İSLAMİYET ROMA TEZGAHI MI?

ÖN SÖZ;

Dünya dinleri içinde en yaygın iki din Hristiyanlık ve İslamiyet’tir. Bu iki din de Roma imparatorluğu döneminde ve onun hakim olduğu topraklarda çıkmıştır. İkisi de Sabi,Yahudi ve İran Mitracılığı temellidir.İki din de Sabi ve Yahudi peygamberlerini soy ağacı olarak alır. İkisi de peygamberlerinin soylarını Adem oğlu Şit’e, Nuh’a, İbrahim’e dayandırır.

Ancak Roma’nın eski dini İran Mitra (güneş) dininden Greklerin kendilerine uyarladıkları Grek Mitra dininin Romalılarca kendilerine uyarlanmış haliydi.

Roma topraklarını genişletip İran sınırlarına dayatınca, İranlıların tanrının seçtiği kavim olduğu inancı gereği, onlara açılacak savaşın da tanrıya açılacağı, böylece tanrıların lanetinin üzerlerine geleceği korkusuyla Romalı askerler İranlılarla savaşmak istemiyorlardı. Hatta imparatorlarını bile sadece bu yüzden öldürebiliyorlardı.

Ama İran da rahat durmuyor, Roma içinde dini etkisini kullanarak sürekli kanlı isyanlar çıkartıyor, Roma’ya saldırıyor ve Roma’ya kaptırdığı eski topraklarını geri almanın savaşını veriyordu.

Roma’nın tarih sahnesine çıkmasından önce İran, Ege denizinin ötesindeki Grek ülkesine kadar sınırlarını genişletmişti.

M.Ö.540’larda, Büyük Krus zamanında Irak’taki Babil, Suriye’de bulunan Asur medeniyetlerini yıkıp kendisine katmıştı. Bu arada Babil’de esir bulunan, tapınakları yıkılmış, halkı sürülmüş, ileri gelenlerinin Babil’de köle edildiği Yahudileri de serbest bırakıp, yurtlarını geri vermiş, tapınaklarını inşa etmeleri için de gerektiği kadar para da vermişti.

M.S. 6OO'LER ROMA İMPARATORLUĞU

Serbest kalan Yahudi rahipleri, akıllarında kaldığı kadarıyla eski din kitaplarını tekrar kayda geçirmişler ama İran’a olan vefa borçlarından dolayı kitapları Tevrat’ı İran Zervanilik dinine, soylarını Sabilerin ataları Şit, Nuh, İbrahim’e dayandırmışlardı. Çünkü onlar da Araptı.

Bu sevinçlerini fazla yaşayamadan Romalılar batıdan Akdeniz’i aşarak gelmişler, Yahudileri ve bölgedeki diğer kavimleri vergiye bağlamışlardı.

Bundan doğan huzursuzluklarına İran’ın onları Roma’ya karşı kışkırtmaları eklenmiş ve Yahudiler Roma’ya sürekli sorun çıkarmaya başlamışlardı.

Bazen onlara katılan Sabileri de Yahudilerle birlikte sürgün eden bazen de soykırım uygulayan Roma duruma hakim olsa da bütün heybetine rağmen bir türlü İran’a karşı başarı elde edemiyordu.

Kendilerini Roma Mitracılığına inanan kavimler arasında daha kolay kabul ettirebilmek için her milleti kucaklayan Hristiyanlık dinini çıkartan Yahudiler bunu 300 yıl boyunca pahalıya ödediler.

Roma, sürgün, ağır vergiler ve toplu kıyımlarla karşılık verdi. Bu da Yahudi ve Hristiyan Yahudiler ile onlara katılan diğer kavimlerin isyanlarının artmasına neden oldu.   Roma da İran karşısında toprak kaybını arttırdı. Bu isyanlara bir de kuzeyden Türk saldırıları eklenince iyice sıkışan Roma ordusunu İran’a karşı savaştırabilmek için çareyi Yahudilerin çıkarttığı ve önceden yasakladığı Hristiyanlığı kabul etmekte bulmuştu. Bu din, Roma’nın eski haline gelmesini bir kaç yüz yıllığına sağladı.

ROMA'YA GÖRE DİNLER DEVLET İŞİDİR1

Yahudilik ve Hristiyanlık İran’ın icadıdır. Önce korkan Roma, onu benimseyerek dünya dini, İslam’ı da köle dini yaptı. Müslümanlar bu yüzden kölelikten kurtulamazlar.

Bu defa da Sabilerin çıkartıkları Ortodoks Hristiyanlık mezheplerine bölünmesi yüzünden, Roma’nın sadece Grek soylulara kabul ettirebildiği Grek İnciline dayalı Katolik mezhebini diğer milletlere benimsetemedi ve isyanlar gene sürdü.

Arap yarımadasında eski Grek putperestliği ile karışık inançları olan ve kendilerini Yahudiler ile İbrahim oğlu İsmail soyundan sayan ve Araplar arasında saygınlığı olan kabile dikkatini çekti. Ancak bunlar ne Yahudi ne de Hristiyanlığın herhangi bir mezhebini beğeniyorlardı.

Onları tek bir din etrafında birleştirerek, Irak, Mısır, Suriye coğrafyasındaki akrabalarıyla İran ve Yahudilere karşı kullanmayı akıl etti.

Roma Vatikan kilisesi ile imparator bu gelişmeyi doğrudan mali ve ideolojik olarak desteklediler.

Ancak İran korkusuyla bu projeden çekinen Araplar, Roma’nın İran’ı mutlak bir yenilgiye uğratıncaya kadar beklediler.

600 İRAN ROMA TÜRK İMPARATORLUKLARI

627’de bu zaferi yakalayan Roma’nın yanında yer alan Hicaz Arapları, yeni dinlerini yayarken arkalarında daima Bizans’ın koruyucu gücünü, Vatikan’in ideolojik ve mali desteklerini buldular.

Böylece İslam 627-632 arasında beş yılda tüm Arap yarımadasını tek devlet haline getirdi.

635’te de İran İslam topraklarına katılmış ve ebediyen sorun olmaktan çıkmıştı. Bunu Mısır’dan başlayan kuzey Afrika işgalleri takip etti. Yahudiler ve Ortodoks Hristiyanlar İslam’a din benzerlikleri yanında biraz da baskıyla kolayca girdiler.

Roma rahatlamıştı. Ama şimdi karşısında dev bir İslam Arap canavarı duruyordu.

Kuzeyden gelen Türkler ile ortakları Vizigotlar, Astrogotlar çoktan batı Roma’yı yıkmıştı bile.

100 yıl gibi kısa sürede hak etmedikleri başarı kazanan Emevi Arapları, şaşırmış, ele geçirdikleri topraklardaki kavimlere soykırım uygulamış, bütün nefretleri de üzerlerine çekmişti. Bu da onların gerilemesinin esas nedeni olmuştu.

100 yılda büyüyen İslam, 50 yıl içinde birden çöküşe geçmiş, topraklarını Roma’ya geri kaptırmıştı.

İran’da da Türkler idareyi ele almışlardı.

Kısa sürede kendine gelen Roma, Müslümanlara karşı “haçlı seferlerini” başlatmış, 750’lerden itibaren üstünlüğünü kabul ettirmişti. 850-950 yılları arasında Müslümanları İran Urumiye gölüne kadar sürmüş, Anadolu’yu geri almıştı. Araplar da hanedan değiştirmiş, Emevi ailesi tasfiye edilmiş yerine peygamberin amcasının oğlu Abbas’ın soyundan gelen Abbasi ailesi 740’larda geçmişti.

Emevilerden daha insani olduğu yazılan bu aile biraz dirense de Suriye- Irak-Mısır çizgisini zoraki koruyabiliyordu.

Roma’nın baskısına, İran’dan gelen Selçuklu Türkleri Arapların ellerinden toprakları almaları eklenmiş, Mısır’da Devlet El Türkiye devleti kurulmuş, Abbasi hanedanı da Arap yarımadasına hapsolmuştu.

Arapların haydan gelip huya gitti misali hak etmedikleri egemenlikleri de böylece sona yaklaşmıştı.

Müslüman olmuş İran Selçuklu Türkleri 1071’de Anadolu kapısını açmış, 250 yıl içinde neredeyse bütün Anadolu’yu istila etmişlerdi. Hatta Anadolu artık Türkiye diye anılıyordu.

Ortada İslam Arap adı okunmaz olmuştu.

Ama olan bir diğer şey daha vardı. Bu dine giren her millet, aynı Hristiyanlıkta olduğu gibi asimile olmuş, köken bağlarını kaybetmiş ve sömürüye açık kalabalıklar haline gelmişti.

20.yüzyılda dünyaya egemen olan batılı çağdaş Romalılar, sayısız tarikatlara böldükleri Müslümanları birbirine düşürerek güç olmaktan çıkartarak, kendilerini emniyete alıp, şimdi bunun meyvesini geviş getire getire yiyorlar.

Dini duyguları yoğun Müslüman dindarların tepkisini çekecek bu önsözü doğrulayacak olayları, tarihi kanıtları neredeyse tümünü İslam siyer ve hadis kaynaklarından derleyerek takdirinize sunuyorum.

Okuduğunuzda bakalım, İslam’ın Roma imalatı bir din olduğunu kabul edebilecek misiniz?

Beğenmeseniz de gerçekler sizi iknaya yeter, zira acıdırlar.

Alaeddin Yavuz

 

Hristiyanlık ve İslam öncesi Arap mitolojisi;

 

Konumuz din olunca, “mitoloji” adı verilen, Tevrat kökenli dinler öncesi dinleri anmadan olmaz. Çünkü, modern din denilen Musevilik, İsevilik ve İslam’ın kökenleri bu mitlerdir.

Mitolojiyi dinler tarihinden çıkartırsan, köksüz bitkiyi toprağa dikmiş gibi olursun. Yani o bitkinin yaşama şansı olmadığı gibi, köksüz/mitsiz dinin de yaşama şansı yoktur. Müslüman milletlerin de sıkıntısı bence budur.

Bakalım Arapların mitleri nelermiş.

 

İsmail Soyunun Putperestliğe Geçişi Efsanesi;

 

İbni İshak’ın eserinden İbni Hişam’ın derleyip hazırladığı “Siret-ül Resulüllah” adlı kitaptan olduğu gibi aktarıyorum;

 

Luhay Oğlu Amr’in Hikayesi ve Arapların

Putlarının Zikri

 

İbn-i İshak der ki: Hazm oğlu Amr oğlu Muhammed oğlu Ebu Bekr oğlu Abdullah, babasından naklen bana şunları   anlattı : “Tanrı elçisi Muhammedin şunları söylediği bana anlatıldı : Luhay oğlu Amr’ı cehennemde bağırsaklarını sürüye sürüye gezerken gördüm; ona:

“Senin zamanından benim zamanıma kadar geçen süre içinde yaşayan insanlar ne oldu” diye ‘sordum. O -“hepsi helâk oldu (burada helâk oldular demekle cehennemlik oldular demek istiyor)“.

İbn-i İshak der ki: El-Haris oğlu İbrahim oğlu Muhammed etTeymi Ebu Salih es-Semmân’dan naklen Ebu Hureyre’nin   şöyle dediğini bana anlattı. BenTann elçisinin el-Cevn oğlu Eksem el-Huzarye şöyle dediğini duydum : “Ey Eksem! Ben Hindif oğlu Kamaa oğlu

Luhay oğlu Amr’in cehennemde bağırsaklarım sürüye sürüye dolaştığını gördüm. Onun kadar sana benzer bir kimseyi, senin kadar da ona benzeyen bir kimseyi görmedim.”

Bunun üzerine Eksem : Ey Tanrı elçisi korkarım ki onun bana benzeyişinin bana bir zararı okunmasın” dedi. Tanrı elçisi “Hayır dokunmaz. Sen müminsin o ise kâfirdir. Ismail’in dinini ilk değiştiren odur. Gene o putları dikti. Bahira, Saibe, Vasile ve Hami meselelerini” ortaya çıkardı.

HUB (Tahıl) EL (Tanrı) Keçi başlı Şeytan Bereket tanrısı Hubel

HUB (Tahıl) EL (Tanrı)
Keçi başlı Şeytan Bereket tanrısı Hubel

İbn-i Hişam diyor ki: Bilgi sahibi bazı kimseler bana şunları anlattılar: Luhay oğlu Amr bir gün bazı işlerini görmek üzere Mekke’den çıkıp Suriye’ye uğramış. O zaman Amalikalıların (Devlerin) oturduğu Belka ülkesindeki Muab’a geldi. –Amalika Nuh oğlu Sam oğlu Laviz oğlu İmlâk’ın soyundandırlar. imlâk’a İmlik’de denir- Orada Amalikanın putlara taptıklarını görünce: “Taptığınızı gördüğüm bu putlar nedir ?”

diye sormuş. Onlar da : “Bunlar bizim taptığımız putlardır. Onlardan yağmur yağmasını dileriz yağar. Bize yardım etmelerini dileriz ederler” cevabını verdiler. Bunun üzerine Amr onlara -“Arap ülkesine götürmek üzere orada araplann tapmaları   için bu putlardan birini bana

vermez misiniz ?” demiş. Onlar da kendisine Hübel adında bir put vermişler. Amr bu putu Mekke’ye götürüp dikmiş ve halka, ona tapmalarını ve ululamalarını emretmiş.”

İbn-i İshak der ki: Söylediklerine göre İsmail oğullarının ilk taşlara tapmaları şöyle olmuştur. Mekke İsmail oğullarına dar gelip diğer ülkelerde bir yurt aramak için Mekke’den ayrılan herkes kutlu tapınağa (Kâbe’ye) saygı   sebebiyle oradaki taşlardan bir tanesini yanına alıp

götürürdü. Mekke’den ayrılanlar indikleri veya gittikleri yerde bu taşı bir yere koyar ve kutlu tapınağın (Kâbe’nin) etrafında dolaştıkları gibi bu taşın etrafında da dolaşırlardı. Bu suretle yavaş yavaş hoşlarına giden veya beğendikleri başka taşlara tapma adeti ortaya çıktı. Bundan sonra nesiller birbirini takip etti, eski dinlerini unuttular. İbrahim’in Ismail’in dinini başka bir dinle değiştirdiler, putlara taptılar ve daha önceki milletlerin kabul ettikleri sapıklıkları   benimsediler.

Bununla beraber aralarında ta İbrahim’in zamanından beri devam edegelen bazı

kalıntılar vardı ki, bunlar İbrahim’in dininden olmayan bazı   şeyleri bu dinle karıştırmakla beraber kutlu tapınağa saygı göstermek, onun etrafında dolaşmak ona hac ve umre amacıyle gitmek Arafe ve Muzdelife dağlarında durmak, kurbanlık develer götürmek, Hac ve Umre zamanlarında telbiye etmek gibi İbrahim’in dininden olan gelenekleri yerine getirmeye devam ettiler.

Mesela Kinâne ile Kureyş kabileleri telbiye sırasında: (Lebbeyke’l-Lahumme lebbeyk, lebbeyke la şerikelek, illa şerikün huva lek, temlukihu vama melek,: Sana geldik ey Tanrımız Sana geldik; Sana geldik ki senin bir ortağın yoktur; ancak Senin hükmünde olan bir ortağın vardır; Sen ona hükmedersin o ise Sana hükmedemez.) derler.

Bu suretle bu iki kabile Telbiye de Tanrının birliğini tanır sonra putlarını ona ortak koşar fakat bu putları Tanrının hükmü altında sayarlardı.

Kutlu ve Yüce Tanrı, elçisi Muhammed’e Kur’an’da şöyle der: (Onların çoğu ancak ortak koşarak Allah’a inanırlar : Kur’an XII, 106) Yani bunlar Hak olduğumu tanımak için ancak yaratıklarımdan birini bana ortak koşarak birliğimi tanırlar.

Nuh kavminin de taptıklan bir takım putları vardır. Bu putların hikayesini Kutlu ve Yüce Tanrı, elçisine Kur’an’da şöyle anlatıyor:

(Dediler ki Tanrılarınızdan vaz geçmeyin. Vedd, Suya’,Yağus,Ya’uk ile Nesr putlarını da bırakmayın dediler. Ve böyle diyenler nice kimseleri doğru yoldan saptırmışlardır. (Kur’an Nuh Suresi 71:23*)

 

İran Mecusi tanrısı Zervan

İran Mecusi tanrısı Zervan

(*)Elmalı’lı Hamdi Yazır, bu sure ve ayetin tefsirinde, Nuh peygamberin “kendi kavmine” geldiğini kaynak gösterek vermiştir. Bu kavim de bilindiği gibi Sebe/Arami/Harami kavmidir.İbrahim de onlara geldiğinden, Yahudiler, sadece soylarını ondan almış, oğlu İshak’ın ikiz oğlundan, Yakup’u (Topuk tutan, hileci) İran Zervanilik dininin şeytanı Arman/Erman’a benzeterek soylarını ona bağlamışlardır. Bu olay, Yahudilerin İran şahı Büyük Krus tarafından Babil’deki kölelikten kurtarılıp, ülkelerinin bağışlandığı, tapınaklarını yapma, dinlerini yaşama haklarının verilmesinden sonra Tevrat’ın ikinci kez rahipleri Katip Ezra (Üzeyir) tarafından iran’ın, idaresine giren köle kavimlere dayattığı şeytan ibadeti dini Zervanilik’e göre yazılmıştır.   Tanrı Zervan’ın iki oğlu olur, biri şüphe üzerine olan, hileci şeytan Arman/Erman, diğeri de parlak, temiz, ahlaklı ama saf Hürmüz’dür. Tevrat’ın İshak peygamberinin ikizleri Esav (kıllı) dürüst, ahlaklı ama saf, Yakup ise cinfikir, yalancı, hilecidir. İki dinin karakterleri çok benzemektedir. Bu minnet borcuyla daima İran yandaşı olan ve İran lehine anarşi çıkardığı için Roma tarafından sürülüp kıyıma uğratılmasının nedeni bu İran köken bağlarıdır. Muhammet de Yahudileri taklit etmiş, soyunu, Sara anayı aşağıladıkları için anası Hacer ile Mekke çölüne sürülen İbrahim oğlu, lanetli İsmail’e dayandırırken, Yahudi peygamberlerini de soyuna ekleyerek Yahya peygamber ile akraba yapmıştır. (Ali İmran suresinde geçen İmran ailesi) İbrahim ile Yahya arasındaki, ve Yahya sonrasındaki İsa dahil bütün peygamberleri ret eden, Yahudilerden 1500 yıl kadar önce Mısır’dan sürülmüş cüzamlı, Sina yarımadası ile Ürdün vadisindeki atıl zeytin ağaçlarını işleyerek elde ettikleri yağla şifa bulan ve “okunmuş zeytin yağıyla vaftiz olma geleneğini” icat eden (Aramice’de Ahmet adının karşılığıdır) Sabilerin kitaplarında geçtiğine göre Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlar şeytana tapınan kavimdir. (Kynk-Draşa d Yahya/The Book of John=Yahya’nın Kitabı)

Bu bilgiler ışığında Tevrat ( Mısır sürgünü cüzamlı Yahudilere), İncil (Asya-Afrika kıtalarından denizaşırı sürülmüş Grek/Rumlara) ve Kur’an’ın da hepsinin melezleri Hicaz Araplarına kimlik kazandırmak için üretilmiş siyasi dinler oldukları ortaya çıkmaktadır.

Kaldığımız yerden İbni İshak’a tekrar dönelim bakalım neler anlatacak;

İsmail soyundan ve başka soylardan olan ve İsmail dinini bırakıp bu putlara taparak bu putların adlarıyla anılan Arap kabileleri şunlardır:

1-Mudar oğlu İlyas oğlu Mudrike oğlu Huzeyl kabilesi. Bunlar Ruhat bölgesinde Suya‘ adlı putu benimseyip taptılar.

2-Kudaa’nın bir kolu olan Vebre oğlu Kelb kabilesi, bunlar da Dilmat ül-Cendel de Vedd putunu benimseyip taptılar.”

3-İbn-i İshak der ki: Tayy kabilesinin bir kolu olan En’um boyu ile Mezhic kabilesine mensup Cureş halkı   Cureş de Yağus putunu beııimseyip taptılar.

4-İbn-i İshak der ki: Hemdan kabilesinin bir kolu olan Hayvan boyu Yemende Hemdân bölgesinde Ya’uk putunu benimseyip taptılar.

5-İbn-i İshak der ki: Himyer kabilesinden Zulkula’ boyu Himyer bölgesinde Nesr putunu benimseyip taptılar.

6-Havlan boyunun Havlan bölgesinde Umyanis adında bir putları vardı.

 

Nuh Kavmi Sonrası Arapların Edindikleri Putlar;

 

İbn-i İshak der ki: Her aile kendi evinde bir put edinip ona taptılar. Bir adam yola çıkmak istediği zaman hayvanına binmeden ona el yüz sürerdi. Bu iş yola çıkmadan önce en son yapacağı iş   olurdu. Yoldan döndüğü zaman da gene puta el yüz sürerdi. Bu iş döndükten sonra ailesini görmeden adamın yaptığı ilk iş olurdu.

Tanrı Muhammed’i, Tanrı birliği kavramı ile Peygamber olarak gönderdiği zaman Kureyşliler : “Nasıl olur! Bütün Tanrıları tek Tanrı yapıyor. Bu ne acayip şey. Olur mu hiç?” diyorlardı.

Muhammet zamanı etrafı putlarla çevrili Kâbe (Kare/Dört köşe/Rahim, Güneş tanrıçasının rahmi. RAHİM TANRI)

Muhammet zamanı atrafı putlarla çevrili Kâbe (Kare/Dört köşe/Rahim, Güneş tanrıçasının rahmi. RAHİM TANRI)

Araplar Kâbe ile birlikte başka tapınaklar da edindiler. Kâbe’ye yaptıkları gibi bunlara da saygı gösterirlerdi. Bu tapınakların kapıcıları ve bakıcıları da vardır. Araplar tıpkı Kâbe’ye yaptıkları gibi bu tapınaklara da kurbanlıklar götürür, etraflarında dolaşır (tavaf eder) ve onlara da kurbanlar keserlerdi. Bununla beraber Araplar Kâbe’nin bu tapınaklara üstün olduğunu kabul ederlerdi; çünkü Kâbe’nin, Tanrının sevgilisi İbrahim’in kutlu evi ve tapınağı   olduğunu bilirlerdi.””

 

Sabilerin Tanrıları;

 

1-Gök Ana/Pira (Rahim, am/vajina)- Bütün evreni doğuran ilk varlıktır. Her şey onun rahminde olmuştur. Gök cisimleriyle birlikte bvaşka Gök Analar da doğurmuş, o Gök Analar da benzer şekilde doğrurarak sınırsız gök yüzü yaratılmıştır. Ancak Ulu Mana tarafından mana aleminde yaratılmıştır.

Mısır Gök Ana'sı NUT/Maat Toprak Geb ile çiftleşerek gök cisimlerini doğurur.

Mısır Gök Ana’sı NUT/Maat Toprak Geb ile çiftleşerek gök cisimlerini doğurur.

2-Ulu Mana- Mana Rabba, yaratılacak bütün canlıların ruhlarının bulunduğu alemin tanrısıdır. Tüm Sabi tanrıları ilk önce burada yaratılmışlar ve sonra vücut bulmuşlardır.

3-Işık Kralı- Melki d Nura, yarı maddedir, fiziki evrenin yaratıcısıdır. Belirli bir şekli yoktur. Fiziksel bedenleri olan tanrıları, melekleri yaratan odur. Tanrıların en ulusudur.

4-Yura- Işığı yaratan ilkel zayıf ışık, ışımadır. Evrende ilkel suları, onda yaşayan ilk tanrıları oluşturan ışımadır. Işıma, ışığı, ışık da göklerdeki ilk yaşam veren suları yarattı.

5-Hayya- (Hayat, yaşam veren). Nukrayya, Yura’dan oldu, ancak herşeyden önce de vardı. İlk ışıma ondan geldi, ışımadan ışık, ışıktan Utralar yani gök halkı oldu. İkinci yaşamı başlatan Yuşamin’i başlarında iki koruyucusu olan 160 gök nehrini, 360 ışıktan dünyayı yarattı.

6-Hayya Tinyaniyye/Yuşamin- İlk yaratılışının isteğiyle sınırsız sayıda göklerde oturan varlıklar ustralar yaratılmıştır. Işık dünyasının altında yer alan yarı fiziki dünyanın meydana getirilmesinde çok etkilidir. Bütün fiziksel yaradılışlar Hay’ın isteğiyle gerçekleşmiştir.

Daha sonra Hay’a karşı gelerek yaratıklarıyla isyan başlatır, büyük İncil savaşlarını gerçekleştirir. İlk düşmüş ve bağışlanmış şeytandır. Alt görevde çalıştırılmak için kendisine komplo yapıldığını öne sürse de kaderinden kurtulamaz. Daha sonra aynı kaderle onu takip eden oğlu Abatur, torunu Ptahil gibi tanrılar gelir.

Sabi'lerin Abatur/Cebrail'i yani Haberci meleği Hermes'tir. Grekler Hermes heykelini kilometre taşı olarak dikmeyi Sabilerden almış olabilirler. Sembolü erkeklik organıdır.

Sabi’lerin Abatur/Cebrail’i yani Haberci meleği Hermes’tir. Grekler Hermes heykelini kilometre taşı olarak dikmeyi Sabilerden almış olabilirler. Sembolü erkeklik organıdır.

7-Abatur- Yuşamin’in oğludur. Kıyamette ve sonrasında yer altı dünyasına ceza çekmek için gönderilen insanların günahlarını tartıcısı ve arındıktan sonra Işık Krallığına kabulünde yargıçlık görevi verilir. Yazıcı, katip tanrıdır. Sembolü erkeklik organıdır.

 

8-Ptahil- Abatur’un oğludur. Dünyanın ve onun bulunduğu evreni yaratır ve ilk Adem Adem Kasya’nın yaratılmasında görev alır. Ancak insanlara ruh üfleyemez. Biraz kabiliyeti kısıtlı tanrıdır. Tanrının emirlerini insanlara ileten haberci melek Cebrail budur.

 

9- Er Ruha- Gökten düşüş, huzurdan recm edilerek kovulmuş dişi şeytandır. Göklere dönüşüne izin verilmemiştir. Ademe ruh üflenmesinde etkilidir. Işık krallığına en büyük savaşı o açmıştır ve Manda di Hayya tarafından yenilgiye uğratılmıştır.

Ur, küçük Gök Ana, dişi şeytan Er Ruha'nın oğlu ve kocası. Cehennem'in kralı. "Kur" Sümer dilinde "cehennem-Yer altı dünyasının adıdır. Aan Sümer baştanrısının adıdır. Aan'ın ilk yaptırdığı iş bu dünyada cehennemi yani KUR'u inşa ettirmektir. Kur-Aan-ı Kerim= Aan'ın Ulu Cehennemi. Kur'an da "Cehennemden haber veren kitap değil midir?

Ur, küçük Gök Ana, dişi şeytan Er Ruha’nın oğlu ve kocası. Cehennem’in kralı. “Kur” Sümer dilinde “cehennem-Yer altı dünyasının adıdır. Aan Sümer baştanrısının adıdır. Aan’ın ilk yaptırdığı iş bu dünyada cehennemi yani KUR’u inşa ettirmektir. Kur-Aan-ı Kerim= Aan’ın Ulu Cehennemi. Kur’an da “Cehennemden haber veren kitap değil midir?

10-Ur- Er Ruha’nın oğlu ve kocasıdır. Günahların çekildiği yer altı dünyasının kralıdır. Kıyamette yeryüzünü yutacak olan büyük yılandır. Cezalarını çeken insanların ruhları onun ağzına kadar gelirler ve Abatur, onun ağzından ruhları alarak çile okyanusuna atar, orada arınmayı tamamlayan ruhlar Abatur’un terazisiyle tartılarak Işık Krallığına girmelerine izin verilir. Tevra’ta Leviathan yılanı olarak bilinir.

11-Manda d Hayya- Şeytan Er Ruha ve oğlunun yaratıklarıyla ve Adem soyunu içki- fuhuş ile aldatıp Işık krallığını ele geçirmek için açtığı savaşı kazanmaya tanrıların umudu yoktur. Onlar da Manda d Hayya’yı yaratırlar. O, aslında ilk yaratılıştan itibaren vardır, Bütün tanrılarla pazarlık eder, tüm güçlerini kendinde toplar. Şeytan’ın tüm gök cisimlerindeki ordularına, onun askerleri sayısında çoğalarak savaşır ve kazanır. Böylece tüm tanrıların başı olur. Sümer’in Marduk’undan türetildiğine inanılır. İlk ve sondur.Allah olarak da anılır.

Sabi tarnıları, şeytanları, lillitleri, sfenksleri saymakla bitmez. Bilinmesi gereken başlıcaları bunlardır. Irak, Suriye, Yemen, Mısır, Habeşistan, Anadolu, Yunanistan, İran coğrafyasındaki bütün tanrıların benzerleri mevcuttur. (Kynk- Ginza d Rabba Sabilerin din kitabı.)

M.Ö.2500'lere ait Klde Ur'da Manda d Hayya'nın hayvan sembolü. Kaldelilerin adları zaten "Ay'a Tapınanlar anlamına gelir. Güneşe tapınanların kutsal hayvanı erkek inek Boğa/Öküz'dür. Şeytana7Ay'a tapınanlarda bu Kara MANDA'ya dönüşür.

M.Ö.2500’lere ait Klde Ur’da Manda d Hayya’nın hayvan sembolü. Kaldelilerin adları zaten “Ay’a Tapınanlar anlamına gelir. Güneşe tapınanların kutsal hayvanı erkek inek Boğa/Öküz’dür. Şeytana7Ay’a tapınanlarda bu Kara MANDA’ya dönüşür.

Sabiler de kökenlerini Adem oğlu Şit’e, Nuh’a bağlarlar. İbrahim peygamber, Irak Sabilerine geldiğinden onların peygamberidir. Yahudi peygamberlerinin İshak’tan başlayarak hiç birisini kabul etmezler. İsa’yı da şeytan olarak tanrılar. Sadece onu vaftiz eden Yahya’yı peygamber sayarlar. Bu arada Muhammet de onlarda şeytandır, Mars’ın kılıcı zalim kan dökücü Arap Ahmet’tir. Bu yüzden Sabileri bilmek gerekmektedir.

Şimdi İbni İshak’a geri dönelim;

 

İbni İshak’ın tespit ettiği Arap putları;

 

1-İbn-i İshak der ki: Mudar oğlu İlyas oğlu Müdrike oğlu Huzeyme oğlu Kinane oğlu Milkan boyunun Sa’d adında bir putları vardı. Bu put uzun bir kaya olup bu boyun topraklarında bulunurdu.

2-Devs kabilesinden Humeme oğlu Amr ed-Devsr’ye aid bir put vardı.

3-İbn-i İshak der ki: Kureyş kabilesi Kâbenin içinde bulunan bir kuyunun yanı başına dikilmiş bir putu benimseyip taparlardı. Bu putun adı Hubel idi.

4-İbn-i İshak der ki: Kureyş kabilesi zemzem kuyusunun yanında bulunan İsaf ve Naile adlarındaki iki puta taparlar ve bunların önünde kurbanlar keserlerdi. (Tapınak Fahişe Dini)

İsaf, Bağy oğlu İsaf adında bir adam, Naile’de Dik kızı. Naile adında bir kadın olup Kâbe içinde cinsi münasebette bulunduklarından dolayı Tanrı onları taş etmiştir.

İbn-i İshak der ki: Ebu Talip söz arasında İsaf ile Naile putlarını   anarak şu beyiti söylemiş : “Sellerin biriktiği ve daha iyi şiir söylüyenlerin konduğu yer olan İsaf ve Naile putlarının bulunduğu yere de (And içerim ki).”

Allah’ın kızları El Lat, El Uzza ve Menat

5-Kureyş ile Kinane kabilelerinin Nahle bölgesinde el-Uzza ad ında bir tapınakları vardı. Bu tapınağın bakıcıları ve kapıcılan Haşim oğullarının bağlaşıkları (müttefikleri) olan ve Süleym’in Şeyban boyundan idiler.

İbn-i İshak der ki : Bir arap şairi söz arasında el-Uzza tapınağını   anarak şu beyitleri söylemiştir: “Esma, Ganm boyundan bir adamın hediye ettiği hayvanlardan bir ineğin başı   ile evlendirildi. Bu adam   ineğini Uzza önünde kurbanların kesildiği gab gab adli yere götürürken gözünü özürlü bulduğu için etinden bol bol dağıtmış.” Nitekim arap- lar bir kurbanlık kurban ettikleri zaman bunu orada bulunanlara da dağıtırlardı.

6-İbn-i İshak der ki: el-Lât tapınağı ise Taif’de Sakif kabilesine aid idi. Bu tapınağın bakıcıları ve kapıcıları Sakif kabilesinden Muattib boyu idi.

7-İbn-i İshak der ki: Menat tapınağı Evs ve Hazrec kabileleri ile Yesrib (Medine) halkından bunlann dinine bağlı   olan kimselerin tapınağı idi. Bu tapınak deniz kıyısında el-Müşellel dağına yakın bulunan Kudeyf de idi. İbn-i Hişam diyor ki: Tanrı elçisi, Harb oğlu Ebu Süfyan’ı Menat tapınağına gönderip yıktırdı. Başka bir rivayete göre gönderilen Ebu Talib oğlu Ali idi.

8-İbn-i İshak der ki : Zulhalasa tapınağı Devs, Has’am ve Becile kabileleri ile bunların yurdu olan Tebala bölgesinde yaşayan arapların tapınağı idi. İbn-i Hişam diyor ki: Zulhalasa yerine Zulhulusa da denir. Araplardan bir adam Zulhalasa’ya hitaben şu mısraları   söylemiş : “Ey Zulhalasa öc sahibi sen olsaydın ve benim gıbi senin de baban öldürülmüş olsaydı   düşmanları öldürmekden beni men etmez

9-İbn-i İshak der ki : Fels tapınağı, Tayy kabilesiyle Selma ve Eca dağlarında oturan ve bu kabileye bağlı olan kimselerin taptıkları tapınak idi.

İbn-i Hişam diyor ki: “Bilgi sahibi bazı kimseler bana Tanrı elçisinin , Ebu Talib oğlu Ali’yi yollayıp bu tapınağı yıktırdığını söylediler.” Ali tapınağın içinde birine er-Resub, öbürüne el-Mihzen denilen iki kılıç buldu. Bu kılıçlar’ Tanrı elçisine getirdi. O da bunları kendidisine armağan etti. Bu iki kılıç Ali’nin kullandığı   kılıçlardır. İbn-i İshak der ki: Himyer kabilesi ile

10-Yemen halkının, San’a’da bulunan Riam adlı bir tapınakları vardı.

11-İbn-i İshak der ki : Ruda’ tapınağı Temim oğlu Zeyd-i Menat oğlu Sa’d oğlu Kal, oğlu Rebia kabilesine aid bir tapınak idı. Sa’d oğlu Kal) oğlu Rebia oğlu şair el-Mustavgir islâmiyette bu tapınağı yıktığı zaman şu beyiti söylemiş : “Ben Ruda’ tapinağına öyle saldırdım ki onu simsiyah bir vadide bomboş bir hale getirdim.” İbn-i Hişam diyor ki: Şairin “onu simsiyah bir vadide bomboş bir hale getirdim” sözü Sa’d boyundan olan bir adamdan alınmıştır.

12-İbn-i İshak der ki : Zulkaabat tapınağı Sendat mevkiinde bulunan ve Vail oğulları Bekr ve Tağlib kabileleri ile İyad kabilesinin tapınağı idi. Salebe oğlu Kays boyundan Şair A’şa söz arasında Zulkaabat tapınağını anarak şu beyiti söylemiş : “el-Havarnak, es-Sedir ve Barik ile Sendad da bulunan Zulkaabat tapınağı   arasında.”

13-Ruza putu; Araplar “Abd” ile başlayan adlar kullanırlardı. Bunun putlarla ilgili olup olmadıklarını bilmiyorum. Örneğin, “Abdu Yalil”, “Abdu Ganem”, Abdu Kulal”, “Abdu Ruza”.

Bazı raviler Ruza’nın, Banu Rabia b. Ka’b b. Sa’d b. Zeyd Menat’ın tapınağı olduğunu söylerler, el Mustavgir onu yıkmıştır.

14-Menaf Putu- Dedi ki onların Menaf’ı da vardı. Ona nispeten Kureyşliler “Abd Menaf” diye adlar koyarlardı. Fakat ben onun nerede bulunduğunu ve onu dikenin kim olduğunu bilmiyorum. Hayızlı (aybaşılı) kadınlar putlarına yaklaşamaz ve onlara dokunamazlardı, ancak belirli bir uzaklıkta dururlardı.

15- Zu’l Kaffeyn Putu; Davs’in yani Munhib b.Devs oğullarının Zu’l-Kaffeyn denilen bir putları vardı.

16- Züşşara Putu; Ezd (Yezit) soyundan el Hariş b. Yaşkur b. Mübaşşir oğullarının Züşşara adlı bir putları vardı.

17- El Ukeysir Putu; Kuzza’nın, Lehm’in, Cüzzam’ın, Âmila ve Gatafan’ın Suriye boylarında “El Ukeysir adlı bir putları vardı.

18- Nuhm (Nuh, Nuha) Putu;Muzeyna kabilesinin Nuhm adlı bir putları vardı.Ona nispeten “Abd Nuhm” diye adlar koyarlardı. Nuhm’!un bekçisi Hüzai b. Abd Nuhm adında biriyidi. Müzeyna’dan “Edda” oğullarındandı.

19- A’im Putu;Ezd Serat’ın da “â’im denilen bir putları vardı. Zeyd el Hayr yani, Zeyd el Hayl at Tai de ondan bahseder.

20- Su’ayr Putu;Enaza’nın da Su’ayr adlı putları vardı.Kelb kabilesinden Cafer b. Ebu Halas devesiyle çıkmıştı. Enazaların kurban kesip, kanla yıkadıkları sırada kanlı putu gören hayvan ondan ürkmüştü.

21- Umyanis Putu-Hevlanlıların Umyanis adlı bir putları vardı, Hevlan ülkesinde bulunuyordu. İddia ettiklerine göre hayvanlarından ve mahsullerinden bir kısmını rızalarına ermek için Allah arasında eşit bölüştürürlerdi.

22- El Ye’bub=Bu Tayy kabilesinden Cadila’nın putudur. Onların bir putu vardı, Esad oğulları bu putu onlardan almışlardı. Onlar da bunun yerine El Ye’bub’u edinmişlerdi.

23- Baçar= İbn Dureyd dedi ki; Bu cahiliye çağında Ezd kabilesinin ve Tayy kabilesi ile onlara komşu olanların putuydu. Ona taparlardı. Bacar olarak geçtiği gibi “Bacir” olarak ta geçmektedir.

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.66 İbni Hişam El Kalbi-İbni İshak’tan Derlemesi- Kitab el Asnam (Putlar Kitabı. Çeviri İngilizce metninden bana ait.)

 

İSLAM ÖNCESİ HRİSTİYANLIĞIN ÇIKMASI VE ARAP YARIMADASINDAKİ GELİŞMESİ.

Arapların, Mısır, Habeş, Grek, Hint, İran kavimleriyle hem ticari hem dini hem de soy olarak akrabalıkları vardır. Hint kökenleri pek kurcalanmadığından, ben de Arap yarımadası ve Ortadoğu coğrafyasında sayılan bütün kavimlerin dinlerinin Sümer-Hint-İran kökenli olduklarını söylemekle cümleyi kapatayım.

İsa peygamberin (M.Ö.3-30) yılları arasında geçtiği iddia edilen “33” yıllık yaşamının ardından ilk Yahudi Hristiyanlar, İran etkisiyle hareket eden Yahudilere bir de bunların eklenmesinden endişe ederler ve iki dinin mensuplarını da Kuzey Afrika, Anadolu, Avrupa, Arap yarımadasının içleri ile İran’a kadar sürerler.

Hristiyanlık, tebliğe dayalı bir misyonerlik dini olduğundan, sürülen bu insanlar gittikleri yerlerde kendilerine inanan küçük topluluklar oluştururlar.

Sayıları arttıkça bu topluluklar, gerek Roma gerek İran topraklarında veya nüfuz bölgelerinde soykırım ve sürgünlerle dağıtılırlar, sayıları azaltılır.

İran Güneş Tanrısı Mitra /Mihr. İnsanlardan kurban isteyen kutsal Öküz'ü öldürerek insanların hayvan ve insan kurban etmelerini kaldırır. Sonra kutsal yemeği yer ve yer altına gider.

İran Güneş Tanrısı Mitra /Mihr. İnsanlardan kurban isteyen kutsal Öküz’ü öldürerek insanların hayvan ve insan kurban etmelerini kaldırır. Sonra kutsal yemeği yer ve yer altına gider.

Roma’nın Mitracılık dininin temeli Grek Mitracılık (Güneş) dini, onun da temeli İran Mitracılığı veya Türkçemizdeki adıyla “Mihriliği”dir.

Her ne kadar özellikleri Grek ve Roma din adamlarınca değiştirilerek millileştirildiyse de bu dinin özünde “İran/Pers” milletinin “tanrının seçtiği kavim” olmak gibi bir üstünlüğü vardı. Bu konu bütün Hristiyan tarih araştırmacılarınca ret edilmeyen, Grek İncil’inde İsa’yı görmeye gelen “Üç İranlı Kahin/rahip” olayı ile de delillendirilmektedir.

Bu nedenle, bu iki medeniyet, İran ile ne zaman savaşa kalkışsalar, “İranlılara karşı savaşın tanrılara karşı savaş” olacağı inancı yüzünden Roma askerlerinin kendi imparatorlarına ihanetiyle sonuçlanıyordu.

Sonunda kurnaz Roma din adamları yasakladıkları, 300 yıl ızdırap çektirdikleri Hristiyan din adamlarını devletin dininin başına getirmeyi, Hristiyanlığı devletin resmi dini ilan etmeyi akıl ederek dinde “İran bağımlılığına son vermeyi” hesapladılar. Romalılar için yeni din yapmak, eski Grek Mitra dinini Roma dini olarak yeniden yorumladıklarından yeni bir şey değildi.

Böylece Roma imparatoru Büyük Konstantin zamanında Hristiyanlık Roma’nın devlet dini haline geldi ama, bütün azınlıkların dinlerini değiştirmesi hemen sağlanamadığından Roma imparatorları, bütün dinlerin en büyük tanrısı olma sıfatlarını I.Jüstinyen zamanına kadar taşıdılar. M.S.550’lerde, Hristiyanlık Romanın tek dini ilan edildi.

Ancak bir sorun vardı, bu dinin kitabı sayılan İncil tek değildi ve 350-400 kadar İncil vardı.

Roma her ne kadar Yahudi Tevrat’ını teme alıp, Matta, Luka, Markos ve Yuhanna adlı havarilerin yazdığı “4” İncil’i buna eklediyse de diğer Hristiyanlar bu İncilleri kabul etmediler.

Farklı Hristiyanlık mezhepleri, Roma’nın bu dini resmi olarak kabul etmesinden çok önce ortaya çıkmış ve kitlelerini oluşturmuştu.

İşte, aynı Müslümanlar gibi günde beş vakit namaz kılan, kurban kesen, 30 gün oruç ve daha fazlasını tutan, Kâbe’de hac eden, kurban kesen Hristiyanlar da vardı.

Bunlar Süryaniler ve Nasturilerdi. İslam ibadetleri de bu dinlere daha çok benzemektedir hatta bunları Müslümandan ayrımak ta çok zordur. İbrahim’in bıraktığı “Hanif Din’in temsilcileri olduklarını söylerler.

İslam’ın temeli sayılan bu iki Hristiyan mezhebinden Nasturiliğin kurucusu işte bu kuzey Afrika’ya sürülmüş Yahudi ve Hristiyanlardan çıkar.

Onun adı Aziz Agustin’dir ve İslam tasavvufu ile bu adamın felsefesi çok benzemektedir.

Aziz Agustin (M.S. 354-430)

Hristiyanlığın Roma imparatorluğunca kabulü olan M.S.325’ten 29 yıl sonra doğması, henüz Roma coğrafyasının geneline yerleşmemiş, Katolikliğin benimsenmemiş, Yahudi Hristiyanların coğrafyasında doğduğunu göstermektedir.

Aziz Augustinius (Augustinos) adlarıyla bilinen filozof ve tanrı bilimcidir.

Devleti, yeryüzünde tanrının temsilcisi (İslam’ın devletli din olması mantığı) olarak tanımlar. Ömründe iki kitap yazmıştır.

Birincisi Civitas Dei (Tanrı Devleti) ötekisi de Confessiones (İtiraflar) tir. Epistolae (Mektuplar) adlı bir eseri olduğu da bilinir.

Roma kilisesine karşı kendi kilisesini kurduğu bu yüzden Roma’nın çöküşüne zemin hazırlayana Kuzey Afrika Hristiyanlarının ve Yahudilerin isyanlarında düşüncelerinin etkili olduğu, gerçek Hristiyanlığın savunucusu olduğu Vatikan’dan emekli kardinal Alberto Riviera tarafından iddia edilir.

Kuzey batı Afrika’da Roma’ya bağlı Tahagaste adlı kasabada doğdu. Putperest ebeveyne sahip olan Agustin’in babası Patricius, annesi Monika’dır.

17 yaşında Kartaca’ya gider, Latince öğrenir ve dini eğitimi alır. Hitabet sanatında kendisini ustalaştırır. Grek İncil’ini akıl dışı masallar kitabı olarak yorumlar. Sabilikten türetme Mani dinini benimser. İran Zerdüştlüğünden de karışımları barındıran şeytana ibadete, dayanan, kötülüğün (karanlığın) iyiliğe (aydınlığa) galibiyetini kabul eden bu dinin temeli, karanlığın aydınlığı boğması olarak da yorumlanır.

Sabi, Yahudi, Zervani, Mani gibi şeytana ibadeti esas alan dinlerin hakim olduğu bütün Roma, İran, Arap coğrafyasına uygun bir mantığa dayanan Agustin felsefesinin gerçek Hristiyanlık olduğunu savunanlar da vardır. 384’te Milano’da hitabet dersi öğretmenliğine atanır. Yeni Platonculardan ve aziz Pavlus’un mektuplarından etkilenir ve 386’da Hristiyan olmaya karar verir. Aynı yıl Akademisyenlere Karşı, Mutlu Yaşam ve Düzen adlarıyla üç kitap yazar. 387’de 33 yaşında Afrika’ya döner. 395’te piskopos olur ve Hippo Regius’un yerine geçer. Roma’ya karşı direnen Donatusçu çiftçilere karşı Roma’nın yanında yer alır ve bu mezhebin çökmesinde etkili olur.

410’da Gotlar’ın ROMA’yı işgal etmeleri üzerine “Tanrı Devleti” adlı kitabını yazar. İnsanın doğuştan günahkarlığını savunan Pelagius’a karşı “İlahi Bağışlayıcılık” ilkesini savunur, 418’de bazı rakiplerini afaroz ettirmeyi başarır. 429-430 yıllarında Vandallar Kuzey Afrika’yı işgal edince korkuya kapılır ve inzivaya çekilir. Bu haldeyken 28 Ağustos 430’da ölür.

Biraz da yerli akademisyenlerimizden Ahmet Cevizci hocanın Aziz Agustin hakkındaki tespitlerine yer verelim;

“”Afrika Kilisesine, damgasını vurmuş biridir; ayrıca Batı Hıristiyan düşüncesini yüzyıllar boyunca da etkilemeye devam etmiştir, Augustinus öte yandan çağdaş bir insandır.

Augustinus yaşamını ve Tanrı ile olan ilişkisini dile getir­diği “İtiraflar” adlı kitabını 43 yaşındayken yazmaya başladı. Hayatının dönüm noktasına gelmişti; daha önce öngörmediği yeni bir yaşam tarzına, önce papazlığa sonra da episkoposluğa uyum sağlamaya çalıştı. Augustinus geçmişini düşünmeye, şimdiki durumunu anlamaya çalıştı. Geçmişteki genç adamla şimdiki episkopos arasında bir diyalog kurdu. Burada Augustinus’un yaşamındaki çok önemli bir görünümüne değinmiş oluyo­ruz. Augustinus için geçmiş  değildir, geçmiş şimdiki za­manla bir olup onu geleceğe götürmektedir. Augustinus kendi yaşamıyla Kutsal Kitapları karşılaştırıyor; episkopos olarak Kut­sal Kitapların en büyük yorumculardan biri olacaktır.

Felsefesi;

Augustinus yaşamını İtiraflar adlı ünlü kitabında, Tanrıyla konuşma ve günah çıkarma formlarında anlatmıştır. En çok önem verdiği konu, insanın kendini araştırmasıdır. Hakikatin insanın içinde olduğunu savunur. Hakikat ise, bizzat Tanrının kendisidir. Yani Tanrı insandadır. Öte yandan insanın kendisi de tanrıdadır. Bunu anlamaya çalışmak felsefedir. Felsefe insanın kendisiyle uğraşmasıdır.

Anlayabilmek için, inanıyorum’ anlayışıyla felsefeyi dine tabi kılmış olan Augustinus, Hıristiyan dininin temel öğretilerini temellendirebilmek için, Yeni Platoncu felsefeden ve Platoncu kavramlardan yararlanmıştır. İnancı temel alan Augustinus’a göre, aklın görevi, Tanrısal vahiy temeli üzerinde, inanç yoluyla bilinen şeylerin açıklanması ve aydınlığa kavuşturulmasıdır.

 

Siyasi Felsefesi

Aşkın, yalnız bireyin değil, fakat bireylerden meydana gelen bir toplumun da itici gücü olduğunu öne süren filozof, yine aşk öğretisinden hareketle ünlü yeryüzü ya da dünya devleti ve gökyüzü ya da Tanrı devleti ayrımına ulaşmıştır. Buna göre, nasıl ki biri iyi ve uygun aşk, diğeri de kötü ve düzensiz aşk olmak üzere, iki tür aşk varsa, bu ayrımın iki ucuna karşılık gelecek şekilde, biri yeryüzü devleti, diğeri de Tanrı devleti olmak üzere, iki devlet anlayışı vardır. Augustinus, işte bu çerçeve içinde, Tanrı’ya yönelmek yerine maddeye yönelen, Tanrı’dan çok yeryüzünü ve kendisini sevenlerin, ruhları tensel yönlerinin, duyusal isteklerinin hizmetine girmiş olanların bir araya gelerek yeryüzü devletini, buna karşın iyi ve gerçek aşk içinde olup, ruhsal yönlerini temele alarak yaşayan ve Tanrı’yı sevenlerin de gökyüzü devletinde birleştiklerini söylemiştir.

Augustinus bu bakış açısını siyaset felsefesinden başka, insanlık tarihine de uygulamıştır. İnsanlık tarihini gökyüzü devletiyle yeryüzü devletinin, başka bir deyişle, insanın bedensel ya da duyusal yanıyla ruhsal ya da tinsel yanının çatışmasının bir tarihi olarak gören Augustinus’a göre, yeryüzü devleti, iblisin ayaklanmasıyla başlayıp, Asur ve Roma imparatorluklarıyla gelişen. şeytanın krallığıdır.

Buna karşın, gökyüzü devleti, Yahudi halkında ortaya çıkan, kendisini Hıristiyanlık inancı ve kilisenin dogmalarıyla sürdüren İsa’nın krallığıdır. Yeryüzü devletlerinin örneklerini oluşturan Asur ve Roma imparatorluklarının yıkılıp gittiğini, zira bu devletlerin geçici olduğunu, gökyüzü devletinin son çözümlemede zafer kazanacağını söyler. Onun gözünde, Hıristiyanlık ve kilise, gökyüzü devletinin etkisini duyurmaya başladığını gösteren yapı taşlarıdır.

Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, 1. Baskı, Paradigma Yayıncılık, 2006

 

Ortodoks Hristiyanlığı Katolik mezhebi ile harmanlamış, Aziz Agustin’den sonra Muhammet’in doğumuna yakın çağlarda Yemen’in Necran şehrine Hristiyanlığı getiren misyoner rahip Feymiyon’un hikayesini İbni İshak’ın anlatımı, İbni Hişam’ın kaleminden aşağıdaki bölümde okuyacaksınız.

Hiristiyanlıgın Yemen-Necran’da Yayılışı

Başlangıcı İbn-i İshak der ki: Munebbih oğlu Vehb el-Yemanf den naklen el-Ahnes’in kölesi olan Ebu Lebid oğlu el-Muğire bana şunları anlattı :

Bu dinin Necran’da yayılışı şöyle oldu:

Meryem oğlu İsa’nın dininde ve Feymiyon adında, duası makbul, dindar, müctehit ve iyi bir kimse Necran’a gelmişti. Feymiyon memleket memleket gezen bir gezginci idi. Bir memlekette tanındığı zaman başka bir memlekete giderdi. Sadece kendi elinin emeği ile geçinen ve çamur işleri ile uğraşan yapı   ustası idi.

Pazar gününü kutlu saydığı için o gün çalışmayıp şehir dışına çıkar ve orada akşama kadar namaz kılardı. Feymiyon Suriye köylerinden birinde hüviyetini gizleyerek yapı ustalığı ile uğraşıyordu. Köy halkından Salih adında biri Feymiyon’un hüviyetini keşfetti ve onu o zamana kadar hiçbir şeyi sevmediği derecede sevdi; o kadar ki o nereye giderse sezdirmeden arkasından giderdi. Bir gün Feymiyon her pazar yaptığı gibi şehir dışına çekti; Salih ona sezdirmeden arkasından gidip onu görebileceği bir yere gizlenerek oturdu.

Feymiyon namaza kalktı bu sırada bir ejderha kendisine doğru yaklaştı .Feymiyon ejderhayı görünce beddua etti o da hemen oracıkta ölüverdi. Öte yandan Salih’de ejderhayı görmüş fakat öldüğünün farkına varmamıştı.

Bu sebeple korktu ve kendini tutamayarak:”Ey Feymiyon ejderha sana doğru geliyor” diye bağırdı. Feymiyon ise buna kulak asmayıp namazına devam etti ve akşam olunca geri döndü; O hüviyetinin keşf edildiğinin farkına vardı. Salih’de Feymiyon’un kendisini gördüğünü öğrendi ve: “Ey Feymiyon seni her şeyden ve herkesten çok sevdiğimi bilirsin arkadaşın olmak ve nereye gidersen senin yanında bulunmak istiyorum” dedi. Feymiyon: “Nasıl istersen. Benim halim gördüğün gibidir, eğer bu hale katlanabilirsen gel” cevabını verdi. Bunun üzerine Salih onun arkasına düştü. Köy halkı nerede ise Feymiyon’un hüviyetini keşf edecekti. Feymiyon hasta bir kimseye rasladığı zaman ona dua ederek iyi ederdi; fakat hasta olmuş   birisini iyi etmek için çağırıldığı zaman gitmezdi.

Köy halkından bir adamın kör bir oğlu vardı. Bu adam Feymiyon’u sordu ve kendisini çağıran kimseye gitmediğini, ücretle halka yapı yaptığını öğrendi. Bunun üzerine adam oğlunu bir odaya koyup üstünü örttü sonra Feymiyon’a gidip :

“Evimde birşeyler yaptırmak istiyorum gel gör de pazarlık edelim” dedi. Feymiyon gitti ve çocuğun bulunduğu odaya girdi, ne yaptırmak istediğini sordu. Adam:

“şunlar şunlar yapılacak” dedi.

Sonra çocuğun üstünden örtüyü çekerek: “Ey Feymiyon Allah’ın kullarından birine gördüğün felaket gelmiştir; ona dua et” diye yalvardı. Feymiyon dua etti çocuk ta sapsağlam ayağa kalktı. Feymiyon bunun üzerine hüviyetinin keşfedildiğini anladı ve köyden çıkıp gitti; Salih’de arkasına düştü.

Suriye’de bir yerden geçerken ulu bir ağacın yanına gelmişti.

Ağacın üstüne çıkmış bir adam: “Ey Feymiyon ” diye seslendi. Feymiyon: “Efendim” diye cevap verdi. Ağaçtaki adam: “Çoktandır seni bekliyor acaba ne zaman gelecek diye kendi kendime düşünüyordum. Nihayet sesini duydum ve seni tanıdım . Gitme, biraz sonra öleceğim başımda bulun” dedi, sonra öldü. Feymiyon başında bulundu ve onu gömdükten sonra yoluna devam etti, Salih’de yanında idi.

İkisi Arapların oturduğu bir yere geldiler ve kendilerine saldırılarak bir Arap kervanı tarafından yakalanıp götürüldüler.

Bu Araplar Feymiyon ile Salih’i Necran’da sattılar.

Necran halkı o zaman arapların dininde olup orada bulunan uzun bir hurma ağacına taparlar ve bu ağaç için her sene bayram yaparlardı. Bu bayram gününde ağacın üstüne güzel elbiseler asarlar onu kadın mücevherleri ile süslerler ve bütün gün etrafında ibadet ederlerdi. Bu şehrin ileri gelenlerinden biri Feymiyon’u, başka biri de Salih’i satın aldı. Feymiyon efendisinin kendisine ayırdığı odada geceleyin namaz kıldığı   sırada yanında hiçbir ışıklandırma aracı olmadığı halde oda sabaha kadar aydınlık içinde parlardı.

Efendisi bu durumu görerek şaştı kaldı ve ondan hangi dinde olduğunu sordu. Feymiyon hangi dinde olduğunu açıkhyarak sözlerine şunları ekledi: “Siz sapıklık içindesiniz, taptığınız bu hurma ağacı ne faydası ne de zararı erişen bir şeydir. Ben, taptığım tek ve ortaksız olan Tanrıma yalvarsam bu ağacı yok eder.”

Bunun üzerine efendisi : “Bu söylediklerini yap eğer başarabilirsen biz de kendi dinimizden vaz geçip senin dinine gireriz” dedi. Feymiyon temizlenerek iki rik’at namaz kıldı ve ağaca beddua etti. Tanrı kuvvetli bir yel estirerek ağacı kökünden söküp attı.

Bu olayı gören bütün Necran halkı Feymiyon’un dinine girdiler. Feymiyon onlara Meryem oğlu İsa dininin kurallarını öğretti.

Sonra her yerde bu dine bağlı olan kimselerin başına gelen olaylar Necran halkının başına da geldi.

Hiristiyanlık Arabistanda Necran’da işte böyle yayılmıştır. İbn-i İshak der ki: Necran halkı hakkında Münebbih oğlu Vehb’in sözleri budur.””

Feymiyon’un mucizeleri aslında o çağlarda Hint, İran, Arap, Grek-Roma coğrafyasında ve tüm Avrasya’da büyücülük, sihirbazlık olaylarının yaygın olmasından gelir.

Aşağıda okuyacağınız efsanede de Feymiyon’un çırağı sihirbazlık kursuna giderken Feymiyon ile tanışır. Bu sanatlara günümüzde Sihirbazlık, illüzyon gibi adlar verilmektedir.

Bu eğitimli kimselerin din adamı olduklarını düşünelim. Onların sırlarını bilmeyen ve haliyle sihir, büyü konusunda cahil olan insanları istediklerine ne kadar kolayca inandırabileceklerini artık bir hayal edin.

Ermiş, derviş, sır sahibi denilen bu dinci sihirbazlar olduklarını kafanızın bir yerine koyun.

Şimdi aynı kişi ve çırağı üzerinden Necran’da Hristiyanlığın yayılması efsanesini okuyalım. Aşağıdaki efsanede adı geçen Es Samir (Yahudi adı) oğlu Abdullah’ın Necran’lı olması, bu halkın, beğenmedikleri putperest yaşamlarından kendilerini kurtaran dini, bir misyoner Rum’dan değil de, kendilerinden biri yoluyla kabul ederek “milliyetçilik yaptıkları” şeklinde de yorumlanmalıdır. Arapların milliyetçilikleri Rumlardan aşağı değildir.

Es-Samir Oğlu Abdullah İle Uhdud Halkının Hikâyesi

İbn-i İshak der ki: Bir yandan Ka’b oğlu Muhammed Kurazi den naklen Ziyad oğlu Yezid, öte yandan Necran halkından bazıları, Necran halkı   hakkında bana şunları anlattılar ;

Necran halkı puta tapıcı olup onlara taparlardı. Ülkenin en büyük şehri olan Necran şehrinin yakınlarında olan köylerin birinde Necran halkı çocuklarına sihirbazlık öğreten bir sihirbaz vardı.

Feymiyon bu köye geldiği zaman -burada olayı anlatanlar Münebbih oğlu Vehb’in andığı adı söylemeyip sadece (köye gelen bir adam) derler.

Necran ile sihirbazın bulunduğu bu köy arasında bir kulübe yaptı. Necran halkı sihirbazlık öğrenmek için çocuklarını sihirbazın yanına yollamağa devam ettiler.

Es-Samir ‘de oğlu es-Samir oğlu Abdullah’ı Necran halkı çocukları ile birlikte sihirbazın yanına yolluyordu. Abdullah yolda kulübenin yanından geçerken burada oturan adamın namaz kıldığını ve ibadet ettiğini görerek hoşuna gitmiş ve yanına varıp onunla birlikte oturup sözlerini dinlemeğe başlamıştı. Nihayet onun dinine girip Allah’ın birliğine inandı ve inandığı bu Allah’a ibadete başladı.

Feymiyon’dan bu dinin kaidelerini sorarak iyice öğrendikten sonra ondan büyük ismi(Allah) söylemesini istedi ki Abdullah bunu biliyordu.

Feymiyon bu ismi söylemedi ve ona : “Ey kardeşimin oğlu sen ona tahammül edemezsin ve bu tahammül edemeyişinden endişe ediyorum” dedi. Bu sırada Abdullah’ın babası es-Samir oğlunun diğer çocuklar gibi sihirbazın yamna gidip geldiğini sanıyordu.

Abdullah Feymiyon’un kendisine büyük ismi söylemediğini ve bu konuda dayanamıyacağından korktuğunu görünce birkaç tahta parçası tedarik etti ve bildiği Tanrı adlarının hepsini bu tahta parçalarına ayrı ayrı yazdı. Bu işi bitirdikten sonra bir ateş yaktı ve tahtaları birer birer bu ateşe atmağa başladı.

Sıra büyük ismin yazılı bulunduğu tahta parçasına gelince tahta yanmadan ateşten sıçrayıp çıktı. Abdullah bu tahtayı alıp arkadaşına geldi, kendisinden gizlediği adı öğrendiğini söyledi.

Feymiyon : -“Peki bu isim nedir ?” dediği zaman Abdullah: “Şu” diye cevap verdi. “Peki nasıl öğrendin” deyince Abdullah yaptıklarını anlattı. (Allah adını zikretmede gösterilen itinaya bakın)

O zaman Feymiyon: “Ey kardeşimin oğlu büyük adı buldun, kendini koru fakat koruyabileceğini sanmıyorum” dedi.

Bundan sonra es-Samir oğlu Abdullah Necran’a girdiği zaman rasladığı her hastaya şöyle demeğe başladı:

-“Ey Allah’ın kulu Tanrının birliğine inanıp benim dinime girmez misin? Böyle yaparsan senin için Tanrı’ya dua ederim, O da seni tutulduğun hastalıktan kurtarır.”

Abdullah’ın bu şekilde teklifte bulunduğu herkes “evet” deyip Tanrı’- nin birliğine inanarak dinine giriyordu.

Abdullah dua ediyor onlar da iyileşiyorlardı. Bu suretle Necran’da ne kadar hasta varsa Abdullah’ın yanına gelerek dinine girip duasını alarak iyi oldu.

Yarı Tanrı, “Öldürülemeyen” Abdullah;

Sonunda Abdullah’ın bu durumu Necran hükümdarına duyuruldu. Hükümdar kendisini çağırtıp “Sen ülkemin adamlarının fikrini çeldin onları   dinimden ve babalarımın dininden ayırdın. Sana işkence yaptırtacağım” dedi. Abdullah: “Buna gücün yetmez” cevabını verdi.

Hükümdar Abdullah’ı yüce bir dağ başından, baş aşağı   attırdıysa da o sapasağlam yere düştü. Necran’da içine düşen her şeyin yok olduğu bir suya (asit içine) attırdı, gene sapasağlam çıktı.

Kendini Öldürterek İlahlaşan Abdullah. Yani, Yemen’li İsa.;

Hükümdarın bu işten gözü yıldığı bir zamanda es Samir oğlu Abdullah hükümdara dedi ki : “Tanrı’ya and içerim ki sen beni öldüremezsin, ancak Tanrı’yı bir bilip benim inandıklarıma inamrsan bana etki yapıp öldürebilirsin. Bunun üzerine hükümdar Tanrı’nın birliğine inandı ve es-Samir oğlu Abdullah’ın dediklerini tekrar etti. Sonra elinde bulunan bir sopa ile ona vurdu ba şını hafifce yardı ve öldürdü; hükümdarın kendisi de hemen oracıkta öldü. Bunun üzerine bütün Necran halkı es-Samir oğlu Abdullah’ın dinine girdiler.”

İbni İshak’tan yaptığımız alıntıyı burada bitiriyoruz.

Bu iki efsane bize, Muhammet’ten çok önce Müslümanlar gibi namaz kılan, diğer ibadetlerini aynen yapan, Allah, Rab, Rahman, Rahim adlı tek tanrıya ibadet eden Hristiyan misyonerlerin Yemen’e kadar gelip dinlerini yaydıklarını, misyoner rahiplerin yarı tanrılaştırılmış ilahi hallerini halka nasıl benimsettiklerinin delilidir.

Es Samir oğlu Abdullah ufak farklılıklarla kendisinden önce yaşamış, çağdaşı olan ve ölümünden sonra yeryüzünde yaşayacak, “günahkar doğan insanların günahlarının cezasını çekmek için kendisini öldürten Nasıra’lı   Meryem oğlu İsa’nın Necran uyarlaması, “Yemen’li İsa’dır. O da kendisini öldürterek kralı tatmin etmiş ama halkını Hristiyan ederek elinden almıştır.

Ölen Tanrı İsa. Öldürülmesine izin vererek Yahudileri tatmin etti ama Yahudilerin çoğu Hristiyan oldu.

Ölen Tanrı İsa. Öldürülmesine izin vererek Yahudileri tatmin etti ama Yahudilerin çoğu Hristiyan oldu.

İsa da kendisini öldürterek hem Roma putperestlerini hem de Yahudileri kendine almış, sonunda tüm Roma Hristiyan olmuştu.

Bu durumda Muhammet’ten önce İslam’ın %99’unun halk tarafından bilindiği kanatine varmak ta yanlış olmayacaktır. Muhammet’in kavminin İran’dan dönüp Roma’ya yönelmesi Muhammet’ten önce başlamış dersek doğru tespit yapmış oluruz.

Roma’nın Katolik mezhebi dışındaki bütün Hristiyan mezheplerini yasaklamasından dolayı kendisini gizleyerek yaşamını sürdüren Feymiyon adlı rahip’in tebliğ ettiği “Meryem oğlu İsa’nın dini”, Ortodoks Hristiyan Süryani veya Keldanilerin dini değildir.

Çünkü onlar, İsa’nın “dişi şeytan Er Ruha’nın kılık değiştirmiş hali olduğuna”, ancak Allah/Hayya’dan mektup getirip, mektubu Yahya’ya gösterdiği için Yahya’nın onu vaftiz ettiğine, Hristiyanlığı da Yahya’dan öğrendiklerine inanırlar.

Bu durumda Feymiyon, Katolik Roma kilise öğretisi “Allah=İsa” kavramına karşı çıkan, Meryem’i “teotokos=Tanrı anası”, İsa’yı da “doğuştan Allah” gören öğretisine karşı çıkıp kendi adıyla anılan mezhebi kuran Nasturious’un mezhebinden olduğu açıktır.

Zira Nastoruous, Meryem’in olağan kadın, İsa’nın da olağan doğmuş bir bebek olduğunu, sonradan “uluhiyet üzerine inip Tanrı=Allah olduğunu” iddia etmektedir.

İslam’ın bundan tek farkı, Meryem de İsa da olağan insandırlar ve İsa Allah değil, seçilmiş, övülmüş peygamberdir.

Dişi şeytan Er Ruha’ya ya da İslam’ın Necm Suresi 25. ayette “meleklerin cinsiyetleri olmadığı” ayeti üzerine kısaca “şeytan”a ibadet etmedikleri için her ayet ve sureden, duadan önce “euzubillahimineşşeytanirracim” yani “huzurdan taşlanarak kovulmuş şeytandan sana (Allah’a) sığınırım” dedikten sonra “Bismillahirrahmanirrahim” yani, “Rahman (koruyan) ve Rahim (yaşamı içinde barındıran, her zaman diri, genç) tanrının adıyla” dedikten sonra okumaya veya işlerine başlamalarıdır. Feymiyon efsanesinde olduğu gibi “Allah” diyen, ona “rahman ve rahim” adlarıyla ibadet eden Hristiyanlar olduğuna göre Müslüman’ı onlardan ayıran “euzubesmele”dir.

Dinlerin abdest, gusül, namaz, oruç, Kâbe’de hac, kurban, sadaka, fitre, zekat gibi ibadetleri, erkek ve kadınlarda sünnet olma gibi sünnetleri fazlasıyla diğer dinlerde vardır.

 

Kısaca Müslüman;

 

1-Allah’ın birliğine iman eden euzubesmele çeken (Fatiha ve İhlas surelerini iyi anlayan),

2-Allah’ı insan şekli veya sıfatlarıyla karıştırmayan,

3-İsa’nın ve anası Meryem’in olağan insanlardan seçilmiş insanlar olduklarına inanan,

4-Hırsızlığı, yalanı, hileyi hiç bir şekilde onaylamayandır.

Çünkü bunlar Tevrat, İncil ve evvelki dinlerde tanrının veya tanrıların olağan işleri olduğundan, özellikle kendilerinden olmayanlara karşı yapıldığında suç bile sayılmazlar. Suç sayanlar da bir umre, hac yaparak, kurban keserek, tapınağa bağış yaparak affedilirler.

Müslüman gibi yaşadıklarından da bunları Sünni Müslümandan ayırt etmek çok zordur.

Hristiyanlıkta Martin Luther gibi bir çok din adamının dinden çıkmasına sebep de paraya sıkışan Roma’daki Vatikan papazlarının Papa’ya “Bağışlama kampanyası” başlatan mektup yazdırıp, tüm Hristiyan kiliselerine bunu göndererek özellikle kral ve büyük kilise kardinallerinden halka uzanan “para karşılığı günahları affetme” gelenekleridir.

Cennetten yer satma geleneği de Hristiyanlar arasında yaygındır. İslam’da yoktur. Bunlara inananlar da geçmişte devşirilmiş ama İslam’a eski diniyle birlikte ibadet eden devşirme, dönmelerdir, onların şeyhleri, pirleri, imamlarıdır.

İslam öncesi Arapların “Allah; Rahman; Rahim” adlı “tek tanrıya” ibadet ettikleri aşağıdaki şiirlerde görülmektedir;

Yukarıda da açıkladığımız gibi İslam öncesi Araplar, Allah ve üç kızına taparlardı. El Lat, El Uzza ve Menat. Kurán Necm Suresi 21;22,23,24. ayetlerde de geçen bu putlara tapınıldığını Peygamberliğin henüz tebliğ edilmediği yıllarda Arap şairi Zeyd b. Amr b. NufeyI (ölümü. 605) bir şiirinde şöyle dile getiriyor;

Gök Ana Mayaların 12 güneş-gezegen ile. yaşam veren, alan tanrıça. Sabilerin çoğu "put ve resimlere, ikonlara tapınmayan Hanifler olduklarından tanrı resmi yapmamışlardır. Olanlar da İslam döneminde kırılmıştır.

gök ana Mayaların 12 güneş-gezegen ile. yaşam veren, alan tanrıça.
Sabilerin çoğu “put ve resimlere, ikonlara tapınmayan Hanifler olduklarından tanrı resmi yapmamışlardır. Olanlar da İslam döneminde kırılmıştır.

İnsan ve şeytan cinlerini kendimden uzaklaştırdım,

Mert ve cesur kişi böyle yapar,

Ne Uzza’ya taparım ne de iki kızına,

Ne de Tasm Oğullarının iki putuna…

El Uzza, Allah’ın kızı ve güneş tanrıçasıydı. Büyük ve Küçük Köpek takım yıldızlarını, 12 burç takım yıldızlarını, yedi gezegen ile güneş sistemimizdeki “dünya hariç” ilk beş gezegeni doğurmuş “Küçük Gök Ana” idi. Huzurdan kovulmuş dişi şeytandı.

Urfa Mardin Sabileri Er Ruha, Irak Sabileri İştar/İnanna, Ürdün, Filistin Sabileri Aşera, Yemen Sabileri de Er Ruda, İranlılar, Ermeniler Anahita, Yunanlılar Afrodit adlarıyla aynı güneş tanrıçasına tapınıyorlardı.

Kabe, Allah ve iki kızı için yapılmış tanrıların ikameti olan “rahimi” temsil ediyordu. Çünkü, tanrılar, kendilerini ve evreni doğuran Gök Ana’nın rahminde ikamet ederlerdi. Kabe de saydığım gök cisimlerini doğuran Küçük Gök Ana El Uzza’nın veya kabilesine göre El Lat’ın rahmiydi ve “Güneş Evi” adıyla da anılıyordu. Hacer ül Esved taşı da doğum organıydı. Örneğin El Uzza’nın güneş tanrıçası kabul edildiğinde, El Lat Venüs, Menat da Merkür’dü. Menat en eskileri olduğundan genelde Merkür olmak ona kalıyordu.

Etrafında “Lebbeyk” denilerek dönmek te, gök cisimlerinin güneşin etrafında dönerek güneşi ululamalarını taklit etmekti.

Çıplak ve giyinik olarak yapılırdı.

Araplar İran’ın gök anası Anahita ile kendi tanrıçaları olan El Uzza’yı birleştirmişler, kendi tanrıçalarının adını kullanmayı tercih etmişlerdi.

Sabilerin kutsal kitabı Ginza d Rbba (Cin Ze di Rabba=Aramice Rab Ze Cin’i/Hazine) kitabının “Yaratılış” bölümünde evreni doğuran, bereketin en büyük ilk anası Büyük İlk Gök Ana “Pira(Aramice Rahim,Vajina/Am)” adıyla, El Uzza’ya karşılık gelen “Küçük Gök Ana” ya da   “Huzurdan recm edilerek kovulmuş dişi şeytan” da “Er Ruha” adıyla anlatılmış ve Allah ile olan savaşları geniş biçimde verilmiştir.

Arapları, dişi şeytan El Uzza şeytanından uzaklaştırmak için “Euzu Besmele” Müslümanlara Nahl Suresi 16:98” ayetle emredilmiştir. Bu emirle Araplar şeytana tapınmadıklarını her dua başında tekrar etmekle görevlendirilerek, eski dinlerine tapmadıklarını dil ile de beyana zorlanmışlardır. Bu ayetle Müslümanların “şeytana tapınanlar” olduğunu iddia eden Hristiyan dünyası bu gerçeği görmezden gelmektedir.

(Bu bölüm Elmalılı Hoca’ya ait değildir. Bana aittir. Alaeddin Yavuz)

 

Muhammet’in Öğretmeni Olduğu İddia Edilen Varaka Bin Nevfel’de Bu Birikim Var mıydı?

Bunu ileride peygamberin yaşamını işlerken, Varaka’nın, Kureyş kavmine yeni bir din aramak için yola çıkan dört kişiden biri olduğunu, Hristiyan olup Mekke Nasturi kilisesinde görev aldığını, oranın baş keşişi olduğunu, Hatice’ye, “peygamberin çıkmasındaki gecikmeden endişelenerek “bir an önce şu peygamber çıksa da ben de ona iman etsem, bunun için sabırsızlanıyorum, bu bir rahibin duasıdır” dediğine tanık olacağız.

Eski dinler incelendiğinde, “Bereketin kaynağı görülen GÜNEŞ’e ibadet edenler HAK DİNİ, karanlığın kaynağı Ay’a ibadet edenlerin de “GÜNEŞ’İN ŞEFAATİNDEN MAHRUM EDİLEN, TERK EDİLMİŞ KAVİMLERİN dini olduğunu görüyoruz.

Bir savaşta, kavgada düşmana yenilen, tutulduğu hastalıktan tapınakta dua etmesine rağmen kurtulmayan LANETLENMİŞ sayılıyordu ve Güneş’e tapınıyorsa AY’a tapınmaya başlıyordu. Ay Tanrısı inancı böyle doğmuştu.

Sabilerin M.Ö. 2800’lerde Mısır’dan sürülünce Ay tanrısına tapınmalarını 1500 yıl sonra Yahudiler tekrarlamıştı. İran M.Ö.4.yy. sonunda Greklere karşı yenilince, kölelerini tapındıkları Zervanilik dinini M.Ö. II. Yüzyılda resmi din ilan etmişlerdi.

Bunlar hep bu kurala uymanın yaptırımlarıdır.

Ay tanrısının da şefaatinden kovulanlar ise, her iki tanrının da lanetlediği dev ya da cüce cinlere, şeytanlara tapınıyorlardı. Şiirlerde göreceğiniz “cinlerden şefaat umanlar” ile kast edilen bu insan topluluklarıdır.

Kâbe’nin Ay Tanrısı Hubel ya da Allah ile kızları ile onların çocuklarından oluşan toplam 360 cin-şeytanın hepsi böyle “kovulmuş cin ve şeytanlardır. Hubel veya Allah, çok yerde “öküz başlı insan bedenli cüce cin olarak geçmekteyse de aslında “Keçi başlı” olduğu tespit edilmiştir. Ancak bu yazıda bunu işlemeyeceğiz. İslam tüm bu sıfatların üstünü örtmüş, Sabilerin Işık Kralı Melki d Nur’anın sıfatında “fiziki varlığı tanımlanamayan, ışık-ışıma-nurdan, her şeye hükmeden, her yerde her an hazır ve gözleyen” bir varlık olarak tanımlanmaktadır.

M.Ö.200'lere ait kazılarda bulunan bir Keçibaşlı Hubel putu

M.Ö.200’lere ait kazılarda bulunan bir Keçibaşlı Hubel putu

Hristiyanlığın yayılmasıyla, bu üçlü tercihin en kötüsüne ibadet etmekten rahatsız olan akıllı Araplar, Roma devletinin Hristiyanlık baskılarının da artmasıyla yeni din arayışını başlatmışlardır.

 

BESMELE, RAHMAN VE RAHİM ALLAH KONUSU

 

Kur’an Okumaya Besmele İle Başlanması Ayeti;

 

“Kur’ân okumak istediğin zaman, Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytanın şerinden Allah’a sığın.” (Nahl, 16/98)””

 

Kur’an’ın okuryazarlık yasağını kaldırması, Tevrat ve İncil’e uyarlanması, tektanrıcılığın kabulü, “rahman ve rahim” olan tanrıyı kabul etmesi, açıkça Arapların Nasturi ve Süryani İncil’ine göre Hristiyanlaştırılmasından başka şey değildir.

İşte “rahman ve rahim” tanrıyı andığını ispat eden ayetler. Aslında buna “Bismillahirrahmanirrahim” bile kafi gelir de biz başka ayetten de örnek verelim.

Malum İslamcılar işlerine gelmediği zaman Kur’an ayetlerini bile inkardan çekinmeyecek kadar tıynetsizler.

Bunu önceki yazılarıma yapılan yorumlardan anladığım gibi, şimdi vereceğim İsra suresi 110.ayetini de okudukları halde kabul etmeyen Müslümanlarla Facebook arkadaşlığımda tanıştım.

İsra Suresi 110’ncu ayette geçen “İster Allah deyin ister Rahman deyin en güzel adları onundur…” ifadesine de konu olan bu karmaşa, zamanla dönüşerek şu şekilde yorumlanmaya başlanılmıştır;

İsra Suresi 110- “De ki: İster “Allah” diye dua edin, ister “Rahmân” diye dua edin Hangi isimle çağırırsanız, güzeldir.

Çünkü en güzel isimler hep O’nundur, O eşsiz zatındır. Resulullah (s.a.v) bir gün Mekke’de “Ey Allah, ey Rahman ” diye dua ederken müşrikler işitmişler. Ve “Muhammed bir ilâha davet ediyordu, halbuki kendisi iki ilâha dua ediyor” demişler. Onlara cevap olarak Allah’ın bu emri inmiştir. Yani yüce Allah’ın birçok isimleri vardır ki onlar, en güzel isimlerdir. En yüksek güzellik, ululuk ve saygı ifade eden en güzel isimler hep O’nundur. Bunların her hangisiyle olursa olsun dua caizdir…” (E.Hamdi Yazır İsra S. 110. Ayet Tefsirinden)

Yukarıdaki Kur’an tefsir bilgilerinde verildiği gibi tamamen İslami gösterilen Rahman ve Rahim Allah konusu, İslamdan öncedir demiştik.

Sabi dini temelli Rahman ve Rahim Allah’ın en ulu olduğu, Hanif İbrahim dini arayışlarını da yazmıştık.

Aşağıdaki şiirler bu arayıştaki insanların eserleridir.

Şimdi, içinde “Allah, Rahman, Rab” adlarının geçtiği İslam öncesi Arap şairlerinin alıntı şiirlerine geçelim;

Varaka’nin Hicret’te Medine’de Müslüman olduğu biliniyor. Aşağıdaki ona ait şiirleri ise Hicret öncesine aittir;

Varaka b. Nevfel (Hicretten önce)

 

Bazı insanlara nasihat ettim şöyle dedim:

Ben uyarıcıyım,sakın kimse sizi aldatmasın,

Yaratıcınızdan başka ilahlara tapmayın,

Sizi buna çağırırsalar deyin aramızda büyük bir engel var~

Tesbih ederiz o arşın sahibini ona sığınırız,

Daha önce de Cudi ve Cumud dağları onu tesbih etti,

 

Gök kubbesi altında her şey ona hizmet eder,

Kimse onun egemenliğinden kaçamaz,

Gördüğümüz hiçbir şeyin parlaklığı baki değildir,

İlah bakidir, mal ve evlat helak olur,

Hürmüze hazineleri bir fayda sağlamadı,

Ad kavmi de uğraştı ama ebedi olamadı,

Süleyman da, bütün milletler,

Emrinde olduğu halde insanlar cinler.

 

Varaka b. Nevfel (Hicretten önce):

 

Amr’ın oğlu! Doğru yolu buldun nimete erdin,

Allah ‘ın yalancı ateşinden kendini kurtardın,

Rabb’e boyun eğerek, onun dışında yoktur Rabb,

Azgınların putlarını terkederek,

Aramış olduğun dini bularak,

Rabbini tek bir Rab olarak kabulden hiç şaşmadın,

Güzel bir diyarda bulunuyorsun,

Orada eğlenir devamlı ikramlar görürsün,

Orada Allah dostuyla karşılaşırsın,

İnsanları ateşe iten zorbalardan olmazsın,

Rabbinin rahmeti ulaşır elbet insana,

Yerin yetmiş kat altında bulunsa da,

Korkulu bir diyarı ziyaret ettiğimde derim,

Bana merhamet eyle, düşmanlarımı muzaffer eyleme,

Bana merhamet eyle, onlar cinlerden umarken,

Benim ilahım sensin, Rabbim ve ümidim,

Duaları kabul eden Rabb ‘e boyun eğerim,

Asla davetçiye kulak vermeyen kimselere ise boyun eğmeyi kabul etmem.

 

Umeyye b. Ebi’s-Salt (ö. 624)

Umeyye b. Ebl’s-Salt, cahiliye devrinde yaşamış ve Tevrat’ı okumuştur. İbrahim (a.s.)’in getirdiği dinin devamı kabul edilen Haniyye’nin mensuplarındandı. Hz. . Peygamber (S.A.V.)’in çağdaşı olmasına rağmen İslam’a girmemiş’, nebilik hevesine . kapılmıştır. Bkz. Kuzgun, Şaban, “Hanıf’ mad. DİA; İst.-1997, XVI, 38.

Şükür Allah ‘a, hiçbir ortağı olmayan,

Varlıklara bir kader tayin eden,

Samimiyetle, şükürle ona yönelenlerin içinde,

Yüzüm, bedenim hepsi ona boyun egerler,

 

ALLAH

Lakit b. Ya’murIYa’mer (ö. 372 ?)

Divanı çeşitli defalar neşredilmiştir. Bkz. Demirayak- Çöğenli, a.g.e., s. 63-64. Hayatı hakkında bkz. es-Sabunı, Abdulvehhab, Şu’ara ve Devavın, Beyrut-1978, s. 1-2

Kin ve nefretin aleylıinize birleştirmiş olduğu kuvvet

Allah onlara galibiyet mi yoksa mağlubiyet mi nasip edecek bunu düşünemezler

İşinizi – aferin size- harp bilen,

Engin tecrübeli kimselere veriniz

 

İmruu’l-Kays (ö. 549)

Ebii Vehb (Ebu’I-Haris/Ebii Zeyd) Hunduc b. Hucr b. el-Haris Akiıü’l-Murar. Cahiliye devrinin tamnmış Arap şairidir. İmruülkays, kaynaklann çoğunda klasik kaside fonunu ilk defa ortaya koyan, Arap şiirini belli kurallara bağlayan ve özellikle kafiye için esaslar koyan şair olarak tanıtılmaktadır. Muallakasının da yer aldığı Olviim birçok defalar basılmıştır. Bkz. Savran, Ahmet, “İmruüIkays b. Hucr” mad., DİA, XXII, 238.

Senin arzunu sadece Allah yerine getirebilir

İyilik yolcunun en iyi azığıdır

 

Abid b. el-Abras (ö. 555):

9 Ebu Ziyad Abid b. EI-Ebras el-Esedi. Cahiliye devri Arap şairlerindendir. Divanının çeşitli baskılan vardır. Bkz. Yüksel, Azmi, “Abid b. Ebras” mad., DİA, I, 308-309. 40 Mehmed Fehmi, a.g.e., I, 948; Dayf, a.g.e., s. 102.

Dlvanı çeşitli defalar neşredilmiştir. Bkz. Demirayak- Çöğenli, a.g.e., s. 62. Hayatı hakkında bkz. Corci Zeydan, a.g.e., I, 117-119.

 

İnsanlardan isteyen mahrum olur

Allah ‘tan isteyen ise hüsrana uğramaz

Yemin olsun bilmezler çakıl taşlarıyla fal açanlar,

Ve kuşlarla uğursuzluk arayanlar, Allah ‘ın ne yapacağını

 

Haris b. Hillize (ö. 580)

Ebu Ubeyde (Ebu’z-Zalim) el-Haris b. Hillize b. Mekrlih el-Yeşkurl el-Bem. Cahiliye devri Arap şairlerindendir. Muallakası, Dlvanı ve bazı şiirleri derlenerek çe- şitli defalar neşredilmiştir. Bkz. Karaarslan, Nasuhi Ünal, “”Haris b. Hillize” mad., DİA, XVI, 196-197.

 

Onlara yaptıklarımızı bir Allah bilir

Hainlerin kanlarını ise kimse aramaz

Su ve hunnayla besledi onları (hükümdar)

Allah ‘ın takdiri mutlaka bulur yerini ve kim şaki alacaksa olur

 

Urve b. el-Verd (ö. 596):

 

Allah kahretsin o çapulcuyu ki geceleyin,

Taşlık ve bataklıklardan geçip deve kesilen yerlerde yaşar

Allah ‘ın memleketlerini gez, zengin olmaya çalış

Ya bolluk içinde yaşarsın ya da ölüp mazur görülürsün

 

Nabiğa ez-Zubyani (ö. 604)

En-Nabiğa Ziyad b. Muaviye ez-2übyanı. Divanı çeşitli defalar neşredilmiştir. (Bkz. Demirayak- Çöğenli, a.g.e., s.64). Biyografisi için bkz. Arberry, A. J., Arabic Poetry, Cambridge-1965, s. 170; Hayatı hakkında bkz. es-Sabfini, a.g.e., s. 32-33.

Yemin ettim şüphe edecek bir şey kalmadı

Allah’tan başka kişinin gideceği bir yol yoktur

 

Hatim et-Tai (ö. 605):

Ebu SafIane (Ebu Adi) Hatim b. Abdullah b. Sa’d et-Tai el-Kahtanı. Cahiliye döneminin cömertliğiyle ünlü şairidir. Divanı bir çok defalar yayımlanmıştır. Bkz. TÜıücü, “Hatim et-Tai” mad., DİA, XVI, 473.

Tek arzuları giyecek ve yiyecek olan

Miskininleri Allah kahretsin

Zuheyr b. Ebi Sulma (ö. 609/610):

Gördüm ki Allah haktır, arttı,

Bu düşüncemden sonra Allah korkumu

Bilmez misin Allah Tübba yı helak etti

Lokman b. Ad’ı ve Adiya yı da helak etti

Bunlardan daha önce de Zü ‘l-Karneyn’i

Firavun ‘un ordusunu ve Necaşiyi de helak eti

 

ALLAH ADINA YEMİN

İmruu’l-Kays (ö. 549)

Şöyle dedi: Allah‘a yemin olsun ki başka bir çaren yok

Sende herhangi bir aşk şaşkınlığı göremiyorum

Tallahi babamın kanı yerde kalmayacak

Amir ve Kahil kabilelerini yok edinceye kadar (savaşacağım)

Zuheyrb. Ebu’l Sulma (ö. 609/610)

Tallahi, yeminle söylüyorum

Zubyan kavmi, bağlanıp hapsedildiği yılı iyi bilir

Şunu iyi bil ki Allah‘a yemin ile söylüyorum.

 

HANİF DİNİ – RABBa- Dumeyye b. Ebi’s-Salt (ö. 624):

Rabbimizin alametleri apaçıktır,

Bunları ancak inkarcılar tartışır,

Gece ve gündüz yaratılmış, hepsi,

Belli bir ölçüyle ortaya çıkarlar,

Sonra Yüce Rab, gündüzü ortaya çıkarır,

Işıkları yayılan güneş vasıtasıyla,

Hanif dininden başka her din,

Kıyamet günü Allah katında yalandır.

 

Zeyd b. Amr b. NufeyI (ö. 605)

 

İnsan ve şeytan cinlerini kendimden uzaklaştırdım,

Mert ve cesur kişi böyle yapar,

Ne Uzza ya taparım ne de iki kızına,

Ne de Tasm Oğullarının iki putuna

Aklımın ermediği çocukluğumda,

Rabb bildiğim Hubel’e de tapmam,

Büyüyüp kendimi kurtardığımda tek bir Rabb ‘e mi,

Yoksa bin Rabb ‘e mi tapacağım (Bin Rab=Allah’ın oğlu/İsa. A.Yavuz)

Bilmez misin Allah yok etti,

Yolunu şaşırmış birçok kimseyi,

İyi olanları ise bıraktı,

Onların küçükleri büyüsün diye,

Kişi elbet bir gün gerçeği yakalayacak,

Aynen susuz bir dalın yeşillenmesi gibi,

Ben ancak Rahman ‘a Rabb ‘imize kul olurum,

Şefkatli Rabb ‘im günahlarımı bağışlasın diye,

Allah ‘tan Rabb ‘inizden daima korkun,

Böyle olursanız felakete uğramazsınız,

İyilerin yurdu cennettir

Kafir’lerin ise yakıcı cehennem,

Dünyada rezildirler, ölünce de,

Gönülleri sıkıp daraltan azapla karşılaşırlar.

 

Zuheyr b. Ebi Sulma (ö. 609/610):

İçinizdekileri Allah ‘tan gizlemeyin,

Gizleseniz de Allah onu bilir

Cezası ertelenir, amel defterine yazılır, birikir

Hesap günü için, ya da bu ceza dünyada verilir.

 

Kus b. Saide (ö. 600)

Ölüm habercisi! Ölüler mezarlarında

Üzerlerinde parça parça ipek kalıntıları

Bırak onları nasılsa birgün çağrılacaklar

Uykularından uyandıklarında dağılacaklar

Sonunda yeni bir şekle girecekler

Yeni bir yaratılış, aynen ilk yaratılış gibi

Bir kısmı çıplak, bir kısmı giyinik,

Bir kısmının elbisesi yeni, bir kısmının da eskimiş olarak.

Kaynak; Araş. Gör. Dr. Ali BULUT Ondokuz Mayıs Üniversitesi Arap Dili ve Belağatı ABD CAHİLİYE ŞİİRİNDE BAZI DİNİ MOTİFLER adlı internette yayınlanan çalışması. (e-posta: aIibulut@omu.edu.tr)-

İslam’dan ve peygambere nübüvvetin inmediği ve sağlığı zamanında yaşamış şairlerin şiirlerinde “Tek tanrı Allah” inancını bu şiirlerde gördük. Hiç bir Müslümanın bu şairlerin Allah tanımına karşı geleceğini düşünmüyorum.

Bunlardan en dikkat çekeni, Kur’an’ın “hanif din, İbrahim’in dini” dediği dinden de bahsedildiğini, ve ona inanıldığını da “Rabba- Dumeyye b. Ebi’s-Salt’ın dizelerinde okuduk.

Bu hanif dinin peygamberi İbrahim, Yahudi’lerin en büyük babası olarak Tevrat’ta geçmektedir. Ama, o Irak Sabilerine gelmiş onların peygamberidir. Onlar da Yahudileri “şeytana tapınanlar” saydıklarından İbrahim’den sonrakileri saymazlar. İsa’yı vaftiz eden Yahya peygamberi de kendilerinden sayarlar. İsa’yı da Muhammet’i de şeytan sayarlar.

Muhammet zamanında Hanif dini tebliğ eden peygamberlik iddiasında bulunan Yemame’li Rahman da bu Hanif Hristiyanlardandır. Ebubekir zamanında öldürülmüştür.

Hatta, Fatiha suresi ile inen “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesinde geçen “Rahman ve Rahim” konusunda Arapların;

Yemame’de Rahman adlı birisi var. O da “Rahman ve Rahim” adlı bir tanrıdan vahiy aldığını söylüyor. Biz, Rahman’a da sana da inanmayız, Allah’tan da vaz geçmeyiz” diye diretince, İsra 17:110) ayet iner. “İster Rahman ister Allah deyiniz, en güzel adlar onundur…” Bu sureden başka ; Furkan 25:60; R’ad 13:30 ayetleri de benzer inkârcılıklara karşın iner.

Aynı konu İbni Hişam’ın Siret-ül Resulüllah kitabının sayfasında şu şekilde geçmektedir;

İbn-i İshak der ki: Kureyşlilerin, Tanrı elçisine, “Rahman adlı Yemameli bir adamın bunları sana öğrettiğini işittik. Biz ona asla inanmayız, demeleri hakkında Tanrı, elçisine şu ayeti indirmiştir:

“Biz seni böylece kendinden önce nice milletler gelip geçmiş olan bir millete gönderdik ki sana vahyettiklerimizi onlara bildiresin. Onlar esirgeyici Tanrıyı (Rahman’ı) tanımıyorlar. Onlara de ki o benim Tanrımdır; Ondan başka Tanrı yoktur Ona güveniyorum, sonunda da ona döneceğim.” (Ra’d suresi 13:30:)

Aslında Yemame’li Rahman Muhammet’e din öğrettiği iddia edilen değil, benzer ayetlerin de kendisine vahiyle Cebrail tarafından indirildiğinden peygamberliği birlikte yürütelim diye teklif eden ama Muhammmet’in ret etmesiyle aralarında savaş çıkan kişidir. Öldürülmesi Ebubekir zamanında gerçekleşir.

Muhammet’e dini öğrettiği iddia edilenleri sayacağız.

İş böylece tatlıya bağlanırsa da peygamberin sonrasında mevcut iki Kur’an’ın yakılması ve yeniden Osman zamanında düzenlenmesine, dinin Emevi Yezidiliğine dönmesine, dört mezhep ve sayısız tarikatın da çıkmasına neden olacaktır.

Bunlar, Irak, Ürdün, Yemame, Urfa-Mardin çevresinde yaşarlar. İslam içinde de Hanif İslam diye ayrı bir tarikat olmalarına rağmen kendilerini “Sünni Müslüman” olarak kabul ettirmişlerdir. Bu dinin ruhbanları, Kureyş’i çok önceden, Muhammet’i çocukluğundan beri kuşatma altında tutanlardır aslında.

MUHAMMET’İN AİLESİNE HRİSTİYAN KUŞATMASI

Arapları bir an önce Hristiyanlığa geçmeye zorlayan Roma Kuşatması da diyebiliriz.

Henüz ortada Muhammet yokken, özellikle Muhammet’in dedesi Abdülmutallip’in Kureyş reisliği ettiği zamanlardan itibaren bu aile etrafında ilginç bir şekilde Hristiyanlığa geçiş, gerek satın alınan köleler gerek şehre gelen misyoner rahipler, tüccarlar tarafından ciddi bir Hristiyan kuşatması vardır. Habeşistan’da ve uzantısı Yemen- Necran’da, Mekke içinde ve çevresinde yoğun bir Hristiyanlık yayılmasının Hicaz Arapları üzerinde ağır baskısı olduğunu gördük.

Daha da ilginç olanı ise, Kureyşlilerin Abdülmutallip taraftarlarının Romalılara sıcak bakışlardır.

İran Mecusiliğine dayalı mevcut Arap inancının temsilciliğini de Ebu Süyan, Ebu Cehil gibi gene Abdülmutallip’in kardeleri ve kardeş çocuklarının yürütmeleridir.

Muhammmet’in veya bu aileden çıkması umulan, “İbrahim’in Hanif Dinini” tebliğ edecek birinin peygamberliğinin bütün Arap yarımadasında beklendiğine tanık olacağız.

Muhammet de Kureyş’in Mecusiliğinden dönüp Sabi olduğu yazıldığından muhtemelen Katolik Roma’nın izin verdiği Nasturi Hristiyanlığı veya Süryaniliği benimsemiş olabilir. Her ikisi hakkında iddialar vardır.

1-Muhammet’in Soyunun Ülkesi Yemen’in Dini Gelişimi

Peygamber Muhammet’in soyu, İsmail soyunun çoğalıp, Mekke’ye sığmamaları üzerine başka bölgere göç edenlerden Yemen’e yerleşmiş olanlarının soyundan gelen Yemen’li Adnani kabilesine dayanır;

Yemen Arapları Ay Tanrısı Kültüne bağlı, Yemen Hint okyanusuna bakan dağlarda kuyumculuk eden Abkari adıyla andıkları, kuyumculuk eden, deve kervanlarıyla gezerek ticaret yapan cinlere soylarını bağlarlar ve onlara tapınırlardı. Bu gün bile Yemen ile Mardin Urfa Süryani din adamlarının adlarında bile bu “Abkari” adına rastlanılmaktadır. Ortadoğunun her ülkesinde bunlardan asimile de olmuş olsalar bulmak mümkündür.

Sonraları İran Mecusiliği, Habeş Hristiyanlığı, Musevilik ve İslamiyet dinlerine girmişlerdir. Kaim olarak da Mısır Arapları, Arami-Habeş, Fars kavimleriyle akrabadır.

”Ebu Muhammed Hişam oğlu Abdülmelik Nahvi dedi ki: Bu kitap, Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın oğlu Tanrı elçisi Muhammed (S.A.S.) in hayatından bahseder. Abdülmuttalib’in adı   Haşim oğlu Şeybe, Haşim’in adı   Abdumenaf oğlu Amr, Abdumenaf’ın adı   Kusay’ın oğlu Muğire, Kusay’ın soy kütüğü: Müdrike oğlu Huzeyme oğlu Kinane oğlu // Nadr oğlu Malik oğlu Fihr oğlu Galib oğlu Lüey oğlu Kal) 2 oğlu Mürre oğlu Kilâb•oğlu Zeyd’dir. Müdrike’nin soy kütüğü: Tarih oğlu Allah’ın sevgilisi İbrahim oğlu İsmail oğlu Nabit oğlu Yeşcub oğlu Ya’rub oğlu Teyrah oğlu Nahur oğlu Mukavvim oğlu Udd (Udad’da denilir) oğlu Adnan oğlu Maadd oğlu Nizar oğlu Mudar oğlu İlyas oğlu Amir Müdrike’dir…”

S-1

2-Yemen’in Yakın Dini Geçmişi ve Yemen Himyer Hükumdarları;

1a-Nasr oğlu Rebia

2b-Tuban Es’ad Ebu Kerib ( Medine kuşatmasında Yahudiliği benimseyen, Kâbeye ilk örtüyü örten, kapısına kilit asan, leş hayız bezlerinin sokulmasını yasaklayandır.)

Tuban’ın işlerini anlatan kadın şair Subay’in kocası Halit’e Mekke’nin kutsallığını abartarak zulüm işlememsini emredip, Tubba’nın orada gösterdiği saygıyı ve yaptıklarını anarak söylediği şiiir;

“”Ey oğlum! Mekke’de ne küçüğe ne de büyüğe zulmet. Onun kutsal yerlerini koru; asla gurura kapılma. Şunu bil ki orada zulüm işleyen kimse kötülük ile karşılaşır ve onun yüzüne şamar vurulur ; yanaklarında cehennem ateşinin izleri görülür. Ben Mekke’nin bu halinin hakikat olduğunu tecrübelere dayanarak bilirim ki ona karşı zulüm işleyen mahvolur. Tanrı onu ve etrafında bulunan evleri emin kıldı. Tanrı onun kuşlarını da emin kıldı. Halbuki geyikler ancak Sebir dağında emniyet içinde yaşayabilirler.” “Oğlum! Hükümdar Tubba’ Mekke’ye gelerek onun kutsal mabedini süslü Yemen kumaşları   ile örttü. Rabbim onun egemenliğini Mekke’de zelil kıldı ki böylece Tubba’ verdiği sözleri orada yerine getirdi: Kabe’de yalın ayak yürüdü. Avlusunda kurbanlık 2000 deve kesti; Mekke halkına, kestiği gençve iyi cinsten develerin etini durmadan yedirdi onlara süzülmüş bal şerbeti ile arpadan yapılmış içkiler içirdi.

Önünde fil ile Mekke’ye saldıran ordu orada taşlanarak mahvoldu(*), halbuki uzak bölgelerde Acemlerde ve Hazerlerde egemenlik devam etmektedir.

Oğlum! Sana söz söylendiğinde dinle ve hadiselerin sonuçlarını   anla.”

Sonra Tubba’ Mekke’den çıkıp askerleri ile ve yanındaki iki Yahudi haham ile Yemen’e doğru savuşup gitti…”

(*)Tuban Esad Ebu Kerib’in işlerini anlatan Kadın şair Subay’ın, “Önünde fil ile Mekke’ye saldıran ordu orada taşlanarak mahvoldu” mısrası “Fil olayının” peygamberden de dedesi Abdülmutallip’ten de çok önce yaşandığına işaret etmektedir. Bunu ileride tekrar göreceğiz. Arapların tarih düşme sorunu yüzünden bir çok olayın geçmişte mi peygamber zamanında mı olduğunu anlamak güçtür.Ayrıca bu şiirde hac, tavaf, kabeye örtü, kurban gibi ibadetlerin çok eski olduğunu da gördük.

3c-Hasan (Amr’ın ağabeyi)

4d-Amr (Ağabeyi Hasan’ın katili)

5e-Lahnia Yenuf Zu Şenati (Halk önderi-Oğlancı kulampara zorba hükumdar)

Amr öldükten sonra hükümdar sülalesine mensup olmayan Lahnia Yenuf Zu Şenatir adında Himyerli bir kimse ortaya çıktı. Yemenlilerin ileri gelenlerini öldürdü, hükümdar soyuna mensup ailelere kötü muamele etti.

Lahnia’nın oğlancılığı : Lahnia Lut kavminin işlediği kötü şeyi yapan sapık bir adamdı… Hükümdar sülalesinden olan gençleri getirtip hususi surette yapılmış bir köşkte hükümdarlığı ele geçiremesinler diye kendileri ile cinsi münasebette bulunur sonra elinde bir misvak olduğu halde saray muhafızlarına ve orada hazır bulunan askerlerine 31 köşten görünür ve böylece çocukla işini bitirdiği anlaşılırdı. Lahnia nihayet Hassan’ın kardeşi ve Tuban Es’ad’ın oğlu Zur’a, Zunüvas’ı çağırttı.

Lahnia’nın elçisi kendisine geldiği zaman ne için geldiğini anladı   ve küçük keskin bir bıçak alarak ayakkabısında saklayıp yola düştü. Lahnia ile yalnız kaldıklarında Lahnia üzerine atıldı; Zur’a onunla mücadeleye girişti ve karnını yarmak sureti ile öldürdü, sonra başını kesip kellesini, aşağıya bakmayı adet ettiği pencereye koydu misvaki de ağzına yerleştirdikten sonra dışarı   çıktı. Kendisini görenler: “Ey Zu Nuvas nasıl yumuşak mı idi, sert mi idi ?” diye laf attılar. Zu Nuvas bunlara: “Zü Nuvas’ın kıçının sert mi yumuşak mı olduğunu Lahnia’nın başına sorun” cevabını verdi. Bu söz üzerine muhafızlar pencereye bakıp Lahnia’nın kesik başını görünce Zu Nuvas’ın arkasından koşarak yakaladılar ve “Mademki bizi bu pis adamdan kurtardın bize senden başka bir kimse hükmetmemeli” dediler.

6f-Zu Nuvas;

Yemenliler Zu Nuvas’ı tahta oturttular Himyerliler ve bütün Yemen kabileleri onun etrafında toplandılar. Zu Nüvas Himyer kabilesinden olan hükümdarların sonuncusu idi. Uhdud olayını   yapan da bu hükümdardır. Tahta geçtikten sonra Yusuf adını aldı   ve uzun müddet hüküm sürdü. Necran’da Incil hükümlerine uyan ve Meryem oğlu İsa’nın dininde olan bir kısım adamlar kalabilmişti

Bunlar fazilet ve istikamet sahibi kimselerdi. Başkanlarının adı es-Samir oğlu Abdullah’dı.

Bu dinin esas menşei o zaman Arap ülkesinin ortalarında bulunan Necran’da idi. Bu şehir halkı ile bütün Araplar putlara taparlardı. Bu dinin Necran’a gelişi şöyle olmuştur: Feymiyon adında bir Hristiyan buraya gelmiş halkı kendi dinine davet etmiş   onlar da kabul etmişlerdir

3-Hristiyan Necran Hükumdarları;

 

Feymiyon adlı Allah’a tapınan, lüzumsuz yere adını ağzına almayan namaz kılan, namaz kılarken etrafını kandil gibi aydınlattığı yazılan Hristiyan misyoner keşiş ve onun yetiştirdiği Es Samir oğlu Abdullah tarafından Necran şehrinin Hristiyan olduğunu yukarıda verdik.

Yemen Hristiyanları, Himyer’li Musevi Zu Navas’ın saldırısına uğrarlar. Bu olay Feymiyon ve öğrencisi Abdullah’ın öldürülmelerinden sonra gerçekleşir. Rivayette, önceden öldürüldüğü halde Abdullah’ın savaşta ölenler arasında olduğu efsanesi de geçmekte, Yemen İsa’sı gibi gösterilmektedir.

Arapların “tarih düşme gelenekleri” gelişmediğinden ikisinin de kaç yaşında öldükleri belirtilmemişse de Muhammet’in yaşadığı yüzyılda veya bir önceki yüzyılda yaşadıkları söylenilebilir.

Es Samir oğlu Abdullah’ın Feymiyon’u tanıması çocukken sihirbazlık kursuna gittiği sırada Feymiyon’u kulübesinde namaz kılarken ilgisini çekmesiyle gerçekleşir ve çırak-usta ilişkisi başlar. Bu Hristiyanlık mezhebinin İsa’yı peygamber gördüğü ifade edilir.

Necran’lı Hristiyan Devs Zu Saleban; Zu Nuvas’ın baskınından kaçarak kurtulan, Hristiyan katlini Bizans kayserine şikayet eder. O da Habeş kralı Necaşiye sevk eder. Necaşi, Eryat komutasında 70.000 Habeşi askeri gönderir. Necran Habeş idaresine girer. Eryat’ı çekemeyen yardımcısı Ebrehe el Eşrem, birebir dövüşle Eryat’ı kölesi ile öldürür ve Necran kralı olur.Bu ikisi de Ortodoks Hristiyandır, yani Kur’an’a göre “kitap ehlidir”;

1a-Eryat (Habeşi Hristiyan Bunlar da namaz kılar Allah’a inanırlardı)

2b-Ebrehe el Eşrem (Habeşi Hristiyan)

Namaz kılan, Allah’a “Allah” adıyla tapınan Hristiyan Necran halkı, kendilerini, Musevi Zu Navas’ın işgalinden kurtaran Zenci Habeş komutan Ebrehe’nin onları Hristyanlığa davetinden, onların Hristiyan olup ibadet edecekleri kilise yapmasından gocunup, “keçi başlı insan bedenli şeytan” sıfatında Hubel ve Allah adıyla tapındıkları putperestlik dinine sahiptirler.

Ve o Allah nasıl Allah’tır ki, kendisine aynı adla ve “Rahman ve Rahim” adıyla tapınan bu Hristiyanları, putperest Mekkeliler uğruna resmen katletmiştir.

Bu olay, Mekke’li Kureyş kabilesinin ve o zamanlar “bereket tanrısı dini gereğince” içinde fuhuş yapılan Kabe’nin korunması uğruna kendisine doğru olarak inanan ve ibadet eden insanları katlederek, putperestliği yüceltmiştir.

Olayda geçtiği gibi Allah, sadece “kendi evi olduğundan Kabe’yi koruduysa”, ki o zaman asırlardır bu binanın “fuhuş içerikli ibadethane”, çevresinin de genel evlerle dolu olmasına” nasıl izin vermiştir?

Ayrıca, Kur’an Nisa suresi 23. ayetiyle Araplara yasaklayıncaya kadar Arapların, ana-oğul;baba-kız;abla-erkek kardeş” evliliklerine dayalı ensest yaşamlarından, sütten kesildiği 1,5 yaşındaki kız ve erkek çocuklarıyla cinsel ilişkide bulunmalarını, bu yüzden kızlarına “Fatıma=Sütten kesilmiş, cinsel ilişkiye hazır kız” adını vermelerine, kız çocuklarının büyüdüklerinde kendi yerine geçeceği korkusuyla, anaların kendi kızlarını diri diri toprağa gömmelerine hangi vicdanıyla izin vermiştir?

Gönderdiği son hak din olan İseviliğe sadık Ebrehe ordusunu, Eryat’a yapılan haksızlığın öcünü almak için mi yoksa Habeşlilerin Ham soyu Zenciler olması sebebiyle, Tevrat’ta yaptığı gibi “ırkçılığından dolayı” mı katletmiştir?

Bunlar bu tanrı hakkında ciddi ama cevapsız sorulardır.

Kitap ehli, Hristiyan da olsan, ama bir Zenciysen, putperest Arap’a karşı şansın yoktur. Allah Arap’ı tutar. Yani Allah, IRKÇIDIR.

İşte İbni İshak’tan efsanesi;

4b-Fil Mes’elesi ve En-Nesee’ler Hikâyesi

Bundan sonra Ebrehe San’a’da el-Kulleys adı verilen tapınağı yaptırdı. Bu tapınak o zaman yeryüzünde hiçbir yerde eşi görülmemiş bir kilise oldu.

Necaşiye mektup yazarak :

-“Ey hükümdar ! Senden önce hiçbir hükümdara bir eşi yapılmamış bir kilise yaptırdım.

Bütün Arapların bu kiliseye hac etmek için gelmelerini sağlayacağım” diye haber verdi.

Araplar Ebrehe’nin Necaşi’ye yolladığı bu mektuptan haberdar olunca en-Nesee’lerden ve Mudar oğlu İlyas oğlu Müdrike oğlu Huzeyme oğlu Kinane oğlu Malik el-Haris oğlu Sa’lebe oğlu Amir oğlu Adiyy oğlu Fukaym oğullarından bir adam buna sinirlendi.

İbn-i İshak der ki: el-Kalemmes (Ebrehe’nin mektubuna kızan) Kinaneli, gidip Yemen’de el-Kulleys tapınağına girdi ve pisledi… Sonra kaçıp memleketine döndü.

Bu olay Ebrehe’ye haber verildi ği zaman bunu kim yaptı diye sorunca “Mekke’deki kutsal eve hac eden araplardan biri yapmış ki kendisi, arapları, yaptırdığım tapınağa hac etmeğe sevk edeceğim hakkındaki sözüme kızmış da bu işi onun için yapmıştır. Yaptığı bu hareketle de tapınağın hac edilmeğe değmediğini anlatmak istemiştir,” cevabı verildi.

Bunun üzerine Ebrehe sinirlendi ve gidip Mekkedeki kutsal evi yıkmağa and içti. Bundan sonra Habeşilere hazırlanmalarını emrettikten sonra yola çıktı. Beraberinde meşhur fil de bulunuyordu.

Araplar bunu haber alınca büyük bir felaket telakki edip çok korktular. Fakat Allah’ ın kutsal evi olan Ka’be’yi yıkmak niyetinde olduğunu işittikleri zaman Ebrehe ile savaşmayı kendilerine düşen ödev bildiler.

Yemen hükümdar ve eşrafından Zu Nefr adındaki bir adam ortaya çıkıp kendi kabilesini ve bütün araplardan kendisine katılanları Ebrehe ile savaşmaya, Allah’ın kutsal evini korumaya ve Ebrehe’nin onu yıkmasına mani olmaya davet etti. Zu Nefr kendisine katılanlarla birlikte Ebrehe’nin karşısına çıktı, savaştı fakat yenildi ve tutsak olarak Ebrehe’ye götürüldü.

Ebrehe onu öldürmek istedi ise de Zu Nefr “Ey hükümdar beni öldürtme belki yanında kahşım senin için beni öldürtmenden daha iyi olabilir” dedi.

Uysal bir adam olan Ebrehe onu öldürmedi fakat zincire vurdurarak hapsetti.

Ebrehe yoluna devam ederek amacına doğru ilerledi. Has’am kabilesi topraklarına geldiği zaman Habib oğlu Nufeyl el-Has’ami, Has’am kabilesinin Şehran ve Nahis kolları ile arap kabilelerinden kendisine katılanların başında olarak Ebrehe’nin karşısına çıktı. Savaştı fakat o da yenilip tutsak olarak Ebrehe’ye götürüldü.

Ebrehe Nufeyl’i öldürmek istedi ise de o “Ey hükümar beni öldürme Arap ülkesinde gittiğin yerlerde yol göstericin olurum. Has’am kabilesinin Şehran ve Nahis kollarının sana boyun eğmeleri için işte iki kolum rehine olsun” dedi. Bunun üzerine Ebrehe onu serbest bıraktı.

Nüfeyl kılavuz olduğu halde Ebrehe ilerledi.

Taif şehri yakınlarına geldiği zaman Sakif oğlu Avf oğlu Sa’d oğlu Amr oğlu Ka’ab oğlu Malik oğlu Muattıb oğlu Mes’ud Sakif kabilesinin ileri gelenlerinin başında olduğu halde Ebrehe’nin katına vardı.

İbn-i İshak der ki: Sakif heyeti Ebrehe’nın katına geldiği zaman: “Ey hükümdar biz senin sözünü tutan ve sana boyun eğen köleleriniziz. Size karşı   düşmanlığımız yok tapınağımız -el-Lât’ı kast ediyorlar sizin kast ettiğiniz tapınak değildir. Siz Mekke’de bulunan tapınağa doğru gidiyorsunuz. Yanınıza, sizi oraya götürecek yol göstericiler katalım,” dediler. Ebrehe de onlara dokunmadı.

El-Lât ise Ka’be’ye yapıldığı gibi Sakiflilerin Taif’de saygı gösterdikleri bir tapınaktır. İbn-i Hişam diyor ki: Dil bilgini Ebu Ubeyde, şair el-Hattab oğlu Dırar el-Fihrrnin şu beytini bana okudu: “Sakif kabilesi hüsrana uğramış ve perişan bir halde tapınakları Lât’a doğru kaçtılar.” Bu beyit şairin birkaç beyti içinde geçmektedir.

İbn-i İshak der ki: Sakifliler kendisine Mekke yolunu göstermek üzere Ebrehe’nin yanına Ebu Rigal’ı kattılar. Ebrehe, yanında Ebu Rigal olduğu halde yoluna devam etti ve el-Mugammis mevkiinde konakladı. Burada Ebu Rigal öldü. O günden beri Araplar Ebu Rigal’ın mezarını taşlarlar. Halkın el-Mugammis mevkiinde taşladığı mezar onundur.

Ebrehe el-Mugammis mevkiine indiği zaman Habeşlilerden Maksud oğlu el-Esved adlı birini bir süvari birliği ile ileri yolladı. Bu zat Mekke’ye kadar gidip Kureyş kabilesinin sürüleri dahil olmak üzere Tihame halkının sürülerini, bu arada Haşim oğlu Abdülmuttalib’in iki yüz devesini alıp getirdi.

Abdülmuttalib o zaman Kureyş kabilesinin en ileri geleni ve başkanı idi. Kureyş, Kinane ve Huzeyl kabileleri ile Ka’be civarında bulunan diğer kimseler Ebrehe ile savaşmak istedilerse de başa çıkamıyacaklarını   anladılar ve bu işten vaz geçtiler.

Ebrehe, Hunata el-Himyeri’yi:. Mekke’ye göndererek “Git şu şehrin başkanı ve ileri geleni olan zatı   bul ve kendisine şöyle söyle: -Hükümdar diyor ki ben sizinle savaşmak için değil ancak şu tapınağı (Ka’be) yıkmak için geldim. Bana karşı   gelmezseniz kanınızı akıtmak istemem. Eğer o benimle savaşmak istemiyorsa kendisini bana getir, dedi.

Hunata Mekke’ye girip Kureyş kabilesinin başkan ve ileri geleninin kim olduğunu sorunca “Kusay oğlu Abdümenaf oğlu Haşim oğlu Abdülmuttalib’dir” cevabını   aldı.

Hunata Abdülmuttalib’in yanına varıp Ebrehe’nin söylediklerini tekrar etti. Abdülmuttalib dedi ki: Tanrı adına and içerim ki biz kendisi ile savaşmak istemiyoruz. Zaten buna da gücümüz yetmez; bu tapınak Allah’ın kutlu evidir. Aynı zamanda O’nun sevgilisi İbrahim’in tapınağıdır.

Yahut ta bu anlamda bir şey söylemiştir- Tanrı bu tapınağı korursa kendi evini ve kutlu tapınağını korumuş   olur; yoksa onu korumaya bizim gücümüz yetmez.” Bunun üzerine Hunata Abdülmuttalib’e: “Öyle ise benimle birlikte hükümda rın yanına gel; çünkü seni yanına götürmem için bana emir vermişti” dedi. Abdülmuttalib yanında oğullarından bazıları bulunduğu halde Hunata ile birlikte gitti.

Ordugaha ulaştığı zaman dostu olan Zu Nefr’in nerede olduğunu sordu ve hapis olduğu yere giderek: “Ey Zu Nefr! Başımıza gelen bu belada bize bir iyiliğin dokunmaz mı ?” dedi. Zu Nefr: “Kendisini sabah veya ak şam öldüreceğini beklediği bir hükümdarın elinde tutsak bulunan bir adamın ne gibi bir faydası olabi- lir. Başınıza gelen bu belada benden bir fayda bekleme ancak filin bakıcısı olan Uneys dostumdur ona haber yollayıp senin hakkında tav- siye edeceğim ve senin kıymetini onun yanında yükselterek hükümdarın katına çıkman için izin almasını   isteyeceğim. Sen hükümdara istediğini söylersin Uneys de elinden gelirse hükümdarın katında sana şefaat eder,” cevabını verdi.

Abdülmuttalib : “Bu kadarı da ‘yeter” cevabını verdi.

Zu Nefr Uneys’i çağırtıp kendisine şöyle dedi: “Abdülmuttalib Kureyş   kabilesinin başkanıdır ve Mekke kafilelerinin sahibidir, ovada halkı dağ başlarında hayvanları   doyurur. Hükümdar iki yüz devesini almış, hükümdarın katına çıkması için kendisine izin al ve elinden geldiği kadar yardım et” Zu Nefr de : “Olur yaparım” cevabını verdi.

Uneys Ebrehe ile konuşarak dedi ki: “Ey hükümdar! İşte Kureyş   kabilesinin başkanı kapında bekliyor. Katına çıkmak için izin istiyor. Kendisi Mekke kafilelerinin sahibidir. Ovada halkı, dağ başlarında hayvanları doyurur. Katına çıkmasına izin ver. Isteğini bildirsin ona iyilik et.” Bunun üzerine Ebrehe izin verdi. İbn-i İshak sözüne devamla der ki:

Abdülmuttalib çok güzel, çok yakışıklı ve büyük bir adamdı. Ebrehe onu gördüğü zaman saygı gösterdi, ağırladı ve kendisinden daha aşağı   bir yerde oturtmak istemedi; aynı   zamanda Habeşlilerin Abdülmuttalib’i hükümdarlarının tahtmda oturmuş görmelerinden de çekindi. Bu düşüncelerle Ebrehe tahtından inerek kilimin üstüne oturdu (*)

(*)(Bu paragrafta, Abdülmutallip’in yakışıklılığı ile Ebrehe’yi etkilemesi, eşcinselliğe vurgudur. Yoksa, kendisi önünde el pençe divan duran, develerini isteyen, üstüne yolladığı iki ordusunu kaybetmiş, acizlikten yılan gibi kıvrılan bir Arap olan Abdülmutalip’in Ebrehe gibi bir adamı başka türlü etkilemesi düşünülemez. Abdülmutallip’in çevirdiği dolaplardan Ebrehe’nin habersiz olması da akıl işi değildir.

Demek istenilen, Ebrehe Abdülmutallipten hoşlandı, ilişki ortamı yaratmak için iltifat etti, yere minder attı, elledi, okşadı durdu. Tahtındayken kucağına alsaydı, tahtına oturmuş görünecekti deniliyor. Bu da “mağlubiyeti galibiyete çeviren” bir Arap ifade işgüzarlığıdır. Arap, Yahudi edebiyatı ve dini efsaneleri böyle işgüzarlıklar üzerine kuruludur. Tevra’ta Yakup’in güreşte kafasını kırıp, Allah’ı yenmediği halde, yendiğinin Allah’a söyletilmesi ve İsrail adını alması olayı da buna iyi bir örnektir. Alaeddin Yavuz)

Abdülmuttalib’e de yanında yer gösterdi; sonra tercümanına dönerek: “Ona sor bakalım istediği ne imiş?” dedi.

Tercüman bu sözleri Abdülmuttalib’e bildirdiği zaman o:

Hükümdar iki yüz devemi almış arzum bu develerin geri verilmesidir” dedi. Tercüman bunları   hükümdara anlattığında hükümdar: “Ona şunları söyle: seni gördüğüm zaman beğenmiştim sonra konuştuğun zaman gözümden düştün. Sen, aldığım iki yüz deve hakkında konuşup; senin ve babalarının dininde kutlu sayılan ve benim yıkmak için geldiğim tapınak hakkında konuşmadın,” dedi. Bunun üzerine Abdülmuttalib : “Ben develerin ;ahibiyim. Tapınağa gelince onun da koruyucusu ve bir sahibi vardır” deyince hükümdar : “dediğin o sahibi onu bana karşı koruyamayacaktır” dedi. Abdülmuttalib ise : “o senin bilece ğin bir şey” cevabını verdi.

Diğer taraftan Ebrehe evvelce almış olduğu Abdülmuttalib’e ait develeri geri verdi. Heyet Ebrehe’nin katından çıktığı zaman Abdülmuttalib dosdoğru Kureyşlilere gidip haber verdi. Ebrehe ordusunun yapacağı   zarardan kurtulmaları için Mekke’den dışarı çıkıp dağ başlarına ve kuytu yerlere sığınmalarını emretti. Bundan sonra Abdülmuttalib Ka’be kap ısının halkasim tuttu. Kureyş kabilesinden bazı   kimseler de onun yanına gelerek Tanrı’ya yalvarmaya ve Ebrehe’ye karşı yardım dilemeğe başladılar. Abdülmuttalib Ka’be kapısının halkasına yapışmış bir halde şu beyitleri söylüyordu:

Ey Tanrım bir kul dahi evini barkım korur; Sen de kendi evini koru. Yarın onların haçı ve kuvveti Senin kuvvetine üstün gelmesin.”

(Vakıdi şu üçüncü beyti ilâve ediyor): “Ey Tanrım eğer kıblemizi onlardan korumazsan kendin bilirsin.” İbn-i Hişam diyor ki Abdülmuttalib’e atfedilen beyitlerden ancak bu üçü gerçek olarak onundur.

İbn-i İshak der ki: Bundan sonra Abdülmuttalib Ka’be kapısının halkasını   bıraktı ve Kureyş kabilesinden yanında bulunan kimselerle birlikte dağ başlarına çıkıp oralara sığınarak Ebrehe’nin Mekke’ye girdiği takdirde ne yapacağını beklemeye başladılar.

Ertesi gün Ebrehe Mekke’ye girmek üzere hazırlandı. Filin hazırlanmasını ve ordunun savaş nizamına girmesini emretti. Filin adı Mahmud idi. Ebrehe tapınağı yıkıp sonra Yemen’e dönmeyi kararlaştırmıştı. Fili Mekke’ye doğru yönelttikleri zaman Habib oğlu Nüfeyl Has’ami yanına gelip kulağını tutarak: “Çök Mahmud yoksa geldiğin yoldan sağ   salim dön; sen Allah’ın kutlu memleketindesin” dedi ve ayrıldı.

Bunun üzerine fil çöktü Habib oğlu Nufeyl ise koşarak dağa çıktı. Habeşliler fili kalkması için döğdülerse de kalkmadı. Tekrar kalkması için başına balta ile vurdularsa da gene kalkmadı. Karnının altına ucu sivri sopalar dürtüp kanattıkları halde bile kalkmadı. Nihayet fili Yemen tarafına çevirdiler koşmaya başladı; Suriye taraflarına çevirdikleri zaman da koştu; doğuya doğru sürdüler yine koştu, Mekke’ye doğru döndürülünce çöküverdi.

Bundan sonra yüce Tanrı Habeş   ordusu üzerine deniz tarafından kırlangıça benzeyen kuşlar yolladı. Her kuş biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere nohut veya mercimek taneleri büyüklüğünde üçer çakıl taşı taşıyordu. Taşların değdiği her asker ölüveriyordu. Bu taşlar Habeşlilerin hepsine değmedi.

Kurtulanlar geldikleri yoldan kaçtılar; kaçarken Yemen yolunu kendilerine göstermek için Habib oğlu Nüfeyl’i arıyorlardı. Nufeyl Allah’ın Habeşlilerin üzerine indirdiği belâyı gördüğü zaman şu beyti söylemiş : “Nereye kaçıyor sunuz ? Sizi kovalayan Tanrı’dır; Eşrem ise yenilmiştir yenmiş değildir.”

Habeşliler her yolda düşerek ve her su başında ölerek yollarına devam ettiler. Bir taş da Ebrehe’ye değdi. Habeşliler, onun parmakları birer birer düştüğü halde beraberlerinde götürdüler.

Parmağından her biri düştükçe arkasından irinle kan akıyordu. Böylece onu bir kuş yavrusu gibi (yani perişan bir halde) San’a’ya kadar getirdiler. Söylediklerine göre Ebrehe öldüğünde göğsü yarılmış yüreğı dışarı çıkmıştı.

Adı Sayfi olup Ensarın Hatm koluna bağlı bulunan Eslet oğlu şair Ebu Kays bu konu hakkında şu beyitleri söylemiştir:

“Habeşlilerin filli savaşında olanlarda O’nun (Tanrı’nın) işidir. Habeşliler fili her defa sürmek istedikleri zaman o otururdu: ucu sivri değneklerle karnına dürttüler, burnunu yırttılar ona uzun ve sivri bıçaklarla vurup sırtını   yaraladılarsa da o yine de gitmedi ve Yemen’e doğru kaçtı. Oradakilerin hepsi hüsranla geri döndüler. Tanrı   üzerlerine taş yağdırdı ve onları   cüceler gibi yoğurup ezdi. Din bilginleri onları dayanmağa kışkırtıyorlardı fakat onlar koyun gibi meliyorlardı.”

İbn-i İshak der ki: Yüce Tanrı Muhammed’i peygamber olarak seçtiği zaman Kureyş kabilesine ihsan ettiği nimetler arasında soylarının devam etmesini temin için Habeş tehlikesini üzerlerinden giderdiğini de saymaktadır. Kutlu ve yüce Tanrı şöyle diyor: “Görmedin mi Tanrın filli orduya ne yaptı. Onların yaptıkları hileleri hükümsüz kılmadı mi? Onların üzerine ebabil kuşları yolladı. O kuşlar filli ordu üzerine taşlaşmış balçıktan ufak taşlar attılar. Bununla onları kurt yemiş yaprağa döndürdü.” Ve gene Tanrı şöyle diyor: “Kureyş’ın rahat ve saygıya naıl ve kış ve yaz seferlerinde saldırmadan korunmuş ve müsterih olmaları için (Tanrı filli orduyu mahvettiği gibi halka da saygı telkin etti) onlar bu evin (Beytin) Tanrı’sına ibadet etsinler. O Tanrı   ki onları açlıktan doyurdu ve korkulardan uzak tuttu.”

ibn- İshak der ki: Ebrehe öldüğü zaman yerine adıyla lakablandırıldığı oğlu Yeksun Habeşililerin başına geçti. Yeksun öldüğü zaman ise yerine kardeşi. Mesruk Yemen’de ki Habeşlilerin başına geçti.””

Buraya kadar tamamen, putperest, yalanı, hileyi aklın, zekanın temeli sayan şatanist, Arap toplumunun “monolog anlatımından ibaret” bir efsane okuduk. Roma imparatorluğu idaresindeki bu halkın böyle efsaneleri Roma kaynaklarında da yoktur. Bu olayı doğrulayan Araplardan başka ikinci bir kaynak yoktur. Kimbilir ne zamanın bir masalını alıp, kendilerini yüceltmek için bunu uydurdular. Nasıl ki Yahudilerin Süleyman ve Davut peygamber zamanında yaşadıkları dünya imparatorluğu asla olmamışsa ama nasıl var gibi gösterilip, saf dindarlar buna inandırılıyorsa bu efsane de uydurukçu, masalcı Arapların hileli işlerinden birisidir.

Putperest Arapları hak o zamanki hak din olan İseviliğe davet etmek, tapınaklara saygıyı öğretmek için yola çıkan, Kitap ehli Ebrehe’ye küfür etmek, onu lanetlemek ve kötü göstermek günümüzde bile kendisine hoca, İslam Uleması, İlahiyat profesörü denilen insanlarca hala lanet edilmekte bu olay namaz dualarına bile yansıtılmıştır.

Oysa, Ebrehe, putperest Arapların, Allah’ın peygamberi İsa ile indirdiği dini olan Hristiyanlık gibi makbul bir dine inanan biri olarak dinin bekçisi saydığı kralına güzel bir kilise yaptırmış, o kadar insan çalıştırmış, haklarını vermiş, ibadete açmıştır. Ensest üreyen, putlara tapınan, temizlik bilmeyen pis bir putprest Arap’ın kilisesini gelip kirletmesi haklı olarak onu kızdırmıştır. Bu kadar aşağılıkm işi yapan, kendisine savaş ilan etmiş, kılıç çekmiş düşmanlarını yalvarmaları karşısında bağışlayacak kadar merhametli olan bu kadar dürüst ve dine bağlı birisinin bu kadar kötülendiğini sadece İslam tarihinde görebilirsiniz.

Ebrehe’nin suçu, İbni İshak’ın anlatımında, Yemenlilerin dediği gibi “Kara Karga” adıyla andıkları Zenci olmakmıydı?

Tevrat’ta, İshak’ın ikizlerinden ilk doğan Esav (Kıllı)ın bütün dürüstlüğüne, Allah’a bağlılığına rağmen sadece kılları yüzünden peygamberlikten edilmesi ve her türlü hileyi, yalanı ilke edinen Yakup (hileci)u peygamber etmesi de bu Allah’ın şeytan olduğuna işarettir.

Bu konuda ben Sabilerin din kitabını doğru buluyorum. Kim ne derse desin.

Irkçılıkları yüzünden uyuşamadıkları Zenci Habeşlilerden rahatsız olan Ebu Murre lakaplı Zu Yezen oğlu Seyf, Habeşlileri kovmak için Bizans imparatorundan yardım ister alamaz. İran’a bağlı Irak valisine giderek “kara kargalar ülkemi istila etti” diye yardım ister ve İran şahından Vahriz adlı pek seçkin olmayan birinin emrine verilmiş 800 idamlık mahkum almayı başarır. Deniz yoluyla gelirken 200’ü gemilerin batmasıyla telef olsada 600‘ü Yemen’e varır. Kendi topladıklarıyla bir ordu kurar ve Vahriz, attığı okla Mesruk’u öldürür, Başsız kalan Habeşiler yenilir. Böylece Himyer/Yemen-İran dostluğu pekişir.

5c-Yemen’de İranlıların Sonu

Bunu dikkatle okuyunuz. ;

İbn-i İshak der ki : Vahriz ile İranlılar Yemen’de kalıp yaşadılar. İşte bu Iranlı ordunun Yemendeki kalıntılarından şimdi Yemen’de bulunan ve Ebnâ (okullar) adıyle tanınan topluluk türemiştir.

Eryat’ın Yemen’e girişi ile İranlıların Ebrehe oğlu Mesruk’u öldürüp Habeşlileri Yemenden çıkardıkları zaman arasından 72 yıl geçmiştir.

Bu süre içinde Habeşlilerden Yemen’e ‘4’ vali hükmetmiştir.

Bunlar Eryat, Ebrehe, Ebrehe oğlu Yeksum ve Ebrehe oğlu Mesruk’tur.

İbn-i Hişam diyor ki: Vahriz ölünce Iran imparatoru Yemen valiliğine Vahriz’in oğlu Merzban‘ı atadı. Bu ölünce oğlu Teynucan’ı, o da ölünce bunun (Teynucan’ın) oğlunu, sonra bunu işinden atıp yerine Bazan’ı atadı.

Tanrı elçisi Muhammed, Tanrı tarafından yollanıncaya kadar Bazan Yemen’de valilik etti.

FİL VAKASI YALANINI NASIL KEŞFETTİM?

Fil olayı ve ona yaptığım onca dikkatli okuma ve yorumlara rağmen bu ince “ifade oyununu” yani demogojiyi fark etmememe şaşırmıyorum. Çünkü, çocukluğumdan beri bana gerçek gibi anlatılan, okuduğum her dini kitapta veya peygamberin hayatında bir gerçek olarak anlatılan bu yalanı, İbni Hişam’ın “Yemen kralları/valilerinin soy secerelerini ve bir cümlede sürelerini özetlemei içine gizlemesini gene onun dürüstlüğüne veriyorum. Aksini yazsaydı kitabı kesin yakılır, kendisi de tarihin çöplüğüne giderdi.

Hani, Ebrehe’nin Mekkeye saldırısı peygamberin doğduğu yıl veya iki yıl öncesinde olmuştu?

Aynı İbni İshak, Muhammet ile süt annesinin oğlunun yaşıtlıklarını Fil olayı esnasında doğduklarından “8” olarak hesaplıyordu.

Şimdi, Habeşi ve İrani Yemen krallarının soy secerelerine tekrar dönelim ve kafayı karıştıran cümlenin yerini değiştirelim;

;”” Eryat’ın Yemen’e girişi ile, İranlıların Ebrehe oğlu Mesruk’u öldürüp Habeşlileri Yemenden çıkardıkları zaman arasından 72 yıl geçmiştir. “

Bunlar Eryat, Ebrehe, Ebrehe oğlu Yeksum ve Ebrehe oğlu Mesruk’tur.

Bu süre içinde Habeşlilerden Yemen’e ‘4’ vali hükmetmiştir.””

Buraya kadar olan kısmı günümüz diliyle biraz açalım ve biraz da hatırlatma yapalım;

Ebrehe, Habeş kralı Necaşi’nin tayin ettiği ve Yemen’e yolladığı ordunun komutanı olan Eryat’ı öldürüp valiliği ele geçiren yardımcısıydı.

Kendisinden sonra da Yemen’e valilik eden oğulları Yeksum ve Mesruk’tur. Bu Habeşli dört vali, 72 yıl Yemen’e hükmetmiştir. Tarihçede yazılan budur.

Bu dönemde daha peygamberin dedesi Abdülmutallip dahi doğmamıştır. Çünkü bunlardan sonra beş tane de İran valisi krallık edecektir.

Şimdi İbni Hişam’a dönelim ve Habeşli valilerden sonra “5” beş İranlı valiyi görelim.;

“”İbn-i Hişam diyor ki: Vahriz ölünce Iran imparatoru Yemen valiliğine Vahriz’in oğlu Merzban‘ı atadı. Bu ölünce oğlu Teynucan’ı, o da ölünce bunun (Teynucan’ın) oğlunu, sonra bunu işinden atıp yerine Bazan’ı atadı.

Tanrı elçisi Muhammed, Tanrı tarafından yollanıncaya kadar Bazan Yemen’de valilik etti.””

Şimdi İranlıları sayalım; 1-Vahriz, 2- Merzban, 3- Teynucan, 4- Teynucan’ın oğlu, 5-Bazan.

Habeşli “4” dört vali “72” yıl hükmettiyse İranlı beş vali de en az “80” seksen yıl hükmetmiştir. 80+72=152 yıl.

Yani Fil olayı Muhammet’ten en az 150 yıl öncesine yakıştırılan belki de o Ebrehe’den daha önceki bir Ebrehe’ye yakıştırılan bir masaldan başka şey değildi.

Çünkü yukarıda “Himyer’li Yemen Kralları bahsinde Musevi Tuban Esad Ebu Kerib’in Kâbe’ye ve Mekkeye hizmet işlerini anlatan Kadın şair Subay’ın, “Önünde fil ile Mekke’ye saldıran ordu orada taşlanarak mahvoldu” mısrası bu olayın Habeş valilerinden de önce geçtiğini vermektedir.

Yukarıdaki bölümde dikkatimi çeken bu olay, şair Subay’ın Muhammet çağında yaşamış olabileceği endişesi ile aklımda yer etmiş ama üstünde durmanın gereksiz olduğu firkrini uyandırdığından bir uyarı notuyla idare etmiştim.

Oysa, birden devletli, imparatorluk sahibi olan Hicaz Arapları kendilerine methiye yazdırmak için her türlü masalı bile kendilerini yüceltmekte kullanmaktan çekinmediklerini ortaya koymuşlardır.

Efsanelerde de anlatıldığı gibi Yemen’de iktidarın “verimsiz, çöl” olması nedeniyle Roma’nın Habeş kralı eliyle, İran’ın da Irak, Suriye valisi eli ile müdahale ettikleri ortadadır. Buradan alınacak vergi de mutlaka “ne verirlerse versinler” şeklindeydi. Haracı verdikten sonra ne Roma ne de İran krallarının gelip orada idareci değiştirmeyi akıllarına getireceklerini düşünmüyorum bile. Çünkü Osmanlı bunlardan asker bile almış değildir.

Arapların yazdığı peygamberin hayatı kitabında da görüldüğü gibi tarih bilmemeceleri, bir kaç yıllık olayı anlatırken de bir kaç bin yıllık efsaneyi anlatırken de aynı zaman kipleriyle anlatmaları tarihi verilerinin güvenilir olmadığının da kanıtıdır. İbni Hişam’ın derlediği bu kitabı dilimize çeviren çevirmenlerin de düştükleri önemli önsöz notlarından birisi de budur.

Muhammet onları devlet yapınca, Hicret tarihini esas almayı diğer kavimlerden görerek öğrenmişler hala “Hicri takvim” yaygın olmasa da kullanılmaktadır.

Kısaca, Araplar tarih bilmezler, masal severler, Hristiyan Necaşi’yi de komutanı Ebrehe’yi de Mecusi olduklarından sevmedikleri için böyle bir masalı ona yakıştırmışlardır.Fil vakası büyük bir yalandır, masaldır. Muhammet’in sayesinde kendilerini yüceltmek için İslam tarihine yakıştırdıkları kesindir.

Helal olsun İbni İshak ta bizi buraya kadar iyi işletti. Dikkat etmesek masala inanarak geçip gideceğiz. İşte size asırlardır gerçek diye anlatılan, peygamberi, Kâbe’yi, dedesi ve kavmini ululamakta kullanılan en önemli efsanelerden ‘Fil Vakası’nın, “hileci tanrının hileci çocuklarının” büyük hilelerinden birisi olduğuna tanık olduk.

Şimdi, masaldan ibaret Ebrehe –Fil olayı ile “yarı tanrı” ilan edilmiş Abdülmutallip’in hallerine geçelim.

6d-Abdülmutallip’in İlginç (İlahi) Halleri;

a1-Kardeşleri gibi 12 çocuk sahibi olmak istediğinden, birini adamak suretiyle çok çocuğa sahip olmayı Allah’tan dilemesi. (10 erkek altı kızı olur)

b2-Ebrehe’nin Kabe’ye saldırmasında gösterdiği tutum ve Kabe’yi Allah’ın koruyacağını bilmesi.

c3-Zemzem kuyusunun yerini rüyada öğrenmesi, kazarak bulması.

d4-Zemzem kuyusu konusunda yargıç kahineye giderken, konak yerinde, çölde devesinin ayağı altından su çıkması.

e5-Zemzem kuyusundan çıkan ganimetlerin çekilen kurada Kabe ile kendisine çıkması.

f6-Soyundan peygamber çıkacağına inanması ve bunun Muhammet olacağına inanması. Bunun amcaoğlu Mekke baş keşişi Nevfel oğlu Varaka’nın ve kızkardeşinin de bilmesi. Bu yüzden Abdullah’a kendini mal karşılığı önermesi.

7e-Abdülmutallip’in Soyundan Peygamber Çıkacağının Bilinmesi;

a)Muhammet’in Babası Abdullah’a, Varaka’nın Kızkardeşinin İlişki Teklifi

Bu kadın Abdüluzza oğlu Esed oğlu Nevfel oğlu Varaka’nın kız kardeşi idi. Kadın Abdullah’ın yüzüne baktıktan sonra ona “Ey Abdullah! Nereye gidiyorsun ?” diye söz attı. Abdullah “babamla gidiyorum” dedi. Kadın “Peki gel benimle cinsi münasebette bulun senin yerine kurban edilen develer kadar deve vereyim” dediyse de Abdulah “Ben şimdi babamla birlikteyim. Ondan ne ayrılabilirim, ne de sözünden çıkabilirim” cevabını   verdi.

Söylendiğine göre Abdullah, Âmine ile nikahlandıktan sonra hemen orada kendisiyle cinsi münasebette bulunmuş, bundan sonra Âmine, Tanrı elçisi Muhammed’e gebe kalmış. Abdullah Âmine’nin yanından çıkıp, evvelce kendisiyle cinsi münasebette bulunmak teklif eden kadının yanına gelerek “hani, dünkü söylediğin sözleri bugün niçin söylemiyorsun ?” diye sordu. Kadın “E… dün alnında parlayan nur sönmüş, artık sana ihtiyacım yok” cevabını verdi. Bu kadın, Hıristiyan dininde olup dini kitaplara bakarak onlara uyan kardeşi Nevfel oğlu Varaka’nın “bu milletten bir peygamber ortaya ç ıkacaktır” dediğini zaman zaman işitmiş.S-115

 

  1. b) Muhammet’e Gebe Kalan Emine’ye Gelen Fısıltılar…

Tanrı daha iyi bilir ya, söylendiğine göre Tanrı elçisi Muhammed‘in anası Vehb kızı Âmine şunları anlatırmış : Tanrı elçisi Muhammed’e gebe bulunduğu sıralarda kendisine biri gelip “sen bu milletin ulusuna gebesin. O doğarken yere düştüğü zaman (çekemeyenlerin her türlü kötülüklerinden onu Tanrıya emanet ederim) de ve ona Muhammed adını ver” demiş. Gene Âmine Tanrı elçisi Muhammed’e gebe iken, ışığında, Suriye topraklarında bulunan Busra şehrinin saraylarını gördüğü bir nurun çıktığını görmüş

Bunca sihirbaz, büyücü keşiş ve rahibe tarafından kuşatılmış bir ailede böyle gaipten fısıltılar duyulmaması tuhaftır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Bu millet Arabistan çöllerine sürüldüyseler tek sebebi büyücü, sihirbaz olmaları ve topluma zarar vermeleridir. Ayrıca İbni İshak’ın “Allah daha iyisini bilir” yerine “Tanrı daha iyisini bilir” ve “Allah’ın elçisi” yerine “Tanrı elçisi” deyimlerini kullanmasına dikkat edelim. Bu da bize gerçek Müslümanın “Allah” adına pek sıcak bakmadığını, siyaseten “Allah” adını kullandığını göstermektedir. Oysa Arap ırkçıları bize ne dedirtiyorlar? ;”Allah’ın resulü, resulü ekrem efendimiz, Salli Allahü Vessellem”. Yesinler sizin putunuzu adi ırkçılar, kültür emperyalistleri.

Busra Şehri, Suriye- Lübnan-Ürdün yakınlarında Süryani Hristiyanların yaşadığı şehirdir ve Rahip Bahira’nın epispokosluk ettiği kilisenin bulunduğu yerdir. Emine’nin evlilik öncesi tüccar kervanlarıyla gezip Busra şehrini gördüğüne, bu yeri tanıdığına dair hiç bir bilgi yoktur. Gördüğü iddia edilen görümlerden orasının Busra şehrinin sarayları olduğunu çıkarması da akılla bağdaşır bir iş değildir. Mutlaka bunları ona fısıldayanlar öğretmiştir veya, peygambere uluhiyet kazandırmak için çok sonradan böyle düzenlenmiştir. Bütün siyer kitapları da böyledir zaten.

Bu kadar mucize Muhammmet’in doğumundan sonra Mekke halkına anlatılsaydı onun peygamberliğini kabul ettirmede zorlanmaması gerekirdi.

c)Muhammet’in Kaybolması ve Hristiyan Rahip Varaka’nın Bulması;

İbn-i İshak der ki : Tanrı daha iyi bilir ya halkı n söylediğine göre Sa’d boyundan olan süt annesi, Tanrı   elçisini Mekkeye getirdiği zaman onu ailesine götürürken kalabalıkta kaybetmiş. Ne kadar aradıysa bulamamış. Bunun üzerine dedesi Abdülmuttalib’e gelerek “bugün Muhammedi beraber getirdim; fakat Mekke’nin üst tarafına geldiğimiz zaman onu kaybettim. Tanrıya and içerim ki şimdi nerede olduğunu bilmiyorum” demiş. Bunun üzerine Abdülmuttalib Kâbeye gidip Muhammed’i bulması için Tanrıya yalvarmaya başlamış. Söylediklerine göre Esed oğlu Nevfel oğlu Varaka ile Kureyş kabilesinden başka bir adam, Muhammed’i bulup Abdülmuttalib’e getirerek “İşte torunun Onu Mekkenin üst tarafında bulduk, demişler. Abdülmuttalib Muhammedi alıp omuzlarına bindirmiş ve onu avsunlayarak ve kendisine dua ederek Kâbeyi tavaf etmiş, sonra annesi Amine’nin yanına yollamış.”

Bu olayda dikkat edilecek konu, çocuk kaybı değildir. Her insan çocuğunu unutabilir, bir süre kaybedebilir, ender de olsa olan şeydir. Çocuğu Varaka’nın bulup getirmesi dikkat çekicidir.

Bu olayda çocuk kaçırılıp, oynatılmış, eğlendirilmiş, sevgisi kazanılmış böylece sokağa adım attığında gideceği yer belirlenmiştir.

Bu olayın böyle olduğuna dair delilleri okumaya devam edeceğiz. Zira çocuk herkesin hedefindedir. Hristiyanlar Kureyşlilere din yaparak onları köleleri etme, Yahudiler de İskenderiye’li Syrill faciasını tekrar yaşamamak için kurtulma derdindedir.

  1. d) Muhammet’in Peşinde Habeş Misyonerleri;

İbn-i İshak der ki: Bilgili bir kimse bana şunları anlattı: Sa’d boyundan olan süt annesinin Muhammed’i annesine getirişinde, süt annesinin anlattığı sebepten başka bir de şu sebep varmış: Süt annesi Muhammed’i sütten kesip Mekkeye götürdüğü zaman onu Habeşistan Hıristiyanlarından bazı kimseler görmüşler. Kendisine dikkatle bakıp her tarafını incelemişler ve süt annesinden, çocuk hakkında bazı şeyler sormuşlar. Bundan sonra süt annesine, “bu çocuğu alıp kendi memleketimize, hükümdarımıza götüreceğiz; çünkü bu çocuğun, bizim bildiğimiz bir hali olacaktır” demişler.

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.122

e)Falcı kadının Muhammet’e düşkünlüğü;

-İbn-i Hişam diyor ki Lihb, Ezd-u Şenue kabilesinin bir boyudur insan vücudundan fala bakan bir falcı   vardı. Bu falcı Mekke’ye uğradığı zaman Kureyşliler, fallarına bakması   için çocuklarını ona getirirlerdi.

Birgün Ebu Talib de o zaman daha çocuk olan Tanrı elçisini, başka kimseler fala baktırırlarken bu falcıya göstermiş. Falcı Tanrı   elçisine şöyle bir bakmış fakat bu arada başka bir şeyle meşgul bulunduğundan o işini bitirdikten sonra büyük bir merakla “hani o çocuk getirin bakayım” demiş, Ebu Talib falcının bu şiddetli meraklı”’. görünce Tanrı   el-

çisini saklamış. Falcı “Kahrolasıcalar ! Demin gördüğüm çocuğu bana getirin. Tanrıya and içerim ki o çocuğun ileride büyük bir şanı olacaktır” sözünü tekrarlayıp durduysada Ebu Talib çocuğu alıp uzaklaşmış. “

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.66

Habeş misyonerlerinden putperest tapınakların kahin falcılarına kadar Muhammet’i kovalama yarışının olması, Roma imparatorunun ve Papa’nın Araplardan peygamber çıkarmak istediğini ve ona vereceği ödülü duymayan kalmamış olduğunun delilidir.

 

f)Abdülmutallip’in Rumluğu;

 

Annesinin adı Selma’dır. Selma, Yunan tanrısı Hermes’in, Afroditle evliliğinden doğan, doğduktan sonra kadınlık organı da çıktığından adını “Hermafrodit koydukları oğlunun karısının adıdır. Yemen’de de Selma Dağları adıyla anılan dağlar bu eserde de geçmektedir.

Şimdi kaynağı okuyalım;

“İbn-i Hişam Diyor ki: Haşim oğlu Abdülmuttalib’in annesi, en-Neccar boyundan Amr kızı   Selma’dır. İbn-i İshak’ın işaret ettiği gibi Tanrı elçisinin en-Neccar boyu ile dayılık yakınlığı işte bundan dolayıdır.”

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.123

g)Abdülmutallip’in Muhammet’in peygamber olacağını bilmesi;

İbn-i İshak der ki: Tanrı elçisi, annesi öldükten sonra dedesi Haşim oğlu Abdülmuttalib’in yanında kaldı. Kâbe duvarının gölgesinde Abdülmuttalib için bir minder serilirdi. Abdülmuttalib çıkıp minderin üstüne oturuncaya kadar oğulları bu minderin etrafında oturur ve babalarına olan saygılanndan dolayı, aralarından hiç biri bu minderin üstüne oturmazdı. İbn-i İshak sözüne devamla şöyle der: Ancak Tanrı elçisi, artık gelişmiş   bir çocuk olduğu halde gelir ve Abdülmuttalib’in minderinin üstüne otururdu. Amcaları onu tutup minderden indirmek istedikleri zaman bunu gören Abdülmuttalib “oğlumu bırakın. Tanrıya and içerim ki ilerde bunun şam büyük olacaktır” der, onu minderin üstüne, yanına oturtur, eliyle sırtını okşar ve onun böyle hareket etmesinden hoşlanırdı.”

 

ı)Rahip Bahira’nın Muhammme’t’in Peygamberlik Mührünü keşfi;

Rahib Bahîra Kimdir?;

Bizans İmparatoru I.Konstantin zamanın da Hristiyanlığın resmi dinler arasına alınmasıyla, Arabistan Piskoposluğuna bağlı olarak (M.S.306-337) piskoposluk merkezi olarak kurulan Büsra şehrinin manastrının baş rahibidir. Buheyra ve Cercis adlarıyla da bilinmektedir Sonraları bu Büşra Manastırı Antakya Başpiskoposluğuna bağlanarak Arabistan piskoposluğunun merkezi olmuştur.

Tarih kaynaklarının verdiği bilgilere göre Hz. Peygamber’in zuhuruna yakın dönemde yaşayan bütün yahudi ve hristiyanlar gelecek peygamberin bütün özelliklerini tanıyor ve yakın bir zamanda davetine başlayacağını biliyorlardı. Bazı Batılı araştırmacı ve ilim adamları son derece basit bir iddiada bulunarak Hz. Peygamber’in birçok bilgiyi hatta Kur’an’ı Rahip Bahira’dan aldığını ve İslâm’ı bu bilgiler üzerinde bina ettiğini ileri sürerler. Dokuz, on yaşlarında bir çocuğun bir iki saatlik bir görüşme sırasında bu kadar bilgiye sahip olmasının imkânsız olduğu, aklı başında olan her insanın takdir edeceği bir husustur. Kaldı ki Kur’an, indiği günden günümüze kadar kendisine güvenen herkese: “Eğer Kur’an’ın Allah’tan başkası tarafından olduğunu iddia eden varsa, bu Kur’an’ın bir benzerini, bunu yapamıyorsa on suresinin, bunu da beceremiyorsa bari bir suresinin benzerini getirsin.” (el-Bakara, 2/23; Hûd, 11/13) diye meydan okumaktadır.””

Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu makalesinde, Rahip Bahira’nın mucizevi bir yetenekle peygamber Muhammet’i çoban bırakıldığı devlerin yanından getirtip sırtındaki peygamberlik mührüne bakması olayı tamamıyla bu şahsın peygamber hakkında önceden bilgisi olduğunun delilidir.

Kendisinin Katolik kilisesince İsa’ya “şeytan Er Ruha” dediklerinden dolayı soykırıma uğratılan Süryani rahiplerinden olmasının belirtilmesi ile Sabilerin iyilerinin de cennete gireceğini anlatan Bakara 62. ayet tefsirinde de peygamberlik öncesi Muhammet’in “Sabi olduğunu” yazanın da kendisi olması, buna rağmen, Sabilerin Hristiyan olanlarına da Süryani denildiğini bilmesine rağmen bunun üstünü örtmesi ilginçtir.

Ayrıca Bahira’nın sonra peygamber Muhammet’i takip eden aynı kilisenin keşişi Nastura olayı da vardır.

i)Rahib Bahira’nın Hikayesi

Peygamberin Baba annesinin soyunda “İmran” adı ve babasının Ebu Talip ile kardeşliği;

“Söylendiğine göre Abdülmuttalib, Ebu Talib’e Tanrı elçisine bakmasını tavsiye etmiş çünkü Tanrı elçisinin babası Abdullah ile Ebu Talib, ana baba bir kardeş idiler. Anaları   Mahzum

oğlu İmran oğlu Abd oğlu Aiz oğlu Amr’ın kızı Fatıma’dır.

İbn-i Hişam diyor ki: Bu soy kütüğünde adı geçen Aiz, Mahzum oğlu İmran’ın oğludur.”

 

İbn-i İshak der ki: Ebu Talib bir kafile ile birlikte ticaret amacı ile Suriyeye gitmek istedi; yola çıkmak için hazırlanıp yolculuğa karar verdiği zaman Tanrı elçisi üzülüp ona sarılarak kendisinden ayrılmak istememiş.

Bu duruma dayanamayan Ebu Talib “Tanrıya and içerim ki onu yanıma alıp birlikte götüreceğim. O benden ayrılmıyacak ben de ondan ayrılmıyacağım” veya buna benzer sözler söyledi. Böylece onu yanında götürdü. Kafile, Suriye topraklarında bulunan Busra‘ya geldi. Burada Bahira adlı   bir rahib, küçük bir tapınakta yaşıyordu.

Bu rahip Hıristiyanlar arasında en bilgili bir kimse idi. Eskidenberi bu küçük tapınakta bulunan bir kitap burada yaşayan rahiplere geçtiği için, eline bu kitap geçmiş olan her rahip Hıristiyanların en çok bilgili kimsesi olurdu. Söylendiğine göre Rahibler bu kitabı, yaşlısı gencine aktarmak suretiyle biribirinden devralırlardı. Bu ticaret kafilesindeki Mekkeliler o yıl Bahira’nın yanına indiler. Kureyş ticaret kafileleri çoğu zaman bu rahib Bahira’nın yanına uğrarlardı, fakat Bahira onlarla hiç konuşmaz ve ilgilenmezdi. Söylendiğine göre bu sefer Kureyşliler, yanına uğradığında, tapınağından bakıp gördüğü bir şeyden dolayı onlara yemek vermiş. Gene söylendiğine göre rahib, tapınağından kafilenin gelişini seyrederken bir bulutun Tanrı elçisini gölgelediğini görmüş. Kafile gelip bir ağacın altına konmuş. Bahira, bulutun, ağacın üstüne geldiğini, ağacın dalları= Tanrı elçisinin üstüne eğilip gölge ettiğini de görmüş. Bahira bunu görünce tapınaktan inmiş, Kureyşli adamları çağırmış ve onlara “Ey Kureyşliler! Size yemek yaptım. Bu yemeğe hepinizin, büyüğünüzün küçüğünüzün, kölenizin ve hürrünüzün gelmenizi arzu ederim” demiş. Bunun üzerine onlardan biri “Ey Bahira! Tanrıya and içerim ki bugün sende başka bir hal var. Biz sana her zaman uğrarız. O zamanlar bize böyle bir şey yapmazdın Bugün sendeki bu hal nedir ?” diye sordu. Bahira’da “evet doğru söyledin. Fakat ne de olsa siz konuksunuz. Bunun için sizi konuklamak, yemek vermek istedim. Bu yemekten hepiniz yiyiniz” dedi. Bütün Kureyşliler yemek yemeye geldiler. Ancak Tanrı elçisi küçük olduğu için adamların eşyalarının yanında ağacın altında kaldı. Bahira gelenler arasında onu ve tanıdığı alameti göremeyince “Ey Kureyşliler! Aranızdan hiç biriniz eksik olmadan hepiniz soframda bulunmalısınız” demiş. Kureyşliler “Ey Bahira! Gelmesi gereken herkes geldi. Ancak aramızda en küçük yaşlımız olan bir çocuk eşyaların yanında kaldı” dediler. Bahira “Yapmayın, onu da çağırın; sizinle birlikte yemekte bulunsun” dedi.

 

Bunun üzerine Kureyşlilerden biri “el-Lat ile el-Uzza adına and içerimki Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın oğlunun bizimle birlikte bu yemeğe gelmeyişi bizim için küçük düşüştür. Onu da birlikte getirmeliydik” dedikten sonra kalkıp çocuğu kucaklayarak getirip öbürlerinin arasına oturtmuş.

Bahira çocuğu görünce ona çok dikkatle bakmaya, vücudunda daha önce bildiği bazı yerleri kontrol etmeye başladı. Halk yemekten kalkıp dağıldıktan sonra Bahira, çocuğa doğru gelip şöyle dedi: “Bak delikanlı! el-Lat ve el-Uzza hakkı için sana soracağım şeylerin cevabını ver”. Bahira Kureyşlilerin bu iki put üzerine and içtiklerini duyduğu için çocuğa böyle söyledi.

Söylendiğine göre Tanrı elçisi Bahira’ya;”el-Lat ile el-Uzza adına benden bir şey isteme(*). Tanrıya and içerim ki onlardan nefret ettiğim gibi hiç bir şeyden nefret etmem.

(*) Bütün kabilesi Mecusi olmasına rağmen, Muhammet bu cümleyi sekiz yaşında kurabiliyorsa çoktan bir Nasturi veya Süryani olmuş demektir.

 

Bunun üzerine Bahira “peki Tanrı hakkı için sana soracağım şeylerin cevabını ver” dedi. Çocuk: “Öyleyse istediğini sor” dedi.

 

Bundan sonra Bahire çocuğa, uykusuna, durumuna ve bunlardan başka hallerine ve işlerine dair sorular sormaya başladı. Tanrı elçisi bu soruların cevabını verdi. Hepsi de Bahira’nın önceden bildiği sıfatlara uyuyordu. Bahira son olarak çocuğun sırtına da baktı ve iki omuzu arasında tas-tamam daha önce bildiği bir de Peygamberlik mührünü gördü.

İbn-i Hişam diyor ki: Bu mühür kan alma aletinin izi(*) gibi bir şeydi.

(*) “Kan alma aletinin izi” O çağlarda enjektör olmadığından ve bilinmediğinden, hastalanan insan veya hayvanlardan kan alınarak tedavi denenir buna da “HACAMAT” denilirdi.

İnsanlarda dirsek içinden temiz bıçakla keserek kan akıtmak şeklinde yapılırdı. Sırttan veya belden hastalık belirmiş ise oradan o işe yarayan aletle kesilir, pis kan boşaltılır ve yara kızgın demirle dağlanır/yakılırdı. Bu da farklı cilt şekli olarak iz bırakırdı. Demek ki “peygamberlik mührü bir hacamat aleti ve dağlama izine çok benziyordu.Zaten başka siyer yazarlarınca da bu “et beni” olarak ta tarif ediliyordu. Arapların çocuklarına işaret koymak için hamile iken kadına kavrulmuş kuru kahve çekirdeği yutturmaları yaygın bir olaydır. Türklere de geçmiştir. Bu şekilde bir kaç santimetrelik et beni oluşturmak mümkündür. Alaeddin Yavuz”

 

İbn-i İshak der ki: Bahira sorularını   bitirdikten sonra çocuğun amcası   Ebu Talib’in yanına gelip ona “bu çocuk senin neyin olur ?” diye sordu.

Ebu Talib “oğlumdur” cevabını verdi.

Bahira “Hayir! O senin oğlun değil. Bu çocuğun babası sağ   olmamalıdır” dedi.

Ebu Talib “doğru… O benim yeğenimdir” dedi. Bahira “Peki babası ne oldu ?” dedi.

Ebu Talib “annesi bu çocuğa gebe iken o öldü” dedi. Bunun üzerine Bahira “doğru söyledin. Bu yeğenini hemen memleketine geri götür; Onu Yahudilerden koru.(*) Tanrıya and içerim ki Yahudiler çocuğu görüp benim anladıklarımı anlarlarsa ona kötülük yaparlar. Çünkü senin bu yeğeninin ileride büyük bir şanı   olacaktır, sen onu hemen geri memleketine götür” dedi.

(*) Yahudi Tevrat’ında, “dedikleri çıksa da peygamberlik iddiasında bulunan herkesi öldürün” ayeti vardır. Ayrıca Roma’nın Hristiyan olmasından sonra, “İsayı öldürdükleri suçlamasıyla” yaşamadıkları sürgün, soy kırım şekli kalmamıştır. İskenderiye’li Siril’in açtıkları felaket o çağlarda daha unutulmamıştır. Adamlar haklı kardeşim. Dünyayı değiştiren adamlar onlardan çıkıp, onların başına bela oluyor. İsa bir ise Muhammet de ikinci Yahudi. Eee üstüne de Hristiyanlığın yeni modeliyle gelecek. Nasıl öldürmesin Yahudi?

 

Bunun üzerine çocuğun amcası   Ebu Talib Suriyedeki ticaret işlerini bitirdikten sonra hemen çocuğu alıp Mekke’ye döndü. Halkin söylediklerine göre ehli kitaptan olan Zureyr, Temmam ve Deriz adlarındaki kimseler, Tanrı elçisinin, amcası Ebu Talib ile birlikte yaptığı bu seyahatinde Bahira’nın gördüğü şeyleri görmüşler.

Bu üç adam o şeyleri gördüklerinde çocuğa kötülük yapmak istemişler, fakat Bahira onların bu niyetlerine karşı gelmiş, çocuğun adının, sözü geçen kitapta anıldığını   ve sıfatlarının sayıldığını   onlara hatırlatmış ve eğer ona dokunmak isterlerse bu işte başarı elde edemiyeceklerini söylemiş; böylece bu üç adam Bahira’nın söylediklerini anlamış, onlara inanmış ve çocuğu bırakıp gitmişler. 113

 

j)Tanrı Elçisinin Hatice İle Evlenmesi

 

İbn-i Hişam diyor ki: Ebu Amr el-Medeniden naklen bazı bilginlerin bana anlattıklarına göre Tanrı   elçisi 25 yaşına geldiği zaman Galib oğlu Luey oğlu Ka`b oğlu Murre oğlu Kilab oğlu Kusay oğlu Abdüluzza oğlu Esed oğlu Huveylid’in kızı Hatice ile evlenmiş.

İbn-i İshak der ki : Huveylid’in kızı Hatice tüccar bir kadın olup şeref ve servet sahibi idi. O para ile adam tutup ticaret yapar ve muayyen bir Ur karşılığında onlara borç verirdi. Zaten bütün Kureyş kabilesi, ticaretle uğraşan bir kabile idi.

Hatice Tanrı elçisinin doğruluğunu, eminliğini, iyi huylu olduğunu duyduğu zaman ona haber yolladı. Meysere adındaki kölesi ile birlikte kendisine, evvelce kervanını götürenlere verdiğinden daha fazla ücret vermek şartiyle kervanını Suriyeye götürmesini teklif etti. Tanrı elçisi bu teklifi kabul etti; Hatice’nin kervan ını götürdü.

Hatice’nin kölesi Meysere de onunla beraber gitti; Suriyeye vardılar.

Tanrı elçisi, bir rahibin kulübesinin (savmaa’sının) yakınında bulunan bir ağacın gölgesine kondu.

Rahip, Meysere’nin yanına gelip: “Şu ağacın altına konan adam kimdir ?” diye sordu.

Meysere – “bu adam kutlu bölge halkı olan Kureyş kabilesinden bir kimsedir” cevabını verdi.

 

Bunun üzerine rahip ona: “Şimdiye kadar bu ağacın altına ancak 200 Peygamber konmuştur” dedi.

Tanrı elçisi getirdiği malları   sattı (Mekke’ye götürmek üzere) istediği malları satın aldı, sonra Meysere ile birlikte Mekke’ye döndü. (Bu rahip Bahira öldükten sonra yerine geçen Nastur’dır. Yani, kısaca Nasturi Hristiyan’dır. Bu mezhebin kurucusu Nasturiyus’un adını taşımaktadır. Mekke keşişi Varaka kervanın çıkacağını bilen birisi. Güvercin ile habercilik o zamanın en hızlı iletişim şekli. Bir güvercin, Mekke’den Busra’ya bir saat gibi sürede gelir. Rahibin Muhammet’in geleceğinden haberdar olması, Muhammet’in de doğrudan Rahip ikametgahının çevresini konak yeri tutması boşuna değildir. Bahira olayında Hristiyanlaştığını görmüştük. Bunlar Muhammet’i pazarlama senaryosudur. Gerisi oku oku git. Alaeddin Yavuz.)

 

Söylediklerine göre Meysere, öğle vakti sıcağın arttığı zamanlarda iki meleğin Tanrı elçisini, deve üstünde gittiği sıralarda güneşten gölgelediklerini görürmüş. Tanrı elçisi Mekke’ye dönüp getirdiği malları Haticeye teslim etti. Hatice bu malları sattı, iki kat veya bu miktara yakın bir Ur(*) elde etti. Meysere de rahibin sözlerini ve iki meleğin onu güneşten koruyarak gölge edişlerini Hatice’ye anlattı.

(*) Ur, Sabilerde şeytan Er Ruha’nın oğlu ve kocasıdır. Aynı zamanda da cehennemin de kralıdır. Arapların parayı şeytanın oğlu ile eşleştirmeleri bence mantıklıdır.

 

Hatice, azimli, şerefli ve anlayışlı bir kadındı. Tanrı da ona ulu bir mertebe nasib etmek istemişti. Bunun üzerine Meysere ona gördüklerini ve duyduklarını anlattıktan sonra Hatice bir gün Tanrı elçisine haber yollayarak söylediklerine göre şöyle demiş: “Bak ey amcam oğlu! Aramızdaki akrabalık, senin kavmin arasındaki şerefin, emniyetli oluşun, iyi huyun ve doğruluğundan dolayı seni beğendim”. Hatice bundan sonra ona, kendisiyle evlenmesini teklif etti.

Hatice kendisiyle evlenmesini Tanrı elçisine teklif edince Tanrı elçisi durumu amcalarına bildirdi. Bunun üzerine Tanrı elçisinin amcası Abdülmuttalib oğlu Hamza (Tanrı ona rahmet etsin) onunla birlikte kalkıp Esed oğlu Huveylid’in yanına gitti, Hatice’yi istedi ve böylece Tanrı elçisi Hatice ile evlenmiş oldu.”

 

İbn-i Hişam diyor ki: Tanrı elçisi Hatice’ye kalınk (mehr) olarak 20 genç dişi deve verdi. Hatice Tanrı   elçisinin ilk karısı idi. O, Hatice ölünceye kadar üstüne evlenmedi. Tanrı Haticeden razı olsun.

İbn-i İshak der ki: İbrahim hariç, Tanrı elçisinin bütün çocukları Haticeden doğdu. Bunlar : Kasım-ki Tanrı elçisi bunun adıyle künyelenirdi- Tahir, Tayyib, Zeyneb, Rukayye, Ummu Kulsum ve Fatıma (onlara selam olsun) dırlar.

 

İbn-i İshak der ki : Huveylid’in kızı Hatice, kölesi Meysere’nin Muhammed hakkında rahibden duyup anlattığı   şeyleri ve iki meleğin onu güneşden gölgeleyip koruduğunu görmüş olduğunu Abdüluzza oğlu Esed oğlu Nevfel oğlu Varaka’ya anlattı. Varaka Hatice’nin amcası oğlu olup kendisi Hıristiyandı. Dini kitapları okumuş   ve halkın ağzında dolaşan bir çok bilgileri edinmişti. Varaka, Hatice’nin anlattıklarını işittiği zaman ona, “ey Hatice ! Eğer bu söylediklerin doğru ise hiç şüphesiz Muhammed bu milletin Peygamberi olacaktır. Bu milletin içinden bir Peygamber çıkacağını biliyorum. Onun ortaya çıkma zamanı artık gelmiştir. Veya buna benzer şeyler” dedi.

(Bunlar senaryo asıl sır aşağıdaki cümlede, adam ne salak bunca uğraşa rağmen hala tavına gelemedi diye kurdeşen döküyor aslında. Alaeddin Yavuz)

İbn-i İshak sözüne devam ederek der ki: Bundan sonra Varaka, Peygamberin ortaya çıkışını beklemekte sabırsızlanarak daha ne zamana kadar bekleyeceğiz” dermiş.

 

Varaka bu hususta şu beyitleri söylemiştin: “Beni ağlatan bir kaygı ve Hatice’nin zaman zaman anlattıklarından dolayı sabırsızlandım. Zaten hatıra işlerinde de sabırsızım. Ey Hatice ! Anlattıklarından ümitlenerek Peygamberin ortaya çıkışını Mekke’de bekleyişim çok uzadı. Anlattıkların bir rahibin söyledikleridir ki bunlar doğru olmaz diye korkuyorum. (İşte, çocukluğundan beri Muhammet’e eğitiminden kazandırdığı sahte başarılarına kadar her türlü harcayarak yatırım yapan, ailesini ve Kureyş’in yarısını buna ikna eden adam, Muhammet’in yeteneksizliğinden çıldırmak üzeredir. Daha nasıl söylesin? Alaeddin Yavuz.)

 

Muhammed bizim başımıza geçecekmiş, kendisine karşı çıkacak olanı yenecekmiş. O, bütün memlekette nur saçacak, bu nurla halkın düzensizliğe düşmemesini sağlayacaktır. Onunla savaşan ziyan edecek, ona uyacak olan başarıya ulaşacaktır.

Bu iş olacağı zaman keşke ben de hayatta olsam da ona ilk uyan olsam.

 

Kureyşliler Mekke’de gürültüler çıkarsalar bile ben onların nefret ettikleri (Muhammed’in tebliğ edeceği) dine girerdim. Onların nefret edip alçaldıkları o din vasıtası ile ben Tanrıya yaklaşmayı   ümit ederim.

Alçalmak, gökteki bütün burçlan yaratanın seçtiği kimseyi inkâr etmekten başka bir şey değildir. Onlar ve ben o zamana kadar (Muhammed’in dinini tebliğ   edeceği zamana kadar) yaşarsak kâfirlerin, karşısında dayanamıyacakları olaylar ortaya çıkacaktır. Yok eğer ölürsem, zaten ölüm herkesin başına gelecek bir felâkettir.”

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.123

 

Adam her şeyi organize etmiş ama Muhammet’in eblehliği onu çıldırtmış olmalı ki,Hatice’ye ‘ona söyle de bir an önce işine başlasın’ der gibi konuşuyor. Haklı adam.

Buraya kadar Muhammet’in yaşamında “Hristiyanlığı benimsemesinden dolayı” bir kuşukunuz kaldıysa eğer, biraz daha verelim. Zira, aynı çağlarda Araplarda Mecusilikten bıkkınlık ve yeni Hanif dini tebliğ edecek peygamberin dinine girme beklentisi vardır.

Aynı dönemde Muhammet’ten başka, biri kadın olmak üzere dört tane peygamber adayı vardır.

Roma imparatorluğu ile İran imparatorluğu arasında sık sık el değiştiren Arap yarımadasına iki devlet de kendi dinlerini dayattıklarından bu yarımada halkının bir dinde karar kılması mümkün olamamıştır. Irak’tan Hürmüz körfezini takiben Yemen’e kadar olan bölgede İran, Yemen’den kuzeye Hicaz üstünden Ürdün’e kadar da Roma hakim olmaktadır.

Roma’nın 290 yılda bu bölge halkına Hristiyanlığı kabul ettirememesinin sebebi de burada sürekli egemenlik kuramamasındandır. Biraz da çoraklığı nedeniyle oralara gidecek gönüllü misyonerin pek az çıkmasındandır.

Ama bu günler geride kalmış, Roma Hristiyanlığı dayatmıştır. Onlardan bir peygamber çıkartarak yeni dine daha kolay geçirmeyi hesaplamıştır. Seçilecek peygamberin çıkacağı kabile, yarımada genelinde eski putperest değerleri ile yeni Nasturi, Süryani Hristiyan dinlerini de içine alacak iman motiflerini barındırmalı, her kabileyi tek imanda toplamalıydı.

 

Bu yüzden ağırlık Kureyş’in ağırlığından Muhammet’e verilmiştir. Muhammet’i öne çıkartan da dedesi Abdülmutallip’in yeğeni Varaka’nın Mekke’nin Nasturi kilisesinin baş keşisi olmasıdır. Bu kadar Hristiyanın peygamber ve kabilesini kuşatmış olması, sürekli müdahalede bulunması, olayları yönlendirmesi, asırlardır “Haçlılarla CİHAT yapmış dedelerimiz adına size rahatsızlık vermiyor mu? Bana veriyor.

 

İşte Nasturi Hristiyan Varaka’nın efsanesi, İbni İshak’tan olayı derleyen İbni Hişam’dan;

 

ARAPLARIN YENİ BİR DİN ARAYIŞLARI

 

Abdüluzza Oğlu Esed Oğlu Nevfel Oğlu Varaka, Cahş Oğlu Ubeydullah, Huveyris Oğlu Osman ile Nufeyl Oğlu Amr Oğlu Zeyd’in Hikâyesi İbn-i İshak der ki:

 

Bir bayram günü Kureyş kabilesi, saygı gösterdikleri, adına kurban kestikleri, yanında ibadet ettikleri ve çevresinde dolaştıkları bir putun yanında toplandı. Bu bayram, Kureyş kabilesinin her yıl kutladığı bir bayram idi.

Ancak 4 kişi, kabileden ayrılıp gizlice birbirlerine : Dost olalım, birbirimize karşı doğru davranalım. Durumumuzu da gizli tutalım dediler.

 

Bunlar: Luey oğlu Kal) oğlu Murre oğlu Kilab oğlu Kusay oğlu Abdüluzza oğlu Esed oğlu Nevfel oğlu Varaka, Huzeyme oğlu Esed oğlu Düdan oğlu Ganm oğlu Kebir oğlu Murre oğlu Sabire oğlu Ya’mer oğlu Riab oğlu Cahş oğlu Ubeydullah -ki bunun annesi Abdülmuttalib’in kızı Umeyme’dir-, Kusay oğlu Abdüluzza oğlu Esed oğlu Huveyris oğlu Osman ile Luey oğlu Kaab oğlu Adiy oğlu Rizah oğlu Riyah oğlu Kurt oğlu Abdullah oğlu Abdüluzza oğlu Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd‘dirler.

 

Bu dört kişi bir araya gelip birbirlerine   “Bilmeliyiz ki kavmimizin benimsediği din doğru bir din değildir. Onlar, dedeleri Hz. İbrahim’in dininden ayrıldılar. Çevresinde döndüğümüz bu taş parçası nedir? O, ne duyar, ne görür ne de bir kimseye bir zararı veya faydası dokunabilir Bakın arkadaşlar kendimize bir din arayalım. Yoksa Tanrıya and olsunki benimsediğimiz şu din doğru bir din değildir, dediler. Bundan sonra Hz. İbrahim’in dini olan Haniflik dinini aramak üzere ba şka başka memleketlere dağıldılar.

 

Nevfel oğlu Varaka ise Hıristiyanlık“benimsedi. Hıristiyanlardan aldığı kitaplara merak sardırdı ve böylece ehl-i kitabın bilgilerini elde etmiş oldu.

Cahş oğlu Ubeydullah ise, tereddüt içinde kaldı. Sonunda müslüman oldu ve müslümanlarla birlikte Habeşistana göç etti. Bu göç sırasında yanında, müslüman olan karısı Ebu Süfyan kızı Ummu Habibe de vardı. Ubeydullah Habeşistana varınca Hıristiyan olup müslümanlıktan ayrıldı. Sonunda orada Hıristiyan olarak öldü.

İbn-i İshak der ki: Zübeyr oğlu Ca’fer oğlu Muhammed bana şunları anlattı: Cahş oğlu Ubeydullah Hıristiyan olduktan sonra Tanrı elçisinin Habeşistanda bulunan arkadaşlarının yanından geçtiği zamanlarda “Biz gözlerimizi açtık. Siz hala gözlerinizi açmak için kırpıştırıyorsunuz fakat ışığı göremiyorsunuz” dermiş. Ubeydullah bu sözü ile: Biz hakikatı gördük, siz görmek istiyorsunuz henüz göremediniz demek istemiştir.” İbn-i İshak der ki: Ubeydullah öldükten sonra Tanrı   elçisi onun karısı olan Harb oğlu Ebu Sufyan’ın kızı Ummu Habibe ile evlendi.

 

İbn-i İshak der ki: Hüseyin oğlu Ali oğlu Muhammed bana şunları anlattı: Tanrı elçisi Ummu Habibeyi almak üzere Necaşiye, Umeyye oğlu Amr Damrî’yi yolladı. Amr, Ummu Habibeyi Necaşi’den istedi. Necaşi Ummu Habibe’nin nikahını kıydı ve Tanrı   elçisi yerine ona 400 dinar kalıng ) verdi. Ali oğlu Muhammed der ki: Mervan oğlu Abdülmelik’in, kadınların kalingının en çok 400 dinar olmasını kararlaştırmış olması Ummu Habibe’nin kalıngının 400 dinar oluşundan dolayı   olsa gerektir. Ummu Habibe’yi Tanrı   elçisine eş olarak veren kimse As oğlu Said oğlu Halid idi.

 

İbn-i İshak der ki: Huveylis oğlu Osman ise, Bizans imparatorunun yanına gidip Hıristiyan dinine girdi ve imparatorun yanında iyi bir mevkiye yükseldi.

 

İbn-i İshak der ki: Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd ise ne Yahudiliğe ne de Hıristiyanlığa girmedi.

Böyle olmakla beraber kavminin dininden ayrıldı, putlara tapmadı, murdar kan ve putlara kurban edilen hayvanların etini yemedi. Kızların diri diri gömülmesi adetinin doğru olmadığını söyledi. “Ben Hz. İbrahim’in Tanrısına tapıyorum” diye söylüyordu. Kavminin benimsediği dinin kusurlarını yüzlerine vururdu. Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma’nın torunu Hişam, nenesi Esma’dan naklen babası   Urve’den bana şunları anlattı. İbn-i İshak der ki: Babası yoluyla onun annesi Ebu Bekir kızı Esma (Tanrı ikisinden de razı olsun) dan, Urve oğlu Hişam bana şunları anlattı: Ben Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd’i çok ihtiyar bulunduğu bir sırada sırtını   Kabe duvarına dayamış olduğu halde dururken gördüm. O “Ey Kureyşliler ! Amr oğlu Zeyd’in canı elinde bulunan Tanrıya and içerim ki benden başka hiç biriniz Hz. İbrahim’in dininde değilsiniz” demiş, “Ey Tanrım! Sana ne şekilde ibadet edilmesini istediğini bilsem o şekilde ibadet ederdim, ama bunu bilmiyorum” diye ilave etmiş, sonra da elini yere koyup avucunun içine secde etti.

İbn-i İshak der ki: bana anlatıldı ki Zeyd’in oğlu, Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd oğlu Said ile amcası oğlu olan Ömer b. Hattab Tanrı elçisine gelip ona “Amr oğlu Zeyd adına, kendisini bağışlaması için Tanrıdan af dileyebilir miyiz ?” diye sormuşlar, Tanrı elçisi de onlara “Evet, dileyebilirsiniz. Çünkü o kendi başına doğru bir dine inanmış olarak haşr olunacaktır” buyurmuştur.143

 

Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd , kavminin inandığı   dinden ayrılmış ve bu uğurda kavminin kendisine yaptığı işler hakkında şu şiiri söylemiştir : “Yollar ayrıldıktan sonra ben bir Tanrıya mı yoksa bin Tanrıya mı inanacağım. Lât ile Uzza’dan yüz çevirdim. Zaten sab ırlı bir adam da böyle yapar. Uzza ile onun iki kızına inanmam. Amr boyunun iki putunu da ziyaret etmem. Hübel’e de inanmam. Halbuki o, eski zamanda henüz aklım ermediği sıralarda bizim Tanrımız idi. Gecelerle gündüzlerin geçişinde aklı başında olan bir kimsenin fark edeceği, hayret edilecek nice hikmetler vard ır. Ben de hayret ettim. Tanrı, işleri güçleri fenalık olan bir çok kimseleri yok etti. Bazı kimselerin yüzü suyu hürmetine başkalarını yaşattı   ve böylece bunların çocukları   yetişip büyüdü. Bir zaman olur ki zayıflamış bir insan yeniden sıhhat kazanıp üzerine çiğ düşmüş   ağaç dalı gibi canlanır. Ben, o bağışlayıcı Tanrı suçlarımı   bağışlasın diye esirgeyici Tanrıma tapıyorum. Tanrınızın dinine sımsıkı sarılın. Zira ona bağlı kaldığınız müddetçe ziyan etmezsiniz. Inanan kimselerin oturaca ğı yer cennet, kâfirlerin oturacağı yer ise gürül gürül yanan cehennemdir. Kâfirler için hayatta yüz karas ı vardır. Öldükten sonra da onlar dayanamıyacakları şeylerle karşılaşacaklardır.

 

Gene Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd bu konuda şu beyitleri söylemiş-İbn-i Hişam diyor ki : Bu beyitler Ebu’s-Salt oğlu Umeyye’nin olup onun bir kasidesinde geçmektedir. Ancak ilk iki beyit ve sonuncu beyit Umeyye’nin değildir. Birinci beyitin ikinci mısrağı İbn-i İshak’dan değil de başka birinden rivayet edilmiştir-:

“Övgümü ve zamanın sonuna kalacak olan düzgün sözlerimi Tanrıya sunuyorum. O Tanrı ki ne onun üstünde ne de onun ayarına yakın başka bir Tanrı yoktur. Ey insan oğlu ölümün sonucunu akıldan çıkarma. Sen yaptığın şeyleri Tanrıdan saklıyamazsın. Sakın Tanrıya ortak koşma. Apaçık doğru yol önünde besbellidir. Tanrım beni esirge. Sen Tanrımsın. Cinlerin ümidi sende, benim ümidim de sendedir. Ey Tanrım! Tanrı olarak seni tanıdım. Artık bundan sonra senden başka ikinci bir Tanrıya inanmıyacağım. Ben, kendisine dua edenlerin duasını duyan Tanrıya inanırım. Duayı duymayan bir tanrıya (putlara) asla inanmam. Bir bağış   ve rahmet olarak Hz. Musa’ya bir elçi melek gönderen sensin. O melek yoluyla ona dedinki: Ey Musa! Harunla birlikte gidip şu zalim Firavunu Tanrıya inanmaya çağırın. Ona: Şu yer yüzünü yapıp direksiz olarak durduran sen misin? Şu gök kubbeyi direksiz çatan sen misin? eğer sen isen ne iyi bir ustasın. Geceleyin o gök yüzünü aydınlatan ve bu suretle halka yol gösteren sen misin? Doğduğunda ışığının üzerine düştüğü her şeyi aydınlatan güneşi her sabah doğduran kimdir? Meyveleri, sebzeleri tab taze yetişen tohumları toprakta filizlendiren ve bunların üzerinde yeniden tohum yaratan kimdir ? Bütün bunlarda aklı başında olan kimse için (Tanrımn varlığını gösteren) nice deliller vardır, deyin. Ey Tanrım! Yunus balığının karnında günlerce kalan Yunus Peygamberi bir bağışlama eseri olarak kurtaran sensin. Ey Tanrım! Senin adınla dua ediyorum; sen de bağışlıyorsun. Gene suçlarım çoğalıyor. Ey kulların Tanrısı bana bağışta bulun, beni esirge, çocuklarımı artır ve malıma bereket kat.”

 

Gene Amr oğlu Zeyd , karısı Hadrami kızı Safiyye’ye sitem ederek şu beyitleri söylemiş: İbn-i Hişam diyor ki: Hadramrnin künyesi: Ekber oğlu İmad oğlu Abdullah olup kendisi Sadif boyundandır. Sadif’in künyesi de Malik oğlu Amr olup kendisi Kindi oğlu Eşres oğlu Sektin boyundandır. Kindi yerine Kinde de denilip bunun soy kütüğü şöyledir : Sebe’ oğlu Kehlân oğlu Zeyd oğlu Arib oğlu Amr oğlu Mihsa’ oğlu Zeyd oğlu Uded oğlu Murre oğlu Haris oğlu Adiy oğlu Afir oğlu Merda’ oğlu Sevr oğlu Kinde. Bu soy kütüğünde şu değişiklik de söylenir:

Sebe’ oğlu Kehlân oğlu Zeyd oğlu Malik oğlu Merda’. İbn-i İshak der ki: Amr oğlu Zeyd, Hz. İbrahim (S. A S) dini olan Hanifliği aramak üzere Mekkeden çıkıp yer yüzünde gezip dolaşmayı   kararlaştırmıştı. Karısı Hadrami kızı Safiyye onu her defasında Mekke den çıkmak için hazırlanmış gördüğünde gidip Nufeyl oğlu Haddab’a haber verirmiş. Nufeyl oğlu Haddab Zeyd’in amcası oğlu ve aynı zamanda anabir kardeşi olup kavminin dininden ayrıldığı için Zeyd’e sitem edermiş. Haddab Zeyd’i Safiyye’nin kontrolu altına bırakıp Safiyye’ye “Zeyd’in Mekkeden çıkmaya kalktığım görür görmez bana haber ver” demiş. Bunun için de Amr oğlu Zeyd karısına sitem ederek yukarıda zikri geçen şu beyitleri söylemiştir:

 

“Ey Safiyye! Beni hor görme. Horlukla benim hiç bir ilgim yok. Ben horluğa düşeceğimden korktuğum zaman çabucak çekip giderim. // Ben hükümdarların kapılarına vurup yanlarına girerim, ıssız çölleri aşıp geçerim. Aramızdaki bağları kolayca koparırım ha. Horluğu ancak derisi yüzülen yaban eşeği kabul eder. Bununla beraber o bile, kesildikten sonra böğürlerini yere çarpmakla, hayır ben horluğu kabul etmem demek ister. Anabir kardeşim, sonra amcamın oğlu olan kimsenin sitemli sözleri de pek hoşuma gitmiyor. O, kötü sözlerle bana sitem ettiği zaman kendisine cevap vermem. Bu durumda beni üzer. Ama istesem onu susturacak cevaplar verebilirdim.”

145

İbn-i İshak der ki : Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd’in yakınlarından naklen bana şunlar anlatıldı: Zeyd mabedin içinde Kâbeye yöneldiği zaman şöyle dermiş :

 

Ey Tanrım! Ibadet ederek ve boyun eğerek temiz niyetle sana geldim. Hz. İbrahim’in Kıbleye yönelerek ayakta durup sığındığı   Tanrıya ben de sığındım der sonra “Ey Tanrım! Sana karşı boynum büküktür. Üzerime ne yüklesen katlanırım. Ben kibiri değil iyiliği arıyorum. Güneşin altında yürüyen, gölgede uyuyanla bir olamaz” diye ilave edermiş.

 

İbn-i Hişam diyor ki: Zeyd’in geçen son sözleri “iyilik daha geç unutulur. Kibir ise çabuk unutulur. Güneşte yürüyen kimse ile gölgede uyuyan bir olamaz” şeklinde de söylenir.

 

Yezid’in geçen sözlerindeki “Kâbeye yönelerek” sözü bazı bilgi sahipleri yoluyla rivayet edilmiştir. İbn-i İshak der ki : Nufeyl oğlu Amr oğlu Zeyd gene bu konuda şu beyitleri söylemiştir :

 

“Üzerinde ağır kayalar taşıyan yer yüzünün inandığı   Tanrıya inandım. O Tanrı yer yüzünü dümdüz edip su üstünde durdurduğunu görünce üzerine dağları koydu. Tatlı su taşıyan bulutların inandığı Tanrıya inandım. O bulutlar bir şehre yöneltildiği zaman boyun eğip gider ve bardaktan boşanırcasına oraya yağmur yağdırır.”

Hattab, Zeyd’e eziyet edip onu Mekkenin üst tarafına çekilmek zorunda bırakmıştı. Zeyd, Mekkenin karşısında bulunan Hıra dağına çekildi. Hattab, Zeyd’i gözetlemek için Kureyş kabilesinin bazı gençleri ile bazı külhanbeylerini görevlendirip onlara “Zeyd’i Mekkeye sokmayınız” diye tembih etti. Bu sebeple Zeyd , ancak gizli olarak Mekkeye giriyordu. Kendisini gözetlemekle görevlendirilen gençler onun Mekkeye girdiğini öğrenince hemen Hattab’a haber verir ve onu yeniden Mekkeden çıkarır, üstelik eziyette ederlerdi. Bunlar Zeyd Kureyşlileri dinlerinden ayartmasın ve bir kimse dininden ayrılıp ona uymasın diye ona karşı böyle sert davranıyorlardı. Bunun üzerine Zeyd, kavminden kendisine tecavüz edenlere, kutlu bölge halkından olduğunu hatırlatarak şu mısraları   söylemiştir :

“Ey Tanrım! Ben kutlu olmayan bölgeden değil kutlu bölge halkındanım. Evim de herkes tarafından bilinen Safa tepesi yanında, kutlu bölgenin ta ortasında bulunmaktadır.”

Sonunda Zeyd, Hz. İbrahim (A. S.) in dinini bulmak üzere Mekkeden çıkıp gitti. Zeyd Hıristiyan papasları ile Yahudi hahamlarına sora sora giderek Musul ve Cezire bölgelerine geldi. Oraları gezdikten sonra Suriyeye varıp orayı da gezip dolaştı, sonunda Belka bölgesinde bir tepede barınan bir papasın yanına geldi. Dediklerine göre papas, Hıristiyanların en büyük bilgini imiş. Zeyd papasdan Hz. İbrahim’in dini olan Hanifliği sordu. S-146

Papas ona : sen öyle bir din arıyorsun ki, bu zamanda onu sana bildirecek bir kimseyi bulamazsın. Ancak çıkıp geldiğin memleketinde ortaya çıkacak olan bir Peygamberin gelmesi zamanı yaklaştı. Bu peygamber, Hz. İbrahim’in dini olan Haniflik ile gönderilecektir. Sen gene o memlekete git. Zira bu Peygamber bu günlerde gelecektir. Artık onun ortaya çıkışı zamanı çok yakındır.

 

Zeyd daha önce Yahudilik ile Hıristiyanlığı   incelemiş, fakat bu iki dinde de kendisini tatmin edecek bir şey bulamamıştı. Bunun için şimdi papasın kendisine söylediklerini duyar duymaz Mekkeye dönmek üzere çabucak yola çıktı. Yolda Lahm kabilesinin yurdunun ortalarına vardığında bu kabile halkı   kendisine saldırıp öldürdüler.

Bunun üzerine Esed o ğlu Nevfel oğlu Varaka , Zeyd’in arkasından ağlıyarak şu beyitleri söyledi: “Ey Amr’in oğlu! Doğru yolu buldun, yükseldin, böylece gürül gürül yanan bir ateş tandırında yanmaktan kurtuldun. Şöyle ki, benzeri olmayan bir Tanrıya inandın. Tanrı yerine tapılan putları oldukları   gibi bıraktın, istediğin dini buldun. Tanrıyı bir tanımaktan hiç şaşmadın. Bunun için şimdi sen iyi bir yurtta barınıp orada saygı içinde içip eğlenmektesin. Orada, Tanrının sevgilisi (İbrahim Peygamber) ile buluşursun. Sen halk arasında durup kırıcı ve cehenneme gidecek cinsten bir kimse değildin. Eh, insan yetmiş kat yerin altında bile olsa Tanrının rahmeti ona ulaşır.”S-142-143-144-145-146-147

 

MAĞARA İBADETİ ve MUHAMMET’İN HİRA MAĞARASINA ÇEKİLMESİ

 

Mağarada ibadet, İranlıların atalrı olan Perslerin (Farsilerin) eski dinleri İran Mitracılığı (Mihrilik-Güneşe ibadet) dinlerinde önemli bir yer tutuyordu. Şehir dışında, yüksek dağların barındırdığı, toplumun gürültüsünden uzak, insanın kendisini rahatça dinleyebileceği, kendisini meditasyona rahatça verebileceği ortamı sağlaması bakımından düşünülmüş olabilir.

İran Mihriliğinden doğan Grek Mitracılığı, ondan Romalıların ürtettikleri Roma Mitracılık dini de mağara ibadetini esas alıyordu. Asırlarca İran, Grek ve Roma hakimiyetinde kalan Anadolumuzda da özellikle Hakkari, Urfa, Mardin, Hatay, Kapadokya bölgelerinde bu dinlerin dindarlarınca yapılmış sayısız mağara vardır. İtalya Roma’nın merkezinde bile hala korunan ve ilk Hristiyanlarında ibadet ettikleri mağara kiliseler ve mağara yatır mezarları bulunmaktadır.

Bu günkü Irak ve Suriye sınırımızda bulunan binlerce mağaranın bir ucu Türkiye’ye diğer uçları Suriye, Irak ve İran ülkelerine açıldığı bilinmektedir. Bu mağaralar tarih boyunca kanun kaçaklarının, Haramilerin, Roma’nın yasakladığı Hristiyanlığın inananlarınca barınak olarak kullanılmıştır. Kapadokya mağaralarının da Roma’nın baskısından kaçan ilk Hristiyanların saklandıkları barınaklar oldukları tarhihi bir gerçektir.

Peygamber Muhammet’in çekildiği Hira mağarası ise böyle görekemli mağara olmak şöyle dursun, üç büyük kayanın “U” harfi şeklinde bir kapıdan girildiğinde en fazla 15-20 m2lik bir alan olması, sonradan Mağara ibadeti amacıyla yapıldığını düşündürmektedir.

İslam öncesi Mekke halkının bu mağaraya çekilerek tefekküre dalmakta kullandıklarını, bu olayın önceki dine ait bir gelenek olduğunu şimdi ekleyeceğimiz “peygamberliğin vahyinin başlangıcı efsanesinde okuyacağız.

Henüz peygamberliğin tebliğ edilmediği Muhammet’in de eski dinin geleneklerine göre tefekküre çekilmek için mağaraya çekilmesi kadar olağan bir şey de olamaz.

Mağaraya çekilme geleneğini, İbni İshak bize kitabın 149. sayfasında şöyle vermektedir;

“İbn-i İshak der ki: Zübeyr ailesinin kölesi olan Keysan oğlu Vehb bana şunları anlattı: Abdullah İbn-i Zübeyr’in Katade oğlu Umeyr oğlu Ubeyd LeyseriyeEy Abdullah! Anlat bakayım Tanrı elçisine (A.S.) Cebrail (A.S.) yoluyla Peygamberlik geldiği zaman bu işin başlangıcı nasıl olmuş ?” dediğini işittim.

Ben hazır bulunduğum halde Ubeyd, Abdullah İbn-i Zübeyr ile onun yanında bulunanlara anlatarak söze başladı: “Tanrı elçisi her yıl bir ay müddetle Hıra dağında inzivaya çekilirdi Bu adet Kureyş kabilesinin cahiliye devrinde annmak ve Tanrıya yaklaşmak için baş vurduğu bir adetti.”

İbn-i İshak der ki: Kureyşin bu adetini anarak Ebu Talib şu beyiti söylemiştir: “Sevr dağına, Sebir dağın yerine oturtana ve Hıra dağına çıkıp inene and içerim ki

Bu iki kaynak bize, mağara ibadetinin, zaten Mecusi (İran Zerdüştlüğünden doğan şeytan ibadeti Zervanilik dininin Arap gelenekleriyle karıştırılmış hali) dininde olduklarını biliyoruz.

Geçmiş çağlarda İran dininden de etkilenmiş Sabilik, ondan doğan Süryanilik ile Nasturilik gibi Ortodoks Hristiyan inancında da mağara ibadetinin olduğunu da peygamberlik öncesi Sabi dinine girdiğini bildiğimiz Muhammet tarafından uygulanmasında görüyoruz.

 

Şimdi peygambere ilk vahyin inişi efsanesini İbni İshak’tan okuyalım;

 

“İbn-i Hişam diyor ki:”

İbn-i İshak der ki: Keysan oğlu Vehb de şunları anlattı: Ubeyd sözlerine devam ederek şöyle dedi: Tanrı   elçisi (A.S.) her yıl o ayda inzivaya çekilir kendisine gelen yoksullara yemek yedirirdi. Tanrı elçisi (S.A.S.) yalnızlığa çekilme süresi olan bu ayı geçirip dağdan iner, inişinde evine gitmeden önce ilk yaptığı iş Kâbeye gidip onun etrafında 7 defa veya daha az yahut daha fazla dolaşmak olurdu. Sonra evine giderdi.

Muhammed’in Tanrı tarafından gönderildiği yılda Tanrının ona, üstünlük payesini vermek istediği ay ki bu ay Ramazan ayıdır- gelip çatınca Tanrı elçisi (S.A.S.) herzaman yaptığı gibi bu defa da ailesiyle birlikte Hıra dağında yalnızlığa çekildi. Tanrının Muhammed’i Peygam- berlikle üstün kıldığı ve bütün kullara merhamet ettiği gece gelince Cebrail (A.S.) Yüce Tanrının emriyle ona geldi.

Tanrı elçisi şöyle der: Uyuyordum, elinde atlas bir kab içinde bir kitab olduğu halde Cebrail bana geldi : “Oku” dedi. Ben: “Ne okuyayım” dedim?

O zaman Cebrail elindeki kitabla göğsüme çöktü. (Bu anda) o kadar bunaldım ki ölüyorum sandım.

Sonra beni bırakıp (tekrar) “Oku” dedi.

Ben ona “ne okuyayım” dedim. O zaman Cebrail elindeki kitapla göğsüme çöktü o kadar bunaldım ki ölüyorum sandım.

Sonra beni bırakıp (gene) “Oku” dedi. Ben ona “ne okuyayım” dedim O zaman Cebrail (üçüncü defa) elindeki kitapla göğsüme çöktü, o kadar bunaldım ki ölüyorum sandım.

Sonra beni bırakıp “Oku” dedi.

Ben ona “ne okuyayım” dedim. Cebrail göğsüme çökmesin diye her defasında ona “ne okuyayım” diye soruyordum.

Sonunda o bana şunları oku dedi: “Yaratan Tanrının adıyla oku; O Tanrı ki insanı bir atmıktan yaratmıştır. En üstün olan Tanrın adına oku; O Tanrı ki kalemle (yazmayı öğretmiş) insana bilmediğini belletmiştir.” (XCVII, 1-5).

 

Ben bunları (ayetleri) okudum. Sonra Cebrail beni bırakıp gitti. Ben uykudan uyandım, okuduğum ayetler sanki kalbime yazılmış gibi hatırımda kalmıştı. Bulunduğum mağaradan çıktım, dağın ortalarına geldiğim zaman gökten gelen bir ses işittim; bu ses bana: “Ey Muhammed! Sen Tanrı elçisisin, ben de Cebrailim” diyordu.

Ben başımı gök yüzüne kaldırıp baktım Cebraili, ayaklarını gök yüzünün ufuklarına germiş bir adam şeklinde gördüm. O bana hala “Ey Muhammed! Sen Tanrı   elçisisin ben de Cebrailim” diyordu.

Ben durup ona baktım. Ne bir adım ileri ne de bir adım geri gidebiliyordum. Gözlerimi , gök yüzünde gezdirmekle ondan ayırmağa çalışıyor fakat nereye baksam onu hep o şekilde görüyordum. Ne ileriye bir adım ne geriye bir adım atmadan orada donup kaldım”

 

Cebrail “Oku” dedi, Muhammet sonunda “okudum” dedi. Ama öylemiydi?

 

Çünkü Muhammet Okuryazar da Değildi;

 

İslamiyet’ten önce peygamber Muhammet’in kabilesi Kureyşliler, İran Mecusiliği (Zervanilik) inancına bağlı şeytana tapınan bir kavimdi. Mekke ve çevresi olan Hicaz bölgesinde, namaz kılan Şemsi (Lev Tahor Yahudileri,) namaz kılan Ortodoks Hrisityanlar (Süryaniler, Nasturiler, Yakubiler) yanında Ay Tanrısı Dini inancı hakimdi. Grek İncil’i, Tevrat Yahudileri dışındaki dinlerin tümünde “kitap kirlenir” inancıyla okuryazarlık sadece ilk doğan kız ve erkek çocuklarından tapınaklara adanmış olan rahipler, rahibeler ile sıkı dini eğitim görmüş ve yüksek rahip sıfatında olan krallar, şahlar, onların çocukları ile aynı soydan gelen yüksek rütbeli askerler ve bürokratlar okur yazar olabiliyorlardı.

 

Mecusi bir ailede doğan Muhammet’in Allah’ın Bekçileri” adıyla bilinen ve Kabe’yi korumakla görevli Kureyş kabilesinden olduğu için okuryazar olma şansı vardı. Amcalarından Varaka okuryazardı ve Mekke Nasturi kilisesinin baş keşişiydi ve Muhammet’e ilgisini okumuştuk.

Ancak, anne karnında altı aylıkken babası Abdullah’ın, iki veya altı yaşında da annesi Emine’nin ölümleri onu hem yetim, hem oksüz hem de malı mülkü olmayan muhtaç biri olmasını sağlamıştı.

Bu yüzden dedesi Abdülmuttallip onu korumasına almış, ölümünden sonra da amcası Ebu Talip onu da Ebubekir takip ederek koruyuculuklarını yapmışlardı.

Bu şartlarda “okuryazar olmayan ümmi” olması çok doğaldı.

Bu cahilliğini de Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an mealindeki ayetlerde görelim;

Alak (İkra) Suresi96.;

Meâl-i Şerifi;

96:1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!

96:2- O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.

96:3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

96:4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

96:5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

 

Tefsiri;

96:1-“Rabbinin adıyla oku!.

Yani onun yüce adıyla, “Allah” yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. Yukarıda geçtiği üzere bu emir inerken, başlangıçta Hira mağarasında Hz. Muhammed’in zatına melek gelip canına tak diyen şiddetli bir sıkıştırma ile yalnız “oku” demiş.

O zamana kadar Hz. Muhammed okumak bilmediği için “ben okumuş değilim” yani okumak bilmem ki ne okuyayım? demişti. Bunun üzerine yine şiddetli bir sıkıştırma ile “oku” demiş. O da yine “ben okumuş değilim” demişti. Demek ki o ilk iki “oku” emri henüz Kur’ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme cinsinden hazırlayıcı bir emir teklif idi. Kur’ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan sonra olan iş bu “Rabb’inin adıyla oku!” emri ile başlamıştı.

 

Sen önceleri kitap nedir iman nedir bilmezdin.” (Şurâ, 42/52)

Çünkü Hudeybiye anlaşması belgesinde yazılan bir kelimeyi silmek için hangisi olduğunu Hz. Ali’ye sorduğu bilinmektedir.

Bununla beraber “Şifa” ve “haşiyelerinde” anlatıldığı üzere sonradan katibi Hz. Muaviye’ye “Yani divite ham ipek koy, kalemi yan kes, ba’yı uzat, sin’i(n dişlerini) ayı r, mim’i köreltme, Allah (kelimesini) güzel yap, er-Rahmân’ı uzat er-Rahîm’i güzel yap (süsle).” meâlinde besmeleyi güzel yazmasını emr ve tarif ettiğine dair bazı hadislere göre yazıyı bildiği de söylenmiştir. Bunu özel bir vahiy ile söylemiş olması düşünülmekle beraber bu “oku” emrinden sonra yirmi üç sene Kur’ân’ı okumak ve yazdırmak vazifesi olmuş olan Hz. Peygamber’in bu müddet içinde yazıyı da bellemiş olması akla uzak değil, uygundur.

Verilen tefsir açıklamalarında da Muhammet’in okuryazarlığının tartışmalı olduğunu, ama yazıyı bellemiş olabileceği kanaati olduğunu da gördük. Muhammet gerçek peygamber olmadığından, ilahi yolla da okuryazarlığı elde edemediğinden belki de eski dinlerin tesiriyle okuryazarlıktan korkmuş olabilir. Bu dinlere mensup insanlarda bu kural hala geçerlidir.

Rahman ve Rahim Allah konusunun Kur’an’a ve İslam’a ait olmadığını yukarıda örnekleriyle görmüştük.

“Oku” emrinin indiği İkra Suresinin peygamberin rüyasında gerçekleştiğini okuduk. Bu da, olayın gerçekliğini şüpheye düşürmektedir. Oysa bu olay bize asırlardır gerçekmiş gibi öğretilmiştir.

Çocukluğundan beri dedesi Abdülmutallip’in amca oğlu olan Nevfel oğlu Varaka’nın peygamber üzerindeki etkisi tartışılamaz derecede önemlidir.

Süt annesi Halime’nin onu dedesine getirdiğinde kaybolması, Varaka’nın onu bulup teslim etmesi, bu kaybolma esnasında çocuk Muhammet’e neler olduğu bilinmemektedir.

Amcası Ebu Talip ile çıktığı yolculukta, Busra şehri episkoposu, Arabistan kiliselerinden sorumlu rahip Bahria’nın onu görüp tanıması ile onlar yola çıkmadan Varaka’nın gönderdiği bir güvercin mektubu haberiyle gerçekleşmiş olması veya haberli yapılan bir iş olması muhtemeldir. Sonradan peygamberi ululamak için bu hikayeler yazılmıştır.

 

Bahira ile konuşan sekiz yaşında Muhammet’in kabilesinini kutsal saydığı El Uzza ve Menat üzerine yemin etmemesi, onların dışında ne yemin istenirse kabul edeceğini söylemesi, Muhammet’e Süryani veya Nasturi Hristiyanlığın kendisine aşılandığının delili sayabiliriz.

Mecusi Kureyşlilerin Kâbe etrafında hac etmeleri bir putperestlik kalıntısı olsa da Nasturi ve Süryani Ortodoks Hristiyanlarının kendilerini “Hanif din” olarak tanımladıklarını ve hala hac geleneklerinin bulunduğunu, hac etmek için Kudüs, Mısır piramitleri ile Kâbeyi kutsal saydıklarını kendi yayınlarında tekrar ettiklerinden biliyoruz.

 

Bakara Suresi 62. ayette geçen Sabilerin iyilerinin cennete gideceği bildirilmektedir. Sabi olan Muhammet’in de Kâbe’de mağara ibadeti dönüşünde tavaf yapmasında bu yüzden bir tuhaflık yoktur. Çünkü, Sabilerin yaratılış mitinde, küçük gök ana, dişi şeytan Er Ruha Mekke’deki eşiti El Uzza’nın rahmidir. Güneş, Ay, Dünya dışındaki 12 burç ile birlikte 63 gök cisminin de anasıdır. Çıplak tavafın da temeli, ölüp rahme geri dönüşü amaçladığındandır.

Buraya kadar Muhammet’in Ortodoks Süryani-Nasturi Hristiyanlığı inançlarına göre yetiştirilmesinin izlerini gördük. Rüyalarla ilk mesajların gelmesi, ilk vahyin rüya ile gelmesi, rüya sonrası eve dönerken cebrail’i tekrar görmesi, yıllarca onun psişik dini eğitimin etkisinde nasıl yoğrulduğunu göstermektedir.

Bu yaşadığı olayları ondan başka ne gören ne de tanıklık eden vardır. Hepsi Muhammet’in iç dünyasında “aşırı dini eğitimin etkisiyle gelişmiş“ düşlerden başka bir şey değildir. Böyle olduğu da yazılmaktadır zaten.

 

Peygamber Muhammet’in uyandıktan sonra evine dönerken Cebrail’i görünce donup kalması, Tervat’ta Hacer ana ve diğer kutsal kişilerin de başına gelen olaydır.

Sara’yı kızdırıp sonunda evden kaçan Hacer’i yolda bir melek durdurur. Muhtemelen Cebrail olması gereken bu melek, ona geri dönmesini ve çocuğunu doğrumasını, o çocuğun soyundan büyük bir nesil üreyeceğini söyler. Bu anda Hacer ana donup kalmış, kıpırdayamaz haldedir ve melek gittikten sonra “Tanrıyı görüp sağ kaldım” diyerek topladığı taşlardan bir anıt diker ve sonra kestiği şükür kurbanıyla bu anıtı kurbanın kanıyla yıkar.

Muhammet de çocukluğundan beri kendisine anlatılan Yahudi ve Hristiyan efsanelerin etkisiyle bunu tekrarlamıştır.

 

Ayrıca, peygamberlik belirtilerinin Hatice ile evlenmesinden sonra ortaya çıkması da dikkat çekicidir.

Hatice hem Varaka’nın hem de peygamberin amca çocuğudur. Peygambere de Varaka’ya da “amcaoğlu” diye hitabı ile verilen soy secereleri uyuşmaktadır.

Peygamberin rüyalarını dinleyen, onun beklenen peygamber olabileceğini müjdeleyen ve bunu amcaoğlu Varaka’ya tasdikleten Hatice’dir.

İslam kaynakları bize, Hatice’nin “ruhani kişiliği” hakkında bilgi esirgemektedirler. Oysa, her şeyin başı Hatice’dir.

Peygamberi çocuk gibi avutmakta, rüyalarını yorumlamakta hatta gördüğü Cebrail’in “melek mi yoksa şeytan mı” olduğundan kuşkulanmakta ve bunu test edebilmektedir.

Bu kadar bilgiyi sadece ticaretle uğraşan bir kadın nerden bilmektedir?

Bunun açıklaması İslam kaynaklarında yoktur.

Hatice’nin derin dini bilgisini, peygamberin diğer eşlerinin hiç birisinde görmek mümkün değildir.

Varaka ile arasında akrabalık dışında gizli bir iman bağı olduğu da “Alak Suresinin” inmesini takiben Muhammet’i doğrudan Varaka’ya götürmesinden de anlaşılmaktadır.

 

Cebrail ile görüşen Muhammet olmasına rağmen, onun şeytan olmasından kuşkulanan ve test eden Hatice’nin “doğru bilgiye sahip olduğuna” peygamber nasıl inanmaktadır?

Peygamber adayı olan ve haberci melek Cebrail’i gören Muhammettir ama peygamberin görgüsüne, tanıklığına itimat etmeyip meleği de peygamberi de sınayan bir Hatice benim aşırı şekilde dikkatimi çekmektedir. İşte tam bu olayı şimdi okumak için, Peygamber Muhammmet’in düşlerine dayalı anılarına geri dönelim;

 

“”Sonunda Hatice beni aramak üzere adamlarını yollamış; bu adamlar beni arayarak Mekke’nin üst tarafına kadar gidip tekrar Hatice’nin yanına dönmüşler. Ben hala aynı yerde duruyordum.

Sonunda Cebrail beni bırakıp gitti. Bundan sonra ben karımın yanına gelip onun kucağına oturarak sımsıkı sarıldım.”

 

Allah’ın peygamber olarak seçtiği, ona haberci meleği cebrail ile vahiy gönderdiği, en azından Mekke’den Suriye’ye kadar bir coğrafyayı gezmiş, her şeyden haberi olan, “40” kırk yaşında bir adamın, “55” yaşındaki karısının kucağına oturup, çocuk gibi titrediğini okumak bütün dinleri ve kutsal dini karakterleri okumuş biri olarak bana çok tuhaf gelmektedir. Böylesini ilk defa okuyorum.

 

Muhammet bu kadına neden bu kadar güvenmektedir ve kadın/Hatice, ona “Ebu’l Kasım = Kasım’ın babası” diyerek bir baba olduğunu hatırlatarak söze başlaması çok ciddi bir eğitim aldığına da işaret etmektedir.

Hayatı bilen, halkına önder olacak askeri ve ilmi sıfatlara haiz bir halk önderi değil de zorla, alelacele bir yerlere getirilmeye çalışılan bir zengin çocuğu karakterinden, bir peygamber yaratma çabası sergileyen bir kadın olan Hatice’nin konumu çok önemlidir. Hatice, dağlara çıkıp, mağaralarda uyuyan, bırakıldığı yerde de bulunmayan, kaybolan, akli dengesi bozulmuş bir kişiden, sokakta bulamadığı çocuğu için endişelenen bir ana koruyuculuğu ve şefkati ile adeta kucağında peygamber yetiştirmektedir. Okuyalım;

 

“ O bana : “Ey Ebu’l-Kasım! Nerede idin? Tanrıya and içerim ki seni aramak üzere arkandan adamlarımı yolladım, bunlar seni araya araya Mekkeye kadar gidip geldiler” dedi.

Bunun üzerine ben ona gördüklerimi anlattım.

O zaman Hatice bana “Ey amcam oğlu sana müjde olsun. Bu işde diren. Hatice’nin canı elinde bulunan Tanrıya and olsun ki senin bu milletin Peygamberi olacağını umuyorum” dedi.

 

Muhammet’in görümlerini anlatması sanki onun beklediği bir halmişçesine Hatice’nin onu doğrulaması ve teşvik etmesi dikkat çekicidir. Oysa aksine kafayı yeyip yemediğinden emin olması için bir doktora veya o zamanın şartlarında bir kahine götürmesi gerekirdi. O da bunu Varaka’ya götürerek yapmaktadır. Burada da ikisi arasında bir gizli siyaset havası olduğu da açıktır.

Hatice’nin de Hristiyan olan amcaoğluna olan güveni, kendisinin de Mekke’nin Kâbe’de bulunan kâhin ile pek arasının olmadığına, Hristiyanlığa meyilli olduğuna hatta bir rahibe olduğunu düşünmemize neden olmaktadır. İşte Hatice, müjdeli haberi aldı ve doğru amcaoğluna gidiyor;

 

“Sonra Hatice kalkıp üstünü başını düzelti ve amcası oğlu olan Kusay oğlu Abdüluzza oğlu Esed oğlu Nevfel oğlu Varaka’nın yanına gitti. Varaka daha önce Hıristiyanlığı   kabul etmiş din kitaplarını okumuş, Tevrat ve İncil’i bilir kimselerin sözlerini işitmişti.

 

Hatice ona, Tanrı elçisinin (S.A.S.), görüp işittiğini kendisine anlattığı şeyleri nakletti. Bunun üzerine Nevfel oğlu Varaka Hatice‘ye “kutlu olsun, kutlu olsun. Varaka’nın canı elinde bulunan Tanrıya and olsun ki ey Hatice bana anlattıkların doğru ise Muhammed’e gelen, evvelce Musa Peygambere gelmiş   olan elçi Melek (Namus-ı Ekber) olmalıdır; Muhammed de bu milletin Peygamberi olacaktır. Ona söyle : bu işte dirensin” dedi.

 

Varaka’nın hiç şüphelenmeden, yılların emeklerinin karşılığını bekleyen bir öğretmenin sevinciyle Muhammet’in görümlerini kutlaması, iki Hristiyanın, Araplara bir peygamber yaratmasının sevincidir, başka şekilde yorumlamak olası değildir.

Yukarıda, Muhammet’in peygamberliğindne çok önce Kâbe önünde “yeni hanif İbrahim dinini aramaya” karar veren dört kişiden birinin de Varaka olduğunu hatırlayalım.

Arapların ilkel dini yaşamları onları yahudi ve Hristiyanlara karşı utandırmaktadır. Tanrı onlara değişmeleri için peygamber göndermiyorsa onların bir peygamber yaratmayı kafaya koydukları daha o sözleşme ile de sabittir.

Artık, yıllardır verdikleri dini eğitim meyvesini vermiş, saralı Muhammet, tanrıdan cebrail yoluyla vahiyler aldığını iddia eder hale gelmiştir. Biraz da siyasi destek verildiğinde onun peygamber olmadığını kimse yalanlayacak ta değildir.

Peygamber yaratma oyununun baş rol oyuncuları Varaka ile Hatice’dir. Oyunu okumaya devam edelim;

 

“Bundan sonra Hatice, Tanrı elçisi (A.S.) nin yanına dönüp Nevfel oğlu Varaka’nın söylediklerini anlattı. Tanrı   elçisi (S.A.S.) inziva süresini bitirip Mekkeye döndüğünde her zaman yaptığı gibi hareket etti. Önce Kâbeye gidip tavaf etti, Kâbeyi tavaf ederken, Nevfel oğlu Varaka ona raslayıpEy kardeşimin oğlu! Gel bakalım şu görüp işittiklerini bana da anlat” dedi. Bunun üzerine Tanrı elçisi (S.A.S.) görüp işittiklerini ona anlattı.

 

Bunları dinleyen Varaka Muhamed’e “Varakanın canı elinde bulunan Tanrıya and olsunki sen bu milletin Peygamberisin. Sana gelen Melek daha önce Musa Peygambere gelmiş olan elçi melek (Namus-ı Ekber) dir. Sana yalancısın diyecekler, eziyet edecekler, yerinden yurdundan çıkaracaklar ve seninle döğüşecekler. O güne kadar yaşarsam Tanrıya öyle yardım ederim ki” diyerek uzanarak Muhammed’in başından öptü. Bundan sonra Tanrı   elçisi (S.A.S.) evine döndü. İbn-i İshak der ki: Zübeyr ailesinin kölesi olan Ebu Hakimoğlu İsmail, Hatice (R.A.) yoluyle kendisine şunların anlatıldığını bana söyledi :

 

Varaka’nın sevinçten uçtuğu ortadadır. Sanki vahiyleri o göndermişçesine bir bilgiçlikle peygamberin yakın gelecekte yaşayacağı hicret olayını da ona müjdeleyivermiştir. Hristiyanlığı benimsemiş, biraz İncil biraz Tevrat okumuş ve onları bilen Yahudi ve Hristiyan din adamlarını dinlemiş sıradan biri olarak tanıtılan ama bal gibi derin dini bilgisi olduğu ortada olan, gelecekten bilgi veren bir Hristiyan keşişi karşımızda durmaktadır.

 

Şimdi sıra geldi Hatice’nin Cebrail’in “cin mi şeytan mı” olduğunu sınamasına;

 

CEBRAİL NASIL KAÇIRILIR OYUNU

 

“Hatice Tanrı elçisine (S.A.S.) “Ey Amcam oğlu! Şu sana gelen melek bir daha gelirse bana haber verebilir misin ?” demiş.

Tanrı elçisi ona: “Evet haber verebilirim” demiş.

Hatice ona: “Öyle ise bir daha sana geldiği zaman bana haber ver” demiş.

Çok geçmeden Cebrail (A.S) her defasında yaptığı gibi gene ona gelmiş.

Tanrı elçisi (S.A.S.) Hatice’ye dönüp “ey Hatice ! İşte Cebrail geldi” demiş.

Hatice ona “ey amcam oğlu kalk da sol dizimin üstüne otur” demiş.

Bunun üzerine Tanrı elçisi (S.A.S.) kalkıp Hatice’nin sol dizinin üstüne oturmuş. O zaman Hatice ona “Onu görüyor musun ?” diye sormuş, Tanrı elçisi “evet görüyorum” demiş.

Hatice ona “öyle ise kalk sağ dizimin üstüne otur” demiş. S-151

Tanrı elçisi (S.A.S.) kalkıp Hatice’nin sağ dizinin üstüne oturmuş.

O zaman Hatice ona “şimdi de onu görüyormusun ? diye sormuş.

Tanrı elçisi “evet görüyorum” demiş.

Hatice ona “Peki öyleyse kalk kucağıma otur” demiş. Tanrı   elçisi (S.A.S.) kalkıp Hatice’nin kucağına oturmuş. Hatice ona “hala onu görüyor musun ?” diye sormuş   o da “evet görüyorum” demiş.

O zaman Hatice, kucağında Tanrı elçisi (S.A.S.) oturmuş bulunduğu halde yüzünü açıp peçesini indirmiş ve Muhammed’e “nasıl hala onu görüyor musun ?” diye sormuş   o da “hayır, artık görmüyorum” demiş.

 

Bunun üzerine Hatice Muhammed’e “ey amcam oğlu! Müjde olsun. Bu işte diren, Tanrıya and olsun ki bu bir melektir, şeytan olamaz” demiş.

 

İbn-i İshak der ki: Ben bu sözleri Hasan oğlu Abdullah’a anlattım. O da bana dedi ki: “Ben annem olan Hasan kızı Fatıma’nın Hatice’den naklen bu sözleri anlattığını işittim. Ancak annemin şöyle dediğini de duydum: Hatice gömleğini sıyırıp Tanrı elçisini (S.A.S.) çıplak vücuduna çekip kucaklamış. O zaman Cebrail gitmiş. Bunun üzerine Hatice Tanrı elçisine (S.A.S.): “Bu bir melektir. Şeytan olamaz” demiş”

 

Cebrail bir cin olduğuna göre, her kılığa ve her şekle girebilmektedir. Sabilik dininde kıyametin günahları kusursuz tartan adil yargıcı, doğru terazisi onun elindedir. Ayrıca da bir diğer sembolü de “erkeklik organıdır”. Greklerin Hermes’i ile aynıdır.

Yani kadın erkek demez, çıplak gördüğü an geçirir. Sabiler asırlar boyunca tol boylarına kilometre taşı olarak Cebrail’in erkeklik organını dikmişlerdir.

 

Bunu Sabi İncil’i okuyan rahip Varaka, yada rahibe Hatice ve onlardan Hristiyan olmuş, peygamberlik iddia ettirilen Muhammet bilmiyor muydu?

Yani, “tapınak fahişeliği dinlerinde” cebrail veya Allah , ilahiler, çalgılar, içkili yemekler eşliğinde çağrılır, cinsel ilişkiye girilir ve öğrenilmek istenilen bilgiler öğrenilirdi.

Bu yolları Cebrail de Hatice de Muahmmet de biliyordu.

Hatice Muhammet’i kucağına alınca Cebrail nereye geçer dersiniz?

Takdir sizin.

Zaten bu olaydan sonra Cebrail geldiğinde “Muhammet, Hatice’ye selam söyle” der. Hatice de “Selam Allah’ındır, Allah’ın kendisidir.” Der. Bu cümleler, sıradan hileci bir Arap tüccarı kadının işi değildir. Ruhbanlık gerektirir.

Anlaşılması gereken anlaşılmıştır umarım.

 

Başka açıdan da şöyle düşünsek;

 

Mahremiyetle Cebrail’in sınanması gerektiğini Hatice nereden biliyordu?

Gökyüzünde Allah’ın sayısız meleklerinin en başta gelen dört meleğinden birisi olan Cebrail’e bu hareketi yapmak kimin haddineydi?

Cebrail sanki bu kadar kıymetli bir melek değil de Busra şehrinin manastır rahibinin posta güvercinimişçesine onu mahremiyetle sınamak hangi aklın ürünüydü?

Ya Kâbe’de iş tuttukları için taş edilen Safe ile Merve gibi çarpılsaydılar?

Bu inanan bir insanın girebileceği bir risk değildir.

Buna ancak, Muhammmet’in görümlerinin kendi anlattıklarının yansıması olduğunu bilen birisi cesaret edebilir, aksi dinen mümkün değildir.

 

Bunu yapabilecek kimse o zamanın Hristiyan ve Yahudilerinden değil de “tapınak Fahişeliği dinine ibadet eden, tapınakta, yemekli, içkili, müzikli, ilahiler eşliğinden tanrıyı çağıran, ilişkiye geçip gaybı öğrenme geleneği olan dinin rahibeleridir.

Rahip Bahira ve Varaka’nın Süryani veya Nasturi olduklarına göre, Sabilerin böyle ibadetlerini ortodoks Hristiyanlığa taşıdıklarını düşünebiliriz.

Hatice’nin yaptığı ancak böyle açıklanabilir. Yani bilimsel adıyla “Tapınak Fahişeliği Dini”.

 

Huveylid Kızı Hatice’nin İslam Oluşu

 

Huveylid kızı Hatice Muhammed’e inanıp Tanrı tarafından ona geleni tasdik edip Peygamberlik ödevini yerine getirmekte Peygambere yardım etti. Bu kadın Tanrıya, onun elçisine (S.A.S.) ve Tanrı   tarafından gelen şeylere ilk inanan kimse idi. Bu vesile ile Tanrı, elçisinin ödevinin ağırlığını   hafifletti. Tanrı elçisi, reddetme ve yalancı çıkarma gibi sevmediği şeyler işitip üzüldüğü zaman onun yanına döner dönmez Tanrı Hatice vasıtasiyle onun üzüntüsünü giderirdi. Hatice Tanrı elçisine (S.A.S.) direnmesini söyler, teselli eder, tasdik eder halkın yaptıklarını   hoş görmesini tavsiye ederdi.

 

İbn-i Hişam diyor ki :”. İbn-i Hişam diyor ki: Sözünün doğruluğuna güvendiğim bir kimse şunları anlattı: Cebrail (A.S.) Tanrı elçisine (S.A.S) gelip ona “Hatice’ye Tanrının selamını söyle” demiş, Tanrı elçisi de “Ey Hatice! İşte Cebrail (A.S.), sana Tanrının selamını getirmiş” demiş. Bunun üzerine Hatice “Selam Tanrının kendisidir. Selam ondan gelir . Cebraile de selam” cevabını vermiş. “

 

Hatice’nin verdiği cevap ilginçtir; “Selam tarnının kendisidir.Selam ondan gelir. Cebrail’e de selam!”

(Hatice’nin burada dini de tanrı kavramını da yorup, yorumlayan ruhban bir kişiliği vardır ve tartışma götürmez derecede bu açıktır. Sıradan tüccar bir Emevi kadınının bu birikimde olması mümkün değildir.Alaeddin Yavuz)

Sonra vahiyler de kesilir.

 

İbn-i İshak der ki: Bundan sonra bir müddet Tanrı elçisine vahiy gelmez oldu. Bu durum Tanrı elçisine ağır geldi ve onu üzdü.

 

(Vahiy gelir mi, cenabet ettin ortalığı. Cebrail’e tapınak fahişeliği ayini yap sonra vahiy gelsin. O da baktı ki bu Arapların adam olacakları yok, eski putperest ibadetlerindeki ayarı tutturup, kafasına göre takılmaya başlamış olmalıdır.)

 

Sonra Cebrail ona Duha suresini getirdi. Bu surede, kendisini peygamberlikle üstün kılan Tanrı!! Peygamberini bırakıp unutmamış olduğuna and içiyor. Tanrı buyuruyor ki “Kuşluk vaktine ve sessiz geceye and olsun ki Tanrın seni bırakmadı, unutmadı da” (Duhan Suresi 93:1-3).

EBU KAYS’IN MEKTUBU

Ebu Kays’ın Muhammet ile Kureyş savaşını duyduğunda yazdığı mektupta, savaştan vazgeçip, peygambere uymalarını, yeni dini de Kureyş’in kurabilecek önder kabile olduğunu vurgulaması, “yeni bir din ve peygamber beklentisini” anlatmaktadır;

 

“…Ben savaşı   görmüş, denemiş bir kimse olarak onu size anlatıyorum. Mızraklarımzı   başka savaşcılara satınız. Öte dünyada vereceğiniz hesabı düşününüz. Zira Tanrı en iyi hesap sorandır. O, bir adamı seçmiş, bu seçilen de bir din getiriyor. Sakın, yıldızların Tanrısından başka biri sizin Tanrınız olmasın. Siz bize, doğru bir din kurunuz, zira bizim için arkasına düşülecek örnek sizsiniz. Siz bu halk için ışık ve koruyucu kimselersiniz. Herkes size sığınır…”

 

Bu mektup çok uzundur, aşağıda tamamını verdim.Ben Arapların kendilerine uygun din arayışlarını, eski inanışlarına ters düşmeyecek şekilde olduktan sonra fazla incelemeyecekleri düşüncesinde olduklarını ispatlamak için sadece arayışı ifade eden cümleleri seçerek aldım. Bu kısa metinde istenilen dinin “Yıldızları tanrıların heykelleri” gören “Yıldız Dini” yani Sabilik veya ona karışı olmayacak bir din istenilmektedir. Necm (Yıldız) Suresi 49. ayet de Allah’ın yerini “Oun yeri Şira’dır” yani Sirius/Büyük köpek takım yıldızı demektedir. Bu coğrafya’da Sirius’u ululamayan din yoktur zaten.

 

Ebu’l Kays’ın Mektubu

Siret-ül Resulüllah- İbni Hişam- Sayfa 176-177.

İbn-i Hişam diyor ki: Adı geçen Eslet oğlu Kays hakikatte Vali boyundandır. Van, Vakıf ve Hatme ise Evs kabilesinin üç karde ş boyudur. İbn-i İshak der ki: Eslet oğlu Kays, Kureyş kabilesini severdi. Çünkü o bu kabileninin hısımı olup Kusay oğlu Abdüluzza oğlu Esed kızı Erneb ile evlenmişti Ebu Kays eşi ile birlikte senelerce Kureyş   kabilesi arasında kalmıştı. Bunun için o, Kureyş kabilesine hitaben adı geçen kasidesini söylemiştir.

Tanrı elçisinin (S.A.S.) meselesi Araplar aras ında yayılıp uzak şehirlerde duyulunca Medine’de de toplantılarda anılmağa başladı. Tanrı elçisinin (S.A.S.) meselesi yayıldığı sıralarda ve ondan önce, arap kabileleri arasında onun hakkında en çok bilgiye sahip olan kabileler Evs ve Hazreç kabileleri idi. Çünkü bu iki kabile, yanaşık oldukları ve memleketlerinde birlikte yaşadıkları Yahudi hahamlarından Tanrı   elçisi hakkında bilgiler edinmişlerdi. Şimdi Medinede onun sözü edilmeye ve onun yüzünden Kureyş   kabilesi arasında anlaşmamazlık çıktığı   konuşulmağa başlayınca Vakıf boyundan Eslet oğlu Ebu Kays (aşağıda göstereceğimiz) şu şiiri söyledi:

Ebu Kays bu kasidede Kâbenin kutsallığım yücelterek belirtiyor. Kureyş   kabilesine birbirlerinden ayrılıp savaş   etmemelerini tavsiye diyor. Birbirlerine karşı düşman olmamalarını söylüyor, onların şeref, üstünlük ve akıllılıklarını anıyor. Tanrı elçisine (S.A.S.) dokunmamalarını istiyor. Tanrının onları koruduğunu Fil ordusunu ve onun şerrini üzerlerinden uzaklaştırdığını   onlara hatırlatıyor.

Ebu Kays’ın söylediği şiir şudur:

“Ey yolcu! Galib oğlu Luey boyuna uğradığın zaman şu mektubu onlara ver. Onlara de ki, ben aranızdaki anlaşmamazhkdan dolayı merak etmiş, üzülmüş ve takattan düşmüş uzakta bulunan bir adamın elçisiyim. O size şöyle söylüyor: Başımda bir sürü dert olduğu halde bunlar yetmiyormuş gibi şimdi sizin ikiye ayrılıp her iki tarafın savaşa çağıran birer sözcüsünün ortaya çıktığını işittim. Bu kötü işlerden ve birbirinize yaptığınız saldırıştan ve akrep gibi ortalığı karıştıranlardan, kötü huy göstermekten ve tığ gibi delen acı sözler sarfetmekten Tanrı sizi korusun. Siz şu savaştan yaz geçip, nasıl olsa, Tanrı ne istiyorsa o olacaktır. Savaşa tutuşursanız kötü duruma düşersiniz. Bu savaş uzak ve yakın akrabalarınız için bir ölüm olur. Bu savaş bütün akrabalık bağlarını koparır. Koca bir kabileyi yok eder, malı mülkü siler süpürür. Savaşa tutuşursanız güzel Yemen elbiseleri yerine sert kumaştan yapılmış elbiseler ve üzerinde demir pası bulunan savaşçı elbiseleri giyinir, sefalete düşersiniz. Misk ve kafur kokuları yerine, halkaları çekirge gözleri gibi parlayan uzun ve tozlu zırhlann kokusunu koklarmısınız?

Sakın savaşa yanaşmayın, savaş acı, pis bir su ile dolu bir havuz gibidir. Sakın ona yanaşmayın. O, güzel bir kadın gibi insanların karşısında süslenir fakat sonra çirkin bir koca karı olduğu anlaşılır. O her şeyi kasıp kavurur. Pençesi zayıf kimseleri avlamakta şaşmaz. Şerefli kimseleri de ölüme sürükler. Dâhis ve Hâtib savaşlarında olanları bilmiyormusunuz? Bunlardan ibret alsanıza. Savaş, nice şerefli, evi yüce, konuk sever, eli açık, yaptıkları övülür temiz huylu ve yiğit kimseleri alıp götürür. Savaş, boş yere dökülüp kuzey ve güney yellerinin alıp götürdüğü bir suya benzer. Ben savaşı görmüş, denemiş bir kimse olarak onu size anlatıyorum. Mızraklarımzı   başka savaşcılara satımz. Öte dünyada vereceğiniz hesabı düşününüz. Zira Tanrı en iyi hesap sorandır. O, bir adamı seçmiş, bu seçilen de bir din getiriyor. Sakın, yıldızların Tanrısından başka biri sizin Tanrınız olmasın.

Siz bize, doğru bir din kurunuz, zira bizim için arkasına düşülecek örnek sizsiniz. Siz bu halk için ışık ve koruyucu kimselersiniz. Herkes size sığınır. Üstelik aklı başında kimselersiniz. İnsanlar gözden geçirildiğinde sizin cevher olduğunuz görülür. Batha vadisinin en iyi yerleri sizin elinizdedir. Yüzünüz ak alnınız açıktır.

Siz asil, temiz ve karışık olmayan bir soydansınız. Yoksul ve muhtaç kimseler küme küme, evlerinize doğru gelirler. Herkes bilir ki sizin ileri gelenleriniz insanların en iyisi, en doğ- ru görüşlüsü, en üstün düşüncelisi ve toplantılarda en doğru sözü söyleyenlerdir. Hadi kalkın, Tanrınıza dua edin, Ehaşib dağları arasındaki şu kutlu evin duvarlarına el sürün; bu kutlu evin, sizin üzerinizde bir hakkı vardır. Siz alaylar güden Ebu Yeksum’dan, onun yüzü suyu hürmetine kurtuldunuz. Ebu Yeksum’un ordusu vadiyi doldurmu ş, yaya askerleri dağ başlarını   tutmuştu. Fakat, Tanrının yardımı   gelince onun melekleri (askerleri) düşman askerlerini toza toprağa bulamış olarak geri püskürttüler. Habeşliler çabucak kaçıp geri döndüler. Onlardan ancak bir kaç bölük yurtlarına dönebildi.

Ey Kureyşliler ! Siz yok olursanız biz de yok oluruz. Üstelik insanların yaşamasına sebep olan hac mevsimleri de ortadan kalkmış olur. Size söylediğim bu sözler yalancı olmayan bir adamın sözleridir.”

Son cümle de “Siz yok olursanız biz de yok oluruz, üstelik insanların yaşamasına sebep olan haç mevsimleri de ortadan kalkmış olur” sözleri çok önemlidir.

Kureyş kabilesini soylarının devamı için güvence görmektedir ve bu görüş başka kabilelerce paylaşılan bir görüştür ki dile getiriliyor. Hac mevsimleri ile başlayan cümlesi de eski Bereket Tanrısı Dini inancına dayalı olarak yapılan hac ve umre ziyaretlerini kast etmektedir.

Ksaca, Roma Hristiyanlığı dayatmaktadır, İran’ı yenilgiye uğratmıştır, kapıda Hristiyanlık veya ona uygun, kendi inanışlarıyla uyumlu, biraz Hristiyanlık biraz Mecusilik ve Sabilik harmanı ve hac geleneklerini barındıram bir dini uygun görmektedirler.

Yapılan da budur zaten.

Muhammet’in kitabında İncil’den kasıt, Süryanice/Aramice olan İncildir. Bu İnciller de Nasturi, Süryani ve Sabi İncilleridir. Ama kesinlikle Grek İncilleri değildir.

Okuyalım;

İncil’de Hazreti Muhammed’e Ait İşaretler

İbn-i İshak der ki: Meryem oğlu İsa’nın, kendisine Tanrı tarafından gönderilen İncil’de zikrettiği Tanrı   elçisinin sıfatı, onun kutsal kitabından İncil’i ayırıp yazan Yuhanna’nın Tanrı elçisi hakkında tesbit ettiği şeyler bana ulaştı. İsa (İncil’de) şöyle demiş: Beni sevmeyen, Tanrıyı da sevmemiş olur. Ben onların katında benden önce kimsenin yapmadığı işleri yapmasaydım onların hiç bir suçları olmazdı; ama onlar şimdiden şımarıp bana ve Tanrıya üstün geleceklerini sandılar, fakat ilahi kanunda söz muhakkak yerine gelecektir. Onlar beni haksız olarak sevmediler. Tanrının göndereceği Munhamenna ve gene Tanrı tarafından gelen Ruhulkudus gelseydi o bana tanıklık ederdi. Siz de ederdiniz; çünkü eskiden beri benimle beraberdiniz.” Bunları size söyledim ki sonra şikayet etmiyesiniz.”

Muhammed Adının Anlamı

Burada geçen Munhamenna, Süryanicede Muhammed (Hamd edilmiş   = övülmüş) manasına gelmektedir. Bunun Rumca karşılığı Baraklitus‘tur.”S-147

Görüldüğü gibi Süryaniler kendilerini Rum sayarlar ve Muhammmet adının Grek dilindeki karşılığı da verilmiştir.

Mevcut Grek İncil’inde Yuhanna bölümünde böyle bir ayet yoktur. Uydurma olduğu kesindir.Ancak Sabilerin kitaplarında “Ahmet” adı da doğrudan “Arap Ahmet, Marsın kılıcı, kan dökücü Muhammet, şeytanın oğlu Muhammet” geçer. Oysa bu günkü İncil o zaman da vardı. İnsan alır bir okur yani değil mi? Demek ki Allah ta Cebrail de Muhammet’e okuryazarlığı öğretmeyi başaramamıştır. Aksi halde bu kadar Hristiyan kuşatmasında olan birisi bu kitaplaarı ezberler. Ben dokuz yıldır İnternet’te blog yazarlığı yapıyorum ve okuduğum Tevrat, İncil ve diğer din kitaplarındaki olayların çoğunu üç yıldır okumamama rağmen hatırlayabiliyorum.

Muhammet’i ben şahsen oldukça embesil buluyorum. Yürümeğe başladığından beri Tevrat-İncil içinde büyü ve bu kadar ebleh ol. Ancak bu da Arap Muhammet’e yakışır. Aynen Yunus Emre’nin dediği gibi “Okumadan alim olanın, kitapsız bilgin olanın rehberi şeytan olmuştur”.

Ne kadar da doğru.

Kur’an’ın eskilerinin yakılıp, halife Osman zamanında yeniden yazılmasının da sebebi kesinlikle bu olmalıdır diyorum.

 

Peygamber Muhammet ve Kureyşliler üzerindeki Hristiyan kuşatmasını, Muhammet’in çocukluğundan beri peygamber olarak yetiştirilmesini delilleriyle verdikten sonra şimdi, Kur’an’a da geçen “peygambere dini birileri öğretiyor” iddiasına geçiyoruz.

Peygamber Muhammet’in Yaşamındaki Önemli Hristiyanlar;

Arapların peygamberin okuryazar olmamasından çok, bu Süryani ve Nasturi Hristiyanlarla olan ilişkisinden kuşkuları vardır. Sırasıyla;

 

1-Rahip Bahira

2-Rahip Nastura (Nasturi rahip)

3-Varaka bin Nevfel

4-Hz. Hatice

5-Yeiyş

6-Cebra

7- Yeasa

8-Abisa

9-Selman-ı Farisi (İran’lı Hristiyan)

 

Peygamberin başkalarından yardım alarak peygamberlik ettiğine dair büyüyen şüpheler üzerine inen ayetlere devam edelim;

 

Bakara 2:23-24

23- “Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur’ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.”

 

Hud 11:12-13

11:12- (Ey Resulüm!) Şimdi belki sen, “Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gezip dolaşsa ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terkedecek olursun ve bundan dolayı da göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.

 

11:13- Yoksa “onu kendi uydurdu” mu diyorlar? O halde sen de onlara de ki: “Haydi siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin. Allah’dan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın. Eğer doğru söylüyorsanız” (bunu yaparsınız).

Tevrat, Grek, Nasturi, Süryani, Sabi İncillerine, Zerdüştün Avestasına, Manilerin kitaplarına bakarsanız bu ayetlerin daha fazlasını bulursunuz.

 

Şimdi kısaca, Peygamber Muhammet’e dini öğrettiği iddia edilenleri açıklamalı olarak verelim;

 

1-Rahip Bahira, Kudüs’e yakın Büşra şehrinde Arabistan episkoposu onu ilk keşfeden.

 

2-Nevfel oğlu Varaka, Hz. Hatice’nin amcası, Mekke kilisesinin baş keşisi.

 

3-Hz. Hatice, Muhammet’i kazanmak için rahibelikten af edililip evlenmekle görevli iddia edilir. Muhammet’i peygamberliğe şartlayan kişidir.

 

4-Mekke’li Amir bin Hadran’ın Cevra veya Yeiyş adlı Rum kölesi.

5-Cebra adlı Rum Mekke’de kılıç ustası

6-Yesera adlı Rum Mekke’de kılıç ustası

7-Abisa,Huveytın bin Abdül-Uzza’nın Rum kölesi.

8-Selman-ı Farisi. Peygamber Medine’ye hicret ettikten sonra katılmış, Zerdüştlikten dönme muhtemelen Süryani Hristiyandır.

 

9-Keşiş Nastura, Bahira’nın ölümüyle boşalan yerine geçen, Arabistan kiliselerinden sorumlu Büşra şehri episkoposu.

 

Şimdi iddiamızı delile bağlayalım;

Peygamber’in okuryazar olmadığından, birilerinin ona öğrettiği iddiası, onun cebrailden vahiy alması olayı ile örtülebilirdi. Cebrail İran Mecusiliğinde Faravahar olarak vardı ve Araplar onu Cebrail, Hristiyanlar Gabriel olarak anıyorlardı zaten.

 

Ama, bu “öğretme iddiaları” bence, peygamberin gizlemesinin olanaksız olduğu Hristiyan ruhbanları ve kişilerle olan bağlarına yorumlamak gerekir. Bu konuda, bunca delilden sonra Kur’an ile İslam ulemalarıyla aynı kanıda olamam.

 

Yukarıda okuduğumuz Bahira olayından sonra Bahira gibi özel görevli bir rahibin onun peşini bıraktığını ummak hiç de akılcı değildir.

Zira Roma’ya Arapları bağlayacak bir peygamber ve din projesi zamanın en büyük Ortadoğu projesidir. Eğer projeyse hala da öyledir.

 

Şimdi, bu konuda inen Nahl suresi 103. ayet tefsirinde Muhammet’in “Hristiyan öğretmenlerini” buluyoruz;

 

Nahl Suresi 16:103;

16:103- “Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: “Kur’ân’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.”

 

Tefsiri;

 

Elbette biliyoruz onlar, o kâfirler “Kur’ân’ı ona muhakkak bir insan öğretiyor” diyorlar. Yani Kur’ân’ı Muhammed’e Ruhü’l-Kudüs indirmiyor, şüphesiz bir insan ona öğretiyor, diyorlar. Böyle demeleri, bir defa şimdiye kadar bir insandan eğitim ve öğrenim görmediğini itiraf etmeleri ve “kendisi uyduruyor” demelerini yalanlıyor. “Ona bir insan öğretti” diyemiyorlar.

 

Yani Hz. Peygamberin peygamberliğini ilan etmeden önce; ne gizli, ne açık bir kimseden okuyarak ders almadığnı herkes bildiğinden dolayı, hiç kimseyi aldatamayacak olan öyle bir iddiaya cesaret edemiyorlar. Fakat gördükleri olağanüstü durum karşısında bunu bahane ederek diyorlardı ki: “Bu şimdiye kadar hiçbir öğrenim ve eğitim görmediği için bunu kendisi yapamaz. Okuma-yazma bilmeyen birisinin böyle bir kitap hazırlayabileceğini akıl kabul etmez. Muhammed’i şimdi kesinlikle birisi eğitiyor“.

 

(Din adamlarının da bütün gerçekleri bilmelerine rağmen, dinin devlet siyaseti olması yüzünden nasıl yalan yazdıkları, gerçekleri örttükleri bu cümlelerde görülmektedir.

Aksine Muhammet’in Sabiliğe dayalı Hristiyanlığı getireceğini bilmeyen yok. Ama, “ya iran Roma’yı yenerse, Yemen valisi Bazan Muhammet’in kellesini almak için bekliyor, bu defa topumuzun kellesini alır” endişesi vardır. Bunun da İranlıların Romalıları perişan ettiklerini okuduğumuz Rum Suresi tefsirinde gerçekleştiğini gördük. Bunun yanında, Mecusilerin Hristiyanlığı istememeleri de yatmaktadır.

Olay tamamıyla siyasi ve yeni dini istemeyenlerin mücadelesidir.Olaylara tarih koyma kültüründen yoksun Arapların yazdığı monolog din tarihini gerçek tarih ile birlikte okuduğumuzda gerçeklerin nasıl ortaya çıkarılabildiğine de tanık olduk.A.Yavuz)

 

Fakat Allah’ın onu eğittiğine inanmak istemiyorlar da, şüphesiz bir insan onu eğitiyor diyorlar. Bu Kur’ân’ı ona bir insan yapıveriyor, o da ondan öğrendiklerini Allah sözü diye satmak istiyor, şeklinde iftira ve alay ediyorlar.

Bu âyetin inmesinin sebebi hakkında yapılan rivayetlerde denilmiştir ki, Mekke’de Amir b. Hadra’mî‘nin “Cevrâ” veya “Yeîyş” adında Rum asıllı bir kölesi varmış, okuma-yazma bilirmiş ve kitap ehli imiş. Herkesi İslâm’a davet eden Allah’ın elçisi bazen Merve‘de onu meclisine alır konuşurmuş. Kureyş müşrikleri buna kızar, Kur’ân’ı Muhammed’e bu Hıristiyan öğretiyor diye alay etmek isterlermiş.

 

Bir de Cebrâ ile Yesâra adlarında iki Rum, Mekke’de kılıç yaparlar, aynı zamanda Tevrat ve İncil okurlarmış, Hz. Peygamber arasıra bunlara uğrar, okuduklarına rast gelirse dinlermiş. Bazıları da bunu bahane etmek istemişler.

 

Bir de Huveytıb b. Abdü’l-‘Uzzâ‘nın kölesi Abisâ kitaplara sahib imiş, Müslüman olmuş, bunu gören müşrikler, “İşte Muhammed’e bu öğretiyormuş” demeğe kalkışmışlar.

Bir de Selmân-ı Fârisî‘den bahsedilmiştir. Fakat bu zat, Medine’de Müslüman olduğundan dolayı âyetin Mekkî olmasına göre iniş sebebinde bu iddianın söz konusu edilmesinin doğru olmadığı kabul edilmektedir, buna itiraz edilmiştir.”

 

Kur’an tefsirini elinden geldiği kadar gerçeğe yakın yazan Elmalı Hamdi Yazır hocayı gene kutlayalım. Çünkü bize, gerçekten Muhammet’e “dini öğrettiği iddia edilen kişilikleri tek tek vermiştir. Bu gün bile bir çok sözde tefsrci bunların üstünü örtmekte, inkâr etmektedir.

 

Rahip Nastura olayını bir daha okuyalım;

 

Hatice ile evlilik öncesi Busra şehrinde evinin çevresinde konakladığı rahip ile yaşadığı “kârlı ticaret ve koruyucu bulut görüm olayını” başka kaynaktan verelim.

Bu adamın durmadan Kilise, papaz kovalamasından da gına geldi hani. Gene gidip bir papazın bahçesine konaklıyor. Talimat rahibe Hatice’den ve rahip Varakadan olunca başka ne yapacak ki? Doğrudan Hristiyanlığı benimsese de kurtulsa ama Kureyşililer beğenmedikleri için “ille de kendilerine has din olacak ya”, olsun bakalım. Muhammet’i Papazlara ululatmaya devam;

 

Rahip Nastura ve Muhammet

Efendimizin daha önceki Şam seyahatı sırasında manastırda bulunan Rahib Bahîra ölmüş, yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı. Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden Râhibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere’yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğu sordu.

Meysere, “O Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır” dedi.
Nastura bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere’yi hayretler içinde bırakan fikrini açıkladı:
“O ağacın altına şimdiye kadar peygamberden başka kimse inmemiştir.”

Daha sonra Meysere’ye şu suâli yöneltti:
“Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?”
Meysere’den “Evet” cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi:
“O, peygamberdir. Hem de peygamberlerin sonuncusudur.”

Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbalin Peygamberinin hizmetinde bulunma saadet ve sevinci vücudunun bütün zerrelerine bir anda yayıldı. Rahibin söyledikleri de hafızasına iyice nakşolmuştu.

Satışlar tamamlanmış, alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz (s.a.v.) herkesten ziyâde kârlı bir ticaret yapmış.4 Bu sefer Meysere’nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.
Kervan, Busra’dan ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı. “

 

Burada da peygamberi yüceltecek bir olay rahip Nastura tarafından gerçekleştirilmiştir. Peygamber hayret uyandıracak karlı bir işi olmadık yerde yapıvermiştir. Muhammet’i bir güzel işlemiş, kendisini peygamber görmesini sağlamıştır.

 

Rahibin de adından anlaşılacağı üzere, Nastura, Nasturilik mezhebini Aziz Agustin’den sonra kuran Nasturius’tan almıştır. Bu da peygamberi “peygamber olduğuna inandırıp gaz veren papazın Sabiliğine, Nasturi Hristiyanlığına işarettir. Sabilerin din kitabı da zaten İslam’ı Sabiliğin mezheplerinden biri olarak gösterirler ama din saymazlar.

 

Sıra, Muhammet’in, Kureyş’li Mecusileri, Müslüman olmaları karşılığında onlara vaat ettiği Afganistan’dan Kuzey Afrika ülkelerine uzanan coğrafyayı anlatan pazarlık olayını verelim.

Muhammet bunu kesinlikle Allah’tan öğrenmemiş, şimdiye kadar onu yetiştiren rahiplerden Hristiyanlık karşılığında Kureyşlilere vaat edilen coğrafya olarak öğrenmişti.

 

Sonradan Müslüman olan İngiliz yazar Ebubekir Siraceddin’in aynı kitabının 107.sayfasında 2.paragraftan itibaren bir alıntıyı aktarayım:

 

“” Hadice (R.A) nın ölümünü aslında daha küçük fakat dışarıda büyük etkiler uyandıran bir kayıp daha izledi.Ebu Talip hastaydı ve ölümünün yakın olduğu durumundan belliydi .Ölüm yatağında bir grup Kureyşli lider ,Utbe,Şeybe,Abdu Şems’ten Ebu Süfyan,Cumah’tan Ümeyye,Mahzum’dan Ebu Cehil ve diğerleri onu ziyaret ettiler ve ona şöyle dediler.

—“Ebu Talip,seninle gurur duyduğumuzu biliyorsun,şimdi ise başına bu hastalık geldi ve biz senin için korkuyoruz.Yeğeninle bizim aramızda geçenleri biliyorsun. Onu yanına çağır ve ona bizden bir hediye ver ve o bizi biz de onu rahat bırakalım.Bizi dinimizle barış halinde bıraksın.” dediler.

Bunu üzerine Ebu Talib, Peygamber,”halkının soyluları seninle anlaşmak istiyorlar.” dedi.

-Peygamber (s.a.v)” Peki öyle olsun bana bir tek söz verin, tüm Arap ve İran’lıları yönetiminiz altına alabileceğiniz bir söz dedi.

-Ebu Cehil “Babanın üzerine yemin ederim ki bu karşılıklar için bir değil on söz veririz.” dedi.

-Peygamber (s.a.v) “Allah’tan başka Tanrı yoktur demelisiniz” dedi.(La ilahe illallah.)

Ellerini çırptılar ve ,

-“Ey Muhammed,Tanrıları bir tek tanrı mı yapacaksın? Senin teklifin gerçekten çok acaip” dediler. kendi kendilerine;

-“Bu adam istediğimiz hiç bir şeyi bize vermeyecek, o halde kendi yolumuza gidelim ve Allah onunla bizim aramızda hükmünü verinceye dek babalarımızın dinine uymaya devam edelim” dediler.”

 

Bu pazarlık olayında, Ebu Süfyan ve Mecusi arkadaşları İran tehdidini ciddiye almışlar ve peygamberin vaadini hafif bulmuşlardır. Çünkü, peygamber Muhammet’in vaadi, nedense Bizans’ın başına dert olan ve Muhammet aracılığı ile kurtulacağını hesap ettiği coğrafyadır ve hesapta Roma’nın kendilerini engelleme kaygısı hiç yoktur. Bu da endişeleri yatıştırmaya yetmemektedir;

“”-Peygamber (s.a.v)” Peki öyle olsun bana bir tek söz verin, tüm Arap ve İran’lıları yönetiminiz altına alabileceğiniz bir söz dedi.””

 

Muhammet’in Araplara vaat ettiği topraklar, Roma’ya sorun çıkartan Yahudi ve Yahudi-Hristiyan toplumlarının isyan ettikleri topraklar ile İran ülkesidir.

Yani, İran, ırak, Suriye, Mısır ve Fas’a kadar olan kuzey Afrika topraklarıdır.

Bu vaat, siyer yazarlarının yazdıkları gibi göklerin tanrısı Allah’tan değil, bizzat Roma İmparatoru ve Vatikan’ın Papalık makamındandır.

 

Oysa Roma’nın Vatikan rahibi Albertto Riviera, Bahira’yı Süryaniliğe çok yakın aynı kökten gelen Nasturi Rahibi ve Arabistan yarımadasındaki tüm kiliselerin de baş keşişi olduğunu söylemektedir. Diğer yandan yabancı kaynaklardan yukarıda yaptığım tespit de bu yöndedir.

Bu da, Bizans ve Vatikan’ın birlikte Arapları kendi hizmetlerine sokacak yeni bir din planladıklarını, bu plan üzerinde çalıştıklarına açık bir işarettir.

 

Şimdi, Muhammet’in Roma imparatoru Herakles’i İslam’a çağıran mektubunu gönderdiği elçisinin mektubu vermesinin ardından Şam’da tesadüfen bulunan Ebu Süfyan ile imparator Herakles’in görüşmesinde Muhammet peygambere Herakles’in övgüsü ise bütün iddiaların üstüne tüy dikmekte, Muhammet’i peygamberlikten önce Roma casusu yapmaktadır.

Şimdi de Muhammet’in Herakles’i İslam’a davet mektubunu, Muhammmet’e, “İran ve Kureyş’li Mecusilerin, onlara inanan diğer Arapların tehditleri yüzünden karşı çıkan Ebu Süfyan’ın Roma imparatoru Herakles ile görüşmesini verelim. Bu mektup, Muhammet’e “Mekke’nin fethine” neden izin verdiğinin de belgesidir. Bu mektup, Arapları İran idaresinden kopartıp Roma’ya bağlamak için planlanan din olan İslam’ın Roma projesi olduğunun da kanıtıdır.

Mektubu, İslamcı yazarın o abartılı hitabetiyle aynen değiştirmeden veriyorum, sadece araya yorumlar ekleme zorunluluğu duydum. Aksi halde, dini metinlerin özelliği yüzünden okuyanı hipnoz edebilirdi.

 

Muhammet’in Herakles’i İslama Davet Eden Mektubu ve Gelişmeler;

 

Peygamber’in Herakles’i Dine Davet Mektubu;

 

(Hicret’in 7. senesi Muharrem ayı)

 

Resûl-i Kibriya Efendimiz, ashaptan Dıhye b. Halife el-Kelbî’yi Rum Kayseri Heraklius’a, İslam’a davet etmek üzere, aşağıdaki mektubu vererek gönderdi:

“Bismillahirrahmânirrahîm!

“Resûlullah yoluna tâbi olanlara selam olsun! Hidayet yoluna tâbi olanlara selam olsun!

“Bundan sonra (Ey Rûm milletinin büyüğü)! Seni, İslam’a davet ediyorum! Müslüman ol ki selamette bulunasın. Müslüman ol ki Allah, senin ecrini iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaanın günahı senin boynunadır.

“Ve siz, ‘Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızda müsâvî bir kelimeye gelin. Şöyle ki: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rabler edinmeyelim. Eğer Kitap Ehli bu kelimeden yüz çevirirlerse (o halde) şöyle deyin: ‘Şahit olun, biz gerçek Müslümanlarız.’” (Âl-i İmrân, 64)[1]

Dıhye (r.a.), Rum Hükümdarı Heraklius’a Resûlullah’ın mübarek mektubunu kısa zamanda ulaştırdı.

 

Ebû Süfyan ile Heraklius Karşı Karşıya

 

Araştırıp soruşturma kararı veren Heraklius, etrafına, “Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda kimse yok mudur?” diye sordu.

 

O sırada ticaret münâsebetiyle, Ebû Süfyan, Kureyş’ten bazı adamlarla Şam’da bulunuyordu. Onu arkadaşlarıyla alıp, yine o sırada Şam’da bulunan Kayser’in huzuruna getirdiler.

 

Hadisenin geri kalan kısmını Ebû Süfyan şöyle anlatmıştır:

 

“Hirakl’in huzuruna girdik. Bizleri önüne oturttu ve tercüman vasıtasıyla, ‘Peygamber olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın hanginizdir?’ diye sordu.

 

“‘Neseben en yakınları benim!’ dedim.

“Beni önüne oturttular; arkadaşlarımı da arkama…

 

“‘Bunlara söyle: Ben, peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında bu adamdan bazı şeyler soracağım. Bu bana yalan söylerse siz onu tekzib ediniz!’

 

“Vallahi, arkadaşlarım tarafından yalanımın öteye beriye yayılmasından korkmasaydım, Peygamber hakkında o zaman muhakkak yalan uydururdum!”

Sonra da hükümdar ile Ebû Süfyan arasında sorulu cevaplı şu konuşma geçti:

“Sizin içinizde, onun nesebi nasıldır?”

“İçimizde onun nesebi pek büyüktür!”

“Ecdadı içinde bir melik var mıdır?”

“Hayır!”

“Peygamberlikten evvel, onu hiç yalanla ittiham ettiniz mi?”

“Hayır!”

“Ona kimler tâbi oluyor? Halkın ileri gelenleri mi, yoksa fakir kimseler mi?”

“Daha çok halkın zayıf ve fakirleri tâbi oluyor!”

“Ona uyanlar artıyor mu, eksiliyor mu?”

“Eksilmiyor; bilâkis artıyorlar!”

“Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden dönen var mı?”

“Hayır, yoktur!”

“Kendisinin hiç sözünde durmadığı, ahdini bozduğu vâkî midir?”

“Hayır, vâkî değildir. Ancak biz şimdi onunla çarpışmayı bir müddet için bırakarak muahede yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki ahdini bozmasından korkuyoruz!”

(Ebû Süfyan der ki:

“Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka bir şey ilave etmek imkânını bulamadım!”)

“Onunla hiç harp ettiniz mi?”

“Evet, ettik.”

“Yaptığınız savaşlar nasıl neticelendi?”

“Harp talii aramızda nöbet nöbet olur. Bazen o bize zarar verir, Bazen biz ona…”

“Sizden, ondan önce peygamberlik iddiasında bulunmuş bir kimse var mıdır?”

“Hayır, yoktur!”

“O, size neler emrediyor?”

“Yalnız bir Allah’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın tapmış bulundukları şeylerden de bizi nehyediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, kimsesiz fakirlere sadaka vermeyi, haram olan şeylerden sakınmayı, ahdinde durmayı, emaneti sahibine vermeyi, akrabalarla ilgilenmeyi ve onları görüp gözetmeyi emrediyor.”

Bütün bunlardan sonra, Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Ebû Süfyan’a şöyle dedi:

“Nesebini sordum; içinizden yüksek neseb sahibi olduğunu beyan ettin. Peygamberler de, zaten böyle, kavimlerinin en soyluları içinden seçilip gönderilirler.

“Ben, babaları ve dedeleri içinde bir melik gelip gelmediğini sordum. Sen, ‘Hayır, yok’ dedin. Eğer, babalarından, dedelerinden bir melik olsaydı, ‘Bu da babalarının mülkünü geri isteyen bir kimsedir!’ diye hükmederdim.

 

“Ben, peygamberlik iddiasında, ondan önce içinizde bulunanın olup olmadığını sordum. ‘Hayır, yoktur’ diye cevap verdin. Eğer, ondan önce bu sözü söyleyen biri olsaydı, ‘Bu da, belki kendisinden önce söylenmiş bulunan bir söze ittiba etmek istemiş bir kimsedir!’ diye düşünürdüm.

“Ben, ona kimlerin tâbi olduklarını sordum. Sen, ‘Ona tâbi olanlar halkın zayıflarıdır’ dedin. Peygamberlere tâbi olanlar da onlardır.

 

“Ben, peygamberlik davasında bulunmadan evvel onun bir yalan söylemiş olup olmadığını sordum. Sen, ‘Hayır’ dedin. Ben ise, kat’î olarak bilmekteyim ki insanlara karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş bir kimse Allah’a karşı da yalan söylemez.

“Ben, ‘Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden geri dönenler var mıdır?’ diye sordum. Buna da, ‘Hayır’ cevabını verdin. İman da böyledir. İmanın icabı olan iç ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince böyle olur.

 

“Benim, ‘Onlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?’ soruma, sen, ‘Artıyorlar’ cevabını verdin. İman keyfiyeti tamamlanıncaya kadar hep bu minval üzere gider.

“Ben, ‘Onunla hiç savaştınız mı?’ diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaş neticesinin nöbet nöbet değiştiğini, bazen onun size, bazen de sizin ona zarar verdiğinizi söyledin. Zaten peygamberler de hep böyledir: Onlar belâlara uğratılırlar; ama sonra da güzel ve makbul âkıbet onların olur.

“Ben, ‘O zât ahdini bozar mı?’ diye sordum. Sen, ‘Sözünde durmamazlık etmez’ dedin. Peygamberlerin hali budur: Hiçbir zaman verdikleri sözde durmamazlık etmezler.

“Ben, ‘O size neler emrediyor?’ diye sordum. Sen, ‘Onun Allah Teâlâ’ya ibadet etmeyi, O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emrettiğini v.s. dedin.

 

“Bütün bu anlattıkların, peygamberlerin vasıflarıdır! Eğer o zât hakkında bu söylediklerinin hepsi doğru ise, şüphesiz, o bir peygamberdir! Zaten ben, bir peygamberin çıkacağını biliyordum; fakat sizden çıkacağını tahmin etmezdim!”[2]

Bu karşılıklı konuşmadan sonra da, Heraklius açıkça, “Eğer, onun yanına varabileceğimi bilebilsem, kendisiyle buluşmak için her türlü zahmete katlanırdım; yanında olsaydım, hizmet ederek, ayaklarını yıkardım! Yemin ederek söylüyorum ki onun mülkü, iktidarı şu ayaklarımın altında bulunan yerlere muhakkak gelip ulaşacaktır”[3]diye konuştu.

 

Bu sözlere muhatab olan Ebû Süfyan’ı, bir korku ve telâş sardı; dışarı fırlayıp, arkadaşlarına, “İbni Ebî Kebşe’nin[4]işi gerçekten gittikçe büyüyor! Şu muhakkak ki Benî Asfar Hükümdarı bile ondan korkmaktadır!”[5]dedi.

 

Ben bu konuşmanın, sonradan Ebu Süfyan’ın peygamber üzerinden kendisini ululamak, Bizans impartoruna yalakalık etmek için düzenlendiğine hiç şüphe etmiyorum. Bu kadar uzun bir görüşmeyi harfiyen hatırlayacak bir beyin de hiç tanımıyorum. Bu kadar her şeyi harfiyen hatırlayan bir beyin sadece bilgisayarlardır. Onlar da günümüzden 65 yıl kadar önce icat edildiler, zamanla geliştirilerek Müslüman dünyasına 30 yıl önce girdiler. 1400 yıl önceki bir kervancı tüccardaki, ne kadar zeki olursa olsun böyle bir hafıza olanaksızdır. Varaka’nın ölümünden sonra üç yıl vahiy gelmemesi bile Muhammet’in çocukluğundan beri aldığı Hristiyanlık eğitiminde ne kadar başarısız olduğunu kanıtlamaktadır.   Bu da mektubun sonradan düzenlendiğini göstermektedir. Çünkü olayın şahitleri bile, “şıracının şahidi bozacı” misali Ebu Süfyan’ın arkadaşları ve gene Kureyşli ulak Dıhye’dir.

Bu olayı doğrulayacak bir Roma kaynağı neden yoktur?

Çünkü uydurmadır.

Olay mektuptaki gibiyse eğer Roma imparatorunun Muhammet’i desteklemesi, olayın ciddiyetini göstermiş, zaten Roma’nın eyaleti olan Hicaz bölgesi, Ebu Süfyan’ı telaşlandırmıştır. İran korkusu, eski dinden çıkma tereddütleri derken bir de Roma saldırısı gelirse ne yapacaktı? Mecburen Muhammet’e koyduğu engelleri kaldıracaktı. Zaten Mekke’nin fethinden sonra öldürülmemesi, İslam’ı tereddütlü kabul etmesi, peygamberin ölümünden sonra dine Emevi Dasrbesi ya da Emevi Düzenlemesi getirmesi boşuna değildir.

Herakles Süfyanla konuşmasa belki Muhammet ölünceye kadar Medine’de kalacak ve bir şekilde yaptıkları yüzünden de Yahudi ve Hristiyan Medinelilerce öldürülecekti. O da olmasa, iran şahının ölüm fermanı Yemen valisi Bazan’ın elinde bekliyordu. Bir günlük yol sorunu dışında öldürülmesine engel bir şey yoktu.

Herakles’in olaya şahsen müdahalesinin ne kadar etkili olduğunu kavrayınız.

 

Heraklius’un İmanı

 

Rum Hükümdarı Heraklius, artık beklenen peygamberin, Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) olduğu kesin kanaatine varmıştı. Kavmine, “Geliniz, ona tâbi olalım, dünya ve ahirette selamete erelim!” dedi. Ancak Heraklius’un bu daveti netice vermedi; hatta Rumların hiddetine sebep oldu.

Bunun üzerine Heraklius, iman ettiği halde dünya saltanatı için imanını gizli tutmak yolunu tercih etti.

 

(İmanını gizli tutmasıyla hiç bir alakası yok. Muhammet’in bu kadar gecikmesinden, Ebu Süfyan’ın Muhammet’e engel olmasından dolayı da kızdığını, tehdit ettiğini garanti ederim. Adam kaç nesildir süren bir projeyi her şeyiyle desteklemiş, oysa Muhammet ve Hristiyan hocaları İran korkusu ve halkı iknada kabiliyetsizlikleri yüzünden halkı arkalarına almayı başaramamışlardır. Bu yüzden kendisi Ebu Süfyan gibi bir adamla konuşmak zorunda kalmıştır. Roma imparatoru kim, kıytırık bir Hicaz putperest kabile reisi Ebu Süfyan kim?

Ki o dönemlerde Suriye bir İran bir Roma eline geçiyor ve her an savaş olasılığı yaşıyor. Bunların arasında beklediği Arap yardımı da gecikince haliye “Siz ne işle meşgulsünüz? Bunca para harcıyoruz” diye şikayet etmesi gerekirken, ebleh ajanlarına açıktan devlet desteği vermek zorunda kalmıştır. Halkının da tepkisini çekip endişelendirmiştir.Bu günkü “Ilımlı İslam Projesi” de bunun aynısıdır ve Müslümanları da öteki dinlerin inananlarını da “dinin adını değiştirmeden” Protestan Amerikan Hristiyanlığına geçirme projesidir.)

 

Hz. Dıhye’nin, Dağâtır’a Gitmesi

 

Hayatına son verilmekten ve saltanatının elinden alınmasından korkup imanını izhar edemeyen Heraklius, Hz. Resûlullah’ın elçisi Dıhye’ye (r.a.), Hristiyan âlimlerinin büyüklerinden biri olan Üskuf Dağâtır’a gitmesini tavsiye etti; ayrıca ona vermek üzere bir de mektup yazdı.

Dıhye (r.a.), mektubu alıp Heraklius’un yanından ayrıldı.

 

Zaten, Peygamber Efendimiz de Dağâtır’a bir mektup yazıp Hz. Dıhye’ye vermişti. Bu mektubunda Üskuf Dağâtır’a şöyle hitap ediyordu:

 

“İman edenlere selam olsun!

 

“Hiç şüphesiz, Meryemoğlu İsa, Allah’ın pâk ve nezih Meryem’e ilka ettiği ruhu ve kelimesidir.

“Ben, Allah’a ve Allah tarafından bize indirilenlere, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub ve Esbat’a indirilenlere, Mûsa’ya ve İsa’ya verilmiş olanlara ve bütün peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inanırım. Biz, onlardan hiç birini diğerlerinden ayırt etmeyiz, hepsinin peygamberliğine inanırız. Biz, Allah’a itaat eden Müslümanlarız!

 

“Hidayete tâbi olanlara selam olsun!”[6]

 

Bu mektubunda Muhammet Bakara 136 ayeti yazmıştır. Ancak Esbat adlı bir peygamber ne Tevrat’ta ne de Kur’anda vardır.

 

Hz. Dıhye, Dağâtır’ın yanına vardı ve kendisini İslamiyete davet etti.

Büyük Hıristiyan âlimi Dağâtır, “Vallahi, senin sahibin, Allah tarafından gönderilmiş hak bir peygamberdir. Biz onun vasıflarını biliyoruz; ismini de kitaplarımızda yazılı bulmuşuz[7] diye konuştu; sonra iman ederek Müslüman oldu ve durumunun Resûl-i Ekrem Efendimize bildirilmesini Hz. Dıhye’ye tembihledi.

 

Dağâtır’ın Şehit Edilmesi
Üskuf Dağâtır, her Pazar günü toplanan Hıristiyanlara kıssalar anlatıp nasihatlerde bulunduktan sonra, bir sonraki Pazara kadar evine kapanırdı.

 

Hz. Dıhye ile görüştükten sonraki Pazar da Hıristiyanlar toplanıp onun çıkmasını beklediler. Ancak Dağâtır, hastalığını bahane ederek çıkmak istemedi. Hıristiyanlar, “Ya o çıkar ya da biz onun yanına gireriz! Şu Arap geleliden beri, biz senin vaziyetinden hoşlanmıyoruz!” diye haber gönderdiler.

Bunun üzerine Dağâtır, odasına girdi. Üzerindeki siyah elbiseyi çıkarıp, bembeyaz bir elbise giydi. Sonra asâsını eline alıp, kilisede toplanmış bulunan Hıristiyan halkın yanına vardı. Çekinmeden ve cesurca, “Ey Rum topluluğu! Bize, Ahmed Peygamberden bir mektup geldi; bizi, Yüce Allah’a davet ediyor!” dedikten sonra, ilave etti: “Ben, şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; Ahmed de Allah’ın kulu ve Resûlüdür!

Dağâtır’ın Hz. Resûlullah’ın peygamberliğini böylesine pervasızca haykırışına, Rumlar, öldürücü darbelerle karşılık verdiler ve onu orada şehit ettiler.[8]

 

Hristiyanlığı bile Yahudi dini diye benimsemediklerinden her türlü ağır vergi cezaları, askeri baskı, idamlar nedeniyle kabul etmek zorunda kalmış Rumların, aşağıladıkları, şeytana tapınan Hicaz Arapları için yazıldığı bilinen bir dine girmelerinin beklenmesi dahi akıl işi değildir.

Dağatır’ın “beyaz elbise” giymesi, bize İslam’ın cihatçılarını hatırlatıyor. Oysa Beyaz elbise İslam’a değil Sabilerin din kitaplarına dayanır. Dağatır’ın da Nasturi olduğu böylece ortaya çıkıyor. Dağatır, halkının kendisini öldüreceğini bildiğinden beyazları çekiyor. Ama asasını eline alanın çoban olamadığını da görmüş olduk. Cemaati onu öldürdü. Emri yerine getiremedi. Bu emri vermekle Herakles, Rumların yeni dine tepkisini öğrenmek istemiş olmalıdır. Dağatır, halkına hükmedebilseydi sorun yoktu ama cemaatini kendisine koyu bir imanla bağlayamadığı da ortaya çıkıyor. Yazık oldu adamcağıza.

 

Hz. Dıhye’nin Medine’ye Dönmesi

 

Bütün bu olup bitenlerden sonra Hz. Dıhye, Heraklius”un Peygamberimize yazdığı bir mektup ve birçok hediye ile Medine’ye doğru hareket etti. Ancak yolda eşkıya tarafından yakalanıp, kıymetli hediyeler elinden alındı.

Medine’ye varan Hz. Dıhye, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna çıktı; olup bitenleri ve yolda başından geçenleri anlattıktan sonra Heraklius’un mektubunu verdi.

 

Mektupta şunlar yazılı idi:

 

“İsa’nın müjdelemiş olduğu Allah’ın Resûlü Muhammed’e, Rum hükümdarı Kayser tarafındandır!

“Elçin, mektubunla bana geldi.

Şehâdet ederim ki sen, Allah’ın Resûlüsün! Biz, seni zaten yanımızdaki İncil’de yazılı bulmuştuk: İsa b. Meryem, seni müjdelemişti!

Rumları, sana imana davet ettimse de yanaşmadılar, kaçındılar. Onlar beni dinleselerdi kendileri için şüphesiz hayırlı olurdu. (Kendisi de yanaşmamıştır. İnsan, sapkın Arapları yola getirmek, kendisine kul etmek için kendi kurduğu dine girer mi?)

Ben, senin yanında bulunup sana hizmet etmeyi, senin ayaklarını yıkamayı ne kadar arzu ederdim!”[9] (Bu ifade, Tevrat’a aittir. Konuyu bilmeyenler Herakles’i küçültücü yorumlar yapmaktadırlar. İbrahim peygamberin çadırına insan şeklinde gelen Allah ve üç meleğin ayaklarını İbrahim yıkamıştır. Misafirin ayaklarını yıkama geleneği buna dayanır. Bu yüzden Papa da hala ayak yıkama merasimleri düzenler. Geçen yıl İtalya’da Müslüman bir mahkumun ayağını yıkamıştır. Bu zor geldiğinden günümüz Hristiyanları evlerine ayakkabı ile girer ve misafirlerini ayakkabılı içeri alırlar.)

Mektup okunup bitince, Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir!” buyurdu.[10]

 

Mektup yazılması gerektiği şekilde yazılmıştır. Herakles’ten başkas beklenmezdi. Roma İmparatorunun “Müslüman oldum” demesi zaten Arapların inananlarını sevinçten, sorunu olanları da korkudan coşturmaya yetmiştir.

 

Heraklius’un Mektubu Saklaması (Mektup, Eğer Kudretliyse, Muhammet’in İhanetidir.)

 

Resûl-i Ekrem’in elçisi ve davetini son derece güzel karşılayan Rum Hükümdarı Heraklius, kendisine gelen İslam’a davet mektubunu da atlas bir ipeğe sararak, derin saygısının bir tezahürü olarak altın bir borunun içine koyup sakladı.

Rum hükümdarları katında nesilden nesile intikal edegelen bu mübarek mektubu, Alfonso b. Ferdinand’ın Tuleytula üzerine yürüyüp Endülüs beldelerinden birçok yeri eline geçirdiği tarihe kadar (H: 464) onun yanında bulunuyordu. Ondan da torununa intikal etti.

Aynı mektubu, Avrupa kralı yanında gördüğünü Seyfüddin Kılıç da ifade etmektedir. Avrupa kralının kendisine şöyle dediğinden de bahseder:

“Bu, Peygamberinizin, atam Kayser’e göndermiş olduğu mektubudur. Biz, onu bugüne kadar elden ele tevârüs etmekten geri kalmadık. Bize atalarımızdan ve babalarımızdan tavsiye edilmişti ki: Bu mektup yanımızda bulunduğu müddetçe, saltanat bizde kalacaktır! Bu sebeple ona son derece hürmet göstermekte ve muhafazasına dikkat etmekteyiz. Saltanamızın devam edip gitmesi için de, onun yanımızda bulunduğunu Hıristiyanlardan saklı tutmaktayız.”[11]

Bir mektubun ne gibi bir büyü ile yazılıp ta ebediyen bir millete veya din mensuplarına saltanat bağışlayabileceğini aklım almıyor. Kim olduğu belli olmayan bu Seyfüddin Kılıç adlı Yezid’in mektubu elinde gördüğü AVRUPA KRALI kimdir?

Tarihte Avrupa Kralı diye bir kral yoktur.

Peygamberin zamanından 140 yıl önce Atilla ve ortakları Ukraynalı Vizigotlar, Astrogotlarca istila edilen batı Roma bu günkü Almanların ataları olan Vizigotların elindeydi. Papa ile anlaşarak bunlar “Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunu kurdular. Bu kurum 1815 yılına kadar sürdü. Bu adı yazar, “Kutsal Roma Cermen İmparatoru veya Cermen İmparatoru” adıyla ansaydı biraz tarih bilgisi ve inandırıcılığı sezebilirdim. Bu mektup ta içeriği de Rumlara bahşettiği saltanatı da palavradır. Amaç, Avrupa’nın Müslümanlar üzerindeki hakimiyetini din yoluyla kabul ettirmek ve İslam dünyasına düşmanlıktır. Ha, madem böyle bir inanış var ise, mektubun varlığı ve kudreti gerçek ise, Muhammet, en büyük ihaneti kendi milletine yapmıştır denilmelidir.

O kadar kudretli mektup yazacak okuma yazmayı ömrünce becerememiş bir cahil Muhammet, mektubun arkasından ondaki tesiri kaldıracak büyüyü de biliyor olmalıydı. Bunu da yapmadıysa peygamber değil, Roma eşeğidir, aptaldır. Bu olmayacağına göre, buna inanan salaklara kolay gelsin.

Alıntı yazının Kaynakçası;

 

[1]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 1, s. 263; Taberî, Tarih, c. 3, s. 87; İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 3, s. 71; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 3, s. 287.
[2]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 1, s. 262-263; Buharî, Sahih, c. 4, s. 3-4; Müslim, Sahih, c. 3, s. 1395.
[3]Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 263; Buharî, a.g.e., c. 4, s. 4; Müslim, a.g.e., c. 3, s. 1395.
[4]Ebû Kebşe, putlara tapmaktan yüz çevirip Şi’ra’l-Ubur adındaki yıldıza tapan Huzaa kabile­sinden bir adamdı. Peygamberimizi de putlardan yüz çevirdiği için bu adama benzeterek ve ona nisbet ede­rek “İbn Ebî Kebşe” demekle, güya Peygamberimizin bu dedesine çektiğini ifade etmek istiyorlar­dı.
[5]Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 263.
[6]İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 276.
[7]İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 504.
[8]İbn Kesir, a.g.e., c. 3, s. 504.
[9]Yakubî, Tarih, c. 2, s. 77-78.
[10]Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 3, s. 289.
[11]Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 3, s. 289.

Yazar: 

Salih Suruç

Konuşmanın Tarihi:

Resûlullah (s.a.v.) Dıhye’yi Hicretin yedinci yılı (m. 629) Muharrem ayında Şam’a göndermiştir.

(Bir rivayete göre de Hicretin altıncı yılı Zilhicce ayında olduğu da rivâyet edilmiştir).

 

Son olarak da Roma imparatoru Herakles’ten övgüler alan, çakma daveti, nazikçe ret edilen, bir kaç rahibin gözden ççıkartılmasıyla yüceltilen Muhammet’in “arkasında Roma İmparatorluğu ve Vatikan” olduğuna Araplar inanmıştır.

İnanılan din ve peygamber değil, Roma imparatorunun ve Vatikan kilisesinin verdiği maddi ve siyasi güçtür.

Eh artık tut Arapları tutabilirsen.

Muhammet’in ölümünün ardından dört halife döneminde, Muhammet zamanında yazılan Kur’anların yakılıp İslam’ın yenilenmesinin sebebi de açıktır artık. İslam siyasi bir dindir, yeni kurulan büyük Arap imparatorluğunun o zamanki ihtiyaçlarına göre düzenlemiştir.

 

İndirilen Kuran, Bindirilen Kuran iddiaları da artık yerini boşluğa bırakmıştır. İsteyen, hiç bir izi bulunamayan, kurtla kuzunun yanyana birbirini yemeden yaşadığı cennet çağlarının dinini bulabilmesi için de tabiatta “yeme/beslenme sorununu” tüm canlılardan kaldırması gerekecektir.

Şimdi de bu coğrafya’da Roma’nın gerçekten ne kadar sıkıntılı olduğunu Kur’an Rum Suresi ayet tefsiri ile İngiliz akademisyeni ünlü bir Roma tarihi araştırmacısının kaleminden dilimize çevirdiğim kronolojik tarihi belgelerle görelim ki pazarlıkta geçen coğrafya ile rahip A. Riviera’nın iddialarının isabet oranına da tanık olalım;

Ve ilk okuduğumdan beri beni sinir eden, 1200 yıllık Türk-Haçlı seferlerinin içini boşaltan, İslam’a da peygamberine de hasta eden Rum Suresi konusunu son olarak işleyelim.

Bunu okurken, peygamberin Rum milletine olan düşkünlüğü mü yoksa Allah’ın düşkünlüğü mü diye soracaksınız?

Hayır, Roma desteği üzerine Arap imparatorluğu ve bir çok kavmin peygamberi olma hayalidir. Böyle düşüneceksiniz.

Elbette Ebu Süfyan ve arkadaşlarının da Muhammet’in önerisinden neden ürktüklerini de daha ciddi olarak kavrayacaksınız;

Okuyalım;

E.H.YAZIR Tefsiri;

30-RUM Suresi:

30:2- Rumlar yenildi.

Peygamberimizin gönderildiği sıralarda doğu Roma ile İran, dünyanın en büyük iki devletiydiler. Hindli Süleyman Nedevî efendinin Asr-ı Saadet tarihinde ifade ettiği üzere peygamberliğin beşinci, yani Milâdın 613. yıllarında bu iki komşu ve rakib devlet, birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran, İkinci Hüsrev’in, Rum Hirakl’in hükmü altındaydı, sınırları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbiriyle birleşiyordu.

Filistin, Suriye, Mısır ile Irak’ın bir bölümü ve küçük Asya (Anadolu) Rumlara tabi idi. İranlı’lar, Rumlara iki taraftan saldırdılar. Dicle ve Fırat üzerinde (e z reât ve Busrâ) mevkilerinden Suriye’ye, Azerbeycan ve Ermenistan tarafından küçük Asya’ya saldırdılar. İran orduları, Rum kuvvetlerini her iki cepheden geri atarak denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye’deki bütün mukaddes şehirleri zabtetmiş, Milâdın 614. yılında bütün Filistin’i ve Kudüs’ü ele geçirmişti. Bu istilâ sırasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dini binalar tahrib edilip kirletilmişti. İranlılara katılan yirmi altı bin yahudi, altmış binden fazla Hıristiyanı kılıçtan geçirmişlerdi. İran kisrasının sarayı, öldürülen otuz bin kişinin kafatası ile donatılmıştı.

Bu istilâ tufanı, burada durmayarak Mısır’ı da basmış, Milâdın 616. yılında İranlı’lar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye’ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu’yu ele geçirerek İstanbl’un boğaziçi sahillerine kadar gelmişler, doğu Roma İmparotorluğu’nun başkenti olan Kostantıniye (İstanbul) şehrinin karşısında görünmüşler, saltanatlarını Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu’ya yaymışlardı.

İranlılar, girdikleri her yerde ateşgedeler (Ateşe tapanların, ateş yaktıkları tapınaklar) meydana getiriyorlar ve böylece Hıristiyanlığın çıktığı yerlerde ateşperestliği yayıyorlardı. Doğu Roma İmparatorluğu’nun bu yenilgisi karşısında kendisine tabi bulunan birçok vilâyetler isyan etmiş, Afrika’daki ülkeler, Avrupa tarafındaki vilâyetler, hatta İstanbul’a komşu şehirler, bu devletin egemenliğinden çıkmak istemişler ve çıkmışlardı. Kısaca doğu Roma İmparatorluğu darmadağın olmuş, helâk olup yerlere serilmişti.

Romalıların bu yengilgi haberi Mekke’ye ulaştığı zaman müşrikler sevinmiş ve müslümanlara karşı onların yenilgisinden duydukları sevinci açığa vurmuşlar: “Siz ve hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz; bizim kardeşlerimiz, sizin kardeşle r inizi tepelediler. Biz de sizi tepeleriz” demişlerdi.

Bunun üzerine Hz. Muhammed’in bir mucizesi olmak üzere bu âyet inip buyuruldu ki: Gerçi Rumlar yenildi yerin en yakınında, Mekke toprağının, yani Arabistan’ın en yakınında; Şam’da yahut Rum başken t inin pek yakınında, yani Anadolu’da İstanbul civarında demek olabilir ki, ikisi de doğrudur. O sırada Rum İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki, iç isyanlarla devlet ihtilâle uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, imparator Hirakl, İstanbul’u terkederek Kartaca’ya kaçmayı bile kurmuştu. İranlıların galip kumandanları, zaferin verdiği sarhoşlukla şu barışı teklif etmişler:

İmparator, İranlılar tarafından istenecek her şeyi verecektir. Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin a t, bin kadın teslim edecektir. Rum İmparatorluğu, bütün bu aşağılayıcı şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde barışı imzalayacak delegeler göndermişlerdi.

Bu delegeler, İranlıların yanına vardıkları zaman Husrev, şu sözleri de söylemiş: “Bu yeterli değildir. Bizzat imparator Hirakl, karşıma zincirler içinde gelerek asılıp çarmıha gerilmiş olan ilâhına karşılık ateşe ve güneşe tapmalıdır.” İşte o yenilgi, böyle bir yenilgiydi. Böyle bir çöküş içinde Romalıların birkaç yıl zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine kesinlikle hüküm vermek şöyle dursun, ihtimal vemek bile normal olarak akılların havsalasına sığacak bir şey değildi.

3- Fakat böyle bir zamanda Allah Teâlâ, Resulüne gayptan şu haberi bildiriyordu: Bununla birlikte onlar, bu yenilgilerinin ardından kesinlikle galip gelecekler. Hem uzak değil. Birkaç yıl içinde ki, “bıd” kelimesi üçten dokuza kadar olan bir sayıyı ifade eder, nitekim bu âyet inince Hz. Ebu Bekir (r.a.), o sevinen müşriklere şöyle demişti: “Allah, sizin gözleri n izi aydınlatmayacak, peygamberimiz haber verdi. Yemin ederim ki, Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara mutlaka galip geleceklerdir.” Buna karşı Übeyy b. Halef: “Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim.” dedi ve her iki taraf ta on deve üzerine bahse girişip, üç yıl müddet tayin ettiler. Ebu Bekir, durumu Resulullah’a haber verdi. Resullullah (s.a.v.) “Bıd’, üçten dokuza kadardır, miktarı artır, müddeti uzat.” buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir çıktı, Übeyy’e rast gelince o: “galiba pişman oldun” dedi. Ebu Bekir de: “Hayır” dedi, gel seninle bahsi artıralım, müddeti de uzatalım, haydi dokuz seneye kadar yüz deve yap. O da: “Haydi yaptım” dedi. Tirmizî’nin Sahih’inde rivayet ettiği üzere “Bedir” günü Rumlar, İranlılara galip g e ldiler, Ebu Bekir de sonra onu Übeyy’in vârislerinden aldı, peygambere götürdü. Peygamber (s.a.v.) de ona: “Bunu tasadduk et” buyurdu.

4- Önünden de sonundan da emir Allah’ın, yani Rumlar galip gelecekler diye ondan sonra emir ve irade, hüküm ve kumanda Rumların olacak zannedilmesin; onlar galip gelmezden önce emir, ne onların, ne İranlıların olmayıp Allah’ın olduğu gibi, onların galip gelmesinden sonra, yine Allah’ındır. O, önce onları mağlub ettiği gibi, sonra da eder.

Hem de o gün, yani Rumların, İranlılara galip geleceği gün müminler sevinecek Allah’ın yardımıyla, yani ötede Rumlar, İranlılara galip gelirken aynı zamanda beriden müslümanlar da Allah’ın yardımıyla müşriklere karşı zafer elde edecekler, yalnız Rumların galip gelmesiyle değil, Allah’ın özellikle kendilerini galip kılan yardımıyla sevinecekler. Müminlere bu şekilde vaad edilen bu yardım, bu sevinç, “Bedir” zaferidir. Nitekim Teberî Tefsiri’nde “O Bedir’de müminlerin , müşriklere galip gelmesidir.” demiştir.

Gerçekten Tirmiz î’nin rivayetine göre Rumların, İranlılara galip gelmesi “Bedir” günü olmuştur. Fakat galibiyetin geniş bir şekilde açıklanması, Hudeybiye sıralarında bilinebildiği ve Hz. Ebu Bekir de develeri Übeyy’in kendisinden değil, sonra vârislerinden aldığı için bazıları bu ferah gününü, Hudeybiye günü sanmışlardır.

Hindli Süleyman Nedevî efendi, Asrı Saadet tarihinde bunu şöyle tesbit etmiştir: “Resul-i Ekrem’in işareti gereğince dokuz yıl sonra peygamberin bu haberi gerçekleşmiş ve onun gerçekleşmesi “Bedir” zafe r inin elde edilmesine rastlamıştır.”

Bazılarına göre bu haber, hicretin altıncı yılında Hudeybiye antlaşması esnasında gerçekleşmiştir. Fakat bu doğru değildir. Bu anlayış hatasının sebebi şudur: Sahihi Buhari’nin açıkladığına göre Hz. Peygamber’in Hirakl’ e gönderdiği mektubu taşıyan elçi, Suriye’ye ulaştığı zaman Hirakl, zaferini kutluyordu. Bu elçi, Hudeybiye andlaşması sıralarında gönderildiği için birçokları Hirakl’in o sıralarda zafer kazandığını zannetmişlerdir. Habuki, Hirakl, zaferi çoktan kazanmış v e onu kutlamak için Suriye’ye gelmiş bulunuyordu.

Roma takvimine göre Hz. Muhammed’in peygamberliği, 609 yılında meydana gelmiş, doğu Roma ile İran arasındaki düşmanlık, 610’da başlamış, 13-14 yılları savaş içinde geçmiş, 616’da, Romalılar yenilmişler, 622 ‘de karşı harekete geçmişler, 623’de galibiyete başlayarak 625’te kesin zaferi elde etmişlerdir. Yenilginin başlangıcıyla galibiyetin başlangıcı arasında dokuz yıl geçmiş olduğu gibi, kesin yenilgi ile kesin galibiyet arasındaki müddet de dokuz yıldan iba ret bulunuyor.

Peygamberimizin hicreti, peygamberliğin on üçüncü yılı olduğu için (623) hicretin ikinci yılına rastlamış olur ki, “Bedir” de o yıldır.

Demek ki, Rumlar, yenilgilerinin yedinci, savaşın ikinci yılı galib gelmeye başlamışlar ve onlar galib gelmeye başladığı sıralarda müslümanlar da “Bedir” günü müşriklere galib gelerek sevinmişlerdir.

Bununla beraber savaş iki yıl daha devam etmiş, bu müddetle Rumlar, İranlıların işgal ettikleri bütün vilayetleri kurtararak düşmanlarını Dicle ve Fırat’ın gerilerine atmışlardır. Böylece tam dokuz yıl ve üç yıl sonunda kesin üstünlük tamam olarak “Birkaç yıl içinde galib gelecekler.” haberi her yönüyle gerçekleşmiştir. Şu halde bundan dokuz yıl önce, yani hicretten yedi yıl önce, peygamberliğin yedinci yılı Kur’ân, bu haberi verirken açıkça dokuz yıl da demeyip “Birkaç yıl” diye bir çeşit kapalılıkla ifade etmesinde de olaya uygunluk bakımından derin ve kapsamlı bir belağat ve geniş bir anlam varmış.

Çünkü “bıd-ı sinin” (birkaç yıl) demekle hem galibiyet süresi olan üç yıla, hem yenilgi sonundan “Bedir”e rastlayan ilk galibiyete kadar olan yedi yıla, hem de kesin galibiyet süresi olan dokuz yıla uygun düşebilecek bir işaret vermiş bulunuyor ki, bunlardan birisi açıkça ifade edilseydi olayın bütün safhaları gösterilmiş olmaz ve dolayısıyla bu kapsamlı icaz tarzı bulunmazdı. Bir de bu açıklamadan asıl maksat, Rumların galibiyetinden çok, müminlerin ilâhî yardım ile sevinecekleri günün tarihini tesbit etmek olduğuna işaret edilmiş oluyor. Çünkü “birkaç yıl” k a palı olmakla beraber galibiyetin gerçekleşmesine bağlı olan “o gün” belirlidir. Bu bakımdan âyetin bu sevinç gününü gösteren mucizesi, Rumların galibiyetini haber veren mucizesinden daha şanlıdır.

5-Böyle iken birçoklarının bundan habersiz olmaları ne kadar üzücüdür! Evet buyuruluyor ki: “Rumlar, yenilgilerinin arkasından birkaç yıl içinde galib gelecekler, önünde de sonunda da emir Allah’ındır. Onlar galib geldikleri sırada müminler de Allah’ın yardımıyla sevinecekler.” Bu nasıl olur demeyin. O kimi dilerse yardım eder, dilediğini muzaffer kılar. Yani O’nun yardımı sebeplere bağlı değil, sebepler O’nun iradesine bağlıdır. Dün İranlıları galib kılmış iken, yarın Rumları galib kılar. Bir de bakarsın hiç ümit edilmedik bir zamanda, tutar hiçbir ku v vetleri yok zannedilen müminleri hepsine karşı galib ve muzaffer kılar. Ve aziz O’dur. Rahîm O’dur. Hiç mağlup olma ihtimali bulunmayan izzet (güç, kuvvet) sahibi ancak O’dur. Tek rahmet edici olan da O’dur. Onun için de bir zaman olur, mağlubları galib kılar, müminleri sonunda zafere erdirir.

6- Allah’ın vaadi. Bu anlatılan galibiyet ve yardım, öyle bir vaaddir ki, onu Allah Teâlâ vaad buyurdu. Allah, vaadinden caymaz. Dolayısıyla bunlar mutlaka gerçekleşecektir. Burada açık olarak iki vaad var. Birisi Rumların, mağlubiyetlerinden sonra galib gelecekleri; birisi de müminlerin, Allah’ın yardımı ile sevinecekleridir. Bu iki vaad, çok geçmeden gerçekleşti. Ebu Bekir (r.a.) bahsi kazandı. Bu şekilde bunun Hz. Muhammed’in peygamberliğini ispat eden ilâhî bir âyet, bir mucize olduğu ortaya çıktı…”

 

Ebubekir bahsi kazandı ama başımıza yıkılmayan bir Haçlı Batı egemenliği musallat oldu. Araplar ne dinlerine ne de kazandıkları ülkelere sahip olmayı başaramadılar. 300 yılda herşeylerini kaybettiler. Muhammet’in dini lanetli gördüğü “mecüc soyu” dediği Türkler ve sevmediği İranlılar sayesinde bu güne kadar gelebildi.

Türklere de “köle millet” muamelesi yüzünden din kitaplarını dillerinde okumaları yasaklanınca bu yasağa da Türkler uyunca, Araplara benzediler ve her şey elden çıktı, peygamberden 1350 yıl sonra tüm Müslüman dünyası haçlılara sömürge oldu. Muhammet Roma’ya dönük oynamakla bin yılın hatasını yapmıştır. Bu gün o çok koruduğu Kâbe’sinin etrafını Hristiyan Amerika’lıların inşa ettiği fuhuş otelleri doldurmuş, binanın heybeti gitmiş, halkı, 1739’da İngiliz ajanı Hemper’in yaptığı Vehhabilik adlı Yahudilik ve Süryanilik harmanı Mason bir dine girmiş, Yahudi ve Hristiyanların çıkarttıkları adı İslam olan mezhep ve tarikatlara İslam dünyası bölünmüş, her dakika birbirlerinin kanlarını Haçlıların silahlarıyla akıtır haldedirler. Yurtları işgal edilmiş, doğal kaynaklarının %60’ını Rumlara vergi verir olmuşlardır.

 

Tefsirde anlatılan yenilgi, Muhammet’in vaatlerinin ne kadar mesnetsiz, hayali olduğunu Hicaz Araplarına kanıtlamış, E.H.Yazır hocanın kaynaklardan tespit ettiği gibi “dinden çıkmalara da sebep olmuştur.

 

Bunu takip eden 13 yılın sonunda Romalıların, savaşlardan bunalan İran’da çıkan bir taht kavgasını akıllıca değerlendirmelerinin ardından gelen galibiyetleri, Muhammet’in değerini kazandırmıştır.

Ortada Muhammet’in gaipten haber vermeciliği, falcılığı, büyücülüğü, vahiy mahiy hikayeleri yoktur. Olay tamamen Muhammet’e uluhiyet kazandırmak için Hristiyan rahiplerce yazılmış, Roma ürünüdür.

Şimdi Rum Suresi tefsirinde anlatılan Roma-İran savaşlarının gerçek tarih ile kıyaslamasını yapabilmek için gerçek tarihi okuyalım.

 

Roma-İran savaşları tarihini peygamberin “3” üç yaşında olduğu tarihten bir Türk olayı örneğiyle başlayarak, daha sonra peygamberlik öncesi 602’den başlayarak okuyalım. Böylece Rum suresi ile kıyaslama olanağı elde edelim.

Herakles, 610’da tahtı imparator Fokas’tan alır, Muhammet’e vahiy gelmesine bir yıl vardır. Hicret 622’de olmuştur. Romalılar İran’ı kesin yenilgiye 627’de uğratmışlar ve savaşlar kesilmiştir. Herakles’e mektup Hicretten “7” yıl sonra yazılmıştır. Yani 629’da. Yani, Rum suresinde geçen kesin Roma zaferinden iki yıl sonra.

Görüldüğü gibi, İslam’ın gelişmesi, Allah’a değil, Roma’nın İran üzerindeki zafere bağlıymış.

 

Muhammet bundan “3” üç yıl sonra ölmüştür, yani 633’de. Demek ki, 18 yıl peygamber hiç bir iş yapamamıştır. Mekke’nin fethi bile Herakles Ebu Süfyan’ı ikna eder etmez gerçekleşmiş bütün Arap yarımadası tek devlet haline gelmiş, peygamberin ölümünden “3” yıl sonra da İran ve Mısır kapıları açılmıştır.

 

Tarihi metinler, “13” yıllık bir çalışma ile edinilmiş bilgiler ışığında yazılmış bir tarihin tarafımdan dilimize çevrilmiş halidir;

 

İngiliz Bizans tarihçisi, Bizans Araştırmaları konusunda dersler veren Oxford Üniversitesi öğretim üyesi, bu üniversitenin 1517’de kurulmuş bölümü olan Corpus Christi College’inden emekli, “Late Antiquity” (Geç Antik Çağ); “Roman-Persian Wars” (Roma-İran Savaşları” ile “Coming of İslam” (İslam’ın Gelişi) adlı tarihi çalışmaları bulunan James Douglas Howard-Johnston’a (12.Mart 1942) göre, Roma Pers/İran Savaşları M.Ö. 92’de başlar ve M.S.627’ye kadar 721 yıl sürer.

 

Bu savaşlarda Romalıların da İranlıların da yanlarında daima Türklerin bulunduğuna tanık oluyoruz.

İngiliz araştırmacı tarihçi J.D.Howard Johnston’un Roma-Pers Savaşları çalışmasında yazdığına göre Muhammet daha üç yaşındayken Türkler Yemen çöllerindedir;

 

“M.S.574’de Ermenistan’ın Sasanilere karşı çıkarttıkları bir isyanla tekrar savaş çıktı, Romalıların Perslere karşı Türklerle anlaşmaları üzerine savaş, iki ülkenin nüfuz bölgeleri olan Yemen, Suriye çöllerine doğru uzayarak devam etti.(63-John of EpiphaniaHistory2 AncientSites.comgives an additional reason for the outbreak of the war: “[The Medians’] contentiousness increased even further … when Justin did not deem to pay the Medians the five hundred pounds of gold each year previously agreed to under the peace treaties and let the Roman State remain forever a tributary of the Persians.” See also, Greatrex (2005), 503–504(Epiphania’lı Yahya’nın tarihine göre Ancient Sites com’un verdiği Ek bilgi olarak savaşın çıkmasına sebep olan lar; İranlılar isteklerini arttırdılar ve anlaşmaya gçre, Jüstinyen Perslere önceden kararlaştırılan her yıl 500 paund ağırlığında altın ödüyor görünmeyecekti ama Roma devleti sonsuza dek Perslere vergi ödeyen devlet olarak kalacaktı.Hatta Bknz Greatrex 503-504 )

627’de kesilen savaşlardan sonra Heraklius zamanında 635’lerde, Halife Ömer’in orduları İran ve onun teşvikiyle isyan eden Yahudi ve Ortodoks Hristiyan toplulukları Kuzey Afrika boyunca İslam idaresine girince biter. Herakles Hristiyanlıktan sonra Roma’nın çıkarttığı ikinci din ile başarıya ulaşmış, ülkesini İran ve Yahudi tehdidinden kurtarmıştır. Bu defa da birden büyüyen İslam Roma’ya da meydan okumaktan çekinmez ve Roma-İslam savaşları başlar. Besle kargayı oysun gözünü özdeyişimiz bu olayda yerini bulur.

Roma ile olan İslam savaşları da 1453’’te İstanbul’un fethi ile o da son bulur. Yerini hala süren Türk İslam-Haçlı Seferlerine bırakır.

Şimdi, peygamberin eşi Hatice ile henüz evlendiği yıllardan itibaren 602-627 arası “25” yıllık Roma-Pers savaşlarını kronolojik olarak verelim ve İran’in Roma’da nasıl siyan çıkarttığını, Yahudileri nasıl kullandığını görelim;

“”602’de Romalılar, Balkanlarda Phocas (602-610 arası imparator-Fokas okunur) önderliğinde çıkartılan isyanlarla uğraştı. Phocas başarılı oldu, Maurice’i tahttan indirip ailesini de birlikte öldürdü. II.Hüsrev, velinimetinin öldürülmesini savaşın hayrına yormaya alışıktı.(74- Foss (1975), 722)

Savaşların başlangıcında, Persler beklenmedik ezici galibiyetlerinden hoşlanıyordu. Maurice’in oğlu gibi görünen Roma’lı general Narses’in Phocas’a karşı çıkarttığı siyanı II.Hüsrev’in destekliyordu.(75- Theophanes, Chronicle, 290–293* Greatrex–Lieu (2002), II, 183–184)

 

603’te II.Hüsrev, Roma’lı general Germanus tarafından Mezopotamya’da ve Dara (Mardin-Oğuz) kuşatmasında bozguna uğratıldı ve öldürüldü. Takip eden yıllar boyunca Romalılar bütün sınırlarda belirgin şekilde galip geldiler ve sınır şehirlerini birer birer aldılar.(76- Theophanes, Chronicle, 292–293* Greatrex–Lieu (2002), II, 185–186)

Aynı zamanda Kafkasya’da, Ermenistan’daki Roma garnizonlarında kesin zaferler kazandılar ve sistemli olarak boyun eğdirdiler.(77- Greatrex–Lieu (2002), II, 186–187)

 

Heraklius, Kartaca’dan İstanbul’a yelken açtıktan sonra 610’da Phocas’ı tahttan aldı.(78- Haldon (1997), 41; Speck (1984), 178.) Aynı zamanda İranlılar Mezopotamya ve Kafkaslardaki zaferlerini tamamladılar ve 611’de Suriye’ye yürüdüler ve 612’de Anadolu’ya girdiler.

 

Heraklius, 613’de Suriye’ye büyük bir karşı saldırı başlattı.Antakya dışındaki Şahbaraz ve Şahin’de aldatıcı bir bozguna uğratıldı ve Roma’nın savaş konumu çöktü.(80- Greatrex–Lieu (2002), II, 189–190) Takip eden onyıllarda Persler Filistin ve Mısır’ı fethedebildiler, Anadolu’yu yağmalayabildiler.(81- Greatrex–Lieu (2002), II, 190–193, 196) (82- The mint of Nicomedia ceased operating in 613, andRhodes fell to the invaders in 622–623 (Greatrex-Lieu (2002), II, 193–197).)

 

Bundan istifade eden Avarlar ve Slavlar balkanlarda avantajlı duruma geçerek ve Balkanlar üzerine yürüyüp Roma’yı yıkılmanın eşiğine getirebilirlerdi.(83- Howard-Johnston (2006), 85)

Bu yıllarda, Heraklius, ordusunu yeniden kurmak, askeri olmayan harcamalar yaparak parasının değerini düşürmek, kilise gelirlerini eritmek, savaşa devam edebilmek için Patrik Segius’un desteğini almaya çalışıyordu.(84- Greatrex–Lieu (2002), II, 196)

 

622’de Heraklius, şehri Sergius’a, naibi olan oğlu General Bonus’a emanet ederek İstanbul’dan ayrıldı.

Ordularını Küçük Asya’da (Anadolu) kurdu ve morallerini ölçmek için tatbikatlar yaptırdı Kutsal Savaş (Haçlı savaşı) karakterine büründürerek yeni karşı saldırıyı başlattı.(85- Theophanes, Chronicle, 303–304, 307* Cameron (1979), 23; Grabar (1984), 37)

Kafkasya’da Arap komutan idaresindeki Pers ordusundan bir bozgun aldı ve Şahbaraz’da bir zafer kazandı.(86- Theophanes, Chronicle, 304.25–306.7* Greatrex–Lieu (2002), II, 199)

 

623’te başarısızlık takip etti ve Avarlarla bir barış anlaşması yaptı, 624’te Atropatene (Azerbaycan) vilayetindeki Ganzak şehrinde Hüsrev’in idaresindeki orduya yöneldi.(87- Theophanes, Chronicle, 306–308* Greatrex–Lieu (2002), II, 199–202)

625’te,Şahbaraz, Şahin ve Şahraplakan adlı generalleri Ermenistan’da bozguna uğrattı ve Şahbaraz’ın karargahını ele geçirerek askerine kışlık konaklama yeri yaptı.(88- Theophanes, Chronicle, 308–312* Greatrex–Lieu (2002), II, 202–205)

 

Şahbaraz komutasındaki Avarlar ve Slavlarla desteklenen Pers ordusu 626’da İstanbul’a başarısız bir kuşatma yaptılar.(89- Theophanes, Chronicle, 316* Cameron (1979), 5–6, 20–22)

 

General Şahin komutasındaki diğer Pers ordusu da Heraklius’un erkek kardeşi Theodore’nin idaresindeki orduya karşı büyük bir bozgun yedi.(90- Theophanes, Chronicle, 315–316* Farrokh–McBride (2005), 56)

Bu esnada, Kafkaslarda zayıflayan Pers ordusunun durumundan istifade etmek, harap edilen topraklarını kurtarabilmek için, Heraklius Türklerle ittifak kurdu.(91- Greatrex–Lieu (2002), II, 209–212)

 

627’nin sonlarına doğru Heraklius, Türk müttefiklerinin kendisini terk etmesine rağmen Mezopotamya’ya bir kış saldırısı başlattı ve Ninova savaşında Persleri bozguna uğrattı. Dicle boyunca güneye doğru ilerledi, Hüsrev’in büyük sarayı Destegird’i yağmaladı, sadece Nehrivan Kanalının yıkılması yüzünden başkent Babil’e (Ctesiphon) saldırmaktan alıkonuldu.Felaketler serisi üzerine gözden düşen Hüsrev, bir darbe ile tahttan indirildi ve yerine oğlu II.Kavas (Kavad) geçirilerek, bütün işgal edilmiş topraklardan çekilmesini sağlayan barış anlaşması yaptırıldı.(92- Theophanes, Chronicle, 317–327* Greatrex–Lieu (2002), II, 217–227)

Heraklius, Kudüs’te büyük bir bayram kutlamasıyla Gerçek Haç’ı onarttı. (93- Haldon (1997), 46; Baynes (1912), passim; Speck (1984), 178)””

 

Onca çeviri çalışmasından sonra adamı kaynak gösterdik, o da kendi kaynaklarını “internet linkiyle verdiğinden” sayfa Amerikan bayrağına döndü ya neyse idare ediniz.

 

Araplar ile Romalıların kültür farkını bu tarihi kayıt tutmakta bile görmek mümkündür. Olayları hemen tarih sırasıyla kolayca bulup kesin kanaatimizi ortaya koyabiliyoruz.

Rum suresi tefsirinde, “tarihsiz” efsanelerle dolu, tefsirci Hamdi hocanın tarih yakıştırma çabalarını, zorlanması okuduk.

627’de Roma İran’ı kesin yenilgiye uğratınca, bunda iç taht kavgalarının payı da büyüktür, Kureyşliler ve Muhammet Roma’dan emin oldular ve önce 629’da davet mektubu yazıldı, Ebu Süfyan Şamda azarlandı ve Mekke’yi Muhammet’e teslim etti. Araplar sabırsızlıkla bekledikleri yeni dinde birleştiler ve Roma’nın fedaileri olarak sahneye çıktılar.

 

Şimdi sıra İran’ın fethine geldi ve İranlı birilerinin kazanılması, İran’ın kolay teslim alınmasına yarayacaktı. Hemen İranlılar, İran şahının Muhammet’in başını isteyen emrini, Roma-İran savaşlarının sonuna kadar sallayan Yemen valisi Bazan ile “peygamber soyu” ilan edilmesine gelir.

 

İranlılar Muhammet soyu sayılıyor;

 

İbn-i Hişam diyor ki: Vahriz ölünce Iran imparatoru Yemen valiliğin Vahriz’in oğlu Merzban’ı atadı. Bu ölünce oğlu Teynucan ı, o da ölünce bunun (Teynucan’ın) oğlunu, sonra bunu işin-

den atıp yerine Bazan’ı atadı. Tanrı elçisi Muhammed, Tanrı   tarafından yollanıncaya kadar Bazan Yemen’de valilik etti.

 

İran Şahının Muhammet’e Ölüm Fermanı;

 

Zühri’nin şunları söylediği kulağıma ilişti: Iran hükümdarı Bazan’a “işittim ki Kureyş kabilesinden bir adam Mekke’de ortaya çıkıp Peygamber olduğunu iddia ediyormuş. Ona git tövbe etmesini söyle. Tövbe ederse ne alâ, yoksa ba şı nı kesip bana yolla” diye mektup yazmış.

Bazan imparatorun bu mektubunu Tanrı elçisi Muhammed’e yolladı.

Peygamber Muhammed’te buna karşılık Bazan’a “Tanrı, imparatorunun falan ayın falan gününde öldürüleceğini bana vaad etti” diye yazdı.

 

Bazan, Peygamberin mektubu eline geçince bakalım ne olacak diye bekledi ve kendi kendine “eğer bu adam peygamber ise dedikleri doğru çıkacaktir” diye düşündü . Gerçekten Tanrı , Peygamberin bildirdiği günde Iran imparatorunu öldürttü.

 

Zuhri demiş ki: Bazan imparatorun ölüm haberini alınca kendisinin ve yanında bulunan   İranlıların islam olduklarını   Peygamber Muhammed’e bildirdi. Bazan’ın gönderdiği Iranlı elçiler Peygambere;

 

“Ey Tanrı elçisi! Biz soy bakımından kime bağlanacağız” diye sordular.

Peygamber: “Siz bizdensiniz. Bize yani Peygamber ailesine (ehl-i Beyt)

bağlanacaksınız,” cevabını verdi.

 

İbn-i Hişam diyor ki: Zuhri’nin şöyle dediği kulağıma geldi:

“İşte bu sebepten dolayı da Peygamber –Selman (Selman-ı Farisi)

bizden yani peygamber ailesindendir demiştir.”

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.61

 

İbn-i Hişam diyor ki: Zuhri’nin şöyle dediği kulağıma geldi: “İşte bu sebepten dolayı da Peygamber -Selman (Selman-ı Farisi) bizden yani peygamber ailesindendir demiştir.

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S-44

 

Yemen’i Muhammet’e ve Kavmine Bağlama Gerekçesi;

 

İbn-i İshak der ki: Söylediklerine göre Yemen’deki bir taş üstünde ta eski zamanlarda şu dört soru ve cevapları   yazılmış;

“-Zimar’ın egemenliği kime aittir?

-iyi olan Himyerlilere aittir.

-Zimar’ın egemenliği kime aittir?

-Kötü Habeşlilere aittir.

Zimar’ın egemenliği kime aittir?

-Hür İranlılara aittir.

Zimar’ın egemenliği kime aittir ?

Tüccar olan Kureyş kabilesine aittir.

 

Zimar ( ) ise Yemen veya San’aya denir.”

S-44

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.12’den 44’e kadar.

 

Muhammet’in Araplığı;

 

“İbn-i İshak der ki : Tanrı elçisi arkadaşlarına: Ben aranızda en koyu arabım. Çünkü Kureyşliyim; üstelik Bekr oğlu Sa’d boyundan süt emdim

Kynk; Siret ül Resulullah İbni Hişam El Kalbi’nin eserinin, Hz. Muhammet’in Hayatı A.Ü.İlhyt. Fak yay. 1971 S.122

Yemen’in İranlı eşkiya soylu valisi Bazan’ın şahına ihaneti sayesinde başını kurtaran Muhammet, Roma’nın galibiyetiyle yerini sağlamlaştırmaya başlar.

Kendisini “HAS KATIKSIZ ARAP” ilan edip, İranlıları da peygamber soyuna bağlayan Muhammet, İran işgalinin ruhani yolunu böylece açmıştır.

Şimdi biraz Arapları yıkarıda geçen olaylar üzerinden eleştiriye tabi tutalım. Bakalım bunlar ne kadar kutlu, mutlu veya adi insanlar;

Kureyşliler ve Muahmmet’in Soy Sorunları;

Yemen’in Himyerli, Habeşi ve İrani krallarının /valilerinin anlatıldığı bölümler ile yukarıdaki metni birlikte düşündüğümüzde önce peygamberin Yemen’li Adnani kabilesine ait olan yakın soyunu, Yemen’in Mecusilikten Yahudiliğe Tubban ile geçişlerini, Necranlıların Hristiyanlığa geçişlerini, Yahudi Yemenliler ile Hristiyan Necranlıların savaşlarında Arap/Rum Hristiyanların övülmelerini, Zenci Hristiyanların aşağılanmalarını, Yemen’in, Zenci Habeş (günümüzde Etiyopya ve Sudan) Kralı Necaşi’nin komutanları Eryat ile Habeş idaresine geçişlerini ve Ebrehe’nin valiliği ele geçirmesini takiben   Allah’a bütün bağlılıklarına, dürüstlüklerine, kendisine kılıç çekenleri bağışlayan merhametlerine rağmen, aşağılanan, tanrı tarafından feci ölüme mahkum edilen Zenci Habeşileri insan yerine koymayan çakma Fil olayını ve sözde bir kitabedeki kayıt delil gösterilerek Yemen’in Kureyş kabilesi idaresine bağlanmasını, İran’ın 627’de aldığı kesin yenilgiden sonra Muhammet ve Kureyşlilerin Roma yönünde tercih yaptıklarını, Muhammet’e Roma ve Vatikan desteklerini okuduk.

Ayrıca, Yemenlilerin kendi seçtikleri zalim idarecilerden gördükleri zulümler nedeniyle sıkıştıkça yardım istedikleri Habeşlileri “zenci olmaları” yüzünden sevmediklerini, onlardan da kurtulmak için soy ve din bağları olan İranlıları yardıma çağırdıklarını, ne kadar nankör olduklarını gördük.

Önemli olan bir diğer konuda Necran’lı Hristiyan Devs Zu Saleban; Zu Nuvas’ın baskınından kaçarak kurtulan Hristiyan katlini Bizans kayserine şikayet etmesi, Roma’nın o zamanlar Katolik olması ve “Allah’a tapınan, namaz kılan Nasturi, Süryani Hristiyanlarını İsa’yı “kovulmuş dişi şeytan Er Ruha’nın kılık değiştirmiş hali, yalancı peygamber” olarak nitelemeleri yüzünden “kafir” saydıklarını bildikleri halde gene ilk yardımı istedikleri ülkenin Hristiyan İstanbul yani Roma imparatoru olması da dikkat çekicidir.

Yukarıda okuduğumuz İbni İshak’ın eserinin İbni Hişam El Kalbi düzenlemesinde, peygamberin soyunun ke kadar “Arap milliyetçiliği yaratmak uğruna” koyu, bir Arap ilan edilmesi ve soy seceresinin Adem oğlu Şit’e dayandırılması, Sebe kavminin sel sonrası aldıkları ad olan Aramiler ve onların Hristiyanları Süryanilerin de aynı Şit’e soylarını dayandırması, peygamberin, komşu kavimlerce değer verilmeyen, kavmini “soy sop sahibi” etme çabasıdır.

Çünkü onları ne Arami Sabiler ne Yahudiler ne de Grek/Rumlar kendi soylarından saymamaktadır. Çünkü Yahudi Tevrat’ında İsmail peygamber yoktur. Grek Tevratında yer alan İsmail ve annesi köle prenses Mısır’lı Arap Hacer de İbrahim’in karısı Sara’nın “kısırlığı” ile alay ettikleri için, İshak’ın doğmasından sonra Allah’ın emriyle ceza olarak Mekke’ye sürülmüşlerdir. Bu durumda İsmail peygamber de değildir.

Buna rağmen peygamber soyunun, Hubel/Allah putunu da Suriye’li akrabaları Moabi (Muavi) kabilesinden almıştır. Muavi/Moabi kabilesi ise Lut peygamber soyundandır. Lut soyu da onun kendi kızları ile ilişkisinden üremiştir. Hicaz Arapları da ensesttir. Nisa suresi 23. ayet onlardan bu geleneği kaldırmak için inmiştir. İslam’ın onları şereflendirdiği en önemli ayet de budur bence.

Ama Muhammet, amcası ebu Talip’in kızı Zeynep’e aşıktır. Ahzap suresi nerdeyse Muhammet’in Zeyneple evlenmek için “birinci, ikinci derece akrabalar ve çocukları ile hatta süt kardeşler ile karı olarak aldıkları kölelerin çocukları ile ilişkiyi dahi yasaklayan Nisa 23. ayeti iptal eden Ahzap Suresi 40.ayeti indirmiş, diğer ayetleri de indirerek amca kızı Zeynep ile hile yaparak, ayetle zorlayarak evlenmiş bir ensesttir.

Zeynep’i ayet hükmüyle evlendirdiği kölesi Zeyd’in gerdekte iken odasına girip Zeynep’i alıp kendi yatağına götüren Muahmmet, “zina yaptın” diyen halkını ikna etmek için Ahzap 11’den 40’a kadar ayet indirdiyse de bir çok insanın dinden çıkmasına engel olamamıştır.

Zeyd, muhammetin kucağında oturduğu esnada vahiy geldiğinde baldırlarının kopacak kadar acı duyduğunu anlatmış, eşi Ayşe de peygamberin zeydi her savaşta komutan yaptığını ve bir gün savaştan dönen Zeyd’in odalarına girdiğini, peygamberin ayağa kalkarak Zeydi’öptüğünü anlatmıştır.

Bu da peygamberin hem ensest hem de Luti olduğunu ispat etmektedir. Yani aynı karakterde olan Sabilerin bazı mezhepleri ile o mezheplerden dinlerine alıntı yapan Grek/Yunan Rumları gibi olduğunun kanıtıdır. Greklerle akrabalıkları da çok önceye dayanır.

M.Ö. 330’larda ortaya çıkan Büyük İskender’in kurduğu Grek imparatorluğu zamanında Rumlaştırılan bütün Arap kavimlerini kendilerini o zamandan beri Rum saydıklarını hatırlayalım.

Günümüzde dahi Türkiye Süryanilerinin de kendilerini Rum saydıklarını, kiliselerinde Arapça, Farsça, Grek/Rumca, Aramice ve Türkçe eğitim verdiklerini hatırlatalım.

Bu hatırlatma bize, İran şahının Muhammet’e yolladığı “peygamberliği bırakması aksi halde kellesinin gideceğini” bildiren mektup yollamasına rağmen, Yahudileri 721 yıl, Yahudi Hristiyanları da 323 yıl boyunca sürgünden sürgüne gönderen, soykırıma uğratan Bizans’ın peygamber Muhammet’i neden tehdit görmediğini de okuduk, öğrendik.

 

Tarih Boyunca İlk Kez Yıldızı Parlayan Millet Kureyş

 

Peygamber Muhammet’in 632’de öldüğünü bildiğimize göre demek ki 627’den sonra İran kendine gelememiştir ve 629’da Herakles ile kurulan bağlantı, alınan destek ile Kureyş kavmi üç yıl içinde tarhinin en parlak çağını yakalamış, kimseye ispat edemediği soyunu herkese zoraki kanıtlamıştır.

Arap yarımadası Kureyş idaresinde tek devlet haline gelmiştir.

635’te de Hz. Ömer zamanında İslam idaresine girdiğinde yine Herakles iktidardaydı ve Araplara gereken yardımı etmekten geri durmamıştı.

Bu tarihte, İslam tarihçilerinin kayıtlarında ve yukarıdaki Hadis yazarlarının tespitlerinde de görmediğimiz bir “adı” görüyoruz. Bu ad “TÜRK” adıdır.

 

Türklerin hem İran hem de Bizans ile yerine göre birlikte savaştıklarını da kısaca okumuş olduk. Bizans tarihini yazan Douglas Howard Johnston’a ve onunla bu araştırmaları yapanlara, yayınlayanlara bu tarafsız tespitlerinden dolayı teşekkür ediyorum.

 

M.S.641’de ölen Heraklius’un iktidarı boyunca İslam imparatorluğunun büyümesi sürer.

M.Ö.92’den M.S. 627’ye kadar Yahudilere 721 yıl, milatın başından 324 yılına kadar Hristiyanlara her türlü baskı, sürgün, toplu katliamlar yapan, İran yanlısı isyanlar çıkartan Mecusi Araplara Irak, Suriye’den Yemen’e kadar yeri geldiğinde Türkler ve diğer kavimleri de yanına alarak darbeler indiren Roma’nın, göz göre göre İslam’ın büyümesine çanak tutmasının arkasında Herakles’in 613’de aldığı ağır yenilgi yanında yedi asır boyunca çektiği çile de hesaplandığında İslam’ın indirilen bir din olmadığı, Roma’nın halkını İran ve Yahudi belasından kurtarmak için çıkarttığı Hristiyanlıktan sonra ikinci siyasi dinidir.

Batıdan ve kuzeyden Slav, Vizigot, Ostrogot, Türk saldırılarıyla sınırları sürekli daralırken bile İran ve İran bağlantılı Yahudi- Hristiyan isyanlarına göz açtırmayan bir Roma-Bizans siyasetine rağmen İslam’ın büyümesi Herakles’in izniyle olmuştur. Herakles’in açık desteğini gördük.

Şimdi, Vatikan’lı rahip Alberto Riviera’nın 1980’lerde “The Prophet=Peygamber” adlı kitabında Muhammet’in Vatikan ve Roma imparatorluğu tarafından desteklenerek peygamber edildiğini, İslam’ın çakma Roma dini olduğunu yazdığı iddiayı verelim;

 

ALBERTO RİVİERA’YA GÖRE İSLAM VATİKAN KOMPLOSUDUR.

Bu yazı, İnternet’te videoları ve çizgi romanları dolaşan eski, maktul Vatikan rahibi Albertto Riviera’nın “Prophet/Peygamber” adlı kitabın çizgi romanından alıntılardan oluşan iddialar üzerine yazıldı, aşağıdaki satırdan itibaren çeviri ve özet şeklinde kısaltma yapılmıştır. İyi okumalar;

“M.S. 70’te Yahudi isyanı çıktı. Roma ordusu General Titus emrinde Yahudileri bastırdı ve Yahudi inancının kalbi olan Süleyman Mabedini yıktı. Bu gün bu tapınağın üstünde İslam’ın ikinci kutsal yeri sayılan Mescid-i Aksa cami’si vardır. Yahudiler katledildi, bazıları esir alındı kaçanlar kurtuldu. Kurtulanlardan bazıları Kuzey Afrika’da göçer yaşama başladılar ama Romalı ajanlar onları çadırlarında da gözlüyordu.

Bu arada Roma’da zulüm, rüşvet,sapıklık yayılmış insanlar bulduklarıyla idare etmeye başlamışlardı.

Hristiyanlara çektirilen acılar, sürgünler onların ilerlemesini durduramamıştı.

İran’a karşı yapılan savaşların arkasında Roma Mitra (Mihr/Güneş) dininin köklerinin İran Mazdacılığına dayalı olması yatıyordu. İran şahları Allah’ın temsilcisi, İranlılar Allah’ın seçtiği halk kabul edildiğinden, Romalı askerler ve komutanlar onlara karşı savaşmak istemiyorlardı. İran da Roma’yı istediği gibi karıştırıyordu.

Ülkesinin içine düştüğü duruma içerleyen ve saşava kalkan Roma imparatorları da kendi askerlerince zehirlenmek dahil her şekilde öldürülüyorlardı.

İran kökenli olmayan Yahudilikten çıkan Hristiyanlık 300 yıl sonra Romalılarca kurtuluş reçetesi olarak görüldü ve M.S. 325’te Hristiyanlık resmi dinler arasına alındı.

 

Roma’daki eski dinin tapınakları yıkıldı, Roma’nın içinde yedi tepeli yere Vaticanus (Vatikan) adı verildi. Oradaki şeytan tapınağı Janus’un adı, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Peter/Petrus’un adını aldı, Tapınaktaki Jüpiter tanrı heykeli de Aziz Peter’in heykeli ile değiştirildi. Venüs heykeli de Meryem Ana heykeli ile değiştirilerek yeni dinin öğeleri yerlerine konmuş oldu.

Ya da sadece adları ile şekilleri değişti. İsa’nın vahiyle 17:5’te dediği gibi,”İçki ve fuhuş ile insanları zinaya teşvik eden, milletleri serhoş edip savaştıran, yeryüzünün nefretini kazanan, fahişelerin anası esrarlı Babil” ayetindeki gibi Roma yaşamına devam etti.

Kuzeyden gelen Hun Türkleri ile birlikte haraket eden Vizigot saldırıları yüzünden zayıf düşen Roma, Kuzey Afrika’ya sürülen Yahudileri takip eden ajanların paralarını ödeyemeyince, bu işi Hristiyan rahipleri üstlendiler. Kale şeklinde kiliseler kuzey Afrika’da görülmeye başlandı. IV.yy.da rahip askerlerden oluşan tuhaf bir ordu ortaya çıktı. Bunlar, dinlerini yaymak için Rahipler, keşişler ve rahibeleriyle halka ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlardı. Papa’nın de dini takipçileri olarak görüldüklerinden korkuyla karışık hürmet görüyorlardı.

354 yılında Cezayir’de dindar bir ana bir çocuk doğurdu. Adı Agustin’di. Bu zeki çocuk kısa sürede önce aziz ardından Roma Afrikasının baş rahibi oldu. Bu imanlı Katolik önder “Kilise Baba” adıyla çağrılmaya başlandı.

Agustin iki önemli kitap yazdı. “Şehrin tanrısı” ve “İtiraflar” Bunlar Araplarca pek bilinmeyen ama Arap dünyasını yüzyıllarca etkileyen bir kitaptı.

Roma, 540’larda kuzeyden gelen Hunlar tarafından yıkıldı ve onları takip eden Vizigot akınlarıyla da işgal edildi, imparatoru tahtını kaybetti, yerine Türk adı taşıyan Teodemir adlı Alman geçti. Diğer Roma olan Bizans’ta ise Hristiyanlık gelişti, yayıldı 540-550’lerde I.Jüstinyen ile de resmi devlet dini oldu ve diğer dinler yasaklandı.

Agustin, Arapları Katolik Hristiyanlığına kazanmak için çok çalıştıysa da Araplar Katolikliğe dönmekte zorluklar çıkardılar. Yörükleşen Yahudilere gönderilen casus rahiplerin tebliğ ettiği Katoliklik de ret edilmişti.

İbrahim peygamberin köle karısı Hacer’den doğan İsmail’in soyundan ürediklerine inanan Arapları birleştirecek bir önder yakında ortaya çıkacaktı.

Agustin’den 200 yıl sonra Arabistan Mekke’de 570’te bütün tarihi akışı değiştirecek Muhammet doğuyordu.

610’da peygamberliğini ilan eden Muhammet kendisini “Allah’ın Habercisi” ilan ediyordu. O büyük İslam dinini kurmuştu. İlk defa Arap yarımadası tek bir devlet olmuş, sınırları Suriye’ye dayanmıştı.

Ölümünden 20 yıl sonra İslam orduları İran’ı ve Bizans’ı bozguna uğrattı. Avrupa’ya doğru süpürürcesine büyümeye başladılar. Muhammet muhteşem bir adamdı.

Siz dünyanın gördüğü haliyle İslam dinini ve Vatikan’da öğrendiğim haliyle İslam’ın nasıl doğduğunu ve büyüdüğünü anlatacağım.

Şok olacaksınız.

Bu anlatacağım hikaye, işiteceğiniz en inanılmaz entrikadır.

Peygamberin karısı rahip Agustinus’un kilisesine bağlı katolik, çilekeş bir rahibedir.

Papalık, daha önce Katolik Hristiyan rahip Bahira’nın keşfettiği Muhammet’i bulması için manastır yaşamından azad eder ve Mekke’ye yollar. Muhammet 25’inde Hatice ile evlenir.

Hatice’nin yeğeni Katolik Hristiyan Varaka da, Papaplık İncili ile pek bağdaşmayan Agustin’in Hristiyanlık için yazdıklarını Muhammet’e öğretir.

Mekke dışındaki Hira dağındaki mağaraya gitmek için ikna eden Haticedir. Ona çektiği çileli günler boyunca gönüllü olarak yiyecek içecek taşır.

Peygamberlik belirtilerinin gerçek olduğuna halkı ikna etmede Varaka önemli görev üstlenir.

Ölümüyle vahiylerin bir ara kesilmesi ondandır.

Peygamberin hedefinin Roma’ya sürekli rahatsızlık veren İranlılar,Yahudiler ile Papalığa karşı kendi kiliselerini kurmaya çalışan gerçek Hristiyanlardır.

Bu yüzden önce İran, sonra Kudüs, kuzey Afrika, Anadolunun işgali gerçekleşir.

İslam’ın bu zaferleri kazanması için de Papalık gizlice devreye girerek Müslüman komutanlara Papalık hazinesinden yardımlarda bulunur.

Sınırsız maddi yardıma kavuşan Araplar güçlü ordular kurmakta zorluk çekmezler ve kolayca büyürler. Bundan sonra papalıktan tekrar Avrupa’yı fethetmek için yardım istediklerinde papalık çok kızar ve yüzyıllar sürecek Haçlı seferleri başlar.

I.Dünya savaşında Müslümanların teslim olması sağlanır.

1936’larda İspanya ve Portekiz’de başlayan sol devrimci hareket papalığı korkutur. Cizvit rahipleri peygamberin kızı Fatima’nın göründüğüne inanıldığı için Müslümanlar ve Ortodoks Hristiyanlarca hürmet edilen mağarada görsel bir komplo hazırlarlar.

Bir gün Hz. Meryemin hayalı bu mağarada görülür ve sol hareket gerilemeye, Hristiyanlığa dönüş hızlanır. Sosyalizmi öven ve Papalıktan ayrılma isteyen İspanyol, Portekiz rahipleri güç kaybederler.

Müslüman ülkelerinde de gelişen sosyalist hareket Müslüman devlet adamlarını endişelendirir. Papalığa temsilciler gönderilir ve paplığın önderliğinde oluşturulan dört milyonluk Müslüman ordusu İspanya’ya çıkartılır ve tarihe İspanyol Sivil Savaşı olarak geçen olay, sosyalistlerin yenilgisi ile sonlanır. General Franko papaya bağlı diktatörlüğünü ilan eder.

Fatima mağarasında oynanan görsel oyun Rusya ve Çinde tekrar edilir. Çinde tam beş kez uygulanır. Hatta papalık bu tekniği Çinlilerden satın almaya kalkar.

Bundan sorna, Müslümanlar Papalık ile birlikte çalışmaya devam ederler. 1980’lerde Mehmet Ali Ağca’nın Papa II. J.Paul’e olan saldırısı, onu vuracağı karnının bağırsak bölgesine kadar öğretilerek planlanır. Suç Bulgaristan ve SSCB üzerine atılır.

Papanın kutsallığı bu oyunla beyinlere yerleştirilir.

Şimdi de Papalığın Yahudileri Kudüs’te görmek istememesi yüzünden Müslümanlar Yahudilere karşı yine birlikte hareket etmektedirler.

Bu şartlar ışığında Müslümanların Papalık ve Hristiyanlığa hizmet eden bir topluluk olarak kalması uzun yıllar sağlanmış olacaktır.””

Rahip Alberto Rivieara usta rahibinden öğrendiklerini böyle özetlemiş.

Buraya kadar Muhammet’in doğumundan önce başlayan Roma’nın Hristiyanlık dayatması ile gelişen Arapların kendilerine uygun bir “Yıldız Dini” aramaları, Roma’nın İran ve Yahudi isyanlarında putperest Arapları tek bir dinde toplayarak askeri olarak kullanma arzusunu ve İslam’ın bu amaçla nasıl oluşturulduğunun hikayesini İslam ve batı kaynakları kullanılarak anlatıldı.

Buradan sonra da Muhammet’in Medine’ye hicretiyle Roma’nın emirleri gereğince Yahudilere ve Ortodoks Hristiyanlara kaldırdıkları recm cezasını uygulaması, bu dinler ile İslam’ın ibadet benzerliklerini son kez gözden geçireceğiz.

MUHAMMET HİCRETTEN BAŞLAYARAK ROMA’NIN EMİRLERİNİ UYGULADI

Muhammet’in Yahudilere Recm Uygulaması

Muhammet, recm ile ilgili ayet olmamasına rağmen Yahudilere recm/taşlayarak öldürme cezası uygulamıştır. Bu da Roma ve Vatikan’ın Yahudilerin İran lehine isyanlar çıkartması ve Roma’ya düşmanlıkları yüzünden, rahip Alberto Riviera’nın iddialarındaki gibi İslam ile Yahudi ve Ortodoks Hristiyanların katledilmeleri arzusuna uygundur. Muhammet, Roma devleti ile Vatikan Katolik kilisesinin kendisine verdiği görevi uyguluyor dedirtecek şekilde acımadan recm uygulamaktadır. Gerekçesi de aşağıdaki surenin ayetiymiş. Tefsir açıklamalrı olduğu gibi alınmıştır;

Maide Suresi 5:40 Meali ;5: 40- “Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu, dilediğine azap edip dilediğini de bağışladığını bilmedin mi? Allah herşeye kâdirdir.”

40-NÜZUL(İniş) SEBEBİ: Ebu Hureyre, Berâ b. Âzib, İbnü Abbas ve daha birçoklarından gelen rivayetlerin özetine göre Tevrat’ta İsrailoğulları’ndan zina edenlere recm (taşlanmak suretiyle öldürülme) emredilmişti ve bunu tatbik ediyorlardı.

Nihayet bir gün büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için toplanmışlar, fakat ileri gelen seçkinler ve memleketin saygın kişileri kalkmışlar, yasaklamışlar.

Sonra zayıflardan birisi zina etmiş, bunu recm etmek için toplanmışlar. Bu defa da düşkünler gürûhu kalkmış, “Arkadaşınızı recm etmedikçe bunu da etmeyin, ikisini de recm edin” demişler. Bunun üzerine, ” mesele zorlaştı, geliniz bir çaresine bakalım” demişler.

Recmi bırakıp tahmime karar vermişler ki, yünden örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk kamçı vururlar, yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir eşeğe bindirip dolaştırır teşhir ederlermiş.

Peygamberimiz Medine’ye şeref verinceye kadar böyle yapıyorlarmış. Berâ b. Âzib (r.a.) den rivayet edildiği üzere birgün Resulullah Medine’de böyle bir yahudinin dolaştırıldığına bizzat rastlamış, âlimlerinden birini çağırmış, “Sizde zina eden kimsenin cezası böyle midir?” diye sormuş, “evet” demiş. “Musa’ya Tevrat’ı indiren Allah için söyle, kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz?” deyince, “Böyle yemin vermeseydin söylemezdim, doğrusu recimdir” demiş ve kıssayı nakletmiştir.

Sonra yahudi ileri gelenlerinden Yüsre adında bir kadın Hayber ileri gelenlerinden bir yahudi ile zina yapmış, tutmuşlar, Kureyza oğullarından bir takımlarını Resulullah’a göndermişler, “Sorunuz bakalım zina hakkında ona indirilen hüküm nedir? Korkarız ki bizi rüsvay eder, şayet celd (deynekle vurma cezası) derse tutunuz, recim (taşlamayla öldürme cezası) derse sakınınız” demişler.

Gelmişler, sormuşlar. Ebu Hureyre (r.a.)’ın rivayetine göre: “Şu adam ihsanından (namuslu yaşamasından) sonra nam uslu bir kadın ile zina etti, seni hakem yapıyoruz, hüküm ver” demişler. Bunun üzerine Peygamberimiz kalkmış yahudilerin dershanelerine gitmiş, “Ey yahudi toplumu, bana en bilgininizi çıkarınız” buyurmuş, onlar da Abdullah b. Sûriya’yı çıkarmışlar, Kureyza oğullarından bazılarının rivayetine göre o gün İbnü Sûriya ile beraber Ebu Yasir b. Ahtab’ı ve Vehb b. Yehûdâ’yı da çıkarmışlar ve “İşte bunlar bizim bilginlerimiz” demişler.

Resulullah biraz konuşmuş, nihayet “Kalanlar içinde Tevrat’ı en iyi bilen budur” diye İbnü Sûriya’yı göstermişlerdir ki, henüz genç ve yaşça diğerlerinden küçük ve tek gözlü imiş, Resulullah bununla tenha kalmış ve meseleyi açmış, “Ey İbnü Sûriya Allah’a ve Allah’ın İsrailoğulları’na olan nimetlerine ant vererek söylüyorum. Namuslu hayatından sonra zina eden kimse hakkında Allah’ın Tevrat’ta recm ile hükmettiğini bilmiyor musun?” buyurmuş, o da: “Allah için evet, ey Kasım’ın babası (Muhammed)! Bunlar senin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu kesin bir şekilde bilirle r ve fakat haset ediyor (kıskanıyor) lar” demiş.

Resulullah da oradan çıkmış, gelip hükmünü vermiş, zina eden erkek ve zina eden kadının ikisinin de recmini emretmiş. Beni Osman b. Galip, b. Neccâr mescidinin kapısı önünde recmedilmişler.

Fakat İbnü Sûriya böyle dediği halde, sonradan düşük karekterli Yahudilerin saldırısıyle inkâr etmiş ve işte âyeti ve tahrif olayı bunları hatırlatarak nazil olmuştur. Bir de İkrime ve Katâde ve daha bazılarının rivayetine göre Beni Nadir Yahudileri Beni Kureyza’dan daha haysiyetli ve şerefli imiş. Bunun için Beni Kureyza’dan biri Beni Nadir’den birini öldürürse öldürülür. Fakat Beni Kureyza’dan birini öldürürse yüz vesak (1 vesak = 200 kg) hurma diyet alınırmış.

İRAN ŞAHI, MUHAMMET'İN "PEYGAMBERLİK İLAN ETTİĞİ İÇİN" KELLESİNİ İSTERKEN, BİZANS'IN MUHAMMET'E ARDINDAN ARAP YAYILMACILIĞINA SEYİRCİ KALMASI İSLAM'IN BİZANS TARAFINDAN DESTEKLENDİĞİNİN DE ÜRETİLDİĞİNİN DE DELİLİDİR. AYNI BİZANS, YAHUDİLERİ 721 YIL, HRİSTİYANLARI 300 YIL KATLETMİŞTİR.

İRAN ŞAHI, MUHAMMET’İN “PEYGAMBERLİK İLAN ETTİĞİ İÇİN” KELLESİNİ İSTERKEN, BİZANS’IN MUHAMMET’E ARDINDAN ARAP YAYILMACILIĞINA SEYİRCİ KALMASI İSLAM’IN BİZANS TARAFINDAN DESTEKLENDİĞİNİN DE ÜRETİLDİĞİNİN DE DELİLİDİR. AYNI BİZANS, YAHUDİLERİ 721 YIL, HRİSTİYANLARI 300 YIL KATLETMİŞTİR.

İbnü Zeyd’in rivayetine göre Huyey b. Ahtebî, Nadir’li için iki diyet, Kureyzalı için bir diyet hükmedermiş. Sonra Benî Nadir’den biri, Beni Kureyza’dan birini öldürmüş, Beni Kureyza da Peygamberimizin hükmüne müracaat etmişler. Buna işaret olarak inmiştir. Hasılı bu âyetler müslüman olmayanların, İslâmın hükmüne müracaatı hakkında nazil olmuştur. Ve bu arada onların ahlâkı ve müracaattan maksatları da bildirilmiştir. Fakat bu âyetlerin siyakında zinaya dair açıklık bulunmadığına göre asıl nüzul sebebi olan hadise ikinci rivayet dolayısıyla bir öldürme olayı olmak üzere daha uygun görünüyor…””

Hakim Müsterdek VI-363-İbni Hanbel V.217 hadis kayıtlarında geçtiği belirtilen bir de Yahudi Maiz bin Malik el Eslemi adlı şahıs kendiliğinden peygamber Muhammmet’e gelerek zina işlediğini “dört defa”itiraf etmiş ve kendisini huzura kavuşturmasını söylemiştir.

Peygamber bu samimi itirafın aklı başında yapılıp yapılmadığını, şahsın akli durumunun yerinde olup olmadığını iyice tetkik ettikten sonra bu şahsın recmine hüküm vermiştir.

Taşlama olayı sırasında kaçmaya başlayan Maiz yakalanarak tekrar taşlanmış ve öldürülmüştür.

Bu duruma üzülen Muhammet, “keşke bıraksaydınız belki tövbe eder, Allah ta bağışlardı” demiş.””

Yukarıdaki alıntı yazıda peygamberin Cebrail’den Hira mağarasında aldığı “İKRA=OKU” emrinden bu yana geçen zamanda peygamberin okumayı öğrenemediğine tanık oluyoruz.

Onun peygamberliğini tasdik eden ilk kişi eşi Hz. Hatice, Muhammet’te görülen belirtilerin peygamberlik işareti olup olmadığından emin olmak için amcası Mekke’nin baş papazı olan Varaka’ya götürmüştü. Bu adamdan başka etrafında dört tane daha Hristiyan din adamı onunla sürekli irtibat halindeydi.Bunlar Tevrat’ı İncil ile birlikte okuduklarından iyi bilenlerdi ve Arap dilinde Tevrat da vardı.

Yahudi Rabbileri ile   “kitabınızda zina suçuna recm var mı?” diye sorgulayıp polemiğe gireceğine kendisinin peygamber olduğunu söyleyen, Mekke kilisesi baş keşişi amcası Varaka’dan veya girdiği Yahudi mabedinden Arapça bir Tevrat alıp Levililer kitabındaki 20. bölümdeki 10-26. arasındaki 16 zina ayetini okuması yeterliydi. Bu ayetlerde komşu, akraba, gelin, eçcinsel ve sair zina türlerinin cezaları ayrı ayrı belirtilmiştir. Çoğu da recm ve yakılarak öldürülmedir.

İncil’de de Yuhanna kitabında 8. bölüm 3-7 ayetlerde İsa’ya getirilen zina suçlularına İsa’nın emri sorulduğunda herkes “recm” kararı beklerken İsa’nın;”

-“İçinizde günahsız olan ilk taşı atsın” ayeti ile “recmin kaldırıldığına tanık olmaktayız.

Zira, İsa, “içinizde günahsız olan ilk taşı atsın” diyerek, Yahudilerin kendilerini sorgulamasını istemiştir. Yahudilerden birisi de “günahsız olduğunu” iddia etmemiştir ve recm olmamıştır.

ORTODOKS YAHUDİLİĞİN YAYGIN OLDUĞU UKRAYNA'DA 19 YAŞINDA GÜZELLİK KRALİÇESİ OLDUĞU İÇİN RECM EDİLEN KATYA

ORTODOKS YAHUDİLİĞİN YAYGIN OLDUĞU UKRAYNA’DA 19 YAŞINDA GÜZELLİK KRALİÇESİ OLDUĞU İÇİN RECM EDİLEN KATYA

Orada bekleyen kadına “yargılanıp yargılanmadığını” sormuş, kadın “yargılanmadığını” söylemiştir. Yani “yargısız infaz”ı İsa önlemiştir.

Ve, aynı bölümde 17-18-19.ayetlerde “kendisinin kutsal yasayı değiştirmeye gelmediğini, ilk emirlerden bir harfin değişmediğini, kendisinin de “tamamlayıcı” olduğunu, buyrukları çiğneyenlerin de göklerce aşağılanacağını ifade etmiştir.

Bu durumda İncil kitabı recm cezasını kaldırmışken, yukarıda Tevrat’ın, İncil’in doğrulayıcısı, eksiklerinini tamamlayıcısı olduğu belirtilen Kur’anın bu görevi Maide Suresi 68/2. ayette de “Tevrati İncil ve hak peygamber Muhammet’i indirilen Kur’anı birlikte okumadıkça bir temeliniz olmaz” diyen Allah’ın emirlerine rağmen Muhammet’in “recm cezasında diretmesi” akıl işi değildir. Zira İncil’de Tevrat’ın doğrulayıcısı ve düzelticisidir.

Muhammet ise geri götürücüsü rolü oynamakta Yahudi düşmanlığı yapmaktadır.

Buna rağmen, Kur’anda recm cezası ayetlerinin, sağlığında kadınlar aleyhine tek ayet inmeyen Hz. Hatice’nin ölümünden sonra inmesinin, peygamberin başta Hz. Ayşe’nin zina iddiası olmak üzere kadınlarıyla olan nafaka, mal, karıkocalık ilişkisinden kaçıp Ayşe’ye sırasını veren eşleri yüzünden yaşadığı sıkıntılar olmalıdır.

Ki, o Müslümanlar da, Ayşe’nin “masum olduğunu bildiren Nur ve Necm suresi ayetlerinin ilahi olmadığını, Ebubekir’in korkusundan “vahiy inmiş numarası yaptığı kanaatine varmışlar ve bir çok kişi dinden dönmüştür. Bu konuları Elmalılı Nur suresi tefsirinde kaynaklarıyla işlemiştir.

Daha Kur’an’da “recm” ayetleri inmeden önce Yahudi Tevrat’ına göre recmi uygulatmaya başlamış, Yahudi’den Yahudi bir Muhammet portresi gerçekten insanın tüylerini diken diken etmektedir.

Daha bu konuda Allah, peygamber olarak sana hiç bir tebliğde bulunmadan sen Yahudilerin bile değiştirmeye başladığı, İsa’nın uygulatmadığı ilkel Yahudi Tevratının şeriatını uygula, insanları taşlat, öldür, sonra da kendi karın, hayatını borçlu olduğun, parasıyla, askeri gücüyle seni koruyup kol kanat geren ve altı yaşında iken sana emanet ettiği kızı Ayşe aynı olayla suçlanınca, onun zina ettiğine inan, yatağını ayır, sonra babasının evine gönder, sonra da “Allah ayet indirdi ve senin masumiyetini açıkladı dön” deyip kadını al.

Türklerin çok güzel bir öz deyişi bu olayı ne güzel açıklar;

“Allah bilir işini, muhallebi yerken kırar adamın dişini” Bu öz deyişin doğruluğundan peygamberlerin hepsinin nasiplendiği Tevrat’ta da açıkça görülür.Buraya onları da eklersem yazı bitmez. Davut’un Hititli askerinin karısına aşık olup, kocasını savaşta ön safa sürüp öldürtmesini takip eden olaylardan sonra başına gelenler hiç de hoş değildir.

Bu ne demektir?

Garip gureba, fakir fukarayı ezebildiğin kadar ez, bela kendi kapını çaldığında Allah’ı dedektif yap.

Ohhh, suyundan da koy.

Bu gün diyoruz ya “Hukuk herkese lazımdır!” Eh, çok sevdiği recm ile ilgili tek bir ayet inmeden, iş kendi başına gelince “Hukuk lazım oldu” ve Allah dedektif olarak araya girdi.

Gerisini Allah bilir diyelim.

Nur Suresi 24;2-3-4-5

24:2- Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.

24:3- Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.

24:4- Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar.

24:5- Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Nur 24.4 ayetteki “namuslu kadına iftira konusu, Hz. Ayşe’ye atılan iftira için inmiştir. Aynı sure 11’den 20’ye kadar ayetleri Ayşe’nin masumiyetini Allah’a ispat ettirmektedir.

Onu da tefsirden okuyalım;

24:11Haberiniz olsun ki (Muhammed’in eşine) bu ağır ifki (iftirayı) uyduranlar sizin içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük saymayın; aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan herbir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. (Elebaşlılık yapan, bu yüzden de) bu günahın büyüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır.

24:12- Erkek ve kadın müminlerin, bu iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları ile hüsnü zanda bulunup da, “bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?

24:13– (Bu iddiayı ortaya atanların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki şahitler getirip ispat edemediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.”

Başına gelen zina olayına kadar Yahudi ve diğer insanlara “recm etmeti” gönül rahatlığıyla emreden Muhammet’in imdadına Allah’ın yetişmesi gerçekten düşündürücüdür. Çünkü Ayşe, peygamberin karısı olmanın dışında, çocuk yaşta kadın olmuş, henüz ergen yaşta sıradan bir insandır ve ruhban kişiliği yoktur. Bu yüzden de hakkında özel olarak ayet inmesini gerektiren bir gerekçe de yoktur.

Ama, Müslümanları şüphelere boğacak, Ayşe’yi kayıran ayetler inmiş işte.

Şimdi, Ayşe’nin çirkin bir iftiraya kurban gittiğini bildiren 24:11. ayetin tefsirinde, zina olayını Ayşe’nin ağzından okuyalım ve durumu kesinleştirelim;

Nur 24:11 ayetin tefsiri;

“”11- Şunlar ki ifk ile geldiler, İFK: Asıl ve esasından çevrilmiş, gerçeği değiştirilmiş söz, yani yalan, iftira, bühtan demektir,

BÜHTAN da ansızın atılıp insanı hayrette bırakan iftira demektir. Genellikle tefsir ve hadis kitaplarında rivayet edildiği üzere bu âyetlerin nüzul sebebi şöyledir:

Hz. Aişe (r.anhâ) dedi ki, Resulullah (s.a.v) sefere çıkmak istediği zaman, kadınları arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi. Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı, bundan dolayı Resulullah ile beraber çıktım ve bu, hicab (örtünme) âyetinin indirilmesinden sonra idi. Onun için bir hevdece (deve üzerine konulan kapalı taşıyıcıya) konuldum, dönüşte Resulullah Medine’ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida ettirdi. Yola çıkmaya seslendikleri sırada ben kalktım ve yürüyüp ordugahı geçtim, tuvalete gittim, yerime dönerken göğsümü yokladım, ne göreyim Zafâr boncuklarından bir dizim vardı, kopmuş düşmüş, bunun üzerine döndüm, kaybolan dizimi aradım, bunu aramak beni alıkoydu.

Hevdec-kadın taşıma

Kadın taşımada kullanılan Hevdec

Benim yol nakliyemi yapmakta olan grup varmışlar, hevdeci yüklenmişler ve beni içinde zannetmişler. Çünkü hafif idim, henüz küçük yaşta bir taze idim; beni hevdecte sanmışlar, deveyi çekmişler gitmişler. Döndüğüm zaman orada kimseyi bulamadım, bundan dolayı belki beni aramak için dönerler dedim, oturdum. Derken uyumuşum, Safvân b. Muattal ordunun arkasına kalır, insanların eşyalarını araştırır, bir şey kalmış ise kaybolmaması için diğer konak yerine götürürdü, beni görünce tanımış “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” (Bakara, 2/156) demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm, deve sinden indi, ben bininceye kadar çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik; inmişler, bağrışıyorlardı.

İndikleri zaman beni bulamadıklarından insanlar çalkalanmış, o sırada imiş ben üzerlerine varıverdim, artık herkes beni konuşmuş. Beni lakırdıya almış, helak olan helak olmuş.

Resulullah Medine’ye ayak bastı ve bana bir ağrı, sızı meydana geldi. Fakat rahatsız olduğum zamanlar Peygamber (s.a.v) den tanıyageldiğim alaka ve lütfu bu defa görmedim, ancak yanıma giriyor, “nasıl o?” diyordu. Bu beni işkillendirdi, henüz söylenen sözlerden haberim yoktu, nihayet nekahet dönemine geldim.

  1. a) Ayşe’nin İftirayı Öğrenmesi;

Bir gece Mıstah’ın annesi ile hacetimiz için dışarı çıktım, işimiz biter bitmez yine Mıstah’ın annesi ile odama doğru döndük. Derken Mıstah’ın annesi mırtı, yani yün çarşafı içinde sürçtü dedi. Ben buna itiraz ettim. “Bedir’de bulunmuş bir zata sövüyor musun?” dedim, “Haberin yok mu” dedi, “ne var” dedim. “Ben dedi, şehadet ederim ki, sen hakikaten “Habersiz mümin hanımlar” dansın . Sonra ifk’çilerin dediklerini anlattı. Derhal hastalık üstüne hastalığım arttı, hemen ağlayarak döndüm.

  1. b) Ayşe’nin Evi Terk Etmesi;

Sonra Resulullah girdi ve “nasıl o?” dedi. “Bana izin ver ,ana babamın yanına gideyim” dedim. İzin verdi, ben de anama babama gittim. Anneme: “Ey anne, dedim, insanlar neler söylüyorlar?” “Kızcağızım! dedi, kendini üzme, vallahi bir erkeğin yanında sevgili parlak bir kadın olsun ve ortakları bulunsun da aleyhinde çok laf etmesinler, pek azdır. Daha dedi, bu ana kadar söylenilen sana malum olmadı mı?”

Ben ağlamaya başladım ve bütün gece sabahı ettim, yine ağlıyordum. Ağlarken babam yanıma geldi, anneme, “bu niye ağlıyor” dedi. “Bu ana kadar söylenilenden bilgisi yokmuş” dedi. Babam da ağladı. “sus kızım” dedi. O gün durdum, göz yaşım dinmiyordu, ana babama ağlamak ciğerimi parçalayacak gibi geliyordu. İkisi de yanımda oturmuş, ben ağlıyorken Resulullah (s.a.v) üzerimize geliverdi, selam verdi, sonra oturdu.

  1. c) Peygamberin Ayşe’yi Ziyareti ve Tövbe’ye Daveti,Ayşe’nin İsyanı;

Hakkımda söylenilen söylenileliden beri yanımda oturmamıştı ve bir ay olmuş Allah Teâlâ ona benim bu işimle ilgili vahiy indirmemişti.

Sonra dedi ki: “Ey Aişe! Hal önemli, senden bana şöyle şöyle söz yetişti, şimde sen bu durumdan temiz ve beri isen Allah, muhakkak seni aklayacak ve eğer bir günaha düştünse Allah’a istiğfar ile tevbe et. Çünkü kul tevbe edince Allah Teâlâ tevbeyi kabul eder.”

Ne zaman ki Peygamber (s.a.v) konuşmasını bitirdi, göz yaşlarım boşandı, sonra babama “Tarafımdan Resulullah’a cevap ver” dedim. “Vallahi ne diyeceğimi bilmiyorum.” dedi. Bunun üzerine anneme, dedim, ” Tarafımdan Resulullah’a cevap ver.” O da “Vallahi ne diyeyim, bilmiyorum, dedi. Ben henüz küçük yaşta bir taze idim, Kur’ân’dan çok okuyamazdım. Yani çok delil getirebilecek halde değildim.

Dedim ki: “Vallahi ben anladım. Siz bunu işitmişsiniz, hatta gönüllerinizde yer etmiş, inanmışsınız. Şimdi ben size beriyim desem inanmayacaksınız ve eğer benim muhakkak tertemiz olduğumu Allah bilip dururken size kötü bir itirafta bulunsam hemen tasdik edeceksiniz .Vallahi benimle size başka bir mesel bulamıyorum, ancak Yusuf’un babası o salih kulun ki ismini zikretmemiştim dediği gibi “Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin anlattığınıza göre, yardımına sığınılacak ancak Allah’tır” (Yusuf, 12/18) dedim, sonra dönüp yatağıma yattım.

  1. d) Ayşe Hakkında Kur’an Ayeti İndirileceğini Beklememektedir;

O halde ben vallahi biliyordum ki, Allah Teâlâ muhakkak beni temize çıkarır. Fakat vallahi, hakkımda vahy-i metlüvu (Kur’ân âyet) indireceğini zannetmiyordum. Benim işim nefsime göre, Allah Teâlâ’nın öyle okunup tilâvet olunacak bir emir ile tekellüm buyuracağı dereceden çok hakir idi.

  1. e) Ayşe’yi Aklama Ayetlerinin İnmesi;

Ve fakat umuyordum ki, Resulullah uykuda bir rüya görür de Allah, beni onunla temize çıkarır. Allah bilir ya, Resulullah yerinden kalkmamıştı, ehl-i beyit’ten kimse de dışarı çıkmamıştı. Allah Teâlâ, Peygamberine vahyi indiriverdi, ona vahyedilirken olagelen hal hemen geliverdi ki, kış günüde bile vahyin ağırlığından dolu danesi gibi ter dökülürdü. Bunun üzerine, bir örtü örtüldü ve başının altına bir yastık konuldu. Vallahi ben telaş etmedim, aldırmadım, çünkü beraatimi, suçsuzluğumu biliyordum. Fakat Resulullah açılıncaya kadar, insanların dediklerine hak verecek bir vahiy gelivermek korkusundan, anamın babamın canları çıkacak zannettim.

Ne zaman ki Resulullah açıldı, gülüyordu, ilk söylediği kelime şu oldu: “Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kat’î olarak akladı” dedi.

“Hamd, Allah’a; ne sana, ne de ashabına” dedim.

Annem, dedi “Kalk ona!”

  1. f) Ayşe’nin Muhammet’e İsyanı ve suçlaması;

 Ben, “Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah’dan başkasına hamd ederim” dedim. …”

Bu sözüyle Ayşe haklı olarak, hakkında çıkartılanlara değer verdiği, evinden çıkardığı, iftiralara geçerlilik kazandırdığı için Muhammet’e isyan etmiş ve ashabına (arkadaşlarına) saygısı kalmadığını belirtmiştir. Çocuk yaşta bir kadın recmedilmekten kurtuluyor az bir korku mu bu?

Yahudi Rabbilerini recm uygulamaya zorlayan, kendi karısının zina ettiğine inanan, bir şey yapamayınca bir buçuk ay yanına girmeyen, bir buçuk ay da babasının evine gönderen Muhammet değilmiş gibi 24:4;24:11;24:12. ayetler topu “iftiracı ilan edilenlere” atmaktadır.

Ayşe masum, Muhammet hiç bir şey yapmamış bir melek, suçlu ifitracılardır.

Hani recm Yahudilere ve diğer insanlara uygulanırken iyiydi de iş Ayşe’ye gelince mi Allah imana geldi de dedektiflik görevini üstüne aldı?

Elbette böyle bir şey olmadı.

Öyleyse bu ayetler ne ne oldu da değişti?

Muhammet Ebubekir’i geçemedi, başına gelen ile rezil rüsva oldu. Karısı Ayşe’nin onu aldatması zannı bile onun bir peygamber olarak karılarına yetmediğini, karılarını erkek olarak hoşnut edemediğini ortaya çıkardı. Böylece sıradan insan durumuna düştü ve aşağılandı.

Olay, Ebu Talip’in ölümünden sonra Muhammmet’in koruyuculuğunu yapan ve en samimi arkadaşı olan, kızını da kendi eliyle veren, her zaman da Muhammet’in her konuda yakınında olan, ona “şüphesiz” inandığından “Ebubekir Sıddık (sadık Ebubekir)” lakabını alan bir kişiliğin kaybı ile İslam’ın çökme tehlikesiydı bu yüzden Ayşe’den çok Muhammet’i bitirdi.

Bu durumda tek çare Allah’ın olayı aydınlatması, inanan müminlerin Allah’ın böyle bir ayet indireceğine inanacak kadar Muhammet’e sadık olmaları üzerine kurgulanmış Ayşe’yi aklama senaryosu gayet akıllıca bir çözüm olarak görüldü.

Recm konusunda Sabilerin, Nasturi ve Süryaniler ile Yahudilerin bu eski geleneği terk etmeye yönelik uygulamaları, İncil’de İsa’nın bunu uygulatmamasına rağmen, Yahudilere bunu reva gören peygamberin başına belki de Allah’ın açtığı bir ibretlik zina olayı ile Muhammet aşağılanmıştır.

Veya, kendisine Yahudileri ve asi Hristiyan Yahudiler ile Sabileri cezalandırma emri veren Roma imparatoru ile onu teşvik eden Hristiyan ileri gelenlerinin sözleriyle işlediği bu olay onu akla, mantığa, insanlığa teşvik etmek için düzenlenöiş bir komplodur ve amacına da ulaşmıştır. İşte bu gün Müslüman görünen Yahudi ve Hristiyan dönmelerin Müslüman düşmanlıklarının da arkasında bu tür olaylar yatıyor olabilir. Muhammmet’in ölümünden sonra soyunun kurutulması, Ali’ye ve çocuklarına karşı açılan savaşlar bu olayların yarattığı kin ve nefret ile izah edilebilir.

Muhammet’ten beklenen, İbrahim’e ait olan, onun zamanında da Nasturi, Süryanilerce uygulanan ama bozuk oldukları iddia edildiğinden kabul edilmeyen, Allah’ın da yardımıyla doğru bir şekilde indirilecek Hanif dinin tebliğiydi.

Oysa Muhammet, Romalıların düşmanları olan Yahudileri, ilk Yahudi Hristiyanlar ile Ortodoks Hristiyanları cezalandıran, terk edilmiş ilkel ceza yöntemlerini dine sokan, Hanif dini sadece “ad olarak “kullanan biri olarak belirmişti.

Sonuç;

Rahman ve Rahim Allah imanının İslam’dan asırlar önce var olduğu, Kureyş ve Hicaz başta bütün Arap yarımadası Araplarının “Hanif İbrahim dinini” tebliğ edecek peygamber beklediklerini, bunun için gönüllü araştırma gezilerine çıkanların olduğunu okuduk.

Muhammet’in, vahiy almadığı, ona Varaka dahil dokuz kişinin de yardım ettiği konusunu İslam tefsir, hadis, siyer kaynaklarından, batılı tarihçilerin tarihi araştırmalarından alınan tespitlerle işledik ve maalesef Vatikan iddiaları ile peygamberin hayatının uyum içinde olduğunu okuduk.

Peygamberin yaşadığı sıkıntıların, Kureyşli amcalarının düşmanlıklarının sebeplerinin Muhammet’in tebliği ettiği dinden çok, onun Roma yanlısı olmasına ve İran tehdidinden korkmaları yüzünden yaşadığını, bütün kapıların Romalıların 627’de İran’ı kesin yenilgiye uğratıp onları taht kavgaları ile baş başa bırakmalarını takiben geçen beş yıl içinde İslam’ın sorunsuzca Arap yarımadasının dini olduğunu keşfettik.

Din adına uydurulmuş fil vakasından Herakles’in Müslümanlığına kadar bir çok yalanı ortaya çıkarttık.

İslam öncesi Arapların Allah, Rahman ve Rahim adlı bir ilaha tapındıklarını, Nasturi Hristiyanlığının İslam’ın temelini oluşturduğunu da gördük.

Kur’an ile Muhammet, “Kitap Ehli” dediği Hristiyan ve Yahudilere halkını benzetmek ister ve İbrahim peygamber’in köle Hacer’den olan oğlu İsmail soyu olduğuna inanan halkını, 90 yaşında kız kardeşi ve karısı olan Sara’dan doğan İshak soyundan gelen Yahudilerle “babadan kardeş” ilan ederek Tevrat ve ondan çıkan İncil’e dayalı bir din kurmuştur.

Okuryazarlığın yasak olduğu Mecusi İran dinine inanan halkını “okuryazarlığın serbest olduğu “Hristiyan ve Yahudilere bağlayan Muhammet’in peygamber değil ama halkını seven bir vatansever olduğunu da takdir etmek gerekir. Zira Arapları, haşarat, kıllı kurabiyeler, iğrenç fare ve sürüngenler yemekten, putperestlikten, ana-oğul;baba-kız; abi kardeş gibi aile içi ensest evliliklerden, 1.5 yaşında sütten kesilmiş kız çocuklarıyla ilişki sapıklığından dokuza yaşına çıkarması da pedofilik sapıklığı daha insancıl hale yükselten bir ahlak devrimidir. Kitap ehlinin dünyayı yöneteceği inancına sahip olup halkını okuryazarlığa sevk etmesi iyi olmuştur ama Araplar bunu değerlendirememiş, Hristiyanların kölesi olmayı tercih etmişlerdir.

Ayrıca Müzzemil ve Müddesir surelerinde kast edilenin kendisi olduğunu beyan ettiğini E.H.Yazır tefsirinde yazdığından kendisini de suçlamamak lazımdır. Zira, her yazarın kitaplarında sırrını verdiği bir kaç satır vardır. O da bunu Kur’an’ın vahiy sırasına göre 4ncü, 640’lardaki düzenlemeye göre 74ncü suresi olan Müddesir suresinde yapmıştır.

Müddesir Suresi 74;

74; 18 – Çünkü o bir düşündü, ölçtü, biçti.

74-19 – Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti.

74-20 – Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti.

74-21 – Sonra baktı.

74-22 – Sonra kaşını çattı, surat astı.

74-23 – Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı.

74-24 – “Bu, dedi, başka değil öğretilegelen bir sihirdir.

74-25 – “Bu, sadece bir insan sözüdür.”

6666 ayet içinde en az 700 kez “aklınızı kullanın” diyen bir insan daha ne yapsın? “Bu sadece insan sözüdür” diyor anlayana…

Muhammet zamanında yazılmış tüm Kur’anlar halife Osman tarafından yakıldığından, onun yazdırdığı dört Kur’an’ın da 750’de Bağdat İslam Üniversitesinde Hermetizm felsefesine dayalı olarak düzenlenen ve surelerin de iniş/vahiy sırasına değil de “uzundan kısaya göre” düzenlenmiş Kur’an’ın ilahilik vasfı yoktur.

Muhammet’e vahiy yoluyla yazdırıldığı iddia edilen ve Müslümanlarca öyle olduğuna inanılan Kur’an da acaba nasıl bir İslam anlatılıyordu bu da muamma olmakla birlikte düzmece olduğu da ortaya bu çalışmayla çıkmıştır.

Osman ve Bağdat ulemalarının yaptıkları değişiklikler, tüm İslam coğrafyasındaki inanışları dine çekebilecek şekilde düzenlenmiş olmalıdır.

O dönemlerden itibaren İslam Bizans karşısında aldığı yenilgilerle dayatılan şartlar içinde acaba Kur’an’da Vatikan baskısı ile neleri Kur’an’da neleri değiştirdiler, bilmiyoruz.

Bundan başka bu yazıda kaynak olarak kullandığımız siyer, hadis kitaplarında da değişiklik yapıldığı iddiaları vardır.

Bu değişiklikler, 21.yüzyılda Müslüman dünyasını Hristiyanlaştırma amacına göre yapıldıysa bunca delili kolay bulmamızın sebebi acaba bu mudur?

Bunların bilinmemesi de, bize Kur’anda Vatikan istekleri doğrultusunda değişiklik yapılıp yapılmadığını cevapsız bırakmaktadır.

Hazreti Muhammet’e ait olduğu dile getirilen bir hadise göre de kıyamete yakın zamanda Müslümanları Hristiyanların artlarına düşecek, onlar kertenkele çukuruna girseler, Müslümanlar da tereddütsüz gireceklerdir.

Bu gün de görünen o dur ki, Müslümanlar Hristiyanların dinlerine fark etmeden girmişler ama adları hala Müslüman kalmıştır.

Örneğin Namaz kılan Ortodoks Hristiyanlar olan Süryaniler günde yedi vakit namaz kılarlar.

Sünni Müslümanlarla aynı vakitte kıldıkları namazlar;

Sabah;4 rekat

Öğle;10 rekat

İkindi;sekiz rekat

Akşam:6 rekat,

Yatsı:13 rekattır. Ayrıca, akşam namazından altı saat sonra gece/teeccüt namazı ve imsak vakti de ilk sabah namazlarını kılarlar.

AKP hükumetiyle Ramazanda okunmaya başlanan “imsak vakti sabah ezanı” da Süryanilerin ilk sabah namazı vaktidir. Bunların ibadetlerini Sünnilerden ayırmak imkansızdır.

Bunun dışında Gregoryen Ermeniler, Bulgarlar, Slavlar, Nasturiler, Maruniler, Kıptiler de namaz kılarlar. Ancak bunlarda namazlar ruhbanlarca kılınır.

Hristiyanların dışında, Zerdüştler, Sabiler, Yezidiler ve Ortodoks Yahudiler de günde beş ile üç vakit bnamaz kılarlar.

Müslüman İran Şiileri de üç vakit kılarlar.

Özellikle Süryanilerle oruç dahile her şeyi bir olan Sünni Müslüman ibadeti ne kadar İslam’dır? Demeden edemiyor insan. R.Tayyip Erdoğan’ın da soyunun 1915 Ermeni tehcirinden kurtulmak için Gürcistan’a sığınan Süryani İsyancılardan olduğunu Gürcistan 2003 Azınlık Rapru belgesinde vermiştim.

Katolik Hristyanların namaz kılmadıklarını da belirteyim. Ama Gürcü ve Yunan Ortodoks ruhbanları, aynen beş vakit kılarlar.

Kendisine Müslüman diyen insanların dinlerinin ne olduğunu sorgulama görevleri vardır.

Bu yüzden son bir sorgulama yaparak yazımı bitireyim.

Bu sorgulama peygamber Muhammet’in Herakles’e verdiği mektubun “hikmeti” hakkında olacaktır. Müslümanlar da bundan kendilerine pay biçsinler;

Mektup okunup bitince, Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devam edecektir!” buyurdu.”

Daha ne kaldı ki İslam dininde kalacak? Güç Hristiyanlarda olacak, Müslümanlar onların köleleri olacak diyor açıkça. Bunu kim kabul edebilir?

Gururlu Araplar bunu bilseler anında tornistan ederler.

Anlamayanlar için sürdürelim zira peygamber yarar görmüş🙂

Heraklius’un Mektubu Saklaması

Resûl-i Ekrem’in elçisi ve davetini son derece güzel karşılayan Rum Hükümdarı Heraklius, kendisine gelen İslam’a davet mektubunu da atlas bir ipeğe sararak, derin saygısının bir tezahürü olarak altın bir borunun içine koyup sakladı.

Rum hükümdarları katında nesilden nesile intikal edegelen bu mübarek mektubu, Alfonso b. Ferdinand’ın Tuleytula üzerine yürüyüp Endülüs beldelerinden birçok yeri eline geçirdiği tarihe kadar (H: 464) onun yanında bulunuyordu. Ondan da torununa intikal etti.

Aynı mektubu, Avrupa kralı yanında gördüğünü Seyfüddin Kılıç da ifade etmektedir. Avrupa kralının kendisine şöyle dediğinden de bahseder:

Bu, Peygamberinizin, atam Kayser’e göndermiş olduğu mektubudur. Biz, onu bugüne kadar elden ele tevârüs etmekten geri kalmadık. Bize atalarımızdan ve babalarımızdan tavsiye edilmişti ki: Bu mektup yanımızda bulunduğu müddetçe, saltanat bizde kalacaktır! Bu sebeple ona son derece hürmet göstermekte ve muhafazasına dikkat etmekteyiz. Saltanamızın devam edip gitmesi için de, onun yanımızda bulunduğunu Hıristiyanlardan saklı tutmaktayız.”[11]

İş mektubun ele geçirilmesine kaldı. Ey Mısırlı ünlü hırsızlar, haydi işbaşına, doğru peygamberin mektubunu kurtarmaya. Yoksa yandı gülüm keten helva.

Bir peygamberin kendi kavmini Roma’lı Rumlara köle etmesi, saltanat uğruna verilecek en büyük taviz olmalıdır.

Bu durumda Müslümanlıkla uğraşmanın alemi yok, kestirmeden Hristiyan olun kurtulun. Ya da eski dininize dönün ya da inanmayın gitsin.

Sonunda onca emek, ölüm yaşayan İslam dünyası, peygamberlerinin saltanatı Hristiyan Rumlara teslim ettiğini bilselerdi acaba ölüme giderler miydi?

Bu yazı İnternet’te epey zamandır var olan Alberto Riviera denilen İspanyol asıllı rahibin iddiaları üzerine bilgilendirme amaçlı yazılmıştır.

Bu sayede Roma’nın çıkardığı iki dinle bu gün hala “7,5” milyarlık dünya nüfusunun “5” milyarını bir güzel aptal yerine koyup işlettiğini, boş dinlere taptırdığını, böylece batılıların kölesi yaptığını da keşfettik.

Bir buçuk milyarlık Müslüman dünyasının da, üç buçuk milyarlık Hristiyan dünyasının da artık aldatılmaktan kurtularak, aralarında süren Haçlı Seferleri ile Cihat savaşlarını bitirmeleri önce kendi yararlarına sonra da insanlık adına yararlı olacaktır.

Her büyünün süresi vardır derler, bu Roma büyüsünün de sonunu getiren çalışmalardan birisi de bu çalışmamdır.

Özetle;İran Yahudiliği, Hristiyanlığı çıkarmıştır. 

Yahudilere çıkarttığı isyanlar, anarşi olaylarıyla önce Asur’u yıkmış, Anadolu’yu, Mısır’ı ele geçirmiştir.Asırlar sonra çıkan Grek imparatorluğunu Yahudilerle yıkmış ve daha batıdan doğan Roma’yı asırlarca vurmuştur. Roma fark edip, Hristiyanlığı resmi din ilan ederek, dünya dini yapmış, İslam ile de Arap ve Yahudi soylu putperestleri de İran’a karşı saldırtmış ve yıkmıştır.

İran bir daha dirilememiştir.

Bu dinlerin en sadık inananları olan başta Türkler ve öteki milletler de saflıklarına doymasınlar.

Gerisi size kalmıştır.

Her zamanki gibi takdir okuyanındır.

Gerisi size kalmıştır.

Devlet, dini siyasi rejimini belirlemek için yapar.

Devlet, dini siyasi rejimini belirlemek için yapar.

Alaeddin Yavuz/
Alaeddin Yavuz wordpress
keykubat
/adilyargic
/ adilyargicc,

Read more:

http://adilyargic.blogspot.com/,

http://keykubat.blogspot.com/,

http://adilyargicc.blogspot.com/,

http://keykubat.blogcu.com/
Under Creative Commons License: Attribution

About Alaeddin Yavuz

55 years old man,Turk, blogger, anti war, antiemperialist, socialist, since 1978's leftist, religionless, peacemaker, antiracest, retired constable, married, have two children, live in Istanbul- Turkiye Yazılarımı ırkçı, etnik,dini ayrımcı bulanlar, Selçuklu ile Osmanlı'nın çöküşünde, Atatürk'e yapılan 26 Kürt isyanı, Şapka yasası bahanesiyle çıkartılan çok sayıda iç isyanın, yine Atatürk'e 25 suikastın arkasında ve 30 yıldır, 50.000 insanımızın ölümünde Kürt Yezidiliği ve onların ardında saklanmış gayrimüslüm azınlıkların olmadığını ispatlasın. Tarih boyunca devletler dinleri, dinler devlet siyasetlerini belirlemiştir. Bilinenlere göre, Sümer ile başlayan din ile devlet siyaseti belirleme, Babil, Asur, İran ve Roma ile sürmüştür. Bu günde, devletler ve dinler günümüzün Roma'sı A.B.D. tarafından yeniden düzenlenmektedir. Yeni tanrılar ve Mehdiler çoktan piyasalara sürülmüştür. Siz, dinlerinizi değişmemiş zannedin durun. Bunları seçtiğimizi zannettiğimiz, onlara çalışan siyasiler, askeri, sivil bürokratlar, eğitimciler, yazar-çizerler ve din adamları yardımıyla yapmaktadır. Din adamları tarih boyunca, daima halka çobanlık eden hakim sınıfın ortağı olmuşlardır. Temel ilkeleri, "Korkut, Kandır, Köleleştir. Ölüm sonrası sonsuz yaşamada, "ebedi mutluluk" vaadini kaçırmakla korkuturlar; Cennet, ve ebedi yaşam mükafatlarıyla kandırırlar; Siyasi ve dini otoriteye itaate razı ederek köleleştirirler. Halka hizmet eden, devlet ve egemen sınıfa karşı koruyan tek bir din yoktur. Tüm yasalar, halkın aleyhine yapılır. Egemen sınıflar yargı tanımazlar. Çobanların sürülerini koruyup, otlatıp,sulayarak beslemeleri ve satmaları gibi, din adamlarının ortağı egemen sınıflar da halkı, küçük refah artışları, dini bağnazlığı körükleyerek kendilerine bağlar, güç ve şöhret kazandıracak savaş iç savaş, terör, işgal olaylarında da kurban ederler. Aynı çobanın sürüsüne yaptığı gibi. Günümüzde Kombine Tesisleri çağdaş hayvancılık ile cağdaş devlet anlayışını daha açıklanabilir hale getirmişlerdir Tacı Haine Giydiren Milletin Kanı Dinmez. Takdir sizindir.
Bu yazı Arkeoloji-Dinler Tarihi içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.