürendi.

Erken çağlarda An’ın cennetten ayrılmasından sonra o da Ki (yeryüzü) den koparak ayrıldı. (Kramer 1961 p. 37-41) An’ın güçlerine sahip olduğu farz edildi. “Bütün ülkelerin kralı”, “yeryüzü ve cennetin kralı”, “tanrıların babası” sıfatlarıyla ünlendirildi. Kramer onu yaratıcı olan ve disipline sokan yaşlı ve saygın bir figür olarak tasvir eder. Enlil, şafağı, bitkilerin büyümesini ve bereketi belirler. (Kramer 1961 p. 42)  Hatta o karasabanı ve kazmayı da icat edendir (Kramer 1961 pp 47-49) . Onun kutsaması olmayan bir şehir yükselemezdi (Kramer 1961 pp. 63, 80). Çoğunlukla Ninlil’in kocası, Ninhursag onun kız kardeşi olarak tasavvur edildiyse de bazı hadislerde Ninhursag onun eşi olarak geçer. “Enlil ve Ninlil” (Jacobsen p.105).

 

Babillilerce rolü Marduk döneminde yükseltildi. Büyük tufanlardan sorumlu, “asabi/kızgın” huylu bir tanrıydı. İnsanlığın yaratıcısıdır. İhtiyacı olana yardım ve iyilik ettiği düşünülür. Canlı ve cansız her şeyin kaderlerini belirlemekte kullandığı “Kader Tabletlerinin” koruyucusuydu.

Sonraları, fırtına/Ateş kuşu Zu/Anzu/Anka/Benu tarafından bu tabletler çalındı. Sonra tabletler geri alındı ve Zu Ellil tarafından yargılandı. Eşi Ninlil’di ve başbakanı Nusku’ydu. Ayrıca yeryüzündeki ülkelerin de tanrısıydı. Anunnakilerin kralıydı. Onların savaş danışmanıydı. Atrahasis’e yeryüzünü ve halkını o verdi. Tapınağı Duranki’dedir.

İgigi /Anunnakiler isyan ettiklerinde etraflarını çevirdi ve Anu’yu çağırdı. İgigi’nin* kederi yüzünden İnsan yaratıldıktan sonra, onların cinsel ilişkilerinde çıkardıkları gürültülerden usandı ve üzerlerine çeşitli felaketler gönderdi ve her insan yakalandı ve yeni insan yapılıp salındı. Felaketleri arasında ölümler, sel baskınları, kuraklık ve büyük tufan da vardır.

 

*İgiggi- Anunnakiler, nehir yataklarını ve toprağı kazarak madencilik, tarım işleriyle uğraşan göksel kavim. Tanrıların kendi halkları, melekler. Ağır ve uzun çalışma şartlarından dolayı isyan ederler. Onları sadece Ea destekler. Bu isyan, onların ağır iş yüklerini üstüna alacak olan ilk insanın yaratılmasıyla sonuçlanır.

 

İnsanlığı korkutması için Humbaba’yı Sedir ormanına o tayin etti. Cennetin Boğası ve Humbaba’yı öldürmesi yüzünden Enkidu’nun ölmesi gerektiğine o hükmetti. Yıkanırken hamamlığını koruması için Anzu kuşunu o tayin etti, o da kader tabletlerini ve Ellil’in gücünü çalıp bir dağın zirvesine sakladı. Ninurta ve Enki Belet İli’ye Anzu kuşunu öldürmesini ve kader tabletlerini kurtarması için talimat verdiler.

 

Gelini yapmak istediği Ninlil’e tecavüz etmesi yüzünden aşağı dünyayı yasakladı ama Ay tanrısı Sin (Nanna) bu birleşmelerinin ürünü oldu. (Kramer, Sumerians 1963: pp.145-147). Ninlil sürgüne gönderildiğinde eşi olarak onu takip etti. Aşağı dünyada yeraltı muhafızlarının kendisini sorgulamalarına rağmen olduğu yerleri açıklayacakmış gibi yapıp açıklamadı ve bir fırsatında birleşmelerinden önceki gerçek hikâyesini anlatacak gibi göründüğünde gene onu üç kez hamile bırakmıştı. Bu birleşmelerin ürünü olarak, Ninazu, Meslamtaea (aka.Nergal) nı da dahil olduğu üç tane yeraltı tanrısı doğdu. (Çevirmenin açıklaması-Yezitlik, Yahudilik ve Müslümanlıkta tecavüze uğrayan genç kızın tecavüzcüsüyle evlendirilmesi geleneğinin kaynağı bu olaydır.) Sonraları Nanna’nın onu Nippur’da ziyaret etmesiyle ona zengin bitki yaşamlarının olduğu bir sarayla birlikte Ur’u ona bağışlamıştı. . (Kramer 1961 p. 43-49) Hatta Enlil Ninurta’nın da babası olarak görülür (Kramer 1961 p. 80).

“Enki ve Eridu”

Enki, kendi şehri olan Eridu’nun kutsanması için Nippur’da Enlil’i ziyarete gitti. Enki bu ziyarette yapılan şölende An’ın yanına oturdu ve kendisine ekmek verildi ve sonra Enlil Anunnakilerin Enki’ye dua etmelerini ilan etti. (Kramer 1961 pp. 62-63)

“Tahıllar ve İnekler (insanlar) Arasında Münakaşa”

Enlil ve Enki buluşmasında Enki, inek sürülerinin tanrıçası Lahar ile tahılların tanrıçası Aşnan’ı çiftlikler ve tarlalar yaratmaları için zorlamıştır. Bu bölge Lahar’ın hayvanları ile Aşnan’ın tahılları için yeterli araziye sahipti. İki tanrıça çok içki içtiler ve aralarında kavgaya başladılar, böylece sorunu çözmek ve aralarındaki uyuşmazlığı telafi etmek te Enki ile Enlil’e düşmüştü. (Kramer 1961 pp. 53-54; Kramer 1963 pp. 220-223)

“Emeş ve Enten Arasındaki Münakaşa”  (Habil- Kabil kavgasının kaynağı.)

Enlil, sığırtmaçların tanrısı Enten ve tarım tanrısı Emeş’i yarattı. Enten’in kendisinin daha güçlü olduğunu ilan etmesiyle Emeş ve Enten arasında, hangisinin “tanrıların çiftçisi” olarak tanınacağı kavgası başladı. (Kramer 1961 p. 49-51). (Çevirmenin notu-Tevrat’ta Habil- Kain, Kuran’da Habil- Kabil kavgası bu olaydan alınmış olmalıdır)

“Enki ve Ninhursag”

Enki Ninhursag tarafından lanetlendiğinde, Enki’nin lanetten kurtulmak için tilki kurnazlığıyla ona yalvarması karşılığında ona yardım etmiştir. (Kramer 1961 p. 57)

“Enki ve Dünya Düzeni”

Enlil’in Ekur tapınağında çağrısı üzerine ME (Tanrılar meclisi) toplandı ve Enkiye dünyayı koruma ve tanrılar meclisinin kararlarını Eridu’daki Enki’nin ilk ibadet merkezinden başlayarak dünyaya bildirme yetkisi verildi. (Kramer 1963 pp. 171-183)

“İnanna’nın Yeraltına İnişi”

Enlil, Ninşubur’un büyük kızı İnanna’nın, Ereşkigali’ın yeraltı dünyasından kurtarılması için yaptığı başvuruyu ret eder. (Kramer 1961 pp. 86, 87, 89, 93)

“Ziusudra”

Tufandan sonra An, Ziusudra’ya ölümsüzlük verir ve onu Dilmun’da yaşatır. (Kramer 1961 p. 98)

“Gılgamış, Enkidu ve Yeraltı dünyası”

Gılgamış yeraltında “pukku” ve “mikku” larını kaybeder ve Enkidu şeytanlarıyla hızla oraya hareket eder ve Enlilden yardım ister. Enlil yardım isteğini ret eder. (Kramer 1961 p. 35-36)
(See also the Babylonian Ellil)

Enki/Ea/ Nudimmud/Sulu Çukurun ve Döllerin tanrısı;

Enki ilkel denizin Nammu’sunun oğludur. Adının çevrilmesi yanlışlığın aksine o yer tanrısı değil, aklın ve Abzu’nun (sulu çukurun ve dölün- meninin) tanrısıdır. Bu tezat, Abzu’yu içeren veya Abzu tarafından kapsanan En-Kur gibi bilinen yeraltı tanrılığının Kramer ile Mayeri, kanıtsız olarak doğru kabul edildiği kanaatine sevk etmiştir. “Gılgamış, Enkidu ve Yeraltı dünyası (Cehennem, ruhlar âlemi, Ahret)” destanının başlangıcında bahsedildiği gibi Kurla savaşır ve farz edildiği gibi zaferle çıkar ve “Kur’un Tanrısı- Kralı” rütbesini ister. O suların, yaratılışın ve bereketin tanrısıdır. Hatta o yeryüzün idaresinin de topraklarının da sahibidir. O ilahi yasaların, Me’nin koruyucusudur. (Kramer & Maier Myths of Enki 1989: pp. 2-3) “Gilgamesh, Enkidu, and the Underworld”

O her şeyi bilendir, “Aklın Tanrısı” ve “Büyülerin Tanrısıdır”. O bir şeyi konuştuğu zaman yapılmalıdır. Anu’nun oğludur. Bazan Anşar’ın ve karısı Dumkina’dan olma oğludur. İştar’ı tamamlamak için Zaltu’yu (Kargaşa) yarattı. Apsu ve Mummu’nun kendisine darbe yapacağını keşfetti ve Apsu’yu büyü altına alarak uyuttu, Mummu’yu sersemletti ve bağladı. Sonra onun yarısınıdünyanın okyanuslarını desteklemek için yeraltı okyanusuna koydu ve Apsu adını verdi. O ve Dumkina Bel-Marduk’u ürettiler. (Bel, Marduk’un öteki adıdır.)

Tiyamat’ın tanrılara karşı öç almak için plan yaptığını öğrendi. Babası Anşar onu Tiyamat’a karşı saldırtmayı denedi ama Ea unu tersledi. Anu’nun barış çabası yeterli olmayınca Marduk’u harekete geçirdi.

İgigi’nin ağır iş yükü sorumluluğuna karşı insanı yaratmanın yöntemlerini önerdi. İnsan türünün koruyucusu oldu. Bütün sanatların, yazının, çiftçiliğin ve sihrin öğreticisi oldu. Başka tanrılar onlara zarar verdiklerinde insanlara öğütler verdi. Adapa/İlk insan’a türünü eğitmesi için “anlama/ kavrama yeteneğini verdi. Adapa bu bilgileri güney rüzgarını dindirmede kullanınca ona Dumuzi ve Gizzida’nın yokluğunda Anu’ya şikayet etmesini söyleyerek lanet etti. Anu’nun mahkemesinde iken Adapa’ya “ölümsüzlük ekmek ağacının meyvesinden” yememesini söyledi.(Yeryüzündeki yaşamında verieln en az ceza). Enlil/Ellil’in insanlığı tufanla yok etmesine karşı çıktı ve Atra Hasis’e tufana ve onun hava şartlarına dayanacak bir gemi yapmasını nasihat etti.

Tanrılar Anzu kuşunu yok edecek bir gönüllü bulamamışken o İgiggi’ye bir tane seçmesini söyledi. Belet-İli/Mami’yi ve Ninurta’yı Anzu’yu öldürmeye gönderdiğinde, Sharur/Şarur’dan geçerek yaratığı nasıl bozguna uğratıp öldüreceğini Ninurta’ya öğretti. Sembolleri arasında “Koç Başı”, “Keçi Balık” (Balık vücudu üzerinde keçi başı) yer alır. Kutsal numarası “40”tır. Astrolojik bölgesi balık ve kova burcudur. Gök yüzünde 12” derece güneydedir.
Ereşkigal’in Kur’da durdurulmasından sonra sanıldığı üzere ona yardım etmek için yelkenlisiyle yola çıkar. Taştan yaratıkların saldırısına uğrar. Yaratıklar Kur’un kendisinin bir uzantısı olabilirler. (Wolkstein and Kramer p. 4; Kramer 1961 p. 37-38, 78-79)

“Enki ve Eridu”

Enki kendi şehri Eridu’yu bereketli kılmak için onu suların üstüne yükseltir. Şehrin Enlil tarafından kutsanması için kayığını Nippur’a yöneltir. Enlil ve An’ın da bulunduğu Tanrılar için bir şölen verir ve burada Nintu’ya özel bir ilgi gösterir. Şölenden sonra Enlil Anunnakilerin Enki’ye dua etmelerini*  ilan eder. (Kramer 1961; pp. 62-63)

“Enki ve Dünya Düzeni”

Enlil’in Ekur tapınağında çağrısı üzerine ME (Tanrılar meclisi) toplandı ve Enkiye dünyayı koruma ve tanrılar meclisinin kararlarını Eridu’daki Enki’nin ilk ibadet merkezinden başlayarak dünya halkına bildirme yetkisi verildi. Dünyayı düzenleyen fermenlarıyla O Me’yi (meclis) Ur’a, Meluhha’ya ve Dilmun’a yöneltti.(Kramer 1963 pp. 171-183)

“Enki ve Ninhursag” (Ensest sapık ilişkiden üreme.)

O cennet ülkesi Dilmun’u palmiye ağaçları, bol sularıyla kutsadı. O Ninhursag üstüne tanrıça Ninsar’ın babasıydı, sonra Ninsar üstüne Ninkur’un da babasıydı, son olarak Ninkur’un üstüne bitkilerin tanrıçası olan Uttu’nun da babasıydı. Uttu Enki’den sekiz tür bitki doğurdu ve Ninhursag tarafından lanetlenen her birisinde bir yara bulunan bu “ağaç çocukları” yedi bitirdi.

Lanetin zarar vermemesi için Ninhursag’ın geri çağırması üzerine Enki’nin kendi yararına tilkice işine Enlil yardım etti. Ninhursag tekrar Enki’ye katıldı ve her birisinde tedavi gerektiren yara olan sekiz yeni çocuğa daha sahip oldular. (Kramer 1963 pp. 147-149; Kramer 1961 pp. 54-59)

“Enki ve Ninmah; İnsanın Yaratılışı”

Tanrılar yardıma ihtiyaç duymaktan şikayetçi oldular. Abzu üzerinde, kilden kalpten adamın yaratılışı, annesi Nammu’nun teşviki ve yönlendirmesiyle Ninmah (Ninhursag)ın yapıcı eleştirileriyle olur. Çok sayıda kusurlu yaratılışlardan sonra sonunda mükemmel olan yaratılır. (Kramer 1963 pp. 149-151; Kramer 1961 pp. 69-72)

“İnanna’nın Yeraltına ( Ahrete) İnişi”

Enki İnanna’ya karı dostça davranıyordu ve Ereşkigalle görüşmek ve onu şımartmak için iki tane cinsiyetsiz varlık göndererek onu Kur’dan kurtarmıştı. Onlar Ereşkigal’e Yaşam yiyeceği ve Yaşam suyu (Ölümsüzlük) vererek vücudunu yenilemişlerdi. (Wolkstein and Kramer pp. 62-64)

“İnanna ve Enki”

Sonra İnanna onun fermanı ile kendisine pek az güç verildiğinden şikayet etmek üzere yanına gelmişti.

Farklı metinlerde İnanna’nın onu içkiyle serhoş ederek kendisine güç, sanatkarlık, sanatlar, doksan dört Me’nin sıfatlarının hepsini bağışlatmıştı. İnanna Erek’teki kült merkezine Me’yi teslim etmek için Enki’den ayrılır. Enki Me’yi ondan zekasıyla geri almayı dener ama o güven içinde Erek’e emanetleriyle varmıştır. (Kramer & Maier 1989: pp. 38-68)

*Çevirmenin açıklaması-

Enki yeryüzündeki işlerden sorumludur. Enlil ilk başlangıçta aynı zamanda Ay tanrısıdır ve göklerin ordularının da komutanıdır. Göklerin orduları da “Anunnakiler- Gökten elli kişilik uzay mekikleriyle inen göksel işçilerdir. Yani boyları 6.m. ile 12.m arasında değişen meleklerdir. Hepsi Enlil’in emrindedirler. Yeryüzündeki üretim işleri için de Enki’nin ve diğer tanrı-çaların Anunnakilere emirlerini yaptırabilmeleri için Enlil’in izni, onayı gereklidir.

Halen günümüzde kralların tanrılara dayanan soyları, krallık- hanlık haklarının kazanılmasının kökenleri bu efsanelere dayanır. Sümer kralları krallık haklarını ifade eden taç ve asalarını An- Anu’dan alırlardı ve buna “Anutuluk” denirdi. Bunlar Adapa-Adem soyu ile tanrı melezi olanlardan seçilirdi.

Halen yapılan askeri darbelerde bile darbeci komutanlar kendi ordularına en iyi hükmeden komutanlardır. Gelenek kökünü tanrıların (komutanların) askerlerine (meleklere) hakimiyetlerini sağlayan disiplinlerinden alır. Enlil’in “kutsamadığı” şehrin yıkılması kendiliğinden değil Anunnakiler tarafından yapılırdı. Yani kendilerine çıkar sağlamayan şehir ne kadar üstün, güzel olursa olsun önemli değildir. Tanrılar arasında da “parayı veren düdüğü çalar” ilkesinin geçerli olduğunu görüyoruz.

Görüldüğü gibi önce tanrı kendi avantasını verilen şölen ve sunulan hediyelerle alır ve askerlerinin de haklarını belirlediği bu toplantılar, şölenler günümüzün “iş görüşmeleridir.”

İleride Adapa- Adem yaratılacak ve Anunnakiler bu sayede daha az çalışacaklardır. Enki’nin kanı- kırmızı toprak ve goril kanı karışımından laboratuvarda (yaşam odası olarak geçer- rahim) üretilen, bedeni tanrıların sahip olduğu güçlerden arındırılarak “aşağılanmış işçi” Adapa ve soyuna devredilecektir. Adem- Adapa’nın bize göre üstün olan yaratılışı ve soyunun göklerden pay istemeleri yüzünden tanrılara karşı çıkan isyanların bastırılması sonunda kademe kademe gerçekleştirilen bu aşağılamayı din kitaplarında “Kavimlerin Helakı” olarak görüyoruz. Kuran Tin Suresi 4. Ve 5. Ayetlerde “Biz insanı önce üstün yarattık sonra aşğının aşağısına kaktık” ifadeleriyle hayvandan bile aşağı, kolayca yaralanan, güçsüz insan bedenine kavuşmamız anlatılmaktadır.

III B.Kaderleri Yazılan Yediler.

 

Dört baş tanrıye ilaveten başka yüzlercesi vardır. “Kaderleri yazılan Yediler” olarak bilinen yedili grubun ilk dördü Nanna, oğlu adalet ve güneş tanrısı olan Utu, savaş ve aşk tanrıçası olan Nanna’nın kızı İnanna’yı da içerir.

 

Nanna (Sin, Suen, Aşgirbabbar)

Nanna ay tanrısı Sin’in diğer adıdır. Enlil’in Ninlil’e tecavüzünün ürünüdür. (Kramer, 1963, pp. 146-7.)  Kendisine ait yıldızlar ve gezegenlerin olduğu göklerde Güfa (üzeri katranla sıvanmış ince dallardan örülmüş, kanoya benzeyen kayık gibi bir araç) içinde boydan boya seyahat eder*. (Kramer 1961 p. 41)

Lapis lazuli (ak,beyaz veya kıra çalan) sakalları vardır. Kanatlı boğaya biner. Eşi Ningal’dir. Samaş’ın babasıdır. Enkidu’nun Gılgamış’ın hayatını kurtarma çağrısına cevap vermez.

 

Nanna Ur’un koruyucusudur Kramer 1963 p. 66), An ve Enlil tarafından şehrin kralı ilan edilerek şaşırtılır. (Kramer 1963 pp. 83-84) Nippur’a kayığıyla seyahat ederken yolu üzerinde beş şehirde durur. Nippur’a vardığında Enlil’e hediyelerini sunar ve Ur’un refah içinde olması için sel baskınından uzak kalması için onun kutsanması için yalvarır. (Kramer 1963 pp. 145-146, Kramer 1961 pp. 47-49) Nanna Ningal ile evlenir ve İnanna ile Utu doğarlar. (Wolkstein and Kramer pp. 30-34; Kramer 1961 p. 41) Her ay yeraltı dünyasına iner ve orada ölülerin kaderlerini belirleyen üç ferman yayınlar. (Kramer 1963 p. 132, 135, 210) İnanna yeraltı dünyasında tuzağa düşürüldüğü zaman ona yardım etmeyi ret eder. (Kramer 1963 pp. 153-154) Üçüncü Ur hanedanını kuran ölümlü temsilcileri için Ur Nammu’yu kurar. . (Kramer 1963 p. 84)

 

Sembolü ; Ay’dır.

Kutsal sayısı;”30’dur”.

Etki küresi; Ay, takvimler, bitki örtüsü ve büyükbaş hayvan bereketidir.

 

*(Mısır’ın Ra’sının gece- gündüz olayını gerçekleştiren gök kayığında seyahatinin- gece yolculuğunun, peygamberlerin tanrıyla gece yolculuğuna çıkmalarının kaynağı. Tevrat’ta Yakup’un yolculuğunda Allah ile güreşip yenmesi ve İsra-il (Allah ile güreşen ve yenen) adını alması, Muhammed’in Mirac’a çıkması İsra  Gece yolculuğu” Suresi. Tevrat’ta İsra kelimesi “güreşmek” olarak anlamlandırılmıştır. Yahudi milliyetçiliğini körüklemek için, Babil sürgünü sonrası Tevrat’ı Yahudilerin ezberlerinden derleyerek yazan İdris peygamberin (Ezra’nın) bir demogojisinden ibarettir. İbranice Arapça’dan türetilmiş bozuk bir dildir, kelimenin anlamı için Arapça kaynak kabul edilmelidir.)

 

Utu/ Samash (Samaş-Şems)

Utu, Nanna ve Ningal’in oğludur ve adalet ve güneş tanrısıdır. Dağların batısında güneşin batışında her gün yer altı dünyasına iner ve dağların doğusunda güneşin doğuşunda doğarak çıkar.* Ölülerin kader fermanlarını yazarken bile geceleri uykuya dalabilir. (Kramer 1963 p. 132, 135; Kramer 1961 pp. 41-42)  Testere gibi çakı taşıyan, omuzunun üstünden gelen ateşi ışınlarla resmedilmiştir. (Kramer 1961 p. 40)

Yaya veya vahşi katırların çektiği araba ile seyahat eder. Gerçeği ve adaleti üstün tutar. Yasa vericidir ve kehanetleri bildirir. Nergal onun çürütülmüş görünüşüdür.

 

İnanna’nın huluppu ağacı istenmeyen misafirlerce işgal edildiğinde yardım için müracaatını görmezden gelir. (Wolkstein and Kramer pp. 6-7) Çoban Dumuzi ile İnanna’nın arasını yapmak ister ama o çoban olduğu gerekçesiyle önerisini ret ederek çiftçiyi tercih eder.*1(Wolkstein and Kramer pp. 30-33)

Utu, Dumuzi’nin Galla’dan uçuşu sırasında başka yaratıklara dönüşen şeytanlarıyla ona yardım eder. (Wolkstein and Kramer pp. 72-73, 81) Enki’nin emirleri gereğince Dilmun’un sulanması için yeryüzünden getirdiği sularla cennet bahçesini güneş doğduğunda sular. (Kramer 1963 p. 148) “Yaşam Ülkesini” korumakla görevlidir ve Gılgamış yardıma ihtiyacı olduğunda ülkeyi korumak için yedi hava kahramanını ülkeyi savunması için görevlendirir. (Kramer 1963 pp. 190-193)  Enki’nin buyruğu üzerine Enkidu’nun yeraltıdünyasındaki gölgesi*2 olan Ablal’ı açar ve kaçmasına izin verir. (Kramer 1963 p. 133; Kramer 1961 p. 36)
(See also Shamash)

 

Sembolü- Uçlarının arasından ışınlar çıkan dört uçlu yıldız  ile güneş diskidir. Kanatlı bir disktir.

Kutsal sayısı “20’dir.”

 

*Mısır’ın Horus-Set kavgası olayının kaynağı.

*1Tevrat Yarayılış bölümünde tanrının çoban Kain’in (Kuran’da Kabil) sunusunu ret edip Habil’in sunusunu kabul etmesi olayının kökeni.

*2 Gölge Mısır mitolojisinde de ruhun parçası kabul edilir. Kökeni gene Sümerdir. Kuran’da da gölgelerin güçlerinden bahsedilir.

İnannaİshhara/ İrnini/İştar

Nanna (Sin) ve Ningal’in kızı olan İnanna savaş ve aşk tanrıçasıdır. “Gilgamesh, Enkidu, and the Underworld”

İştar olarak, Anu’nun eşi Antum’dan (Bazan Sin’in kızı) olan kızı ve ikinci eşidir. Ereşkigal’in kız kardeşidir. Aşk, doğum ve savaş tanrıçasıdır. Sadak ve yayı ile görünür. Onun tapınağından kadın/erkek iki cinsten de çok özel fahişeler yetişir. Bazen aslanlarla birlikte bazen de onlara binerken resmedilmiştir. Adına yapılan Uruk’taki Eanna tapınağı An’a atfedilmiştir.  İrnini olarak da sedir ormanında kaideli bir tahtı (parakku) vardır.
Bir kadın İnanna’nın bahçesine Huluppu ağacı diker ve bir imdugut kuşu (Anzu kuşu, şeytan, Anka kuşu) bu ağaca yuva yapar. Lillit (yerine geçen varisi veya şeytan) ağacın gövdesine ev yapar, köklerine de bir yılan yuva yapar. İnanna bu istenmeyen misafirlerinden kurtulmak için Utu’ya başvursa da Utu ilgi göstermez. İnanna da çabuk kavrayışlı erkek kardeşi olan Gılgamış’a başvurur. Gılgamış ağacın köküne gözyaşları döker ve onu bir taht ve yatağa dönüştürür. İyiliğin geri dönüşü olarak da İnanna ona pukku ve mikku yapar.. (Wolkstein and Kramer pp. 5-9)

“Gılgamış ve Cennetin Boğası”

Sonra İnanna Gılgamış’ı arayıp bulur ve sevgilisi olur. İnanna’yı tekmelediğinde ise o cennetten bir boğa göndererek Erek şehrini korkuya boğar. (Kramer 1963 p. 262)

“İnanna ve Gılgamış’ın Kur Yapmaları.”

Büyük erkek kardeşi Utu İnanna’yı çoban Dumuzi ile birleştirmek ister ama o başlangıçta teklifi geri çevirir ve çiftçiyi tercih eder. O İnanna’yı ebeveynlerinin onun kadar iyi olabileceklerini söyleyerek ve kedisini arzu etmeye başlayacağına ikna etmeye çalışır. Annesi Ningal de ona güvence verir. Birlikte çalışmalarıyla tohumların, bitkilerin yeşereceğini, bereketin artacağını ilişkilerinin mükemmel olacaktır. Evlilik yatağında geçirdikleri zaman içindeyken daha İnanna onun görevlerinin tahtta oturmak ve silahların taşınmasına rehberlik etmek olduğunu ve kendisinin de savaşın önderi olacağını ilan eder. Ninşubur’un isteğiyle ona hayvanlar ve bitkiler üzerinde etkili güçler verir. (Wolkstein and Kramer pp. 30-50)

“İnanna’nın Yeraltıdünyasına İnişi”

İnanna, Greklerin Persefon’unun mevsimlik hikayelerini anımsatan bir mit ile sonuçlanan Kur’u da ziyaret eder. Görümcesi Ereşkigal’in kocası cennetin boğası olan Gugalanna’nın cenaze törenine tanık olmak için yola çıkar. Kölesi Ninşubur’un onu uyarması üzerine önlemlerini alır ve kölesi ona dönemediği takdirde Enlil, Nanna (Sin) veya Enki’nin yardımını alabileceğini anlatır. İnanna Kur’un dış kapısını çalar ve kapı bekçisi Neti onu sorgular. Kraliçe Ereşkigal ile görüştükten sonra onun yeraltı dünyasının yedi kapısından geçmesine izin verir. Her kapıdan geçişinde kendisine güçler ve yetenekler kazandıran bazı alet- cihazlarını ve elbiselerinin takılarını bırakmak zorunda bırakılır, yedinci kapıya geldiğinde ise çırılçıplaktır. Anunna ona karşı yargılamayı geçer ve Ereşkigal onu öldürerek duvara asar.

(see Ereshkigal) (Wolkstein & Kramer 1983 pp. 52-60)

İnanna Enki’nin araya girmesiyle kurtarılır. Enki iki cinsiyetsiz yaratık yaratır ve Ereşkigal’in çektikleri ile empati kurabilmesi ve İnanna’nın cesedinden bir şeyler kazanabilmesi için görüşmeye yollar. Sümer’in yeraltıdünyası yasalarına göre ölüyle konuşulması ölüm cezasını gerektirir ama onlar yaşam( hayat- ölümsüzlük) ekmeği ve yaşam suyu ile yaşamını geri verirler. Ancak yerine başka birini bırakmadan hiç kimse yeraltı dünyasını terk edemez. İnanna Ninşubur ve ailesinden olan galla/şeytanlar eşliğinde kapıları geçer. Dumuziyi Uruk’taki tahtında görünceye kadar hiç kimsenin bir şey istemesine izin vermez. Onlar da Dumuziyi tutuklarlarsa da Utu’nun yardımıyla Dumuzi şekil değiştirerek iki kez kaçar. Sonda yakalanır ve öldürülür. İnanna kızkardeşi Geştinannanın aracılığı ile sabahleyin Dumuzi’ye giderler. Dumuzi’nin yılın altı ayı yeraltıdünyasında kalmasını ve alt ay da yerine Geştinanna’nın kalmasına izin verir. (Wolkstein & Kramer pp. 60-89)  Hikayenin Grek uyarlamasında Persefon’un kaçırılışı topraktan bitkilerin bitmesi, mevsimlerin değişmesi yeraltı dünyasından ürün tanrısının dönüşü şeklindedir.

Geştinanna da erkek kardeşinin kuralları ile baharda ürünlerin hasatı, sonbaharda şaraplık üzümlerin hasatı ve büyüme ile ilişkilendirilmiştir. (Wolkstein & Kramer p. 168).

“İnanna ve Ebih Dağı”

İnanna, kendisinden istekte bulunduğunda onu yücelttiğini ancak ona saldırdığında boyun eğdiği gerekçesiyle Kur’daki Ebih dağından An’a şikayette bulunur. An, onun korkulu güçleri olması yüzünden onun cesaretini kırar. O daha sonra sahip olmaya değer bazı silahları olan ambarcıyı getirerek bunu yapar. Dağı yok eder. Kramer’in “Mount Ebih with Kur- Kur ile Ebih Dağı” ilahilerinde İnanna’yı Kur’un  imhacısı olarak bilindiği geçer. (Kramer 1961 pp. 82-83)

“İnanna ve Enki”

Me, sanatın, ustalığın ve medeniyetin yayılması için yakarılardan oluşan göksel otoritenin evrensel fermanlarıydı. Enki Me’nin koruyucusu olmuştu. İnanna ona gelerek kendisine bu fermanlarla çok az yetki verildiğinden şikayetçi olmuştu. Olaylar yukarıda Enki bölümünde anlatıldığı gibidir.

Sembolü sekiz veya 16 noktalı yıldızdır.

Kutsal sayısı “15”tir.

Astrolojik bölgesi Dibalt (Venüs) ve Bowstar (Sirius-Süreyya) dır.

Kutsal hayvanı aslan ve ejderhadır.

 

III.C Anunna (Anunnaki- An’ın çocukları) ve Ötekileri

 

An’ın çocukları Anunnalarca özellikle şekillendirilen yeraltı dünyasına kapatılan muhtelif tanrılar olmasına rağmen Anunna muhtemelen sonraki konuda geçen 50 kadar tanrıyla aynıdırlar. Anunnaların Dulkug veya Du-ku adı verilen “Kutsal tepecik-tümsek’te” yaşadıkları da söylenir (Kramer 1963: pp. 122-123, Black and Green p. 72, Kramer 1961, p. 73). “İnanna’nın yeraltı dünyasına inişi” destanında Anunnakiler yeraltı dünyasının yedi yargıcı olarak tanımlanırlar. (Kramer 1963 p. 154; Kramer 1961 p. 119)

 

 

 

Kakka;

Sümer tanrısı An-Anu’nun Mesihidir. Ereşkigal’e tanrıların yemeklerini getirir.  Anu’nun habercileri aracılığıyla teslim etmeyi istediği mesajları Ereşkigal’e vermek için Kurnugi/Kur’a gönderilir. An, onu Lahmu ve Lahamuya sarması için, Marduk’a Tiyamat’a karşı savaşta yanında birleşmesi için haber göndermek için onu gönderir.

 

Gula/ Bau/ Baba;

Sümer iyileştirme tanrıçasıdır. Ninurta’nın eşidir. Sembolü köpektir. O iyileştirici ve ana tanrıçadır.

Baba, gök tanrısı Anu’nun kızıdır ve bereket tanrısı Ningirsu’nun eşidir. Halk onu “Anne BABA” diye çağırır. (Sümerlerin Bau ile Gudea A tigi şiirini görünüz.)

Sümer’in Lagaş şehrinin koruyucu tanrıçalarındandır, Ur’un 70.km kuzeyinde ve kralların koruyucusudur.

 

Cara (Kara) /Şara;

Anu ve İnanna’nın oğludur. (Anu, İnanna’nın dedesidir.) Anzu kuşu Enlil’den Kader Tabletlerini çaldığında öldürmesi için gönderildiğinde kuşu öldürmeye gitmeye korkandır.

 

Sarpanitum/ Beltia/ Sarpanit (Yılan);

Beltiya olarak da bilinen Serpanitum eski Sümer ve Babil tanrıçasıdır. Marduk’un eşi, tanrılar meclisinin kâtibi, yazının tanrısı Nabu’nun anasıdır.

 

KUR/Yeraltı Dünyası/Dönüşü Olmayan Ülke/ Cehennem/Ahret;

 

Kur, edebi olarak, ”dağ” ve “Yabancı Ülke “ demektir. Abzu’nun içinde olan ya da onun tarafından kapsanılmış olarak tanımlanmış bölge ve yeraltı dünyası olarak kimliklendirilmiştir. (Kramer 1961 p. 76)

Yeraltı dünyası, yeryüzü ve cennetten kaçırılanların ve ölenlerin ruhlarının/ gölgelerinin saklandığı yerdir ve Ereşkigal’e ödül olarak An ve Enlil tarafından verilmiştir. Sonra, aynı pasajda, Enki Kur ile mücadele etti ve muhtemelen zaferle çıktığından “Kur’un Tanrısı” olarak adlandırıldı. Kramer’e göre Kur,Tiyamat’ın aklını ve Leviathan’ı çağıran ejderhaya benzer bir yaratıktır. Metin, Enki’nin Kurla olan savaşında taş atan yaratıklar veya taşlara karşı kendi aletleriyle savaştığını ileri sürmektedir. (Kramer 1961 p. 37-38, 78-79) (See also Apsu and Tiamat.)

 

Sümerlilerin yeraltı dünyası bazı metinlerde, savaş tanrısı ve kral Ur- Nammu’nun ahreti ve ölümü hakkında kompozisyonlar içermektedir. Savaş alanında öldükten sonra aşağıya varır ve yeraltının “Yedi Tanrısına” kurbanlar keser ve çeşitli hediyeler verir. Bunlar, Nergal, Gılgamış, Ereşkigal, Dumuzi, Namtar, Hubishag ve Ningişidza’dır. Her birisinin sarayı vardır. Hatta yeraltı tanrısının yazıcısı olan Dimpimekug’a da hediyeler sunar. Ölülerin bazıları onu devirdiklerinde, sevgili kardeşi Gılgamış ona uyması gereken yeraltı dünyasının kurallarını ve talimatlarını açıklar. (Kramer 1963: p. 131)

 

Bir başka tablet, güneşin ve ayın ve onların saygın tanrılarının da yer altında zaman geçirdiklerinden bahseder. Güneş yolculuğunu tamamlayıp battıktan sonra ay dağın üstünde yerini alır.

 

Utu ve Nanna, ikisi de “Ölülerin Alçaltılmış Kaderi”ne sahip olarak oradadırlar. (Kramer 1963: p. 132)

Ölmüş kahramanlar orada ekmek yerler, içerler ve susuzluklarını suyla giderirler. Ölünün ve şehrinin ve ailesinin yararına olarak yeraltı tanrılarına dua edilir.

 

“Ninurta’nın Yiğitlikleri ve Kahramanlıkları” bölümünde, bu tanrı Kur’u yok etmek için yola çıkar. Başlangıçta gözü korkan Ninurta, Kur’u yok ederek büyük bir başarıyla geri döndüğünde azmi gerçekleşmiştir. Ninurta bölümünde bu konunun tamamı işlenmişti.

“İnanna ve Ebih Dağı”; İnanna ilahilerde Kur’u imha eden olarak tanımlanır. Eğer biri Kramer’in yaptığı gibi Ebih Dağı ile Kur’u eşleştirirse, yeryüzüne karşı ateşten ışınlar gönderen Anunnaki ve ülkelerine, tanrılara karşı korkuya sevk ettiğini öğreniriz. İnanna, onaylamasa bile Ebih Dağına saldıracağını An’ a bildirir. An, böyle bir saldırıya karşı onu uyarsa da İnanna ilerler ve onu yok eder.

(Kramer 1961 pp. 82-83).

Yer altı dünyası Kur ya da Kurnugi (Sümer’in Dönüşü Olmayan Ülkesi) Anu, Ereşkigal ve Nergal tarafından başkanlık edilen Afrika madenlerinde olduğu gibi.

İrkalla’nın (Nergal) evinde, karanlığın evinde, küllerin evinden hiç kimse çıkamazdı. Onlar, toz üstünde yaşar, yedikleri çamur, giydikleri kuşlar gibi tüy, ışık görmezler karanlıkta yaşarlardı. Bütünüyle tozdan olan yemekleri güçlü krallar ötekilerine dağıtırdı.

Enlil yeraltını ziyaret ettiğinde, “nehrin adamı” ve “kayığın adamı” olarak anılan koruyucular tarafından takip edilir ve kapı bekçilerince içeri alınır. (Kramer 1961 pp. 45-47)

 

Ereşkigal’i n mahkemesinde, Sumugan ve Belit-tseri gibi kahramanlar otururdu.

Utu Samaş’In girip çıkmakta kullandığı yer altının dağlarındaki kapılarını Akrep insanlar korurdu.

Girmek isteyenin geçmesi gereken yedi kapı vardı. Her kapıda, ”çamaşırlar çıkarılmalıdır” yazılı bir levha vardı.

Kuran (Kur-An- Kerim=Ulu An’ın Kur’u- Kızgın Olanın(Ân’ın)  Cehennemi).

Hala inanmadınız mı? O zaman Kur’an Nebe Suresi beni gene doğrulamaktadır.

Müslüman olmayan Kureyşliler Muhammed’İn peygamberliğinin sebebi olan “cehennem ve kıyamet azabıyla uyarma” haberini tartışmışlar, bu olay üzerine de Nebe (Haber) suresi inmiştir.

Nebe (Haber demektir.) Suresinin 2.ayetinin tefsirinde bakın Elmalılı Hamdi Yazır nasıl açıklama yapmış;

“…İmana gelmeyenler, Hz. Muhammed (s.a.v)’in Peygamber olarak gönderilişi ile ilgili birbirlerine soruyorlar: Bu haber ne? O, Allah tarafından

Allah’ın birliğine ve ahiret gününe inanmaya çağırmak için gönderilmiş elçi mi imiş?

Hele o kıyamet haberi nedir?

Ölüler dirilecek, herkese yaptığından sorulacakmış, öyle mi? diyorlar. Kimi “öyle” diyor, kimi “böyle şey mi olur?” diyor. Kimi de “acaba!” diye tereddüt ediyordu. İşte burada bunlar anlatılıyor….”

Nebe Suresi;

8:1. Hangi seyden sorup duruyorlar birbirlerine?

8:2. O büyük haberden mi?

8:5. Hayır, hayır! Düsündükleri gibi degil, yakında bilecekler.

8:21-Cehennem bir gözetleme yeridir.

78:22. Azgınlar için bir barınak.

78:23. Devirlerce kalacaklardır içinde.

78:24. Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir içecek.

78:25. Sadece kaynar su, atık su,

78:26. Çok uygun bir karsılık olarak.” Şeklinde cehennemi tanımlamaktadır.

 

Kapıların adları;

Nedu, (En)Kişar,Endaşirumma, (E) Nuralla, Endukuga/Nerubanda, Enduşuba/ Endukuga, ve Ennugigi’dir. Kapıların ötesinde içerisi karanlık olan “12” çift kapı vardır. Kayıkçı Uta- Napiştim ile karısının oturduğu yer olan Yaşam Ülkesinin ötesinde “ölüm suları” ile Suduri beklerdi. Samaş, kayıkçı Uta-Napiştim ve karısı Urşanabi bu suları geçebilirlerdi.

Egalginga, İştar’ın idaresinde bulunan yer, “Ölümsüzlük Yeriydi”

 

Yeraltı Tanrıları;

Sebitti

Yeraltı tanrılarının çoğu Anunnakilerdir. Ölüm İmparatorluğu/ Yeryüzüne Gönderilen Tanrılardır. Tevrat ve İncil’in Nefilim ve Enok bölümlerinde geçen “Gözcüler’dir.” Yeraltı denilen yer, Gök/cennetin altındadır, Sümer’de Kur ve Kurnugi adıyla da anılan bu yerin çıkarılan en anlamlı açıklaması Yer altının Tanrıları anlamına gelmekteyse de bundan daha çok “Yeryüzünde oturan tanrılar” ve de asla cennete dönmeyenler demektir. Cennet, bunların asıl, doğdukları, yaşadıkları ve geldikleri gezegen olarak anlaşılmalıdır.

Sebitti adı Nergal’in yönettiği “Yedi Savaşçı Tanrı” ya verilen addır.

Bunlar;

Nergal: Yeraltı dünyasının tanrısı ve Ereşkigal’in eşi,

Ereşkigal: Yeraltı dünyasının kraliçesi ve ağlayanıdır.

Gugulana: (Cennetin Boğası)- Ereşkigal’in ilk eşidir.

Namtar (Kader):  Vadesi dolanın üzerine hediye (!) olan ölümü getiren şeytandır. Azrail.

Hubishag (Dimpemekug):  Sarayı olmayan, şafağın tanrısıdır. Sabahçı Azrail de diyebiliriz.

Ningişidza/Gizzida/ Ninjiczida: Cehennemin/ Kur’un katibi ve baş kapı bekçisidir.

 

Nergal(Erragal, Erra, Engidudu)

Enlil’in Ninlil’den olan ikinci oğludur. (Kramer 1961 pp. 44-45) Ziyaretlerde referans gösterilen Ereşkigal ile birlikte cehennemi yönettiği bir sarayı vardır. Gılgamış’ın Pukku ve Mikkusunu geri almak için yeraltı dünyasının temelinde yer alan birçok tabuyu kıran Enkidu’nun suretini o keser. Babil mitolojisinde çok önemli yer tutar, Tevrat Krallar II. Bölüm 17.30 ayetinde hakında kısa bir özet yer alır. Erra diye de çağrılır. Erra, salgın hastalıkların, savaşların çıkarıcısı, avcı tanrıdır”. Enki’ye boyun eğendir. “Geceleri sinsice dolaşan tanrıdır. (Vampir)” Mami’nin sevgilisi, Ereşkigal’in kocası, cehennemin tanrısı ve cömert, nimeti bol olandır. Aynı zamanda da salgın hastalıkları, savaşları, yıkımları çıkaran kötü tanrıdır.

Nergal, önü açık uzun bir kaftan giyen “giyinen bir tanrı” olarak da resmedilmiştir. Kendisini diğerlerinden bağımsız olarak temsil eden “iki aslan başlı” bir asası ve eğri bir kılıç taşır olarak betimlenmiştir.

Ruhların içeri girmeleri için cehennemin kapı dikmelerini açabilendir. Bu, Namtar’ın işaret edilmesinden önce direnmeyi ret etmesi olayında yaptığı bir iştir. Ereşkigal onu cezalandırılmak üzere çağırdığında, onu saçlarından tutup yerlerde sürükleyerek başını kesmekle tehdit etmiştir. Bundan sonra Ereşkigal ona evlenme teklifi yapmış ve böylece evlenmişlerdir. Utu/ Samaş’ın kötü görünümüdür. Enki’nin emriyle, Gılgamış’a Enkidu’nun ruhunu ziyaret etme izni verendir.

Bazı hallerde Enki’nin oğlu olarak da geçer. Cehenneme ilk ziyaretinden önce Enki’nin talimatıyla yaptığı, iyi kaliteli bir ağaçtan sandalyeyi yaparak Anu’nun hediyesi olarak Ereşkigal’e verir.

Enki ona, cehennemde bir parça yiyecek, içki veya eğlenceyi andıran bir şey götürmemesini de söylemiştir. Cehennemde kaldığı yedi gece boyunca Ereşkigal tarafından baştan çıkarılmaya karşı koyamamıştır. Sonunda ona kızarak cehennemden ayrılır, cennetin merdivenlerine tırmanarak çıkar. Namtar’dan saklanır ama sonunda Ereşkigal ile evlenmek için yeraltına dönmesi gerektiğini keşfeder.

Yedi savaşçıya ve Sebitti’ye hatta Sirius/Süreyya yıldızına da, çok gürültücü olan aşırı kalabalık insan ve hayvan topluluklarının öldürülmesine yardım etme emri verir. Onları toplayarak savaşa giderken Işum’a yolu aydınlatma talimatını verir. Babil’deki halkına saldırmakta ihmalci davranan Marduk’a da saygı gösterir ve onlara bir saldırı hazırlar. Babil’de Shuanna/Şuanna’da  E- Sagila’da Marduk’a meydan okur.

Marduk, zaten, bir daha kendilerini toparlayamayacakları şekilde bir tufanla tümünü öldürdüğünü söyleyerek karşılık verir. Tahtının ve denetiminin kayıp gitmesine sebep olacak şartlar ortadan kalkmadıkça tufanı dindirmeyeceğini de söyler. Erra /Nergal koltuğunu ve sahip olduklarının kontrolünü almakta gönüllüdür. Marduk tatile çıktığında Erra Babil’i yıkmak için yola çıkar. Işum, tanrıların kendisini Erra’nın yardımcısı/ hizmekârı olarak tayin edildiğini bilmeden önce, araya girerek Babil’i korumaya çalışır. Onu temsil eden işaretleri orak/ hilal ve asadır.

“Düşmanlarının ülkelerini vahşi fırtına ve tufanlarla yok eden savaşçı” olarak bilinir. Jastrow ve Nirig’in analizlerinden çıkardığımıza göre savaş tanrısı, hastalıkların ve ölümün, kavimlerin arasındaki düşmanlığın, onları yok eden ızdırapların sembolüdür. Bunların yanında yok edici element olan Ateşin Tanrısıdır. Jensen onun yoğun ateşinden çıkan talihsizliklerin, yaz güneşinin ve gün ortasının tanrısı olduğunu söyler.

Nargal’e Babil’de günümüz Tel İbrahim şehri, Sümerce Babil yakınlarındaki Gudua/Kutu’da E- Meslam (Meslam Evinde) tapınağında ibadet edilmiştir.

Babil’de Meslamt-ea (Meslam’dan gelir. Meslam-t=el-ea=tanrı Ea olduğuna göre Meslamt-ea= “Ea’nın eli Meslam” anlamına gelmektedir. Kendisinin Ea’ya boyun eğen, iman eden olduğunu yazmıştık. Muhtemelen Müslüman adı da bu kelimeden gelmektedir. Meslam-an= “Tanrı An’ın Meslam’ı”) adıyla da bilinir.

Grek tanrısı Hades ile aynıdır. Ayrıca Muştabarru-Mütanu/Ölüm Dağıtıcı” olan Greklerin Ares’i, Roma’nın Mars’ı yani eski Babil’in Mars gezegeninin de sembolüdür.

Babil ve Asurlularda, “Büyük Yerleşimlerin Tanrısı”  olarak da saygı gördü.

Ereshkigal/Ereşkigal/Allatu/El Lat-u

Enki’nin ikizi kız kardeşidir. Baş tanrı An’ın Nammu ile evliliklerinden olan kızıdır. Yeraltı/Ahret/ Cehennem’in üstün tanrıçasıdır.

“Gılgamış, Enkidu ve Cehennem-Yeraltı dünyası” adlı destanın başlangıcında Kur’daki cehennem üzerinde bulunan yerlerin de idaresi ona verilmişti. (Wolkstein and Kramer p. 157-158; Kramer 1961 p. 37-38)

Cennetin Boğası olan Gugulanna ile evlenmişti ve İnanna’nın ablasıydı. İnanna onun topraklarına ayak bastığında Ereşkigal ilk önce kapı bekçisine onun takılarını çıkartması, kırması için yönlendirmiş ve ondan sonra yedi kapıdan geçmesine izin vermesini söylemişti. (Wolkstein and Kramer pp. 55-57)

 

Sonra İnanna vardığında o;

Ölümün gözünü İnanna’ya dikti,

Yeminli sözüne karşı onunla konuştu,

Ona suçluluktan ağlamasını fısıldadı.

 

Ona vurdu,

İnanna bir cesede döndü,

….ve onu bir duvardaki kancaya astı. .( Wolkstein & Kramer 1983 p. 60)

Sonra, Enki’nin peygamberi ona vardığında acıdan inliyordu. Onun duygularını anladıklarını gösterdiklerinde onlara hoşluk bahşetti. Onlar, İnanna’nın cesedini ve tahta geçmesini istediler. (Wolkstein & Kramer pp. 64-67) (See also Babylonian Ereshkigal)

 

Ereşkigal yeraltı dünyasının yani cehennemin, ahretin kraliçesidir, Eşi Nergal ile yer altı dünyasını yönetir. Kızdığı zaman, yüzü kurşun rengini alır, morarır ve dudakları siyahlaşır ve büyür. Kız kardeşi İnanna’nın yeraltına neden geldiğini bilmez ve cehennemi elinden alacağı endişesiyle onu öldürür. Namtar’dan İnanna üstündeki ölümü kaldırmasını ister. Sonra’dan İnanna’nın yerine kocası Dumuzi ve onun şeytanlardan kaçmasına yardım eden kız kardeşi Geştinanna yılın yarısını dönüşümlü olarak yeraltında geçirmelerine razı olmalarıyla İnanna’yı serbest bırakır.

Anu, Nergal ile ona yeraltında oturması ve yargılama yapması için Kakka ile taç gönderir. O Nergal’e yiyecek ve içki ikram eder, onu serhoş edip baştan çıkarır ve yedi gece geçirdikten sonra Nergal kendine gelir ve ayrılmak ister. Buna kızan Ereşkigal cennetteki Anu, Enlil ve Enki’nin alması için Namtar’ı gönderir, onun daha önce aldığı bazı hediyelerden gönderirlerse Nergal’i göndereceğini söyler. Aksi takdirde bütün ölüleri kaldırarak yaşayan her şeyi yemelerini sağlayacağını söyler. Sonunda Nergal geri döner.

Bir başka efsanede ise, Nergal, Ereşkigal’e çok kızar ve onu saçlarından sürükleyerek başını kesmekle tehdit eder. Cehennemdeki şeytanların da idaresini ele geçirir. Ancak Ereşkigal ona evlenme teklifinde bulunur. Her iki mitte de sonunda evlenirler.

“Gılgamış ve Enkidu Yer altında” efsanesinin başlangıcında da onun Kur’un girişinde bir sarayı vardır.

Ningişidza/Gizzida/ Ninjiczida: Cehennemin/ Kur’un kâtibi ve baş kapı bekçisidir. Adlarından bazıları, Sadık Keresteci, Ninazu’nun oğlu, Belili’nin eşi ve Anu’nun kapı bekçisidir. Yaşam ağacının tanrısı olarak da işaret edilen bereket tanrısıdır da. Bazen insan başlı yılan bazen de sihrin ve tedavinin tanrısı olarak da bilinir. Arkadaşı Tammuz (Temmuz) ile cennetin kapısında oturandır. Akkadya’daki Basmu gibi 60. Fersah boyunda, çok sayıda ağzı ve dili olan boynuzlu yılan onun sembolüdür. Lagaş ve Ur arasındaki Gişbanda’da onun ana kült merkezi vardır. Ninjiczida, İncil’de anlatılan boynuzlu yılan şeytan veya şeytandır.

Ninlil;

Ninlil, Enlil görsün diye annesinin tavsiyesi ile soyunarak nehre girmiş olduğundan Enlil’in gönüllü gelinidir ve Nippur’un yaşlı kadını Nunbarshegunu /Nunbarşegunu’nun kızıdır. Enlil onu nehirde görünce tecavüz etti ve yeraltına (Kur) girmesini yasakladı. Ninlil yeraltına (Kur) gönderildiğinde onu takip etti ve oğlu olan ay tanrısı Sin /Nanna’yı doğurdu. Aralarında Nergal/ Meslamtea’nın da olduğu üç çocuğa daha yeraltında (Kur’da) sahip oldular ve Sin’in cehennemden ayrılmasına izin verilmesi karşılığında Ninazu yeraltında kalmayı kabul etti. (Sumerians 1963: pp.146-7; Kramer 1961 pp. 43-46)

Tevrat’ta ve İslam’da tecavüze uğrayan kadının tecavüzcüsüne verilme geleneğinin doğduğu olay budur.

Tevrat/Yasa.22: 29-“Kızla yatan adam kızın babasına elli gümüş verecek. Kıza tecavüz ettiği için onu karı olarak alacak ve yaşamı boyunca onu boşayamayacaktır.”

Tevrat’tan İslam kültüne geçen ve halen Türk Ceza Kanununda bu geleneği koruyan yasa vardır. Yezidi Kürtler şeytan Tavus/Enki’ye tanrı olarak taptıklarından bu eski Sümer yasasını bir gelenek olarak uygularlar.

Ancak Kürt Yezidilik dinini 12.yy. sonunda kuran ve kendisini tanrı/şeytan ilan eden Emevi İslam halifelerinden olan I.Mervan’ın soyundan gelen Şeyh Hadi/Adi bin Emevi El Hekkari’dir.

Bir başka metinde de Ninhursag onun geliniyken Enlil’in kız kardeşi olarak da geçer. (Jacobsen p.105)

Onun baş tapınağı Nippur bölgesindeki Tummal’in içindedir.(Babil’İn Ninlil’i bölümüne bakınız.)

Ningal;

Utu ve İnanna’nın annesi, Nanna/Sin’in karısıdır. Enlil’in şehri olan Ur’u sellerle yok etmemesi için ona ağlayarak yalvarmıştır. Fenikeliler onu Nikkal, Nançe, Nanşe, Naş adlarıyla çağırdılar. Enki’nin kızıdır. Dürüstlüğün ve ahlakın, suyun ve bereketin, teknelerin ve suların balıklarının ve hamile rahimlerin koruyucu tanrıçasıdır. En arı tanrıçalardandır. Babilliler ona “Rüyaların yorumlayıcısı olan tanrıça” adını vermişlerdir. İnsanların rüyalarını yorumlayarak kehanetlerde bulunurdu. Ölüm ve dirilişi temsil eden çukuruna girip çıkarken törenlerde rahipler ona başlangıç ayinleri yapıyorlardı. Lagaş yakınlarındaki Sirara’da kült merkezi vardır.

Ninsun;

Adı  “Vahşi İneklerin Kraliçesi” anlamına gelir. Gılgamış’ın anası ve Lugalbanda’nın eşidir. Her şeyi bilen ve Gılgamış’ın rüyalarını yorumlayabilen akıllı bir kadındır. Utu’ya buhur ve içki sunarak Gılgamış’ı Humbaba’ya yollama konusundaki niyetini sorgular. Böyle yaptığında başında küçük bir halkacık ile göğsünde bir işleme bulundurur. Humbaba’ya karşı öncelikle araştırma yapmak için Enkidu’yu evlatlık edinir. Gılgamış destanında oğlunun rüyalarını yorumlayan ve onu yatıştıran olarak geçmektedir.

Nin İldu;

Marangoz tanrıdır. Güneşin saf baltasını taşır.

Nanshe/Nanşe;

Yetimlere ve dul kadınlara bakan, Lagash şehrinin tanrıçasıdır. Yeni yıl gününde yargılananlar ve fakirler için adalet arayandır da. Nidaba ve eşi Haia/Haya tarafından da desteklenir. (Kramer 1963 pp. 124-125)

Nidaba;

Edubba’nın (Saray Arşivi) koruyucu/patron tanrıçası ve yazının tanrıçasıdır. Nanşe’nin bir yardımcısıdır. (Kramer 1963 pp. 124-125)

Ninisinna/ Nininsinna;

Isin (Aysin) şehrinin patron tanrıçasıdır. Baş tanrı An’ın hierodul’üdür.

Ninkasi (Ağzı dolduran hanım);

Yakamoz yapan berrak suda doğmuş, içecek ve alkolün tanrıçasıdır. (Kramer 1963 pp. 111, 206)  Ninhursag ve Enki’den doğan sekiz iyileştirici/ şifacı çocuktan birisidir. Doğduğunda Enki’nin ağzındaki ağrının iyileştirilmesine yanıt bulduğu için Ninhursag onu “Kalbi yatıştıran (Kramer 1961 p. 58) veya Arzuları yatıştıran tanrıça (Kramer and Maier p. 30)” olarak ilan etmiştir.

Ninurta;

Ninurta Enilil’in oğlu, güney rüzgârının tanrısı olan savaşçı bir tanrıdır. (Kramer 1963 p. 145; Kramer 1961 p. 80) “Ninurta’nın Kahramanlığı ve Yiğitliği” Bölümünde Kur/ Yeraltı dünyasını yok etmek için yola çıkan tanrıdır. Başlangıçta Kur Ninurta’nın gözünü korkuttuysa da Ninurta büyük bir çözümle geri döndüğünde Kur yok edilmiştir. Bu Abzu’nun sularının gevşemesine ve kirli suların tarlaları basmasına neden olur. Ninurta Kur’un cesedinin üzerinde kayaları yontarak Abzu’nun üstüne baraj kurar sonra bu suları Dicle nehrine akıtır. (Kramer 1961 pp. 80-82) Ninurta’nın muhaliflerine göre bu pasajda Kur’a yanlış rol dağıtıldığından yanlış kimliklendirme yapıldığı öne sürülür. Siyah ve yeşil, Kur’un dev canavarlarının döllerini üreten ve An ile Ki’nin dölünden olan düşmanları şeytan Asag’ı tanımlamaktadır. Bu hikâyenin açıklamalı hatırlamalarında Kramer’in hesabında olduğu gibi Asag Kur ile yer değiştirmiştir. Bir başka uyarlamada ise Ninurta Adad/İşkur ile yer değiştirmiştir. (Black & Green pp. 35-36)

Ashnan/ Aşnan;

Aşnan, başlangıçta Dulkug’da (Du-Ku) yaşayan tahıl tanrıçasıdır. Kibarca hizmetçidir. (Kramer 1961 p. 50) İnsan/ Öküz sürülerinin tanrısı Lahar ve Aşnan’ın tarlaları için Enki ve Enlil’in tarlalar, çiftlikler yaratırlar. Bu yer Lahar’a yakındır ve Aşnan ürünlerin büyümelerine ve hayvanların bakımlarıyla uğraşır. İki tarım tanrıçası alkol aldıktan sonra, aralarındaki anlaşmazlık yüzünden birbirleriyle kavgaya başlarlar ve çözüm için Enlil ve Enki’ye başvururlarsa da sorun çözümsüz kalır. (Kramer 1961 pp. 53-54)

Lahar;

Başlangıçta Lahar, Dulkug/Du-Ku’da yaşayan insan/hayvan sürülerinin tanrıçasıdır. Aşnan bölümünü okuyunuz.

Emesh/ Emeş;

Enlil tarafından yaratılmış tarımdan sorumlu tanrıdır. Erkek kardeşi Enten ile aralarında kavga ederler veEnten’den sonra Enlil’in isteği üzerine “Tanrıların Çiftçisi” ünvanının sahipliğine getirilmeyi ister. Enlil, Enten’in kuvvetli olmak istediği yargısında bulunduğunda, Emeş ona acır ve gönlünü almak için ona hediyeler getirir. (Kramer 1961 pp. 49-51)

Enten;

Enlil’in tarlalarının çiftçisi ve sürülerinin çobanı olan çiftçi tanrıdır. Erkek kardeşi Emeş ile kendisinin “tanrıların çiftçisi ilan edilmesi” isteği yüzünden kavga ederler. Sonucu yukarıda anlatıldı.

Tevrat ve Kuran’ın Habil-Kabil ya da Habil- Kain kavgası mitinin kaynağının Aşnan/Lahar ve Emeş/Enten bu iki Sümer efsanesi olduğu ortaya çıkmıştır.

Nusku;

Sümerin ateş ve ışık tanrısıdır. Babası Enlil’in Mesihidir. Steplere ateşler yakar. Şeytanları ve büyücüleri ateşiyle yakmak ve yok etmek için çağırır. Sembolü Lamba’dır.

Sharru/ Şarru

Boyun eğmenin, itaatin tanrısıdır.

Siduri;

Barmen, Denizin dudağında, Utnapiştim’in oturduğu yerin, Yaşam ülkesinin ötesinde oturan İştar’ın bir görüntüsüdür. Gılgamış ile görüşür ve peçe giyer.

Gushkin banda/ Guşkin banda;

İnsanın ve tanrının yaratıcısı ve nalbantların tanrısıdır.

Uttu;

Kumaş yapma ve dokumacılığın tanrıçasıdır. (Kramer 1963 p. 174; Black and Green p. 182) Öncelikle bitkilerin tanrıçası olduğu düşünülmektedir. Enki/Ninkur evliliğinden doğmuş Enki’nin kızıdır. Enki’den sekiz yeni çocuk sahibi* olur. Enki, Uttu’dan olan bu çocukları*1 yer. Ninhursag Enki’yi sekiz yara ile lanetler ve kaybolur. (Kramer 1961 pp. 57-59)

*(Sapık, ensest ilişki/ evlilik kavramı. Bu yüzden bütün Mısır, Hint, İran, Sümer, Babil, Grek ve bunlardan etkilenen kavimler bu yoldan üremişlerdir. Krallar aynı zamanda milletlerin de babalarıdır. Milliyetçiliğin de kökeni bu yüzden dinlerdir.)

*1- (Grek mitolojisinde Titan/Teitan/Şeytan dev Kronos’un Zeus dahil sekiz çocuğunu yemesi, Zeus’un babasının karnını yararak çıkması ve babası Kronos’u öldürmesi olayının kökeni de bu mittir.)

Enbilulu;

Nehirleri bilen’dir. Enki tarafından Dicle ve Fırat nehirlerinin akışlarını düzenlemekle görevlendirilmiş tanrıdır. (Kramer 1961 p. 61)

İshkur/İşkur;

Enki tarafından rüzgârları yönetmekle görevlendirilen tanrıdır. “Cennetin kalbinin gümüş kilidinden” de sorumludur(Kramer 1961 p. 61). Akad tanrısı Adad ile de ilişkilendirilmektedir. (Black and Green pp. 35-36)

Aya-Aia

Utu’nun eşidir.

 

Enkimdu;

Enki tarafından sulama kanallarından ve arklardan sorumlu kılınmış tanrıdır. (Kramer 1961 p. 61)

Kabta;

Enki tarafından kazma ve kerpiç yapmakla görevlendirilmiş tanrıdır. (Kramer 1961 p. 61)

Mushdamma/ Muşdamma;

Enki tarafından evler yapmakla görevlendirilmiş tanrıdır. (Kramer 1961 p. 61)

Sumugan;

Enki tarafından yaz mevsiminde, ovalarda ve dağlarda bitki ve hayvan yaşamını kurmakla görevlendirilmiş tanrı olması nedeniyle ovaların veya “Dağların Tanrısı” olarak da bilinir. (Kramer 1961 pp. 61-62; Kramer 1963 p. 220)

Gugulana (Cennetin Boğası (Wolkstein and Kramer p. 55)

İştar’ın emrinde Gılgamış’ı öldürmek için Anu tarafından yaratıldı. Burnundan soluduğu anda açılan burun deliğine 200 adam birden düştü. Enkidu ve Gılgamış ile savaşında onlara tükürük ve bok fırlattı. Öldürüldüğünde Utu/Samaş’a sunu olarak sunuldu. Cennetin boğası, Ereşkigal’in ilk eşidir. Gılgamış’ın İnanna’yı ret etmesinden sonra Erek şehrini alt üst etmesi için gönderildi. (Wolkstein and Kramer p. 55) Siyah ve Yeşil/Black and Green tereddütlü olarak Cennetin Boğası olmaktan çok kanalların ve arkların tanrısı Ennugi ile eşleştirir  (Black and Green p. 77).

Namtar/ Namtara (Azrail-Ölüm Meleği);

Namtar, Ölümden sorumlu şeytandır. Namtar elleri veya ayakları olmayan, yiyip içmeyendir. Namtar “kader kesicidir”, Ereşkigal’in veziri ve Mesih’idir. Ölümün habercisidir (Pritchard p. 51). Vücudun etkilenebileceği parçalara göre gruplandırılabilen 60 kadar hastalığa hükmeder. O kaderdir, kader onun görüntüsüdür, yeraltının şeytanı olarak resmi yapılmıştır. Yeraltı tanrısı Nergal ile Ereşkigal’in başbakanı, elçisi, Mesihi olarak hareket eden Namtar, ilaveten hastalıkları da yayar. Nergal onun kılığındayken Irra’dır ve Namtar’ın ölümlüler üzerindeki bütün hastalık ve ölümlerin belirleyicisi olduğuna inanılır. Ereşkigal’in emri ile İnanna’yı yer altından çıkarandır. Anu’ya elçi olarak gönderilir.

Irra

Nergal’in Namtar şeklindeki halidir veya astıdır ve Veba’nın, salgın hastalıkların tanrısıdır. Hint kültünde İndra’yı andırmaktadır.

Enmesharra (Enmeşerra)

Anu’dan öç almaya yemin etmiş ve Enlil tarafından öldürülerek cehenneme gönderilmiş Yer altı tanrısıdır.

Lamashtu (Lamaştu)

“Silici” olarak da bilinen korkunç dişi cehennem şeytanıdır.

Nedu

Cehennemin birinci kapısının bekçisidir. (Dalley p. 175, “Nergal and Ereshkigal”).Sümerlerde Neti olarak da bilinir.

Gılgamesh/Gılgamış-Yarı Tanrı;

Gılgamış, Birinci Ur hanedanı sırasında Erek’in tarihi kahraman kralı olarak geçer. Tanrıça Ninsun’un kahraman kral Lugalbanda ile ya da bir Yörük ile olan evliliklerinden olan oğludur. Sümer Kral Listeleri dâhil çeşitli yerlerde onun krallığından ve hatta tapınağın ruhani başrahibi “En/Ensi” olduğu da geçmektedir. İnanna’nın erkek kardeşi olması dolayısı ile de Kulab’ın da tanrısıdır. İnanna’ya kahramanlıklarla dolu iyilikler ettiği için (Kramer 1963 p. 187) de “An’ın sevgili prensidir” (Kramer p. 260, 188)

Gılgamış ve Agga (Pritchard pp.44-47; Kramer 1963 pp. 187-190)

Kiş’in kralı Agga, Erek’e bir ültimatom göndererek teslim olmasını ister. Gılgamış şehrin yaşlılarını toplayarak, şehrin yağmalanmasını, böylece düşman işgalinden şehrin mallarının korunmasını istemiş. Ama yaşlılar teslim olma taraftarı olmuşlar. Oda şehrin adamlarının toplanmasını istemiş ve silahlanma konusunda anlaşmışlar. Agga şehre bir saldırı düzenler ve Gılgamış kölesi Enkidu’nun yardımıyla karşı koyar. Askerlerini Agga’nın kapısına gönderir. Agga, Gılgamış’ın askerleri öbür yandan duvarlara tırmanırken, kapıya gönderilen askerleri yakalar ve işkence eder.  Sonra Gılgamış ta duvarlara tırmanır ve Agga’nın askerlerini geri püskürtür. Başının gövdesinden ayrılacağını önceden kestiren Agga geri çekilir. Gılgamış Agga’nın teslim olmasını cömertçe kabul eder ve şehrine geri dönmesine izin verir. Bu bölümden sonra, Nippur’un I.Ur Hanedanının kurucusunun oğlundan aldığı görülür.

Gılgamış ve Yaşam Ülkesi (Pritchard pp. 47-50, Kramer 1963 pp. 190-197);

Gılgamış şehirde gördüklerinin ölmelerinden dolayı üzüntüye kapılır ve “Yaşam Ülkesi’ne”  gitmeye karar verdiğini Enkidu’ya söyler. Enkidu’nun zorlamasıyla ülkenin sorumlusu Utu’yla konuşmak için önce bir kurban keser. Niyetini Utu’ya bildirince Utu yedi koruyucu hava kahramanlarını durdurur. Gılgamış bekâr elli adamını kılıçlar ve baltalarla birlikte yanına eşlik etmesi için alır. Yedi dağı geçen bir yolculuğa çıkarlar. “Sedir Ağcının Kalbini” bulmak için de yol boyunca ağaçları devirerek ilerlerler.

Kırık tablet metninde Gılgamış’ın Humbaba’yı da hesaba katarak derin bir uykuya yattığı yazılıdır. Enkidu veya diğerlerinden biri onu uyandırır. Humbaba/ Huwawa’nın üstüne geldiklerinde Gılgamış onu överek dikkatini dağıtır, üstüne atlarlar, burnuna bir halka geçirip kollarını bağlarlar. Humbaba Enkidu ve Gılgamış’ın ayaklarına kapanır ve Gılgamış onu serbest bile bırakır. Enkidu buna karşı çıkar ve Humbaba da ona itiraz eder ve Gılgamış onun başını gövdesinden ayırır ama Enkidu’nun bu yoğun itirazından da rahatsız olmuştur.

Gılgamış, Enkidu Yeraltında”  bölümü yazıldığı için tekrara gerek yok.

Gılgamış ve Cennetin Boğası” Bölümü de yazıldığından tekrar edilmeyecektir.

Gılgamış’ın Ölümü” (Pritchard pp. 50-52, Kramer 1963 pp. 130-131)

Gılgamış’ın kaderi Enlil tarafından “ölüm” ile çizildiğinde o hala eşi olmayan bir savaşçıydı. Öldüğü zaman eşi ve çocukları onun için yeraltı dünyasının tanrılarına kendilerinden sunularda bulundular. Yeraltında ona bir saray verildi ve “ölümün daha küçük bir tanrısı” olarak hürmet edildi. Ziyaretlerde ona saygı gösterilirdi. Yaşamında sizi tanıyorsa veya bir yakın akrabanız Kur’un yasalarını size açıklayabiliyorsa o sadece sorunları düzeltmeye yardım eder. Onun yerini alan varisi Ur-Lugal ya da Urnungal’dır. (Babil ve Gılgamış’a bknz.)

Tammuz (Dumuzi- Adonis/Yarı Tanrı)

Enki’nin Sirtur ile evliliğinden olan oğludur, çobandır (Wolkstein & Kramer p. 34) Enki tarafından süt ve yağ ile dolu koyun sürüleri yetiştirmek ve onlara ağıllar ve ahırlar yapmakla görevlendirildi. (Kramer 1961 p. 62) Gerçek yaşamında Uruk şehrinin çoban kralıdır. İnanna ile evlenmesinde Utu ısrar etmişse de İnanna/İştar çiftçiyi tercih etmiştir. Ancak araya girenlerin etkisi, Dumuzi’nin yaptığı kurlar sonucunda evlenmişlerdir. Ninşubur ona hayvanların, bitkilerin ve bereketin gücünü vermiştir. (Wolkstein and Kramer pp. 30-50)

Evlilikleri bitkilerin ve tahılların büyümesiyle oluşan bereketin sembolüdür. Yeraltına indiğinde kıtlık ortaya çıkar. İştar’ın babadan erkek kardeşi, gençlik sevgilisi ve eşidir. O bir sebze tanrısıdır. İştar’a ihanet ettiği için yeraltına inmiştir, gene meydana gelen kıtlığı yok etmek için onun araya girmesiyle geri getirilmiştir. Bazen yer altı tanrısı bazen de cennetin kapılarının bekçisidir. Ningizzia ile arkadaştır. Yeraltına kız kardeşi ile dönüşümlü olarak girer çıkar. Gizizda ile Anu’nun kapısını korur.

Belili (Geştinanna)

Dumuzi/ Tammuz’un kızkardeşidir. Dumuziyi yeraltı cinlerinden sakladığı için onun yerine yılın altı ayı cehennemde kalmayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Onun yer altına inmesiyle sonbaharda üzüm ve şarabın bereket timsali olarak ortaya çıkması olarak kabul edilir. Bu yüzden Ningişzida’nın durmadan ağlayan karısı olarak görünür.

Gizzida (Gishzida- Gişzida)

Ninazu’Nun oğlu, Belili’nin eşi, Anu’nun kapısının bekçisidir.

Huwawa/Humbaba;

Huwawa/Humbaba: “Yaşam Ülkesindeki” kalbin sedir ağacının bekçisidir. Anu onlara ölümcül güçler verdi ve Erra/Nergal’in idaresi atında görevlendirdi.

Erra’nın ölümleriyle birlikte şehirlerde yaşayarak yeteneklerini ustalaştırmasına çalışırlardı.

Humbaba (Huwawa), insanoğullarını korkutması için tanrıların evi olan sedir ormanında, Enlil tarafından geniş bir ağacı korumakla görevlendirilmiş bir canavardır. Narası, fırtına ve tufandır, ağzı ateştir nefesi ölümdür. Kendisine güçler veren yedi pelerini/paltosu vardır. Sedir ormanında Humbaba’nın yürüyeceği bir yol ve kapı vardır. “Yaşam Ülkesindeki” Sedir ağacının kalbinin bekçisi Humbaba’nın ejderha dişleri, aslan başı, taşan sular-seller gibi kükremesi, kocaman pençeli ayakları ve yeleleri vardır. Bir Sedir evinde yaşardı. Sedir ormanına düştüklerinde Gılgamış ile Enkidu ona saldırır gibi göründü, Gılgamış onu yağlayarak avuttu, dikkatini dağıttı ve yumuşatınca üstüne atılıp burnuna halka geçirdiler ve kollarını bağladılar. Humbaba onlara yaltaklık edince neredeyse onu salıyorlardı. Enkidu ona karşı geldi, tartıştı, Humbaba itiraz ettiyse de Humbabanın başını gövdesinden ayırdı. (Hakiki Gılgamış ve Humbaba tabletini okuyunuz) Sümerlilerin küçük tanrılar olarak geçen birçok tanrıları vardır.

Nabu

Nabu-(İbr. Nebo,Arp-Nebi); Adı “nb” harfleriyle yazıldığından “çağrılan kişi” (mesih, peygamber) anlamına geliyordu. Bazı kaynaklarda adı,“ne-abu” şeklinde yazıldığından adının “parlayan, parlak “ anlamında Suriye efsanelerinden farklı anlam kazandığı da görülmektedir. Babil’in ve Asur’un yazı ve akıl tanrısı olarak kısa bir dönem tapınıldı (İ.Ö.2000). Marduk baş tanrı olunca Borsippa’daki kendi tapınağı “E-zida” da ikamet etti.

Soyağacı; Büyük dedesi baş tanrı An, onun oğlu Ea/Enki dedesi, babası Marduk, anası Serpantium, eşi Taşmetum (Tashmetum), tapınağı E-zida (Büyük İkamet- Ruhül Kudüs), gücü “bilgi”, remzi tablet ve kalem işini gören bir kama/ takoz, kil ve taş tablet, hediyeleri, bilmek ve bilgi, büyü, görünmezlik ve açıklıktır.

Tanrıların kâtibi, yazının ve aklın koruyucusu, başlangıç’ta Marduk’un olduğu gibi Sirrul/ Mushhushshu’ya (Muşhuşşu-kanatlı yılan ejderha-İştar kapısında resmedilen.) binendi, sol elinde kil tabletlere çivi yazısı yazmaya yarayan bir tür kama/takoz tutan (Stylus) Asur ve İkinci Babil dönemlerinde tarım ve sulama ile de ilişkilendirilen tanrıdır. Bazen su tanrısı ve bereket tanrısı olarak da tapınıldı. En büyük tapınağı Borsippa’daki E-zida’dır. (Babil).

Su, yer, akıl ve döllerin tanrısı Ea/ Enki’nin oğlu Marduk’un baş tanrı oluncaya kadar geçen dönemde Borsippa yakınlarında dedesi Ea’nın “E-ZİDA” adlı evinde oturan olarak bilinirdi. Marduk’un baş tanrı olmasıyla babasının baş veziri/ bakanı ve tanrılar meclisinin de kâtibi/ yazıcısı oldu. İnsanların ve tanrıların kaderlerini tanrının isteği üzerine kutsal kil tabletler üzerine kazıyarak (hakkederek) yazabildiğinden etkisi sınırsızdı. Ayrıca insan ömürünü uzatmaya veya kısaltmaya da yetkisi vardı.

Dedesi Ea’nın görevi olan baş tanrı ve tanrılar meclisinin emirlerini insanlara tebliğ görevini devrettiği Sümer tanrıçası Nisaba’dan (peygamberlik) devralarak yazının ve büronun patronu oldu.

İlk önce Marduk’un kâtibi ve bakanı (veziri) olarak sonraları Marduk’un Serpantium’dan olan sevgili oğlu olarak asimile oldu. Babil’in yeni yıl kutlamalarında heykeli Borsippa’dan Babil’e babası Marduk ile birleştirmek için taşınıldı. Nabu, bundan sonra rahiplerin metinlerinde Asur ve Babil tanrılarının başlıcalarından birisi oldu, adı çocuklara konuldu.

Rahipliğin eski bir nişanesi olarak elleri kapanmış halde dikilen, boynuzlu şapka giyerdi. Eski rahiplik ve rahibeliğin temsili olan elleri bağlı şekilde dururdu.

Gerçekte Nabu bir batı Semitik tanrısı olarak Ebla tabletlerinde geçmektedir. M.Ö.2000’lerin balangıcında Amorluların onu  ve muhtemelen Marduk’u Mezopotamya’ya tanıtmıştır. Pers mitolojisi de dahil olmak üzere bölge mitlerinde iki tanrı birbirine yakın ilişkiler içinde yaşadılar. Eşi Tashmetum’un adı Akad dilinde “Shamu (Şamu- Dilekleri yerine getiren, Dilekleri veren)” dan gelmektedir. Bu özelliği yüzünden “aşkın ve iktidarın (erkeklik)” ve kötüye karşı koruyucusu, merhametli arabulucu tanrıça olarak hürmet gösterilmiştir. Astronomide oğlak burcu ile birleştirilmiştir. Buna rağmen Sümerİ’n yazı tanrıçasının Nabu değil Nisaba/ Nidaba olduğunu belirtmek önemlidir. Bu yüzden Nabu, ileriki dönemlerde “bilginin kavranılmasını” temsil etmiştir.

Nabu mabedinde bulunan çok güzel kil tabletler ile ona sunulan adakların depolandığı yerler de onu ve yaptıklarını öven yazılı edebi kaynaklara rastlanılmıştır. Ayrıca Asur (eski Suriye) da da tapınılan bir tanrıydı. I.Salmanasar onun adına M.Ö.1300’lerde ilk tapınağı yaptırdı, bunu Ninova, Kelah, ve Korsabad şehirlerine inşa edilenler takip etti. II.Sargon döneminde Asur devletinin yayılmasıyla kraliyet metinlerinde sıksık adına yalvarılan tanrıların  en büyüğü oldu. Dularda, özel belgelerde bile çok adı geçtiğinden Asur’da çok sevildiği anlaşılmaktadır. Yazı sanatının koruyucusu olması yanında büyük hayranlık uyandıran güneyin kültürel geleneğinde de temsil edildi. Asur’un çöküşünden sonra Nabu yeni Babil’de önce Marduk’un oğlu olarak sonra da kendi hakkı olan en yüksek rütbeli tanrı olarak yeniden doğdu. Babil’in ardından gelen Pers döneminde de iyi ilgi gördü. Büyük tanrılar rütbesine yükseltilmesiyle  “kader tabletlerinin teslim edildiği” insanlığın kaderini söyleyen göksel tanrı oldu. Metinler onu Ninurta ile bir göstermektedir. Bazen de tarlaların, suyun, bereketin ve dedesi Enki’yle paylaştığı “aklın tanrısı” olarak ta anılmaktadır.

NABU AKİTU BAYRAMINDA BABASININ İNTİKAMCISIDIR.

 

Babil’in Yeni Yıl Bayramı olan AKİTU’da Nabu, yeraltında ayinle alıkonulan “babası Marduk’u kurtarmak için gelen “ kraliyet sultanı/ varisidir”, bu yüzden “ülkede dengelerin onarılmasının umudu ve babasının intikamının alıcısı gibi davranır. Nabu’nun rolü Ninurta tarafından yükseltilmiştir. Bu yüzden bayramların altıncı günü Borsippa’dan Babil’e öteki büyük yabancı tanrıların eşliğinde gelerek Marduk tapınağındaki küçük tapınağını yukarı kaldırır. Ertesi gün bu tanrıların eşliğinde temsili bir ayinle babasını yeraltı dünyasından kurtarır, sekizinci gün baba oğul bir zafer alayıyla birlikte “Kaderin İlk Belirlenişine” doğru hareket eder. Bu efsane Mısır ve Babil mitleriyle kıyaslandığında  onlarla aynı çizgide görünmektedir.Mezoptotamya’da Marduk ve Asur ölen tanrılar ve bir saltanat varisinin kuvveti ile kurtarılarak güçlendirilen tanrılar değillerdir. Bu olayın benzeri Mısır’da Osiris gerçekten ölür ve yerini oğlu Horus alır. Babil ve Asur’da Marduk ve Asur yeraltına kabul ayinine karşı koyarlar ve yukarıdaki gibi zafer alayıyla yükselerek dönerler. İki tanrı arasındaki bağ, ikisinin de ortak varisleri olan evlatları vardır, hayatta sadakat, aşk ve zevk ile aldatılmışlardır.

Kıyaslandığında Mısır’da Horus’unun Osiris’i kurtarma miti tam bir ihanet ve  intikamdır, Mezoptamya’daki ise aile bağları arasındaki derinlik, yeryüzü ve gök kubbede bütün düzeylerde uyum ve ahengin inşaasının konuşulması, onaylanması vardır.

 

Aşağıda okuyacağınız Nabu ve Taşmetum’un kutsal evlilikleri üzerine harika bir belge vardır;

 

Yarın, Iyyar’ın dördüncü günü, akşama doğru, Nabu ve Talmetum yatak odasına girecekler. Beşinci gün hazır olan tapınak rahibince kralın yiyeceği verilecektir.Bir aslanın başı ve meşale saraya getirilecektir. Beşinci günden onuncu güne ikisi yatak odasında kalacaklardır, tapınak gözlemcisi de onlarla kalacaktır. Onbirinci gün Nabu çıkacak ayaklarına idman yaptıracaktır, avlanma parkına gidecek vahşi öküzü öldürecek, yukarı çıkacak ve kendi ikametinde oturacaktır. Kralımkutsayacaktır. Efendim krala, efendim kralın onu bildiğini sırasıyla yazdım.(Zimmern-Babylonischen Neujarfest”  S.152)

 

NABU FENİKE MEKTUPLARINDA

 

Şimdi de sırasıyla Nabu’dan bahseden Fenike mektuplarını inceleyelim. Fiziki dünya ve tabiatın bilgisi ve bilmeye dayanan Adad’la ilişkili olan ilkinin incelenmesinden sonra, bu Nabu’ya atfedilen ikinci mektuptur. İkinci mektup Nabu’yu konuşmanın tanrısı, mektupların tanrısı ve bilimin tanrısı adlarıyla çağırır ve sorar;

“”-Ve o konuşmanın tanrısı niçin toprakla konuşur?

-Toprakla konuşabilir miyiz? Ama toprak konuşur!

-Suyla konuşablir miyiz? Ama su konuşur!

-Ya ateş?

-Onlar konuşurlar ve biz de tanırız!

-Yazının tanrısı niçin gökte, ateşte, işaretlerde, görüntülerde, suda, şekillerde, mektuplarda ve yeryüzünde yazar? Onlarla konuşacak olan gözleri ve işaretleri bildirin! Kara insanlar, Sarı insanlar, Kahverengi insanlar konuşurlar! İşitiriz, dinleriz ve anlamayız. Şekillerle yazdıklarında konuşmalarını anlayabiliriz. Fakat, gözler tanımalıdır!( Lishtar’s emphasis- Liştar’ın vurgulaması)

 

Bilimin tanrısı niçin kötülerin yasalarını, sanatların yasalarını, büyüme be çöküşün yasalarını, ekim ve hasat zamanlarını, hastalığı ve sağlığı,suyun, toprağın, ateşin yasalarını koyar?

Onları bildiğimiz zaman onlara göre nasıl hareket edeceğimizi de en iyi sonucu alacak şekilde bileceğiz! (S15).

Nabu’nun koruması altında “bilgi” dünyadaki yaşamı ve varlığıyla biri bütün türlerdeki sembolleri ve kolay algılamayı, gözün, aklın, kalbin kolay tanıyabileceği ve ruhun asla unutmayacağı şekilde öğrenebilir. Bu şekilde Nabu, “iletişim kurulabilen her şeyi, yasaları, sembolleri, işaretlerin esinlenilen sesidir. O gözleri, kulakları, ağzı, burnu, parmakları ve genel duyu organlarıdır, hepsidir. Nabu mimardır, uzunluğu ve tartıyı ölçer, temelleri planlar, yükseklikleri ölçer!

Babil’in saltanat varisi göksel taclı Nabu’nun parlak kişiliğinde  her şey açıktır, insan emeğinin bütün yönlerinde uygulanan bilme ve bilginin bütün türleri üstündeki yaşamın sürmesinde imanın bir ifadesi vardır. Diğer muazzam şifalar aydınlığa çıkarılmalıdır çünkü atalarımızın ruhlarının seslerinde yerini bulmaktadır. Sesler , Lilinah, Shem (Şem), Eshara (Eşara) Adapa (Adem),Jacobsen (Yakup) Oppenheım (Yunus), Bottero, Kramer’in eserlerinde alevlenen, dinlemeye cesaret eden ruhların bedenlerin, akılların, kalplerin konuşmalarını asla kesemeyen seslerdir.

İncil İşaya 46;1’de Tanak’ın Nebo’su gibi Nevi (Nebi de okunabilir. Kitapsız peygamber demektir) olarak bahsedilmiştir. Asur kralı III. Tiglatplaser zamanında Kalah’ta Nabu’nun dikilmiş bir heykeli bu gün British Müzesindedir. Babil astrolojisinde Nabu (Nebi) Merkür ile eşleştirilmiştir.

 

Aklın, yazının ve tanrıların kâtipliğinin tanrısı olarak Mısır’ın Thoth’u (Lah- Jehuti, Yehudi), Greklerin Hermes’i, Apollo’su daha sonraları Romalıların Merkür’ü ile eşleştirilmiştir.

 

M.Ö.335-30 yılları arsında süren Grek hâkimiyeti döneminde, bu tanrı adına öğretilmiş, bilinen gerçek ahlaki bilgiler tüccar Greklerin mantığına göre değiştirilerek hileci, hurdacı bir kişilik kazandırılmıştır. Mısır’ın Thoth/Lah’ı, Hindin Şiva’sı, Greklerin Hermes’i, Yemen’in Talib’i ve tüccarları, kervanları, fahişeleri, hırsızları koruyan birçok hileci şeytan tanrı ondan türetilmiştir.

Bundan da Hermes çıkmıştır.

Kaynaklar;Foster, Benjamim R. (1995) From distant days: myths, tales and poetry from Ancient Mesopotamia. CDL Press, Bethesda, Maryland.

Leick, Gwendolyn (1991) A Dictionary of Ancient Near Eastern Mythology. Routledge, London and New York.

Leick, Gwendolyn (1994) Sex and Eroticism in Mesopotamian Literature. Routledge, London and New York.

Matsushima, E. (1987) Le Rituel Hierogamique de Nabu, Acta Sumerologica 9:131-75.

http://www.gatewaystobabylon.com/gods/ladies/ladytash.html

Taşmetum (Tashmetum);Taşmetum, adıAkad dilinde “Şamu (Shamu)- dilekleri veren” anlamına gelen kelimeden gelen Babil’in en sevilen tanrıçalarından birisidir. Nabu’nun eşidir. Geç Babil ve Geç Asur dönemlerinde yazılmış dua ve ilahi metinlerinde “merhametli arabulucu”,”kötüden koruyucu”, ”aşkın ve erkekliğin /iktidarın tanrıçası” olarak yalvarıldı. Astronomide “Oğlak Burcu ile eşleştirildi geleneksel ve evlenilecek eş, genç kraliçe ve tarnıça olarak görüldü.Nabu ile birlikte çok iyi bir çift olan Taşmetum yaşamları boyunca birbirlerini tamamlayan ve insanlığa faydalı olan Babillilerin ve Asurluların sevgili tanrı ve tanrıçaları olmuşlardır. Mezopotamya’nın en sevilen ilahi çiftidirler ve bu yüzden tapınaklarda, dualarda, ilahilerde ikisine birden yalvarılmıştır. Taşmetum güneyde İştar ile birleştirilerek Nannar adıyla anılmıştır. Bu yüzden ilahi kâtibin çok sevilen sevgili eşi bazen de ortağı olmuştur. Asur resmi tapınak kayıtlarında Nabu ve Taşmetum ile ilgili üç tane belge vardır. (Matsushima’nın çevirisi 1987-S.132)

Nabu ve Taşmetum’un Aşk Gazelleri;

Şarkıcılar;

Güvenin olduğu yerde güvenilecek olana izin verin

Bize gelince güvenimiz Nabu’yadır

Kendimizi Taşmetum’a veririz

Bizim olan bizimdir, Nabu sahibimizdir

Taşmetum güvendiğimiz bir dağdır,

 

Şarkıcılar Taşmetum’a;

 

Söyleyin ona, ona duvardan ona, Taşmetum’a

Mabedde yerini alsın

Kutsal ardıçtan kürsüsünü kokulandırsın,

 

(Taşmetum) Sedirin (ağacının) gölgesi, sedirin gölgesi, sedirin gölgesi

Kralın sığınağına gelen

En büyük selvilerin gölgesi

Oynaşmam için en büyük kutsal ardıcın dallarının gölgesi Nabu’ya barınak olsun!

 

Şarkıcılar;

Taşmetum- Altın elbisem Nabu’mun kucağına sarksın,

Sahibim kulağıma küpe taksın ki sahibime zevk verebileyim

Nabu sevgilim bana küpe tak ki

Sana bahçemde zevkler verebileyim,

…. İçinde sana zevkler verebileyim.

(Nabu)

Taşmetum’um sana karnelyan* taşından bilezik taktım-

*(Zümrüte benzer, ok, mızrak ucu olarak ta kullanılan kıymetli taş)

Sana karnelyandan bilezik,

Açacağım….

(Boşluk)

Ey Taşmetum, butların steplerin ceylanlarının ki gibi

Ey Taşmetum, ayakbileklerin bir bahar elması gibi

Ey taşmetum topukların volkan* taşı gibi *(Obsidiyen)

Ey Taşmetum, kendin lapisten * tablet gibisin (sen kitap gibisin) *(lacivert taşından)

Şarkıcılar;

Taşmetum şehvetle dolu olarak yatak odasına girdi,

Kapısını kilitledi, cesurca içeri yöneldi

Yıkandı ve yatağa tırmandı

Lapis kupadan, öteki lapis kupadan, gözyaşları aktı,

O yün gibi perçemleriyle gözyaşlarını sildi (Nabu)

Sor ona sor, bul ,bul

Niçin, niçin bu kadar süslendin Taşmetumum,

Bahçeme seninle ancak böyle gidebilirim Nabucuğum

Bahçene girmeme izin ver bahçene gireyim

Tekrar izin ver nazik bahçene gireyim…

Akıllı insanlar arasında yer almamı engelleyecekler

 

Şarkıcılar,

Meyveyi kopardığını gözlerimle gördüm

Kulaklarımla kuşunun şarkısını duydum

Nabu;

Şurada hızla bağlayalım,, bahçeyi günlere sahibine bağlayalım, hemen evlenelim,

Nazik bahçende geceleri bağlayalım, izin ver bana Taşmetum’um bahçene benle gel

Akıllı insanlar arasında yerin en önde olsun!

Olabilir, kendi gözlerinle meyvemi kopararak

Kendi kulağında kuşunun şarkılarını işiterek

Görebilir, kendi gözlerinle, işitebilir kendi kulaklarınla

 

 

LOVE LYRICS OF NABU AND TASHMETUM

 

Singers:

Let whom will thrust where he trusts,

As for us, our trust is in Nabu,

We give ourselves over to Tashmetum.

What is ours is ours: Nabu is our lord,

Tashmetum is the mountain we trust in.

Singers to Tashmetum:

Say to her, to her to her of the wall, to Tashmetum,

…, talke your place in the sanctuary,

May the scent of holy juniper fill the dais.

(Tashmetum?): Shade of cedar, shade of cedar, shade of cedar,

… is come for the king´s shelter,

Shad of cypress is (for) his great ones,

The shade of a juniper branch is shelter for my Nabu, for my play.

Singers:

Tashmetum dangles a gold garment in my Nabu´s lap,

“My lord, put an earring on me,

‘That I may give you pleasure in my garden,

´Nabu, my darling, put an earring on me,

´That I may make you happy in the [ ]’.

(Nabu)

My Tashmetum, I put on you bracelets of carnelian,

[ ] you bracelets of carnelian

I will open……….

[gap]

O Tashmetum, whose thighs are a gazelle in the steppe,

O Tashmetum, whose ankles are a springtime apple,

O Tashmetum, whose heels are obsidian stone,

O Tashmetum, whose whole self is a tablet of lapis!

Singers:

Tashmetum, looking voluptuous entered the bedroom

She locked her door, sending home the lapis bolt.

She washes herself, she climbs into bed.

From one lapis cup, from the other lapis cup, her tears flow,

He wipes away her tears with a tuft of read wool,

There, ask (her), ask (her), find out, find out!

‘Why, why are you so adorned, my Tashmetum?’

´So I can go to the garden with you, my Nabu.’

´Let me go to the garden, to the garden and [ ]

´Let me go again to the exquisite garden,

´They would not have me take my place among the wise folk.’

Singers:

I would see with my own eyes the plucking of your fruit,

I would hear with my own ears your birdson.

Nabu:

There, bind fast, hitch up, bind your days to the garden and to the Lord,

Bind your nights to the exquisite garden,Let my Tashmetum come with me to the garden,

Among the wise folk her place be foremost.

´May she she with her own eyes the plucking of my fruit,

May she hear with her own ears my birdsong,

May she see with her own eyes, may she hear with her own ears!

 

 

Nisabba (Nisaba)

Hububatın, tahılların hasat tanrıçasıdır. Memeleri tarlaları besler. Dişilik organı tahıl ve sebze doğurur. Çok miktarda saçları vardır. Aynı zamanda öğrenilebilen bilginin ve yazının tanrıçasıdır. Kendisine ilave adların verilmesine sebep olan Anzu/ şeytan kuşunu öldürmesinden sonra Ninurta adına düzenlenen arınma törenlerini yerine getirir.

Dagan (Ugarit- Tahıl)

Yeraltının ve bereketin tanrısıdır. Tanrılar meclisinde öne sürdüğü fikirleriyle Anu’ya eş olarak gösterilmiştir. (Kenan tanrılarından Dagon ile ilişkilidir.)

Birdu-(Sivilce-kabarcık demektir)

Yer altı tanrısıdır. Enlil/Ellil onu Ninurta’ya haber göndermekte kullandığından mesajcıdır.

Sharru (Şarru)

Boyun eğmenin, itaatın tanrısıdır.

Urshambi (Urşambi)

Utnapishtim’in kayıkçısı, kaptanıdır.

Ennugi

Anunnakilerin sulama kanallarının denetimcisidir.

Geshtu-e (Geştu-e)

“Kulak”, İnsanı yaratmak için Mami’nin kullandığı bilgi ve kanın tanrısıdır. Bu da genetik yapımızın bir kısmı onun kanı demektir.

Yarı Tanrılar, Şeytanlar, Ejderhalar/Canavarlar;

Şeytanlar ve canavarlardan kast edilen Tevrat’ta da yaratılış bahsinde anlatılan bozunmuş dev insanlar veya yaratıklardır, bazıları da ikinci yaratılış bahsinde geçen tanrı-insan evliliklerinden olan melez dev tanrıların çocuklarıdır. Bu yaratıkların çoğu tanrıların insan kızlarından ürettikleri çocukları, dev insanlardılar. (Yaratılış/Genesis 6.) Ya da Yarı tanrılardan kasıt ta bunlardan olup insanları yönetmek üzere onların başına kral veya herhangi daha küçük rütbede göreve getirilmiş melezlerdir.

Yarı tanrılar ölümlü olmalarına rağmen biz insanlara göre çok çok uzun sayılabilecek ömre sahiptiler. Ancak zamanla bunların ömürlerinin de 50.000 yıldan 1.000 yıla kadar kısaltıldığına tanık olmaktayız.

Adapa Uan

İnsanlığa sanatları ve medeniyeti öğretmesi için Enki tarafından görevlendirilen tufan öncesi yedi bilgenin ilkidir. Eridu’luydu. Eridu’da tanrılara yiyecek ve su ikram etti. Enki’nin tapınağına balık yakalamak üzere gittiğinde fırtınaya yakalandı. Güney rüzgarını öğretilen bilgileri kullanarak durdurunca cezalandırıldı. Yargılandığında cennetteki ölümsüzlük ekmeği ağacının meyvesinden yememe cezasını Enki önerdi. O dönemde verilen en hafif cezaydı.

Adapa/Uan Tevrat’taki ve Kuran’daki Adem ile aynıdır.

Ninti

“Kaburga Hanım”. Ninhursag’ın hastalıkları iyileştirmek için yarattığı kızların yedincisidir. Enki’nin yedi sihirli bitkiyi yemekle cezalandırılmasında meydana gelen ağrı/acıyı o dindirdi. Ninti Tevrat’ın Eva’sı Kuran’ın Havva’sı ile aynıdır.

Kabta

Sümer mitolojisinde, tuğlaların tanrısıdır ve tanrıların evlerini, binalarını ve tesislerini kuran odur. Tevrat’ın Nemrud’u ile aynıdır. (Gen/Yar:10:8,9,10) Ayrıca İbrahim’in yazılarında da vardır.

Kalkal

Enlil’in Nippur’daki kapı bekçisidir.

Shullat/Şullat

Utu’nun hizmetçisidir.

Haniş/Hanish

Hava tanrısının hizmetçisidir.

Urshambi/Urşambi

Uta-Napiştim’in kayıkçısı ve kaptanıdır.

Nin-agal

Sümer mitolojisinde, nalbantların tanrısıdır. Bakırı çiğner ve alet yapar. Nin-agal Tevrat’taki Tubalkain ile aynıdır. (Gen/Yar:4;22

Lugalbanda

Gılgamış’ın babasıdır. Tanrıça Ninsun ile evliliğinden Gılgamış doğmuş ve yarı tanrı olmuştur. Tufan öncesi Uruk hanedanının üçüncü kralıdır. Sümerde mağaraların, çobanların, şiirlerin tanrısı olarak da bilinir. Uruk’ta tanrı kral olmak Lugalbanda’nın hakkıydı ve tablet metinlerindeki Kral listelerine göre Uruk’u 1200 yıldan biraz daha az yönetti.

Her nasıl olduysa tablet metinlerinden birisinde de Uruk ordularının bir birliğine komuta eden genç bir subay olarak da görünür.

Utu’ya; “Seni selamlıyorum, artık beni hasta et ey kahraman! Ningalİ’n oğlu, seni selamlıyorum, beni hasta et Utu” Diye yalvarır ve böylece ölümlü olur.

 

Enkidu

Gılgamış’ın kölesi ve arkadaşıdır. Erek’in işgali sırasında Gılgamış’ın Agga’yı püskürtmesine yardımcı olmuştur.  “Yaşam Ülkesine” olan yolculuğunda ve Humbaba’nın öldürülmesinde Gılgamış’a askerleriyle eşlik etmiştir. Gılgamış derin uykuya daldığında onu uyandırandır. Humbaba’nın burnuna halka geçirip kollarını bağlamada yardımcı olur ve Humbaba’nın öldürülmesine Gılgamış’ı ikna eder. Gılgamış’ın yeraltı dünyasına indiğinde onu kurtarmak için “Büyük İkâmetgah’ın” kapısından girer ve onun belirsiz bir doğal nesne olan Mikku ve Pukkularını geri alır. Yeraltında temiz çamaşırlar, sandaletler giymek, iyi yağla yağlanmak, gürültü yapmak, b irinin ailesi gibi davranmak, orasının görevlisi gibi silah taşımak gibi birçok tabuyu kırmıştır. (Kramer 1963: pp. 132-133) İnsanlara sağladığı bu kolaylıklardan dolayı a yeraltı dünyasının ağlayıcılarınca adına oruç tutulur. Enki’nin araya girmesiyle “Gılgamış ile konuşan Gölge” rütbesine yükseltilmiştir.

Ziusudra/Atra Hasis/ Uta Napishtim

Sümer şiir tabletlerinde, “Şuruppak’lı rahip ve Akıllı Kral” olarak geçer. Akkad kaynaklarında “Şuruppak’lı akıllı vatandaş” olarak geçmektedir.

Sümer kral listelerinde adı geçen Ubara-Tutu’nun oğludur ve adı “Yaşamı Gören Kişi” olarak çevrilmektedir.

İlk yaratılan insanların cinsellikleri ve diğer yönleriyle çıkardıkları sesler göklere ulaşır ve Enlil’i rahatsız etmeye başlar. Rahatsızlık ona göre dayanılmaz hale gelince insanlığı yok etmeye karar verir ve Enki’ye göklerdeki suların kapaklarını açmasını söyler. O da insanı kendisi yarattığı için eserinin yok olmasına kıyamaz ve Ziusudra’Yı bir duvar arkasından dinlemesini sağlayarak, kendi kendine konuşuyormuş gibi yaparak bir gemi yapmasını öğütler ve yapacağı ölçüleri de öğretir. Zira, insanlara bilgi verilmesi tanrılar meclisinde kararlaştırılmıştır.

Ziusudra talimat üzerine gemiyi yapar ve kendisi, ailesi ve bazı canlı türlerini böylece kurtarır. Daha sonra Enki insan nüfusunu veba, kıtlık ve yırtıcılarla kontrol edebileceğini söyler.

Sümerliler’e göre “Güneşin doğduğu Dilmun’da “ yaşar. Gılgamiş destanının 11. Tabletindeki en başkahramandır. Bir şiirin başka uyarlaması olan tablette Atra- Hasis adıyla ve Babillilerde Uta-Napiştim, Sümer’de de Ziusudra olarak geçer. Tevrat ve Kuran’ın Nuh peygamberiyle çok uyumlu karakter özelliklerine sahiptirler, hatta aynıdırlar.

Etana– Göğe bir kartal tarafından çıkarılan insandır. Kiş şehrinde hüküm süren Sümer hanedanının 13. Kralıdır. Anu tarafından atanmıştır. İştar ve İgigi Kiş için bir kral aradıklarında Enlil Etana’ya taç giydirmiş ve kral ilan etmiştir.

Kiş’te kartal ve yılan Samaş’ın koyduğu kuralları çiğnemeyeceklerine yemin ederler. Sonradan kartal yeminini bozarak yılanın yumurtasını yer.

Samaş, “Onun yuvası yeryüzü kadar geniş olsun” der ve yılana, kartala nasıl adaletle hizmet edebileceğini anlatır. Yılan bir öküz cesedi ile kartalı cezbeder ve onu yakalar. Kartal ayrılmayı ister yılan “Samaş’ın cezasının üstüne olduğunu, onu yerine getirmezse bırakmayı ret eder. Kartalın kanadını kırar ve onu bir çukurda ölüme terk eder. Kartal merhamet etmesi için Samaş’a yalvarır ve şahsen yardım etmeyi ret eder ama Etana’yı kartala yardıma gönderir. Etana kartala yardım ederse onun çoraklıktan çektiği kıtlığa yardımcı olacağını söyler.

 

ŞEYTANLAR VE CANAVARLAR

En Önemlileri;

Akrep Adamlar; Aqrabaumelu (Girtablilu) Akrep Adam, Yeraltı dünyasının kapılarının koruyucuları. Korkuları dehşet verici, bakışları ölümdür. Babil mitolojisinde akrep insanlar evrenin canavar anası Tiyamat’ın çocuklarıdır. Başları göklere değen canavarlardır. Kolsuz başsız bir insan gövdesi üzerinde başları ve kolları vardır. Bellerinden aşağı akrep kuyrukları vardır. Ölümcül savaşçılardır. Hedefini şaşırmayan yayları/ oklarıyla ve akrep kuyruklarıyla savaşırlar. Güneş tanrısı Utu/Samaş’ın kutsal yaratıklarıdırlar. Sabahları doğu dağının kapılarını açarlar ve Samaş göklere iner. Geceleri batı dağının kapılarını kapatırlar ve Samaş yeraltına iner. Gılgamış, ölümsüzlük otunu araması macerasında bir akrep adamın yardımını almıştır.

Yedi Kötü Şeytan; Onlar, hiddetten kuduran fırtınalar ve kötü tanrılardır. Göğün kubbesinde yaratılmış merhametsiz şeytanlardır. Kafalarını kötüye kaldırdıkları andan sonra her gün kötülük ve yıkıma çalışırlar.

1-Birincileri Güney Rüzgârıdır (Lodos)

2-İkincileri ise ağzını açtığında hiç kimsenin kaçamayacağı bir ejderhadır.

3- Üçüncüleri ise gençliği kapıp kaçan zalim leopardır.

4-Dördüncüleri ise korkunç Şibbu’dur.

5-Beşincileri ise hiç kimsenin önünden kaçamayacağı vahşi kurttur.

6-Altıncıları ise, tanrıya ve krala karşı şaha kalkarak yürüyen……’dır.

7-Yedincileri ise, fırtına ve kötü rüzgârları ile öç alan, akrep kuyruklu, el ve ayakları keskin aslan pençeli olan, kartal kanatlı, şekli bozulmuş kafasıyla eski Mezopotamya halkının koktuğu kanatlı şeytan tanrı Pazuzu’dur.

Hastalıkları ve ölümleri getiren güney ve doğu rüzgârlarının kişiselleştirilmiş halidir. Mezopotamyalılar Pazuzu’nun çölde yaşadığına inanırlardı.

Zu- Aslanpençeli kartal kanatlı ve pençeli, yarı insan yarı kuş şeytani bir yaratıktır. Hehe dağında doğdu. İbiği testere gibidir. Onu saklayan on bir pelerini/örtüsü vardır. Çok güçlüdür. İmdigut/Anzu kuşunu çağrıştıran bir yapısı vardır. Zu aynı zamanda ilahi fırtına kuşudur. Yıldırım bulutlarının ve güney rüzgârının kişileştirilmiş halidir. Enlil, yıkanma odasını koruması için ona başvurmuştur. O da Enlil’in kader tabletlerini çalıp bir dağın tepesine saklamıştır. Enlil öbür tanrılara tabletleri getirmeleri için emrettiyse de Zu’dan korkuya hiç biri cesaret edememiştir. Bir metne göre Marduk Zu’yu öldürmüştür, bir başka tablete göre de tanrı Ninurta’nın oklarıyla ölmüştür.

Sataran-Eski Mezopotamya’da Der şehrinde koruyucu Sümer tanrısıdır. İlahi yargılayıcı ve iyileştiricidir. Sonraları yılan tanrı Nirah onun habercisi olmuştur.

Nirah- Eski bir Sümer yılan tanrısıdır, Sataran’ın ilahi Mesihi/habercisidir.

Birdu– Yukarıda anlatıldı.

Nedu-Yukarıda anlatıldı.

Sumugan– Ereşkigal’in mahkemesinde görev yapar, yeraltında oturur. İnsanların/İneklerin tanrısıdır.

İrra– Nergal’in astı, veba tanrısıdır.

Enmeşera- Sümer yeraltı tanrısıdır. Bütün medeni toplumların ve yerleşim yerlerinin üzerinde gücü olan, “bütün kargaşa/ihtilafların” tanrısıdır. Eşi, “bütün insanların hanımefendisi” olan Ninmeserra’dır.

Martu/Amurru– Sürmer’in step (çayırların) tanrısıdır. Aynı zamanda yerleşim yerlerine felaket getiren fırtına tanrısıdır da. Belit- Tseri’nin eşi, Anu’nun da oğludur.

Belit/ Tseri– Yeraltı tabletlerinde yazdığına göre, Ereşkigal’den önce dizçökendir.

Lamaştu– Silici olarak ta bilinenkorkunç dişi şeytandır.

Zaltu- İştar’ı tamamlamak için Enki’nin yarattığı “ihtilaf/kargaşa” tanrıçasıdır.

Sümer ve Babil Baş Tanrılarının adları;

 

Sümerce Adı       Babilce Adı

 

An                     Anu

Ninhursag/Ki    Aruru, Mammi

Enlil                  Ellil

Enki                  Ea

Nanna               Sin

Inanna              Ishtar

Utu                   Shamash (Samaş)/Şems

Ninlil               Mullitu, Mylitta

 

VII. Sources/Kaynaklar

  • Black, Jeremy and Green, Anthony, Gods, Demons and Symbols of Ancient Mesopotamia: An Illustrated Dictionary, University of Texas Press, Austin, 1992. This up-to-date and thorough resource on Mesopotamian mythology has great photos and illustrations by Tessa Rickards and very useful entries which often indicate the times and places when variant tales were current. My only complaint is that it is not always clear whether information in an entry is applicable to the Sumerian, Akkadian, or both versions of a particular deity or hero.
  • Crawford, Harriet, Sumer and the Sumerians, Cambridge University Press, Cambridge, 1991. (This is a briefer but more up to date archaeological look at the Sumerians than you’ll find with Kramer. There isn’t much mythic content in this one, but there are many wonderful figures detailing city plans, and the structure of temples and other buildings.)
  • Jacobsen, Thorkild, The Treasures of Darkness, Yale University Press, New Haven, 1976. A good alternative to Kramer, Jacobsen explores Mesopotamian religious development from early Sumerian times through the Babylonian Enuma Elish. Most of the book winds up being on the Sumerians.
  • Kramer, Samuel Noah, and Maier, John, Myths of Enki, the Crafty God, Oxford University Press, New York,1989. The most recent work that I’ve been able to find by Kramer. They translate and analyze all of the availible myths which include Enki. I’ve only seen it availible in hardcover and I haven’t seen it in a bookstore yet.
  • Kramer, Samuel Noah, Sumerian Mythology, Harper & Brothers, New York, 1961. This slim volume contains much of the mythological material that wound up in The Sumerians but concentrated in one spot and without much cultural or historical detail. Many of the myths are more developed here, some of which are only glossed over in The Sumerians, however in some cases The Sumeriansholds the more complete or updated myth.
  • Kramer, Samuel Noah The Sumerians The University of Chicago Press, Chicago,1963. (This is a more thorough work than Kramer’s Section at the end of Inanna, but the intervening 20 or so years of additional research and translation allow Inanna‘s section to be perhaps more complete, regarding mythology.)
  • Wolkstein, Diane and Kramer, Samuel Noah, Inanna: Queen of Heaven and Earth, Harper & Row, NY, 1983. (Ms. Wolkstein’s verse translations of the Inanna/Dummuzi cycle of myths are excellent, but differ somewhat Kramer’s originals. Kramer gives a 30 or so page description of Sumerian cosmology and society at the end).
  • The New American Bible, Catholic Book Publishing Co., New York, 1970.

VIII. Other books of interest

  • Algaze, Guillermo, “The Uruk Expansion”, Current Anthropology, Dec. 1989. This article helped with the introduction material.
  • Hooke, S. H. Middle Eastern Mythology, Penguin Books, New York, 1963. This work covers Sumerian, Babylonian, Canaanite/Ugaritic, Hittite, and Hebrew mythologic material in brief and with comparisons.
  • Fagan, B. M., People of the Earth, Glenview Il, Scott Forsman, 1989. This archaeology text book helped provide some of the introductory material.
  • Kramer, Samuel Noah, History Begins at Sumer, University of Pennsylvania Press, Philadelphia, 1981. (This text runs through a bunch of “firsts” that Kramer attributes to the Sumerians. I only looked at it briefly, but it seemed to contain about the same information as was in The Sumeriansonly in a “Wow neat!” format instead of something more coherent.)
  • Pritchard J. B., Ancient Near Eastern Texts Relating to the Old Testament, Princeton, 1955. There is also a 1969 edition of this work and a companion volume of pictures. It seems to be the authoritative source for all complete texts of the Sumerians, Babylonians, Canaanites, Hittites, and perhaps other groups as well. It’s pricy but many libraries have a copy.
  • Stephenson, Neal, Snowcrash, Bantam Books, New York, 1992. Cyberpunk meets “Inanna, Enki, and the Me“.
  • Wooley, C. Leonard, Excavations at Ur, 1954. This is one of the earlier works on the subject, and as such is not as complete as the others although it is of historical interest.

 

Bir arkadaşımın gönderdiği henüz çeyrek asırlık bir buluntu olan Ebla Tabletlerinin Türkçeleşmiş halini yayınlıyorum.Bunlar henüz tam olarak ilim dünyasının hizmetine açılmış değillerdir.Bu yüzden her din kendince uygun olan taraflarını yayınlamaktadır.Bir gün din bilimciler ve arkologların da katılımı ile insanlık adına iyi sonuçlar çıkarılacağına inanmak istiyorum.
Keykubat.

TEVRAT’TAN 1500 YIL ÖNCESİNE AİT EBLA TABLETLERİNDE ADI GEÇEN PEYGAMBERLER

Ebla tabletlerinden bir örnek.

M.Ö. 2500’lü yıllardan kalma Ebla Tabletleri, dinler tarihi açısından çok önemli bilgileri günümüze kadar taşımaktadır. Arkeologlar tarafından bulundukları 1975 yılından itibaren birçok kez araştırma ve tartışma konusu olan Ebla Tabletlerinin en önemli özelliği ise, içinde İlahi kitaplarda bahsedilen üç peygamberin adının geçmesidir.
Önemli bilgiler içeren Ebla tabletlerinin, binlerce yıl sonra bulunması, Kuran’da bildirilen toplulukların durumunun coğrafi olarak da açıklanması bakımından oldukça önemlidir.
Ebla, M.Ö. 2500 yıllarında, bugünkü Suriye’nin başkenti olan Şam ile Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alan bir bölgeyi kapsayan bir krallıktı. Bu krallık, kültürel ve ekonomik olarak doruğa çıkmış ama bir dönem sonra -birçok medeniyette olduğu gibi- tarih sahnesinden silinmişti. Ebla Krallığının, döneminin önemli bir kültür ve ticaret merkezi olduğu, tuttukları kayıtlardan da anlaşılıyordu. Eblalılar devlet arşivi oluşturan, kütüphane kuran ve ticari sözleşmeleri yazılı kayıt altına alan bir medeniyetin sahibiydiler. Hatta Eblaca (Eblait) denen kendi dillerini oluşturmuşlardı. (Ebla”, Funk & Wagnalls New Encyclopaedia, (c) 1995 Funk & Wagnalls Corporation, Infopedia 2.0, SoftKey Multimedia Inc.)

Ebla’da kazı alanı.

Yer Altında Saklı Kalan Dinler Tarihi
1975 yılında yapılan kazılarda ilk bulunduğunda, o zamana kadar klasik bir arkeoloji başarısı olarak değerlendirilen Ebla Krallığı, gerçek önemini çivi yazılı yaklaşık 20.000 tablet ve parçalarından meydana gelen arşivin bulunması ile kazanmıştır. Bu arşiv, aynı zamanda diğer arkeoloji uzmanlarının üç bin yıldan beri bildikleri bütün çivi yazılı metinlerin dört kat daha fazlasıydı.
Tabletlerdeki dil, Roma Üniversitesi’nde arkeolojik yazı uzmanı olan İtalyan Giovanni Pettitano tarafından çözüldüğünde, konunun ne denli önemli olduğu daha da iyi anlaşılmış oldu. Bu sayede Ebla Krallığının ve bu muazzam devlet arşivinin bulunmuş olması artık yalnızca arkeolojik değil, dini çevreleri de ilgilendiren bir konu haline gelmişti. Çünkü tabletlerde Kuran-ı Kerim’de adı geçen melek Mikail (Mi-ka-il) yanı sıra (Doubleday, 1981, s. 271-321) üç İlahi kitapta bahsedilen peygamberlerin adı geçiyordu. Hz. İbrahim (Ab-ra-mu), ve Hz. İsmail (Iş-ma-il)’in isimleri… (Howard La Fay, “Ebla: Bilinmeyen Büyük Bir İmparatorluk”, National Geographic Magazine, Aralık 1978, s. 736)
Ebla Tabletlerindeki İsimlerin Önemi
Ebla Tabletlerinde saptanan peygamber isimlerinin çok büyük bir önemi bulunmaktadır. Çünkü bu isimlere ilk kez bu kadar eski bir tarihi belgede rastlanmaktaydı. Tevrat’tan 1500 yıl öncesine ait olan bu bilgiler oldukça dikkat çekiciydi. Hz. İbrahim’in isminin tabletlerde geçiyor olması, Hz. İbrahim ve onun getirmiş olduğu dinin Tevrat’tan önce var olduğunu teyit ediyordu.
Tarihçiler Ebla’da bulunan tabletleri bu açıdan değerlendirdiler ve Hz. İbrahim ve onun risaleti hakkındaki bu önemli keşif, dinler tarihi açısından önemli bir araştırma konusu haline geldi. Amerikalı arkeoloji uzmanı ve dinler tarihi araştırmacısı David Noel Freidmann da yaptığı incelemelere dayanarak tabletlerdeki İbrahim ve İsmail gibi isimlerin peygamber isimleri olduklarını bildiriyordu. (Bilim ve Teknik Dergisi, sayı 118, Eylül 1977 ve sayı 131, Ekim 1978)
Tabletlerde Geçen Diğer İsimler
Yukarıda da belirttiğimiz gibi tabletlerde geçen isimler, üç İlahi kitapta bahsedilen peygamberlerin ismiydi ve tabletler Tevrat’tan çok daha eskiydiler. Ayrıca bu isimlerin yanı sıra tabletlerde başka konular ve yer isimleri de geçiyordu. Bu bilgilerden ve yer isimlerinden anlaşıldığına göre ise, Eblalılar ticarette başarılıydılar. Ayrıca yazılarda Ebla’ya uzak olmayan Sina, Gazze ve Kudüs isimleri de geçiyordu. Bu da Eblalıların bu yerlerle olan ticari ve kültürel ilişkilerini gösteriyordu. (Harun Yahya, Kuran Mucizeleri)
Tabletlerde görülen önemli bir ayrıntı ise Lut kavminin yaşadığı yer olan Sodom ve Gomorra bölgelerinin isimleri idi. Bilindiği gibi Sodom ve Gomorra, Ölüdeniz kıyısında, Lut kavminin yaşadığı, Hz. Lut’un tebliğ yapıp insanları din ahlakına çağırdığı bölge idi. Bu iki yerin dışında ayrıca Kuran ayetlerinde geçen İrem şehri de Ebla Tabletlerinde geçen isimlerin arasında bulunmaktaydı.
Bu isimlerin en dikkat çekici yanı ise, peygamberlerin tebliğ ettiği kitaplar dışında şimdiye kadar bulunmuş başka hiçbir metinde geçmiyor olmalarıydı. Bu o dönemde hak dini tebliğ eden peygamberlerin haberlerinin bu bölgelere de ulaştığını gösteren önemli bir belge niteliğini taşımaktadır. Reader’s Digest dergisindeki bir makalede, Kral Ebrum’un iktidarı döneminde Eblalıların dinlerinde değişim olduğu, insanların Yüce Allah’ın adını yüceltmek için isimlerine ön ek kullandıkları kaydedilmiştir.
Yüce Allah’ın Vaadi Haktır…
Yaşadıkları dönemden yaklaşık 4500 yıl sonra ortaya çıkan Ebla tarihi ve Ebla Tabletleri gerçekte çok önemli bir gerçeğe de dikkat çekmektedir: Yüce Allah, Ebla’ya da her topluluğa olduğu gibi elçiler göndermiş ve onlar da kavimlerine gönderilen dini tebliğ etmişlerdi.
Kimi kavimler kendilerine ulaşan dini kabul edip hidayete ermiş kimileri ise peygamberlerin tebliğ ettiği dine karşı çıkıp sapkın bir hayatı tercih etmişlerdir. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Yüce Allah, bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmektedir:
“Andolsun, Biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (Nahl Suresi, 36)
Kaynaklar:
1) “Ebla”, Funk & Wagnalls New Encyclopaedia , (c) 1995 Funk & Wagnalls Corporation, Infopedia 2.0, SoftKey Multimedia Inc.
2) Mitchell Dahood, “Ebla”, The Academic American Encyclopaedia ,Op. Cit.
3) Howard La Fay, ” Ebla: Bilinmeyen Büyük Bir İmparatorluk “, National Geographic Magazine , Aralık 1978, s. 736.
4) Chaim Bermant ve Michael Weitzman, “Ebla: Arkeolojide bir İlham” , Times Kitapları , 1979, Wiedenfeld ve Nicolson, İngiltere, s. 184. Köşeli parantez içindeki isimler: [İbrahim], [Ismail], [İsrael], [Davut], [Mikail], ve [Mikah] bu yazının yazarınca eklenmiştir.

 

Ebla’nın yeri.

EBLA TABLETLERİ VE KUR’AN-I KERîM

M.Ö.3000’li yıllardan kalma Ebla Tabletleri Kitab-ı Mukaddes’te yani Tevrat, İncil ve Zebur’u ve Kur’an-ı Kerîm’i doğruluyor.

Arkaeolojik araştırmalara gösteriyor ki Hz. İbrahim (as) çok eski zamanlardan beri biliniyor. 1975 yılında Suriye’de M.Ö.3’üncü binyıldan kalma tabletler günyüzüne çıktı.

EBLA – Kuzey Suriye’de Halep’in güneyinde, Tell Mardikh kentinde İtalyan arkaeolog Paolo Matthiae tarafından 1968 yılında 56 hektarlık alanda bulundu. 1975 yılında site kazıldığında, Matthiae Ebla’nın kraliyet arşivlerini ortaya çıkardı ki bunlar M.Ö. 2500-2200’lü yıllardan kalma 14,000’den fazla bir çivi yazı kolleksiyonuydu. Kuneiform tarzda yazılı karakterler Sümer kökenli ve Ebla’nın semitik halkına adapte edilmiş olup, gösteriyorlar ki ticari bir aristokrasiyle yönetilen bir kent olan Ebla önemli bir ticaret merkeziydi ve seçilmiş bir kral ile hükmolunuyordu. Ayrıca bu tabletler M.Ö. 3’üncü binyılda Mısır ve Mezopotamya ile derin bir rekabet halinde olan bir Suriye medeniyetinin tanığı.[1]

Tabletler şu ana dek bilinen en eski Sami diliyle yazılı idi. Bu dile bilim adamları Eblait dili adı verdiler. Dahası bu tabletler Kur’an-ı Kerîm’deki birçok yer ve kişi adını da gün yüzüne çıkardılar. :

Kitab-ı Mukadddes’e göre İbraniler’in ataları Ebla’nın kuzeydoğusundan tabletlerde geçen Harran’dan Filistin’e gelmişlerdi.Bu,arkaelogların dikkatlerini Kitab-ı Mukaddes’te geçen bazı olaylara çekti ve bu düşünce Ebla tabletlerinde geçen Sami isimlerinden İbrahim, İsmail, ve Esav (*) kelimeleriyle destek buldu.[2]

Bu kişi adlarınin bazilari daha önce Kutsal Kitap’tan başka sadece Kur`an-k Kerimde bahsedilmişti:

En ilgi uyandırıcı şeyler Ebla tabletlerinde geçen kişi isimleriydi. “Ab-ra-mu” (İbrahim), “E-sa-um” (Esav), ve “Sa-u-lum” (Talut). Bir de İbrani gelenekleri dışında başka bir yerde daha önce görülmeyen “Da-u-dum” (Davut), “Til-Turakhi”(Terah), “Sodom ve Gomorrah”(Lut Kavmi) ve “Irem” (İrem bahçeleri).[3]

Ebla’da ismi geçen kişi isimleri Tevrat’ta da geçiyor. Ab-ra-mu [İbrahim], Iş-ma-il [Ismail], Iş-ra-il [Israil], Da-u-dum [Davut], Mi-ka-il [Mikail], Mi-ka-ya [Mikah] (*) ..bunlardan birkaçı. [3]

Adem, Havva, Nuh, İbrahim, Hacer, İsmail, İsrail, Mikail, Davut, Talut da ismi geçen kişiler arasında (“Ebla Arşivleri”[4], Doubleday, 1981, s. 271-321.)

Bazı Eski Ahit yorumcuları da isimlerin aynı karakterlere ait olduğunu ama bunların tarihlerinin M.Ö.3.binli yıllar olduğu neticesine vardılar. Her ne kadar kitabımız Kur’an-ı Kerîm’in doğruluğu ortaya çıksa da dikkatli düşünen birisi Tevrat’ın verdiği tarihlerin sağlıklı olmadığı sonucuna varabilir. Zira, bu buluşlar:

“Dini önderlerin tarihselliğini yaygın bir şekilde kabul ettirmekle birlikte Eski Ahit’in onlar hakkında verdiği bilgilerin kabul edilebilirliğini sarstı; ve İncil tarihçi lerinin Kutsal Kitap’ın tamamen tarihi olarak doğruluğu konusunu zora soktu.”[5]

[1] “Ebla”, Funk & Wagnalls New Encyclopaedia, © 1995 Funk & Wagnalls Corporation, Infopedia 2.0, SoftKey Multimedia Inc.

[2] Mitchell Dahood, “Ebla”, The Academic American Encyclopaedia, Op. Cit.

[3] Howard La Fay, “Ebla: Bilinmeyen Büyük Bir İmparatorluk”, National Geographic Magazine, Aralık 1978, s. 736.

[4] Chaim Bermant ve Michael Weitzman, “Ebla: Arkeolojide bir İlham”, Times Kitapları, 1979, Wiedenfeld ve Nicolson, İngiltere, s. 184. Köşeli parantez içindeki isimler: [İbrahim], [Ismail], [İsrael], [Davut], [Mikail], ve [Mikah] bu yazının yazarınca eklenmiştir.

[5] A.g.e., s. 68.

Esav = Tevrat’a göre Yakup (as)’ın kardeşi
Mikah = Tevrat’ta adı geçen önderlerden biri
Terah = Tevrat’ta Hz.İbrahim’in öz babası. Vefat ettikten sonra Hz.İbrahim’e bakan putperest amcası Azer idi. Kur’an-ı Kerîm’de Hz.İbrahim’in amcasına saygıdan dolayı “Baba” diye seslendiğini anlıyoruz. Gerçekten de Aramîce’de saygı duyulan büyüklere Baba diye hitap edilir.

 

AKKAD DÖNEMİ

Sümer Kral Listesi’nde Uruk III. Sülale’den Akkad Sülalesi‘ne geçiş şöyle açıklanır:
“Uruk mağlup edildi ve krallık Akkad’a taşındı” ve daha sonra kralların adları ile saltanat yılları verilir. Bunlardan en önemli 5 kral şöyledir:

1. Sargon 56 yıl M.O.2371-2316
2. Rimuş 9 yıl M.O.2315-2307
3. Maniştuşu 15 yıl M.Ö.2306-2292
4. Naramsin 37 yıl M.Ö.2291-2255
5. Şarkalişarri 25 yil M.Ö.2254-2230

Akkad Ülkesi, Aşağı Mezopotamya’nın kuzeyidir. Buradaki halk, Akkad halkıdır. Dilleri Doğu Sami dilidir ve Akkatça olarak anılır. Akkad Krallığı’nın başkenti henüz bulunamamıştır. Ancak araştırmacılar Babil’e yakın bir yerde olduğunu düşünmektedirler.

Sami kralların Uruk III. Sülale sonrası Aşağı Mezopotamya’yı denetimleri. altına almaları ile ilgili çok sayıda Eski Akkad yazıt ve krali metinler vardır.

Eski Sülaleler Dönemi sonunda, Sami adları Sümer adlanna göre baskın olmaya başlar. Bu da Sami gücünün arttığını gösterir. Mezopotamya’da bu güç değişimi dilde ve siyasal denetimde farklılıklar yaratmış olmasına rağmen dinde, sanatta, yönetim şeklinde ve kanunlarda farklılık yoktur.

Sargon diğer adıyla Şarrum-kin, Sami sülalesinin kurucusudur. Samiler çölden kuzeydoğudaki bereketli ovalara sürülmüşlerdir. Buradaki uygarlıklar içinde assimile edilmişlerdir. Hızlı bir şekilde Sümer kültürüne adapte olmuşlardır.

Sümer Kral Listesi Sargon hakkında fazla açık değildir. Ya Sargon’un ya da babasının bahçevan olduğu söylenir. Yeni Babil ve Yeni Assur dönemlerine ait yazıtlar üzerinde anlatılan bir öykü vardır. “Sargon Efsanesi” adını verdiğimiz bu öykü şöyiedir:

“Babasınm kim olduğu bilinmemektedir. Annesi ise dönmedir. Annesi onu bebekken bir sepete koyarak nehre bırakır. Akki adlı biri tarafından nehirden alınır ve büyütülür. Bu kişi bahçevanlık sanatını Sargon’a öğretir.”

Sümer Kral Listesi’nde, Sargon’un Ur-Zababa‘ya hizmet ettiği yazılınaktadır. Ur-Zababa Sümer Kral Listesi’nde Kiş IV. Sülale’nin 2. kralı olarak geçer. Daha sonra Sargon, Ur- Zababa’nın hizmetinden ayrılır. Kendi başkentini ve krallığını kurar. Sargon, Siimerleri yönettiği gibi Aşağı ve Yukarı Dağları, Deniz ülkeleri‘ni ve Dilmun‘u da idare etmiştir.

Dağlar: İran dağları
Deniz Ülkeleri : İran Körfezi çevresindeki ülkeler.

Sargon’un dönemine ait yazıtlarda Sargon’un faaliyetlerinden açıkça söz edilir. Kendi şehri Akkad’dan yola çıkıp Uruk kentine saldırrnış Lugalzagesi’yi tahttan indirmiştir. Akkad Sülalesi’nden hemen sonraya ait bir yazıtta olaydan şu şekilde söz edilir:

“Uruk’u mağlup etti ; duvarlarını yıktı ; Uruk ile yapılan savaşta o muzafferdi. Lugalzagesi’yi esir aldı. Boynuna köpek tasması bağlayıp Tanrı Enlil’in kapısına götürdü.”

Yazıtta geçen Enlil Kapısı, Lugalzagesi’ye ait olan kutsal Nippur kentindeki Sümer tanrısı Enlil’in tapınağı olmalıdır. Lugalzagesi’nin yakalanarak Enlil’e sunulması egemenliğin Akkad’a geçtiğini gösterir. Nitekim tapınakta yer alan heykel yazıtı Sümerce değildir. Akkatça yazılmıştır.

Sargon, Sümer ve Akkad ülkelerindeki egemenliğini sa ğlaml aştırdıktan sonra Batı’daki Amurru, Doğu’daki Elam ve kuzeydeki Subartu ülkelerine karşı eylemlere girişir. Yaptığı 34 seferde de başarılı gösterilmiştir.

– Babil’in 200 km. kuzeyindeki Tuttul (Hit) kentine de sefer yaparak Batı Samilerin baştanrısı Dagan’a burada dua etmiştir. Dagan, Man kenti de dahil olmak üzere Yukarı Bölge‘yi, Sedir Ormanları‘nı ve Gümüş Dağları‘nı bağışlamıştır.

Sedir Ormanları = Amanus veya Lübnan Dağları
Gümüş Dağları = Toroslar

– Puruşhanda’daki Mezopotamyalı ticaret kolonisini yerel krala karşı korumak için Anadolu’ya bir sefer düzenlemiştir. Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticaret ilişkilerinin tohumunun atıldığı dönemdir.

– Sargon, Dilmun’dan diğer ülkelere deniz seferleri yapmıştır. Deniz taşımacılığını Basra Körfezi’nde egemenliği altına almıştır.

Sargon’un oğulları Rimuş ve Maniştuşu onun yerine geçmiştir. Maniştuşu, kendisine bırakılan tüm topraklar üzerinde isyanlar olduğunu, Aşağı Deniz’e gemilerle seferler düzenlediğini söyler. Her iki oğul da isyanlar sonucu öldürülür.

Naram-Sin, Sargon’un torunu ve Maniştuşu’nun oğludur. Mezopotamya tarihinde Sargon’dan daha büyük bir üne sahiptir. Tanrısallık özellikleri ile simgelenmiştir ki bu ilk kez olmaktadır. Bu gelenek, daha geç dönemde görülen tüm Ur III. Süiale krallanı tarafından sürdürülmüştür.

Sedir Dağları’na ve Küçük Asya’ya seferler düzenlemiştir. Ur kentinde bulunan bir yazıt Sedir Dağları’na yaptığı seferi anlatır.
Kuzey Suriye’de yer alan Ebla kentini M.Ö.2250 yılında tamamıyla tahrip eder. Ebla, bugünkü Tell Mardikh’dir. 5 binden fazla tabletin ele geçtiği arşiviyle ünlüdür. Sümer yazısı ile Samice yazılmışlardır. Bundan dolayı tabletlerin Ebla dilinde olduğu söylenir.

Kuzey Suriye ile Filistin Bölgesini denetleyen bir kent durumundaki Ebla şehrine ait 6 kral bilinmektedir. Bunların icinde Ebrum en önemlisidir. Bu kişi kuzeybatıya giden yolları korumak amacıyla Tell Brak civarında kaleler inşa ettirmiştir. Bu kentin duvarlannda kullanılan kerpiçler üzerinde kenti ele geçiren Naram-Sin’in adı basılmıştır.

Naram-Sin, Ebla kentinden sonra Ninive kentine de bir yazıt bırakır. Doğu’da Susa’ya dek ilerler. Zagros Dağlarında yaşayan halklar ile savaşır ve onları egemenliğine alır. Susa’da diktirdiği stel ise “NaramSin Steli” olarak bilinir.

Mezopotamya’nın çeşitli yerlerinde Naram-Sin’e baş kaldıran güçler de olmuştur. Bu barbar kavimlerin Anadolu üzerinden gelip Akkad Ülkesi’ nin kuzeyini yağmaladil

Naram-Sin döneminden 1 veya 2 yy. sonra kaleme alınmış
Akkad Laneti” olarak adlandırılan bir Sümer yazıtında, yöreye Gut ya da Guti adlı bir kavimin gelişi anlatılır. Gutilerin saldırısı üzerine NaramSin’in bölgeleri arasındaki ilişkiler kesilmiş ; tarım alanları tahrip edilmiş ve kentler yıkılmıştır. Akkad Ülkesi oturulamıyacak hale gelmiştir.

Naram-Sin’den sonra başa geçen oğlu Şarkalişarri zamanında yine Gut kavmine karşı seferler düzenlendiği biliniyor. Bu krala ait yıllardan birinin adı “Gutilere sefer yapılan yıl” olarak adlandırildını görüyoruz.

Rimuş ve Manişhışu gibi Naram-Sin’in oğlu Şarkalişarri de bir suikast sonucu öldürülür. Bir omen textinde hizmetçiler tarafından tabletlerle öldürüldüğü söylenir.

Akkad çanak çömleği: Genel anlamda Akkad çanak çömleğinde

– silmeli çanak çömlek (ribbed ware) : silrneler büyük depolama küplerinin omuzlarında veya çanaklann ağız kenarlarmda bulunmaktadır. Silmeler, ESD III sonundan itibaren başlar.
– büyük akıtacaklı çanaklar,
– meyvalıklar,
– Dikine yerleştirilmiş kulpları olan küpler görülür.
Kazıma bezeme yaygın. Bu tarzda yapılmış daireler, aylar, noktalar ve meanderler söz konusudur. Ayrıca tarak bezeme de görülmektedir.

Şarkalişarri’nin dönemi Guti istilasının başladığı dönemdir. Bu tarihten (M.Ö.2230), M.Ö.2112’de Ur III. Sülale’nin başlamasma dek olan döneme Guti Dönemi ya da Post Akkad Dönemi denir.

Sümer Kral Listesi icinde “kim kraldır? kim değildir?” sorusu sorulduktan sonra 4 kral adı verilir:

– İgigi
– Naniyum
– İmi
– Elulu.

Bunlar 3 yıl hüküm sürdükten sonra iki kral adı verilir:

– Dudu ve
– Şuturul (M.Ö.2150’de son).

Bunların dışmda bu dönem hakkında fazla bilgi yok.

 

Bazı bilimadamları Post Akkad Dönemi’ni M.Ö.2230 itibarıyla başlatmazlar. Onlara göre Akkad Dönemi Şuturul’un sonuna kadar (M.Ö.2150) devam eder. Buna göre Post-Akkad Dön. de M.Ö. 2150’de başlayıp M.Ö.2112 yılına dek sürer.

Post-Akkad, Lagaş’lı Gudea’nın dönemine ait heykel ve mühürlerinin tarzını ayırmak için kullanılan bir terimdir. Bu dönem, Gudea’nın ve bazı aile bireylerinin muhteşem heykelleri ve Gudea stelleri ile karakterize olmuştur.

Akkad Dönemi’nde iki bölüm halinde kompozisyonların işlendiği silindir mühürler, Post-Akkad Dönemi’ nde 3 bölüm haline gelir. Üçlü şablon, Gudea ve Ur lII.Sülale dönemlerinin simgesi haline gelmiştir.

– Gudea,
– Ur-Ningirsu,
– Pirigme,
– Ur-Gar ve
– Nammahani. (Son iki kralın kronolojik durumları belli değil.)

Sonra Guti topluluğundan söz edilir. Gutilere ait 21 kraldan bahsedilir. Hepsinin adı bilinmemektedir. Bir kaynağa göre Guti kralları toplam 91 yıl, başka bir kaynağa göre 124 yıl hüküm sürmüşlerdir.

Guti Dönemi’nden sonra M.Ö.2112) Mezopotamya’da yeni bir dönem karşımıza çıkar : Yeni Sümer Dönemi (M.Ö. 2112 – 2004)
UR III. SÜLALE

Guti istilası Akkad İmparatorluğu’nun sonunu noktalar. Daha sonra Gutiler bu yörelerden çekilmek zorunda kalmışlardır. Sümer kültürü bu kez Ur III. Sülale denetimi altında bir Rönesans Devri yaşamaya başlar. Bundan dolayı söz konusu döneme Yeni Sümer Dönemi de denir. Mezopotamya’nın Orta Tunç Çağ’ının bir bölümünü kaplar.
Ur III. Sülale Dörıemi’nde 5 adet kralın yaklaşık 100 yıl saltanatta kaldığı bilinmektedir:

1.     Ur-Nammu (M.Ö. 2112 – 2095) 18 yıl; oğlu
2. Şulgi (M.Ö. 2094 – 2047) 48 yıl; oğlu
3. Amar-Sirt (M.Ö. 2046-2038) 9 yıl ; oğlu (Amar-Suen de denmektedir)
4. Şu-Sin (M.Ö. 2037 – 2029) 9 yıl ; oğlu (Gimil-Sin de denmektedir)
5. İbb-Sin (M.Ö. 2028 – 2004) 25 yıl.

İlk kral olan Ur-Nammu’nun adına ilk kez, Ur’da bulunan Utuhegal Yazıtı’nda rastlanmaktadır. Ur valisi olarak söz edilmektedir. Utuhegal’in ölümünden sonra kendini Ur Kralı ilan eder. 4. saltanat yılından sonra ise kendisi için “Akkad ve Sümer Ülkelerinin Kralı” ünvanını alır. “Dört Bölgenin Kralı” tanımını kullanmaz.

Ur-Nammu’ya ait yapı kitabeleri başkent Ur’da, Uruk’da, Nippur’da ve Eridu’da bulunmuştur. Rönesans Çağı’ndan bu kentler de paylarını almışlardır. Ur-Nammu, tarımı ve ticareti geliştirmiş; kanallar kazdırmış; deniz ticaretini imar ettirmiştir.

Nippur’da ele geçen Tummal yazıtında belirtildiği gibi Ur-Nammu, Ur’daki Ekur‘u yeniden inşa ettirmiştir. Ekur, Mezopotamya’nın Fırtına ve Gök Tanrısı Enlil’in kutsal tapınağıdır. Ur’da ayrıca ünlü İnanna Zigguratı’nı da inşa ettirmiştir. Ur kentinin en görkemli yapısıdır ve Ay Tanrısı Nanna’ya ithaf edilmiştir. Mezopotamya’nın en iyi korunan zigguratlarınıdan biridir. Temelde 60 X 45 m. boyutlarındadır. Üc katlıdır ancak iki katı korunmuş. Birinci kata, terasa üç anıtsal merdivenle ulaşılır. En üstte tanrıya adanan kutsal alan yer alır. Yapının çekirdek kısmı, orta kısmı pişirilmeden kullanılan mühre halindeki kerpiç ile yapılmıştır. Etrafındaki 2.5 m. genişliğindeki kısımda ise pişmiş tuğla kullanılmıştır. Bunlar birbirlerine, bağlayıcı bir madde olan bitümen (zift) ile birİeştirilmişlerdir. Ziggurat etrafındaki basamaklarda belli aralıklarla delikler açılmıştır. Buralara olasılıkla ağaçlar dikilmiş olmalıdır ve bu delikler sulama çukurlarıdır. Ziggurat, etekleri ağaçlı bir dağ görünümündedir.

Ziggurat, “yüksek olmak” anlamındaki Akkad sözcüğünden gelmedir. Kerpiç yapımı oldukları için ziggurat ların Çoğu akıp gitmiştir. Fonksiyonları ile görünümieri hakkında bilgi veren yazılı kaynaklar çok az sayıdadır. Bir görüşe göre ziggurat, dikdörtgen platforma sahip erken Mezopotamya tapınaklarından gelişmiştir.
Kazılmış en erken örneklerinden biri Uruk Vl’daki Anu Zigguratı’dır (M.Ö.3500). White Temple olarak adlandırılan kutsal mekan en üstte yer alır. UrNammu’nun Ur’da inşa ettirdiği örnek ise en iyi korunmuş olanıdır.

Zigguratların en parlak çağı Ur III. Sülale ile çakışır.

Diğer zigguratlar: Mari, Tell al-Rimah ve Ashur’da bulunmaktadır. Ancak bunlar bağımsız yapılar değildir ve daha alçak tapınak yapılarına bağlanmışlardır. Bu zigguratların üstlerinde kutsal mekanların olup olmadığını bilmiyoruz. M.Ö.I.bin Assur tapınaklannda daha küçük boyutlu zigguratlar büyük tapınaklara bağlanmıştır (Ashur’daki Anu – Adad Tapınağı’nın ziggurata bağlanması gibi).

İnanna Zigguratı’nın altında ele geçen Cemdet Nasr Peryodu’nun özelliğindeki kerpiçler burada arkaik bir zigguratın olduğunu gösterirler. Aynı yerde bulunan ve Eski Sülaleler Dönemine tarihlenen planokonvex kerpiçler buranın Eski Sül. Dön.’de de kullanıldığını gösterirler. Sözü edilen yapı, son olarak M.Ö.6.yy’da bir Babil kralı tarafından onarılmış. Bu kralın bıraktığı çivi yazılı silindirler üzerinde son dönem onarımlar anlatılmaktadır.

Ur-Nammu, Ur III.Sülale’nin ilk kralıdır ve yapı faaliyetleri dışında bazı hukuk kuralları, kanunları ile de ünlüdür. Ebla dışında bulunan en eski hukuk sistemi bu krala aittir.

Şulgi, 48 yıllık saltanatı ile bu hanedanlığın önemli bir kişisidir. Babil’e askeri seferler yapmıştır. Elam ve Assur toprakları ekonomik kontrol altına almıştır. Ur III.Sülale, binlerce yönetim dökümanı ile ünlüdür. Ur, Nippur, Tello, Umma ve Eşnunna’dan çıkan yazılı kaynakların 25000’den fazlası basılmıştır ve bunların çoğunluğu Şulgi dönemindeki bürokratik kontrolle ilintilidir. Naram-Sin’den Şulgi’ye dek bütün krallar kendilerini tanrı olarak kabul ederler. Şulgi’nin bir tanrı gibi kutsandığını ve törenler yapıldığını yazıtlardan biliyoruz.

Amar-Sin de tanrılar gibi kutsanmıştır. Yaptırdığı tapınakların kerpiçlerinde de adları geçer. En önemlisi Eridu kentindeki zigguratta ele geçmiştir. Birçok omen tekstinde Amar-Sin’in, giydiği ayakkabıdan öldüğü söylenmektedir.

Şu-Sin, gerek batıdan gerekse doğudan gelen tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Yazıtlar, Zapşali Ülkesi ve Su (Susa) Ülkesi‘nde savaştığından söz ederler. Şu-Sin’in 4. yılı “Martu duvarlarının inşa edildiği yıl” olarak adlandırılmıştır. Bu duvarları “Tidnum’u uzakta tutmak” icin inşa etmişlerdir. Buna göre Tidnum = bir nomadik Martu kabilesi = Amorit‘tir. Bu duvarlar yaklaşık 275 km. uzunluğundaydı. Sippar’dan başlayarak ülkeyi Dicle’ye doğru katederek Bağdat’ın kuzeybatısına uzanırdı.

Daha sonraki İbbi-Sin döneminde babasının zamanındaki tehlikeler giderek artmıştır. İlk önceleri hem batıda hem de doğuda zaferler kazandığını belirtmiştir. Hatta bir yıla “Martuların baş eğdiği yıl” olarak ad verilmiştir. Susa’ya da başarılı seferler gerçekleştirmiştir. Giderek büyüyen tehlike ve saldırıların yanı sıra doğa da bu dönemde zarar verir bir hal almıştır. Su baskınları büyük tahribatlara sebep vermiştir. O yılı da su baskınlarıyla adlandırmışlardır. Çeşitli yerlerdeki bağımsız yöneticilerin başkaldırışlarıyla krallık gittikçe küçülmektedir.

İbbi-sin’in 5. veya 6. yılına ait tabletler, Ur kenti dışında hiçbir Yerde ele geçmemiştir. Ur III. Sülale’nin kapladığı geniş topraklar artık sadece Ur kent devleti ile temsil edilmekteydi. İbbi-Sin’in de başarıları 6 yıl sürmuştür.

Ur kentinin sonu Elamlı halkların yaşadıkları dağlardan ovalara inip başkent Ur’u yağmalamaları ve Ibbi-Sin’i tutsak etmeleri ile olmuştur. Yağma olayının izleri Ur’daki kazılarla ispatlanmıştır. Ur III. Sülale’ye ait birçok yapı yakılmış ve yıkılmış olarak ortaya çıkartılmıştır. Ur’un tahribi ile Sümerli halkların Mezopotamya’da askeri ve politik etkinliklerini sona erdirdiklerini görüyoruz. Bunun yanı sıra Sümer kültürü Mezopotamya’da etkinliğini uzun yıllar gösterir.

Ur’un hem Elam hem de Amorit tehlikeleri sonucunda M.Ö.2004’de yıkılmasıyla Sümer ve Akkad topraklarında, yani batıda Akdeniz’e, doğuda Basra Körfezi’ne dek uzanan alanda, Larsa, İsin, Eşnunna ve Mari gibi yeni kent devletleri kurulmuştur. Bunlarla çağdaş olarak da, Yukarı Mezopotamya’da Assur, Aşağı Mezopotamya’da da Babil adını verdiğimiz iki büyük devlet bulunmaktaydı.

Dönem, Güney Mezopotamya’da İsin-Larsa Dönemi olarak
anılmaktadır (M.Ö. 2017-1794). İsin bağımsızlığını ilan eden ilk şehirdir. Kuzey Mezopotamva’da ise aynı yıllar erken dönemde Eski Assur Peryodu ; geç dönemde Mari Çağı olarak adlandırılmaktadır.
UR III. SULALE SONRASI / İSİN-LARSA DÖNEMİ

İsin I. Sülale:

İsin’de ele geçen dökümanlara göre Ibbi-Sin’in kuzey ordularırndan sorumlu İşbi-Erra kendi hanedanlığını kurar. İsin I. Sülale olarak anılan sülale, M.Ö.2017-1794 yılları arasında başta kalır ve Ur, Eridu ve Uruk kentleri üzerinde otorite gösterirler.

Yeni başkent olan İsin, Nippur’un 30 km. güneyinde yer almaktadır. Görünüm olarak ve yönetim politası olarak Ur şehri takip edilmiştir.

Söz konusu dönemde Ur şehrinde bile Akkad dili baskın olmasına rağmen İsin kralları resmi yazışmalarda ve okullarda Sümer dili tercih edilmiştir. Sümer dili daha geç Babil okullarında kullanılmaya devam etmekle birlikte İsin Sülalesi’nden sonra bir daha hiçbir hanedanlığın resmi dili olmamıştır.

İşbi-Erra, Elamlarla baş ederek Orta Babil bölgesi de dahil olmak üzere gÜneyin eski Sümer şehirlerini kontrol altına alır.
Oğlu Şu-ilişu, başa geçtiğinde Babil’de zenginlik ve barış dönemi başlamıştır.

Larsa Hanedanlığı:

M.Ö. 2025 ile 1763 yılları arasında devam eden hanedanlığın kurucusu Naplanum‘ dur.

Amorit kökenli bir kral olan Gungunum‘dan sonra Larsa’nın şansı değişir. İsin krallığından ayrılır ve İran Körfezi ticaretinde söz sahibi olur. Günümüze dek uzanan arşivler Ur ile Dilmun arasındaki deniz ticaretinden bahsederler. Gungunum ve iki ardılına tarihlenen söz konusu dökümanlar, denizaşırı ticaretle aktif olarak ilgilenen tüccarlardan “Dilmun yolcuları” olarak bahsederler.

Dilmun ticaretinin başlıca maddesi büyük miktarlarda ithal edilen bakırdır. Yazılı kaynaklarda ayrıca fildişi, altın, lapıs lazuli, kıymetli taş boncuklar, inciler ve diğer lüks eşyalardan da söz edilmektedir Bu ticarette Diimun “aracı”dır. Doğu İran, Magan ve Meluhha (Magan ve Meluhha=güneydoğu Arabistan ve Hindu Vadisine kadar uzanan Makran kıyıları) gibi bölgelerden aldığı maddeleri ve/veya ürünleri, “Dilmun yolcuları”na Babil’den gelen yağ, tahıl ve Kıymetli süsler karşılığında satmaktadır.

Larsa, Babilli Hammurabi’nin Larsa kralı Rim-Sin’e karşı yaklaşık M.Ö. 1783’de, Mari’ye karşı da M.Ö. 1759’da zafer kazanmasına dek güneyde en büyük güç olarak varlık gösterir.

İsin kentindeki son dönem kazıları ile Akkad Dönemi’nde iskan gören yerleşim yerinin tarihinin Ubaid Dönemi’ni kadar gidebileceği saptanmıştır. Kassit-Öncesi buluntuların en önemlisi, şehrin Doğu Sektörü’nde yer alan bir cadde ve Eski Babil evleridir. Evlerin birinde, hazırlanmış ve yazılmış tabletler ile yapılmış mühürler ele geçmiştir. Söz konusu ev, ya genel arşivin bir bölümü ya da bir katibin evidir. İsin’in kuzeydoğusunda ise bir mezar ile içinde erken M.Ö.II.binyıla tarihlendirilen tabletlerin bulunduğu evler ortaya çıkartılmıştır.

Larsa, Nippur ve Sippar’da da bu döneme ait kalıntılar ele geçmiştir. Babil’de ise su seviyesinden dolayı Yeni Babil öncesine ait kalıntılar ortaya çıkartılamamaktadır.

 

Yazıyı Dilimize Çeviren ve Düzenleyen

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc

 

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Tarih içinde yayınlandı

TRAVMA KARDEŞLİĞİ CÜNEYT ZAPSU VE R. T.ERDOĞAN

CÜNEYT ZAPZU, R.T.ERDOĞAN 1915 TRAVMA KOALİSYONU

1658’de başlayan Kürt isyanlarından 1925 Şeyh Sait isyanına uzanan 267 yıllık Kürt isyanları tarihini incelediğimizde Kürt kimliğinin içinde gizlenen Süryani, Ermeni Süryani, Yahudi Nasturi, Gregoryen Ermeni ve Gürcü Ortodoks Hristiyanlığının ortaklığını görmekteyiz.

İsterseniz bunların özet tarihçelerini verelim.

Bu Cüneyt Zapsu neyi temsil ediyor?

İtirazları nelerdir?

Bağlı oldukları din ve kavim aslında nedir?

Neden isyan ediyorlar?

Ne istiyorlar?

Neden kripto yani gizli yaşıyorlar?

Düşmanlıkları nedendir?

Bu dini azınlıklar ne Roma ne Bizans ne Emevi ne Abbasi ne Selçuklu ne de Osmanlı dönemlerinde dikkat çekecek bir kalabalık değillerdir.

Ancak, Babil, Asur, Hititt, Pers, Sasani, Mısır, Grek çağlarından beri sürekli kripto yani gizli yaşamayı ilke edinmiş bu topluluklar, ensest yani, aile içi evliliklerle üreyen ırkçı kavimlerdir. İdaresine girdikleri milletlerin dinlerine girmekte fazla direnç göstermeden giren ve kendilerinden çok küçük bir azınlığı kripto, gizli yaşatarak “korunmaya muhtaç zavallı kültürel azınlık” kisvesiyle de mağduriyet senaryoları üreterek günümüze kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Kendi soylarından çoğunluk olanları da hakim devletin dini içinde kurdukları cemaatler, tarikatlar içinde bir arada yaşatmayı başarmış zeki insanlardır.

Saydığım medeniyetlerin büyümelerinde de yıkılmalarında da etkili olmuşlardır.

Mezopotamya, Sabi, Sebe, Arami kavimlerinin anayurdudur. Yahudiler de bunların kendileri içine almadığı ama kendilerine bu kavime akraba sayanlardır.

Tevrat Çıkış, Krallar, Davut gibi bir çok kitabında Yahudilerin bu yüzden bazen Sabilerin dinlerine girip tanrılarınca cezalandırıldıklarını bazen de bunlarla yaptıkları savaşlar anlatılmaktadır.

Cinze di Rabba
Sabi Din kitabı 6000 yıldan eski

“Antik Sabiler ve Din Kitapları” yazım ile “Yahudi Kültü” yazılarımda bunlar hakkında geniş kaynaklı bilgiler mevcuttur.

Ermeniler “Mitolojiden Günümüze Ermeniler” yazımda geniş bilgi bulabileceğiniz bu millet de İranın serhat kavimleridirler ve Türklerle akraba Turanidirler. Ancak çok eski çağlarda doğu Anadoluya yerleştiklerinden Sabi ve Grek dinlerine girmişlerdir.

İran Zervanilik dini ile Sabi Sin mezhebini bazıları da İbrahim dini bilinen Hanif Sabiliği benimsemişlerdir. Bu dinin günümüzde temsilcileri de Hristiyanlığı kuran Nasıra Yahudileri olan Nasrani Sabi Yahudileri ile Süryanilerdir.

İslam bu iki Hristiyan mezhebinden çıkmış, Roma nın “Lex Scatinia” adlı “Eş Cinsellik Yasaklarını” da içeren bir düzenlemeyle peygamber Muhammet in amcası ve Mekke Nasturi Kilisesi Başk keşişi olan Varaka Bin Nevfel tarafından kurulmuştur. En büyük desteği de Nasturi Hristiyanlığın temel öğretisini kuran Aziz Agustin öğretisine bağlı Libya Roma valisi iken İstanbul da karışıklığı görerek, gidip darbe yaparak Roma imparatoru olan Herakles in destekleriyle yazılmıştır.

Yazdığım bu kavimler aynı Sünni olarak bilinen dört mezhepteki gibi namazları, abdestleri,oruçları, kurbanları, hacları, umreleri, tespihleri vardır.

Hatta İslam dininde olan yeniş bir tek ibadet yoktur. İslam ın tek farkı ise bunların gök cisimleri lan güneşlerin, gezegenlerin, uyduların, gök cisimlerinin tanrı değil sadece gök cisimleri olduğunu vurgulaması ile Roma eş cinse cinsel yasakları olan Lex Scatinina yasası temelinde, kadın erkek eşcinselliğini, birinci, ikinci derece akrabalar ile bunların çocukları ile evliliklerin yasaklanmasını,bunların sadece “peygamber Muhammet” e serbest olduğunu (Ahzab 50) ayetle tespit etmesidir.

İslam ı da çağdaş yapan bu farklılığıdır. Yoksa diğer her şey eski dinlerde mevcuttur.

İslam ın diğer farkı da, “İsa yı Allah sayan ve tanrıça olan Meryem den doğan” tanımıyla, İsa, kutsal bakire tanrıça Meryem den, tanrı olarak doğmuştur” ilkesine göre “İsa= Allah, Meryem=Teotokos/Tanrı Anası sayılması ilkesine karşı çıktığı ve “İsa, şdişi şeytan Er Ruha’dır ama kılık değiştirip, erkek kılığında ve Allah’tan mektup getirdiğinden Yahya mecburen onu vaftiz etmek zorunda kalmıştır. Biz Hristiyanlığı Yahya’dan aldık” diyen Süryani Hristiyanlığını yasaklayıp, soykırıma uğratan Roma siyasetinden doğan Nasrani Hristiyan anlayışına uygun olmasıdır.

Nasrani Hristiyan anlayışı ilk Hristiyanlık olup, Roma Katolik Hristiyanlığı ile Süryani Hristiyanlığının ortasını bulmuş ve ayakta kalmıştır. Nasturilere göre İsa, “insan Meryem’den İnsan olarak doğmuştur ve sonradan Tanrılık derecesine yükselmiştir. Meryem böyle Teotokos/Tanrı anası olmuştur.” anlayışı Roma Katolik kilisesince Hristiyanlık sayılmıştır.

Süryaniler de Nasrani Yahudileri içinde gizlenerek kripto yaşama tekrar dönmüşlerdir. Ama bunlar “Hanif Dini, Hanif Hristiyan” olarak kendilerini ayırmışlardır. Doğu Anadolu, Irak Basra, Kufe, Kuveyt, Yemame, Necd bölgelerinde yoğun olarak yaşamışlardır. Sadece açık kimlikli Süryaniler ise bir azınlık olarak Urfa ve Mardin illeri ve çevresinde yoğun olarak bulunmaktadırlar. Gürcistan, Rus Ortodoks Hristiyanlığı bunların Sin mezhebine uygundur ve Şatanist olarak bilinirler.

Cinze di Rabba kitabı
Adem ve Havva dan bahseden
en eski kitaptır.

Avrupa Ortodoks Hristiyan mezheplerinin hepsi bunların Ginza d Rbba kitaplarını gizli olarak okurlar. İspanyollar ve Portekizliler hatta geçmişte Almanlar dahi kara çarşaf-peçe giyen kadınları,sarık-cübbe etek giyen erkekleri olan dini topluluklardı.

Ancak, gene bunlardan olan Martin Luther’n başlattığı Rönesans hareketi bizim coğrafyamızdaki kripto veya aleni kimlikleriyle yaşayan Hristiyan ve Yahudilere ulaşamamıştır.

Bunlar Roma eş cinsel, kulamparalık, pedofili yasaklarıyla çağdaş ahlaki değerler edinen batılılardan geri kalmışlardır.

Kripto yani gizli yaşayarak tarih içinde en son Hristiyanlığı ve İslam’ı da mezhep ve tarikatlara bölenler, “KÜRT KİMLİĞİNDE GİZLENEREK YAŞAYANLAR” da bunlardır.

Kökenleri Sabilere uzanan bu kavimlerin iyilerinin cennete gideceğeni müjdeleyen “Bakara 2;62” ayet tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır, İslam’ı mezhep ve tarikatlara bölenleri Sabiler olduğunu yazar.

Yahudiler de geçtiğimiz yıllarda İslam’da 72 tarikat kurduklarını açıklamışlardır.

Bu Sabi, Arami, Süryani, Nasturi adlarıyla bildiğimiz da Sabiler zaman zaman İran Pers, Grek, Sasani, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi,Selçuklu, Osmanlı’da kripto imamlarını devletlerin içine sokup hizmet ederek yüksek mevkilere gelmişler, kendi dinlerinin kabulü ret edildiğinde de o devletleri yıkıp yağmalamışlardır.

Adlarını saydığım bütün devletler bunların çıkardıkları “din elden gidiyor” yaygaraları kaynaklı isyanlarla parçalanmışlardır.

Her ne kadar bunların ihanetlerini bu devletler önleyemedilerse de bunların ve kriptolarının çoğalmalarını soykırımlarla engellemişlerdir.

Bunlara soykırım yapmayan tek devlet Osmanlı’dır. Bu yüzden olsa gerekir ki “soykırımla suçladıkları” tek devlet de Osmanlı ve devamı Türkiye Cumhuriyetidir.

Roma imparatorluğu ve Katolik kilisesi “İslam Roma Tezgahı mı” yazımda belgeleri ile yazdığım, kendisine sürekli İran lehine isyan çıkartan kripto İran ve İran şahı Büyük Krus’un Babil esaretinden kurtarıp vatanlarını, tapınaklarını iade etmesi üzerine rahipleri Ezra (Üzeyir peygamber) tarafından Zerdüştlük kitabı Avestaya uygun yazılmış Tevratları nedeniyle “minnet borçları nedeniyle” isyan çıkartan, son olarak da Nasrani Hristiyanları olarak sorun çıkartan Yahudileri birleştirecek bir din yapmak, İran Irak, Suriye, Arap yarımadası ile Kuzey Afrika coğrafyasını sorun olmaktan çıkarmak için “Hristiyanlığın köle dini olan İslam’ı” çıkartıp bu kavimleri Araplar sayesinde bu dine zorlaması siyasetiyle İslam İmparatorluğu kurulmuştur.

İslamı kuranlar da köken olarak bu kavimlerin kardeşleri olmalarına rağmen aralarında bir türlü kardeşlik sağlanamamıştır.

Üstelik Muhamet için “şeytan Bizbat, dini bozan şeytan, kafir, sahte peygamber” demeleri yüzünden de İslam Emevi ve Abbasi halifelerince soykırıma uğramaktan Türkler ile kurtulmuşlardır.

I.Selim ya da Yavuz Sultan Selim’in Hanefi mezhebi temelli Sünni İslam’ı dayatmasıyla da bu dostluk düşmanlığa dönüşmüştür.

Eski düşmanlarını dost sayıp, bu defa Türklere karşı isyanlara başlamaları Celali, Kabakçı isyanlarıyla başlamış, 1658 Bitlis Abdal Han isyanı ile ilerlemiş, 1670’lerde başlayan Lehistan, Litvanya seferlerinden çekinen Kutsal İttifak adıyla bilinen Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun, keşifler çağıyla Osmanlıya fark atmış teknolojileri ve zenginliği ile saldırmaları üzerine gelişen II. Viyana, Kırım seferleri esnasında bu azınlıklar batılı dindaşları, eski düşmanlarından destekler alarak isyanlar yapmışlardır.

1680-1730 yılları arasında sadece Karadeniz Trabzon iline bağlı Rize Kazası/Livasında yaşayan Ermeni dili konuşan, Abbasiler döneminde bölgeye yerleştirilmiş, zamanlar Rumlaşmış, Rumca, Ermenice konuşan Hemşin isyanları yüzünden bölge halkı ilk büyük sürgünü yaşamıştır. Bu da 1680 Kırım savaşından zaferle dönen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (Ermeni kökenlidir) tarafından sürülmüşlerdir. Her devşirme vatan haini değildi bunu bilelim.

Travma mağdurlarının rüyaları bu haritalardır

1768-1774 Osmanlı Rus savaşında Osmanlı’nın yenilip azınlıkların koruyuculuğunu Ruslara sonra sırasıyla Kutsal İttifak devletlerine tanımasına kadar bu azınlıklar sürgün edilerek Müslüman coğrafya arasına dağıtılmışlardır.

Bu gün bu sürgünleri “Osmanlı bizi İslam yapmak için sürdü” iftiraları yapmaktadırlar. Oysa, Osmanlı her savaşa girdiğinde bunlar isyanlarla arkadan vurmuşlar bir çok seferin yarıda kalmasına veya yenilgiyle sonuçlanmasında büyük roller oynamışlardır.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla azınlıkları hiç bir denetime tabi olmayan misyonerlerin getirdikleri silahlar, kilise bağışları, devlet yardımları ile zenginleştirip isyanları körüklemeleri ile, Osmanlı 1801’de Kafkasları Ruslara terk etmiş, Gürcistan devleti kurulmuştur.

Bu devlet üzerinden Süryani ve Yezidi Kürtleri, Ermenileri rahatça mali, siyasi, mühimmat bakımından destekleyen batı, Osmanlıda olmayan gelişmiş silahlarla Eskişehir, Ankara’dan öteye gidemez, vergi ve asker alamaz hale gelmiştir.

Bu tıkanıklığı Sultan Abdülaziz kırmış, 1864’de bütün Ermeni, Rum, Süryani isyancıları göç ettirmiş, bazılarını Kıbrıs, Girit gibi Akdeniz adalarına sürmüştür.

Hüseyin Feyzullah veya Alpaslan Türkeş de bu Ermenilerdendir.

İsyanı bastıran Abdülaziz merkez sayılan Kayseri Pınarbaşı şehrinin adını Aziziye, Ermeni isyan merkezi olan diğer şehir Harput’u yıkmış, aşağı düze yerleşimi alarak El Aziz adıyla günümüzdeki Elazığ şehrini kurmuştur. Suriye’deki Azez şehri de onun adını taşımaktadır.

Bu başarı, Abdülaziz’in kripto devşirme paşaların darbesiyle tahttan indirilmesine, Çırağan sarayı nezarethanesinde bilekleri kesilerek intihar süsü verilip öldürülmesiyle sonuçlanmıştır.

İhanetler ihanetleri, isyanlar isyanları takip etmiş, Kürt ve Ermeni kimlikli kripto Hristiyan, Yahudi isyanları ile Osmanlı 150 yılda kutsal ittifak saldırılar ile içeride çıkan isyanlarda sadece Müslüman ve Türk nüfusunu yitirmiştir.

Nüfusları ve zenginlikleri artan gayrimüslümler devleti sermaye, ekonomi, olmayan sanayi, bürokrasi, eğitim her alanda ele geçirmişlerdir.

Bunca haini olmasına rağmen Osmanlı çok bile dayanmıştır. Bence tarihte yıkılışı en uzun süren devlettir.

Bu da, hainlerinin de koruyanlarının da gayrimüslümler olması önemlidir.Örneğin Yezidi Kürtler isyancıyken Şafi Kürtler asi olmamışlardır. Kafkas, Karadeniz kökenli Ermeniler asilik ederken, diğer yerlerde yaşayanlar ellerinden geldiğince devleti korumuşlardır.

Osmanlının yıkılmasında diğer faktör de 1739’da İngiliz ajanı Hemper’in kurduğu Vehhabi dinidir. Osmanlı bunu tarikat dahi saymamıştır. Çünkü hilafeti Osmanlı’dan almak için İngilizler, Vatikan ve kutsal İttifak devletleriyle birlikte çalışıyordu.

1805 yılına geldiğinde Vehhabiler, Muhammet peygambere suikast kuran Rabia Yahudi kabilesinin de bulunduğu Yemame, Necd Nasturi dönmesi Yahudi Araplarının katıldıkları Vehhabi idaresine girmişti. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa bunları kırıp, başlarını astırıp, çocuklarını İstanbul’da zorunlu ikamete tabi tuttuysa da başarı sağlanamadı. Arabistan Osmanlı idaresinden çıktı.

Vehhabi dini Yahudi olan Kırım Tatarları ve Çerkez, Abhaz Kafkaslılar arasında da İngiliz ve zamanın Rus Çarlarınca yayılınca Osmanlının güç kaynakları tükenmişti.

Suriye, Mısır ve Ürdün’de zaten İslam Fatimiler döneminde 1000 yıl önce bitmişti. Bunlar Dereziydiler ve 19. yy da diğer mezhepleri olan Yezidi Kürtler ile birlikte Vatikan papalığınca Hristiyan dahi sayıldılar.

Bunlar da Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde hacca giden Müslümanlara baskın yapıp soyan, mallarını yağmalayan, kadınlarını köle yapan veya esir pazarında satanlardır. Bizdeki Sabetaycı Yahudilerle akrabadırlar.

Sekiz eyaletli ürkiye Haritasını Kenan Evren ve Turgut Özal
imzalamıştır. PKK ve R.T.Erdoğan bu harita için
faaliyete geçirilmiştir.

Vehhabilik sonrası Mısır İslamı olan Efganilik akımı Mısır Dürzileri arasında yayılmış, uzantısı bize Nurculuk adıyla gelmiş ve Kürt Vehhabiliği olarak anlaşılmıştır.

İşte şeytan ibadetine dayalı bu Molla Muhammet Efgani Mason dinini Nurculuk adıyla Kürt İslamı olarak Şafi Kürtler arasında da yaymak mümkün olunca Osmanlı büyük desteğini daha kaybetmiştir.

Elbette İslam da sadece Hanefi Irak ve Osmanlı coğrafyasına hapsolmuştur.

1680,1864,1892,1915 Ermeni, Nasturi, Yezidi sürgünleri sırasında Müslüman Oldum diyerek sürgünden kurtulan ve yerlerinde kalan Harput Ermenilerinin sözde Kürt Aşiret reisi Şeyh Sait ileruhani önderi, Nurculuğun İngiliz rahip ajanı Mr. Frew destekli temsilcilcisi aynı Emreni devşirmelerinden olan Saidi Kürdi Bediüzaman veya verdiğim adla Deliüzzaman birlikte 1916 Rus işgaline ortam hazırlamışlardır.

İngiliz rahip ajanı Mr. Robert Frew’a Ermeni, Kürt aşiretlerinin verdikleri bilgiler ile Mr. Frew ve ajanlarınca yapılan doğu Anadolunun askeri, demografik haritasını Tiflisde bulunan Rus Kafkas Orduları komutanı Nikolay Nikaolayeviç’e deniz yoluyla Saidi Kürdi Deliüzzaman bizzat götürmüş bunu da yazıcısı Hüsrev e yazdırdığı Tarihçei Hayatım adlı saçmalığında ballandıra ballandır anlatmış, kendisini de Bitlis müdafaasında esir düşen mağdur göstermiştir.

Oysa geçtiğimiz yıllarda Rusya Bitlis işgalinde Dersim Ermeni’si Seyit Rıza, Palu Ermeni’si Şeyh Sait’e taktığı madalya görüntülerini vermiştir.

Bitlis işgaliyle Ruslarca Kırım’a götürülen Deliüzzaman da Kürt Vehhabiliği Nurculuğu buralarda “Halifenin gizli ajanı” sıfatıyla yaymıştır. 1919’da devrim sonrası Polonya üzerinden Türkiye’ye döndüğünde bir de bakmış ki ne Kürdistan ne Ermenistan ne de Pontus var.

Ehhh, nasıl düşman olmasınlar Enver paşaya, İttihatçılara ve Mustafa kemal Atatürk’e?

1916 haziranında Atatürk Bitlis’i geri almıştı.

1917 Rus devrimine gebe olan Rusya askerlerini iç güvenliği yüzünden geri çekmişti, Enver paşa Azerbaycan’a kadar uzanmış, Ermeni adı altında bütün isyancılar sürülmüştü.1809 ve 1829 Osmanlı Rus savaşları ile Osmanlı’dan çıkıp Gürcistan’a katılmıştı. 60 yıl Rus-Gürcü idaresinde kalan şehre 1680’den beri Osmanlı dan kaçan Süryani isyancılar yerleştirilmiş, Müslüman ve Türkler göçe zorlanmıştı.

1853 Kırım Harbi sonrası Kafkaslardan Ruslar çıkartıldığında kısa süreliğine Rize geri alındıysa da tekrar elden çıkmıştır. Türkçe dahi konuşanın bırakılmadığı bu şehir 1918’de Ruslar geri çekildiklerinde “Bağımsız Pontus Rum Cumhuriyeti” gibi bir adla kendini bağımsız devlet ilan etmiştir. Devlet hevesini daha kurumlarını kuramadan SSCB’nin 1921’de Gürcistan’ı işgal etmesiyle sona erdirmek zorunda kalmıştır.

Çünkü “İslam baskısından kurtulup Ortodoks Hristiyan mezhebini yaşama dindarlığında olan Sünni Müslümanlar gibi ibadet eden Gürcü Hristiyanları ile aynı mezhepte olan Hristiyan Rum Rize, daha devlet olamamış, bağımsızlık savaşı veren Atatürk’e müracaat etmiştir. Çünkü komünist rejimde yaşamaktansa Türklerle yaşamak dini yaşamalarına daha uygundu. Buraya İpsiz Recep gibi Kuvvacıları gönderen Atatürk, Rize’nin elden çıkmasını önlemişti.

Oysa aynı dönemde, Yunan orduları Ankara Polatlıya gelmiş, Rize Rumlarının tabii işbirlikçileri Dersimliler de Koçgiri isyanı başlatmışlardı. Yani TBMM hükumetinin Rizeyi düşünecek hali yoktu.

Ruslarla yapılan görüşmelerde halkın isteği de göz önünde tutularak Rize’nin Türkiye’de kalması uygun görüldü.

1923’de cumhuriyet ilan edildikten sonra bunlar Trabzonluları, Kürtleri tekrar kaşımaya başladılar. Rus tehdidi geçmişti ve Türkiye içinde özerk otonom veya bağımsız devlet olmak istiyorlardı.

Atatürk buna izin verecek karakter değildi vermedi de.

Onlar da boş durmadılar. Kurtuluş savaşına mümkün olduğunca asker vermemiştiler zaten.

Bunlar da eski yöntemleri olan “DİN ELDEN GİDİYOR” kampanyaları ile halkı gene kışkırtmaya başladılar ve 26 Kürt isyanı, Rize Şapka Kanunu İsyanı ve benzeri Anadolu isyanları, Kubilay olayları, Dersim isyanları bu yüzden çıkartıldı. Atatürk’e 5 kadar suikastın arkasında hep bunlar vardı.

Trabzon milletvekili Şükrü beyi kurban verip karşılığında Topal Osman’ı aldılar ve Atatürk korumasız kaldı(Tek Adam. Şevket Süryeyya Aydemir.). İsmet paşa ona kendine bağlı korumalar verdi, sonunda İsmet paşanın kayın pederinin Bomonti bira fabrikası ile Atatürk’ün açtığı milli bira fabrikası çıkarları kesişti ve ikisi kavga ettiler. Şeyh Sait ve Dersim isyanlarında da İsmet paşanın alakası çıkınca Atatürk İsmet paşayı Büyükada da zorunlu ikamete tabii tuttu, yerine Celal Bayarı atadı.

Saldırlara açık hale gelen Mustafa Kemal Atatürk bunca sinsi düşman karşısında direnemedi, zehirlendi ve öldürüldü.

Recep Tayyip Erdoğan’ın da dedelerinin kökenlerinin Siirt’li imamlara dayandığını, “Recep Tayyip Erdoğan’ın Harfleri” kitabında yazan Kanal7 spikeri ve Erdoğan’ın danışmanlığını yapmış Akif Beki yazmıştır.

2003 Gürcistan Azınlık Raporu’nda da Gürcistan resmen, Süryanilerle M.S. VI.yy. dan beri bağları olduğunu,1768 Osmanlı Rus savaşında Osmanlıya isyan eden Süryani ve Yezidi isyancılardan kaçanların kendisine sığındığını, bunları Tiflis, Batım ve diğer şehirlere dağıttığını, benzer göçlerin yüz yıl boyunca sürdüğünü, Rusya idaresinde bu azınlıkların Rusya, Kazakistan, Türkmenistan coğrafyasına dağıtıldıklarını, Türk ve Müslümanların göç ettirildiklerini açıklıkla yazmıştır.

“60” yıl Rus ve Gürcü idaresinde yaşamış,1918-1921’e kadar bağımsız yaşamış bir Rize’de Potamya(Güneysu) kasabasının (Pilihoz) Rum köyünde dedesi doğan bir Recep Tayyip Erdoğan nasıl Müslüman kalabilir.?

Osmanlı tarihi araştırmaları yapan Cezmi Yurtsever bile Pilihoz köyünde daha önce sıfır olan Müslüman nüfusun cumhuriyet döneminde %50 olduğunu yazıyor. Yani yarısıtaiye yapıyor kriptoya geçmişler hemen.

İşte aşağıdaki 1925 Şeyh Sait isyanını çıkartan ve İstiklal mahkemesince idam edilen Palu devşirme Ermeni’si Şeyh Sait’in torunu ile Siirt’ten %85 oyla milletvekili seçilerek TBMMye giren, bu güne kadar Irak, Suriye sınırımızı Kürdistan devletiyle çeviren siyasetlerin uygulayıcısı Recep Tayyip Erdoğan (Süryaniler iki ad kullanır. İkinci adları Arap kabalası olan “ebced hesabında” analarının adının karşılığına denk gelir) arasındaki samimiyetin sırrını böylece açıkladım.

Yazıma kaynak olan araştırma yazılarımın linklerini yazı sonunda vereceğim.

Şimdi tamamıyla alıntı olan yazının keyfini çıkartınız. Ki, 300 yıldır bu milletin yüzünü güldürmeyen devletin de mazeretini anlamış olursunuz. Bizi, bizden görünüp kendi dinlerine İslam adıyla çeviren, ama anarşi, terör, iç savaş ve planlarını önceden düşmana verdikleri dış savaşlarda sadece Türk ve Müslüman soykırımı yaptıran sadrazamlar, vezirler, kadılar, beyler, paşalar hep bu devşirmelerdendi.

PKK terörü ve R.T. Erdoğan dönemi bombaların, şehitlerin sebebi bu intikamcı kripto yapılanmadır.

MOR giysili Süryani Rahipleri

Devletin TBMM kararı olmadan Irak ve Suriye’ye asker sokmasına bu günlerde bütün dünya devletlerine posta koyması da eklenmiştir.. Bu da Osmanlıyı yıkan son 250 yılının savaşları gibi satılmış savaşlar olacaktır.

Recep Tayyip Erdoğan ve tümü Kürt, Müslüman maskeli Ermeni, Süryani, Nasturi, Yezidi, Yahudi Musevilerden oluşan AKP hükumetinin gerçek kimliği budur.

Yıllardır Saidi Kürdi ve Fetullah Gülen Cemattinin Gregoryen Ermeni devşirmesi olduğunu yazdım. Onlar da itiraz etmediler hatta kabul da etmiş sayılırlar. CNNTURK kanalında Şirin Payzın hanım böyle bir program da yaptı ve gündüz imam evde papaz olan bir Ermeni imamın yüzü gizli de olsa itirafını yayınladı. “TÜRKLERİ ALDATMAYA HAKKIMIZ YOK” da dedi.

Aşağıdaki yazı da, kimliğini hala gizlemeye devam eden kripto Rum R.T. Erdoğan hakkındaki belgelerden sadece birisidir.

Hiç kimsenin masum bir milleti din imanla aldatmaya hakkı yoktur. Daha dün haberlerde katıldığı bir panelde kendisi “sokakta yürüyen bir insanı gördüğünüzde onun ayakkabısı, elbisesi, şapkası ile hangi milletten olduğunun anlaşıldığını görmek istiyorum tarzı bir söz söylemişti.

Bu Mor giysili rahibi tanıdınız mı?
Recep Tayyip Erdoğan

Bunu daha ileri götürerek kriptoluktan kurtulacak kadar mert olmasını görmek bu milletin hakkıdır.

Lütfen, sizi en yüksek mevkilere getiren bu milleti daha fazla aldatmayınız. Devlet yönetmeyi gördünüz, yıkmak için yağmaladınız, “Himmet” ile zengin olanı sürüp kendiniz “zimmet” ile zengin oldunuz.

Tabi artık o minyatür küçücük Ermenistan, Süryanistan, Pontus değil, tüm Türkiye’yi Süryani idaresinde bir Vehhabi rejimi olarak düşlüyorsunuz. Suriye’deki Esad da sizin mezhebinizden olmadığı için yıkmak istiyorsunuz. Böylece Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Türkiye’de Süryani Sabi iktidarı hesaplıyorsunuz. Ama bu hesap inanın yatar.

Sizi de yutar.

Takdir okuyanlarındır.

Alaeddin Yavuz.

HAŞAN CÜNEYD ZAPSU

Cüneyd Zapsu, Başbakan Erdoğan’ın Veri Koordinatörlüğünü yaptı. Zapsu, TÜSİAD, Türk Amerikan İş Konseyi, Dünya Ekonomik Forumu, ABD’deki Fındık Konseyi, Uluslararası Kabuklu Yemiş Konseyi ve Türkiye Fındık İhracatçıları Birliği Başkanıdır. Azizler Holding, Balsu Gıda ve BİM Şirketler Grubu’nun ortağıdır.

Zapsu, Korkut Özal’ın kurduğu ve Genel Başkanı olduğu Demokrat Parti’nin Kurucular Kurulu üyesi ve Genel Başkan Yardımcısıydı. Turgut Özal, 1990’da içinde Zapsu’nun yer alacağı yeni bir parti kurma çabası içindeyken öldü ve proje suya düştü.

Zapsu, Alman Lisesi’ni bitirdi. Üniversite eğitimini İstanbul ve Münih Üniversiteleri iktisat fakültelerinde tamamladı. 5 Mart 2008’de Veri Koordinatörlüğü ve AKP MKYK üyeliğinden istifa etti. Parti üyeliği halen devam ediyor.

“Haşan Cüneyd Zapsu; 11 Aralık 2003 tarihinde AKP İstanbul Teşkilatı’nda yaptığı konuşmada, ‘Dış politikanın Yeni Dünya Düzeni’ne göre belirlenmesi gerektiğini’ savunmuş ve Kıbrıs’ı kastederek şöyle demişti:

‘ 1930-1940’ların devlet politikalarını uy gul ay amayız. Dünya değişti. Dış politikada her şey karşılıklı çıkara bağlıdır. Büyük çıkarlar için küçük çıkarlar göz ardı edilir. Satrançta oyun kazanmak için küçük taşlar verilir. ’

Zapsu, Akşam yazarı Güler Kömürcü’ye 20 Ocak 2003’te verdiği röportajda, ‘Kıbrıs’ta şahin düşünenler sadece komünistler, ülkücüler… Yani marjinallerdir. Bunların oranı da yüzde 15’i geçmez. Kalan herkes benim gibi Annan Planı’nın biraz törpülenip onaylanmasını istiyor’ demiştir.

Zapsu, Irak konusunda Kömürcü’ye şunları söylemiştir:

‘Irak konusunda biz Amerikalılara destek olmalıyız. Karşılığında da Kıbrıs ve Filistin sorununun çözümü için Amerikalıların desteğini istemeliyiz. Ben bu pazarlıkları yapabilirim.’”

Alvaro De Soto ile Görüşüyor

Zapsu, Annan Plam’na yönelik müzakereleri BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto ile New York’ta yürütmüştür.

De Soto, Zapsu’nun yakın arkadaşı ve aile dostudur.

Kürt Vehhabisi
Bitlis dönme Ermenisi
Saidi Kürdi Deliüzzaman
Bitlisi Ruslara tesliem eden adam

Görevi nedeniyle de özellikle ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra tabii ki Bülent Ali Rıza ile de yakın mesai içindedir. İleri derecede yakın dostlukları vardır. Wolfowitz’in yakın çevresindedir. Zapsu, ABD’ye her gidişinde doğrudan veya telefon aracılığıyla mutlaka De Soto ile görüşmektedir. De Soto, Zapsu ile o kadar iç içedir ki Zapsu ile gerçekleştirdiği çok kritik bir görüşmenin konularım soran bir Türk gazetecisine cevaben, “Onun kızı ve benim oğlum ABD’de aynı üniversitede ve aynı sınıfta okumaktadır. Onun için özel olarak görüştük. Zapsu ile biz aile dostuyuz” demiştir.

Yukarıdaki kısa açıklamalardan anlaşılacağı üzere KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, ABD’de, Kıbrıs’ta ve Türkiye’de ABD’nin hem birinci hem de ikinci kanal diplomasisindeki görevliler olan Annan, De Soto, Zapsu, Ali Rıza, Gardani, Wolfowitz ve Koç ile kuşatma altına alınmıştır. Bu kanallar aracılığıyla en gizli ve doğrudan bilgiler elde edilmiş, bunlar aracılığıyla ABD politikaları oluşturulmuştur.

CSIS Türkiye Direktörü Bülent Ali Rıza, Zapsu görüşmelerinden AKP milletvekillerinin ve parti tabanının tezkereye karşı olduğu sonucunu çıkarmıştır. Wolfowitz ve diğer yetkili ve ilgililere bu tespitini aktarmıştır. Bu süreçte Zapsu, Tayyip Erdoğan’ın danışmanı olarak Wolfowitz’le Erdoğan arasındaki en

önemli köprüyü oluşturmuştur. Zapsu, Wolfowitz ve Ali Rıza çok sık bir araya gelmişlerdir. Gizli pazarlık görüşmelerinde bulunmuşlardır. Wolfowitz Aralık 2002’de Ankara’ya geldiğinde ABD Büyükelçiliği’nde Zapsu ile birlikte bir yemekte görüşmüştür. Zapsu, sık aralıklarla Washington’a sessizce uçmuş, Wolfowitz’le doğrudan görüşmelerde bulunmuş ve telefon hattını sürekli çalıştırmıştır.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Temmuz 2003’te Washington’u ziyareti sırasında Wolfowitz’le görüşmüş ve gayri resmi kanallar konusunu açmıştır. Zapsu’nun adını anmadan Wolfowitz’e şu mesajı vermiştir: “Biz, sizin kimlerle görüşeceğinize karışamayız. İstediğiniz kişilerle görüşmekte tabii ki serbestsiniz. Ancak biz, resmi kanalları tercih etmenizi öneririz. Bu takdirde politikalarımızı doğru okur, hata yapmazsınız” demiştir.

Zapsu uzun yıllardan bu yana ABD bakanlıklar üst düzey yetkilileriyle iç içe ve özel ilişkileri olan ABD’nin güvenine sahip bir kişi olmuştur.

Erdoğan’ın Üzerine Sifonu Çekmeyin

“Başbakan Recep Tayip Erdoğan Mayıs 2006 ortalarında danışmanı Cüneyd Zapsu ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’yi Washington’a göndermiştir. Bu ziyaretin amacı, yüzde 34 ile iktidara gelmiş olan, ancak son dönemde yapılan gizli seçim anketinde oylarının yüzde 30’a kadar düşmüş olduğu görülen AKP’nin, aynı zamanda Türkiye’de zirveye tırmanan ABD karşıtlığı nedeniyle ipinin çekilmemesini istemesiydi.

Nitekim Zapsu, Neo Conların hakimiyetindeki Amerikan Girişim Enstitüsü’nde Şaban Dişli ile katıldığı toplantıda ‘AKP 2012 yılına kadar iktidarını sürdürecek. Seçim anketleri bunu gösteriyor. Başbakan Erdoğan’ı kullanın. Üzerine sifonu çekmeyin’ diye adeta yalvarıyordu.

Şimdi bunlar ne kadar Müslüman ve Türk. Resimlerin hepsi basından derlemedir.
Devleti yaşatmak için yönetseydiler bu kanlar asırlardır elbet dinerdi.

Danışmanı; Başbakan’ın sifonunu çekmeyin diyebiliyordu. Başbakan ise susuyordu. Çünkü ona bu yetkileri vererek Washington’a gönderen kendisiydi.

Gerçekte böylesine bir görevi Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün yapması gerekirken neden Zapsu yapıyordu? Çünkü Zapsu, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Türkiye’deki ikinci kanal diplomasisinin kilit adamıydı. Erdoğan’ı, Türkiye Başbakanlığı için ABD’ye öneren oydu. Her ne kadar Abdullah Gül, kurucusu olduğu AKP’yi iktidara taşımış ve bir süre için başbakanlığı devralmışsa da o tarihlerde cezalı olması nedeniyle TBMM dışında kalmış olan Erdoğan’ı Beyaz Saray’a Zapsu pazarlamıştı. Erdoğan’ı, Türk Büyükelçi’nin alınmadığı bir odada Başkan Bush ile baş başa görüştürmüştü.”

ABD’ye İhtiyacımız Var

“Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Cüneyd Zapsu ile Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli, 7 Nisan 2006 tarihinde American Enterprise Institute’de (Amerikan Girişim Enstitüsü) düzenlenen bir toplantıya katılmıştı. Bu toplantıda, ABD yönetimine yakın Neo-Conlar ile Hamas heyetinin Türkiye ziyaretine ilişkin sert tartışmalar yaşanmıştı.

Zapsu, AKP hükümetine güvensizlik bildiren ABD’lilere; ‘ABD’ye ihtiyacımız var. Siz de AKP ile 6-7 yıl daha yaşamak zorundasınız. Alternatifimiz yok. Bence onu devirmeye çalışmak, delikten aşağı koymak yerine onu kullanın. Burada ve Avrupa’da bundan yararlanmalısınız. Teklifim budur’ demişti.”

BOP’un Eşbaşkanı

“Star gazetesinde 17 Ocak 2004 tarihinde Hayrullah Mahmud’un köşesinde Recep Tayip Erdoğan’ın 3 Kasım 2002 seçiminin sabahında ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul

Wolfowitz’e yazdığı gizli mektup açıklanmıştır. Mektup şöyledir:

‘Dr. Paul Wolfowitz,

Dr. Paul Wolfowitz
ABD Savunma Bakanı

Savunma Bakan Vekili

Pentagon, Washington D.C., 20301, Ford

4 Kasım 2002

Değerli Dr. Wolfowitz

Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için bu mesajımı ortak dostlar aracılığıyla doğrudan size ulaştırmak isterim. Seçim sonuçlarının bizim Genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık olabileceğinden, resmi konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki onların Türkiye’nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim.

Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 05337…

Bu yardım ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.

Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Samimiyetle sizin, olan

Recep Tayyip Erdoğan Genel Başkan’

Mektup, İngilizceden çevirisinde hatalar olduğu için yeniden çevrilerek İşçi Partisi Genel Başkanı tarafından 24 Ocak 2003’te açıklanmıştır. Mektup’un içeriği, Kasım 2002’den bu yana yaşanan olaylarla doğrulanmıştır. Recep Tayip Erdoğan, seçimden sonra hiçbir resmi sıfat taşımadığı, parti başkanı ve milletvekili olmadığı halde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök tarafından 24 Kasım 2002 günü kabul edilmiştir.

Mektup, Wolfowitz’e ortak dostlar aracılığıyla ulaştırılmıştır. Mektup; 3 Kasım 2002 seçimlerinden sadece bir gün sonra kaleme alındığına göre demek ki Erdoğan’la Wolfowitz arasında ileri derecede bir dostluk vardır. Erdoğan’ın özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden başlayan Morton Abramowitz, Graham Fuller, Paul Henze ve Marc Grossman’la dostlukları olmuştur. Paul Wofowitz, Richard Perle ve Henry Kissinger’in yakın arkadaş ve partidaş oluşları onların da Erdoğan’a dostlukla yaklaşmalarını sağlamıştır.

Wolfowitz’in daha o zamandan en yakın arkadaşı, dostu Washington’daki dairelerinde buluştukları, geceledikleri önemli toplantılar yaptıkları Cüneyd Zapsu, Cengiz Çandar, Bülent Ali Rıza ve eşi Shada Gardani’dir.

Açıkçası mektubu kaleme alan Tayyip Erdoğan’ı, Beyaz Saray’a, TÜSİAD’a pazarlayan ve sağ kolu olan danışmanı Cüneyd Zapsu’dur. Mektup’tan bu yana yaşanan olaylar da zaten Cüneyd Zapsu’yu işaretlemektedir.”

AKP’yi Güçlendirmek

“Başbakan Erdoğan; medeniyetler ittifakı girişiminin İstanbul’da hazırladığı öneriler konusunda BM Genel Kurulu’nu bilgilendirmek için Ekim 2006 sonunda New York’u ziyaret etmiştir. Erdoğan, Musevi Örgütleri Konferansı Demeği Sözcüsü Hoenlin’le Türkiye ile ABD ilişkileri kapsamında dünyada teröre karşı yapılan savaşla ilgili önemli konuları görüşmüş, ardından New York’ta kaldığı St. Regis Oteli’nde ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger ve ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcılarından Richard Holbrooke ile gizli bir görüşme gerçekleştirmiştir. Toplantıda Zapsu da yer almıştır. Erdoğan bu toplantıyı yaptığı sırada AKP’nin oylarının yüzde 30’a düştüğü tespitim yapan seçim araştırması cebinde bulunuyordu.

Görüşmede ağırlıklı olarak Irak’ın üç özerk bölgeli gevşek federasyon ve PKK’ya yönelik operasyonlarda ABD politikalarının yanında yer alınması, buna karşılık AKP iktidarının çok daha güçlü olarak iktidara taşınması konusunda mutabakata varılıyordu.”

Holbrooke ile Gizli Görüşme

“Başbakan Erdoğan, ABD Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke ile 2 Şubat’ta Başbakanlık’ın Beşiktaş’taki ofisinde ve 21 Şubat’ta Münih kentinde gizli görüşme gerçekleştirmiştir. Görüşmelerde Holbrooke ile birlikte hareket eden Kissinger, Erdoğan’ı Kuzey Iraklı liderlerle görüşmeye ve Irak için gevşek federasyonu kabule zorlamışlardır.”

Sözde Sağ Kol

“Zapsu, Başkan Bush ve Dick Cheney’den sonra ABD’nin en güçlü üç numaralı siyasetçisi haline gelen Ermeni Lobisi’nin güçlü Kaliforniya Senatörü Nancy Pelosi ile Washington’da gizlice görüşmüştür.

Zapsu, Pelosi’ye, Ermeni Soykırım Tasarısı’nın, Temsilciler Meclisi’nde kabul edilmesinin Türk-ABD ilişkileri için ciddi sakıncalar doğuracağını bu nedenle tasarının Genel Kurul’a indirilmesini istemiştir.

Zapsu-Pelosi gizli görüşmesi için randevuyu ABD Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke ayarlamış ve toplantıda yer almıştır.

Başbakan Erdoğan’ın sözde sağ kolu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de Ermeni Soykırım Tasarısı’nın, ABD Senatosu’ndan geçmemesi için Pelosi ile görüşmek üzere Washington’a uçmuştur. Gül’ün, Nancy Pelosi ile görüşme talebi Pelosi’nin sekreterince reddedilmiştir. Gül de Washington’dan eli boş dönmüştür.”

İtiraflar…

“Başbakan R.T. Erdoğan; Haziran 2005 ve 2 Ekim 2006’da ABD Başkanı Bush’la görüşmesinde Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev üstlenmeye hazır olduğunu söylemiştir.

Erdoğan, 15 Şubat 2004’te Kanal D’de Teke-Tek Programında ‘ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız’; 21 Şubat 2006 tarihli AKP Grup konuşmasında, ‘Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görev yüklemektedir”; 4 Mart 2006 tarihli AKP İstanbul Bayrampaşa İlçe Kongresi’nde, ‘BOP’un eşbaşkanıyım’; 30 Mayıs 2006 tarihli AKP Grup konuşmasında ‘Eşbaşkanlık görevini kabul ettik’ ve 27 Temmuz 2006’da İstanbul’dan canlı olarak yayınlanan CNN Larry King Show’da ‘Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada gerek barış, gerek insan hakları, hukukun üstünlüğü, ileri demokrasi için bir eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik’ demiştir.

Tabiatıyla, Eşbaşkanlık kabulünün arkasında Erdoğan’ın sağ kolu olan danışmanı Cüneyd Zapsu’nun önemli katkısı bulunmaktadır.”

Zapsu’ya Belediye Başkanlığı

“Tayyip Erdoğan hükümetinin mimarlarından Korkut Özal, önümüzdeki yerel seçimlerde, Cüneyd Zapsu’nun AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmasını istedi.

Özal, 9 Eylül 2003 tarihli Akşam gazetesinde ‘AKP’nin en az üç bakanlığa bedel olan İstanbul Anakent Belediye Başkanı adayı Cüneyd Zapsu olmalıdır. Zapsu’ya ben kefilim. Cüneyd, benim siyasete soktuğum bir kişidir. Tayyip Bey’in yardımcısıdır. Cüneyd’in iyi bir icrai faaliyete getirilmesi gerektiğini, üç bakanlığa bedel olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne iyi bir aday olabileceğini sanıyorum’ dedi.

Yerel seçimlerde Zapsu’nun aday olması halinde, İstanbul’daki DEHAP oylarının bir kısmının AKP’ye gitmesi bekleniyor. Ancak AKP’de Cüneyd Zapsu’dan rahatsız olan milletvekillerinin hayli fazla olduğu sır değil. Zapsu’nun 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce de İstanbul İl Başkanlığı için adının geçtiği ancak AKP üst yönetiminden bazı kişilerin isteğiyle kabul edilmediği belirtiliyor.

Zapsu, Marc Grossman’ın İstanbullu danışmanıdır. Zapsu, Türkiye’nin sadece ABD ve Almanya ile ilişkilerini yürütüyor. Ağırlıklı görevi bu. Yurtdışında son derece etkili. Henry Kissinger, Richard Holbrooke, Richard Perle ve Paul Wolfowitz ile son derece iç içe ve samimi.

Zapsu’nun Washington ve Miami’de çalışma ofisi var. Gizli temaslarını bu ofisler üzerinden yürütüyor. 2005 yılından bu yana Zapsu’nun danışmanlığını Gülşen Karanis yapıyor. Karanis, Trabzon Vakfıkebirli. Demokrat Parti, Adalet ve Doğru Yol Partisi kökenli, ticaretle uğraşan zengin bir ailenin kızı. Babası Fikri Karanis, 1955’te DP milletvekili seçildi. 1960 yılında Yassıada’ya alındı. Müteveffa Ahmet Kasım Karanis de Trabzon Belediye Başkanlığı yaptı. Kasım Karanis AKP’li Bakan Faruk Özak’ın kayınpederi.

Gülşen Karanis, SBF Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. AKP İstanbul İl Meclisi Üyesi. Dışişleri Bakanlığı imtihanını kazanmış. Ama babası DP milletvekili olduğu için Dışişleri Bakanlığı’na alınmamış.

Zapsu, Karanis’i yanından hiç ayırmıyor. Birlikte ABD, Almanya ve Tokyo arasında mekik dokuyor. Zapsu’nun AKP’de Genel Başkan Danışmanlığı ile kurucu üyelik ve MKYK üyeliği dışında görevi bulunmuyor ama devletin kritik sır ve hatta önemli kriptolarına sahip olduğu görülüyor.

TÜSİAD, Türk Amerikan İş Konseyi, Dünya Ekonomik Forumu, ABD’deki Fındık Konseyi ve Uluslararası Kabuklu Yemiş Konseyi Başkanı, Türkiye Fındık İhracatçıları Birliği Başkanı, Federal Almanya Liyakat Nişanı sahibi, Azizler Holding, Balsu Gıda, BİM Şirketler Grubu ortağı.

Korkut Özal’ın 2001 yılına kadar başında bulunduğu Demokrat Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı, partinin Kurucular Kurulu Üyesi.

Zapsu, Tayyip Erdoğan ile tanışmasını 12 Kasım 2001’de Brüksel’de katıldığı ‘AB ve Türkiye İlişkileri’ konulu toplantıda şöyle anlatmıştır:

‘1989’dan bu yana, Tayyip Erdoğan’ın yanındayım. Kopenhag Kriterleri’ne uymamız gerektiğine inanıyorum. Bize oy verenlerin çoğu Avrupa Birliği yanlısı. AKP insan hakları konusunda hassas. Zira bu konu cezaevinde yatan Tayyip Erdoğan’ı özellikle ilgilendiriyor.’

Zapsu, 1986’da TÜSİAD’a üye oldu. TÜSİAD’da ‘Demokrat-Muhafazakâr’ kanadı temsil ediyor. ‘Tayyip Erdoğan’ı TÜSİAD’la tanıştıran kişi’ olarak tanınıyor. Zapsu’nun 16 Ekim 1999 tarihinde TÜSİAD üyesi Bülent Eczacıbaşı’nın evindeki yemekte Feyyaz Berker, Tuncay Özilhan, Korkmaz İlkkorur, Erdoğan Gönül ve Can Paker’i Erdoğan ile bir araya getirmesi, Erdoğan’ın AKP’yi kurmak için yola çıktığında attığı en önemli adımdı.”

Tayyip Erdoğan ve Yasin El Kadı

“13 Haziran 1977 tarihinde İstanbul Ticaret Odası’na kayıtlı olan Azizler Holding kuruldu. Ortakları: Aziz Zapsu, Haşan Cüneyd Zapsu, Kenan İsmail Öktener ve Gaye Zapsu.

O yıllarda Zapsular, Türkiye’nin iki etkili ailesiyle ilişki içine girdi. Özal ailesinden Korkut Özal ve Topbaş ailesinden Mustafa Latif Topbaş’la samimiyetleri gelişti. Latif Topbaş, Rabıta bağlantılı Bereket Vakfı’nın kurucuları arasında bulunuyor. Vakfın diğer kurucusu Kemal Unakıtan. Bu iki isim şimdi Tayyip Erdoğan’ın yanındalar ve ortak özellikleri Nakşibendî olmaları. Özal, İskenderpaşa dergâhı; Topbaş, Erenköy cemaatine bağlı.

Topbaş ve Zapsu, 1995 yılında kurulan BİM mağazalarının ortakları. Diğer ortaklardan biri de Nakşi şeyhlerinden Emin Saraç’ın oğlu Fatih Saraç. Fatih Saraç, Tayyip Erdoğan’ın yakın arkadaşlarından. Emin Saraç, FP’deki parçalanma sırasında Erdoğan ve Erbakan’ı bir araya getiren isim.

AKP’nin perde arkasındaki ismi Korkut Özal da Zapsu’nun Azizler Holding’ine ticarette yol gösteriyor. Zapsu-Korkut Özal beraberliği 1990’lı yıllarda yeniden görülüyor. Demokrat Parti’nin başına Korkut Özal geçiyor, başkan vekili de Cüneyd Zapsu oluyor. Zapsu, bu koalisyonu oluşturmasıyla AKP’ye Güneydoğu’da güçlü destek sağlamış oluyor.”

“Hayırsever İşadamı…”

“BİM, Cüneyd ve Aziz Zapsu, Korkut Özal, Mustafa Topbaş ve Yasin El Kadı’nın bir araya gelmesi ile kuruldu. Tayyip Erdoğan 1994’te Belediye Başkanı seçildikten sonra Zapsu, yeni başkanı evine davet edip, Yasin El Kadı ile tanıştırdı. El Kadı ‘hayırsever bir işadamı’ olarak biliniyordu. Kız talebe yurtları yaptırıyor, Amerika’daki okulunun cami demeğine destek veriyordu.

Zapsu sıkıştığı dönemlerde kendisinden ciddi miktarlarda borç almış, parayı şirketinin borçlarını ödemekte kullanmış ve geri ödemişti. Ortağının hesaplarına el konulunca Zapsu, Paul Wolfowitz’e şikâyet etmiş ve ‘ortağımın iş hayatını kararttınız. Londra’ya gittiğini söylediğiniz yardımları 1993’te yapmış. O yıllarda Bin Ladin sizin adammızdı’ demişti.”

Zapsu, MKYK Görevlerinden İstifa Ediyor

Zapsu, Almanya eski Başbakanı Gerhard Schröder’i, Türkiye’ye getirip İstanbul’da Tayyip Erdoğan ile buluşturdu. Schröder’i ardından KKTC’ye götürüp KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile görüştürdü. Bu görüşmelerle birlikte enerji şirketi RWE, Nabucco doğal gaz nakli projesine, Fransız Gas de France şirketini geride bırakarak altıncı ortak olarak kabul edildi. Şubat 2008 başındaki bu gelişmenin ardından Zapsu’nun partiden istifasını gündeme getirdi. Zapsu, 5 Mart 2008 tarihinde Akşam muhabirine istifasını şöyle açıkladı:

“Partiden değil sadece MKYK’deki görevlerimden ayrıldım. Ben Tayyip Erdoğan’a tam anlamıyla güvenirim. 20 yıllık bir dostluğumuz var.”

Zapsu, Başbakan Erdoğan’a desteğini geçen ay Almanya ziyaretinde gördüğü tepki karşısında tüm Alman medya kuruluşlarına gönderdiği şu mektupla verdi:

“Sayın Başbakan’ın methini beklerken, medyanızda çıkan haberleri okuyunca önce gözlerime inanamadım.”

Madsen Açıklıyor

“ABD’nin en üst istihbarat örgütü NSA’nın (Ulusal İstihbarat Ajansı) eski ajanı Wayne Madsen Fethullah Gülen ve Yasin El Kadı ile ilgili olarak şu istihbaratı veriyor:

‘Federal güvenlik kaynaklarına göre bir süredir Pennsylvania’da yaşayan, Türkiye’de, laik Cumhuriyeti tehdit ettiği gerekçesiyle yargılandığı davada 2006 yılında beraat eden, Sünni Türk işadamı, karizmatik lider Fethullah Gülen ve ABD Başkanı Bush tarafından 2001 yılında ‘küresel terörist’ olarak nitelendirilen, Türkiye’de büyük yatırımları bulunan Suudi BMI’nın İslamcı yatırımının baş yatırımcısı Yasin El Kadı, 1990’larda CIA için çalıştı. İkili, CIA’yla Kosova Kurtuluş Ordusu’na silah ve başka tür yardımlar yapmak ve eski Yugoslavya’da faaliyet gösteren bir terör örgütüne destek vermek konularında işbirliği yaptı. Kosova Kurtuluş Ordusu, Clinton yönetiminin müttefikiydi ve Richard Perle gibi önde gelen NeoConlar tarafından destekleniyordu. Perle’nin lobi faaliyetlerini yürüttüğü ‘International Advisers’ şirketi Türkiye’yi en önemli müşterisi olarak görüyor. Gülen’in kitapları Arnavutçaya çevrildi.’

BMI’nın kurucusu Süleyman Biheyri ayrıca merkezi Massachusetts sınırlarındaki Braintree kentinde olan ‘PTech firmasının kurulmasına da yardımcı oldu. Bu şirketin Federal Havacılık idaresi ve Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon’la

11 Eylül döneminde yazılım sözleşmeleri vardı. Şirketin adı terörist gruplara finans kaynağı sağlayan şüpheli kuruluşlar arasında geçtikten sonra, Aralık 2002’de PTech’in ofislerine federal güvenlik yetkilileri tarafından baskın düzenlendi.

Yasin El Kadı’nın Kuzey Virginia’daki bir grup şirket ve yardım kuruluşunu El Kaide’nin Bosna’daki faaliyetlerine maddi kaynak sağlamak için kullandığından da şüpheleniliyor. Usame bin Ladin’e de Bosna Hükümeti tarafından 1993 yılında özel pasaport verildiğini anımsatmak gerekir. Kadı’nın, Türk işadamı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin danışmanlarından Cüneyd Zapsu’nun iş ortağıydı.”

Said-i Nursi İstanbul’da Zapsularda Kalıyor

Cüneyd Zapsu’nun dedesi Abdurrahim Rahmi Zapsu, 27 Temmuz 1912’de İstanbul’da kurulan Kürt Talebe-Hevi Cemiyeti’nin (Kürt Öğrenci Ümit Demeği) kumcu üyesi, Büyük İslam Tarihi kitabının yazarı. Said-i Nursi, İstanbul’a geldiğinde Zapsu’ların evinde kalıyor. Dede Zapsu, Cüneyd Zapsu’nun babası Pertev Zapsu’yu Emirdağ’da Said-i Nursi ile tanıştırıyor. Pertev Zapsu, Said-i Nursi’yi “Merhum babam, üstat için ‘Cenab-ı hakkın lütfuna mazhar olmuş bir zattır’ derdi” sözleriyle övüyor.

Sözde Kürt Parlamentosu’nun üyesi Yaşar Kaya, Özgür Politika gazetesindeki bir yazısında, Zapsu’yu “Bebekliği dâhil elimizde büyümüş” diye tanıtıyor. Kaya, yazısında Zapsu için “Said-i Nursi’nin dostu ve Sibirya sürgününde arkadaşı rahmetli Abdurrahim Zapsu’nun torunu. Abdurrahim Zapsu’nun Laleli’deki evinde son kiracı bendim” diyor.

Yazar Necdet Sevinç’in 6 Ocak 2003 tarihli Yeniçağ gazetesinde çıkan yazısına göre, Abdurrahim Rahmi Zapsu, Cumhuriyet öncesinde İstanbul’da ilk Kürtçe tiyatro oyununu yazan kişi ve Musa Anter’in de kayınpederi.

Zapsu’nun ninesi, Bedirhanlardan Aziz Bey’in kızı ve Bedirhan ailesi de Yezidi Hıldi aşiretine mensup. Bedirhan Bey, Osmanlı’ya isyan edince Kavalalı İbrahim Paşa tarafından mağlup edilip Girit’e sürgün edilmişti.

Osmanlı’nın diplomat olarak görevlendirdiği Abdürrezzak Bedirhan da Anadolu işgali için Rus subaylarına istihbarat alabilecekleri kişilerin listesini sunup Rusya’ya iltica etmişti.

Zapsu 1956 doğumlu. Zapsu’nun babası Mustafa Pertev, Annesi Gaye. Gaye Zapsu’nun babası İbrahim Uzel, Birinci Balkan Savaşı’nda Rusçuk’tan Türkiye’ye göç etmiş. Avusturya Lisesi mezunu, işadamı. İsmet İnönü’ye tepkisi nedeniyle Demokrat Parti saflarında yer almış. 27 Mayıs olayı sonrasında Almanya’ya kaçmış, Münih’e yerleşmiş. Almancayı iyi biliyor. Kısa süre sonra eşi ve iki oğlunu da yanına almış.

Zapsu 4 yaşında Katolik Kilisesi Anaokuluna verilmiş. Sonra yaşı büyütülüp okula başlatılmış. 1966 yılında İstanbul’a dönmüşler. 1966’da Alman Lisesi’ne başlamış ve bitirmiş. Üniversite yaşamını İstanbul ve Münih üniversitelerinde tamamlamış. İşletme ve İktisat okumuş. Memduh Hacaloğlu ile fındık, ezme firması kurdu. Fındık alanında dünya çapında bir firma haline getirdi. Çok zengin oldu. 1990 başında Turgut Özal, Zapsu’yu, Almanya’dan telefonla aradı. Özal, Köşk’ten inip yeni bir parti kurmaya soyunurken ölmesiyle bu girişim suya düştü.

Kaynakça

Kitap: AMERİKAPERESTLER

Yazar: EROL BİLBİLİK

Alıntı yazının linki; http://www.turktoresi.com/viewtopic.php?f=204&amp;t=9358

Gürcistan Azınlık Raporunda Yezidi Krütler Süryaniler; http://adilyargic.blogspot.com.tr/2011/09/gurcistan-azinlik-raporunda-yezit_21.html

CHP Muvazaları ve Baykalın İstifası http://adilyargic.blogspot.com.tr/2010/05/chp-sikeleri-ve-baykalin-istifasi-i.html

Saidi Kürdiden Günümüze İhanetler ve Devletin Tasfiyesi

https://keykubat.blogspot.com.tr/2010/08/said-i-kurdiden-gunumuze-ihanetler-ve.html

İttihatçılar ile Cumhuriyet kimlere travma yaşattı. Yazıdaki ihanetlerin tarihçesi

https://keykubat.blogspot.com.tr/2017/03/cumhuriyetin-travma-yasattigi-kriptolar.html

Hemşin Ermeniler, Kırım Tatartları, Balkan yenilgileri ve Ruslara iltica eden Gürcü Rum Osmanlı paşaları

https://keykubat.blogspot.com.tr/2017_02_12_archive.html

Antik Sabiler ve Din kitapları Cinze

https://alaeddinyavuz.wordpress.com/2015/07/23/sabilerin-kutsal-kitabi-dinleri-ibadetleri-her-sey/

Arkeoloji-Dinler Tarihi, Hukuk ve devlet, Tarih içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi