ISLAM ONCESI ARAP TANRILARI

İSLAM ÖNCESİ ARAP TANRILARI

Semitik Araplar olarak anılan Nuh peygamberin büyük oğlu Sam peygamber soyundan geldiğini iddia eden Araplar Hint, Yahudi, Grek ve Bedevi Arap ırklarıyla karışmış Araplardır. Suriye, Filistin, Yemen, Hicaz, Necd, Babil, Harran bölgelerinde yaşarlar.

Tanrılarının sayılarının yüzün üzerinde olduğu tarihçiler ve din bilimcilerince belirtilmekteyse de bu tanrıların Hıristiyanlık ve İslamiyet dönemlerinde birçoğunun unutulmak suretiyle kaybolduğu sanılmaktadır.

Ben önemlilerinden “46” tanrı hakkında derlediğim bilgileri araştırmacılara da kolaylık sağlamak amacıyla yabancı kaynaklardan Türkçeleştirerek derledim.

Bu tanrılara tapınan toplulukların geçmişteki inanışları günümüzün büyük dinlerinin de temelini oluşturmaktadır. Yahudiliğin 3000, Hıristiyanlığın 2000, İslamiyet’in de 1400 yıllık olduğunu göz önüne aldığımızda du dinlerin evveli olan geçmişte insanların tanrılarının ve onlara atfettikleri değerler, kutsallıkları öğrendiğimizde günümüz inançlarını kavramak daha da kolaylaşacaktır.

Günümüzde, peygamber ve sahabelerin adları diye çocuklarına bu putların adlarını veren bir buçuk milyarlık Müslüman cahil yaşamaktadır. Üstelik putperestliğe karşı olduklarına inanan bu insanlarımızın halleri trajikomiktir.

İbrahim öncesi ve döneminden bu yana Irak, Suriye Ebla, Palmira, Yemen’de Ma’rib, Sümer’den Hicaz’a, Umman’a kadar birçok yerde yapılan arkeolojik kazılar, mağaralarda bulunan tablet ve kağıt belgelerin günümüz dillerine çevrilmesiyle elde edilen ve 6000 yıla kadar geriye giden bilgilere göre tespit edilen Arap tanrılarına bir bakalım;

İslam Öncesi Güney Arabistan (Yemen) Tanrıları;

 

1-Aştar,

2-Şems,

3-Rub,

4-El Mukah (llmukah),

5-Wadd

6-Amm,

7-Anbay (Sözcü)

8-Havkem,

9-Ta’lib,

10-Sum’ay,

11-Dü Semavi (Cennetin Bir’i,Göksel Bir,İlahi Bir),

12-Ka’hil (Aştar Şarika)

 

Yemen, Hicaz  ve Kuzey Arapları;

1-Abgal

2-Adat

3-Aglibol (Elyibol-Elibol)

4-Astarte

5-Asaf ve Naile

6-Atargatis

7-Atarsemain

8-Auf

9- Aval

10-Beelşamen

11-Bel, Ba’al, Bel- Şamin

12-Bes,

13-Cedd

14-Dul Halasa

15-Düşara- Düşares

16-Dü Semavi

17-El İlah

18-Hevl

19-İştar-Athar

20-El Kays

21- (Şay) El Kaum

22-Kuzah

23-Melekbel

24-Menat

25-Menaf

26-El Malik

27-Mot

28-Nabu,Nebo, Nebi

29-Nasr

30-Nergal,

31-Nuha,

32-Orotalt

33-Rub

34-Ruda

35-Şems- Samaş

36-Sin-Nanna-Suen

37-Süva

38- At Süreyya (Ülker burcu-Pleiades-Sirius)

39-Uzza

40-El Ukaysir

41-Wadd

42-Yam

43-Yeük

44-Yegüs

45-Yaribol-Melekbel

46- Zilhicce Halasa

 

Abgal- Sümer tanrısı Aab.gal ve Akad tanrısı Apkalu ile ilişkilendirilmiş İslam öncesi Palmira’da yaşayan Bedevilerin kuzey Arabistan tanrısıdır. Deve sürücüsüdür.

ADAT=(Adat-Tanrı, dişi karşıtı adattu-adantu).Ugarit metinlerinde sadece tanrının eşini değil ana kraliçe tanrıça  ve hatta ana tanrıça olduğunu  “bn adty=dumu a-da-ta-ya”  adlarıyla belirtilmektedir.

Adın yazılışındaki “dt” Fenike’nin sahil şehri olan Biblos’un tanrısı Baalat’a  ve Astarte’ye karşıt olup “hanımefendi” anlamındadır. İlk siniayatik metinlerden Serabit El Kadim’de Baalat Mısır’ın Hathor’una denk gelir. Palmira ve Mısır Brooklyn papirüslerinde de bu adın asya kökenli dişil bir ad (dwdw) olduğu belirtilir.

Ba’al Berith”Berits okunur”- (Antlaşmanın Ba’al’i) veya El Berith (Antlaşmanın El’i)Eski İsrail’de Şekem’de tapınılan iki veya tek tanrıdır. Ugarit metinlerinde “brt”harfleri ile geçer ve efsane hesaplamalarında Beyrut olabileceği sanılmakta ya da Ba’al ile ilişkilendirilmektedir. Tevrat (8:33” ayetinde Ba’al Berith olarak geçer. Ba’al ile El’in aynı tanrı olup olmadığı kesin bilinmemektedir.

Rabbi geleneğinde Ba’al Berith Filistin tanrısı Ekron ya da Beelzebub’a karşılık gelmektedir. Günümüz Lübnan sahilinde bulunan eski Fenike’lilerin şehri olan Biblos’taki Fenike tanrılarından Eloun (Elyu(o)n=En Ulu, En Alî-dişil hali “Beyrut’ta oturan”) ile aynı olduğuna inanılmaktadır.

Bunların iki çocuğu olur,erkeği Epigeius/Autochthon/Gök ve kızı da Yer olarak adlandırılır.Adlarının verilmesi bu çiftin güzelliklerinin görülmesinden sonra gerçekleşir.Eski metinlerde değişik tanrıların  doğumlarında hatta yeryüzü ve cennetin yaratıcı sı tanrı El’in de Yer ve Gök gibi adlarına atıf yapılır.İbrani (Yahudi)  metinlerinde İbranice Berit’in Beyrut’a karşılık geldiği sanılmaktadır.

Hiti tanrılar silsilesinde yer ve gök tanrılarına babalık eden baş tanrı Alalu,oğlu gök tanrısı Kumarbi tarafından devrilir.Bu efsanede de bu benzerlik kendisini göstermektedir.

Asaf ve Naile;  Bunlar Cürhümi kabilesinden Asaf bin Baği adlı erkek ile Naile adlı bir kadındı. Kâbede cinsel ilişkiye girdikleri için Allah tarafından iki taşa çevrilerek cezalandırıldıklarına inanılır.

Suriye çöllerinde yaşayan Kelb kabilesince yanlış anlama sonucu olsa gerek Hubel putu ile birlikte tapınılırlardı. Yani birer tanrı ve tanrıça olmuşlardı.(İbn Ishak, op. cit., p. 37.)

Bu iki taş bu gün Müslüman hacıların hac ibadeti sırasında yedi kez koşarak gidip geldikleri Kâbe yakınında bulunan Safa ve Merve tepelerinin yanında durmaktadırlar. Bu iki tepenin adlarını bu taşlarlardan aldıkları sanılsa da bu güne kadar bir açıklama yapılmamıştır.(S.M. Zwemer, op. cit., p. 6.)

Amm (Arapça Amca demektir); Eski Kataban’da (Yemen) tapınılan milli ay tanrısıydı. Hava, iklim tanrısı olarak saygı gösterilir, yıldırımların tanrısı olduğuna hükmedilirdi. Eşi tanrıça Aşeraydı.

Anbay, Nebo,  Hol (Sözcü);Buyruk veren ve karar veren” tanrılar olarak yalvarıldılar.Yemen’in Adalet Tanrısı.Diğer adalet tanrısı Havkem-Hakim ile birlikte adaleti sağlarlar ve Kataban’da ikisi birlikte anılırlardı.Tanrıların habercisi (Mesenger- Vahiy getiren) anlamında, Babil’in yazı ve katip tanrısı, adil yargıcı, tanrıların habercisi, kader tabletlerinin sahibi, kyamet gününün adil yargıcı Nabu’dan türetilme adıyla tapınılan Nebo  ile eşleştirilmiştir. Kataban’da  Astar, Amm, Şems ile birlikte tapınılmıştır.

Apkallu- Sümer’de Abgal, insanlığın evrimini ileriye taşımak için Enki tarafından yaratılmış yedi yarı tanrıdan birisidir. Tufandan önce krallara nasihat verirdi ve Enki’nin hizmekarıydı. İnsanlara ahlak, sanat gibi değerleri öğretirdi. Apsu’da Tatlısulardan doğmuş balık görünümlü insan olarak görülürdü. Balık elbisesi giymiş gibi kolsuz bacaksız bir heykel olarak saygı gösterildi. Kanatlı kartal ve insan başlı olarak da resmedildi. Adapa- Apkallu’nun ilk temsilleri Adapa-Adem,( U-an, Oannes-Yunus) tu. Diğerleri U-an-dugga, En-me-duga, En-me-galanna, En-me-buluga, An-enlilda, and Utu Abzuydu.

Attar, Atiradu (Ugarit)Llu’nun-Allah’ın eşi,Asthar-Assar, Astar, Aştar, İştar-);

Güney Arabistan tanrılar ailesinin başı Aştar, eski semitik Arap tanrılarından tanrı “LL” veya “EL”e karşılık gelir. Aştar,doğal sulamayı temin için suları yağmur şeklinde dağıtan  bir gök gürültüsü  tanrısıydı.

Sabah yıldızı Venüs olarak Şerikan “Doğunun Biri”adlarıyla nitelendirildiğinde, düşmanlardan öç almak için yalvarılıyordu.

Semitik Arap mitolojisinde sabahyıldızı olarak da bilinir. Kenan efsanelerinde ölü tanrı Baal’ın tahtını ele geçirmek için gayret ettiği geçse de kanıtlanamamıştır. Batı Asya’nın bazı kurak bölgelerinde yağmur tanrısı olarak da tapınılmıştır. Kadın eş değeri Fenikeli Astarte’dir. Güney Arap bölgelerinde Zilhicce Şemani (Dü Şemani) olarak da bilinir. Halen İslam dünyasında adı geçen bir kaç din uleması sayılan kişiliğin adları da bu tanrıya dayanır.

Atargatis; Aramilerin Atar’atah adıyla andıkları Suriye tanrısıdır. Ukraynalı İran, Arap ve Grek tarihleri uzamnı Rostovstseff’e göre, Greklerin Afrodit Derketo ve Dea Suriye (Suriye’nin tanrıçası, Mısır’ın Hierapolisinin, Suriye’de Halep’in Düşara’sı kuzey Suriye topraklarının büyük tanrıçasıdır. En çok bereket tanrıçası olarak tapınılmakla birlikte şehir halklarınca “Baalat=Hanımefendi”  adıyla iyileştiren şifa veren tanrıça olarak tapınlıdı. Hadad’ın eşyidi. Kutsal hayvanları balık ve kumruydu. Kumru aşktanrıçasının temsili, balık bereket timsali olarak kabul edilirdi. Erkekler Astarte adına kendilerini hadım ederlerdi.

Ugarit kil tabletlerinde, Denizin Hanımefendi Tanrıçası (Rabbatu iratu yammi) olarak, Kenan’ın üç tanrıçası olan Anat, Aşera ve Aştart ile ilişkilendirilerek  1500 yıl boyunca ibadet edildi.

 

Atarsemain (Attar Şemayin)=  Kuzey ve Merkezi Arabistan’da cennetin sabah yıldızı olarak cinsiyeti belirsiz göksel bir tanrı olarak ibadet edildi.asur kralları Asurbanipal ile Eşaraddon’un mektuplarında İ.Ö.800’lerde Atarsemain olarak bilinirdi. Palmira merkezli Arap tanrıçası El Lat ile eş anlamlıdır.

Lange, baş tanrı Venüs ile eşleştirilen Atarsemain,ay tanrısı Ruda,güneş tanrısı Nuha olarak kimliklendirmektedir.

İ.Ö 9. Ve 4. Yy.lar arasında Hadramevt, Kataban, Main, Avsan gibi güney Arabistan krallıkları Arapları arasında  Güneş, Ay, Venüs’ten ibaret olan tanrı üçlemesinin (teslis) benzeri olarak saygı gösterildiği tespit edilmiştir.

Bu tanrı, ay tanrıları Sin, Amm,Wadd, ve güneş tanrısı Yam, Astarte ve Venüs ile de ilişkilendirilmiştir.

Dierk Lange’a göre Atarsemain İsmail kökenli Kedar kabilesikuzey Arap konfederasyonlarından Yumuillilere göre üçlü tanrılar sisteminin baş tanrısıydı. İ.Ö.7600’lerde Asur kralı Asurbanipal’ın yıllıklarında iki kezbahsedilmiştir.

Avf; Araplar arasında “Abd-Avf” adı yaygındır.”Auf” Arap dilinde “Büyük dua kuşu” anlamına gelir. Kelime bu haliyle Arapça’da bulunmaz. Bir kuşun hiç istemeyeceği “havadaki tekerlek” anlamındaki “Afa” kelimesinden çıkartılmıştır. Tanrının belki de hiç başvurmayacağı bir yol olan “aşağıya kehanetlerinin kuşla gönderme işini”  tanımlamaktadır.

Sa’d”  kelimeşinin eş anlamlısıdır.

Image

Bahrey’in “Öküz başlı köpek balığı” tanrısıdır.

Aval=  Hürmüz körfezinde bulunan, Arap yarımadasına yakın küçük, iki parçalı görünen bir ada devleti olan Bahreyn (İki Deniz) Araplarının öküz başlı köpek balığı tanrısıdır. Bu yüzden ada halkına da “Avvali” de denilirdi.

Arap dilinde “birinci, baş, ilk başta olan, has, asıl” anlamına geldiği gibi Hint dilinde de “En iyi” anlamına gelmektedir.

Aval’ın köpekbalığı dişleri Bahreyn’in sembolü kabul edildiğinden, bayraklarında uçak şirketlerine kadar yer yerde kullanılır. Sümer efsanelerinde kurtla kuzunun birbirini yemediği “Dilmun Cennetinin” burası olduğu iddia edilir.

Türkçemizde  tanrı Aval için; “Aval aval bakma” yani “Öküz gibi anlamsızca bakma” sözünün kaynağı bu Arap tanrısıdır.

Diğer dilimize geçen Arap tanrıları “put “sayıldıklarından dolayı, küfürle birlikte anılmaktadır.

Muhammed zamanı Müslümanlarının putperest Araplarla olan savaşlarında, düşmanlarının dirençlerini kırmak için kutsal değerlerine küfür edildiğinden dolayı kullanılmaya başlanıp dilimize İslam kültürü ile geçmiş olabilirler.

Çünkü bu konuda Kuran Enam Suresinde (6;108) bir uyarı yer almakta ve “Allah dışında çağrı yapanların kutsallarına sövmeyin” diye Müslümanlara açık uyarı vardır.

Başka dinden olanların tanrılarına küfür etme;

Enam 6;108.Allah’ın berisinden birilerine niyazda bulunanlara/Allah dışında birileri için çağrı yapanlara/onların, Allah dışında yakardıklarına sövmeyin. Yoksa onlar da düşmanlıkla ve bilgisizce Allah’a söverler. Biz her ümmete yaptığı isi bu şekilde süslü gösterdik. Sonra hepsinin dönüsü Rablerinedir. O, onlara, yapmakta olduklarını haber verecektir.”

Görüldüğü gibi kendinden olmayanın, düşman kavimden olanın tanrısına ve kutsallarına sövmek Müslümanlar arasında da yağınmış. İşte bu küfürler ya Araplarla birlikte olduğumuz savaşlardan ya da onlara karşı yapılan savaşlardan ya da her iki şekilde de dilimize geçmiş olabilirler.

Örneğin;

Tanrı Amm için; “Ulan senin ammına …..” deriz.

Tanrı Cedd için;“Ulan senin ceddini….” Deriz.

Bu arada küfürlerin de bazı kökenleri olduğunu gördük.

 

Ba’al; Tanrı El’in oğludur.

Image

Osman Hamdi Bey tarafından Sidon kazılarından elde edilmiş

Aslında batı semitik Arap kavimlerinden Mısır’a ithal edilmiş fırtına tanrısıdır. Geç Bronz Çağı dönemlerine ait metinlerde (Ras Şamra-Ugarit) Levantın doğu sahillerinde İ.Ö 1400’lerde baş tanrı olan “EL” ile yer değiştirmiş olan Ba’al tanrılar listesinin en başında yer alıyordu. Sahip veya tanrı anlamına gelmekteydi.”Bel” adıyla da tapınılırdı.

Eski Mısır’a geldiğinde, kuzey Suriye’deki “Sapan Dağında Oturan tanrı” olarak biliniyordu ve var olan çok sayıdaki Ba’al’lardan “Baal Zafon-Zapon ” adıyla ayrılmaktaydı.

Ba’al’ın esas sıfatı “Bereket tanrısı” olmasının yanında adları arasında “Bulutlara Binen”,”Yeryüzü ve cennetin tanrısı.“,”Gökgürültülü Fırtına tanrısı”,”En Ulu Hakim, hükümran”, “Savaşçıların Fatihi”, ”En Güçlü”, ”En Ulu”,”En üstün”,”Güçlü”, ”Kudretli”, ”Savaşçı”,”Yeryüzünün Hakimi”,”Gök Gürültücüsü” anlamına gelen “Reammin” ve “En Ulu” anlamına gelen “Aleyin” olarak da anılmaktaydı. İnsanların tapınabilecekleri en güçlü tanrı oydu. Bu sıfatların tümü Kabe’nin tanrısı El Lah’ın ve Kuran’ın Allah’ının sıfatlarıdır. Tanrı El Lah bölümünde okuyacağız.

Elmalılı Kuran tefsirinde Şaffat Suresi,Saffat 37;125 ayetinin açıklandığı bölümde Ba’al’a rastlıyoruz;

Şaffat S-37-125. “Bal‘e yalvarıp yakarıyor, yaratıcıların en güzelini bırakıyor musunuz?”

Ba’l.

BA’L: Bir putun ismi ki yirmi arşın* boyunda, altından ve dört yüzlü bir put olduğu söyleniyor. Kim bilir konduğu kaidesi ne kadardı? Hâlâ Şam’da Ba’lebek kasabası bu ad ile anılmaktadır…”

*1.Arşın=68.cm. 68*20=13.60m.

Tevrat’ın bir çok ayetinde olduğu gibi Tevrat Sayılar 12.Bölüm Ayet 5’te “Bulutlara Binen Tanrı’yı” görüyoruz.;

Say.12: 5 “RAB bulut sütununun içinde indi. Çadırın kapısında durup Harun’la Miryam’ı çağırdı. İkisi ilerlerken” şeklinde biten ayetin devamı sonraki ayettedir. Şüpheye yer bırakmayacak açıklıkla “bulutlara binen tanrı” tanımı verilmektedir.

Muhammed’in gittiği her yere onunla giden, üzerinde sürekli durduğuna inanılan bulut, Cebrail’in uçan kürsüsünü çeviren bulut efsaneleri de İslam’da bu olguyu korumaktadır.

Tevrat Zekeriya Peygamber 10.bölümünde de Yahve’nin “yağmur beklenen bereket tanrısı” olduğuna işaret edilir;

Rab Yahuda ve Efrayim’i Kayıracak

BÖLÜM 10

Zek.10: 1İlkbaharda RAB’den yağmur dileyin.
O’dur yağmur bulutlarını oluşturan.
İnsanlara yağmur sağanakları
Ve herkese tarlada ot verir.
” Ayeti Yahve’nin Ba’al olduğuna şüphe bırakmamaktadır.

Usta tanrıların ürettikleri sihirli silahları ile donatılmış olduğundan denizlerin dehşetli tanrısı Yam’ı yenebilecek olan “Kotar-Kosar Baal “ adıyla da yakın doğu mitlerinde tapınılmaktaydı.

Hafif kıvırcık uzun saçlı, çift boynuzu andıran başında konik bir miğferle resmedilmekteydi.

Sol elinde ya bir mızrak ya da Sedir ağacı, yukarı kaldırdığı sağ elinde gök gürültülü fırtına yaratmada kullandığı yıldırım silahı ile Grek tanrısı Zeus’un yaratılmasında esin kaynağı olmuştur.

Başlıca hayvan şekilleri arasında gücü ve bereketi temsil eden boğa başı çekmekle beraber, keçi ve sinekler de yer almaktadır. Yakın doğuda bulunan bir tasvirde, boğanın sırtına oturmuş olarak görünmektedir. Yeni Krallık dönemlerinde Mısır’ın Firavunlarınca da çok tercihedilen dinen önemli bir görüntüydü.

Ayrıca çok büyük cinsel organı ile yapılmış toprak heykelleriyle de bilinir.

Yeryüzündeki “ilk evi KABE” olan Allah’ın kullarını Kabeden gözlediğini düşünmek İslam ile uyuştuğundan yanlış olmayacaktır. İslam ve Hıristiyanlık öncesinde. BA’AL’e tapanların “KABE’yi” kutsal saydıklarını, Hatta İÖ.500’de Pers (İran ) İmparatoru Daryus’un İran Persepolisteki Nakşi Rüstem mezar bölgesine Kabe’nin birebir ölçüde taştan bir benzerini yaptırdığını hatırlayalım.

Akad dilinde “BET, Arap dilinde İbranice “BAALAT” kelimesinin dişil biçimi olan “BA’ALAH” şeklinde söylenir ve “Hanımefendi, sahibe, eş” anlamlarına gelir.

Ba’al ul bayt” deyimi günümüz Suriye-İsrail civar Arapları arasında “Ev sahibi”,sadece BA’AL” olarak da “yağmur suyuna dayalı tarımsal sulama” anlamında kullanılır.

“Ba’al’ın bereket tanrısı da olduğunu düşündüğümüzde eski inançların günümüze etkileri devam etmektedir.

Diğer adlarından birisi de “BİR” di.Bu da “Türkçe” olan adının olduğunu bize gösteriyor.

 

İslâm gezgini İbn Fadlan, Oğuzlar’in “Tek Tanrısı”nm bulunduğundan bahsetmektedir. Bilginin anlattığına göre, “…Oğuzlar’dan birisi bir zorluk görür, yahut hoşuna gitmeyen bir durumla karşılaşırsa başını göğe kaldırarak, “o ‘Bir Tanrısı’na sığınırdı.” Demektedir.

Tevrat’ta ayrıca “Gök Tanrı” adı da geçmektedir. Danyal peygamber 8. Ve 10. Bölümler;

Dan.2: 44Bu krallar döneminde Göklerin Tanrısı hiç yıkılmayacak,
başka halkın eline geçmeyecek bir krallık kuracak. Bu krallık
önceki krallıkları ezip yok edecek, kendisiyse sonsuza dek sürecek.”

Dan.8: 11 Kendisini Gök Ordusu’nun Önderi‘ne* kadar yükseltti.
Tanrı’ya sunulan günlük sunu kaldırıldı, tapınak terk edildi.”
*D Not 8:11 “Gök Ordusu’nun Önderi”: “Tanrı”.

Sadece bu kadar mı? Diğer adlarından birisi olan “BAALZEBUB” sembolü “ARI” olan adıyla anılan bir diğer adıdır. Dilimizde kullandığımız “BAL” kelimesinin kökeninin de tanrı BAAL’dan geldiğini öğrenince şaşırmamışsınızdır umarım.

Image

Tanrı El’in oğlu gök gürültüsü ve yıldırım tanrısı Ba’al, Tevrat’ın yıldırım ve gök gürültüsü tanrısı Yahweh’i ve “dokunanın” öldüğü anlaşma sandığını hatırlatır.

Bu konuda, Çöl şeytanlarına ve cinlerine tapan Ortadoğu Araplarıyla birlikte bu şeytanlara ve cinlere tapan Yahudileri bunlara tapmamaları için “Ba’al’a Molek’e ve Cinlere  tapmayın” diye uyaran çok sayıda Tevrat ayetleri vardır;

İsrailliler Peor’da Günaha Giriyor

BÖLÜM 25

Say.25: 1 İsrailliler Şittim’de yaşarken, erkekleri Moavlı kadınlarla zina etmeye başladı.

Say.25: 2 Bu kadınlar kendi ilahlarına kurban sunarken İsrailliler’i de çağırdılar. İsrail halkı yiyeceklerden yedi ve onların ilahlarına taptı.

Say.25: 3 Böylece Baal-Peor’a bağlandılar. RAB bu yüzden onlara
öfkelendi.

Say.25: 4 “Musa’ya, “Bu halkın bütün önderlerini gündüz benim önümde
öldür” dedi, “Öyle ki, İsrail halkına öfkem yatışsın.”

Say.25: 5 Bunun üzerine Musa İsrail yargıçlarına, “Her biriniz kendi
adamlarınız arasında Baal-Peor’a bağlanmış olanları öldürün” dedi.”

Ba’al’in halkının cinsel organlarının büyüklüğünden de Yahudi tanrısı kıskançlık duymaktadır.

Nedenine gelince kafayı yemeniz işten değil elbette. Koskoca Yahudi tanrısı Yahve’nin sevgilileri olan Ohola ile Oholiva adlı iki kız kardeş Ba’alin halkı olan Babillilere gönül verip Yahve’yi terk ederler. Bu da demek ki kadın milleti sevgilisi Allah da olsa onu da aldatır ve boynuzlar.

İşte size boynuzlanan Yahudi tanrısı Yahve’yi küplere bindiren ve aciz kılan Boynuzlanma macerası. Zor be sen koskoca Allah ol da boynuz ye iki Mısırlı karıdan, hakikatten Allah’ın  da işi zor.

Nasıl “kıskanç tanrı” olmasın şimdi bu?

İnsanlara nasıl kinlenmesin?

Nasıl cehennemler inşa etmesin?

Nasıl sürekli gözleyip, bir hatasını bulduğu an;

-“Hah cehenneme nasıl da kaktım!” Diye sevinmesin?

Babillilerin cinsel organlarının büyüklüğünün boynuzlanma olayında etkili olduğunu belirten ise tanrının kendisi.

Oldukça pornografik de olsa gene okuyalım;

İki Günahlı Kızkardeşin Simgesel Öyküsü

BÖLÜM 23

Hez.23: 1 RAB bana şöyle seslendi:

Hez.23: 2 “İnsanoğlu, bir anneden doğma iki kadın vardı. (Anaerkil kültür.)

Hez.23: 3 Gençliklerinde Mısır’da fahişelik ettiler. Memeleri orada okşandı, erdenliklerini orada yitirdiler.

Hez.23: 4 Büyüğünün adı Ohola, küçüğünün Oholiva’ydı. Benim oldular; oğullar, kızlar doğurdular. Ohola Samiriye’dir, Oholiva da Yeruşalim. (Bunlar Kudüs ve Samiriye şehirleridir. Şehirlere ve ülkelere Arap dilinde “dişil” adlar verilir.El Arabiyya, El Cezire, El Türkiye gibi.)

Hez.23: 5-6 “Ohola benimken fahişelik etti. Oynaşları olan Asurlular’a gönül verdi. Hepsi de genç, yakışıklı, lacivertler kuşanmış savaşçılar, valiler, komutanlar, atlı askerlerdi.

Hez.23: 7 Asurlular’ın en seçkin adamlarına fahişe olarak kendini verdi. Gönül verdiği bu kişilerin putlarına bağlanarak kendini kirletti.

Hez.23: 8 Mısır’da başladığı fahişeliği bırakmadı. Gençken onunla yattılar, erdenliğini bozdular, şehvetlerini onun üzerine boşalttılar.

Hez.23: 9 “Bu nedenle onu oynaşlarının, gönül verdiği Asurlular’ın eline teslim ettim.

Hez.23: 10 Çıplaklığını açtılar, oğullarını, kızlarını aldılar, onu kılıçla öldürdüler. Kendisine verilen cezadan ötürü kadınlar arasında adı kötüye çıktı.

Hez.23: 11 “Kızkardeşi Oholiva (Kudüs) bunu gördü, ama şehveti ve fahişelikleri kızkardeşininkinden daha utanç vericiydi.

Hez.23: 12 O da hepsi de genç, yakışıklı Asurlular’a -valilere,
komutanlara, iyi donanmış savaşçılara, atlılara- gönül verdi.

Hez.23: 13 Kendisini ne kadar kirlettiğini gördüm. İkisi de aynı yolu izlediler.

Hez.23: 14-15 “Oholiva fahişeliklerini giderek artırdı. Duvara oyulmuş
insan resimlerini -bellerine kuşak, başlarına geniş sarık
bağlamış kırmızı renkli Kildani resimlerini- gördü
. Hepsi kökeni
Kildan ülkesine dayanan Babil subaylarına benziyordu.

Hez.23: 16 Oholiva görür görmez onlara gönül verdi, Kildan ülkesine
ulaklar gönderdi.

Hez.23: 17 Bunun üzerine Babilliler onunla yatakta sevişmek üzere geldiler, zina ederek onu kirlettiler. Onu öyle kirlettiler ki, sonunda hepsinden tiksinip yüzünü çevirdi.

Hez.23: 18 Fahişeliklerini sergileyip çıplaklığını açınca kızkardeşinden tiksinerek yüzümü çevirdiğim gibi, ondan da tiksinerek yüzümü çevirdim..

Hez.23: 19 Gençliğinde Mısır’da yaptığı fahişelikleri anımsayarak,
fahişeliğini daha da artırdı.

Hez.23: 20 Erkeklik organları eşeğinkine, menileri aygırınkine
benzeyen oynaşlarına gönül verdi
.

Hez.23: 21 Öyle ki, Mısır’da gençliğindeki şehvet düşkünlüğünü
özledin. Memelerin orada okşanmış, erdenliğini orada yitirmiştin.

Hez.23: 22 “Bundan ötürü, ey Oholiva, Egemen RAB şöyle diyor:
Tiksindiğin oynaşlarını sana karşı kışkırtacağım. Onları her
yandan sana karşı ayaklandıracağım
.

Hez.23: 23 Babilliler’i, bütün Kildaniler’i, Pekotlular’ı, Şoalılar’ı,
Koalılar’ı, onlarla birlikte bütün Asurlular’ı, yakışıklı
gençleri -valileri, komutanları, subayları, ünlü adamları,
atlıları- sana karşı ayaklandıracağım.

Hez.23: 24 Silahlarla, savaş ve yük arabalarıyla, çok uluslu bir
orduyla sana saldıracaklar. Seni her yandan büyük, küçük
kalkanlarla, miğferlerle saracaklar.
Cezalandırmaları için seni
onların eline teslim edeceğim. Seni kendi kurallarına göre
yargılayacaklar.

Hez.23: 25 Öfkemi sana yönelteceğim, onların sana kızgınlıkla
davranmalarını sağlayacağım. Burnunu, kulaklarını kesecekler. Sağ
kalanları kılıçla öldürecekler. Oğullarını, kızlarını alacaklar,
sağ kalanları ateş yakıp yok edecek.

Hez.23: 26 Üzerindeki giysiyi soyacak, güzel mücevherlerini alacaklar.

Hez.23: 27 Mısır’da yaptığın ahlaksızlıklara, fahişeliklere son
vereceğim.
Böyle şeylere özlem duymayacak, bir daha Mısır’ı
anımsamayacaksın.

Hez.23: 28 “Egemen RAB şöyle diyor: Seni nefret ettiğin, tiksindiğin
adamların eline teslim edeceğim.

Hez.23: 29-30 Sana düşman gibi davranacak, emeğinin bütün ürününü
alacaklar. Seni çırılçıplak bırakacaklar. Böylece utanç verici
fahişeliklerin açığa çıkacak
. Bütün bunlar şehvet düşkünlüğünden,
fahişeliğin yüzünden başına geldi. Çünkü uluslarla fahişelik
ettin, onların putlarıyla kendini kirlettin.

Hez.23: 31 Kızkardeşinin yolunu izledin. Bu nedenle, sana onun
kâsesinden
* içireceğim.

Hez.23: 32 “Egemen RAB şöyle diyor:
Kızkardeşinin kâsesinden* içeceksin,
O derin ve geniştir;
Sana gülecek, seninle alay edecekler,
Dopdolu bir kâse.

*(Burada Kaseden kasıt cinsel organdır. Lezbiyen ilişki kast edilmektedir.)

Hez.23: 33 Sarhoş olacak, umutsuzluğa boğulacaksın,
Kızkardeşin Samiriye’nin kâsesi
Yıkım, perişanlık kâsesidir.

Hez.23: 34 Ondan içecek, tüketeceksin;
Parçalarını kemirecek
Ve göğsünü paralayacaksın
.
Bunu ben söylüyorum diyor Egemen RAB.

Hez.23: 35 “Bundan ötürü Egemen RAB şöyle diyor: Madem beni unuttun,
bana sırt çevirdin, sen de ahlaksızlığının, fahişeliğinin
cezasını yükleneceksin.”

Hez.23: 36 RAB bana seslendi: “İnsanoğlu, Ohola’yla Oholiva’yı
yargılayacak mısın? Öyleyse onlara iğrenç uygulamalarını bildir.

 

Hez.23: 37 Çünkü fahişelik ettiler, kan döktüler. Putlarıyla fahişelik
ettiler; bana doğurdukları çocukları(*) yiyecek olarak putlarına sundular.

(*)İlk doğan çocuklar.

Hez.23: 38-39 Bununla kalmayarak, şunları da yaptılar: Çocuklarını
putlara sundukları gün tapınağımı kirlettiler, Şabat* günlerimi
hiçe saydılar. Aynı gün tapınağıma girip onu kirlettiler. İşte
tapınağımda bunları yaptılar.

Hez.23: 40 “Siz iki kızkardeş uzaklarda yaşayan adamların gelmesi için
ulaklar gönderdiniz. Adamlar gelince, onlar için yıkanıp
gözlerinize sürme çektiniz, mücevherlerinizi taktınız.

Hez.23: 41 Şık bir divanın üzerine oturdunuz, önüne bir sofra kurup
üzerine buhurumu, zeytinyağımı koydunuz.

Hez.23: 42 “Kaygısız kalabalığın sesi yankılandı çevresinde. Düzeysiz
bir yığın kalabalıkla birlikte çölden Sabalılar getirildi. İki kız kardeşin koluna bilezikler taktılar, başlarına güzel bir taç koydular.

Hez.23: 43 Fahişelikten yıpranmış kadın için, ‘Bırakın, fahişe olarak
kullansınlar onu. Çünkü öyledir dedim.

Hez.23: 44 Onunla yattılar. Fahişeye gider gibi, bu iki ahlaksız
kadının -Ohola’yla Oholiva’nın- yanına gittiler.

Hez.23: 45 Ama doğru adamlar zina eden, kan döken kadınlara verilen
cezayla onları cezalandıracaklar. Çünkü bu iki kadın fahişelik ettiler, elleri kanlıdır.

Hez.23: 46 “Egemen RAB şöyle diyor: Onları dehşete düşürecek,
mallarını yağmalayacak bir kalabalık salacağım üzerlerine.

Hez.23: 47 Onları taşa tutacak, kılıçlarıyla parçalayacaklar;
oğullarını, kızlarını öldürecek, evlerini ateşe verecekler.

Hez.23: 48 “Ülkede ahlaksızlığa son vereceğim. Öyle ki, bütün kadınlar
için bir uyarı olsun bu, sizin yaptığınız ahlaksızlığı yapmasınlar
.

Hez.23: 49 Yaptığınız fahişeliklerin karşılığını ödeyecek, putlara
tapınarak işlediğiniz günahların cezasını çekeceksiniz. Böylece
benim Egemen RAB olduğumu anlayacaksınız.”

(kutsalkitap.tk)

Image

Antlaşma sandığı Anlaşma sandığı acaba bir elektirk ürecimiydi?

 Bu aldatma olayı İsrail’in Babil Kralı Nebukanezar’ın ordusu tarafından (İ.Ö-640’lar.) işgaline zemin hazırlayan Yahudilerin Ba’al’a ve komşu kavimlerin tanrılarına tapmaları ve bu konuda Yeremya peygamber tarafından uyarılmalarına rağmen sapıklıklarından dönmemeleri sonucu işgalin gerçekleşmesidir.

Pers kralı Büyük Krus tarafından Babil’İn işgaline kadar süren yetmiş yıllık Babil işgali ve Babil’de kölelik dönemi boyunca Yahudilerin Babillilerin geleneklerine göre yaşamaları (eşcinsellik, sübyancılık, pedofili ve her türlü fuhuş dolu yaşam tarzları.) nedeniyle tanrı Mısır’dan kölelikten kurtardığı İsrail halkının bu dönekliğini fahişelik ve cinsel sapıklık olarak yorumlamıştır.

İlk doğan çocuklar, Tevrat Levililer- Yahve’ye (Allah’a) Adananlar bölümünde açıklandığı temiz- bakir/ bakire olmak koşuluyla tanrınındır. Ancak tanrı Yahudilerden sadece “parlak tenli/ kılsız-tüysüz” Levi soyunu bu Yahudilerin ilk doğanları yerine seçmiştir.

Bu olay İncil Kurtulanlar bölümünde, 12 Yahudi kabilesinden seçilen 144.000 Yahudiden doğan ilk çocukları, denizleri olmayan yenidünya vermesi karşılığında Tanrı İsa’nın yanında götüreceği 144.000 Yahudi çocuğunun tanımlanmasında da “bakire/bakir” olmaları özellikle vurgulanarak tekrar edilmiştir. Çocuk fahişeliğinin yaygın olduğu Babil dini yaşam şeklinde tanrı kendisine alacağı “ilk doğanları” ne yazık ki kirlenmişlikleri/bekaretlerini kaybetmiş olmaları yüzünden belki de alamamıştır.(!)

Bu da Yahudilerin ihanetinin “cinsellik içeren” ifadelerle anlatılmasına gerekçe olmuş görünmektedir.

Yahve, Tevrat’Ta her ne kadar Ba’al ve halkına karşı savaşsa da bütünü özellikleriyle Ba’al’a benzemekten de geri kalmaz. İşte okuyalım ve görelim;

 

Babil’e İlişkin Bildiri

Image

Anadolu’da yapılan kazılarda tarlalarda bol miktarda “Bel” heykeli bulunmuştur. Tarlalara tohum ekilirken bu heykelcikler de toprağa ekilirmiş. İçinde barındırdıkları yağmur tanecikleriyle sıcak havalarda toprağı nemlendirirlermiş.Türk dilinde “Bel” (Seed of men) adlarının kaynağı olabilir.

Yer.50: 1 “RAB’bin Babil ve Kildan* ülkesine ilişkin Peygamber Yeremya
aracılığıyla bildirdiği söz şudur:

Yer.50: 2 “Uluslara duyurun, haberi bildirin!
Sancak dikip duyurun, hiçbir şey gizlemeyin!
‘Babil ele geçirilecek deyin,
‘İlahı Bel utandırılacak,
İlahı Marduk paramparça olacak.
Putları utandırılacak,
İlahları paramparça olacak.

Yer.50: 3 Çünkü kuzeyden gelen bir ulus ona saldıracak,
Ülkesini viran edecek.
Orada kimse yaşamayacak,
İnsan da hayvan da kaçıp gidecek….”

Ve aslında Yahudi tanrısı “insanları insanlara kırdıran” gelimelerini engelleyen inşalara düşman bir tanrıdır.

Şimdi Yeremya 27. bölümden devam;

Yer.27: 5 “Yeryüzünü de üstünde yaşayan insanlarla hayvanları da büyük
gücümle, kudretli elimle ben yarattım. Onu uygun gördüğüm kişiye veririm.

Yer.27: 6 Şimdi bütün bu ülkeleri Babil Kralı kulum Nebukadnessar’a
vereceğim. Yabanıl hayvanları da kulluk etsinler diye ona vereceğim.

Yer.27: 7 Ülkesi için saptanan zaman gelinceye dek bütün uluslar ona,
oğluna, torununa kulluk edecek. Sonra birçok ulus, büyük krallar onu köle edecekler.”

Önce büyütüyor, sonra başkalarına kırdırıyor, yerine getirdiğini de bir başkasına. Babil’i yıkacak olan Persleri Grekler yıkacaktır onları da Roma Romayı da Cermenler (Almanlar), Emeviler ve Türkler, Türkleri de elbirliği ile bütün Haçlı dünyası yıkacaktır. Bakalım Haçlı dünyasını kime kırdıracak? Bunun için de daima olduğu gibi zamana ihtiyaç var herhalde.

 

Aynı 50.bölümden devam;

Yer.50: 14 Babil’in çevresinde savaşmak üzere dizilin,
Ey bütün yay çekenler!
Oklarla saldırın ona, oklarınızı esirgemeyin!
Çünkü o RAB’be karşı günah işledi.

Yer.50: 15 Her yandan ona karşı savaş narası yükseltin!
Teslim oldu, kuleleri düştü,
Surları yerle bir oldu
.
Çünkü RAB’bin öcüdür bu.
Ondan öç alın.
Yaptığının aynısını yapın ona.”

Yahve, öç alan intikamcı ve kızgın bir tanrı. Sürekli ihanete uğramaktan dengesi bozulmuş ama “kölesiz” de yaşayamayan “köleci” bir tanrı.

Tevrat Yasa 32. Bölüm-

Yas.32: 41 “Parlayan kılıcımı bileyip
Yargılamak için elime alınca,
Düşmanlarımdan öç alacağım,
Benden nefret edenlere karşılığını vereceğim.”

Niyeti Tevrat ve ardılı kitapların ayetlerinden anlaşıldığı kadarıyla son seçtiği köleleri Yahudiler dışında hiçbir milleti sağ bırakmamaktır.

Çünkü Yahudileri yaratması eskilerin ondan “hışmı ve köleciliği, çoluk çocuk, kadın erkek, insan hayvan kurbanlar ve değerli madenler istemesi” yüzünden yüz çevirmesindendir. Yahudiler de yüz çevirdiyseler artık bu tanrı “yeni bir millet yaratıp da ihanetlerine tahammül edemeyecek” hale gelmiştir. Mısır’dan çıkış bölümünde “Beni on kez deneyen bu kavimden bıktım, çekil aralarından da yok edeyim” dediği yerde, Musa defalarca onu çocuk gibi avutmuştur.

Bütün bunlara rağmen “Ba’al-Bel” adlı tanrıya benzemekten de uzak değildir. Tevrat kurnaz Yahudi rahiplerinin bir düzenlemesidir. Anlatılanlar Yahudileri yüceltmek için değiştirilmiş eski efsanelerin çarpıtılmış halleridir. Yahudilerin güçlenmelerinin sırrı tanrılarının onları korumasına değil, ileriyi gören uyanık rahiplerin Yahudileri bu düzmecelere inandırmada ve öğretiye sadık kılmakta başarılı olmalarıdır.

Ba’al, Ba’alat” erkek kelime haliyle “Sahip-Tanrı” veya  “Ba`alah,” dişil kelime haliyle “Hanımefendi-Tanrıça, eş” anlamlarında metinlerde kullanılmıştır.

Image

Demonoloji- Şeytan biliminde örümcek bedeni üzerinde Baal’in üç yüzü

Bronz Çağı, Ugarit tabletlerinde “İ.Ö.2500 LER”,Hadad, Adad şeklinde Ba’al-Hadad biçimde de “Tek,Eşsiz Tanrı” anlamında kullanılmaktadır.

Kenan tanrıları arasındaki ugarit kaynaklarında “EL” adıyla Kenan tanrılarının “en büyük baş tanrısı” olduğu geçmektedir.

Lübnan’ın turistik sahil şehirlerinden birisi olan Tire’de “EL’in oğlu MELKART” olarak ibadet edildiği Tevrat- Krallar- Bölümü 16:31’de geçen İsrail kralı AHAB” ile alakalı ayette geçmektedir. Ahab’ın tanrıyı kızdırmak için Aşera putuna da sunular ikram etmesine rağmen daha sonra “Krallar I.16.22” ayette, oğulları olan Ahaziah (Ahazyah=Yahve korur) ve Jehoram (Yahve uludur) adlarını verdikten sonra Yahudi tanrısı Yahweh’in peygamberi olarak muamele görmektedirler. Bu olay da Yahudi rahiplerinin kurnazlıklarına başka bir örnektir.

Aynı bölüm 10.26’da da Tire’de Hadad olarak ibadet edildiğine işaret edilir.

Ugarit’te İ.Ö.1300’lerde tanrı “EL’in” 200 tanrının en büyüğü olarak heykeli bulunmaktaydı.

Tunus Kartaca’lılarda da, kolonileri olan Fenikelilerin de çeşitlendirmeleriyle Ba’al Hammon adıyla Kartacalıların en üstün tanrısıydı. Ba’al kültünün Kartacalılarda İ.Ö.500’lere kadar uzandığı tespit edilmiştir.

Eski Yunan tanrıları arasında Kronos, Adonis, Roma tanrıları arasında da Satürn adıyla tapınılmıştır.

19.yüzyılda Ernest Renan tarafından yapılan akzılarda Tire ve Akre arasında bulunan Fenike tabletlerinde “EL Hammon’a adanmıştır” ifadelerine rastlanılmıştır.”ELe daha önce Kronos ve Ba’al Hammon olarak tapınıldığı İbrani/Fenike kaynaklarında “Hamman Mangalcı, Mangal’ın Tanrısı Ba’al olarak da Güneş ile ilişkilendirilmiştir.

Aslında Tevrat’ta da Hz.Musa’nın adak kurbanlarını “yakmalık sunu olarak bir mangalın üstünde yapmasına dikkat ettiğimizde, mangalcı tanrının İbrahim’in tanrısı ile aynı tanrı olduğu adları da dahil ortaya çıkmaktadır.

İşte o Tevrat ayeti;

Tevrat Yaratılış- Bölüm 15 Ayet 17;

Rab’bin Avram’la (İbrahim’le) Yaptığı Antlaşma;(Bu kısımda İbrahim, Vat edilen toprakları soyunun alacağını nasıl bileceğini sorar. Allah- Yahve de ona yakmalık sunu adı verilen kurban adağını yerine getirmesini söyler. 8.,9.,10.,11. Ayetler;

Yar.15: 17 “Güneş batıp karanlık çökünce, dumanlı bir mangalla alevli bir meşale göründü ve kesilen hayvan parçalarının arasından geçti.” İfadesyile adak kurbanını tanrının kabul şeklini anlatmaktadır.

Okuduğunuz gibi yakılan kurbanların etlerini elinde dumanlı mangalla, alevli meşaleyle toplayan Yahudi tanrısı, mangalcı Ba’al Hammon’un yani “El’in” de kendisidir.

Image

Arı sembollü Ba’al, Türkçe’de “Bal” (Honey) adının ve “Bel” (Seed of men) adlarının kaynağı olabilir.

Otoriteler, Ba’alhammon’u tanrı “El” ile daha az ilişkilendirirken, Kronos ve Saturn ile daha da genel olarak bağdaştırmıştır. İsrail’li arkeolog Yigael Yadin (1917-1984),onun “Ay Tanrısı” olduğunu düşünmüştür. Yakın doğu ve İncil araştırmacılarından Polonya asıllı Belçikalı Edward Lipiński, “Dictionnaire de la civilisation phenicienne et punique 1992” adlı eserinde, onun belli bir şekli olmayan şekilsiz, Dagon *olarak tanımlamıştır.

*Buğday tanesi demektir. Suriye-Tel Mardik şehri civarındaki Ebla tabletlerinin bulunduğu tarihi Ebla, Ugarit(günümüz Suriye Ras Shamra)  şehirlerinde ve Tevrat’a göre Filistinliler arasında da tapınılan baş tanrı, balık şekilli tanrı, balıkçılık, bereket  tanrısı olarak eski Amoritlerin  ve Yahudilerin de taptıkları tanrı.

Fenikeli yazar Sanchuniathon, Dagon’u “siton” adıyla tanımlamış, bu ad Grek dilinde “Tahıl-Buğday” demektir. Yunan tanrısı Zeus’un adlarından birisi de “Zeus arotrios” tur. Yani “Sabancı,sabanla çift süren çiftçidir.”

İ.S.1040’larda yaşamış Tevrat yorumcusu Rashi (RAbbi SHlomo Itzhaki), DAGON adının İbranice “Dag=Balık”tan geldiğini ve ”balık şekilli tanrı” veya bilinen adıyla “Yunus Peygamber” olarak tanımlamıştır.

 

Bütün bu bilgiler ışığında “BA” demek, tanrı adına ve hepsinin de “tek bir tanrı olduğuna dair” her şey demektir.

“BA”nın büyüklüğü buradan gelir.

Image

Mısır Mitolojisinde “BA” Ruh (Spirit) demektir. Tanrıların ve insanların “Ba” sı olduğuna inanılır. İnsan ölünce bu ruh uçarmış bazen cesedi ziyaret edermiş.

Ne yazık ki Ba’al hakkındaki bilgiler arasındaki kopukluklar bazı olayların çağımızda açıklanamamalarına sebep olmaktadır. Mevcut olan bazı belgelerde Ba’al ve El arasında bir tür kan davası olduğu görülmektedir. El,oğullarından birisi olan Yamm’ı (deniz) diğer tanrılar üzerinde Nahar’ın  (Nehir) Yargıcı olarak atar ve Yamm’ın “yw” olan adını “mdd’il” (El’in Sevgilisi) olarak değiştirir,ona gücünü koruyabilmesi için bilgilendirir.Yamm daha sonra Ba’al’i tahtından indirecektir.

 

 

Beelshamen (Beelşamen); Suriye’de İslam öncesi çağlarda Palmira’da en üstün gök tanrısıydı. Parlak şimşek ve kartal onu remz etmekteydi. Beel Semitik Araplarda “Tanrı” demekti ve bu adın en eski hali Enlil ve Marduk’tu. Beelshamen ay tanrısı Aglibol (Elyibol) ve güneş tanrısı Melekbel ile bir üçlü (teslis) oluşturdu.

Bel; Akad dilinde Belu, efendi anlamındaydı ve eski Babil tanrıları arasında kullanılan bir addı. Dişil hali hanımefendi anlamına gelen Belit’ti.

Bel, Grek Belos latin Belus adlarıyla temsil edilirdi. Kuzeybatı semitik Arapları Ba’al, doğu semitik Araplarının Bel dedikleri tanrı buydu. Erken Akad tercümanları Sümer’in Enlil’i olduğuna inanırlardı ve Akadçada Bel okunurdu. Tercümanlar arasında Bel’in Enlil olduğu konusunda uyuşmazlık ta vardır. Mezopotamya metinlerinde başka tanrıya değil genellikle Babil tanrısı Marduk’a atfen bu özel ad ad kullanılmıştır. Marduk’un eşi Sarpanit için de iki anlamlı olarak çoğunlukla Belit olarak da kullanılmıştır. Sümer tanrısı Marduk’un annesi Ninhursag, Damkina, Ninmah’ın diğer adları da Belit-ili Akadça’da “Tanrıların Hanımefendisi”ydi.

Benzer olarak Greklerin Zeus Belus’unun Fenike’li yazar Sanchuniathon tarafından Kronos/El olarak da Peraea’da doğduğu belirtilir. Grekler, Semitik Araplar- doğulular ve günümüzün çağdaş İncil araştırmacıları Ba’al, Bel (Efendi-Tanrı) anlamına gelen bu adla Bel’e tapınıldığından emin olmuşlardır.

Bes (Bisu-Besa); Suriye’nin Ba’al’in Mısırlılarca aldıkları tek tanrı olduğu iddia edilir. Diğer yandan Tanrıların cinleri ve küçük şeytanları yaratmasından sonra onların şerrinden korunmak için Bes’i yarattıkları da iddia edilir. Tanrıları ve insanları şeytanlardan ve cinlerden koruyan savaşçı tanrıydı. Bes, Mısır’da hamile kadınların, küçük çocukların, tüccarların, fahişelerin, dansözlerin de koruyucusuydu. Kötü olan her şeyin düşmanı olduğuna da inanılmıştır.

Bazı tarihçiler Orta Krallık döneminde aşağı Mısır Nubiya’dan ithal edildiğini kabul ederler. Buna rağmen Yeni Krallık dönemine kadar yaygınlaşmadığı da tespit edilmiştir.

James Romano gibi tariçiler onun “arka ayakları üzerinde şaha kalkmış aslan” şeklinde temsil edildiğini öne sürmektedirler. Üçüncü ara dönemde Bes koruyucu olarak nazarlık, muska şeklinde de taşınılmıştır. Üçüncü bir teori olarak da Afrika’nın Göller bölgesinden Ruanda, Kongo bölgelerinde yaşayan Twa (Pigme-cüce) kabilelerinden geldiğine işaret edilmektedir. Eski Twa tasvirlerinde Bes aynı boyda “cüce tanrı” olarak tasvir edilmiştir.

Dawn Prince Hughes, Kuzey Afrika’da uzun kıllı, büyük ayaklı, vücudunu kıllar kaplamış, çarpık bacaklı, kısa, yassı burunlu maymun adam gibi tasvir edildiğini belirtmiştir. Tasvirlerinin evlerde koruyucu olarak bulundurulduğunu ve diğer tanrılardan ayrı tutulduğuna rastlanmıştır. Mısır tanrıları genelde profilden tasvir edilirken Bes, savaşçı, asker, portre olarak da tasvir edilmiş, her an saldırıya hazır bekleyen ev halkının koruyucusu, çocukların takipçisi, yılanları öldüren, kötü ruhlarla savaşan olarak ibadet edilmiştir. Kötülükleri kaldırmasından sonra iyi şeylerin timsali olmuş, cinsel arzunun, müziğin ve eğlencenin de tanrısı olmuştur.

Ptolomaik dönemlerde evlerin duvarlarında Bes ve Beset olarak resmi yapıldı, doğurganlığın, bereketin, şifanın temsili oldu. Yeni krallık döneminde dansözler, müzisyenler, hizmetçi kızlar uyluk kemiklerinin üstüne, bellerine onun dövmelerini yaptılar. Birçok eski Mısır tanrıları gibi ihraç edilmiş, Fenikeliler ve eski Kıbrısılarca benimsenmiştir. İtalya’da “Aziz Bessu adıyla Hırisityanlığın temciliğini yapanlara kadar uzanmıştır. Aziz Bessus Hıristiyanlıkta dev kuşu tüyü ile tasvir edilir, doğurganlığın ve bereketin timsali kabul edilirdi.

 

Cedd;  Semitik halklardan türetilmiş bir tanrının adıdır. Nebati metinlerinde “Gadda” biçiminde görülür. Arap isimlerinde “Abd-el Cedd- Abdilcedd” farklı şekillerinden birisidir. Araplar arasında halen kullanılan diğer biçimi olan “Cudd”şans” demektir. Nebatilerin “Gadda”sı Aramilerin “El Gadd (El Cedd okunur) sözü ile doğal bir uyum içindedir. (İbid). Kuran’da bazı ayetlerde Allah’ın adını büyütmede, yüceltmede kullanılmaktadır.

Elmalılı’dan Cin Suresi Tefsirinden alıntı;

“CEDD, Kâmus yazarının “Besâir“de açıklamasına göre bu maddenin aslı, düz araziyi baştanbaşa geçmek mânâsınadır. Çalışma ve gayret, elbiseyi kesip biçmenin neticesi olan yenilik, gece gündüz mesafe alma zımmında yardımcı olan ilâhî feyz, baht, zenginlik, nasip, şan ve ululuk mânâlarında kullanılır. Bu münasebetle “büyük baba” (dede) mânâsında kullanılması da bundan kaynaklanır.

Bu açıklamaya göre cedd; iyi baht, kıymet ve onur, nasip ve kısmet mânâlarına geldiğinden böyle bahtiyar ve mutlu kimseler “ashabu’l-cedd”, “zevu’l-cedd” veya “mecdud” denildiği gibi ululuk ve yücelik mânâsıyla da, “Herkesin gözünde büyüdükçe büyüdü.” denilir. Cimin ötresiyle ulu demek olur. “Baba olmadı, oğul da olmadı.”(İhlas, 112/3) diy e nitelenen yüce Allah’a nisbet edilince cedd, yüce Allah’ın bütün varlıkları kapsamış olan başlangıcı olmayan şanı ve ululuğu, kendine özgü zenginliği, bir de genel olarak bütün varlıklara özel olarak dilediklerine olan yüksek feyiz ve yardımı mânâlarıyla açıklanır ki, burada birincisinin kastedildiği açıktır…”

Görüldüğü gibi dil bilimcilerin Tanrı Cedd’in adının anlamları ile Kuran’ın tanrısının yorumunda da anlam birliği apaçık ortadadır.

Dü Semavi (Göklerin Bir’i) ; Güney Arabistan’daki tapınılan diğer kuzey Arap tanrılarından olan Dü Semavi (İlahi-Göksel Bir) de Bedevi kabilelerinin sürülerinin çok olması için heykeline deve kurban ettikleri bir tanrıydı.

Du’l Halasa (Arapça) Güney Arabistan’da kehanet tanrısı olarak hürmet gösterilirdi. Beyaz bir taş içinde tapınılırdı. “Dü’l-hülasa”. İki ayağından birinden vazgeçmişçesine “bir ayağı” olan bir tanrıydı. İnsan biçiminde yapılmış taşlara kazınmış putlara bu adlar atfedilirdi.

Dü’l-Kab-SaEl Ezd, veya Al Esd adlarıyla Medine’nin El Evs, El Hazreç ve Mekke cıvarında Huza kabileleri arasında dallanıp budaklanmıştı. Onlar- Menat’ın tapınanlarıydılar. Ayni kabile Serat dağlarında “A’im- Eym” adlı puta tapıyordu.First Encyclopaedia of Islam, op. cit., Vol. I, pp. 530-31.

Image

Bereket tanrısı, Şira yıldızının rabbi. Muhtemelen Allah. Çünkü Necm Suresi 49. Ayet, “O ŞİRA yıldızının rabbidir” demektedir.

Düşara (Arapça)=Dü Şa-ra veya Dü Şi Ra-“aniconic” Resmi-heykeli  yapılmasından sakınılan, adı ”Dağların Tanrısı” anlamına gelen, Nebatilere ait Petra’da tapınılan  Arap dağ tanrısı.Kader tanrıçası Menat’ın oğlu,Greklerde Zeus ve Diyonisus’a eş gelir. Nebatilerin Petra’da, Lübnan’da ve çok adının geçtiği gibi Hicr halkının baş tanrısıydı. Abd-ül Şira adındaki bir kabileyle yaptığı anlaşma gereğince onlara, toprağın altında, kayaların arasındaki çukurlarda biriktirdiği sulardan verecğini Vât eden bir Arap tanrısıdır. El Kalbi’ye göre, Ben-i Haris kabilesince ona tapınılmışmıştır. En büyük, görkemli tapınağı Petra’da kare şeklinde siyah taştan yapılmıştı. Kendisinden sonra Dionisias adını alan Soada şehrinde önemli bir başka tapınağı vardı. Şarap tanrısı Dionysus’un adına Ağustos ayında özellikle üzümcülüğün bereketi adına bayramlar kutlanırdı.

Petra ve Elusa’da Epfanius adına 25 Aralıkta Arapça “Kkhbou- Kekekbou” adlı bakire adına düzenlenen bayramlarda Düşara’ya adına ilahiler söylenilerek tapınılırdı.

Doğal olarak gelişmiş memeleri ile genç Arap bakiresi “Ka’ab’ı” hatırlatmaktadır fakat tanrının taştan doğduğuna inanılan yorumuna göre “Ka’b-Kube-Küp- Mekke’deki Kâbe’nin de olması muhtemeldir. First Encyclopaedia of Islam, op. cit., Vol. II, p. 965.

Ama “Es Şara” adında muhtelif başka yerler de vardı ve erken dönemlerdeki kültün hangisinden doğduğunu yorumlamak gerçekten zordur. Bereketli, nemli topraklarda zengin bitki örtüsünün bulunduğu yörelerde bu adın bulunması kolayca ibadetin merkezi olmuş arı Arabistan ülkesinde bir nokta gibidir. “Güneşe tapınma” ile bağlantı kurulabilecek kış gündönümü zamanında kutlanılan bayramlarda “altın adak sunuların parıldadığı bütün tapınaklardaki putların altında altından bir kaide bulunurdu. O “bereketli sebzelerin sahibiydi” ve “güneş tanrısının da karakterine vurgu yapıyordu.Encyclopaedia of Religion and Ethics, op. cit., p. 663.

Burdan başka bir yerde diğer bir tanrı ortaya çıkmaktadır “Dü’l-hülasa”. İki ayağından birinden vazgeçmişçesine “bir ayağı” olan bir tanrıydı. İnsan biçiminde yapılmış taşlara kazınmış putlara bu adlar atfedilirdi.

Buna benzer öteki tanrının adı da Dü’l-Kab-Sa’ydı, El Ezd, veya Al Esd alarıyla Medine’nin El Evs, El Hazreç ve Mekke cıvarında Huza kabileleri arasında dallanıp budaklanmıştı. Onlar- Menat’ın tapınanlarıydılar. Ayni kabile Serat dağlarında “A’im- Eym” adlı puta tapıyordu.First Encyclopaedia of Islam, op. cit., Vol. I, pp. 530-31.

El-LL (Yemen’de Astar); Güneybatı Asemitik Araplarında EL, ay ve güneşi idare eden, baş tanrıydı. Güneş ve Ay aralarında tercih ettikleri yer için savaşırdı. Güneş Ayı yendiğinde gece, Ay Güneşi yendiğinde ise gündüz oluyordu.Mısır’ın Horus-Set kavgasından alınmış olduğu açık olan bu Mit’e Araplar inanırlardı.

Ugarit metinlerinde El, tanrıların meclisinin bulunduğu ve toplandıkları Lel (Gece demek-Muhtemelen dünya dışı kozmik-göksel bir dağdı.) adlı bir dağda oturmaktaydı ve tanrılar topluluğunun en üstünüydü.

Kuzey Araplarında Safa bölgesinde “El’e” ayrı bir tanrı olarak ibadet edilirdi. Kişi adlarında “Vehb-el, Vehbil- El’!in hediyesi, Abdil- El’in kölesi-kulu” gibi adlara eski Sabi’lerden günümüze kadar rastlamak mümkündür. Eski metinlerde tanrı anlamına gelen “Layal” ve gene başka bir eski metinde El’in bir biçimi olarak “Uval” adlarından türemiş olabilir. (İbid-Hint-Arap İdolleri Kitabı)

İ.Ö.7.yüzyıla ait Anadolu Arslanlı Taş harabelerinde bulunan bir nazarlıkta, El Lah’ın, “EL’ine” atıf yapılır;

Bizim için,.bütün tanrısal varlıklar ve kutsal olan grubun en büyüklerinden en kutsal olanı cennetin ve ölümsüzlüğün  sahibi ile ebedi bir bağ kuruldu.Asur onu bizim için yaptı.

Metin,Cross’un (1973 S.17) çevirisi ile şöyle devam etmektedir;

-“Ebedi olan (Olam) bizimle yeminli bir antlaşma yaptı.”

-“Aşera bizimle bir antlaşma yaptı.”,

-“El’in bütün oğulları ve,”;

-“Ve,büyük meclisin en kutsal olan ı,”,

-“Eski dünyanın ve cennetin teminleri ile.”.

Ugarit metinlerinde (*Cross çevirisi 1973),tanrı El,”TORU-EL-Boğa Tanrı-Akdeniz Bölgesindeki Toros Dağlarına adını o vermiş”,Batnyu,binwati-(yaratıklarının yaratıcısı),’ebu bani ‘ilitanrıların babası),’ebu adami “adamın-adem’in-insanın babası”,qaniyunu’olamebedi yaratıcı,her şeyi bol yaratan”,İbrani metinlerinde el olam-ebedi,ölümsüz-baki tanrı-(Hüvel Baki),Yaratılış 21:23” olarak geçer.Diğer adları arasında;ak sakallı-yaşlı danışılan akıllı, Hatikuka “yaşlı büyüğünüz”,Malku –Kral,sahip (Kuran’da malik-Malkoçoğlu da ondan geliyor demek ki ! ),ebu samima “yılların babası”,el gibbor “ savaşçı” olarak da geçer.

*Cross, Frank Moore (1973). Canaanite Myth and Hebrew Epic. Cambridge, Mass.: Harvard University Press

Hz.Muhammed’in de peygamberlik gelmeden önceki lakabı da, Namaz kıldığı için ve Sabilerle arası iyi olduğundan “Sabi Muhammed” dir. Sabiler, Yemen’de yaşayan, Tevrat’ta Hz.Süleyman ile adı geçen Saba Kraliçesinin ülkesinde yaşayan Araplardır.

Bütün dinlerde tanrı “erkek” şeklinde olduğundan, yukarıda saydığım dillerde, Türkçemizde yeri olmayan genellikle “erkek kelime ve adların” başına konulan bir belirteç olması “Tanrı Sıfatı” katması açısından da dikkat çekicidir. Han, hakan, kağan,bey,lord,çar,kral,bey,il,il bey, gibi adlar hep “tanrı” anlamına geldiğini “El”in adlarından çıkarmak mümkündür.

Tanrı,James Churchward’ın eseri “Mu’nun Çocukları” adlı kitaba göre,tufan öncesi Mu Kültüründe, malum,orduda binbaşıdan sonra gelen rütbedir.

El Kays; Eski bir pagan Arap tanrısıdır. Hişam El Kalbi, cahiliye dönemi putlarını yazdığı  “Kitab el Esnam –Putlar Kitabı” adlı kitabında bu tanrıdan bahsetmemektedir. Adı ortadan kaybolmuş bir tanrıdır. Ancak “Abdilkays – Abd El Kays- Kays’ın Kölesi” ve “Emrulkays- Emr-ül Kays- Kays’ın Emiri” gibi Arap adalrına bakıldığında böyle bir tanrının varlığı görülmektedir. Nebati metinlerinde El Kays ve El Hicr’de bir tapınakta değişik anlamlarda  “Kays” adına rastlanılmıştır. De Goeje, El Hemdani’nin “Ceziret-ül El Arab’ından”  bu anlamlardan birisinin “Tanrı” demek olduğunu çıkarmıştır.

El Lah (Arap), Allah, Elohim-Eloah (İbr.), Llu (Akad Gök Tanrısı), Elos (Fenike), İl (Kenan), Elah (Arami), İl-İlah (güney Arap), Aloha (Süryani), ;

EKTİR;

“TEVHİD- ALLAH’IN BİRLİĞİ

İslam “Tanrının Birliği” diğer adıyla Tevhid inancına sahip bir dindir. Müslümanlar bütünüyle “tektanrıcı” olup tanrının görünebilirliği veya “insan, hayvan, put şeklinde ya da Hıristiyanların kabul ettikleri “teslis- üçleme- Kutsal ruh, Baba, Oğul vb.” şeklinde düşünülmesini, bu tanıma göre onun insani, hayvani şekli veya sıfatı olduğunun kabul edilerek ona ibadet edilmesini şiddetle ret ederler.

Bu tanıma Tevhid (Birlik) denir.

Tevhid inancına göre Allah, doğmamış, doğurulmamıştır. O koruyan, bağışlayan, merhamet edendir. Sıfatlarını tanımlayan Esma-ül Hüsna olarak da bilinen “99” doksan dokuz adı vardır.

Her ne kadar Tevhid İslam’da varsa da her dinin ve tanrısının mitlere dayanan kökleri vardır. İş bu yazıda da bu köklere değineceğiz.”

“ALLAH” kelimesinin ilk kez Kur’anda geçmediğinin bulunması size şaşırtıcı gelmesin.

Fahreddin Razi’nin yazdığına göre Allah sözcüğünün kökeni; Küfeli alimlere göre ilah’tır.
Basralılara göre ise Lah’tır. (Razi, tefsir, c.1,s.163)

İlah’ın başına yüceltmek maksadıyla elif ile lam konmuş, el-ilah olmuş.
El-ilah dile ağır geldiğinden ilah’taki hemze (i) kaldırılmış, ve bir araya gelen iki lam birbirinin içine geçirilmiş (idğam), böylece “Allah” sözcüğü meydana gelmiş.

Basralılara göre ise lah’ın başına elif ve lam getirilmiş ve idğam sonucu Allah sözcüğü oluşmuş.

İl, El ve Al kelimeleri,  birçok dilde “tanrı” manasında kullanılmıştır.

Ünlü tarihçi Herodot, milattan önce 5. yy.da şöyle der:

“Afrodit’e Suriyeliler Mylitta, Araplar Alilat, Persliler ise Mitra der.”

Herodot’a göre, “eski Araplar iki tanrı’ya inanırlardı. Dionysus ve Aphrodite.”

Herodotus (Translated by David Grene) (1987). The History. Chicago University Press. ISBN 0-226-32770-1.

Muhammed Abdulmuid Han’ın kitabında şunlar da yazıyor:

Devidson bir makalesinde şöyle der: “Herhalde, EL, ELAHİM, SHADDAİ ve YEHWEH adları, tarih öncesinde de kullanılıyordu. Kapalı ve bilinmeyen anlamlarda… İleri sürüldüğüne göre: “İL” birçok yazıtta bulunmuştur. Bilginler, “VEHEB’ÜL EL” (tanrı armağanı, “ABD’UL EL” (tanrı kulu), “ZEYDULLAH” (tanrının zeydi ve “ABDULLAH” (tanrının kulu) adlarına Safa yazıtlarında rastlamışlardır.
Nabatça yazılarda, ALLAH ya da HALLAH adları, özel ad gibi yer almamakta, her yerde bir put adı olarak geçmekte. Yalnızca Safa yazıtlarında ALLAH tek başına yer almakta.
Wellhausen diyor ki:
Herhalde Araplar tıpkı Nabatlar gibi, putlarından her birine ALLAH lakabı veriyorlardı. Başlangıçta lakab olarak kullanılan Allah sözcüğü sonraları en büyük tanrının adı oluvermiştir.

Kimi incelemeciler de Allah sözcüğünün, şiddet ve güç anlamı içeren bir İbranice sözcükten geldiğini ileri sürerler. Elah, Elahim biçiminde çoğul olur. Arap düzyazısında İLAH, “El İlhu’l ezeli” (Ezelde var olan tanrı), “El İlahu’l Muteal” (yüce tanrı) gibi niteliklerle nitelenmiş olarak geçer. Ama peygamberlerin ve şairlerin sözlerinde ÖZEL AD OLARAK kullanılır. Aramca dilinde “Elah” bulunmaktadır. Arapça’da da “İlah” vardır. Arapça’da harf-i tarifle “El ilah ya da Allah biçimini alır.
(Muhammed Abdulmuid Han, El Esatiru’l Arabiyyetu Kable’l İslam, Kahire, 1937, s. 135.)

Ortadoğu Araştırmacılarından H.A.R.GİB “Hz.Muhammed inananlarına “Allah” kelimesinin Muhammed’in doğmasından, Kur’andan önce olduğunu açıklamamıştır. (Muhammedizm”Tarihi Bir Bakış.N.Y Mentor Books 1955 s:38)

İlk İslam araştırmacılarından Colombia Unv.Orta Doğu ve İslam Profesörü ve Çağdaş zamanların Batı İslam Alimlerinden olan Arthur Jeffery’den bir alıntı:

“Allah” adı,Kur’an’ın da şahitlik ettiği islam öncesiArabistan’ında bilinmektedir.Aslında, kelime olarak “Allat” dişi formunda Kuzey Afrika yazıtlarında bulunmaktadır. (Islam,Muhammed,ve Dini N.Y.Liberal Arts 1958-s:85)

“Allah” adı,Kur’an’ın da şahitlik ettiği islam öncesiArabistan’ında bilinmektedir.Aslında, kelime olarak “Allat” dişi formunda Kuzey Afrika yazıtlarında bulunmaktadır. (Islam,Muhammed,ve Dini N.Y.Liberal Arts 1958-s:85)

“Allah” kelimesi bileşik Arapça bir kelimedir.”El İlah”veya “El Ellah”tır.“EL” belirteçtir.Türkçe’de olmayan bu özellik İngilizce’de “THE” yerine kullanılır.Yani bir ismi diğerleriyle karıştırmamak için konulan bir belirteçtir.

“İlah” ise “Tanrı” anlamındadır.Arapça’ya girmiş yabancı,tanrısal özelliği olan bir kelime değildir.Saf Arapça’dır.İncil ve Tevrat’ta bulunan ne İbrani’ce ne de Yunanca bir kelime değildir.Arap Tanrısallığını ifade eden tamamıyla Arapça olan bir kelimedir.

Hastıngs’ Encyclopedıa of Relıgıon and Ethıcs 1:326,T.&T Clark der ki;

“AllahArapların tanrılarına özgü özel bir isimdir”

Dinler Ansiklopedisine göre de;

“Allah islam öncesi bir kelimedir ve Babil inanışında “Bel” e karşılık gelir. (Encyclopedıa of Relıgıon 1:117 Washıngton D.C.Corpus Pub.1979)

Bu yüzden o”Allah” kelimesini islam öncesi putperest Arap inanışları zamanına ait özel bir Arap Tanrısı “ ismi olduğuna inanılmaktadır. Aşağıdaki alıntı bu konuda yardımcı olabilecektir.;

“Allah” İslam öncesi Arap kitabelerinde bulunmaktadır.”(Encyclopedıa Brıtanıca 1:(643)

“Araplar Muhammed öncesi yaygın olarak “Allah” adlı üstün bir tanrıya ibadet etmişlerdir.  (Encyclopedıa of İslam1:302 Leıden E.J.Brill.1913 Houtsma)

İlah” sıklıkla islam öncesi Arap şiirlerinde “Allah” yerine kullanılmıştır.” (Encyclopedıa off Islam III.1093-1971)

Allah kelimesinin Hıristiyan veya Yahudilerden Müslümanlara geçtiğini kabul etmeye dair bir neden veya bir fikir yoktur.”(İslam, İnançlar ve gözlemler N.Y.Barrons 1987 S:28)

Ortadoğu Araştırmacılarından E.M.WHERRY’ye göre Kur’an’ın bu günkü tercümesinden İslam öncesi zamanlarda “Allah’a –İbadet,Ay,Güneş,Yıldızlara tapılan Yıldız Dinlerinde ve BA’al’a tapınmak gibidir.( Kur’anın kapsamlı yorumu Osnabruck:Otto Zeller Verlag 1973 S.36)

YILDIZ DİNLERİ

Arabistan’da Güneşdişi bir Tanrıça ,Ay da erkek bir Tanrı olarak görülmüştür.Bu alanda araştırma yapan bir çok alimden biri olan Alfred Guılluame tarafından öngörüldüğü gibi “Ay Tanrı”sının bir çok çağırılış biçiminden biri de “Allah”tır.(İslam:S:7)

Allah ismi Ay Tanrısına verilen muhtelif isimler içinde şahsi özel ismidir.

Allah, Ay Tanrısı Güneş Tanrıçası ile evlenir. Birlikte üç tanrıça üretirler.Bunların isimleri,”El Lat”,”El Uzza”, ve “Menat” tır.

Image

Cebel El Arak’ta bulunan bir hançer kabzasındaki Aslanları boğan yiğit savaşçı’nın Allah olduğu iddia edilmektedir.

“Allah’la beraber daha küçük tanrıçalar olarak ve Allah’ın Kızları adlarıyla tapınıldılar.”(Encyclopedıa of world mitology and legend 1:61)

El belirteci ve Lah adının birlikte söylenmesinden oluşur. Bazı dil bilimcilerine göre “Tek Tanrı” demektir. Tevrat’ta bu adın çoğulu olan “Elohim veya Eloah” adı kullanulmıştır. Hicaz Araplarınca tapınılan ve kızlarından biri olan El Lat da “Lah’ın dişil halidir.

Aramiler tanrı anlamında “Elaha” derler. El belirteci Arap dilinde “Baba ve tanrı” anlamına da gelir.

İslam öncesi Araplarında Mekkelilerce en üstün tanrı, dünyanın yaratıcısı ve yağmurları veren gök gürültüsü ve yıldırım tanrısı olarak tapınıldı.

Mekke dininde yeri belirsiz olmasına rağmen bazen tanrılar arasında ast olarak da kabul edildi. Mekkeliler Allah ve cinler arasında akrabalık kurarak onu erkek ve kız çocukları olan bir tanrı olarak da tanımladılar.

HİLAL AY SEMBOLÜ

Arap kültüründe ve bütün orta doğu boyunca başka yerlerde de Ay Tanrısına ibadetin sembolü “Hilal”dir.

Arkeologlar, Ay Tanrısına tapınmanın bir işareti olarak başlarının üstünde hilal bulunan birçok tanrı ve tanrıça heykeli ortaya çıkardılar. Aynı anlamda da Mısır Tanrılarının başında da güneş resmedilmişti.

(Babil Enuma Eliş Destanında olduğu gibi Tiamat (Dünya) ve Kingu (Ay) güneşten koparak oluşan ilk iki gezegendir.

Marduk Tiamat’a savaş ilan ettiğinde onun bir kadın olduğunu söyler. Destanın sonunda da insanı “Ay-Kingu”nun kanından yaratır. Buna göre de El Lat-Merkür,El Uzza Venüs ve Menat-Dünya olarak anlaşılmalıdır.Hristiyanlıktaki “Üçleme -Teslis’in de Güneş,Ay ve Dünya ile ilişkilendirilmesi yanlış olmaz.İsa ve Havarilerinin ve de meleklerin başlarındaki hale Mitra-Zerdüşt inancı, Mısır ve Sümer İnançlarının sembolü olan “Güneş” i temsil etmektedir.)

Kuran Tefsirlerinde “El Lah=Allah”;

Kuranı-ı Kerim’i en doğru tercüme edip çevirdiğine, en doğru tefsiri yaptığına inandığımız ve öyle de olduğuna benim de kanaat ettiğim merhum Antalya Elmalılı Hamdi Yazır efendinin Kuran Tefsirine de bir göz atalım.

Bakınız,yaratana uzun uzun methiyeler düzdüğüne okuyarak tanık olduğum Fatiha Suresinin tefsirinde nelere rastladım.;

“-…..Önce Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliği asrında bütün Arapların bu özel ismi tanıdığı bilinmektedir.

Kur’ân-ı Kerim de bize bunu anlatıyor: Zümer Suresi (39) Ayet 38-”Andolsun onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah‘ derler.” (Zümer, 39/38), “

Kuran da “El Lah” adının “İslam Öncesi” olduğunu bu ayetle doğrulamış oldu. Tekrar Elmalılı Hamdi Yazır hocaya dönelim.

Image

İsrail Hazor’da 1945 yılında arkeolog Nielsen’in yaptığı kazılarda boynunda “Hilal Ay” kolyesi bulunan “40.cm” yüksekliğindeki tanrı heykelinin Allah olduğu iddia edilmektedir.

“Bundan dolayı şimdi bizde olduğu gibi o zamanda bu ismin (El Lah), Arap dilinin tam bir malı olduğundan şüphe yoktur.

Sonra bunun Hz. İsmail zamanından beri geçerli olduğu da bilinmektedir.

 

Bu itibarla da Arapça olduğu şüphesizdir. Halbuki Kur’ân’dan, bu yüce ismin daha önce varolduğu da anlaşılıyor.

Bundan dolayı Hz. İbrahim’den itibaren İbrânice veya Süryânice gibi diğer bir dilden Arapça’ya geçmiş olduğu üzerinde düşünülüyor ve bu dillerden Arapça’ya geçtiği görüşünü ileri sürenler oluyor.

Fakat Âd ve Semud hikayelerinde ve daha önce yaşamış olan peygamberlerin dillerinde de yalnız anlamının değil, bizzat bu özel ismin de dönüp dolaştığını anlıyoruz ve İbrânî veya Süryanî dillerinin de mutlak surette Arapça’dan önce olduğunu da bilmiyoruz.

Bunun için kelimenin Arapça’da daha önce kökten ve katıksız Arap olan ilk devir Araplarına kadar varan bir tarihi bulunduğu açıktır.

Bundan dolayı “İsrail, Cebrail, Mikail” kelimeleri gibi İbrânice’den Arapça’ya geçmiş yabancı bir kelime olduğunu zannetmek için bir delil yoktur.

İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.

Bu açıdan bakılınca ” ” (Allah) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki “el” en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme edatı gibidir.

Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman “Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah” v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür).

Diğer bir görüşe göre de “elbelirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde “” diye hemze sabit kalabiliyor ve bir de “Yâ eyyühe’l-kerim” gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Halbuki “el” belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.

Eğer el” belirleme edatı ise kelime herhalde başka bir şeyden nakledilmiştir ve yüce Allah’a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve asl olan budur.

Belirleme edatı “el” kalkınca da “lâh” kalır. Gerçekten Arapça’da “lâh” ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. “Lâhgizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin mastarı olduğu gibi bundan “ilâh” anlamında da bir isimdir ve bundan “lâhüm“, “lâhümme” denilir.

Bir Arap şairi: Ebu Rebâh’ın bir yemini gibi, “Allah‘ım onu büyükler işitir.” demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib Fil vak’asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; “Ey Allah‘ım!(*) Kul kendi evini korur, Sen de evini koru! Onların haçı ve hilesi düşman olarak senin tedbirine galip gelmesin!” diye Allah’a yalvarmıştı. (Bkz. Fîl Sûresi Tefsiri).

Bu yalvarışın Tevrat kaynağı da vardır;

Süleyman’ın hac ilahisi

Mezmurlar (Şiirler) BÖLÜM 127

Mez.127: 1 “Evi RAB yapmazsa,
Yapıcılar boşuna didinir.
Kenti RAB korumazsa,
Bekçi boşuna bekler.”

Şu halde El Lah adının açılımına döndüğümüzde,”lâh” isminin başına “el” getirilerek “Allah” denilmiş ve özel isim yapılmış demektir.

Bazıları ise daha ileri giderek Arapça “lâh” isminin Süryânice olduğu söylenen “lâha” isminden Arapçalaştırılmış olduğunu zannetmişlerdir.

Çünkü Belhli Ebu Yezid “lâhArapça olmayan bir kelimedir demiştir. Çünkü, Yahudiler ve Hristiyanlar “lâha” derler. Araplar bu sözcüğü alıp değiştirerek “Allah” demişler, bunun gibi “lâhüm” ile ilgili olarak İbrânice‘de “elûhim” vardır.

Fakat tarih açısından Arapça’daki “lâh” mı öncedir, yoksa Süryanice’deki “lâha” mı öncedir? Bunu tesbit etmek mümkün olmadığı gibi iki dil arasında böyle bir kelimede ilişkinin bulunması, birinin diğerinden nakledildiğine mutlak surette delil olamaz…”

Diyerek,”El Lah (İlah)-El Ellah (Allah) kavramlarını yorumlamakta ve “EL ELLAH= ALLAH”ın özel bir ad olduğunu vurgulamaya devam etmektedir.

(*) Bu Yemen kralı Hıristiyan Eblehe’nin, Şeytan’a tapan Yezid Hicaz Araplarının putperestliğine son vermek için gerçekleştirdiği bir “Haçlı Seferi” olan büyük bir saldırıyı anlatan Fil- Kırlangıç olayı Hz.Muhammed’in doğumundan iki yıl önce gerçekleşmiştir. Hz.Muhammed’in dedesinin, Kabeyi Eblehe ve ordusundan koruması için;

-Ey Allah’ım kendi evini koru…” ayetinde geçen “El lah” adının Kuran öncesi varlığına ayetle dikkat çekmesidir.

Kuran bir kez daha tezimi doğrulamaktadır.

Buraya kadar “Ellah-Allah” kelimesinin İslam öncesi kökenleri hakkında kutsal kitap da, din adamlarının tespitlerinde de yer olduğuna tanık olduk.

Elmalılı Hamdi Yazır Hoca’nın, kendinden önceki İslam ulemalarının, eserlerinden yaptığı “EL” belirteci ile ilgili tespitlerine ek olarak şunları da eklemekte yarar vardır;

Kuran Surelerinden yer, nesne veya kişilere ait  “adlarla başlayan sureler de böyle yazılır ve okunur;

El Fatiha, El Bakara, El Maide, El Araf,El Enfal ,El Arabiyye,El Suriye,El Cezire, El Mustafa, El Kadir gibi.

Ek olarak “EL-İL” örneğine bakalım;

Tevrat Yaratılış Bölüm 28,

Yar.32: 28 Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail* denecek” dedi, “Çünkü Tanrı’yla, insanlarla güreşip yendin.”
Çevirenin Notu: 32:28 “İsra-il”: “Tanrı’yla güreşir” anlamına gelir
.

(İsra kelimesini,“İsra Suresi “ tefsirinde Elmalılı Hoca Hamdi Yazır efendi “İSRA=Gece Yolculuğu” demektir diye yazmıştır. Tüccar, hileci Yahudiler, Yakup peygamberi yüceltmek için bu kelimenin anlamını bozmuşlardır.Mısır tanrısı Ra’nın her gece yaptığı yolculuk,mite daha sonra eklenen tanrı Thoth’un ona refakati konusundan çalınma bir mit olduğu ortadadır.)

Şimdi de “belirteç ve ek” olarak görelim;

Tevrat Yaratılış Bölüm 33

Yar.33: 20 Orada bir sunak kurarak El-Elohe-İsrail (*) adını verdi.
Çeviren Not 33:20 “El-Elohe-İsrail”: “Tanrı İsrail’in Tanrısı” anlamına gelir.

Yahudilerden önce de “El” adlı bir Arap tanrısına rastlıyoruz;

Güneybatı Asemitik Araplarında EL, ay ve güneşi idare eden, baş tanrıydı.Güneş ve Ay aralarında tercih ettikleri yer için savaşırdı.Güneş Ayı yendiğinde gece, Ay Güneşi yendiğinde ise gündüz oluyordu.Mısır’ın Horus-Set kavgasından alınmış olduğu açık olan bu Mit’e Araplar inanırlardı.

İ.Ö.7.yüzyıla ait Anadolu Arslanlı Taş harabelerinde bulunan bir nazarlıkta, El Lah’ın, “EL’ine” atıf yapılır;

Bizim için, bütün tanrısal varlıklar ve kutsal olan grubun en büyüklerinden en kutsal olanı cennetin ve ölümsüzlüğün sahibi ile ebedi bir bağ kuruldu. Asur* onu bizim için yaptı.

*Asur; Suriyelilerin baş tanrısıdır. Suriyeliler onun soyundan geldiklerine inanırlardı. Sümer’in Enlil’inden türetilme olduğu yazılır.

Image

Asurluların (Suriye) baş tanrısı Asur/Aşur

.

Bu örneklerle “El” ya da “İl” belirteçlerinin “Tanrı” anlamına geldiğini gördük. Eski çağlarda milletler adlarını “tanrılarından” aldıkları, tanrı da “erkek” sıfatında olduğu için erkekler tanrı adları alırlardı.

Hz. Muhammed’İn dedesi “Abdülmutallip” (Talip’in mutlu kölesi) Yemen’in hermetik tanrısı, hastalara şifa veren, kervanların koruyucusu olarak tapınılan “Talip” ten almıştır.

Şems de böyle adlardan birisidir. Hint Müslümanları arasında “Allah” adı alan erkek Müslümanlar bu gün de vardır merak eden internetten araştırabilir.

Erkeklere “tanrı adı verilmesi” dillere de geçmiş ve İtalyanca, Fransızca, İspanyolca gibi dillerde adların başına getirilen “El,Le, La, Lo, İl” gibi belirteçlerin kökenlerinin buna dayandığı kanatindeyim.

Türklerde de bunun karşılığı “Er”dir.  Cenaze namazlarında bile “Er kişi niyetine” denilerek erkek meftaların namazlarına başlanılır. “Er” İbranice’de de vardır ve Tevrat’ta Yahudia peygamberin 12 oğlundan birisinin adı da “ER”dir.

Şimdi Ortadoğu dinlerine kaynak olan Mısır dinlerinde “Lah” adını arayalım;

THOTH (Katip tanrı)

 

(Okunuşu Tot-Dod)-KATİP=Yaşam anahtarının sahibi. Mısır’ın ay tanrısı, tanrılar meclisinin katibi, tanrıların yazılarını insanların anlayabileceği şekilde karelere bölerek “ilk alfabeyi icat eden, sihrin, zamanın tanrısı”.

Image

Lah (El Lah-Allah), Jehuti, Jahweh, Anadolu’da Tut gibi adlarla anılan gezgin tanrı Tut, Babil’de Nabu, Yemen’de Nebi, İslam kültünde de Şit peygamberin oğlu, Sabi dininin kurucusu İdris peygamber olarak geçer!

Grek tanrılarının habercisi (mesihi, peygamberi) en hileci tanrısı Hermes Trimegistos (Üç kere ulu Hermes) de adını Mısırlıların Thoth’a taktığı lakabı wr wr wr=Ulu, Ulu, Ulu- üç kere ululanarak yüceltilmiş olan” anlamına gelen adından almıştır. (Hermes şeytanın şeytanıdır. Lah’la kıyaslanamaz.)

“Roma dönemi tapınak metinlerinden piramit yazıtlarına kadar birçok kaynakta görüldüğü üzere Thoth’a tapınılmaya İ.Ö.4.bin yılda tapınılmaya başlanılmıştır.

Thot’un ebeveyninin eşcinsel olan ve sürekli birbirleriyle savaşan Set ile Horus oldukları söylenir. Ra’nın (Re) oğlu olarak da tanımlanır.

Mısır Mitolojisinde Thoth;

Osiris öldürüldükten sonra Horus ve Anubis’e yardım ederek onu geri getirmelerine yardım edendir.

Ölümcül yılan sokmasından sonra ölen Horus’un yaşama dönmesinde yardım edendir.

Hatta Horus’a kayıp gözünü bulmada yardım da edendir.

İsis’in başı kesildiğinde onun başını tekrar yerine koyandır.

Genellikle Ay tanrısı olarak adlandırılan Thoth ( Okunurken Tsots- “Ts” harflerinin birlikte söylenişi ile seslendirilmelidir.) kozmogeni (Evrendoğumu) ile ilişkili tanrılardan olup Gök Gürültüsü ve yağmur Tanrısı, Katiplerin koruyucu tanrısı, adalet tanrısı olarak tapınılmasının yanında Tanrının (Ra’nın-Re) mesihi (habercisi, peygamberi) olarak da bilinir.

Peygamber, Nebi ve Mesih de bilindiği gibi kelime olarak “Tanrıdan haber getiren” demektir.”

 

Thoth’un diğer adları, Djehuty (Cehuti), Lah, Jehuti (Yehuti), Tahuti , Tehuti, Zehuti, Techu (Teçu), veya Tetu yanında Khemenu’nun tanrısı sıfatı da vardı.

Batılıların bu “mezar soygunculuğuna ARKEOLOJİ (!) adı vererek,onu bilime çevirme” sanatları (!) olmasaydı,şimdi yazdığım ve aşağıya yazacağım bilgilere ve nicelerine asla ulaşamayacaktık.

İşte bu mezar hırsızlıklarından elde edilen yukarıdaki belgelerden,“THOTH= SOS-SOT,TOD okunabilir” adıyla bilinen,İbiş kuşu başlı,insan vücutlu bu Mısır Tanrısının, Djehuty ,(Cehuti-Yehuti okunur) Jehuti (Yehuti-YAHUDİ), Tahuti (Tahuti), Tehuti, Zehuti (Zehuti), Techu (Tiçu),Tetu.(Titu), Thoth (also Thot veya Thout), A, Sheps (Şeps),  Khemennu’nun –Kemennu’nun Tanrısı, Asten, Khenti, Mehi, Hab, A’an ve LAH gibi başka adları olduğu da tespit edilmiştir. Yani bu adlar,Yahudilerin Tevrat’ta adı geçen “Yahweh’ten gelen “Yahudi” adlarının da kaynağının bu tanrı olduğu ortaya çıkmaktadır.

.[18] * Iah (Yah)

Görüldüğü gibi,bu “Thoth, Lah, Yah, Yehuti,Yahudi ve Adil yargıç ( Adil Hakim, Kuran’da El Hakim, bu sıfat ayrıca Kabe putu Hubel’in de sıfatıdır.) sıfatlarına sahip Mısır tanrısı, Grekler’in Zeus’u Hermes’i, hem Tevrat’ın Yahve’si,hem Mecusi’lerin Mitra’sı (dost,yaren,arkadaş sıfatıyla),hem Zerdüştlerin Ahura Mazda’sı (Bilge Tanrı sıfatıyla),hem İncil’in Adilyargıç’ı, Hristo’su,hem de Kuran’ın,tabiatın ve evrenin yaratıcısı, düzenleyicisi, kıyamet gününün hakimi,öğretmen Rab’bı,Allah’ı olarak karşımıza çıkmaktadır.

“THOTH’tan”  başka diğer bir adı olan  “ YAH” adındaki ihtilafların karışıklığı, çağdaş dinlerden Hıristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin Tanrısı YAHWEH-Yahve’nin eski Mısır dinlerinde yaşamış atalarının bıraktıkları kültürlerin de birbirine karışmasından kaynaklanmaktadır.

Eski Mısır tanrılar kültü içinde, tapınılan tanrılar arasında adına hiçbir şekilde rastlanılmayan ve “Ani Papirüs’leri” olarak  adlandırılan  yeni keşfedilmiş bu eski belgelerin  günümüz dillerine çevrilmesinden sonra,yeni yeni keşfedilmeye başlanılan “YAH= Tevrat  tanrısı Yahweh “ adının yanında bir de “LAH” adı olduğunu keşfetmiş bulunuyoruz.

Şimdi, bahsettiğimiz “Ani Papirüs belgelerinde” Osiris Ani’nin ölümü sonrasında, Ahrette,   LAH’ın “ululuğunu” takdir edişini de görmekteyiz. Okuyalım;

Bölüm II;

” Ölüm geldikten sonra,ahret yaşamında Osiris Ani şu kelimeleri konuşur;

“O ay tanrısı gibi parlayan tektir. O Lah gibi ışıldayan tektir.”
“Bu Osiris Ani, dışarıdaki insan kalabalıklarının arasından ileriye doğru gelerek kendisini ışıldayan tek olan’a (parlayan Bir’e) geri getirir.”
“Bak, Osiris, Osiris (aynen böyle),Ani, yeryüzünde yaşayanların arasında arzu ettiğini istediği gibi yapan ahrete geldi.”

Ve tekrar Bölüm 18’de,

Süre dolduğunda Amentet’in topraklarına bir büyü geldi. Ani Osiris’ten şu sözler duyuldu;

“Hermepolis açıldı; başım Thoth tarafından mühürlendi”.
“Horus’un gözü mükemmeldi, tanrıların babası Ra’nın alnındaki muhteşem işlemem Horus’un gözünü teslim ettim”
“Osiris aslında Amentet’in içindeki birisidir, Osiris orada kimin olmadığını biliyor,Ben orada değilim.
Ben, tanrılar arasında başarısızlığı olmayan ay tanrısı Lah’ım.”
“Aslında, Horus, sizi tanrılar arasında saymayı sineye çekmeye devam etmektedir.”

A Dictionary of Egyptian Gods and Goddesses by George Hart, published in 1986 by Routledge, ISBN 0-415-05909-7,

Mısır’ın Ay Tanrısının, İslam öncesi Hicaz ve Bedevi Araplarının da yaygın olarak “El Lah” ve “Hub-El” adlarıyla taptıkları tanrının sembolü de “Hilal” dir. Hicaz ve diğer Bedevi Arapları sadece “Hilal” kullanmışlar ve kullanmaktadırlar.

Arkeologlar, Ay Tanrısına tapınmanın bir işareti olarak başlarının üstünde hilal bulunan bir çok tanrı ve tanrıça heykeli ortaya çıkardılar.Aynı anlamda da Mısır Tanrılarının başında da güneş resmedilmişti.

“Lah-Thoth’un başında ise,”Hilal Ay içinde Güneş” sembolü vardır. Hıristiyanların, diğer tanrıların başlarındaki yuvarlak güneş timsalini Hz.İsa ve havarilerine yakıştırdıklarını,bu nedenle Hz.İsa ve havarilerini başlarının üzerinde bir çember ile resmettiklerine tanık olmaktayız.

Baş arkasında güneş veya dolunay halesi ya da hilal ay halesi resmedilmesi olayını, Arap tanrılarından Melek Bel ve Eglibol (Elibol)’un tasvirlerinde de kullanıldığını yukarıda okumuştuk.

Ancak, Lah-Thoth öyle büyüktür ki,”Güneşi de Hilalin içine sığdırmıştır.”

Bu durumda, Türklerin sembolü en doğrusu olmaktadır. Güneş doğal olarak “gezegen” değildir ve yıldızdır.

Günümüz astronomları güneşi ve başka güneşleri, yani ısı, ışık, enerji yayan gök cisimlerini “yıldız-Star, Sitare” olarak adlandırmaktadırlar.

Lah’ın sembolü olan ”Hilal içinde yıldız”,Türklerin bu dinin mensubu olduğunu göstermektedir.

Hilal ayın ağzında yıldız şeklinde kabartmalar Sümer heykel ve tablet metinlerinde de bulunmuştur.

Orta Asya Türkleri olan büyük babalarımızın, dedelerimizin de taptıkları “Bir olan” “Gök Tanrı’nın” da sembolü “Hilal ve önünde Yıldız’dır.” Bayrağımızın da sembolü “Hilal önünde AY-Yıldız”dır.

-Yunanlı Eflatun’a göre “her şey” olan, Yunan Tanrısı Hermes (Grek tanrılarının habercisi, Thoth’un Grek eşi, ölçünün, bilginin, kurnazlığın, hırsızların, sanatçıların, çocukların, çobanların koruyucusu,  zamanı ölçücüsü ve hâkimi), bilge ay tanrısı, İbiş kuşu gagalı insan vücutlu Thoth-Lah’ın (Dod-Lah) çalınmış sıfatları ile uydurulmuş bir tanrıdır. Gezginliği yüüznden Babillerin Nabu/Nebo/Nebi’sine de adını verdiğine inanılır. İslam kültüne “İdris peygamber olasrak girmiştir. Benzer veya aynı sıfatlarla saygı gösterilmektedir.

Kaynaklar-References

Denise M. Doxey “Thoth” The Oxford Encyclopedia of Ancient Egypt. Ed. Donald B. Redford, Oxford University Press, Inc., 2001

“Review: The Egyptian God, Thoth”
T. George Allen
The Journal of Religion (1923), pp. 207-208

“Preliminary Remarks on the Demotic ‘Book of Thoth’ and the Greek Hermetica”
Jean-Pierre Mahé
Vigiliae Christianae (1996), pp. 353-363

Herman Te Velde “Seth” The Oxford Encyclopedia of Ancient Egypt. Ed. Donald B. Redford, Oxford University Press, Inc., 2001.

(Yazı kısmen tercüme olup,Cristallink.com ve Wikipedia‘dan yararlanılmıştır.)

Mısır tanrılar panteonunda çok önemli yeri olduğu düşülen Thoth, İbiş kuşu başıyla tasvir edilmiştir. Dişi karşıtı olan Seshat’tır (Şeşat) .

Mısır’ın katip tanrısı Thoth’un adlarınından birisinin “Lah” olması, Arap dilinde “El” belirteci ile ifade edilmekteydi. Yani “El Lah=Tanrı Lah”.

Mısırlılar da Lah’ı ya da yukarıda sayılan adlarıyla andıkları bu “Katip Tanrı” larını Sümerden almışlardır.

Sümer’in su tanrısı, ilk “Adapa- Âdem’in yaratıcısı”, Nuh tufanından önce Sümerin Nuh’u “Ziusudra’ya” veya Akadlıların “Attra Hasis’ine”  haber vererek insan neslini yok edilmekten kurtaran bu yüzden de “şeytan” ilan edilen Enki- Ea’nın oğlu Marduk dedesi Anu’yu darbe ile devrdikten sonra baş tanrı olur.

Onun eşlerinden Serpentium’dan doğan ve Borsippa’da oturan oğlu NABU (Nebi, haberci) Marduk’un yazıcısı, kâtibi olur. Daha sonra bütün tanrıların ve insanların da kader tabletlerine hükmetmeye başlar böylece yaşamı, ölümü belirleyen, kıyamet gününde insanların ve tanrıların da adil yargıcı olur. Mısırlılar Lah veya Thoth’u Nabu’dan almışlardır.

Arapça Nebi (peygamber) kelimesinin kökeninin Nabu’ya dayandığı görülmektedir.

Peygamber Farsça (İran dili) olup haber getiren demektir. Sadece biz Türkler Hz. Muhammed için “kitaplı Nebi” anlamında peygamber kelimesini kullanırız. Araplar peygamberlere “Nebi” derler.

Şimdi “El Lah” konusuna devam edelim;

Image

Ani papirüslerinde Tut.
Tut, Mısır mitolojisinde zamana hakim olup, Ra’nın da babalığına erişen bilge tanrıdır. Bütün tanrıların ve insanların “adilyargılayıcısıdır. İsa’nın “adilyargıç” sıfatı ondan alınmadır. Hesap, ceza (Din) gününde Maat’ın tüyü ile kalplerin adil tartılmasına gözcülük eden, kâtip hem de terazinin ibresini yakından gözleyen maynun A’an da odur!

Arapların onun adını ululamak için “El ELLAH” şeklinde bir kere daha “Lah” eklemeleriyle “EL LLah”  adını elde etmekteyiz.

İki  “LL”  ve  üç “LLL”  ile ululanmış Arap tanrı adları da az değildir.

Yemen Sabilerinin ana tanrıçaları olan Aştar, Babil’in İştar’ı, Greklerin Afrodit’i, Mısırlıların İsis’iydi. Tanrıçaların annesi de “LL” di.

Arapların “aşk ve dostluk tanrısı” Wadd’ın” adlarından birisi de LLUMQUH-İllumkuh olup iki “LL” içermektedir.

Ebla ve Ugarit metinlerinde  Palmira’da İ.Ö. 2300’lerde El Lat’ın adlarından birisi de “LLAT” şeklinde yazılırdı. Arap dilinde kelimelerin “erkek” ve dişi”  halleri  vardır. Dişil kelime olan “LAT” önceden açıklandığı gibi “Eril” yapıldığında  “LAH” oluyordu. Başına “El” getirildiğinde de “El llah” yani “Allah” ortaya çıkıyordu.

Bu gün her ne kadar “Allah” iki “LL” ile yazılıyorsa camide adı ilahi ses düzeni ile birlikte anılırken üç “LLL” çıktığına tanık olmaktayız. “Alllahüekber” derken “üç LLL” çıkmaktadır.

Bu da bizi Greklerin Mısır’ın Lah’ından ürettikleri uydurma hileci tanrıları olan Hermeslerini “üç kez ululamalarının”  İskender döneminde Arapların Greklerce etkilenmiş olmasına götürmektedir.

İ.Ö.325’lerde Greklerin Pers ordusunu Çanakkale- Biga’da bozguna uğratıp o zamanın dünyanın hakimi olmasıyla, Hileci, tüccar kültünü sahiplenen, tüccar kervanların, fahişelerin, hırsızların da koruyucusu olan Hermes’e tapınma kültünü İskender’in öldüğü Harran’da bulunan Yezid- Sabi rahiplerine kabul ettirmişlerdi. Harran tapınaklarında bulunan rahiplerin “Kripto Grekler (Yunanlı) olduğu birçok tarihçi tarafından bilinmektedir.

Gene tüccar olan İbrahim peygamber soyu Yahudi ve Hicaz Arapları (İsmail soyu) Greklerin “Hermetik” din değerlerini kendi kültürleriyle kolayca benimsemişlerdir.

Bunun da nedeni hepsinin kökenlerinin Tevrat Yaratılış bahsinde geçen Nuh peygamberin büyük oğlu Sam peygamber soyuna bağlamaları ve adını bundan alan “Semitik Kavimlerden” olduklarını iddia etmeleri yani “soydaş” olmaları etkili olmuştur.

El Lah’ın Arapların Gök Gürültüsü ve yıldırım tanrısı olduğunu belirtmiştik. Bunu Kuran’da bulmak işten bile değildir. Ra’d Suresi adını 13. Ayetinde geçen “Er Ra’d” adından almaktadır ve “Gökgürültüsü ve yıldırım demektir. Şems, Rahman gibi sureler de Allah’ın adlarıdır. Ra’d da farklı değildir. Kuran adeta bütün büyük Arap tanrılarını “El Lah= Allah” adında toplamaktadır. Elif, Lam, Mim, Ra

Her şeye geçebilen, şekli belli olmayan ama çoğunlukla kelimeleri ile başlar.

“RA” malum eski Mısır tanrısı.

Çoğunlukla insan vücudunda yaşayan, yeryüzünde hayatı başlatan ve insanları bakışlarıyla yaratan, çağlar boyunca hükmeden, isyan ettiklerinde de Sekmeti (Aslan yüzlü insan vücudlu canavar tanrıça) yaratıp ona yediren, ilaç için bir miktar insan kaldığında, insanların emeğine ihtiyacı olduğundan onu duruduran ve aşk tanrıçasına çeviren bir tanrı. Çünkü yeryüzüne indiğinde kurbağa şeklindedir, elleri yoktur.

“Er Ra’d” da onun adından türetilme olsa gerek.

13- RA’D SURESI

Medine’de inmiştir. 43 ayet, 855 kelime, 3506 harftir.

Şu dört harfle başlar;

Bismillahirrahmanirrahim

1-Elif, Lam, Mim, Ra. İşte bunlar sana o Kitab’ın ayetleridir ve sana Rabbinden indirilen gerçeğin ta kendisidir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

İşte 13. Ayet;

13. “Gök gürültüsü O’na hamd ile, melekler de O’nun korkusundan dolayı O’nu tesbih ederler. O yıldırımlar gönderir, onunla dilediğini çarpar. Onlar Allah hakkında mücadele edip duruyorlar. Oysa Allah’ın çarpması pek çetindir.”

Şimdi okuyacağınız tefsirde resmen Mısır mitindeki RA’nın sesi ile insanları yok etmesi, Sekmet’in kükremesi anlatılmaktadır.

-“13- Ve ra’d, O’nu hamd ile tesbih eder. Gök gürlemesi de O’nun yüceliğini dile getirir ve O’na hamd eder. (Ra’d ile Berk anlamı için Bakara Sûresi âyet 19′a bakınız).

Şimşek ile birlikte olan ve daha sonra işitilen o gök gürlemesi, o yürekleri yerinden oynatacak gibi tepede patlayıp, yerleri ve gökleri sarsarcasına ufuktan ufuğa yayılan o çatlayış ve gürleyiş, Allah Teâlâ’nın nimet ve rahmetini, azemet ve kibriyasını ilan ederek O’nun uluhiyetinin şanını tesbih ve tenzih eden bir sestir ki, tesbihinin altında yatan mânâyı bütün âleme haykırır. Ya da işitenlere bu mânâyı hatırlatıp telkin eder.

Melekler de O’nun heybetinden, yani Allah’dan korktuklarından dolayı böyle tesbih ederler. O’nun için gök gürlemesinin ardarda yankılanan sesi duyulur.

“-Ve Allah şimşekler gönderir de her kimi dilerse onunla onu vurur, o kimseye isabet ettirir, çarptırır, yakar. Böyle olduğu halde, onlar (yani, o kâfirler) hadlerini bilmezler d e Allah’la mücadele ederler. Oysa Allah’ın havli ve kuvveti (ya da her türlü hileye karşı tedbiri ve takdiri) pek şiddetlidir, çok çetindir……”

Bakara Sûresi âyet 19′-“ 19-Mânâya gelelim: Yahut o münafıkların hali bir yağmur kıssasına, diğer ifadeyle yağmura tutulanlar kıssasına benzer ki, semanın her tarafından “bardaktan dökülür gibi” boşanmış kuvvetli bir yağmur, onda türlü türlü karanlıklar var. Gece karanlığı, kara yağmur bulutu dünyayı kaplamış, yağmurun yoğunluğu da bunlara eklenmiş, insanın içini sıkıyor mu sıkıyor; göz, gönül kararıyor mu kararıyor. Şu halde karanlıklar katmerlenmiş, iç dış zifiri karanlık, bundan başka dehşetli bir gök gürültüsü, titretici bir patlayışı, gürleyişi var ki, beyinlerde çatlıyor, ufuklarda gürlüyor, bir de şimşek, şimşek çakışı…

…Şu halde olay dıştan zannedildiği gibi şimşek, sonra gök gürültüsü ve yıldırım değil, gerçekte ve Allah katında gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım şeklindedir. Size de şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü şeklinde görünür ve işitilir. Bunu bilmeniz, anlamanız gereklidir. Bunun için Allah Teâlâ (ra’dün ve berk) buyurmuş. Gök gürültüsünü öne almakla beraber, aralarını “mutlak cem’ ” için olan “vav” ile bağlamış, (şimşek sonra gök gürültüsü) buyurmamıştır. Bunu Fen Bilimlerini okumamış ve ümmî olan Hz. Peygamber, kendi kendine elbette bilemezdi. Allah bildiriyor, ilim ve fen ehli de bunu tasdik edeceklerdir. Ederken ilâhî vahyin hakikatini anlamaları gerekir…

…Lügata göre ra’d (gök gürültüsü), buluttan çıkan korkunç sesin ismidir ki başlangıçta ani bir patlayış ve sonra hayli devam ede n bir gürültü olur. Biz buna gök gürlemesi deriz. Bu kelime aslında titremek veya titretmek, diğer deyimle zangırdamak ve zangırdatmak mânâlarıyle ilgilidir. Şimşek parıldamak, yıldıramak mânâsıyla ilgili olup, buluttan ani olarak çıkıp yıldırayarak, şakıyarak sönüveren bir parıltının ismidir ki, dilimizde şimşek denir. Bunun çakmasına da denir. Yıldırım, gayet şiddetli, çok çabuk bir sadme, bir çarpıştır ki, bir ateş parçasıyla çarptığını yok eder, bu münasebetle ölüm, şiddetli azab mânâlarına da kullanılı r. Dilimizde buna yıldırım denir ki, yıldırma ve yıldırama mânâlarıyla ilgisi açıktır. Râğıb der ki, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım aslında bir şeyin üç çeşit tesirleridir.

Dinî izahı: Bulutları Allah Teâlâ’nın iradesine göre yağmur yağacak yerlere sevk ve idare eden bir melek (yani anlayışlı ve hareket ettirici bir kuvvet) vardır ki, ismine “gök gürültüsü” denir. Bu melek rüzgar meleklerinden başka olarak bulutları özel şekilde zorlar ve sevkeder… Bunun hepsi o meleğin yani “ra’d”in bir vuruşundan ibarettir…

… Bu âyette ra’d, gök gürültüsünün sesi mânâsına olmakla beraber, aslına da işarettir. “Gök gürültüsü, övgüsüyle O’nu tesbih eder.” (Ra’d, 13/13), Bu meleğe, gök gürültüsü meleği, zorlayıcı melek, ateş tutuşturma meleği; şimşek fiiline de melek darbesi, meleğin parlaması denilmiştir

…İbn Cerir et-Taberî tefsirinde diyor ki: “Diğer birtakım ilim ehli, gök gürültüsü, bulutların altında boğulan rüzgarın fırlamasıdır.

Ses bundandır. İbn Abbas hazretleri Ebu’l-Huld’e bir mektup ile “Gök gürültüsü nedir?” diye sormuştu. O da “Gök gürültüsü bir rüzgardır.” diye cevap vermişti. Fakat İbn Abbas hazretleri kendisi “Gök gürültüsü meleklerden bir melektir.” diyordu….

Hezekyel peygamberin Görümlerinden Gök Gürültüsü Tanrısı Yahve-Allah;

Rab Hezekyeli Çağırıyor-1.Bölüm

Hez.1: 4 Kuzeyden esen kasırganın göz alıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu.”

Rab Hezekyeli Çağırıyor-3.Bölüm;

Hez.3: 13 Canlı yaratıkların birbirine çarpan kanatlarının çıkardığı
sesi, yanlarındaki tekerleklerin gürültüsünü, büyük bir gürleme
duydum.”

Bakalım Elmalı’lı Hamdi hoca bu konuda önceki alimlerin eserlerinden neler tespit etmiş;

Başlangıçtaki ilk dört harf ile ilgili olarak bir alıntı dışında hiçbir şey yok ;

“-Bununla neyi murad ettiğini Allah bilir. (Bakara ve Yunus Sûreleri’nin baş tarafına bkz.). Bu sûre hakkında da Abdullah b. Abbas’dan şöyle bir tevil nakledilmiştir: yani, “Ben Allah’ım, bilirim ve görürüm”. Sûrenin ismine ve bu başlangıcın böylece hece harflerine işaret ettiği kavline göre, biz burada şu mânâyı izleyelim:

Elif, Lâm, Mîm, Ra. İşte bunlar, (yani bu hece harfleri veya bu sûre) kitabın âyetleridir….”

Bu ayetlerle alakalı bir de Bakara 19.ayeti vermiş onu da koyalım;

Bakara Suresi;

19- “Yahut (o nların durumu), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) bulunan bir yağmur(a tutulmuşun hali) gibidir. Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, inkârcıları tamamen kuşatmıştır.”

Elif-Lâm-Ra, “Allah bilir muradını! Görülüyor ki, bu sûre dahi hece harfleri ile başlıyor. Demek ki, bunda da remzî (sembolik) bir ifade var. Özünü akılların kavrayamayacağı ilâhî bir sır ve mucize söz konusu oluyor. Bunun gibi sûre başlarındaki harfler hakkında Bakara Sûresi’nin başında bilgi verilmişti. Burada da bununla ilgili olarak özellikle rivayet olunmuş bulunan bazı görüşler vardır. Bunlar arasından birkaçı şöyledir:

- Rab benim, Ben Rabb’im.

- Ben Allah’ım, görürüm,

- Ben Allah’ım Rahmân’ım,” anlamlarına remz olduğu söylenmiştir…” demektedir.

El lah Hicaz Araplarınca, sıkıntılardan, dertlerden kurtulmak için de dua edildi. Muhammed’in babasının da adı Abdullah’tı ve “Allah’ın kölesi” anlamına geliyordu.

Müslümanlar bu gün bütün evrenin ve kainatın yaratıcısı her şeyin tek sahibi, kıyamet gününün mutlak yargıcı olarak inanırlar.

Hıristiyan Araplar “El Ab-Allah” (Baba tanrı), Allah el ibn (Tanrı oğlu-İsa), Allah er ruh Kuds (SallAllahu- Kutsal ruh, Ruh-ül Kudüs- Kutsal ruh Allah ya da Kudüs’ün Ruhu ) şeklinde söyleyerek Müslümanlardan ayrılırlar. İbrani ve Grek incillerinde de benzer kavram farklılıkları mevcuttur.

Bunca araştırma derlemeyi neden uğraşıp didinip yazdık?

Asırlardır, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra devlet idaresini eline geçiren amcasının oğlu, peygamberin çocukluk arkadaşı, kayınpederi ve en büyük düşmanlarından birisi, Mekke’nin fethinde Müslüman olmuş ama o ana kadar görüldüğü “yerde öldürülmesi emrini” peygamberin verdiği Ebu Süfyan Bin Harb’in devlet idaresini ele geçirme olayından sonra “Allah” adının Kuran ile geldiği aldatmacasını ortaya çıkarmak içindir.

Süfyan’n oğlu Muaviye, torunu halife I.Yezid’in zamanında yeniden yazılan Kuran’ın (günümüzdeki Kuran) değiştirildiği iddiaları vardır. Bu gün hiçbir Müslüman ülkede ve dünyada Hz. Muhammet ve dört halife döneminde yazıldığı bilinen bir tek Kuran yoktur.

Bunu ispat için, Kuran’ın ilk inen surelerinden “18.” Sırada yer alan “Kâfirun Suresindeki” ifadeler yüzünden yaptık, elbette.

109-KAFİRUN:

1 – “De ki: Ey kâfirler”

2 – “Sizin taptıklarınıza ben tapmam.”

 

Bu konudaki yorumu takdirlerinize bırakıyorum.

El Mukah-LLMUKAH”;, Güney Arabistan’daki Sabilerin, “yapay sulamaların koruyucusu” olarak tapındıkları, baş şehir Ma’rib yakınlarındaki Sabi halklarının tapınaklarının tanrısıydı.

Arapların,”baba AY, anne Güneş ve oğul Venüs” tanrı üçlemeleri keşfedilinceye kadar, El Mukah,ay tanrısı olarak düşünülmüştü.

Son zamanlarda yapılan çalışmalar,”Öküz Başlı” olarak bilinen Güneş tanrıçasının erkek eşi “bereket ve Şarap tanrısı” ile birleştirilmiş Güneş Tanrısı olduğunun altını çizmektedir.

El Ukaysir;  Muhammed dönemlerinde Arabistan’da “aksar- kalın, sert, kısa enseli” anlamında insan şekilli taş bir puttur. El Ukasir Kuda, Lahm, Cüddam, Amila ve Gatafan kabileleri Araplarınca Suriye bölgesinde tapınılmıştır. El Kalbi, “Kitab el Esnam kitabında “AnSab” taşının kutsal yerlere, giysilere, adak kurbanlarının atıldığı hendeklere hacıların ilahileri eşliğinde atılırdı, demektedir. Wellhausen ise İbn Kalbi bu tanrıyı sınır anlatmıştır. Binalara izinsiz girenleri önlemek için çömelmiş şekilde heykelinin yapıldığı bu tanrı adını “Ukaysir” olarak bir kabileye de vermiş olduğundan bireyseldir ve hatta kılıç tanrısıdır.

Elibol veya Eglibol Arapça=Eski Suriye Palmira’da Ay Tanrısıydı.Adı da “BEL’in Buzağısı” demekti.Elibol,bazen omuzlarına kadar başını çevreleyen bir hale ile resmedilmişti.Bu resimlerden birisinde başını çevreleyen hale,hilal veya orağa benzer şekilde tasvir edilmişti. Elibol,ünlü teslis (üçleme)içinde Güneş tanrısı Yaribol (Yarhibol) ile ilişkilendirilmiştir.

El Kaum (Arapça) =Nebatilerde ,gece ve savaş tanrısı olarak tapınılır,kervanların koruyucusu olduğuna inanılırdı. “İnsanların arkadaşı” adıyla da anılırdı. Gene Nebatilerde, “Şerefine toprağa içki dökülmeyen, içki içmeyen, ihsanı, ikramı bol bahşeden, tanrıydı. (Encyclopaedia of Religion and Ethcis, op. cit., p. 663.)

El Malik; Bir çok Arap tanrıları arasında “El Malik -Kral” adıyla tapınılırdı. Kuran’da Allah’ın “99” adından birisi olmuştur. Muhammediler bu yüzden “Abdülmailk-Abd El Malik” adını kullanırlar.

Hadad, Hadad Raman (Grek), Ba’al Hadad, Hadu, Adad, Yahweh, ; Kuzey batı semitik Araplarında Haddu,Akadlarda Adad,Hititlerde Teşub,Teşub-Hadad,Ba’al Hadad,Ba’al Hadad-Yahweh adlarıyla tapınılan yıldırım tanrısıydı.Diğer yandan Mısır’ın Set’i,Grek’in Zeus’u,Roma’nın Jüpiter’i olarak Jüpiter Dolichenus adıyla tapınılan tanrısıydı.

Ugarit metinlerinde,(İ.Ö.2300-Suriye-Ugarit) bitkilerin çimlenmelerinden yeşermelerine bereketin ve bolluğun onun arzusu ile gerçekleştiğine, yağmurun yağmasını ve göklerin yönetimini elinde bulunduran Ba’al/Hadad göklerin tanrısıydı. Tarımla uğraşan bölgelerdeki insanların büyümelerini sağlayan hayatlarını koruyan tanrıydı.Yokluğu kuraklık,kıtlık,açlık ve savaş çıkması demekti.

Hatta batı rüzgarlarının geldiği dağla da ilişkiliydi.

Tevrat ayetinde Yahweh’in kuvvetli doğu rüzgarları ile İsrailoğullarını Kızıldeniz’in karşı tarafına Ey Lat körfezine taşıma olayının anlatılmasında görülmektedir.

Hadad ayrıca Tevrat’ta Aram Kralı bahsinde görülür.İşte ilgili Tevrat ayeti;

Bölüm Samiriye’de Kıtlık

2.Krallar Bölümünün 6.Bölümü;_

6: 24 “Bir süre sonra, Aram Kralı Ben-Hadat (Hadad’ın oğlu) bütün ordusunu toplayıp İsrail’e girdi ve Samiriye’yi kuşattı.”

Ve İsmail peygamberin soyunun sayıldığı Tevrat’ın “Tarihler” bölümünde,çocuklarından sekizincisinin adı.;

1. TARİHLER

İbrahim’in Soyu
1.Ta.1: 29 İsmailoğulları’nın soyu: İsmail’in ilk oğlu Nevayot. Sonra Kedar, Adbeel, Mivsam

1.Ta.1: 30 “Mişma, Duma, Massa, Hadat, Tema,”

Edom Kralları
(Yar.36:31-43)

1.Ta.1: 50 Baal-Hanan ölünce, yerine Hadat geçti. Kentinin adı Pai’ydi. Karısı, Me-Zahav kızı Matret’in kızı Mehetavel’di.”

Diğer bir paragraf Ba’al’ın çok başlı ejderha olan Lotan’a karşı zaferine atıf yapmaktadır. Metindeki boşluklar yüzünden Lotan’ın Yamm’ın değişik bir hali veya adı olup olmadığı ya da benzer bir hikaye olup olmadığını anlayamıyoruz. Ak deniz bölgesinde tarım mahsulleri fırtınalar,seller,denizden gelen su baskınları ile tehdit edilmektedir.Eskilerin bu göksel felaketlerden korktukları anlaşılmaktadır.

Lübnan dağı Sirion’da Ba’al Hadad’a sedir ağaçlarından ,gümüş ve altından bir saray inşa edilir.Ba’al yeni sarayında diğer tanrılara büyük bir şölen verir .(Aynı malzemeleri kullanarak Haz.Süleyman’ın tanrısı Yahweh’e yaptırdığı Süleyman tapınağını hatırlayalım) Kosar wa Kasis’in  Ba’al’ı zorlaması ile biraz gönülsüz de olsa pencereyi açan Ba’al’a dördüncü yıldırım ve şimşeğini gönderir.Sonra El’in diğer oğlu olan Mot’u (Ölüm-kıtlık,kuraklığın ve yer altının tanrısı) şölene çağırır.

Ancak Mot incinmiştir,insan eti  yiyicisi ve kanının emicisi olan Mot şarap ve ekmekle tatmin olamayacaktır elbette.Mot Ba’al’i parçalara ayırmak ve yutmakla tehdir eder.Ba’al de ölüme karşı koyamaz.Metin belgesindeki boşluklar yorumu süpheli kılmaktadır.Güneş tanrıçası Shapsh (Şapş) ın önerisiyle bir düve ile ilişkiye girer sonucunda doğan iri bir buzağı halinde kendisini Mot’a teslim eder ve çaresiz bir gölge-ruh şeklinde yer altına gider.Tanrı Astar Ba’al’in yerini alması için atanır ancak o sadece zavallı bir vekildir.Bu arada tanrı Anat Mot’u bulur,kılıcıyla ikiye böler,etlerini ateşle yakar ve parçalarını kuşların yemesi için tarlalarıa saçar.Ancak,Şapş’ın Ba’al’i geri getirmesine kadar geçen süre için toprak kuraklık nedeniyle çatlamıştır.

Yedi yıl sonra Mot geri döner Şapş’ın Mot’a “El Ba’al’i destekliyor” demesi olayının gerçekleştiği savaşta Ba’al’a saldırır. Bunun üzerine Mot teslim olur ve Ba’al/Hadad’ı kral olarak tanır.

Ba’al’ı yücelten, ululayan adları arasında Baal Gad,Baal Hamon,Baal Hazor,Baal Hermon, Baal Judah (Yudah),Baal Meon,Baal Perazim,Baal Shalisha (Şalişa-şelişe) ve Baal Tamar da vardır.

Baal Meon Kenan bölgesinde, Ölü Deniz’in doğusunda kullanılan bir adıdır. Dişil adları arasında Baalah,Bealoth (Bealot),Baalath (Baalat) şeklindedir.Bazen yüksek yerlere bu adların verildiğini görürüz.Baalat Dağı ve Necef’te Baalah-Bira/Bealot şeklindedir.

 

EFSANELERDE ;

Efsanelerdeki kayıtlarda Hadad,Adados ya da bulmacaya benzeyen bir değişiklikle Grek Hadad Ramân’ın bozulmuşu olan çoğunlukla Demarus olarak kabul edilmektedir.

Hadad,Gök tarafından hamile bırakıldığında tanrı Dagon’a köle olarak verilen Gök’ün oğludur.Bu kaydın geçtiği efsane,Hadad’ın ebeveynliğinin hesabını görünüşte Ugarit geleneği ile birleştirerek Dagon’un oğlu yapmaktadır.Eşiti olan Akad tanrısı Adad ise Gök tanrısı Anu’nun oğludur.Anu’nun oğluna benzeyen Hitit tanrısı Teşub ile eşleşir.Aslında her iki efsanede de Hadad ya da Adad sonunda “gök’ün oğludur.

Başka bir efsaneye göre Gök,Pontus (Deniz) ile savaşır.Gök Hadad ile birleşir.Hadad karışıklığı üstlenir ancak bozguna uğrar.Bu konuda bir daha bahsedilmez.Efsane metin

leri, Ugarit dilindeki tanrı El’in oğlu Mot’u Muth yaparak ugarit metinleriyle uyuşmaktadır.

Havkem-; Hevkem “akıllı olmak” kökünden gelir. Yemen’in Adalet Tanrısı. Diğer adalet tanrısı Anbay-Havkem-ile birlikte adaleti sağlarlar ve Kataban’da ikisi birlikte anılırlardı.

Muhtemelen Babil tanrıları olan Nabu ve kader, bilim tanrısı ve tanrıların sözcüsü olan Merkür’ün (Sabah ve Akşam yıldızı) ikiz görünümlerini temsil etmekteydi.

Hevl; Hadramet’te , Hevl, muhtemelen ay tanrısıydı ve bazı kabilelerin de koruyucusuydu.

HUBEL( baba), Habbal- Habbel (İbr), El Lah-Allah, El Hakim; Ay ve Gökgürültüsü, bereket Tanrısı.

Arap dilinde  “Habbe” tahılın bir tekinin adıdır. Buğday t(d)anesi gibi. Birden fazlası “hubûb”, onun çoğulu “hubûbat”tır. Kuranda Allah’In büyüklüğü anlatılırken, ” Toprağa gökten su indirdik, ondan dâneler çıkardık” (Rahman 55;12,13.) ayetlerini hatırladığımızda Suriye- Filistin kökenli bu Arap Ay tanrısının adını Hub-El şeklinde açtığımızda Hububattan “Hub” kökünü aldığımızda “El”in de tanrı anlamına geldiğini haıtırladığımızda “Tanelerin Tanrısı” adını elde edebiliriz. Sümer mitlerinde de tanelerin göklerdeki kendi gezegenlerinden getirildiği geçmektedir.  İlk ayn tanrısı Enlil’in de sıfatlarından birisi de “Tanelerin tanrısı”dır. Kur’an Rahman suresinde Allah’ın gökten su indirip “taneleri yarattığı” işlenir.

Hubel, özellikle Suriye Araplarında“Ba’al” a karşılık gelen Ay tanrısıydı. Suriye’de “erkek” şeklinde bir heykeli bulunmuştur. En yüksek onura sahip Yağmur bereket tanrısıydı.

Suriyelilere göre Babil İmparatorluğunu kuran ve gökyüzünü ve ondaki varlıkları düzenleyen çift karakterli güneş tanrısı Baal- Bel” olarak tapınıldı. Habba’al, Heredot’a ve ondan çeviri yapan Rawlison’a göre Arapların Jüpiteriydi. (The Oracle of Hubal’, article in Indian Antiquary. Vol. XII, (January, 1883), p. 5.)

Kâbe’ye Suriye’den getirildiğine inanılır. (S.M. Zwemer, op. cit., p. 5.)

Kureyşlilerin bir zafer kazandıklarında “Çok yaşa Hubel” diye sevinç çığlıkları attıkları bilinir.

İslam öncesi Arapları Kâbe’de sayısız tanrılar, yarı tanrılar, şeytanlar, cinlere ait heykeller, remzler, semboller barındırırlardı. Bunların yanında birçok kabilelere ait de tanrı heykelcikleri bulunurdu. Bundan Arapların çok çeşitli tanrıları olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Bunların en büyüğü, tanrıların baş tanrısı olarak bilinen Hubel (Baba) idi. Kırmızı akik taşından yapılmış insan şekilli bir heykeli vardı. Sağ eli kopunca altından bir el yapılarak yerine takıldı.

(First Encyclopaedia of Islam, op. cit, Vol. III, p. 327.)

Şimdi Vehhabiliğin öğreticisi İngiliz ajanı Hemper ‘ın 250 yıl sonraki ardılı olan E.Siraceddin veya namı diğer Martin Lings’e hazırlattıkları kendi kitaplarından Arapların Allah’ının ne olduğunu okuyunuz;

“İsa’dan 400 yıl sonra İsmail soyundan gelen Arap Kureyş kabilesinden Kussay, Huzza Kabilesinin lideri Huleyl’in kızı ile evlenir. Damat Huleyl’in kendi evlatlarına baskın çıkar ve Araplar arasında olan saygınlığı nedeniyle de sivrilmiş kişiliği onun tercih edilmesini sağlamıştı.

Sonunda iki kabile arasında çıkan büyük bir savaş sonunda Kabenin korunması Kureyş kabilesine geçer. Mekke ve çevresinde de tepelere yerleşmiş olarak yaşayan “civar Kureyşlileri” de vardır.

Zaman Hz.Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip dönemini göstermeye başladığında Kureyş kabilesinin “Kabe’nin koruyuculuğu” diğer adıyla “Allah’ın Bekçileri” sıfatı ile de bilinen görevi devam etmektedir.

İsmail peygamberin ikinci karısının kendi kabilelerinden olması nedeniyle Yemen’den gelerek Mekke’ye yerleşen Cürmühi kabilesinden uzun yıllar sonra Kabenin korunması görevini üstlenen Huzaa kabilesinin şeflerinden biri Suriye ziyaretinden dönerken orada bulunan putperest Moab(v)i’lerden Kabe’ye koymak için bir put ister. Onlar da Hubel adlı putu verir. Daha sonra Kabe’nin baş putu olacak olan bu puta sonradan konulan ad ise “El Ellah” tır.Yani “Allah.”

Şimdi,şu “Moabi” putu konusunu biraz açalım;

Lut peygamber, Sodom ve Gomora şehirlerinin yok edilmesinden sonra diğer şehir halklarının “Sen gittiğin yere felaket getiriyorsun,tanrın arkandan gelip o şehri yok ediyor” kuşkusuyla tepki göreceğini hesap ederek Soar şehrine gitmez ve kurtulan iki kızı ile bir dağda mağaraya yerleşir. Nesillerinin kuruyacağından korkan kızları Nuh peygamberi şerhoş edip ilişkiye girerek hamile kalmaya ve soylarını sürdürmeye karar verirler.Büyük kızından doğan oğluna “Moav- Babadan olan” anlamına gelen bir ad koyarlar.İşte ilgili Tevrat ayetleri;

Tevrat-Yaradılış Bölümü

Lut ile Kızları

Yaradılış.19: 35 O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi.

Yar.19: 36 Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar.

Yar.19: 37 Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlılar’ın atasıdır.
Çevirmenin Notu 19:37 “Moav”: “Babadan” anlamına gelir.

Elimizdeki Tevrat,1492’de II. Beyazıt’ın İspanya’da Cebelitarık boğazına atılarak öldürülmekten kurtarıp getirdiği “Seferad Yahudileri”nin dili olan “Ladino İspanyolcası” ile yazılmıştır. Bu dilin imla kurallarından biri de “V” harfinin yerine göre “V” veya “B” sesi vermesidir. Örnek olarak Grek dilinden geçen “Taverna” (İçkili, çalgılı meyhane) kelimesi İspanyol dilinde “Taberna” şeklinde yazılır ve “Taverna” okunur.

Farsça’da da aynı kural vardır.

Bu günkü İsrail’İn kullandığı “Arap Alfanesinden bozma İbrani alfabesinde de “V,B” harfleri yerine göre birbirlerinin sesiyle okunmaktadır.

Moav” adı Seferad Yahudilerince “Moab(v)-Moab(v)i” olarak da seslendirilmektedir.

Kabe putu Hubel’i sonraki yüceltilmiş adı ile El Ellah-(Allah) putunu, yukarıdaki efsanede anlatıldığı gibi, Suriyeli “Moabilerden” alıp getiren Hicaz Araplarının Lut kavmi ile ilişkilerini kesmedikleri sonucunu da bu addan çıkarmamız zor olmamaktadır.

Buna delil olarak da, Hz. Muhammed’e karşı, Bedir ve Hendek savaşlarında Kureyşlilerin komutanlığını yapan Ebu Süfyan Bin Harb’in oğlu, Hz.Ömer’in Suriye Valisi yaptığı, Hz.Ali’yi Sıffın savaşında Kerbela’da öldüren Muaviye Bin Ebu Sufyan’ın adının da kaynağının Lut kavminden geldiği de bu ayetlerle anlaşılmaktadır.

Hicaz Araplarınca da Moav soyuna “Muavi” “-ye Moav’dan gelen” dendiğini,görmüş oluyoruz.Çünkü “-ye” eki de Farça’daki gibi “….i’nden gelen anlamını veren “i” ekine benzer.Fars- Farsi gibi.

Böylece Hz. Muhammed’in de amcaoğlu olan Ebu Süfyan bin Harb’in de Muıhammed’in de “Baba kız zinasından türeme” Moav soyu ile akrabalığının olduğunu da keşfetmiş olduk. Zaten putları Hubel ya da Allah’ı da onlardan aldıklarını düşündüğümüzde fazla şüpheye gerek kalmıyor!

Üç Tanrıça (Ulu Kuğular.)

Kuran Necm Suresi Ayet 53’de adları geçer ve ayette onların “dişi” olmadıkları, melek oldukları vurgulanır.

Image

Solda Nemesis, ortada El Lat

El Lat=Taif’te heykeli  bulunan, üç saygı duyulan puttan birisiydi.Kelime olarak “LAT” LAH’ın “dişil” halidir.

Ektir; Elmalılı Necm Suresi tefsirinden;

“Taberi şöyle der: “El-Lât, Allah lafzından alınarak sonuna müenneslik (dişilik) tâ’sı getirilmiştir. Müzekkere Amr. Müen n ese Amre, erkeğe Abbas, dişiye Abbâse denildiği gibi.

Müşrikler putlarına Allah’ın isimlerini vererek Ellât’ı Allah, Eluzza’yı da Allah’ın el-Aziz isminden almışlardır.” Râzî’nin görüşü de şöyledir: “Ellât, ‘in müennesidir.” Aslı, idi, ancak te’niste hâ üzere durulup şeklini aldı. Sonra da kelimede bulunan iki “ha“dan birisi hazfolunarak, iki asıl harf ile bir te’nis tâsından ibaret kaldı. Bu te’nis tâ’sı da kelimenin aslı gibi kabul edilerek “zâmâl”ın müennesi “zâtimâl” gibi oldu. Kelimenin türetilmesi konusunda başka görüşlerden de bahsedilmiştir. Etrafında toplanılmak ve dolaşılmak mânâsında aslından şeklinde olduğu söylendiği gibi, kırâet-i aşere (on kırâet) imamlarından Yakub’un Ruveys rivâyetinde tâ’nın şeddesiyle okuması ‘ın’den türetildiğini de göstermektedir. Döğüp ezmek ve bulamak mânâlarına gelmektedir. Anlatıldığına göre vaktiyle bir adam yağ ile kavut yapıp halka yedirirmiş ve yiyenler de gelişirlermiş. Derken o zât mabud telakki edilip, onun suretinde bir put yapılarak Lât ismi verilmiştir. Râzî, bu hikâyeye göre Lâtin, erkek olduğunu söylüyorsa da “suret te’vili ile yine müennes olmalıdır. Zira âyetin ifade tarzından hep müennes oldukları anlaşılmaktadır.”

Image

El Uzza (Venüs), El Lat Güneş ve Menat (Ay) Kur’an Necm Suresi 21,22.,23.24.ayetlerde “onlara (meleklere) dişi denilemeyeceği” işlenir.

El Uzza=Adı,” En güçlü olan” ya da “Güçlü” anlamlarına gelen,bereket tanrıçası,saygı duyulan üç idolden birisiydi.Azize anlamına da geldiği öne sürülür.Araplar,savaştan önceleri kılıç tanrıları olan Hubel (El Lah) den zafer diledikten sonra Uzza’dan da yardım isteyerek ona verdikleri önemi gösterirlerdi.Uhud Savaşında Kureyşlilerin “Uzza’nın çocukları, Hubel’in çocukları” diyerek orduya güven arttırıcı telkinler yaptıkları bilinir.

Ayrıca İbn İshak’ın Şeytan Ayetlerinde de geçer.

Uzza Hz. Muhammet zamanında Halid Bin Velid’e öldürtülmüştür. Bu yüzden ona Allah’ın kılıcı adı verilmiştir.

Ektir;Elmalılı Necm Suresi tefsirinden;

Uzza da belli ki “eazzın” müennesi olarak azîze demektir.

Menat =Tanrı, ölüm ve kader anlamına gelen “Mena” sözünden türetmedir. Mekke’nin başlıca üç tanrıçasından birisiydi, Arapların onun kaderin tanrıçası olduğuna inanırlardı. Arap din alimlerinden Hişam İbn El Kalbi’nin  (737-819) Arap tanrılarını anlattığı Kitab El Asnam’da geçtiğine göre, Menat Arap tanrılarının en eskisiydi.

Araplar ona olan saygılarını göstermek için çocuklarına Abd Menat, Zeyd Menat gibi adlar verirlerdi. Mekke ve Medine arasındaki Kudayd’da Muşalla sahiline onun heykelini dikmişlerdi.

Ektir; Elmalılı’nın Necm Suresi Tefsirinden;

“Menat ya kader, ölüm veya ilâh mânâsına “Menâ”dan alınmıştır, ya da İbn kesir kırâetinde şeklinde okunması sebebiyle den alınarak, yanında kurban kanlarının dökülmesi veya kendi inançlarına göre yağmur ümid edilmesi gibi bir düşünce ile bu isim verilmiştir.

Mu’cemu’l- Büldân”da şu bilgiler mevcuttur: “Menat, Medine ile Mekke arasında Muşellel nahiyesinde bulunan Kudeyd isimli mevkide, deniz sahilinde dikili bir putun adıdır. Bu put, diğer putların hepsinden önce dikilmiştir. Bunu ilk defa dikenin Amr b. Lühayyi Huzâî olduğu, onu Şam tarafından getirip Ka’benin etrafına diktiği rivayet edilmektedir.

Bu put, Huzeyl ve Huzaa’nın putu idi, ancak Kureyş ve diğer Araplar da ona tapar, kurban ve hediyeler takdim ederlerdi. Bu putun daha sonra Kudeyd’e dikildiğini, Evs ve Hazrec kabilelerinin onu ziyaret etmedikçe hac ibadetlerinin tamam olduğuna inanmadıkları nakledilmektedir. Nihayet hicretin sekizinci fetih senesi Resulullah Medine’de n dört veya beş gün ayrıldıktan sonra Ali b. Ebî Tâlib‘i Menat‘ı yıkmak üzere gönderdi. O da gidip yıktı ve ne varsa hepsini alıp getirdi. Getirdiği şeyler arasında Mıhzem ve Resub adında iki de kılıç vardı. Resulullah onları Hz. Ali’ye verdi. Bunlardan bir inin Zülfikâr olduğu söylenir. Bu putun bakıcısı, Ezd kabilesinden Gatârif idi.”

Müşriklerin kanaatine göre, putlar ilâhî kuvvetlerin ve meleklerin suretleridir. Melekler de Allah’ın kızlarıdır.

Yâkûtu’l-Hamevî, “Mu’cemü’l- Büldân“da Uzza’yı anlatırken şu fıkraya da yer verir: “Kureyşliler Ka’be’yi tavaf ederken “Lât, Uzza ve üçüncü olarak da öteki put Menat hürmetine, çünkü onlar ulu kuğulardır, her halde onların şefaatleri umulur.” diyorlardı. Ve de onları Allah’ın kızları kabul edip şefaatlerini bekliyorlardı. Peygamber (s.a.v)’e risalet vazifesi verilince;

Siz de gördünüz değil mi Lât ve Uzza’yı? Üçüncü olarak da diğer putunuz Menat’ı? Demek size erkek, Allah’a dişi öyle mi? Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim! Onlar, hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın uydurduğu kuru isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiç bir delil indirmedi.” âyetleri inzâl buyuruldu.”

 

Taberi ve Zemahşerî gibi bazı müfessirler, kendilerine yakışmayacak şekilde lafzıyla bir hikâye anlatmışlardır ki, o da şöyledir: Güya Necm Sûresi nazil olduğunda Resulullah Harem-i Şerif’te onu okumuş ve sonunda müminlerle beraber müşrikler de secdeye kapanmışlardır. İşte bu esnada âyetinden sonra “onlar, ulu ak kuğulardır. Herhalde şefaatleri umulur.” sözü de yanlışlıkla işitilmiş, ancak şeytan tarafından atılan bu sözü, Allah Teâlâ neshedip (ortadan kaldırıp) âyetlerini onun tasallutundan korumuştur.

Necm, 53/26;”Göklerde nice melek var ki onların şefaatı hiçbir işe yaramaz…”  Yani göklerde sayısız melekler vardır ama şefaat yetkileri yoktur. Bunlar da melek olsalar da şefaat Allah’a aittir onun dilemesiyle olur.

Putlara “tanrı-ça” deyip erkek dişi adlarını sizler verdiniz, yaratılışlarını mı gördünüz” de diyerek Arapları tek tanrıya ikna çalışması vardır. Ancak, Kuran putperstliği ve putları inkâr ederken, cinsiyetleri konusunda bizleri “kararsız” bırakacak b ir inanışa yönlendirirken, onların adlarını tekrar ederek onlarda şefaat arayanların düşüncelerini, inançlarını bulandırmaktadır.

Peygamberden yaklaşık 600 yıl sonra düşmanı olduğundan Taif’e sürdüğü Elhakim ibn as’ın oğlu ve torunları Halife Mervanilerin soyundan gelen Şeyh Hadi bin Emevi İ.S.1118’de Kürt Yezidiliğini kurmuş ve peygamberi de “ti’ye” alarak kafaları karıştırmaktadır. Zaten Harran Sabi’si ve İran Yezidi olan Kürtlerde İslam inancını bölmüştür.

Kürt Yezid dinin kitabı Mushaf- Reş’te, Muaviye bin Süfyan’ın evlendiği 80 yaşında bir kadın sabah 25 yaşında biri olarak ortaya çıkar. Bu kadın Uzzadır. Bundan sonra Muhammed kısa sürede ölür ve soyu kurutulur.

Hatta peygamberin en sevdiği eşi Hz. Ayşe bile,onun  tek soyu olan Hz. Ali’ye karşı ordu toplar ve Cemel adı verilen yerde savaş durumuna geçerler. Arabulucular sayesinde bu savaşın olmadığı da iddia edilse de burada olduğu iddia edilen savaş Cemel (Deve) Savaşı olarak İslam tarihinde yerini alır.

AY TANRISINA TAPINAN

SABİ DİNİNE İNANAN FİLİSTİN KIPTİLERİNDE İNANNA AŞAĞILANMIŞ DİŞİ ŞEYTANDI VE ALLAH’IN KIZIYDI.

 

“Universite des ciences Humaines de Strasbourg”  Strasbourg Üniversitesi İnsan Bilimleri, Din ve Tarih Araştırmaları bölümünden Fransız yazar Jacques E. Menard’ın internette yayınlanan “Les Textes de Nag Hammadi” Nag Hammadi Metinleri adlı kitabının 102. sayfasında Sabilerin ve Sabilikten etkilenen Kenan/Filistin, Lübnan bölgesi ve İsa’nın memleketi Nasıra Yahudilerinin dini inançlarında “Tapınak Fahişeliği kültü” hakkında şu tespitlerini Türkçemize çevirdim;

Mandeanların (Harran Irak Sabileri) Kutsal Dua Kitaplarında yaşamın açıklanmasına Ruha’ nın, kendisini cennetten kovan babası Allah’a tepkisini okuyoruz;

Değişiklik, uydurma iddiası olmasın diye metnin İngilizcesini de koydum;

Spirit (Ruha) lifted up her voice

She cried aloud and said “My Father, my father,

Why didst thou creat me? My God My God.

My ALLAH, why hast thou set me afar off

And cut me off and left me in the depths of the earthg

And in the nether glooms of darkness

So that I have strenght to rise up thither?

Türkçesi;

Ruh (Ruha) sesini yükseltti

Yüksek sesle bağırdı ve “ Babam, Babam”,

Beni neden yarattın? Tanrım, tanrım,

Allah’ım, beni uzaklara neden sürdün

Beni mahrum ettin ve yeryüzünün derinliklerine bıraktın

Ve karanlığın en alt karanlığına

Oraya çıkmaya gücüm olmasın diye?

Fransız yazar Jacques E. Menard, bu dua metninin İsa’nın doğduğu ve yaşadığı yıllarda yani Miladi “sıfır” yıllarında Filistin Kıptilerince yazıldığını tespit ettiklerini ancak dua metninin kökeninin birkaç bin yıl öncesine ait olabileceğini belirtmektedir. Irak, Filistin ve Harran Sabilerinin İbrahim peygamberden önce yani M.Ö. 2.000’lerden önce “La ilahe illallah (Allah’tan başka tanrı yoktur.)” dedikleri tespit edilmiştir. Zerdüştlerinde İsa peygamberden en az 600 yıl İran’lı tarihçilere bakılırsa 16.000 yıl önce “Ahura Mazda’dan başka tanrı yoktur” dedikleri yazılmaktadır.

Yukarıdaki dua metnine bakıldığında “Kutsal Ruh/Şeytan”, Baba “Allah” adlarına bakıldığında; “Kutsal Ruh, Baba ve İsa/kuzu” üçlemesi ile İsa’nın teslisinin de kaynağı açıkça görünmektedir.

*Not=Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde ve digger Osmanlı kaynaklarında Urfa adı geçmez. Urfa yerine Ruha veya Roha Sancağı adı geçmektedir. Ahmet Nezihi Turan tarafından Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan “XVI.Yüzyılda RUHA (Urfa) Sancağı” adlı kitaba baktığınızda Urfa’nın Sabilerin merkezlerinden birisi olduğunu ve okuduğunuz kaynağın boş olmadığını göreceksiniz! Bu delil sayesinde Sabilerin şeytanının babasının da “Allah (El Lah) olduğunu öğrenmiş oldunuz! http://e-magaza.ttk.org.tr/switch.php?file=ProductInfo&cat_id=82&product_id=3329

Kuzah; Gök kuşağından yayı ile vuran sonra da bulutların üstüne asan eski bir Arap yıldırım tanrısıdır. Gök kuşağı anlamına gelen “Kaus Kuzah- Kuzah’ın yayı” bileşik kelimesiyle karşılaşıyoruz.  Hatta Kuzah, Mekke’de kutsal topraklarda hac yapılan yerde ateş yakılan bir yerin adıdır. İslami bilgilerde bu tanrı hakkında yeteri kadar mantıklı bilgi yoktur. Bulutlardan gözleyen “şeytan” olarak da tanımlanmıştır. Gök kuşağı Allah’ın,  Allah’ın peygamberinin, cennetin, bulutların yayıdır, cennetin işareti vs.vs. olduğundan kelime Allah ile ilişkisini kaybetmektedir.

 

Ka’hil (Aştar Şarika); Arap krallığının merkezi Kahtanin Karyat-ül Fav’ın Dü Semavi tarafından asimile edilmiş milli tanrısıydı. Güney Arabistan’da, aksine Karya’daki Arap metinlerinde Aştar Şarika adıyla tapınılan bir Sabi tanrısıydı.

Arap tanrıları genellikle Öküz başlı, yılan, yıldırım ve nadiren e insan şekilleriyle temsil edilmişlerdir.

 

Melekbel=Palmira’da (Şam’ın 215.km. kuzey doğusunda bulunan Arapların Tadmur adını verdiği şehir)”Ba’al’ın Mesihi” adıyla bilinen güneş tanrısıydı. Mesih veya Tanrının meleği de denir. Başının arkasında yuvarlak güneş veya ay halesi bazen de Hilal halesi ile resmedildiği tespit edilmiştir. Hıristiyanların Hz.İsa’yı başında “güneş halesi” ile resmetmelerinin kökeni budur.

Menaf (Arapça) Arap kadınları onun heykelini okşarlardı ancak, aybaşı dönemlerinde ona el sürmelerine izin vermezlerdi. Halen ülkemizde dahil “Abdulmenaf-Menaf’ın Kölesi” adının kullanılması yaygındır.

Mot (Ugarit- Ölüm); Ugarit tabletlerinde adı “ölüm” anlamına gelir. “El’in oğlu, ölümün tanrısı,kıtlık, kuraklığın ve yer altının tanrısı” adıyla kişileştirilmiştir. İnsan ve tanrıları da yiyebilen bir tanrıdır. Ba’al’i de yemeye geldiğinde Ba’al buza şekline girer ve yam onu afiyetle yer.

Image

Nabu, Nebo, Nebi, Mısır’ın Thoth (Tut) Greklerin Hermesi aynı karakterdir. Zaten Tut gezgin bir tanrıdır. İran ve Hindistan’a da farklı adlarla yer alır. İdris peygamber de denilebilir.

Nabû-(İbr. Nebo,Arp-Nebi-Öğretmen- Rab); Aynı dönemlerde kültürlerini geliştiren Akad, Babil ver Mısır dinleri arasında bir eşitlik ve benzerlik vardır. Nabu da bu eşitliklerden birisidir.

Adı “nb” harfleriyle yazıldığından “çağrılan kişi” (mesih, peygamber) anlamına geliyordu. Bazı kaynaklarda adı,“ne-abu” şeklinde yazıldığından adının “parlayan, parlak “ anlamında Suriye efsanelerinden farklı anlam kazandığı da görülmektedir. Babil’in ve Asur’un yazı ve akıl tanrısı olarak kısa bir dönem tapınıldı (İ.Ö.2000). Marduk baş tanrı olunca Borsippa’daki kendi tapınağı “E-zida” da ikamet etti.

Soyağacı; Büyük dedesi baş tanrı An, onun oğlu Ea/Enki dedesi, babası Marduk, anası Serpantium, eşi Taşmetum (Tashmetum), tapınağı E-zida (Büyük İkamet- Ruhül Kudüs), gücü “bilgi”, remzi tablet ve kalem işini gören bir kama/ takoz, kil ve taş tablet, hediyeleri, bilmek ve bilgi, büyü, görünmezlik ve açıklıktır.

Tanrıların kâtibi, yazının ve aklın koruyucusu, başlangıç’ta Marduk’un olduğu gibi Sirrul/ Mushhushshu’ya (Muşhuşşu-kanatlı yılan ejderha-İştar kapısında resmedilen.) binendi, sol elinde kil tabletlere çivi yazısı yazmaya yarayan bir tür kama/takoz tutan (Stylus) Asur ve İkinci Babil dönemlerinde tarım ve sulama ile de ilişkilendirilen tanrıdır. Bazen su tanrısı ve bereket tanrısı olarak da tapınıldı. En büyük tapınağı Borsippa’daki E-zida’dır. (Babil).

Su, yer, akıl ve döllerin tanrısı Ea/ Enki’nin oğlu Marduk’un baş tanrı oluncaya kadar geçen dönemde Borsippa yakınlarında dedesi Ea’nın “E-ZİDA” adlı evinde oturan olarak bilinirdi. Marduk’un baş tanrı olmasıyla babasının baş veziri/ bakanı ve tanrılar meclisinin de kâtibi/ yazıcısı oldu. İnsanların ve tanrıların kaderlerini tanrının isteği üzerine kutsal kil tabletler üzerine kazıyarak (hakkederek) yazabildiğinden etkisi sınırsızdı. Ayrıca insan ömürünü uzatmaya veya kısaltmaya da yetkisi vardı.

Dedesi Ea’nın görevi olan baş tanrı ve tanrılar meclisinin emirlerini insanlara tebliğ görevini devrettiği Sümer tanrıçası Nisaba’dan (peygamberlik) devralarak yazının ve büronun patronu oldu.

İlk önce Marduk’un kâtibi ve bakanı (veziri) olarak sonraları Marduk’un Serpantium’dan olan sevgili oğlu olarak asimile oldu. Babil’in yeni yıl kutlamalarında heykeli Borsippa’dan Babil’e babası Marduk ile birleştirmek için taşınıldı. Nabu, bundan sonra rahiplerin metinlerinde Asur ve Babil tanrılarının başlıcalarından birisi oldu, adı çocuklara konuldu.

Rahipliğin eski bir nişanesi olarak elleri kapanmış halde dikilen, boynuzlu şapka giyerdi. Eski rahiplik ve rahibeliğin temsili olan elleri bağlı şekilde dururdu.

Gerçekte Nabu bir batı Semitik tanrısı olarak Ebla tabletlerinde geçmektedir. M.Ö.2000’lerin balangıcında Amorluların onu  ve muhtemelen Marduk’u Mezopotamya’ya tanıtmıştır. Pers mitolojisi de dahil olmak üzere bölge mitlerinde iki tanrı birbirine yakın ilişkiler içinde yaşadılar. Eşi Tashmetum’un adı Akad dilinde “Shamu (Şamu- Dilekleri yerine getiren, Dilekleri veren)” dan gelmektedir. Bu özelliği yüzünden “aşkın ve iktidarın (erkeklik)” ve kötüye karşı koruyucusu, merhametli arabulucu tanrıça olarak hürmet gösterilmiştir. Astronomide oğlak burcu ile birleştirilmiştir.

Buna rağmen Sümer’in yazı tanrıçasının Nabu değil Nisaba/ Nidaba olduğunu belirtmek önemlidir. Bu yüzden Nabu, ileriki dönemlerde “bilginin kavranılmasını” temsil etmiştir.

Nabu mabedinde bulunan çok güzel kil tabletler ile ona sunulan adakların depolandığı yerler de onu ve yaptıklarını öven yazılı edebi kaynaklara rastlanılmıştır. Ayrıca Asur (eski Suriye) da da tapınılan bir tanrıydı. I.Salmanasar onun adına M.Ö.1300’lerde ilk tapınağı yaptırdı, bunu Ninova, Kelah, ve Korsabad şehirlerine inşa edilenler takip etti. II.Sargon döneminde Asur devletinin yayılmasıyla kraliyet metinlerinde sıksık adına yalvarılan tanrıların  en büyüğü oldu. Dularda, özel belgelerde bile çok adı geçtiğinden Asur’da çok sevildiği anlaşılmaktadır. Yazı sanatının koruyucusu olması yanında büyük hayranlık uyandıran güneyin kültürel geleneğinde de temsil edildi. Asur’un çöküşünden sonra Nabu yeni Babil’de önce Marduk’un oğlu olarak sonra da kendi hakkı olan en yüksek rütbeli tanrı olarak yeniden doğdu. Babil’in ardından gelen Pers döneminde de iyi ilgi gördü. Büyük tanrılar rütbesine yükseltilmesiyle  “kader tabletlerinin teslim edildiği” insanlığın kaderini söyleyen göksel tanrı oldu. Metinler onu Ninurta ile bir göstermektedir. Bazen de tarlaların, suyun, bereketin ve dedesi Enki’yle paylaştığı “aklın  tanrısı” olarak ta anılmaktadır.

Nabu Akitu Bayramında Babasının İntikamcısıdır;

Babil’in Yeni Yıl Bayramı olan AKİTU’da Nabu, yeraltında ayinle alıkonulan “babası Marduk’u kurtarmak için gelen “ kraliyet sultanı/ varisidir”, bu yüzden “ülkede dengelerin onarılmasının umudu ve babasının intikamının alıcısı gibi davranır. Nabu’nun rolü Ninurta tarafından yükseltilmiştir. Bu yüzden bayramların altıncı günü Borsippa’dan Babil’e öteki büyük yabancı tanrıların eşliğinde gelerek Marduk tapınağındaki küçük tapınağını yukarı kaldırır. Ertesi gün bu tanrıların eşliğinde temsili bir ayinle babasını yeraltı dünyasından kurtarır, sekizinci gün baba oğul bir zafer alayıyla birlikte “Kaderin İlk Belirlenişine” doğru hareket eder. Bu efsane Mısır ve Babil mitleriyle kıyaslandığında  onlarla aynı çizgide görünmektedir.Mezoptotamya’da Marduk ve Asur ölen tanrılar ve bir saltanat varisinin kuvveti ile kurtarılarak güçlendirilen tanrılar değillerdir. Bu olayın benzeri Mısır’da Osiris gerçekten ölür ve yerini oğlu Horus alır. Babil ve Asur’da Marduk ve Asur yeraltına kabul ayinine karşı koyarlar ve yukarıdaki gibi zafer alayıyla yükselerek dönerler. İki tanrı arasındaki bağ, ikisinin de ortak varisleri olan evlatları vardır, hayatta sadakat, aşk ve zevk ile aldatılmışlardır.

Kıyaslandığında Mısır’da Horus’unun Osiris’i kurtarma miti tam bir ihanet ve  intikamdır, Mezoptamya’daki ise aile bağları arasındaki derinlik, yeryüzü ve gök kubbede bütün düzeylerde uyum ve ahengin inşaasının konuşulması, onaylanması vardır.

Aşağıda okuyacağınız Nabu ve Taşmetum’un (İşiten) kutsal evlilikleri üzerine harika bir belge vardır;

Yarın, Iyyar’ın dördüncü günü, akşama doğru, Nabu ve Talmetum yatak odasına girecekler. Beşinci gün hazır olan tapınak rahibince kralın yiyeceği verilecektir.Bir aslanın başı ve meşale saraya getirilecektir. Beşinci günden onuncu güne ikisi yatak odasında kalacaklardır, tapınak gözlemcisi de onlarla kalacaktır. Onbirinci gün Nabu çıkacak ayaklarına idman yaptıracaktır, avlanma parkına gidecek vahşi öküzü öldürecek, yukarı çıkacak ve kendi ikametinde oturacaktır. Kralım kutsayacaktır. Efendim krala, efendim kralın onu bildiğini sırasıyla yazdım.(Zimmern-Babylonischen Neujarfest”  S.152)

Nabu Fenike Mektuplarında;

 

Şimdi de sırasıyla Nabu’dan bahseden Fenike mektuplarını inceleyelim. Fiziki dünya ve tabiatın bilgisi ve bilmeye dayanan Adad’la ilişkili olan ilkinin incelenmesinden sonra, bu Nabu’ya atfedilen ikinci mektuptur. İkinci mektup Nabu’yu konuşmanın tanrısı, mektupların tanrısı ve bilimin tanrısı adlarıyla çağırır ve sorar;

“”-Ve o konuşmanın tanrısı niçin toprakla konuşur?

-Toprakla konuşabilir miyiz? Ama toprak konuşur!

-Suyla konuşablir miyiz? Ama su konuşur!

-Ya ateş?

-Onlar konuşurlar ve biz de tanırız!

-Yazının tanrısı niçin gökte, ateşte, işaretlerde, görüntülerde, suda, şekillerde, mektuplarda ve yeryüzünde yazar? Onlarla konuşacak olan gözleri ve işaretleri bildirin! Kara insanlar, Sarı insanlar, Kahverengi insanlar konuşurlar! İşitiriz, dinleriz ve anlamayız. Şekillerle yazdıklarında konuşmalarını anlayabiliriz. Fakat, gözler tanımalıdır!( Lishtar’s emphasis- Liştar’ın vurgulaması)

Bilimin tanrısı niçin kötülerin yasalarını,sanatların yasalarını, büyüme be çöküşün yasalarını, ekim ve hasat zamanlarını, hastalığı ve sağlığı,suyun, toprağın, ateşin yasalarını koyar?

Onları bildiğimiz zaman onlara göre nasıl hareket edeceğimizi de en iyi sonucu alacak şekilde bileceğiz! (S15).

Nabu’nun koruması altında “bilgi” dünyadaki yaşamı ve varlığıyla biri bütün türlerdeki sembolleri ve kolay algılamayı, gözün, aklın, kalbin kolay tanıyabileceği ve ruhun asla unutmayacağı şekilde öğrenebilir. Bu şekilde Nabu, “iletişim kurulabilen her şeyi, yasaları, sembolleri, işaretlerin esinlenilen sesidir. O gözleri, kulakları, ağzı, burnu, parmakları ve genel duyu organlarıdır, hepsidir. Nabu mimardır, uzunluğu ve tartıyı ölçer, temelleri planlar, yükseklikleri ölçer!

Babil’in saltanat varisi göksel taclı Nabu’nun parlak kişiliğinde  her şey açıktır, insan emeğinin bütün yönlerinde uygulanan bilme ve bilginin bütün türleri üstündeki yaşamın sürmesinde imanın bir ifadesi vardır. Diğer muazzam şifalar aydınlığa çıkarılmalıdır çünkü atalarımızın ruhlarının seslerinde yerini bulmaktadır. Sesler , Lilinah, Shem (Şem), Eshara (Eşara) Adapa (Adem),Jacobsen (Yakup) Oppenheım (Yunus), Bottero, Kramer’in eserlerinde alevlenen, dinlemeye cesaret eden ruhların bedenlerin, akılların, kalplerin konuşmalarını asla kesemeyen seslerdir.

İncil İşaya 46;1’de Tanak’ın Nebo’su gibi Nevi (Nebi de okunabilir. Kitapsız peygamber demektir) olarak bahsedilmiştir. Asur kralı III. Tiglatplaser zamanında Kalah’ta Nabu’nun dikilmiş bir heykeli bu gün British Müzesindedir. Babil astrolojisinde Nabu (Nebi) Merkür ile eşleştirilmiştir.

Aklın, yazının ve tanrıların kâtipliğinin tanrısı olarak Mısır’ın Thoth’u (Lah- Jehuti, Yehudi), Greklerin Hermes’i, Apollo’su daha sonraları Romalıların Merkür’ü ile eşleştirilmiştir.

M.Ö.335-30 yılları arsında süren Grek hâkimiyeti döneminde, bu tanrı adına öğretilmiş, bilinen gerçek ahlaki bilgiler tüccar Greklerin mantığına göre değiştirilerek hileci, hurdacı bir kişilik kazandırılmıştır. Mısır’ın Thoth/Lah’ı, Hindin Şiva’sı, Greklerin Hermes’i, Yemen’in Talib’i ve tüccarları, kervanları, fahişeleri, hırsızları koruyan birçok hileci şeytan tanrı ondan türetilmiştir.

Bundan da Hermes çıkmıştır.

Kaynaklar;Foster, Benjamim R. (1995) From distant days: myths, tales and poetry from Ancient Mesopotamia. CDL Press, Bethesda, Maryland.

Leick, Gwendolyn (1991) A Dictionary of Ancient Near Eastern Mythology. Routledge, London and New York.

Leick, Gwendolyn (1994) Sex and Eroticism in Mesopotamian Literature. Routledge, London and New York.

Matsushima, E. (1987) Le Rituel Hierogamique de Nabu, Acta Sumerologica 9:131-75.

http://www.gatewaystobabylon.com/gods/ladies/ladytash.html

Nasr (Akbaba); Akbaba veya Kartal *başlı olduğuna inanılır. Yezid inancında tanrının ilk altı günde yarattığı meleklerden Cuma günü yarattığı Şemnail adlı melektir. Mushaf-ı Reş’te geçen diğer adı da Nasır-ed-din’dir, Nasreddin olarak kullanılır. İnsanlarda ad olarak Nasrettin Hoca adıyla meşhurdur. Kuran’da Nuh zamanından beri tapınıldığı geçmekteyse de Sabilerin Nasr** adlı tanrıları vardır.

*(Thomas Patrick Hughes, Dictionary of Islam, First Published 1885, New Delhi Reprint 1976. p. 431.)

**(Encyclopaedia of Religion and Ethics, op. cit., p. 663. He reminds us of GaruDa in the PurãNas.)

Nuh Suresi 23 – Dediler ki: “Sakın tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd’i, ne Suva’ı ve ne de Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i.”

Image

Sümer’in Atra Hasis, Babil’in Ziusudra’sı tufan’dan insanları kurtaran ve göklerde suların başı olarak anılan, muhtemelen Irmak Takımyıldızı ile Şira Yıldızı bölgesine tanrı olarak atanan tanrıdır. Sabiler ondan ürediklerine inanırlar.

Nuha (NHY=AKIL); İslam öncesi dönemde Kuzey Arabistan Arap kabilelerince Güneş Tanrıçası olarak ibadet edildi. Ruda ve Atarşemayin ile birlikte “üçlü tanrıları teslisini ”  oluşturdu. Asur krallarının yıllıklarında “güneşin yükselmesi” anlamında Nuha’dan bahsedildi.

Güneş ve özel bir akıl ile ilişkilendirilmiştir.

Dierk Lange, İsmail soyu Kuzey Arabistan Araplarının ataları olan Kedarların ve kuzey Arap federasyonlarından Yumuil’lerin “üçlü tanrılar meclisini” oluşturduğunu yazmıştır.

Necd bölgesi Araplarında Nuha, güneş tanrıçasından ve ötekilerinden bir hediye anlamına da gelmektedir. İ.Ö.9.ve 4.yy.lar arasında Hadramevt, Kataban, Main ve Awsan’da Güney Arabistan halkları arasında da tapınılmıştır. Buralarda Venüs’ü temsilen Astarte, Güneşi temsilen Yam, Ay’ı temsilen Wadd, Amm, Sin’in değişik adlarından olan tanrılarla eşleştirilmiştir.

Lange, Dierk (2004), Ancient kingdoms of West Africa: African-centred and Canaanite-Israelite perspectives : a collection of published and unpublished studies in English and French, J.H.Röll Verlag, I

Nergal (Arami),Nergal (Tiberya), Nirgal (İbr.),Nirgali; Tell İbrahim’in tepelerinde Kütah’ta bir kültün baş koltuğundaki Babil tanrılarından birinin adıdır. Yahudi Tevratında Krallar Bölümü II.Blm;17:30’da Nergal adıyla Enlil ve Ninlil’in oğlu olarak geçmektedir. Sadece güneşin belirli bir evresinde Samaş’ın bir parçası olarak, güneş tanrısının parçası şeklinde görünür. İlahi ve mitlerde Nergal savaş, salgın hastalıkların tanrısı, ve mezopotamyanın güneş döngüsü içinde öğle vaktini, gündönümü vaktini de temsil etmektedir.

Diğer yandan yeraltı dünyasında oturan (Aralu veya İrkalla olarak da bilinen ölüler ülkesindeki bir mağarada olduğu sanılır) özel tanrılar panteonunun başında durur. Kendi başına idare eden Aralu’nun eşi, yalnız hanımefendisi, bir kez de Allatu (El Lat-ü-Allatü) yani yer altı tanrıçası Ereşkigal ile de eşleştirilmiştir. Bazı metinlerde Ninazu, Nergal ile Allatu-Erşkigal’in oğludur. Aslında Nergal’in eşi Laz’dır. Değişmeyen ikonografide bir aslan gibidir, sınır taşlarında bir aslanın başına konulmuş bir gürz ile tasvir edilir. Mars ile eşleştirilmiştir. Adının açılımı üç parçalıdır. “Ne-uru-gal-Büyük ikametin tanrısı” onun yeraltındaki tanrılar arasındaki konumunu ifade etmektedir.

Yunan mitolojisine Heracles- Herkül ve savaş tanrısı Mars olarak geçmiştir. Hititlilerde Aplu adıyla bilinir. Akadlılar ona Aplu Enlil (Enlil’İn oğlu) diyorlardı. Şippuliliuma dönemindeki “veba yıllarında”, Mısırdan yayılan salgın veba hastalığını çıkaran tanrı olduğuna inanılır.

Demonolojide, ateş tanrısı, çöl tanrısı olmanın yanında güneşin olumsuz etkilerinin yer aldığı yer altı tanrılığında ve hatta Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin birisinde bir tanrı olarak Nergal demon adlı bir cin olarak hatta şeytan olarak da anılmıştır.

Collin de Plancy ve Johann Weyer’e göre, Nergal cehennemin gizli polisi, Beelzebub’un hizmetinde onurlu bir casustur.

İslam inancına kabirde ilk sorguyu yapacak olan bir dudağı yerde diğeri gökte olan elinde gürzüyle günahı yüzünden insanı tuz-buz eden sonra yoğurup tekrar insan yaptıktan sonra öteki günahları için aynı işlemi sürdüren siyahi meleği andırmaktadır. Ben çocukken annem kabir azabının böyle olacağını anlatırdı.

Image

Ürdün Petra harabelerinde bulunan El Lat başı

Orotalt, Alilat, El Lat; İ.Ö, 5.yy.da yaşamış Grek tarihçi Herodot’a göre Orotalt, İslam öncesi Arap tanrılarından Dionysus (Diyonisus) ile aynı kişiliktedir. Tapınaklarda başının etrafını traş eden (Hac’da yapılır) veya Diyonisus gibi yuvarlak kestiğini söyledikleri Cennetin Afrodit’i veya Diyonisus dışında başka tanrıya inanmazlar. Diyonisus’a Orotalat, Afrodit’e Alilat derler.” Demektedir.

Orotalt, Ürdün ve Kenan’da oturan Nebati Araplarınca da, Kuzey Arabistan Araplarınca da Dü Şara- Düsares (Dağların tanrısı)  adlarıyla da tapınıldı.

Merriam Websters’in “ Encyclopedia of World Religions- Dünya Dinleri Ansiklopedisine”  ve “Brewer’s of Phrase and Fable- Brewer’in Fable ve Deyimler” ‘ine göre, Orotalt, güneş tanrıçası Ruda’nın adından çözümlenerek yola çıkıldığında  “Allah Ta’ala” (Allah uludur-yüksektir) ifadesinin çürümüş halidir.

Rub( Ay-ilk dördün); Güney Arabistan tanrılarındandır.”Aştar’ın annesi”,“Tanrıçaların annesi”,”LL’in Kızları” sıfatlarıyla bilinir.

Ruda,Arsu,Reşef (Talip,İstekli); İslam öncesiKuzey Arabistan Araplarınca tapınılan tanrıların en önemlilerinin başında gelliyordu.Etimolojik yani isimbilimi açısından anlamı “Talip,İstekli” demekti. Koruyucu tanrılar arasında yer alırdı. İ.Ö.681-669 arasında Asur imp.olan Eşaraddon’un yıllıklarında Ruda adına rastlanılmıştır.Arap tanrıları arasından,aslından İngilizce’ye Akadça’dan “Ru-ül-da-a-a-ü” den çevrilmiştir.

M.Ö.3000’lerden kalma koruyucu tanrıya ibadet kültüne ait Suriye tanrısı Reşef’in çifti olan Arsu/Ruda, sonraki Arami metinlerindeve Palmiralılar arasında Arsu olarak bilinirdi. Dierk Lange, İsmail soyu Arap kabilelerinden olan Kedar kabilesi ile akraba olan kabilelerinin ve Yumuil federasyonunun ibadet ettiği “üçlü tanrıların” bir parçasını oluşturduğunu yazar. Lange’a göre Atarşemayin Venüs ile Nuha Güneş ile Ruda da Ay ile ilişkilendirilmişti. Ruda ile ilgili Necd Araplarının bazı metinlerinden “Ruda ile miyiz?” ve  “Ruda ile ağlıyor muyuz?” adlarında ilahi metinlerine rastlanılmıştır.

Sa’d

Eski bir Arap tanrısı olduğundan şüphe yoktur. Kâbe’de bulunan 360 putun önde gelenlerinden birinin adıydı. Elmalılı Hamdi Yazır Maide (5.Sofra) Suresi(5:10) ayet tefsirinde İbnü Cerir’den alıntı yaparak bizlere şu bilgiyi vermektedir;

Hicaz Bölgesinde İslam Öncesi Kurban ve Kâbe Putları;

Maide 5:10.Ayet tefsirinde Kurban ve KÂBE’DE Putların durumları;

Kısaca cahiliye devrinde Kabe’nin etrafında böyle dikilmiş veya konulmuş birtakım taşlar vardı ki, bunlara hürmet ve tazim ederler ve üzerlerinde kurban keserlerdi. Hatta bunlara bile kurban keserlerdi.

Mekke’de olduğu gibi diğer Arap beldelerinde de böyle saygı ve hürmet edilen putlar vardı ki “Sa’d” dedikleri taş da bunlardan biri idi.

İşte Mücahid, Katade ve diğerlerinin dedikleri gibi nusub (dikili taşlar) bu taşlardır. Mücahid’in açıklamasına göre cahiliye insanları bunların üzerinde kurban keserler ve isterlerse bunları daha hoşlarına giden diğer taşlarla da değiştirirledi. İbnü Abbas hazretlerinden de : ” Bunlar üzerinde kurban keserler ve bunlar üzerinde ihramdan çıkarlardı” diye nakledilmiştir. İbnü Cerir demiştir ki:” Bunlar asnâm (putlar) değildirler, sanem resimli olur.

Bunlar ise üçyüz altmış kadar dikilmiş taşlardı. “Derler k i, üçyüzü Huzâa’da idi…” Diye anlatmaktadır.

Ayrıca Sa’d, Irak’ın Keldani Araplarının tanrılarından olan, kainatın dört bucağında oturan ve insanları koruyan melek-cinlerin en başında gelen -Sad-Alap ya da Kirub adlarıyla anılır, İnsan yüzlü bir boğa şeklinde temsil edilirdi.

Arap astronomisinde Pegasus, Aquarıus- Kova, Capricorn- Oğlak takımyıldızları iyi şans getiren burçlardır. Bu da Sa’d’ın ne anlama geldiğini açıklamaktadır.

Yahudi melezi Hicaz Araplarında “tanrı adı” kullanmak diğer kavimlerde olduğu gibi yaygındı. İşte bunlardan Peygamber Muhammed’in sahabelerinden Sa’d bin Muaz ile ilgili bir olayı Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an Tefsiri kitabının Hucurat Suresinin 2.ayetinin tefsirinde görüyoruz;

“-Buhârî ve Müslim, Enes (r.a.)‘ten rivayet etmişlerdir ki, bu âyet inince Sâbit b. K ays (r.a.) evinde oturmuş “Ben cehennemliklerdenim.” diyerek kendini hapsetmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) Sa’d b. Muaz‘a: Ey Ebâ Âmir, Sabit ne halde, rahatsız mı? diye sordu, Sa’d da; o benim komşumdur; rahatsızlığını bilmiyorum dedi ve gitti sordu. Sabit, dedi ki: “Bu âyet indirildi, halbuki bilirsiniz ben sizin en yüksek seslinizim, demek ki ben cehennnemliklerdenim.” dedi, Sa’d bunu peygamber’e söyledi, Resulullah, hayır o, cennetliklerdendir, buyurdu.”

Er Rahman Suresi 76.ayetin tefsirinde de Hind Binti Malik’in çocuğuna da bu adı vermesi olayının işlendiği konuda da “Sa’d” adına rastlıyoruz.

“-Hind, Enmâş’dan Eftel denilen Haş’amî’yi doğurdu. Hind’in vefatı üzerine Enmâş Büceyle binti Sa’b b. Sa’di’l- aşire ile evlendi. Büceyle de Sa’d‘ı doğurdu, ona abkar lakabı (Abkar- Yemame’de Abkar-ı Cinn bölgesi) verildi, Büceyle onu dedesi Sa’dü’l-aşîre’nin ismiyle isimlendirmişti…”

Bazı ayet ve yorumculara göre Sa’d, tanrısal saygı gösterilen, Cidde (4) sahilinde, Kinane’nin(3) iki oğlu olan Malik (1) ve Milkan (2) adına dikilmiş uzun bir taş puta verilen addır. Daha da ötesi kuzey doğu Arabistan’da ve farklı bölgelerinde,“Abd Sa’d” adına rastlıyoruz.

Daha erken dönemlerde Sa’d adının “Safa” adıyla birleştirildiğine veya karıştırıldığına tanık oluyoruz.

Bunlara, Sa’d-Sa’d ibn Vakkas, Sa’d ibn Mu’az, ve Sa’d ibn Ubeyde gibi Muhammed’in üç arkadaşının adlarında rastlıyoruz.

Sad;  Kuran’ın 38.Suresidir. Birinci ayetteki Sad harfinden adını alır.

Elmalılı Tefsirinde Surenin iniş nedeni şöyle açıklanır;

Ebu Talib hastalandığı zaman Kureyş’ten bir heyet geldi. İçlerinde Ebu Cehil de vardı. Yanına girdiler. “Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımızı kötülüyor, şöyle yapıyor, şöyle şöyle diyor. Ona haber göndersen de bundan men etsen” dediler. Haber gönderdi. Resul-i Ekrem (s.a.v.) geldi, odaya girdi. Ebu Talib’in yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebu Cehil sıçradı, oraya oturdu. Resulullah, amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu.

Ebu Talib:

“Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikayet ediyorlar, ilâhlarını kötülüyorsun, şöyle şöyle diyorsun, iddiasında bulunuyorlar” dedi. Onlar da birçok şeyler söylediler.

Resulullah söz aldı:

“Ey amca! Ben onları bir kelime üzere istiyorum. Bir kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek, Acemler, onlara cizye verecek” dedi.

Bunun üzerine sevindiler,;

-”Babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime?” dediler.

-”Bir tek kelime” dedi.

-”Ne o?” dediler.

-”Lâ ilâhe illallah- (Allah’tan başka tapacak yoktur)” dedi.

Derdemez telaş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak;

5-7- “-İlâhları bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” dediler. İşte (1-7. âyetler) bunun üzerine nazil oldu.”  Olayını yazmakla surenin tefsirine başlamıştır.

Benzer suçlama eski Grek kültüründe Sokrates için de yapılmıştır. Sokrates İran’dan gelen Sufi dervişlerden etkilenerek Grek tanrılarının en büyüğüne tapınmayı seçmiştir. Tek tanrıcılığı yaymıştır. Ispartalılarla yapılan savaşta Atina’lı Grekler yenilince diğer tanrıların desteklerinin Sokratesin tek tanrıcılığı yüzünden gelmediğini iddia ederek onu “Ateist- Atheos- Tanrıları inkâr eden” olmakla suçlayıp idama mahkûm etmişlerdir.

Muhammed de önce Rahman adıyla başlattığı tek tanrıcılığı büyük devlet kurmak ve Arapların tümünü tek inançta birleştirmek niyetiyle El Lah’ı, Rahman ile birleştirmiş ve hatta El Lah’ı öne geçirmiş, zamanının Sokratesi olmuş, öbür tanrıların gazabından korkan kabilesi de ona düşman olmuştur.

Muhammed’in yukarıdaki pazarlık olayında,” “Ey amca! Ben onları bir kelime üzere istiyorum. Bir kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek, Acemler, onlara cizye verecek” cümlesinden yarattığı kültür akımıyla Kuran Kehf Suresinde geçen Zülkarneyn gibi büyük devletli bir din kurmak istediğini çıkarmak yanlış olmaz. Zaten 632’de öldüğünde sınırları Suriye’ye dayanmış tek bir Arap yarımadası devleti bırakmıştı.

Bu olayda “siyasi pazarlığa zorlama”  önemli bir konudur.

Günümüzün “La ilahe illallah”  deyip “Muhammeden Resulullah” demeyen “ılımlı Nurcu, Fethullahçı “papaz, haham, Yezid imamların İslam’ına uyanlara, onların teslimiyetçiliklerine kapılmış şaşkınlara bir ışıktır bu olay ama kim anlayacak?

1. Ishtiqaq, p.17; Tabari, vol. I, p. 1105.

2. Tabari, vol. i, p.1505.

3. Ishtiqaq, pp. 18, 104-105.

4. Sifah, p.47; Buldan, vol.II, p.41.

 

Image

Sabi’lerin ay tanrısı Sin. Sembolü Hilal Ay’dır.

Sin,Nanna (Sümer Şeş-ki, Nannar)-Suin; Mezopotamya mitolojisinde Ay tanrısıdır. Sümer tanrısı Enlil ile Ninlil’in oğlu olan Nanna Semitik Araplarda Sin olarak anılmıştır. Kuzeyde Harran’da, Mezopotamya’nın güneyinde Ur’da İ.Ö.2100’lere ait bir silindir mühürde Nanna-Sin’e oturarak ibadet eden iki başkan yüksek rahip resmedilmiştir. Nanna’nın gerçek anlamı henüz çözülememiştir. Ur ve Uruk’tabulunan bir heceleme metninde LAK-NA ifadesine rastlanılmış, “NA”nın sesi tamamlamak için kullanılan bir ek olduğu sanılmıştır. “LAK- UNUG- URİM- Kİ” ulamalarından LAK (Nanna), UNUG(İkamet), Lak (erkek kardeş anlamında düşen tonda söylenir.) SES sesli okunuşta NA-AN-NA olarak söylenir. Teknik terimde “hilal ay”  demektir ve tanrı Dü Şakar’ı işaret eder. Ondan sonraki heceleme NANNA şeklindedir.

Bu çözümlemeden yola çıkarak “LAK-UNUG-URİM-Kİ” kelime dizisini “Erkek kardeş Nanna’nın Evi” olarak çevirebiliriz.

Sümer’de En-zu, Mısır’da Benu olarak bilinen şeytan kuş.

Semitiklerin tanrısı Su’en/Sin Sümer’in NANNA’sından farklı olsa da Akad imparatorluğu döneminde ortaya çıkan ayırımcılık dönemlerinde bu şekilde tanımlanmıştır. Asur dilindeki “NANNA-ar Suen” kelimelerinin Akadça okunuşu “na-an-na-ru” dur ve ay tanrısının lakabı olan “ilahi ışıkla aydınlatan-nur ve lamba” ile eş anlamlıdır. Asur’un ay tanrısının adı çoğunlukla EN-ZU (Anzu/Anka/Tavus-Şeytan)olarak okunur ve numarası da “30” otuz’dur.

En-zu veya An-zu Everenin yaratılışında var olan ve bütün mitolojilerde bulunan Türklerde de “Zümrüt-ü Anka kuşu” olarak bilinen kuşun da adıdır. Sümer tanrılarının bu kuşlar savaşları da kil tabletlerde resmedilmiştir.

En-zu,”Aklın Tanrısı” demektir. İ.Ö.2600-2400’lerde Fırat vadisinin geniş alanlarında Sin tanrılar panteonunun enbaşında yer almıştır.

Image

Babil şeytanı En-zu kuşu

Bu panteonda Sin’e “tanrıların babası”,”tanrıların başı”,”bütün şeylerin yaratıcısı” adlarıyla anılmıştır. Akıl, yıldızbiliminden yıldız falcılığına kadar her şeyde ay tanrısı ile kişileştirilmiş, ayın evrelerinin gözlenmesinde de kullanılmıştır.

Sin’in eşi,Utu/Samaş’ı (Güneş) ve İnanna /İştar’ı (Venüs) doğuran  Ningal (Büyük hanım)’dı. “Teslis (üçleme” meyli yüzünden evrenin kurulması Sin/Nanna ve çocuklarından ibaretti.Sin’in lapis lazuliden sakalı vardı ve kanatlı bir boğaya biniyordu. Üç ayaklı lamba kaidesinde hilal ay boyunca uzanan boğa, babası Enlil’inde (cennetin boğası) olduğu gibi remzlerinden birisiydi.

Önemli bir Sümer metninde (Enlil ve Ninlil) çocuklarına Enlil ve Ninlil’in düşüşlerini anlatırken Ninlil’in yeraltında Nanna/Suen’e hamile kaldığını anlatırlar. Orada Nanna/Suen’e üç şart koşulur. Aynen İnanna’nın düşüşünde olduğu gibi.

Nanna’nın en büyük tapınağı Ur’dadır ve adı da “E-giş-şir-gal”dir ve “Büyük ışığın evi” demektir. Sin’in Harran’da da bir tapınağı vardır ve adı da “E-kul-kul-Zevklerin evi’dir”. Ay tanrısı kültü buralardan Babil’in, Asur’un geniş şehirlerine yayıldığına dair tapınaklar bulunmuştur.

Kur’an Şaffat Suresi 37;129 ve 37;130. Ayetler İlyas peygamberden bahseder.

37;129. “Sonrakiler içinde İlyas‘ı hatırlatacak bir sey de bıraktık.”

37;130. “Selam olsun İlyas‘a!”

Elmalılı H.Y. Ayetlerin tefsirinde şu açıklamalarda bulunur;

İlyasîn‘e selam olsun…”İLYÂSÎN: İlyas, demektir. Bazı kırâetlerde okunduğundan her iki kırâete de uygun olması imlâsı için şeklinde yazılır.”

Image

Türkiye Urfa- Harran ilçesi Sabilerin merkezidir. Harran’da bulunan bir “Hilal- Yıldız” sembolü.

Er Rahman Suresi tefsirinde bu adın barındırdığı “İL” kelimesinin açıklamasına bir kolaylık göstermiştir;

“Ba‘lebek, İsrail, Cebrail, İbrahim, İsmail ve benzeri özel isimlerin hepsi gayri munsarifdirler. Halbuki ” ” ismi mureb ve munsariftir. İkincisi, hemzenin hazf edilmesi durumuna uygun ise de hemzenin sabit kalması durumuna uygun değildir. Çünkü Arapça’da “il” hemzenin kesri ile okuna geldiği halde “Allah“da hemze üstün ile okunur. Ve doğrusu “îl” “ilah” mânâsınadır.” Diye dilbilgisi kurallarıyla birlikte açıklamıştır.”

İL=TANRI

YA=EY, SELAM

SİN=Sümer, Babil, Asur’un,Harran Sabilerinin Ay tanrısı.

İLYASİN=EY TANRI SİN; SELAM TANRI SİN; TANRI SİN’E SELAM

Görüldüğü gibi Yahudi peygamberi İlyas’ın adının da “Sin’e selam” olarak adanmış bir evladı ifade eden bir ad olduğunu görüyoruz.

Birileri uydurduğumu düşünüyorsa bunu Elmalılı hoca efendi dilbilgisi kurallarına göre verdiği bilgiler görüşümü desteklemektedir;

“YASÎN: İlyas (a.s.)’ın babası olmakla Âl-i Yâsîn yine İlyas demek olur. Yâsîn bir de Resul-i Ekrem‘in (Peygamber Muhammed’in) isimlerinden olduğuna göre bazıları Âl-i Yâsîn‘den maksadın, Muhammed ümmeti olduğunu söylemişlerdir. Herhalde denilmeyip buyurulması, bir tevriyeden uzak değildir.

Âl-i Yâsîn” kırâeti de bu tevriy e de açıktır. İmlâda vasledilmeyip de iki kırâete uygun şekilde yazılması da bu tevriyenin birkaç yönden gerekli olduğuna işaret eder. Şu halde demek olur ki, burada “Selam İlyas’a” denirken; “Selam Muhammed âline” mânâsına bir de tevriye kastedilerek “b“ uydurulmuş ve bundan dolayı olmalıdır ki selam fıkraları da burada bitirilmiş, Lût ve Yunus kıssalarında daha çok “Bak uyarılanların sonu nasıl oldu?” (Sâffât, 37/73) ifadesine dikkat çekilmiştir. Bu tevriyeye göre “O mümin kullarımızdandır.” İlya s’a ve Yâsîn‘e ait olabilir demektir.”

İlfadesinde geçen “İlyas’a ve Yasin’e” ifadesindeki her iki ad da İlyas peygamberin adlarıdır.

Enam Suresi (6;85. Ve 86.) Ayetlerde de  İlyas ve Elyesa adlarına rastlıyoruz.

 

6;85. “Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas… Hepsi iyilik ve barış için çalısanlardandı.”

6;86. “İsmail, Elyesa‘, Yûnus ve Lût… Hepsini âlemlere üstün kıldık.”

Elmalılı hocanın bu konuda yaptığı Enam Suresi tefsirlerine baktığımızda, yukarıdaki tespitlerimizin doğruluğunu bir kez daha görüyoruz.. Okuyalım;

İlyas, İdris Aleyhisselâm olduğu hakkında bir rivayet varsa da İsrailoğulları peygamberlerinden olması daha tercih edilir. Harun Aleyhisselâm soyundan olduğu nakledilmiş ve “İlyas b. Yasin b. Firhas b. Azzar b. Harun” denilmiştir.

Ebu Hayyan tefsirinde der ki: “İlyas, İsa’ya yakın olarak zikredilmiştir. Henüz ölmemiş olmakta ortaktırlar”. İlyas’a Yahudiler ve Hıristiyanlar “İlya” derler. Yuhanna İncili’nin baş taraflarında, “Yahudiler Oruşilim’den Yahya’ya ‘sen kimsin?’ diye soru sormak üzere kahinler ile Levîliler gönderdikleri zaman onun şahitliği budur: yani ikrar edip inkâr etmeyerek: ‘Ben Mesih değilim’ diye ikrar etti ve ona: ‘Öyle ise nesin, İlya mısın?’ diye sorduklarında o da: ‘değilim’ dedi. ‘Sen o peygamber misin?’ dediklerinde: ‘hayır’ diye cevap verdi. ‘Öyle ise Mesih yahut İlya, ya o peygamber olmadığın halde, niçin vaftiz ediyorsun?’ dediler” diye yazılmıştır ki İlya, İlyas; o peygamber de peygamberlerin sonuncusu Muhammed Aleyhisselâm’dır. İlya, Rafizîler tarafından “Ali” ismine de tatbik edilmiştir.”

Elyasa , Yuşa b. Nûn’dur, diyenler olmuşsa da Elyesa‘ b. Ahtub b. el-Acuz’dur, diye tashih ediliyor. (Bu kelime Hamze, Kisâî ve Halefu’l-Âşir kırâetlerinde lâm ‘ın şeddesiyle şeklinde okunur).

İlyas peygamberin “İlyas bin Yasin” adının açılımını yağtığımızda karşımıza sadece “Ay Tanrısı Sin çıkar;

İl” tanrıydı zaten “Yas” da “Ya-Sin” adlarının kısaltılmışıdır. Çünkü “YaS” adının sonundaki “S” harfi, Arap harfi olan “Sin” ile yazılıdır. Okunurken “İl- Ya-Sin” okunduğu yukarıda açıklanmıştı.

Yasin” adı da yukarıda verdiğimiz gibi “Ey Sin” ve “Sin’e Selam” veya “Selam Sin” demektir.

Bu açıklamalardan da Yahudi Hırsitiyan ve İslam peygamberleri müştereken Sin’e tapmışlardır.

İslam öncesi Harran Yezidileri ya da Sabileri Ay tanrısı Sin’e, aya, güneşe ve yıldızlara taparlardı. Hepsinin ortak yıldızları da ŞİRA yani, Şirayı Yemani/ SÜREYYA/ PLEİADES/ SİRİUS ile Procyon/ Şirayı Gumeyşa takımyıldızlarıdır. Sümer’de “EŞARA”, Babil, Asur’da ve Kuran Necm /53:49) ŞİRA, Grek Canis Mayor ve Canis Minor takımyıldızlarıdır.

Aralarındaki tek fark, Pers Mecusileri, Mısırlılar, Grekler ve RomalılarGüneş’i” baş tanrı olarak öne çıkarırlarken, Sabiler ile Yahudi melezi Hicaz AraplarıAy”ı öne çıkarmaktadırlar.

İslam öncesi Hicaz melez Arapları sabah ve akşam namazı kılarlardı ama Harran Sabileri günde yedi vakit namaz kılarlardı.

Muhammed de peygamberlik gelmeden önce Sabi olmuştu ve Harran Sabileri gibi gece namazları kılardı. Bu yüzden de adı “Sabi Muhammed’e çıkmıştı. Elmalılı tefsirinden Maun Suresi 107;1 Ayet tefsirinden okuyalım;

Maun 107:1

Sabi Muhammed Konusu

Süddî’den Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu rivayet edilmiş, Mâverdî de Ebu Cehil hakkında nazil olduğunu nakletmiş, rivayet edilmiştir ki:

Ebu Cehil bir yetimin vasisi bulunuyordu. Bir gün o yetim çırılçıplak ona gelmiş, kendi malından bir şey istemişti. Ebu Cehil onu itivermiş ve aldırmamış idi. Kureyş’in büyükleri de çocuğa: “Muhammed’e git de sana şefaat ediversin.” demişler, alay etmek istemişler. Öksüz onların maksatlarını bilmediği için Resulullah’a gelip yardımcı olmasını istemişti. Peygamberimiz (s.a.v) hiçbir muhtacı reddetmek adeti olmadığı için kalkmış, onunla beraber Ebu Cehil‘in yanına gitmişti. Ebu Cehil “-buyurun” deyip merhaba etmiş ve öksüzün malını vermişti. Kureyş’liler bunun üzerine Ebu Cehil’e serzeniş etmişler, “-sen de sapıttın, Muhammed gibi Sabileştin” demişler. “-Hayır” demiş, “-sapıtmadım velakin onun sağında solunda birer harbe gördüm, vermezsem vuracak diye korktum“. (Ebu Cehil peygamberin öz amcasıdır.)

Ayrıca Sa’d Suresinin inmesine neden olan olayı okumakta fayda olduğundan tanrı “Sa’d” bölümüne bakınız.

Şems (Arp), Samaş-Samas (Akadça)=Sümer’in Utu Samaş’ına denk gelen Babil, Asur’un “Adalet ve Güneş Tanrısıdır

Image

Şems adının “Utu Şamaş” ‘ın adından türetildiği açıktır. Sümer’de tanrı ve insanların cezalandırılmak için gönderildikleri yerin adı “Kur” dur. Sabilerin lisanı olan Arami dilinde de “Dina/ Din” Arapçaya “Din” olarak geçmiştir ve “Hesap, ceza” anlamındadır. Elmalılı H. Yazır Fatiha Suresi tefsirinde bu açıklamayı yapmıştır. “An/ “A’an” kelimesinin de Arap dilinde “Kızgın” anlamına geldiğini Elmalılı yazmaktadır. Bu durumda “Kur” hesap, ceaza demekse, “An” da “kızgın” anlamındaysa “Kur’an” adı bileşik bir addır ve “Kızgın A’an’ın Cehennemi/Ceza/ Hesap yeri” anlamına gelir. Bu da bize Kur’anın Sümer bağlarını kanıtlar. Hatırlayalım, “A’an ayrıca Tut’un maymun halinin adıydı.

İbranice,”Şemeş” ve Arapça “Şems” adlarıyla bilinir. Güneş tanrısına bağlı bir güç olarak da görülen ay tanrısı, muhtemelen Şamas ile ilişkilendirilerek onun yerine konulmuş Sin’in tanrılar listesine girmesiyle Ay tanrısı Nannar’ın (Sin’in öteki adı) dölü –yavrusu olarak tayin edilmiştir.

Güneş anlamına gelen, Babil, Asur ve Akad anıtlarında Mezopotamya’nın yerel güneş tanrısıdır. Babil ve Asur’da Sümer’in Utu’suna karşılık gelen adalet tanrısıydı. Samaş, Akadça Samas, İbranice Semes Arapça’da Şems adıyla bilinmektedir.

Her iki kültürün erken ve geç dönem metinlerinde Nannar’ın dölü olarak kabul edilmektedir. Örnek olarak tanrılar panteonunun sıralamasında Ay tanrısı Sin Samaşın önünde yer alırdı, güneş tanrısı ay tanrısına bağımlı bir tanrı olarak görünürdü. Medeniyet sürecinin evrelerinde göçebe toplumların falcılık hesaplarından yerleşik toplumların tarım işlerinin yürütülmesinde kullanılan ay takvimine kadar yerlerde güneş tanrısı Ay tanrısından sonra gelirdi. Önemi ise tarım toplumlarının gelişmesinden sonra ortaya çıktı.

Günümüzün çağdaş şehri olan Senkerah (Larsa)’da ve Babil’in iki merkezi olan Abu Hebba tepeleriyle Sippar güneşe tapınma merkezleriydi. İki merkezde de E-Barra veya E-babbara (parlayan ev) adıyla doğrudan güneş tanrısına hitap eden tapınaklar vardı. Samaş adına Ninova, Nippur, Mari, Ur ve Babil gibi geniş merkezlerde bulunan tapınakların en büyüğünün ikisi Sippara’daydı.

İleriki dönemlerde yerel olarak çıkan küçük güneş tanrıları yüzünden adı gölgelendi. Eşi savaş arabası sürücüsü Atgi-mah olan Bunene’nin Kettu (adalet) ve Meşaru (hak) Samaş’ın yardımcıları olarak adlandırıldılar. Diğer yandan büyük şehir merkezlerinde Ninurta ve Nergal koruyucu/patron tanrılardı. Ninurta sabahın ve baharın güneş tanrısı, Nergal ise öğle vaktinin ve gündönümün (21. Haziran ve 21 Eylül) güneş tanrısıydı.

Ayırımcılığın uyandığı dönemlerde Samaş tek güneş tanrısı olarak kabul gördü. Nannar/ Sin ve İştar ile birlikte Samaş, Anu, Enlil, Ea teslisinin yerini aldı. Sin, Samaş ve İştar’dan oluşan üçlü güç tabiatın üç kuvveti Güneş, Ay, ve yaşama kuvveti veren Dünya olarak genel saygı gördü. İleriki dönemlerde İştar’ın yerine Sin ve Samaş ile ilişkilendirilen fırtına ve yıldırım tanrısı Adad’ın geldiğini görmekteyiz.

Samaş’ın adının geçtiği bir başka yer de Gılgamış destanıdır. Gılgamış ile Enkidu Humbaba’yı öldürmek için yola çıktıklarında, güvenle yola devam etmelerini sağlamak için her sabah doğan Samaş’a dua ederek onun şerefine kadeh kaldırırlar. Gılgamış Samaş’tan rüyasında bilgiler alır ve Enkidu da onları yorumlar böylece Humbaba ile savaşlarında galip gelirler. Samaş yaptığı iyilikle Gılgamış’ın Humbaba canavarını yenmesini sağlar.

Yasa, Adalet ve Günahlardan Kurtarma Tanrısı;

Bir başka atıf ta Samaş’ın adalet tanrısı olduğuna yapılmıştır. Güneşin karanlıkları dağıtması gibi Samaş yanlışı ve adaletsizliği aydınlatır. Hammurabi adalet kavramını vücuda getirirken Samaş’tan esinlenerek gizleri sırlara eski Sümer metinlerindeki yazıları, yönetmelikleri kanunları çözdüğünü belirtir. Hammurabi’den asırlar önce, Ur hanedanından  Ur-Engur (İ.Ö.2600) Samaş’ın adalet yasalarına göre kararlarını verdiğini belirtir.

Yezidlik dininde TanrınınSalı günü, İsrafil’i yarattı ki, Şeyh Şems‘tir (Şemseddin).

Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’in 91. Suresinin de adıdır. İslam öncesi Arapların taptığı güneş tanrısıdır. Suresnin 91:1 ayeti “” Şems’e (Güneşe) ve onun parıltısına yemin olsun!” diye başlar.


Suwa (Süva); Nuh peygamber’den Hz. Muhammed dönemine kadar Arapların taptığı, Kuran Nuh.23. Ayette sayılan Arap tanrılarındandır. Nuh tufanı sonrası zamanlardan beri “kadın şeklinde”  olduğu söylenir. Yeük ile birlikte tapınıldığından orada da ortak yönleri geçmektedir.

Image

Siriüs yıldızı da bu “on yıldızlık” takımyıldızın en büyük güneşidir.

At Süreyya (Kelb-i ekber-Büyük Köpek, Şirayı Yemani, Pleiades, Ülker Burcu- Sirius)= Eski mısırda Sirius’un hareketlerine göre tarım faaliyetlerinin düzenlendiğini hatırladığımızda Arapların, Sirius- Süreyya takımyıldızını kutsal saymaları boşuna değildir. Araplar Süreyya takımyıldızının (Büyük köpek takımyıldızı- Canis Mayor-Kelb-i Ekber-Arp.) yağmurları yağdıran, bereketi veren yıldız olduğuna inanırlardı. Araplar Süreyya takımyıldızına  “En Necm” de derlerdi. Bu nedenle kişi adlarında “Abd Necm- Necm’in kulu, kölesi”, “Abd at Süreyya- Süreyya’nın kölesi” şeklinde tanrı adı olarak kullanırlardı. (Encyclopaedia of Religion and Ethics, op. cit., p. 660.)

Kuran Necm Suresi 49. Ayeti “ O Şira yıldızının rabbidir” derken, Şira en parlak yıldızı Şirayı Yemani- Süreyya- Sirius  ve  en parlak yıldızı Şirayı Şami (Procyon A-prokyonA) olan Küçük köpek ( Kelb-i Askar-Küçük Köpek-Canis minör) takımyıldızından oluşan iki takımyıldızın adı olması yüzünden iki takımyıldızın da Allah’ın yıldızları olduğunu söyler.

Süreyya, “Sarva” kelimesinin azaltılmış biçimi olup “Çoklukta varlık” anlamına gelmektedir. Yıldızın şafakla birlikte doğuşunda getirdiği bol yağmurları bereketini ifade etmeik için “Sarvâ” denilirdi. Çok eski dönemlerden bu yana Süreyya yıldız kümesinin hava üzerindeki etkisine abartılı önem verilmiştir.

Şairlerin sayısız şiirlerinde yıldız başına mücevherli tacıyla bir krala benzetilmiştir.

Halen Kuran kaynaklı olarak da Müslüman erkekler Necmi, kızlar da Necmiye adını kullanmaktadır.

Necm yıldız anlamına geldiği gibi, ot, çimen, sap saman ve kuran’ın inen her bi cüzüne de denilir.

Image

Arapların Şirayı Gumeyşa (Sulu Gözlü Şira” adıyla andıkları “iki” yıldız’dan oluşan bu takımyıldız ile “on yıldızlık” Büyük Köpek takımyıldızını hesapladığımızda her ikisinin yıldız sayıları “12″ ye ulaşır. Bu da bize bütün dinlerde ve mitolojilerdeki “12″ sayısının sırrını verir. Ayrıca “Hilal-Yıldız” sembolü de muhtemelen bu takımyıldızı temsil etmektedir. Büyük köpek takımyıldızındaki on yıldızın da “bir güneş bir ay” şeklinde “çift” dizilişli olmaları bana göre, “Hilal- yıldız” kavramının kaynağıdır.

Lam-ı ahidle beraber şeklinde özellikle Süreyya yani Ülker yıldızına isim olarak verilmiştir ki bu, “esma-i gâlibe” (Galip Ad demektir) kabilinden bir isimlendirmedir. Ülker yıldızı, gökte üzüm salkımı gibi görünür ve ayın menzillerinden üçüncüsü sayılır. Araplar darb-ı mesel olarak “Ülker akşam vakti doğarsa, çoban örtü ister.” derler. Çünkü o zaman güneş, Ülker’in karşısında Akreb’den önce bulunduğundan, güneşin batması ile hemen doğuverir. Bir hadiste de denilmiştir ki, “Ülker sabahleyin doğarsa âfet (belâ, musibet) kalkar.” anlamındadır.

Süreyya, yıldızların en göze çarpanı ve menzillerin en meşhuru olması hasebiyle bazı müfessirler buradaki “Necm”i, “Süreyya yıldızı” diye tefsir etmişlerdir.

Bir de bu sûrede bulunan “Şi’râ yıldızının Rabbi” (Necm, 53/49) ifadesine dayanarak tefsircilerden bir kısmı da necmin, lâm-ı ahidle beraber Şi’râ yıldızı olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsir şeklinde de âyette yer alan doğmak mânâsınadır.

Sûddî demiştir ki: “Hîmyer ve Huzâa kabileleri ona taparlardı. Alûsî’nin tefsirine kaydettiğine göre başkaları da bu hususta şöyle demişlerdir: “Onu ilk evvel tanrı edinen Ebu Kebşe olmuştu.” Bu zat, Huzâa, kabilesinden biri, ya da reisleri olup ismi Vahz b. Gâlib idi.

Araplar’da Şi’râya hürmet eden ve dünyada onun tesirine inanırlar bulunduğu ve doğuşu esnasında gayba dair sözler söyledikleri cihetle burad a özellikle Şi’râ’ya izafetle “Rabbü’ş-Şi’râ” buyurularak Şi’râ’nın Rab (terbiye eden) olduğunu söylerlerdi.

(E.H.Yazır. Necm Suresi tefsiri)

Image

Anadolu Karum!

Ta’lib (Ruda-İstekli’den uyarlama.) (Arapça) Güney Arabistan’da özellikle Şeba’da tapınılan ay tanrısıdır. Kehanetlerine öğüt olarak uyulurdu.(Peygamberin dedesi Abdülmutallip, amcası Ebu Talib’den kasıtla halen yaygın bir addır.)

Ma’in’deki doğuran kadınların veya ölmek üzere olan insanların korunmaları için konuldukları etrafı sütunlarla büyük çevrili geniş bahçenin ortasına tapınak inşa edilmiş yüksek tepeler üzerine kurulu ibadethanelerde “iyileştirici, şifa verici” olarak Sabi kabileler birliğince kutsal olan  “Sum’ay’ın da koruyucusuydu.

Güney Arabistan’daki tapınılan diğer kuzey Arap tanrılarından olan Dü Semavi (İlahi-Göksel Bir) de Bedevi kabilelerinin sürülerinin çok olması için heykeline deve kurban ettikleri bir tanrıydı.

Wadd (Ar); Ma’in’deki milli tanrı Wadd (aşk) muhtemelen kuzey Arabistan’daki ay tanrısıydı Başının arkasında “Hilal ay” veya  “Venüs diski” bulunan, sihirli formülü “Wd’b=Wadd babamdır” olan yazısı amuletlere ve binalara yazılan tanrıdır. Mina’da, LLUMQUH-İllumkuh, Amm ve Sin ile birlikte tapınılan aşk ve dostluk tanrısı. Wadd için yılanlar kutsal hayvanlardı. Nuh-71/23de de geçmektedir. Gerek adı gerek yılanla ilişkil olması açısından, Mısır’ın kanatlı yılan tanrısı Wadjet’ten de türemiş olabilir.

Waad için yılanların kutsal olduğuna inanılırdı.

23 – Dediler ki: “Sakın tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd’i, ne Suva’ı ve ne de Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i.”

Yam (İbr.Deniz); Denizlerde felaketlere sebep olan fırtına tanrısı.

Yaribol= Melekbel

Ye’ük (Koruyucu)= Nuh suresi 23.ayette geçen Nuh peygamberden Muhammed zamanına kadar tapınıldığı belirtilen Yezid Arap tanrısıdır. Yeük  Süva ile birlikte “At Şeklinde Tanrı” olarak Yemen’de tapınılmıştır, kültü başka yerlere götürülmemiştir.  Bronz heykelleri ve heykelcikleri eski mezar lahitlerinde bulunmuştur. Ne Yeük’ün ne de Süva’nın adları özel adlarda ortaya çıkmamaktadır. Nuh’tan Kuran’a kadar geçen zaman içinde tarih sıraları arasında karışıklıklar vardır.Encyclopaedia of Religion and Ethics, op. cit., p. 663.

Yegüs (Yardımcı) =  Aslan şekilli tanrıdır. Nuh Suresi 23.ayette geçen Yezid Arap tanrısıdır. Bu ayetten adının “yardımcı” anlamına geldiği anlaşılır. Nuh zamanından beri tapınılan tanrılardandır. Eski çağlara ait herhangi bir izine rastlanılmamışsa da yakın dönemlere ait Yemen’de ve ön kuzeydoğu Arabistan’ın çeşitli yerlerinde Tahilip kabilesince bile “Abd Yegüs” adıyla tapınıldığına tanık olunmuştur.

Yehüs-Yegüs=  Yegüs’ün diğer adıdır. İbn-i Hişam El Kalbinin “Kitab el Asnam-Putlar Kitabında” da geçmektedirler.

Zilhicce Halasa (Arapça)- Görevi belirsiz bir güney Arabistan tanrısı. Beyaz bir taş şeklinde ona saygı duyuldu.

Arap Dinlerinde Olağanüstü Varlıklar;

RUHLAR

“Merid (Arapça)=Büyük güçleri olan en güçlü cin olduğuna inanılırdı. Hatta çok da gururluydular. Her cin gibi serbest arzuları olsa da zor ev-tarım işlerini yapmaya zorlanabiliyorlardı.Ölüler için büyük dilekleri yerine getirebilme yetenekleri  vardı ancak,bazı ayinlerle gönüllerinin alınmaları,abartılmaları veya bir yere hapsedilmeleri gerekmekteydi. Yağcılığı sevdikleri apaçık.

İfrit (Arapça) =Bütün kurnazlıklarına ve güçlerine rağmen şeytanların ve meleklerin aşağısında kabul edilen cehennem sınıfında değerlendiriliyorlardı.Bir ifrit ateşten kocaman kanatlarıyla tarif edilir,yer altınde veya harabelerde yaşardı.Erkek veya dişi olabiliyorlardı. Çöllerde krallarının idaresi altında kabileler,boylar şeklinde yaşadıklarına inanılırdı.Kendi aralarında veya insanlarla evlenirlerdi.Sıradan silahların onlar üzerinde hiçbir etkisi olmamasına rağmen büyü yolu ile hapsedilebilip yakalanabilmekte,köleleştirilebilmektedirler. Tanrıya inananları ve inanmayanları olabileceği gibi kötü huylu ve ahlaksız olarak tasvir edilmişlerdir.

CİNLER;

Image

Hint Vayancılarının taptıkları 24 cin’in en büyüklerinden iki Törtankara Cini. Ayaklarının altındaki insanlara bakınız. Boyutları 35-40.kadar olmalıdır.

CİN (Arapça Cann, Hintçe Jain (Caynn), ) =İyi veya kötü dilekleri yerine getirebilme güçleri olduğuna inanılırdı. Kötü cinlerin insanı yoldan çıkardığına inanılırdı.

İalam öncesi Araplar çöl cinlerine ve şeytanlarına, yıldızlara taparlardı. Büyü bağ, efsun ve yıldız ilmi denilen fal, kehanetlere önem verirlerdi. Harflere anlamlar yüklerlerdi. Yahudilerin Kabalası ile Arapların Ebced hesapları bundan doğmuştur.

Kuzey Hindistan bölgesinde de Jainistler (Canncılar-Cinciler) olarak bilinen cinlere tapan kavimler halen vardır. İran Mecüsiliğinde ve Mitra dinlerinde bunun etkilkeri görülmektedir. Güney Asya Türkleri olan Tükmenler, Oğuzlar, Uygurlar, Tacikler arasında da bu kültürün etkileri vardır.

Adlarımıda sık sık kullandığımız “Can” adı İran Mecüsi- Yezidi inancından dilimize geçmiştir. Özellikle Aleviler ile Alevi görünen Gnostik Ermenilerin bu kültüre bağlılıkları nedeniyle “Can” adı sık kullanılır. Alican, Hasretcan, Babacan…benzeri adlar batı kültürüne de geçmiştir. Yahya adı da bu anlamda olup İngilizler ona Aziz John (Can okunur) derler. Fransızlarda Jan olarak geçer. Dişili de Jean’dir.

Şimdi Kuran tefsirinde bu Cann kelimesinin açılımını Elmalılı Hamdi Yazır’dan okuyalım;

Rahman Suresi 55;16.Tefsirinden CİNLER (E.H.Yazır) ;

“Cânnı da yarattı. Cânn, nûn’un şeddelenmesiyle cin demektir. Mâlih ile milh gibi, ikisi de vasıftır. Veya cin milh gibi cins ismi, cânn da, mâlih gibi sıfat ismidir. Yahut burada insandan murad, Âdem (a.s.) olduğuna göre cânndan murad da, cinnin babası demektir. Bazıları bunu Mücâhid’den İblis değil, cinnin babasıdır diye nakletmişlerdir. Bizim kanaatimize göre başlangıç itibarıyla bütün insan cinsi salsalden yaratılmış olduğundan insandan kasıt, Âdem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn’dan kasıt da cin cinsidir.

Aşağıda da “İnsan ve cin…” diye ikisi de cins olarak zikrolunacaktır.

Hicir Sûresi’nde “Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” (Hîcir, 15/27) buyurulduğuna göre, demek ki Allah Teâ l â, insanı yaratmadan önce cânn yahut cin denilen gizli mahlukları yaratmıştı. Bir mâriç ateşten, birinci ibtidâiyye, ikinci beyaniyye olarak bir mâric ateşten demektir. Burada mâric iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Bazıları asıl mânâsı, ızdırap anlamını ifade eden merec’den, halis ateş ya da dumansız sâfi alev demek olduğunu söylemişler, bazıları da merec’in asıl mânâsının ihtilât (karışma) olması itibariyle, mâric’in muhtelit (karışık) dumanlı bir ateş olduğunu ifade etmişlerdir.

Image

Bu cinlerin ayakları dibinde secde edip ibadet edenler Diyagambara erkeği ve kadınıdır. Diyagambaralar, Anadolu ve İslâm kültünde “Çıplaklar” olarak bilinirlerdi. Mekke’nin fethiyle, Muhammed’in Hz. Ali ile gönderdiği emir gereğince Kâbe’de “Çıplak tavaf” yasaklanmıştır. Günümüzde Türkler arasında bile hala “Çıplak” soyadı taşıyanların kökenleri bu dine inananlara dayanır. Bunlar namaz kılarlar, hac, tavaf, tespih,İslam’daki her şey bunlarda vardır. İslam’dan yaklaşık dört bin yıl öncesine uzanır.

Hicir Sûresi’nde geçen “nâri’s-semûm” tâbirine (Hicr, 15/27) muhtelif mânâsı daha uygun düşmektedir. Şu kadar var ki, muhtelit, yalnız duman karışık demek gibi ibtidâi bir mânâya olmayıp, “semûm” anlamına da uygun olmak üzere her şeye nüfuz edebilen ve karışan mânâsında ateşin hakikatini ifade etmiş olsa gerektir. Bundan başka mâric “merc”den müteaddi olarak haltedici yani karıştırıcı mânâsına da gelebilir ki bu da ateşin, yani hararetin eşya üzerindeki kimyevî bir özelliğini belirtmiş olur. Kısaca demek oluyor ki, insan yaratılmadan önce güneşte veya arzın başlangıç durumunda olduğu gibi çalkalanıp duran ızdıraplı ve çoşkun bir halde bulunan saf bir ateş, veya elektrik halinde olduğu gibi her şeye karışabilen bir ateş veyahut eşyayı birbirine karıştırmak özelliği taşıyan bir ateşten, biz insanların gözüne âdet olduğu vechile görünmeyen gizli bir takım hayat kuvvetleri, hayati unsurlar yaratılmıştır ki, bunlara cânn ismi verilmektedir.

55;35 Üstünüze ateşten yalın bir alev salınır. Ve bir bakır, yani erimiş bakır, yahut bakır gibi kızıl bir duman, veya zehirli bir duman ki hem yakar hem boğar “da her ne yapsanız bundan kurtulamazsınız.” Kendinizi savunamaz ve kaçıp gidemezsiniz, yakalanır ve yakılırsınız.

İbnü Ebî Şeybe’nin bu âyetle ilgili olarak Dahhak’tan yaptığı bir rivayete göre: Bu, dünyada da vuku bulacak, batı tarafından bir ateş çıkacak insanları hatta maymunları bir araya toplayacak, domuzlar da onların yattıkları yerde yatacak, uyudukları yerde uyuyacaklardır. Buralarda hitabın gerektirdiği tehdit bir lütuf ifade eder. Çünkü, itaat edenle isyan edeni ayırmak ve kâfir lerden intikam almak da bir nimettir. Mamafih bu görüşleri takdir etmek suretiyle hal cümlesi olarak yukardaki âyete bağlamak da mümkündür. Yani onlara böyle söylenerek ateş salınır….”

Hz. İsa’nın Kayıp 17 yılı ve Jannistler (Can’cılar- Cinciler);

Image

Cin erkekleri ve kadınları. Yaklaşık dört bin yıldır örtünmeleri erkeklerde, Müslümanların Hac sırasında giydikleri “Hulle” denilen ikiye katlanır dikişsiz, kadınları da Müslümanlar gibi başlarını örten ama “dikişsiz cennet elbiseleri” giyerler.

Bir Rus savaş muhabiri ve ajanı olan Nicolas Notovitch (1858-?)  1887 yılında Tibet-Hindistan’a giderek Hemis manastırında Budist rahipler olan Lamalardan eğitim aldığını ve Hz. İsa’ın  Hindistan’da yaşadığını yazar. Yazarın iddiasına göre, Hz. İsa İsrail topraklarının Roma tarafından işgal edilmesini takip eden yıllarda “13” yaşındayken yanına bir eş (karı) alarak bir kervana katılarak yolculuğuna başlar. Jains (Cinci dinin rahibleri) tarafından karşılanır.Hindistan’a Tibet’te bulunan  Jaganath (Juggernaut), Rajagriha kutsal kentlerindeki Hemis manastırlarında Pali dili öğrenir ve  “6” yıl kalarak eğitimini tamamlar. Hindistan’da o dönemde Kshatriyaslar (Savaşılar Sınıfı),Sudraslar (emekçi, çiftçi köylü sınıfı) ve Brahminler (rahipler) sınıfları arasında meydana gelen sınıf çatışmalarını durdurmak için onlara bakmasına izin verilmeyen Vedalardan (Ramayana kitabının ayetleri) örnekler vererek vaazlar verir, önerilerde bulunur.

Sudralar yani emekçiler tarafından “teslimiyetçilik tavsiyelerinin” tepki görmesi üzerine, tarafından uyarılan İsa orayı terk ederek Himalaya’ların eteklerinde Buda’nın doğum yeri olan yere gider. “29” yaşında ülkesine geri dönerek vaazlarına başlar.

Notovich bu tespitlerini 1894 ‘de “Life of Saint Issa, Best of the Sons of Men.” (Aziz İsa’nın Hayatı,İnsanoğullarının En İyisi)  adıyla yayınlar. Kitap Fransızcaya  La vie inconnue de İsa Mesih  adıyla çevrilerek yayınlanır.

Hindistan’da İngiliz sömürge ordusunda Yarbay olan J.Archibald Douglas (1874-1941) Agra Kolejinde öğretmendi ve 1895’de Hemis manastırını ziyaret etti. Yaptığı araştırmalarını “Report on a Mission to Sikkim and the Tibetan Frontier, with a Memorandum on our relations with Tibet” (Tibet ile İlişkilerimiz Üzerine Notlar ve Sikkim Görevi Raporu” adlı bildirisinde Notovich’in manastırda asla bulunmadığını tespit etti ve maskesini düşürdüğü yazılmaktadır.

Yapılan diğer tespitlerde ise Hz. İsa’nın parlak bir öğrenci olmadığı geçmektedir. Yahudi ve Roma kayıtlarını inceleyen araştırmacılar İsa’nın yaşadığı iddia edilen. İÖ.03-İS.30”  yılları arasında bütün vergi ve nüfus kayıtlarını incelemelerine rağmen İsa’nın yaşadığına dair bir kayıt bulamamışlardır. Kayıtların güvenilirliği ise Romalıların vergi toplamak için tavukların bile kayıtlarını tuttuklarını kanıt olarak göstermektedirler.

Rus gazetecinin bu iddiası muhtemeleln İsan’ın yaşamadığı tezini çürütmek amaçlı da olabilir.

Diğer yandan bu araştırma Araplarda yaygın olan çöl şeytan ve cinlerine tapınma kültünün Semitik kavimler olduklarını iddia eden Yahudi, Grek ve Semitik Araplar olarak bilinen Harran, Bağdat, Kuveyt, Bahreyn, Dakar, Necd, Hicaz ve Yemen Arapları ve bunların Kuzey Afrika ülkeleri sahil şehirlerinde oturan soydaşlarının asıl köklerinin Hintli Cancı- Cinci bu Kuşi (Kuş Kavmi) halk olduğunu da göstermektedir.

Keldanilerce de insan ırkını koruyup himaye eden dört cin Şunlardır.
1-
Sad-Alap ya da Kirub İnsan yüzlü bir boğa ile temsil edilirdi.
2-Lamaş veya Nigal İnsan kafalı bir aslan (sfenks) ile temsil edilirdi.
3-Ustar Tamamen insana benzerdi.
4-Nattig Kartal başı ile temsil edilirdi.

Şimdi,bu kültürün Tevrat’a yansımasını görelim;

Tevrat-Hezekyel Bölüm1

Hez.1: 10 “Her yaratığın dört yüzü vardı: Önde dördünün yüzü insan
yüzüne,
sağda dördünün aslan yüzüne, solda dördünün öküz yüzüne,
arkada dördünün kartal yüzüne benzer bir yüzü vardı.”

Şimdi de Kuran’da “Cinleri” görelim;

CİN SURESİ

8-“Doğrusu biz cinler göğe erişmeye çalıştık.Fakat onu sert bekçilerle alevler ve meşalelerle doldurulmuş bulduk.”
9-“ Göğün dinlenmeye mahsus bir yerinde oturduk.;ama şimdi kim dinleyecek olsa kendisini gözetip duran ateşten bir ok buluyor.”
10-“Biz yerdekilere kötülük mü murad edildi?yahut Rableri onlara bir iyilik mi dilemiştir.Bilmeyiz.”

Sizce iyilik midir,kötülük mü?”
Rahman Suresi:
33- “Ey insan ve cin toplulukları Göklerin ve yerin çevresinden kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın hadi! Ama Allah’ın verdiği bir güç olmadıkça kaçamazsınız ki!”

Zariyat Suresi;

56. “Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için is yapıp deger üretmeleri dısında bir sey için yaratmadım.”

57. “Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni yedirip doyurmalarını da istemiyorum.”

Rahman Suresi;

14- Allah insanı yanmış kerpiç gibi kuru bir çamurdan yarattı.

15- Cinlerin yaratılışı da yalın bir alevdendir.

Sümer’de Cinler;

Kızı İnanna’nın ablası Ereşkigal tarafından “Yeraltına-Cehenneme” alındığını öğrenen Enk,kızını kurtarmak için Cinleri çağırır ve onlar giderler;

Enki:

Image

Mason tarikatlarında resmedilmiş cüce (Mecüc) cinleri!

“Gidin yeraltına hemen.Sinek gibi geçin kapılardan.Yeraltı kraliçesinin odasına girin…” emrini verse de yeraltında da cinler vardırlar ve yerine karşılık isterler ve İnanna’yı “yerine birini bırakmak şartıyla kurtarırlar;

Cinler:

“Yeraltından kimse çıkamaz. İnanna çıkmak isterse,yerine birini bırakmalı.Biz yemeyiz içmeyiz,hediye istemeyiz,çiftleşmeden zevk almayız,çocukları öpmeyiz…”

Şeklinde kendilerini tanımlarlar.

Ektir;Elmalılı Rahman Suresi 15.ayet tefsiri;

15. Cânnı da yarattı. Cânn, nûn’un şeddelenmesiyle cin demektir. Mâlih ile milh gibi, ikisi de vasıftır. Veya cin milh gibi cins ismi, cânn da, mâlih gibi sıfat ismidir. Yahut burada insandan murad, Âdem (a.s.) olduğuna göre cânndan murad da, cinnin babası demektir. Bazıları bunu Mücâhid’den İblis değil, cinnin babasıdır diye nakletmişlerdir. Bizim kanaatimize göre başlangıç itibarıylabütün insan cinsi salsalden yaratılmış olduğundan insandan kasıt, Âdem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn’dan kasıt da cin cinsidir.

Babil Cini Lamassu

Aşağıda da “İnsan ve cin…” diye ikisi de cins olarak zikrolunacaktır. Hicir Sûresi’nde “Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” (Hîcir, 15/27) buyurulduğuna göre, demek ki Allah Teâlâ, insanı yaratmadan önce cânn yahut cin denilen gizli mahlukları yaratmıştı. Bir mâriç ateşten, birinci ibtidâiyye, ikinci beyaniyye olarak bir mâric ateşten demektir. Burada mâric iki mânâ ile tefsir edilmiştir. Bazıları asıl mânâsı, ızdırap anlamını ifade eden merec‘den, halis ateş ya da dumansız sâfi alev demek olduğunu söylemişler, bazıları da merec’in asıl mânâsının ihtilât (karışma) olması itibariyle, mâric’in muhtelit (karışık) dumanlı bir ateş olduğunu ifade etmişlerdir. Hicir Sûresi’nde geçen “nâri’s-semûm” tâbirine (Hicr, 15/27) muhtelif mânâsı daha uygun düşmektedir.

Şu kadar var ki, muhtelit, yalnız duman karışık d emek gibi ibtidâi bir mânâya olmayıp, “semûm” anlamına da uygun olmak üzere her şeye nüfuz edebilen ve karışan mânâsında ateşin hakikatini ifade etmiş olsa gerektir.

Bundan başka mâric “merc”den müteaddi olarak haltedici yani karıştırıcı mânâsına da gelebilir ki bu da ateşin, yani hararetin eşya üzerindeki kimyevî bir özelliğini belirtmiş olur. Kısaca demek oluyor ki, insan yaratılmadan önce güneşte veya arzın başlangıç durumunda olduğu gibi çalkalanıp duran ızdıraplı ve çoşkun bir halde bulunan saf bir ate ş, veya elektrik halinde olduğu gibi her şeye karışabilen bir ateş veyahut eşyayı birbirine karıştırmak özelliği taşıyan bir ateşten, biz insanların gözüne âdet olduğu vechile görünmeyen gizli bir takım hayat kuvvetleri, hayati unsurlar yaratılmıştır ki, bunlara cânn ismi verilmektedir.”

CANAVARLAR

Nesnas (Arap) =Yarım başlı,yarım vücutlu,tek kol,tek bacaklı çevik yarı insan yaratıklardı. İnsan şekilli Şik adlı bir şeytandan ürediklerine inanılırdı.

Tek bacaklı Çin cini

Gul (Arapça) =Çölde oturan değişken şekilli,en çok da sırtlan şeklinde görülen bir şeytandı. Dikkatsiz gezginleri çölde öldürüp yerdi.Önceden yenmiş yiyeceklerinin artıklarını, ölüleri, yer,kan içer,mezarları soyar,çocukları avlardı.Sonraki geleneklerde,mezar soyguncuları da “Gul “ olarak adlandırılmışlardır.

Bahamut (Arapça) =Fil veya hipopotam başıyla tasvir edilen yeryüzünü taşıyan balıktı. Greklerin Atlas’ı bundan esinlenilerek uydurulmuş olabilir.

Fil başlı Hint tanrısından yola çıkarak hayal ediniz.

TAŞLAYARAK İBADETİN KÖKENİ

İslam Öncesi Kaynaklarda;

Ürdün -Akabe (EY LAT) körfezi-Kızıldeniz’in kuzeyi ile-Lut Gölü arasında bulunan taştan oyma,’İ.Ö.600’lerde tahminen inşa edilmiş,İ.S.200’lere kadar da ,Nebatilerin baş kenti  olmuş Petra şehri.Baş erkek tanrı Duşara,El Lat,El Uzza ve Menat  adlı kızlarına tapınıldığı, ”taşlayarak ibadetin” (şeytan taşlama) yapıldığı bir yerdi.

İ.Ö.190’da yaşamış,İskenderiye’li Kleement (Clement of Alexandria) bahsettiğine göre “Arapların tapınma taşı” vardı,Petra’daki Duşare tapınağındaki siyah bir taşı taşlıyorlardı.

İki tekerlekli bir savaş arabası üzerine konulmuş bir kişinin oturabileceği çevresi açık bir dikdörtgen kafesin içinde bir bez üzerinde taşındığını gösteren İ.Ö.2.yy.ait Roma paraları bulunmuştur.

Image

Hacer-ül Esved/Kara Taş’ı Muhammed peygamberlik öncesi Kâbe duvarına yerleştirtirken!

Gök savaşları sırasında yere düşen Allah’ın gözü olduğuna inanıldığı da söylenilir.

İ:S.2.yy.’da,Maksimus Tirus,”Araplar ne olduğunu bilmediğim dört köşe bir taşa bağlılık gösteriyorlardı.Maksimus,siyah bir taşı içeren Kabe’den bahsediyordu.”

Bu siyah taş,bu gün Kabe’nin doğu duvarında gömülü bulunmaktadır. Osmanlı zamanında altından olan muhafazası bu günü gümüştendir. Çünkü hacılar hatıra diye parçalar kopararak götürmektedirler.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde;

Evliya Çelebi (D:25.Mart 1611,Ö:1683 sanılıyor.Mısır) Seyahatnamesinde “taşlayarak ibadet” konusu şöyle geçmektedir.;

“…Arafatta bayram namazı yoktur.Kurban bayramı dedikleri arife günüdür ki,o gün Arafatta hutbe okunur.Meş’ar-i Haram’da durulan vakfe bayram namazı yerine geçer.Kul hakkı burada bağışlanır denilir.

Mine Pazarı Menzili Evsafı= Burada bütün hacılar çadırlarında üç gün üç gece bu Kurban Bayramında durdular.Herkes Cemratlarına,kurban ve tavaflarına başlarlar.

Mine Pazarında Hacılara Fraz,Vacip,Müstehap ve Sünnet Olan Makamları Beyan Eder;

Mine pazarında Mescid-i Havf’tan tarafa dönüp hiddet ile yedi taş ata ve şu duayı okuya;

Bismillahi ekber rağmen lişşeytaan ve hizbeha–Şeytan’ın muhalefetine rağmen Allah’ın adı uludur” anlamındadır..Buralarda tekbir ve tehlil yapılmaz. Çünkü, Mel’un şeytana taş atma yeridir.Sonra orta cemre,sonra Akabe cemresi ata.Kurban bayramının ikinci günü ata binerek şeytan taşlaya.Üçüncü günü yine piyade (yaya) taşlaya.Üç günde 63 taşı tamamlamak gerektir.

Bayramın birinci günü şeytan taşlamanın sebebi şudur;

Hazreti İbrahim,İsmail’i alıp Allah emriyle kurban etmeye götürürken şeytan gelip Hz.İsmail’e –“Baban seni boğazlamaya götürüyor,sakın razı olma..” der.İsmail de “-Emir Allah’ındır” diyerek şeytanı taşlar.İkinci günü taşlama Hz.İbrahim’den,üçüncü günü taşlama Hz.İshak’tan kaldı.

Bazı müfessirler şöyle yazmışlardır;

“Bu taşlama yerleri Mine pazarı içinde yol üzerinde alçak bir yerdir.Üçüncü yeri kârgir,geniş bir binadır.Ama dostlar bunda bir hikmet vardır.Yüzbinlerce hacı üç gün boyunca üçer kere yedişer taş attıkları halde hacılar gittikten sonra taşlardan eser kalmaz.Bütünşeytanlar taşları taşıyıp kırlara atar derler.

İlk taşlamadan sonra çadırına gelip kurban kesilir.

Hacer-ül Esved’i öpmek sünnettir.Hayz gören kadınların tavafı “sakît” olur.

Hacer-ül Esved;

Hacer-ül Esved’in öpülmesi. Bulaşıcı hastalıkların davet edilmesinden başka işe yaramaz.

Hacer-i Esved,yerden iki zira yüksektir.Rengi,siyahtan açık,neftiye çalar,noktalı bir taştır.Hacer-i Esved,Kabe’nin doğu tarafında Mekke’ye şeref vermiş,gayet cilalı,yumru bir taştır.Pare paredir (parça parça).Sebebi,Ashab-ı Fil ile Ebrehe melunu gelip beyti şerifi yıktı.Hacer-i Esvedi de böyle yaraladı.Ama Cenab-ı Hak,Ebabil kuşları ile cehennemden birer taş gönderip havadan attılar,hepsi mahvoldular.Sonra Haşimiler,beyti şerifi yeniden yapıp,Hacer-i Esved’i satın aldılar.

Ama Karamita Haceri Esved-i götürüken yetmiş deve helak oldu.Yerine korken kırılan yerlerine gümüş akıttılar.

Resul-ü Ekerem,Hatim içinde secde edip yerdeki …..sonra Nebiler anası Hacer Ana H.zİsmail’in anası,Hz.İbrahim’in Mısır’lı  esir prenses köle karısı) ruhu için el fatiha denip o yeşil mihrap taşın sağ tarafına işaret buyurup dua ederlermiş.Hz.Hatice ve Hz.Ayşe bunun nedenini sorduklarında,Resul-ü Ekrem, buyururlarmış ki,”-Hacer ana burada gömülüdür.” Hz. Hatice ve Ayşe’den rivayet edilen hadistir.

M.Ö. 218-222 yılları arasında basılmış Sidon’da bulunmuş Roma parasında Hacer-ül Esved’in bez örtü üzerinde, araba ile taşınması anlatılmaktadır.

Resulü Ekrem Mekke taşlarından itibar ettiklerinden biri de Hacer-i Esved ile beyti şerif arasında ki mültezem’dir.Cahiliye devrinde hakim yokken,davalı ile davacı buraya getirilirlermiş.Zalim ise bu taşa el süremezmiş,el sürse helak olurmuş.Burada yapılan dua beddua kabul olunurdu.

Bir de beyt kapısının sağ tarafında rüknü ırakiye yakın temel dibinde dört köşe bir çukurcuk vardır.Hz.İbrahim orada çamur çıkarmıştır.Bu makama “ma’cene” derler.

Kaynak Evliya Çelebi Seyahatnamesi S.171-172-174

Bunu da ek olarak veriyorum.

Arapların Türk Hacı Katliamları;

“…Zamanımızda kadın taifesinin kabesi,doğup büyüdüğü kapısının eşiğinin iç yüzüdür.Dışarı çıkmaya.Çünkü bu Kâbe yoluna çıkanlar,kadınların neler çektiğini bilirler.Mesela Konakçı Ali Paşa senesinde Reşit oğlu adlı Araplar,hacıları vurup nice ehli ırz kadınları,cariyeleri,üryan edip,götürüp inciterek o nazlı hatunlara hizmet ettirdiler.Nicesi öldü,nicesi para verip kurtuldu.Nicesi orada kalıp evlat sahibi oldular.Hakirin bu tasvirifarza aykırıdır ama yüreğim yanıktır.O faciada hakir bulundum,gözümle gördüm.”

Kaynak -Evliya Çelebi Seyahatnamesi C.9 .S-161 ve 165.

 

Hacer-ül Esved Hakkında Diğer özet bilgiler;

Hz.Muhammed’e de peygamberlik gelmeden önce yapılan kabe onarımında ,Kureyşlilerin bu taşı Kabe duvarına yerleştirmek için “hak sahibi olma” gibi kavgaya düşmeleri üzerine, sonunda Kabe avlusuna ilk girenin fikrine uyma kararı alırlar.Biraz sonra ilk giren de Hz.Muhammed olur.Buna,Mıuhammed’in tarafsız kişiliği,adil kararları ile sevilen hem de kendilerinden olmalar yüzünden çok sevinirler.Hz.Muhammed onlara,taşı bir kumaş üzerinde hep birlikte kaldırarak yerleştirmelerini önerir.Onlar için mükemmel bir çözümdür.Taşın “kumaş üzerinde taşınması” ilkesinin geçmişini Kureyşlilerin unutmaları ilginçtir.

Kabe’nin doğu köşesinde bir buçuk metre kadar yükseklikte bulur. Hacer-ül-esved zaman zaman bazı kötü niyetli kimselerin saldırısına da maruz kalmıştır.İ.S.756’da çıkan yangın esnasında bazı parçaları düşmüştür. Hazret-i Ebu Bekir’in torunu Abdullah bin Zübeyr Haccac (Haccac-ı Zalim), bu parçaları gümüş muhafazalık içine koyarak yerine yerleştirmiştir.

İslam aleminde sapık inançlarını yaymak isteyen Karmatilerin reisi Ebu Tahir Süleyman,İ.S.929’da Kabe’yi basıp tavaf edenleri de kılıçtan geçirerek, Hacer-ül-esved’i alıp Bahreyn’e götürdü. 22 sene sonra vücudunda çıkan yaralardan korkarak, Kabe’ye geri getirdiği söylense de başka bir rivayette;.

 

Karmatilerin reisi Ebu Talip El Karmatinin (Hacer bölgesi,bu gün) Bahreyn’de Kabe yolunda bulunan kendi camisi olan “Mescid El Dirar’a” bu taşı koyduğu,ancak hastalığı yanında, Abbasilerden aldığı fidye ödemesi sonrasında, Kufe Cuma Camisinin bahçesine “Emir üzerine aldık,emir üzerine getirip teslim ediyoruz” denilerek  bir çuval içinde fırlatıldığı ,bu yüzden yedi parçaya ayrılarak parçalanan taşın yapıştırıldıktan sonra yerine konduğunu Osmanlı tarihçisi Kutb El Din tarafından 1857’de yazılmıştır. taşın gerçekliği-değiştirilip değiştirilmediği konusunda başta İran olmak üzere Müslüman ülkeler arasında sorunlara da neden olduğu geçmektedir

Hz.Ömer’in taşı öpme faslı Abis Bin Rabia’nın anlatımına göre şöyle anlatılır;

 

Hz.Ömer bir gün taşın yanına gelerek onu öper ve –“Senin kimseye ne zararı ne de yararı dokunabilecek kara bir taş olduğundan şüphe yoktur.Ama,Allah’ın peygamberi seni öpmeseydi ben de öpmezdim” demiştir.Bence doğru demiştir.Öpülmeseydi daha iyiydi.

Bu gün hacılar,sağdan sola daireler çizerek Kabe etrafında yaptıkları her tavafta bu taşın yanından geçtikçe;

-“Seni değil Hz.Muhammed’in yüzünü öpüyorum” diyerek öperler.Bu taş öpme geleneğinin İslam öncesi kaynakları da vardır. Araplar,eskiden taşladıkları bu taşı şimdi öpmektedirler.

İbni İshak’ın “Siret-ül Resulallah-Hz.Peygamberin Hayatı” kitabından alıntı.)

Tenya  denilen bir asalak var.Bu asalağa sahip olan bir insan ile “tokalaşmak” hatta onun tuttuğu kapı tokmağını,ya da her hangi bir eşyayı tuttuğunuzda dahi diğer insana geçen,kalın barsakta büyüyen,10-15 yıl içinde de barsağı patlatıp iç kanamadan öldüren bir asalaktır bu tenya.

Verdiği tek rahatsızlık ise “oturunca uyutmak ve uyuduğunda ağız suyunu akıtmaktır”.

Ne ağrısı ne sızısı vardır.Hiç rahatsız etmez.Çok uyumludur.15 yılda öldürmek dışında hiçbir kötülüğü yoktur.

Tenya, kapı tokmağını tuttuğunuzda, tokalaştığınızda bulaşan bir hayvandır. 15 yılda sığır tenyaları sekiz-on metreye ulaşırlar ve barsaklarınızı delerek iç kanamadan ölüme neden olurlar. Tenya taşıyanlar insan soluk benizli, halsiz, şiş karınlı,zayıf omuzlu ve oturunca hemen uyuyan,ağızlarından sular akan tiplerdir.

On binlerce insanın ard  arda bu taşı öptüklerini göz önüne getiriniz.Bunların içinde her tür hastalığa ait virüsleri taşa yapıştırdıklarını ve bütün hacılara bu virüsün bulaştırdıklarını düşünün.Hacca gidenler arasında ölüm olaylarının bir nedeni de ortaya çıkmış olmaktadır. Gittikleri her yere bu virüsleri taşıdıkları bir gerçektir.

Ama gel gör ki ortada “din” adlı bir gerekçe var ki bütün sağlık,tıp,bilim kurallarını, önlemlerini çiğneyip geçiyor.Kimseye bir şey anlatamazsın.

 

Hacer-ül Esved’in Olası Kaynağı -(KARA TAŞ)

 

Kopengag Üniversitesinden Elsebeth Thomsen,1980’de yaptığı bir incelemede bu taşın, Mekke’nin 1100 km doğusunda Vabar’da bulunan Rubel Hali çölüne 6000 yıl kadar önce düşmüş, çarpma sonucu parçalanmış cam parçası olabileceğini öne sürerek bilinen teorilerin aksine farkıl bir yaklaşım getirmiştir.

Sovyet Casusu Kim Philby’nın babası gezgin Harrty St.John “Abdullah” Philby,Suudi Arabistan’ın güneybatısında Rubel Hali’de, 1932’de “boş bölge” olarak bilinen yerde Kuran’ın Hud Suresinde geçen olaylarla ilgili araştırma yaparken bölgenin adını Vabar koymuştu.Adı Arapça “El Hadida” (Demirin Yeri) efsanesinde geçen ve demirden iki deve heykelinin bulunduğu eski bir yerleşim yerini arıyordu.Aylarca süren ve birkaç devesinin de öldüğü yolculuğun sonunda yarım km.çapında bir toprak parçası üzerinde yığınla kum taşları,siyah cam ve demir meteroit yığınlarına den geldi.Burasının haritasını çıkardıktan sonra bu yerin bir volkan krateri olduğunu yazdı ve birkaç numuneyle İngiltere’ye döndü.Biritish Museum’dan Dr.Leonard James Spencer daha sonra burasının meteor çarpması sonucu oluşmuş bir krater olduğunu tespit etti.

Philby’nin getirdiği 25.librelik demir yığının yapılan incelemsinde %90 demir,%5 nikel kalanının da bakır,kobalt gibi elementlerin yanında % 0.0006 oranında oldukça yüksek kabul edilen iridyum olduğu tespit edildi.Bu elemente Siderofil adı verildi ve bölgeye Vabar Meteorit çarpma bölgesi denildi.

1937’de Aramco şirketinin jeologları bir araştırma yapmak istediyseler de Philby,demir bloglarının olduğu bölgeyi tam olarak bulamadı.

1966’da Aramco (Arap Amerikan Petrol Şirketi) çalışanı James Mandavılle bölgeyi ziyaret etti.2045 kg.ağırlığında,3.5.feet (“1”.m.kadar) çapında ,atmosfere mermi gibi girdiğinde yanmaktan dolayı koni şeklini almış olduğu ve kuma gömüldüğü sanılan  oldukça büyük bir parça buldozerle ortaya çıkarıldı ve resimlendi.Daha sonra daha küçük bir meteoritin bulunduğu Dahran’a geçildi.Bölgeye 1982 ve 1994’de tekrar keşif gazileri düzenlendiyse de çağdaş teknolojiye rağmen çöl fırtınalarını kumları taşımasıyla değişen arazi şartları yüzünden bölge bulunamadı.Bölgede toplam ,116m,64m ve sonuncusu Arap-Amerikan jeoloji heyeti olarak da biline  Zahid keşif gezisi sırasında  11m çapında olmak üzere üç krater tespit edildi.

Elde edilen parçalar Suudi Arabistan Milli Müzesine konuldu.

Bölgede bulunanların dışında,çarpmaya dayalı katmerli kaba yarı kumtaşı tabakası gibi görünen toplar halinde siyah cam cürufları bulundu.Bölgenin hiçbir yerinde başka demir veya maden bulunmadı.

Camın %90’ı çarpma sonucu oluşan ısıdan araziyi kaplayan kumlardan,%10’u da meteora ait demir, nikelden oluşuyordu.Meteor’un atmosfere girdiğinde 3.500 ton ağırlığında olduğu,tahminen 40.000 veya 60.000 km /saat hızla yere çarptığı sanılıyor.Etkisinin Hiroşima’ya atılan atom bombasının gücünde olduğu sanılıyor. Olayın binlerce yıl önce gerçekleştiği sanılıyor.(http://en.wikipedia.org/wiki/Wabar_craters)

Alaeddin Yavuz

keykubat /adilyargic/ adilyargicc

Kaynaklar;

1-http://www.forumancientcoins.com/numiswiki/view.asp?key=baetyl

2-http://books.google.com.au/books?id=yCkRz5pfxz0C&printsec=frontcover&dq= Dictionary+ of+Deities+ and+Demons&source=bl&ots=aFsyeWj–s&sig=bUBKLDaA9yIAvddu40f0VddVXd8&hl =en&ei=0UIlTNeyOcmXcYPxzfAC&sa=X&oi=book_result&ct=result&resnum=1&ved=0CBQQ6AEwAA#v=onepage&q=Ashur&f=false

3-http://en.wikipedia.org/wiki/Pre-Islamic_Arabian_gods

  1. Karen Armstrong (2000,2002). Islam: A Short History. pp. 11. ISBN0-8129-6618-x.
  2. ^The Book of Idols (Kitāb al-Asnām) by Hishām Ibn al-Kalbī
  3. ab L. Gardet, Allah, Encyclopaedia of Islam

About alaeddinyavuz

50 years old man, blogger, anti war, antiemperialist, socialist,1978's leftist, religionless, peacemaker, antiracest, retired constable, married, have two children, live in Istanbul- Turkiye
Bu yazı Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

ISLAM ONCESI ARAP TANRILARI için 5 cevap

  1. lista de email dedi ki:

    i always share your sites post with my friends. keep posting and i will follow you… lista de email lista de email lista de email lista de email lista de email

  2. now you have to ask yourself, is this the best post you can push out?

  3. Geri bildirim: DOĞAL FELAKETLERİN SİYASİ BAĞLARI | alaeddinyavuz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s